din aslında vicdandır..

  • 1 Cevap
  • 18243 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

din aslında vicdandır..
« : 08 Temmuz 2011, 12:15:30 ÖÖ 00 »
Söyleşi: Asım Öz

"..İlhami Güler ile yeni kitabı İlhamiyyât üzerine konuştuk.
Kitaptaki aforizmalardan hareket ettik, yeni aforizmalara ulaştık.

Heidegger, “Soru sormak düşüncenin zekâtıdır.” der.

Biz
soru sorduk
hoca zekâtını verdi...

 
Her kitabınızda başka sorular ve başka arayışlarla çıkıyorsunuz okurun karşısına.
Sürekli sorular sorduran kısa metinlerden oluşan kitabınızın adı İlhamiyyât.Adınız da İlhami.
Tasavvufun çokça kullandığı bir kavram aynı zamanda.Tasavvufu yoğun olarak eleştiren pasajlar da var kitapta.

-İlham kavramını nasıl anlıyorsunuz?

 
İlham, kişinin yoğun olarak üzerinde düşündüğü, kafa yorduğu konularda insanın aklına gelendir.

İnsanın
durduğu anda kafasında net olarak beliren, bir anlamda aklın gölgesi demiştim ben ilhama.
 
Kafa yormadığınız,
hakkında bilginiz olmayan bir konuda ilham gelmez.

Sufilerde de öyledir.
Teşbihte hata olmaz ayının kırk türküsü varmış kırkı da ahlat üzerine. Ayı kırk tane türkü uydurabiliyor, niye, çünkü kafaya takmış.

Dolayısıyla
neyi kafaya takmışsanız
neyi düşündüyseniz
neye iştiyaklı iseniz
o konuda size düşünmenizin sonucu olarak bir fikir derli toplu halde geliyor.
İlhamlar böyle gelir.

Giz
kayıp olan bir şey değil yani.


**


-Ameller niyetler kadar sonuçlara da bağlıdır diyorsunuz?


Bu çok önemli
çünkü bizim Sünni gelenekte niyetin tek başına yeterli olduğu sanılır.Halbuki bunun kadar tehlikeli bir şey yok.

Niyetiniz
halis olabilir fakat eğer niyetlendiğiniz şey ve doğuracağı sonuçlar hakkında ciddi bir düşünüm bir kaygınız yoksa o zaman niyetin halisliği cehalet ile birleştiği takdirde çok korkunç sonuçlar doğurabilir.

Buna en manidar örnek Haricilerdir.

Son derece samimi insanlardır.
Namaz kılarken saflarda birbirlerinin omuz başlarının yırtıldığı söylenir.
O kadar samimi insanlar ama o dürüstlük onların cehalet ile bir terör yaratmalarını engellememiştir.

Diğer örnek
Kilisenin Ortaçağ’da yarattığı şiddet ve katliam: Altında samimiyet vardı. Allah rızası(!) için bir gecede 15-20 bin Protestanı öldürdüler.

Yani
iş aynı zamanda sonucuna da bağlıdır.
Sonuçta ne hasıl oluyor hikmet mi cehalet mi?

Kuran’a baktığımızda, sonuç da en az niyet kadar önemlidir.


**


-Teolog kavramına ilişkin olarak “yarı doğruyu söyleyen kişi” şeklinde bir tanımınız olmasına karşılık hem bu kitabında hem de bundan önceki kitabınızda teoloji ile irtibatlı adlandırmalar söz konusu. Bu kavramı sık kullanma gerekçeniz nedir?


Yaygın olarakhem Türkiye hem de dünya teolojiyi kullanılıyor.
Çünkü kelam kelimesi teolojiye göre Türkiye’de daha az biliniyor.

Kelam
deyince çok ciddi bir adam bana “Hocam konuşma üzerine mi?” demişti. Kelamın anlamını az sayıda insan biliyor.

Teoloji
yabancı bir kelime ama ben yaygın olduğu için kullandım.
Yarı doğru hususu da, bir doğruluk payı var. Çünkü genelde teologlar hep savunma pozisyonundadırlar.

Dolayısıyla kolayca kendilerini kandırırlar.
Mesela
şöyle bir genelleme yapıyorum felsefe daha sorgulayıcı bir düşünce tarzıdır. Kolay teslim olmayan bir düşünce tarzıdır.

Hatta
düşüncenin kirpisi derler. Sürekli rahatsız edici bir tarafı vardır. Bilim daha tarafsızdır.
Bir şeye karşı olma ve taraf olma gibi bir yapısı yoktur.

Ama
teoloji biraz daha savunmadır. Savunma durumuna geçtiğiniz andan itibaren o psikoloji sizi çok büyük hatalara düşürebilir.

Dolayısıyla
ben o teolojinin dışına çıkmanın –yani realiteyi daha doğrusu hakikati görmek için savunma mekanizmasının dışına çıkmanın– daha soğuk kanlı olmanın, soru sormanın –Heidegger “Soru sormak düşüncenin zekâtıdır.” der– yani hakikat tutkusunun teolojik duygudan daha önemli olduğu kanaatindeyim.

Hani
biraz sorgulayıcı düşünceye sahip olmak demek bir imanımızın olmayacağı manasına gelmiyor.

Ama
teolojik dediğin zaman biraz dogmatiklik akla geliyor.
Yani
hazır doğrular var ve o doğruları sürekli tahkim etme sürekli savunma ve dolayısıyla her zaman hakikatin yarısını söyleme gibi bir pozisyon ortaya çıkıyor.


**


-Modernlik, kapitalizm postmodernlik ve sekülarizm kavramalarına da değiniyorsunuz. Çağımızın temel sorunu sistem değil dünya görüşü sorunudur diyorsunuz. Dünya görüşünü nasıl tanımlıyorsunuz?


Dünya görüşü
kişinin en temelde varlığın ve hayatın anlamının ne olduğunun cevabıdır aslında.
Yani
varlık nedir?
Ve
ben kimim?

En temel sorulara verilen cevap kişinin dünya görüşünü oluşturur. Dolayısıyla en temelde metafizik dünya görüşüdür.
Şu anda biz bir dünya görüşünün, bir metafiziğin içindeyiz.

Yani
bu seküler metafizik,bazı filozofların duyumcul kültür dedikleri yani insanın beş duyusuyla kavradığının dışında başka bir hakikatin olmadığını kabul eden adına sekülerizm de dediğimiz böyle bir atmosferin, dünya görüşünün, üst kültürün altındayız.

Çağımız
bir dünya görüşünün egemenliğinde olan bir çağ. İslam dünya görüşü ise tamamen ayrı.

“Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz.” bizim dünya görüşümüzün temelini oluşturan ayettir.
Toplumsal hayatımızı tanzim eden
iktisat
hukuk
siyaset
mimari
müzik
sanat
bütün bunlar aslında temeli itibariyle bir dünya görüşüne bağlıdır.

O yüzden
bugün çağımızın genel sorununun dünya görüşü sorunu olduğunu düşünüyorum. Ve İslam’ın alternatif bir dünya görüşü olduğu ve bunun yerine ikame edilmesi gerektiğini savunuyorum.



**


-Vicdan kavramı metinlerde merkezi yer tutan kavramlardan biri. Vicdanı niçin çok önemsiyorsunuz?


İnsan
ancak vicdanını ortaya çıkarabildiği oranda insan olabiliyor.

Tanrı’nın
beklentisi anlamında insanın değeri, bilim yaratmasından geçmiyor.
Dolayısıyla mantık ve konuşma insanın fazilet anlamında ayırt edici özellikleri değildir.

O yüzden
Tanrı’nın bize ruhundan üflemesini, bize vicdan vermesi olarak yorumluyorum.

Kuran’ı Kerim’de geçen “dağların yüklenmediği insanın yüklendiği emanet” vicdandır.

Vicdanı önemsiyorum çünkü din aslında vicdandır.
İman, salih amel vs. bunların tümü bizim vicdanımızla gerçekleştirebileceğimiz şeyler.

Biz
çoğu zaman adetlerin geleneklerin peşine takılarak vicdanımızı öldürüyoruz.

Tarih ve toplumun kontrolüne girdiğin andan itibaren vicdan devreden çıkıyor.
Dolayısıyla her birey kendi toplumunun kültürü altında hareket ediyor ve hakikati bulamıyor.

Vicdanın önündeki en büyük engel insanın hevasıdır ve içinde yaşadığı toplumdur. Bunların ikisi de bizi kuşatmıştır.İçimizdeki heva dışımızdaki gelenek tarih toplum zindanlarını, duvarlarını yıkmanın tek bir yolu var o da vicdanımız.

Ancak
vicdanımızı ayık tutabilirsek bu zindanlardan kurtulma imkanımız ortaya çıkar.


**


-Çağdaş özgürlük kavramını ahlaki bakımdan bütün dinlerin ve kadim felsefelerin iddialarından vazgeçişin göstergesi olarak yorumlama gerekçeniz nedir? Bu günkü özgürlük kavramının anlam dünyasına müdahale de bulunarak bu kavramı ıslah etmek imkânsız mı?

Aydınlanma
hümanite
modernizm
bunlar politik olarak krallığa başkaldırı olmasının haricinde kültürel olarak da Tanrı’ya başkaldırıydı biliyorsunuz.

Dolayısıyla
bunu bir Allah’a isyan ve insanın haddini aşması olarak görüyorum.

Bu yönüyle
modernite
sekülerizm
hümanizm yanlış girişimlerdir.

Modern
özgürlük kavramı insanın kendini yeterli görmesi ve serbest olmasıdır. Serbest olması ne demek yani “ben keyfimin istediğimi yaparım”. İşte
bu bence çağdaş özgürlük kavramının dayandığı yanlış noktadır. Oysa dinler özgürlüğü hep sınırı ile birlikte ortaya koyar.

Çağdaş özgürlük kavramında insan kendisi içindir. Oysa kadim dinler temelde insanların kendi özgürlükleri yanında bir ötekini de kabul etmeleri gerektiğini savunur.

Büyük öteki Tanrı, küçük öteki de diğer insanlar.
İşte bu yüzden modern özgürlük kavramını eleştirdim.


**


-Sizce İslam düşüncesinin en büyük talihsizliği nedir? Bu aşılabilir bir sorun olarak görülüyor mu size?


Temel sorun
bence düşüncenin durması.

İslam düşüncesi dediğimiz zaman aslında ortada öyle bir şey yok. Uzun bir dönemden beri hafıza var.Hafıza ayrı bir şey düşünce ayrı bir şeydir. Hafıza düşüncenin zihnimizdeki yansımasıdır.

İslam toplumları
olarak neredeyse bin yıllık bir duraklama, geviş getirme, hafızayı tekrar etme dönemi yaşadık.

Dolayısıyla
adına gelenek dediğimiz alışkanlık dediğimiz şey bu.

Oysa
hayat dinamik ve devam eden bir süreçtir. Hayat dinamik olduğu için düşüncenin de dinamik olması gerekiyor.
Realitenin peşine takılmayıp da onu kontrol edebilmek için hayatın dinamizmini takip etmeniz gerekiyor. İslam düşüncesinin en büyük handikabı geleneğe takılarak uzun süre hayatı takip etmeyi durdurmasıydı.

Bunun
tekrar düşünmeye başlamakla tekrar düşünmeyi öğrenmekle aşılabileceği kanaatindeyim.

Düşünmeyi öğrenmek gerekir biliyor musunuz?
Çoğu insan düşünmeyi hazır yani konuştuğumuz gibi düşündüğümüzü sanıyor. Öyle bir şey yok.

Düşünme
aynen bir mobilya ustalığı gibi bir zanaatkârlık gibi eğitim ile öğretim ile kazanılacak bir şeydir. Biz maalesef uzun süreden beri hayatın her alanında ya geleneği ya da Batı’yı taklit ediyoruz.

Birbirlerinden
farklı olabilirler ama İslam dünyasının içinde bulunduğu durum sürekli taklittir. Bazı alanlarda Batı’yı taklit ediyoruz. Bazı alanlarda da geçmişimizi taklit ediyoruz.

Taklitten
kurtulup da tekrar düşünmeyi öğrendiğimiz takdirde ben olayların yoluna gireceği ve kurtulabileceğimiz kanaatindeyim..."



"..Allah
-pisliği
-akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır..."(yunus/100)



slm.

*

Çevrimdışı Abd

  • *
  • 11
Ynt: din aslında vicdandır..
« Yanıtla #1 : 18 Mayıs 2013, 02:43:30 ÖS 14 »
Söyleşi: Asım Öz





**


-Vicdan kavramı metinlerde merkezi yer tutan kavramlardan biri. Vicdanı niçin çok önemsiyorsunuz?


İnsan
ancak vicdanını ortaya çıkarabildiği oranda insan olabiliyor.

Tanrı’nın
beklentisi anlamında insanın değeri, bilim yaratmasından geçmiyor.
Dolayısıyla mantık ve konuşma insanın fazilet anlamında ayırt edici özellikleri değildir.

O yüzden
Tanrı’nın bize ruhundan üflemesini, bize vicdan vermesi olarak yorumluyorum.

Kuran’ı Kerim’de geçen “dağların yüklenmediği insanın yüklendiği emanet” vicdandır.

Vicdanı önemsiyorum çünkü din aslında vicdandır.
İman, salih amel vs. bunların tümü bizim vicdanımızla gerçekleştirebileceğimiz şeyler.

Biz
çoğu zaman adetlerin geleneklerin peşine takılarak vicdanımızı öldürüyoruz.

Tarih ve toplumun kontrolüne girdiğin andan itibaren vicdan devreden çıkıyor.
Dolayısıyla her birey kendi toplumunun kültürü altında hareket ediyor ve hakikati bulamıyor.

Vicdanın önündeki en büyük engel insanın hevasıdır ve içinde yaşadığı toplumdur. Bunların ikisi de bizi kuşatmıştır.İçimizdeki heva dışımızdaki gelenek tarih toplum zindanlarını, duvarlarını yıkmanın tek bir yolu var o da vicdanımız.

Ancak
vicdanımızı ayık tutabilirsek bu zindanlardan kurtulma imkanımız ortaya çıkar.


**

Vicdan bir kimlik değil midir?
İslam olanın oluşturduğu kimlikle anarşist birinin oluşturduğu kimlikler farklıdır dolayısıyla her ikisinin vicdani yapısı farklıdır. Biz kendimizi hangi kimlikle tanımlarsak bizim vicdanımız o dur. Ancak insan olma paydasında buluştuğumuzda kişisel acılarımızda diğer insanların yaşadıklarının bir taklidi ve benzeri olduğundan verilen tepkide de benzer yanlar bulmak mümkündür. Her insan da acıyı hissetme duyarlılığı vardır ve her insan acıya benzer tepkiler verir ancak insanın oluşturduğu kimliğe göre acı tanımı farklılaşır. Bir afrika kabilesinin kendini tanımladığı kimlikle bir müslümanın kendini tanımladığı kimlik farklı olduğundan acıyacakları şeyler de farklıdır. Kolektif şuuraltında acımak vardır fakat üst kimliklerimiz bizlere neye acıyıp neye sevineceğimizi belirler. Her insanın ve her toplumun farklı kimliklere sahip olmasından kaynaklanan farklı beşeri sistemler ve dinler üst kimliğin kolektif şuuraltını bir şekle sokmasından ibarettir.

Bu bakış açısıyla baktığımızda insanlığın ortak paydaları olabildiği gibi bu paydaları farklı yönelişlere iten bir toplumsal vicdan dediğimiz toplumun kendini tanımladığı kimliği vardır.