KÜRTLERİN HAKLARINI EN İYİ KİM SAVUNUR? / M.Kürşad ATALAR

  • 1 Cevap
  • 4097 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
KÜRTLERİN HAKLARINI EN İYİ KİM SAVUNUR? / M.Kürşad ATALAR
« : 17 Kasım 2011, 11:03:07 ÖÖ 11 »
KÜRTLERİN HAKLARINI EN İYİ KİM SAVUNUR? / M.Kürşad ATALAR

Tabii ki Türklerin haklarını en iyi kim savunuyorsa, o.

Yahut Arapların, Farsların, Afrikalıların, Çinli veya Japonların haklarını en iyi kim savunuyorsa, o.

Cemal Uşşak’ın “biz dindarlar Kürtlerin ıstırabını hissetmedik” açıklamasından sonra başlayan tartışmalarda dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum ama medyada kalem oynatan ‘dindar’ zevatın üslubunda garip bir ‘çekingenlik’ ya da ‘utangaçlık’ var. Bu ‘suçlama’yı reddedenlerin bile üslubuna sirayet eden bir hal bu. ‘Savunma’ da genellikle şu şekilde yapılıyor: “biz meseleye ‘etnik’ açıdan bakmadığımız için bu ilgisizlik doğal görülmeli.”

Kimse çıkıp da, “bizden başka kimse Kürtlerin (veya başka bir kavmin) haklarını savunmamıştır, savunamaz da.” demiyor, diyemiyor.

Ama bunun nedeni belli. Son zamanlarda ‘İslamcı’ diye bilinen bazı çevrelerde bile ‘Kürtçü’ tınıların makes bulduğunu görüyoruz. Bu tipik bir ‘etkilenmişlik’ halinden başka bir şey değil aslında. Kürt milliyetçiliğinin rüzgarları sert esmeye başladığında, bu etkilenmişliğin düzeyi de artıyor.

Cemal Uşşak’tan yıllar önce camiamızın iyi bilinen bazı Kürt kökenli isimlerinin PKK’ya şirin gözükmek için yaptıkları açıklamalar malumdur. PKK propagandasının alevlendiği 1990’lı yılların başlarında bendeniz birçok Kürt kardeşimin “Batı’daki İslamcılar Kürtlere karşı duyarsız” sözlerini bizzat işitmişimdir ve kimi zaman da aramızda alevli tartışmalar olmuştur.

Uşşak, bu açıklamayı, alevlerin artık fazla yakıcı olmadığı bir zamanda yapıyor. Gerçi bu açıklamanın, AKP hükümetinin ‘açılım’ politikalarının bir ölçüde ‘askıya alındığı’ bir vetirede yapılmış olması dikkat çekiyor ama bendeniz yine de ortamın 1990’lı yılların başlarında olduğu kadar hararetli olmadığını düşünüyorum. Fakat şunu da söyleyebilirim ki, Kürt kardeşlerimizin içinden atamadıkları bir garip ‘hissiyat’ bir şekilde devam ediyor. Ve maalesef bu kardeşlerimizden bazıları PKK’nın mücadelesine ‘içten içe’ destek bile veriyorlar.

Bu durumu nasıl değerlendirmek lazım? Uşşak mı doğru söylüyor yoksa açıklama aslında her zaman olduğu gibi çok mu basit de, bizler ‘sıkıntılı’ bir dönem yaşamış olduğumuz için sert esen rüzgarlara kapılıyoruz ve ‘denge’mizi kaybediyor, savruluyoruz?

Bence mesele ‘ilkeler’ açısından gayet açık ve bu konuda ‘İslamcı’ ismiyle müsemma olan hiç kimse farklı bir söz de söyleyemez.

Hiçbir Kürt veya Türk ‘İslamcı’ kalkıp da ‘etnik’ değerler üzerinden verilmiş bir mücadeleyi olumlayamaz.

Zaten milliyetçilik rüzgarından etkilenen Müslüman Kürt kardeşlerimizin de söyleminde esas itibarıyla böyle bir şey yok.

Fakat ‘üslup’ bu gibi konularda çok önemlidir ve çok şeyi de anlatır.

Bendeniz 1990’lı yıllarda ortam alevli iken söylemiş olduğum şeyi şimdi de tekrarlayabilirim. O zaman da: “meseleyi bir ‘Kürt meselesi’ olarak tanımlamak yanlıştır. Mesele ‘adalet’ ve ‘zulüm’ meselesidir. Bir ‘Kürt Meselesi’ olduğundan bahsedenler, ister istemez, etnik bir zeminde hak arayışına girerler ve daha baştan kaybederler” demiştim, bugün de aynı şeyi söylüyorum, yarın da söylemeye devam edeceğim.

Ve düşüncelerimi izah ederken bazı sorular soracağım:

Bir ‘Kürt Meselesi’ olduğundan ve Kürtlerin haklarını da en iyi PKK’nın (veya Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani’nin gruplarının) savunduğundan bahsedenler, acaba Amerika’yı yeniden keşfetmeye mi çalışıyorlar, yoksa çölde serap mı görüyorlar?

O zaman bunlar, kendilerinden önce bu toplarda bir ‘Türk Meselesi’ olduğunu ve Türklerin haklarını da en iyi Türk milliyetçilerinin (İttihat Terakki, Enver ve Talat Paşalar ve Mustafa Kemal vs.) savunduğunu da kabul etmeli değiller mi? Bunu kabul ediyorlarsa, o zaman ne diye bugün Türk milliyetçilerinin kendilerine zulüm yaptığından şikayet ediyorlar? Bu açık bir çelişki değil mi? Türk milliyetçilerine bakarsanız, onlar bu yaptıklarını “Türklerin haklarını korumak için” yapmışlardır. Hatta Ermenileri bile I. Dünya Savaşı’ndan Türklerin haklarını korumak ve Türk Devleti’ni savunmak için yapmışlardır! Milliyetçilik bunu yapar!

Bugün Barzani ve Talabani’nin adamları, “Kürtlerin haklarını korumak için” Kerkük Türkmenlerine benzer muamelelerde bulunmuyorlar mı? Yahut Arap Milliyetçileri Türklere, Kürtlere vs. benzer muameleler yapmıyorlar mı, yapmadılar mı? Bunların hepsi bu kavimlerin ‘haklarını korumak için’ (!) yapılan şeyler değil mi?! Bunu kim inkar edebilir?

Dolayısıyla, her milliyetçilikte, o kavmin ‘haklarını korumak’ için başka bir kavme ‘zulmetme’nin meşru bir temeli vardır!

Bunu inkar edecek tek bir örnek bile verilemez!

Çünkü bu ideolojinin doğasında, ‘asli’ kavim merkezdedir. Değerleri de o belirler, ülküleri de.

O yüzden: “Türk olsun da çamurdan olsun” yahut “Kürt olsun da çamurdan olsun” deyişleri fazla yadırganmaz; hatta bu tür ifadelere bir süre sonra için için sempati bile beslenir!

Soruyorum: meseleye ‘etnik’ pencereden bakanlar, ‘hakça paylaşım’ olmadığından dem vuranlar, bugün Türklerin yerinde kendileri olsaydı, yani görece gelişmiş Batı kentlerinde kendileri yaşasalar ve kendilerinin yaşadıkları Doğu kentlerinde de Türkler yaşasalardı, muameleleri farklı mı olurdu? Türklerin yaşadıkları köylerin dağlarına Kürt Atasözleri mi yazarlardı yoksa onlara ‘merhametle’ davranıp kendi öz isimlerini dağlarına, ovalarına koymalarına izin mi verirlerdi?!

Cevap çok açıktır. Bugün kendilerine yapılanların aynısını, kendileri Türklere yaparlardı!

Çünkü milliyetçilik bu! Benzer şartlarda benzer tepkiler verir.

Türk milliyetçiliğinin tarihsel tecrübesinden biliyoruz ki, bu ideolojinin başta Türklere hayrı olmamıştır. Ulus-devlet kurulduğundan beri Türklerin tarihteki yeri nedir? Türkiye Cumhuriyeti, ‘büyük devletler’den biri mi olmuştur; bilimde, sanatta, felsefede dehalar mı yetiştirmiştir? Modernleşme tecrübesi ile diğer milletlere örnek mi olmuştur? Bunların hiç birisi olmamıştır; çünkü ideolojik açıdan bu ideolojinin böyle bir ‘potansiyel’i yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti böyledir de, aynı dönemde Müslüman coğrafyasında kurulan diğer ulus-devletlerin durumu farklı mıdır? Onlar da benzer süreçleri yaşamışlar, onlarda insanlık tarihinde ‘boylarının ölçüsünü’ almışlardır! İşte Nasır tecrübesi ortadadır. Bir zamanlar Arapları kasıp kavuran Arap Nasyonalizminin yerinde şimdi yeller esmektedir. Geriye bıraktığı ise, fakirlik, despotizm ve yozlaşmadan başka bir şey değildir.

Şimdi bir kısım Kürtler kalkmış, aynı şeyi yapmaya çalışıyorlar ve (kimse kusura bakmasın ama) Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışıyorlar! Bu, beyhude bir çabadır; benzer örnekleri yaşanmıştır ve bunun da akıbetinin ne olduğu (veya olacağı) bugünden bellidir.

O yüzden, ister Türkiye’de olsun, ister Irak’ta, Suriye’de veya İran’da olsun; Kürt milliyetçiliğinin bir geleceği yoktur, olamaz!

O nedenle de Kürtlerin haklarını Kürt milliyetçileri savunamaz.

Şimdi duyar gibi oluyorum, birçokları: “peki bunca kan, bunca fedakarlığa ne diyeceksin?!” diye itiraz ediyorlar. Etsinler, ben söyleyeceğimi yine de söylüyorum.

Bu, maalesef, en iyi tabirle, “çölde serap görmek”tir. Boş bir emel uğruna heba edilmiş zaman ve hayatlar demektir. Bunu samimi olarak söylüyorum. Çünkü bu, Kur’an’ın bir tabiridir ve benzer durumlar için hep geçerli olacaktır.

Burada konunun ‘teknik’ ayrıntılarına özellikle girmiyorum; çünkü Müslümanlar için bu konu izahtan varestedir.

İslam, alemşümul bir dindir ve etnik temele dayalı bağlılıkların İslam nazarında bir kıymet-i harbiyesi yoktur!

Geriye, konunun ‘zulüm’ ve ‘adalet’ çerçevesinden ele alınması kalıyor ki, bendeniz burada da ‘dindarlar’ın suçlanmasını esas itibarıyla doğru bulmuyorum.

Müslümanları bu konuda suçlayanlar, meseleye genellikle ‘insan hakları’ zaviyesinden bakıyorlar ve bu açıdan bakıldığında da, Müslümanların notu kırık çıkıyor.

Ama niçin bu açıdan bakılsın ki! Ben bir Müslümanım ve konuya Batılı değerler açısından bakamam, bakmam. Meseleyi İslam açısından değerlendiririm ve İslam açısndan varsa bir ‘haksızlık’ o zaman itiraz ederim, karşı çıkarım. Benim itirazımı belirleyen ilkeler de bellidir ve nettir: gücüm yetiyorsa elimle, yetmiyorsa dilimle haksızlığı düzeltmeye çalışırım, o da olmuyorsa kalbimle buğz ederim. Ne zulmederim, ne de zulme rıza gösteririm. Fakat ‘etnik’ bir davanın müsebbiplerinin uğradıkları zulümlere karşı çıkarken, sadece ilkesel değil ‘stratejik’ hatalar da yapmamaya özen gösteririm.

Bizim camiada, bir zamanlar Hılf’ul-Fudül kurumunu ‘insan hakları örgütleri’ ile benzeştirerek büyük hatalar yapıldığını artık hepimiz biliyoruz. Aynı hatalara tekrar düşmememiz gerekiyor. Fakat bakıyoruz ki, aynı hatalar (hatta daha büyükleri) işlenmeye devam ediyor. Bugün öyle bir noktaya gelindi ki, artık bazılarını “fe eyne tezhebun” ayetiyle uyarma ihtiyacı hissediyoruz. Müslümanlar arasından bazıları, neredeyse “hevaya uyma özgürlüğünü” bile savunacak noktaya geldiler. Buradaki gerekçeleri ise Şeytan’ın ‘garur’ isminin tecellisinden başka bir şey değil, ama farkında değiller! Neymiş efendim, “başkasının hakkını savunmayan aslında hak savunusu yapmazmış!” Hangi ‘hak’tan bahsediyorsunuz? Adam, ‘hevasını ilah edinmiş’, Müslümandan bunu ‘hak’ olarak tescil etmesini bekliyor. Safdil Müslümanlar da kalkıp: “benim başörtülü okuma özgürlümü savunanın, ben de ‘açık olma’ özgürlüğünü savunmam gerekir” diyebiliyorlar. Halbuki onlar Müslümanların ‘tesettür’ emrine ne saygı duyuyorlar ne de herhangi bir hakkını savunuyorlar. Ama bu bilinç nerde?! Onlar kendileri ile tutarlı bir biçimde ‘insan hakları’nı savunuyorlar ve bu kavram haza modern ideolojinin kavramıdır. Yani onlar aslında kendi ideolojilerini savunuyorlar. Onlar bu davranışları ile ‘tutarlı’ bir tavır sergiliyorlar. Ama siz? Siz onların ‘açık olma özgürlüğü’nü savunarak, ne ‘tutarlı’ olabilirsiniz ne de ‘ilkeli’ bir davranış sergilemiş olabilirsiniz. Çünkü sizin dininizde ‘açık olma özgürlüğü’ diye bir hak yoktur! Dolayısıyla, siz bu davranışınızla olsa olsa ancak onlara ‘şirin görünmeye’ çalışan yahut ne dediğini bilmeyen kişiler olabilirsiniz. Birilerinin size bunu hatırlatması lazım! Hadi Müslümanlar arasından bunu hatırlatan pek çıkmıyor; ama bari muhataplarınızı kendinize güldürmeyin. Olur da içlerinden İslami hükümleri bilenler çıkar da, sizin bu çelişkinizi yüzünüze vurur. O zaman söyleyecek söz de bulamazsınız.

Dolayısıyla, Müslümanların, İslam’ın izin vermediği konularda bir ‘hak savunusu’ yapması mümkün değildir. Çünkü o talep zaten ‘hak’ değildir; bilakis ‘haksızlığın’ (yahut ‘zulm’ün) ta kendisidir. İslam’da içki içme özgürlüğü, zina etme özgürlüğü, uyuşturucu kullanma özgürlüğü, açık-saçık gezme özgürlüğü vs. yoktur. Bunların tümü Kur’an’a göre ‘hevaya tabi olmak’tan başka bir şey değildir. Müslümanların bunu böyle bilmesi ve buna göre hareket etmesi gerekir.

Gelelim, batıl bir ideoloji (yani ‘milliyetçilik’) uğruna ‘zulm’e uğrayanların durumuna. Bu konuda da ilke bellidir: mazlum, insan oluşundan dolayı maruz kaldığı haksızlık için savunulur ve o hakkın iadesine çalışılır. Fakat burada bazı ‘hassas’ noktalar vardır ve bunlar konusunda dikkatli olunmalıdır. Örneğin Kürt veya Türk milliyetçiliği uğruna terörist eylemler yaptığı için cezalandırılan bir kişiye yapılan ‘işkence’ savunulamaz; fakat sırf ‘zulm’e uğradığı için o kişinin davasına destek anlamına gelecek sözler söylenemez, tavırlar takınılamaz. Yani mazlumluk, her durumda haklı olmak anlamına gelmez. İnsan, zulme uğrayana, insan olması hasebiyle merhamet ve yardım eder. Bu his, insan olmanın gereğidir. Fakat bir Müslüman bu noktada şöyle düşünmelidir. Bu kişinin sahiplendiği ‘batıl ideoloji’nin neden olduğu ‘haksızlıklar’, o kişinin fert olarak maruz kaldığı ‘haksızlık’la kıyas kabul etmez derecede fazladır. Zira bu ‘batıl ideoloji’ uğruna, birçok insan hayatını feda etmekte ve ahiretlerini kaybetmektedirler. Bu mu daha büyük bir haksızlıktır, o kişinin maruz kaldığı zulüm mü daha büyük bir haksızlıktır? Bir Müslümanın, binlerce insanı batıl bir ideoloji peşinde sürükleyenleri kınamadan, kalkıp “dindarlar Kürtlerin ıstırabını hissetmedi” demesi kadar ‘haksız’ bir itham olabilir mi? Batıl ideolojinin sahipleri mi o insanların ıstırabını hissediyor? Böyle bir şey olabilir mi? Arkasındaki sponsorlardan, uyuşturucu trafiğindeki rollerinden, bölge halkına yapılan zulümlerden vs. hiç bahsetmeden, sadece ‘batıl ideoloji’ sahibi oldukları için, bölge halkına türlü ‘ıstırap’lar yaşatanları bu şekilde taltif etmek de neyin nesi oluyor? Eğer koyu bir cehaletin eseri değilse, arkasında başka şeyler aramak lazım değil mi bu tür sözlerin?!

Müslümanların tarihte başka dinden, başka anlayışlardan insanlara nasıl muamele yaptığını artık cümle alem bildiği için bunun örneklerini vermeyeceğim. Burada sadece bunun niçin böyle olduğunu hatırlatmak için birkaç söz söyleyeceğim. Bu, Müslümanların ‘hak’ kavramına verdiği değerden dolayı böyledir. Allah, el-Hakk’tır ve onun kelamı da ‘kelimet’ül-hakk’tır. O nedenle, Müslümanlar tarih boyunca ‘kul hakkı’ yemekten korkmuşlardır ve genel olarak da yememişlerdir. Fert olarak da böyledir, toplum olarak da böyledir. Şimdi bu ‘vakıa’ karşısında, kim bize ‘hak’ nedir, ‘haksızlık’ nedir dersi verecekmiş?! Tarih ortadadır, hakikat ortadadır. Bugün ‘insan hakları’ konusunda Müslümanların ensesinde boza pişirmeye kalkan örgütler, Müslümanların cehaletinden yararlanarak ağızlarını açıp rahatça konuşabiliyorlar! O cehalet ortadan kalktığında, Hyde Park’ta bile konuşmaya cesaret edemeyeceklerdir, çünkü bu onlar için bir ‘utanç’ konusu olacaktır! Bugüne kadar hak ve hukuka riayet etme konusunda insanlığın gördüğü en başarılı toplumları bu şekilde suçlayabilmek, ya cehaletle ya da artniyetle açıklanabilir. Cehalet yavaş yavaş ortadan kayboluyor, ama artniyete yapılabilecek fazla bir şey de yok. Onun çaresi de artık ‘el ile düzeltmek’ olacak herhalde!

Yalnız burada tarihteki pratik ile bugünün Müslümanlarının pratiği arasında nispeten bir fark olduğunu da ifade etmemiz gerekiyor. Bugünün Müslümanları, zor şartlar altında yaşıyorlar ve genel olarak ‘güçsüzler.’ Bugün kendi sorunlarını çözmekte zorlananlardan, nasıl olur da başkalarının sorunlarını çözmesini bekleyebilirsiniz?! Bu toplumda en çok baskı ve zulüm gören, kim ne derse desin, Müslümanlardır. Üstelik bu yeni değildir; Cumhuriyet’in kuruluşundan beri böyledir. Müslümanlar, psikolojik baskıdan tutun da, sosyolojik ve siyasal baskıya varınca kadar, her türlü haksızlığın birinci derecede nesnesi olmuşlardır. ‘Şeriat tehlikesi’ adı altında Müslümanlar bu toplumda sindirilmemiş midir? Siyasal taleplerini açıkça ifade etmeleri yasal olarak yasaklanmamış mıdır? Toplumda bir statü elde etme konusunda hep ötelenmemişler midir? Sonra kalkıp, onlardan, batıl bir ideolojinin mensuplarının imdadına yetişmeleri isteniyor? Ne diye yardım edeceklermiş?! İnsan olarak yardıma amenna, ama yardım talep edenler, önce bir kendi üzerlerindeki kirliliklerden arınsınlar. Batıl ideolojilerini terk etsinler ve hak yola gelsinler! Bunu yapmadan, insanların ‘saf’ duygularını sömürmek, kusura bakılmasın ama biraz Alicengiz oyunu oluyor!

Son olarak ve bir kez daha ifade ediyorum ki, Kürtlerin haklarını, ne Kürt milliyetçileri ne sosyalistler ne de bir başka ideolojinin mensupları savunabilir. Onlar, ancak Şeytan’ın iğvasına kapılıp, insanları batıl peşinde koştururlar ve sonunda da hüsrana götürürler. Bu ideolojinin neden olduğu ‘zulüm’leri dile getirmeden, bu ideolojinin mensuplarının uğradığı zulümleri dillendirmenin bizatihi kendisi ‘zulüm’dür. Müslümanlar bunu iyi bilmelidir ve buna göre tavırlarını belirlemelidirler.

M. Kürşad ATALAR

http://www.ozgunyuruyus.com/yazar.asp?yaziID=1365
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

Ynt: KÜRTLERİN HAKLARINI EN İYİ KİM SAVUNUR? / M.Kürşad ATALAR
« Yanıtla #1 : 05 Ağustos 2012, 09:13:56 ÖÖ 09 »
bu sorunları sağcısı,solcusu, ırkçısı, faşisti, komünisti yaparlar  Müslümanlarda  DÜZELTMEYE ÇALIŞIRLAR ...
İbrahim elindeki baltayla içimdeki putları devir