MODERN ÖZGÜRLÜK KAVRAMI: HÜRRİYET Mİ,...

  • 0 Cevap
  • 2414 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

esedullahmurat

MODERN ÖZGÜRLÜK KAVRAMI: HÜRRİYET Mİ,...
« : 19 Ağustos 2007, 03:03:58 ÖS 15 »
MODERN ÖZGÜRLÜK KAVRAMI: HÜRRİYET Mİ,

GÖNÜLLÜ KÖLELİK Mİ?

 

 HALİL AKGÜN

 

Modern dünya, özgürleşme sloganı üzerine kuruldu. Özgür olmak, bütün dünya toplumlarının ortak değerlerinden biri. Geçmişte ve günümüzde özgürlük adına verilen sayısız mücadele var. Fakat yaşadığımız dünyanın samimi bir muhasebesini yaptığımızda, özgür olma halinden her gün biraz daha uzaklaştığımızı görüyoruz.

 

Modern dünyada özgürleşme adına ürettiğimiz mekanizmalar, bizi bir tarafta gönüllü köleliğe mahkum ediyor, öte tarafta yabancılaştırıyor. Özgürlüğü, her istediğini yapma ve daha fazla şeye sahip olma hakkı olarak tanımladığımız için, birilerinin özgürlüğü, başkalarının köleliği anlamına geliyor. Bu ikilemi aşmak için, özgürlüğü başka bir yerde aramamız gerekiyor.

 

Modern özgürlük düşüncesinin tarihi kökleri, Hıristiyan kilisesine karşı Batı Avrupa'nın verdiği mücadeleye geri gider. Bu tarihi süreci anlamadan modern özgürlük kavramını doğru bir şekilde tahlil etmemiz mümkün değil. Bu noktayı göz ardı eden pek çok kişi, özgürlüğün neden dinden bir kurtuluş ve bireycilik olarak tanımlandığını anlamakta zorluk çekiyor. Yine aynı sebepten Batılı özgürleşme süreciyle, bizim kültürümüzde gelişen özgürlük kavramı arasındaki fark çoğu zaman anlaşılmıyor. Şimdi bu tarihe kısaca temas edelim.

 

Din karşıtlığı olarak özgürleşme

 

Ortaçağlara hem dinî hem de siyasi açıdan damgasını vuran Katolik kilisesi, Avrupa'daki hayatın her alanına hükmeden bir kurum idi. Kilisenin kendini mutlak hakikatin yegane ölçüsü ve temsilcisi olarak görmesi, özgür düşünce talebinde bulunan düşünür, şair ve bilim adamları için kabul edilemez bir durumdu. Bilim ve felsefe alanında 16 ve 17. yüzyıllarda yaşanan köklü değişiklikler sonucunda Kilise'nin eski otoritesi kesin bir şekilde sarsıldı.

 

Bu dönüşüme ayak uyduramayan Katolik Kilisesi bazen baskı yoluna başvurdu, bazen de hadiselere boyun eğmek zorunda kaldı. Avrupa'nın siyasi ve kültürel tarihine bin yıldan fazla bir süre damgasını vurmuş bir kurumun, Avrupa kıtasının sekülerleşmesi karşısındaki acziyeti gerçekten incelenmeye değer bir konu.

 

Fakat bizim açımızdan önemli olan husus şu: Bu sekülerleşme sürecinde özgürlük, Katolik Kilisesi'nin mutlak otorite olma iddiasına karşı verilmiş bir mücadele idi. Kilise, dogmatikliği ve irrasyonelliği temsil ederken, Kilise'nin karşısında duran çevreler, aklı, bilimi ve özgürlüğü temsil eder hale geldiler. Yani Katolik Kilisesi'ne karşı olmak, Batı Avrupa'daki özgürlük mücadelesinin birinci şartı haline geldi. Aydınlanma Çağı olarak da bilinen 17 ve 18. yüzyıllarda, bir tarafta özgürlüğü savunmak öte tarafta Kilise'ye sahip çıkmak, artık imkansız bir şeydi.

 

Fakat bu süreç burada sona ermedi. Kilise'ye duyulan tepki, zamanla dinin kendisine duyulan bir tepki haline geldi. Yani din, özgürleşmenin önünde duran bir engel olarak anlaşılmaya başladı. Gerçi şunu hemen belirtmek gerekiyor: Modern Avrupa düşüncesinin kurucusu olan Aydınlanma düşünürlerinin hepsi bir Allah inancına sahiptiler. Üstelik onlar, sorunlarının Allah ve din ile değil, onların kurumsal temsilcisi olan kilise ile olduğunu her fırsatta dile getiriyorlardı. Fakat neticede Batı medeniyetinin modern dönemdeki özgürleşme mücadelesi, dinden özgürleşme olarak ortaya çıktı. Yani, Avrupa'nın modern dönemdeki özgürleşme mücadelesi, sekülerleşme süreciyle atbaşı gitti.

 

Bu noktayı görmezden gelen pek çok kişi, İslâm ülkelerindeki özgürleşmenin de benzer bir sekülerleşme süreciyle mümkün olacağını düşünüyor. Onlara göre sorun, Katolik kilisesinde değil, dinin kendisinde. Oysa İslâm'ın din ve medeniyet geleneği, kilise gibi bir kurum üretmediği için, böyle bir benzetme yapmak daha baştan yanlış.

 

Dahası, İslâm inanç sistemi özgür olmayı, inanmanın birinci şartı olarak görüyor. Hür olmayan bir kişi, Allah'a ibadet edebilmek için önce kendi özgürlüğünü elde etmek zorunda. Aksi halde o kişi dinen, eksik kalmış olur. İslâm toplumlarının tarih boyunca işgalci güçlere karşı amansız bir mücadele vermesi, bu dinî bilincin bir tezahürüdür.

 

Fakat özgürlük sadece işgalci bir güç karsısında bağımsız olmayı ifade etmiyor. Özgürlük, özünde, değer-merkezli bir kavramdır. Yani kökleri, manevi özgürlüğe giden bir duruş biçimidir . Özgürlük, beşerin insana dönüşmesinin önündeki engellerden kurtulmak demek. Özgür kişi, varlığın maddi kayıtlarının üstüne çıkabilmiş ve bu yüzden de ona hükmedebilen insanı ifade eder. Aksi halde özgürlüğü daha fazla tüketim ve tasarruf hakkı olarak tanımladığımızda, kendimizi farklı kölelik ilişkileri içinde buluruz.

 

Modern özgürlük kavramının üç sacayağı

 

Modernitenin özgür bir toplum üretme projesi, tam da bu noktada büyük bir fiyasko olarak çıkar karşımıza. Dinden (yani Hıristiyanlık'tan ), gelenekten ve tarihten bağlarını kopartıp kendini hür ve bağımsız ilan eden Aydınlanma düşüncesi, bireysel aklın önderliğinde ve pozitif bilimin tek yol gösterici olduğunu söyleyerek rasyonel bir toplum yaratacağına ve özgürlüğün önündeki bütün engelleri kaldıracağına inanıyordu. Bunun üç önemli sacayağı olacaktı: Ekonomide rasyonel tercih ve serbest piyasa modeli, siyasette liberal demokrasi, felsefede rasyonalizm...

 

Serbest piyasa ekonomisi olarak sunulan çağdaş kapitalizm, aslında rekabetten nefret eden bir sistem. Adil şartlarda rekabetin yerine ikame edilen şey, uluslararası büyük şirketler ve onların dünya ekonomi pastasından aldıkları aslan payı. Bu ekonomik sisteme yön veren şey, adalet, eşitlik ve dolayısıyla ekonomik özgürlük değil, kâr hırsı. Bugün gelişmiş ya da gelişmekte olan hiç bir ülke ekonomik bağımsızlığa sahip değil. Doğudan batıya hepimiz ekonomik imparatorlukların vereceği kararlara göre yaşıyoruz.

 

Siyaset alanında liberal demokrasi bir ideal olarak sunuluyor. Bu modelin insanın özgürleşmesini sağlayacağı ve siyasi baskı mekanizmalarını ortadan kaldıracağı öngörülüyor. Bunda doğruluk payı olmakla beraber, liberal demokrasiyle gelen değer yozlaşması, özellikle İslâm ülkelerini dünya pazarlarına açmaya yarıyor. Aynı siyasi sürecin bir parçası olarak geleneksel kurum ve değerler her gün biraz daha aşınıyor. Toplum ve bireylerin kendi kimliklerine olan inancı zayıflıyor. Özgürlüğü batılılaşmada görenler, nasıl bir gönüllü kölelik fermanının altına imza attıklarını fark edemiyorlar.

 

Düşünce alanında rasyonalizm, modern özgürlük kavramının üçüncü sacayağı olarak takdim edilegeldi . Buna göre insanın kendi bireysel aklıyla hareket etmesi, özgürlüğün birinci şartı. Toplumun, tarihin yahut dinin otoritesine karşı bu hakkı kullanmak gerekiyor. Aksi halde insanlığın “binlerce yıllık dogmatik uykusu”ndan uyanmasının mümkün olmayacağı söyleniyor. Dinî ve ahlâki değerleri reddetmek, sanat yahut tüketim adına meşru görülüyor.

 

Oysa bu özgürlük tanımının altında yatan enaniyet duygusu yeni bir kölelik ilişkisini ele veriyor. Kendini tanrısal güçlerle donanmış olarak gören birey, artık kendine tapmaya başlıyor. Kendi hevâsını ilâh edinen kişi, tıpkı uyuşturucu bağımlısı kişi gibi, özgürce hareket ettiğini ve mutlu olduğunu zannediyor. Ama neticede o kişi uyuşturucunun kölesi haline gelmiştir. Üstelik bu bağımlılık ondaki insan olma sıfatını ortadan kaldırıyor.

 

Yaşadığımız dünyanın maddi şartlarına baktığımızda, yukarıdaki üç idealin de gerçekleşmediğini görüyoruz. Özgürleşmenin bir şartı olarak bireyciliği savunanlar dahi, bugün modern ekonomik ilişkilerin insanların bizatihi varlıklarını tehdit altına alan bir dereceye ulaştığını itiraf ediyorlar. Teknolojideki baş döndürücü gelişmeler, milyarlarca insanın hayatını doğrudan etkileyen ve bizim hiçbir dahlimizin olmadığı ekonomik kararlar ve kitlelerin imhasıyla neticelenen savaşlar karşısında modern bireyin özgür olduğunu ileri sürmek, tam bir safdillik olur.

 

Böyle bir dünyada bireyciliği savunmak tek çıkış yolu gibi görülebilir. Zira devletin, ekonominin, siyasetin ve toplumun sahip çıkamadığı birey, bir yerde kendi kendini korumak zorunda. Fakat bu tip bir bireycilik, en nihayetinde kendi sonunu getiren bir serüven olmak zorunda. Zira hiçbir insan, yaradılışı gereği, tek başına yaşayamaz. Biz, ancak ‘öteki' ile varolan varlıklarız.

 

Bu yüzden bizim geleneğimizde insanlığın yaradılış tarihi iki kişiyle, yani Hz. Adem ve Hz. Havva ile başlar. “Benden sonra tufan” sözü bizde bir erdemi değil, bir düşüklüğü ve istikamet kaybını ifade eder. Biz, atomize olmuş bir dünyanın acımasız bireyleri değil, bir ümmetin bilinçli ve asil fertleri olarak varız.

 

Özgürlük kayıtsızlık demek değil

 

Özgürlük kavramı etrafında yapılan bir başka tartışmaya göre, özgürlüğü pozitif ve negatif özgürlük diye ikiye ayırmak mümkün. Negatif özgürlük kavramını savunanlar, özgürlüğü insanların istediklerini yapmalarının önünde duran engellerin kaldırılması olarak tanımlıyorlar. Yani özgürlük, kişinin istediğini yapabilmesidir. Negatif özgürlük kavramı, özgürlüğün ne olduğunu değil, ne olmadığını tanımlar. Bir başka ifadeyle özgürlüğün asgari şartlarını tasvir eder.

 

İlk bakışta makul gibi görünen bu tanım, bizi pek çok çıkmaza götürür. Örneğin bilerek ve isteyerek köle kalmak isteyen bir kişinin özgür olduğunu söyleyemeyiz. Zira köleler tanımları gereği özgür değildirler. Belki o kişinin bu isteğine saygı gösterebiliriz. Ama “özgürlük nedir?” sorusu açısından baktığımızda, bu kölenin özgür olmadığını ifade etmemiz gerekir. Aynı şekilde, bir kişiye uyuşturucu kullanma hakkını vermek onu özgür kılmak demek değildir. Zira o eylemin neticesi özgürlük değil, bağımlılıktır.

 

Bu örnekler şunu gösteriyor: Özgürlüğü sadece negatif bir kavram, yani her tür kaydın yokluğu olarak tanımlayamayız. Özgürlüğü her tür kayıttan bağımsızlık olarak görenler, özgürlük ile kimliksizliği, köksüzlüğü ve aidiyetsizliği birbirine karıştırıyorlar. Modern bireyin özgürleşme adına “yersiz-yurtsuz” bir varlık haline gelmesi bir tesadüf değil. Bizde batılılaşma ve modernleşme adına yapılan özgürlük tanımları, hep böylesi bir köksüzlüğe kapı aralamıştır. Oysa özgürlük, sonlu ve sınırlı olan kayıtlardan kurtulup, sonsuz ve ebedi olana doğru kanat açmak, o varlık aleminde pişmek ve kemale ermektir.

 

Bu anlamda özgürleşmek, sadece yatay değil, aynı zamanda ve belki de öncelikle dikey bir süreçtir. Özgürleşen kişi, daha fazla tüketim kaygısıyla hareket etmez. O, kendine ayak bağı olan engellerden kurtuldukça yükselen, yükseldikçe özgürlüğün gerçek manasını kavrayan ve bundan sonra altından da olsa bir kafese asla razı olmayacak kuş gibidir.
Bu yüzden Hz. Mevlâna bakın özgürlüğü nasıl tanımlıyor:

 

“Ey oğul; bağı çöz, özgür ol!

Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın?

Ey ikbal nöbetine erişen! Kendine gel, sevinme!

Sen nöbette geçicisin; özgürlük taslama

Bir zamancağız şu hileyi, düzeni bırak da

Ölümden önce bir kaç solukluk zaman da hür yaşa!”

 

Gittikçe daralan dünyamızda bu özgürlük anlayışını yeniden inşa etmek zorundayız.

 

 

 Kaynak: Semerkand dergisi, 01/2005