Ahmet Taşgetiren Yazıları ...

  • 62 Cevap
  • 35610 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serzeniş_

  • zemheri
  • ****
  • 597
  • "Kurşuna sitemdir hislerim Ağlıyor Ellerim!"
    • zemheri
Ynt: Bedeli kim ödeyecek?
« Yanıtla #15 : 03 Nisan 2008, 04:59:01 ÖS 16 »
anayasa bir insan elinden çıkmış ki bu durumda siz nasıl bir tarafsızlık bekliyosunuz ki..adamların hangi taraf işine gelirse ona göre oy verirler ona göre davranırlar...türkiyede olan şeyler bunlada kalmaz...daha neler olacak görecez...

*

vuslatsevdası

Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #16 : 07 Nisan 2008, 02:12:03 ÖÖ 02 »
Darbe yaptın ne oldu? Kimin canını okudun

'Hadi darbe yapalım! Yaptın. N'oldu? Milletin canına okudun. Hadi parti kapatalım. Kapattın. N'oldu? Seçimlerin canına okudun' Ahmet Taşgetiren yazdı:
 
 
 
Ahmet Taşgetiren'in yazısı

Ağa ile kahyanın hikayesini bilirsiniz. Atlı arabaya binmişler, şehre gidiyorlar. Ağanın keyiflenesi tutmuş. Ağa kimle keyiflenir, tabii ki kahya ile...

Yolda gördüğü at pisliğini gösterip, seslenmiş kahyaya: -Bak kahya, demiş, şu pisliği ye, sana şu kadar altın lira vereyim... Kahya bir pisliğe bakmış bir altın liraları düşünmüş, yutkunmuş, yutkunmuş, para tatlı gelmiş.

-Olur ağa, demiş. "N'olacak, bir hamlede yutarım." diye düşünmüş. Ve yemiş. Ağa, altın liraları saymış kahyanın eline. Sonra, içi içini yemeye başlamış. -Ulan demiş, durup dururken altın liraları saydık kahyaya. N'olacak, adam yedi işte. Neyi eksildi? Biz de çok mühim bir şey zannettik pislik yemeyi... Sonra dönmüş kahyaya: -Ula kahya, demiş, hadi bir pazarlık daha yapalım. Ben yiyeyim şu yolun kenarındaki pisliği, sen o parayı geri bana ver. Kahya, bakmış, düşünmüş, ağanın pislik yemesi ona keyif vermiyor ama, ağayı kırmak olmaz, nasıl olsa ağa çıkarır bunun acısını kendisinden, iyisi mi ağanın suyuna gitmeli...

-Olur ağa, demiş. Ye vereyim parayı... Ağa da yutkuna yutkuna yemiş yoldaki pisliği... Sonra n'olmuş? Ağa şöyle demiş: -Bu para benim paramdı, sana gitti geldi, yine benim param oldu. Peki ama biz niye yedik o pisliği?

 Evet, niye yaparız biz bu akıl almaz işleri? -Hadi darbe yapalım! Yaptın. N'oldu? Milletin canına okudun. Millet temsilcilerinin canına okudun. Sana emanet olarak verilen silahı yanlış kullandın, ve temsil ettiğin askeri kurumun canına okudun. Ülkenin canına okudun. Ama sonunda işler gene milletin tercihine kaldı. Şimdi şafaklarda "Türk silahlı Kuvvetleri ülke yönetimine el koymuştur" diyenler nerede?

Hadi parti kapatalım. Kapattın. N'oldu? Seçimlerin canına okudun. Sandığın canına okudun. Millet iradesinin canına okudun. Demokrasinin canına okudun. Temsil ettiğin yargı kurumunun canına okudun. Ülkenin ekonomisinin, siyasetinin, itibarının canına okudun. Ama işler sonunda gene milletin tercihine kaldı. Şimdi "Sizi buraya getirenler böyle istiyor" diyenler nerede? En kötü ihtimalleri düşünelim. Diyelim ki -Halktan yüzde 47 oy almış olan parti kapatıldı. -38'i milletvekili, 71 kişiye siyaset yasağı çıktı.

-Erdoğan'a da 5 yıl yasak geldi. Tarih sona mı eriyor bu "en kötü" nün senaryosu ile... Yoo, tarih yeniden başlıyor. -Yeniden parti, yeniden derleniş toparlanış, belki yeniden seçim, yeniden Meclis, yeniden Hükümet ve her şey yeniden... Bu iş biraz Sokullu Mehmet Paşa'nın Venedikli elçilere söylediği söze benziyor. Hani İnebahtı'da Türk donanmasını yakarlar ve o zaferin sevinciyle İstanbul'a gelip Sokullu Mehmet Paşa'ya akrep gibi sokucu laflar söylerler. Sokullu onlara şunu der:

"-Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz de donanmamızı yakmakla bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür çıkar. Göreceksiniz bu millet, donanmamızın yelkenlerini atlastan yapacaktır. " Bakın yakın tarihin seyrine: Türkiye her kural dışı müdahaleden sonra, çok daha gür bir biçimde, milletin sağlıklı temsiline imkan veren bir demokrasiye doğru yol alıyor. Millet herkese "Bana bırak, diye sesleniyor. Benim tercihime saygılı ol. Her şeyi benden iyi bildiğini zannederek kaba kuvvetle devreye girme!" İkide bir devreye girip, millet iradesini tanzim etmek isteyenlerin mağrurane duruşu karşısında milletin canı da sıkılıyor.

 -Ey bil cümle ağalar! Artık, "Niye yaptık biz bu işi?" demekten vazgeçsek, ha, olmaz mı? Memleket olarak ağzımızın tadının yeterince kaçtığı yetmez mi?

BUGÜN


*

Çevrimdışı kutlugil

  • *
  • 25
  • Allah sabredenleri sever.
ATATÜRK VE İSLAM
« Yanıtla #17 : 26 Nisan 2008, 05:41:22 ÖS 17 »
                                                 ATATÜRK VE İSLAM

Atatürk ve din ilişkisi çok tartışılmıştır. Bugünlerde “kimlik tartışmaları” ve “referans arayışları” içinde de onun bu alandaki tavrı gündeme geliyor.

Peki gerçek ne idi?

Şu söylenebilir ki, Mustafa Kemal Atatürk dindar bir insan değildi. Yetişme dönemi okumalarında pozitivist kaynaklarla buluştuğu, ondan kalan metinlerde inanç alanına yönelik sorgulayıcı notlar yer aldığı biliniyor.


Türkiye’de Mustafa Kemal misyonunu dinle hesaplaşma gibi görenler, Cumhuriyet’i ve laikliği toplum hayatından dini tasfiye gibi tanımlayanlar, onun bu yanından yola çıkmayı tercih ediyorlar.

Ama bir de Mustafa Kemal - din ilişkisinin daha olumlu boyutta ele alındığı yaklaşımlar söz konusu. Bunlar da kendilerine gene Mustafa KemalPaşa’dan metinler buluyorlar.

Hangisi gerçek?

Belki ikisi de…

Farklı zamanlarda farklı Mustafa Kemaller’den söz etmek mümkün.

Bir, kendi düşünce - inanç dünyasında Mustafa Kemal, bir, savaş ortamlarında, milli mücadele yıllarında Mustafa Kemal, bir, devrimler sırasında Mustafa Kemal…

Kendi inanç - düşünce dünyasını bir kenara bırakalım, çünkü bizi, daha çok, hayata yansıyan profili ilgilendiriyor.

Burada da, devrimler sırasında, laiklik operasyonlarında dini alana mesafeli bir kişilikten söz etmek mümkün. En azından toplumun önemli bir kısmının onun misyonunu böyle okuduğu açık. Toplumun önemli bir kesimi böyle algılamasına, bazan Atatürk’e sahiplenen kimi kesimler bu mesafeli duruşu çok daha katı biçimde yorumlayarak “din karşıtı” bir Mustafa Kemal profili ortaya çıkarmasına rağmen, Mustafa Kemal Paşa bu dönemdeki uygulamaları “Din istismarına mani olmak, dinin ulviyetini korumak, dinin yıpranmasını önlemek” şeklinde niteleyerek, “Dine saygı” lı bir duruşu tercih etmiştir.

Ama, özellikle memleketin varoluş - yokoluş mücadelesinin verildiği süreçte bir başka Mustafa Kemal portresini çizmek gerekiyor; ki orada İslam’la ilişkiyi son derece önemseyen bir kişilik vardır.

Bence, bugün Mustafa Kemal’in tam da o portresini okumak gerekiyor.

Şunun için gerekiyor:

Mustafa Kemal Paşa iyi bir asker. Önemli bir kurmay. Birinci Cihan Savaşı cephelerinde bir büyük devletin can savaşında rol almış ve üzerine milli mücadelede öncülük görevi düşmüş bir asker. Böyle bir askerin en iyi bilmesi gereken şey, kuvvet değerlendirmesidir. Ve orada, kendi halkını tanımak, onu bir savaşa güç olarak sevk etmek son derece hayatidir. Kendi halkınızın mukaddeslerini bilmeden, onunla buluşmadan, hatta onunla cepheleşerek bir yere gidilemeyeceğini en iyi komutan bilir.

Onun için Mustafa Kemal Paşa’yı Balıkesir Zağanos Paşa Camiinin minberinde bir vaiz gibi cemaata hitap ederken görürüz.

-Ey Cemaati Müslimin…

Aynı kürsüde Mehmet Akif vardır, mü’minlerin yüreğini vatan savunması için ateşleyen…

Onun için Mustafa Kemal Paşa’yı Erzurum - Sivas Kongrelerinde sarıklı hocalar - şeyhler arasında görürüz. (Başbakanlıkta iftar düzenlenmesini post modern darbe gerekçesi yapanlar, bu yüzden parti kapatanlar için anlaşılmaz bir tavır olmalı. Bunun gibi, başörtülü bir kadınla yanyana görünmekten kaçan devlet büyüklerinin tavrı da anlaşılması kolay olmayan tavırlardandır. )

Onun için Lozan’da İslam, Türk Temsilci Heyetinin tezinde, bu ülkenin Türk - Kürt tüm Müslüman halklarının ortak hamuru olarak nitelenir ve Kürtlerin azınlık diye nitelenmesinin önü alınır.

Onun için Mustafa Kemal Paşa, bu ülkenin ortak paydası olarak İslam’dan yola çıkar ve farklı Müslüman etnik unsurları “Anasır-ı İslamiyye” bütünlüğü içinde zikreder.

Demek ki…

Ülkenin hayat - memat mücadelesi verdiği zamanlarda hatırlanacak ortak değerdir İslam.

Geçen 80 küsur yıl içindeki uygulamalarda zaman zaman zihniyet farklılaşmaları olduğu açık. Ama, ben düşünürüm ki, ülkenin geleceği üzerinde gerçekten sorumluluk hissedenler, İslam’ın bu noktadaki ihmal edilemez misyonunu görmezden gelemezler.

Şu anda CHP’nin öncülüğünde sergilenen tavır, ne zamanı, ne zemini, ne de Mustafa Kemal Paşa’yı doğru değerlendiren bir tavır değildir.

Ben, hayallerimi dile getirdiğim “Deli Dolu Bir Yazı”da, Başbakan’la Genelkurmay Başkanı’nı, Diyarbakır’da bir Bayram Namazında yanyana durmaya çağırmıştım.

Hayal işte!

Mustafa Kemal Paşa olsa, bunu yapar mıydı?

Eğer ülke bütünlüğü için bunun anlamlı olacağını bilse yapardı. İsterseniz pragmatik bir duruş deyin, yani faydasına inanarak… Bugün, İslam zemzem olsa, ölüm halinde ağzına almak istemeyen kesimlerin sorumluluk duygusu (sorumsuzlukları mı demeliydim yoksa?) yanında gerçekten bir farklılık arzediyor o.

Şunu söylemek sadece bir gerçeğin ifadesi olacaktır:

Mustafa Kemal Paşa asla İslamsız bir Türkiye’yi aklına getirmemiştir. Hatta ben, Osmanlı’nın can pazarından çıkıp gelmiş bir devlet adamının, İslamsız bir Türkiye’nin olabileceğine inandığını da düşünemem. Kişisel inancı ne olursa olsun! İslam Türkiye’nin olmazsa olmaz bir gerçeğidir çünkü. Ve bunu en iyi, en zor zamanlarda Türkiye’nin sorumluluğunu üstlenmiş olanlar bilecektir.

                                                                           Ahmet Taşgetiren
İşittik ve itaat ettik,

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: ATATÜRK VE İSLAM
« Yanıtla #18 : 26 Nisan 2008, 06:42:41 ÖS 18 »
Mustafa Kemal için Dindar kelimesini kullanamayız gibime geliyor ...
Dindardı demek daha uygun olur ...
İlk gençlik yıllarında gençlik yıllarında hatta olgunluk dönemine kadar dindar kalmış olabilir ...
Fakat sonraları gerek degişen cevresi ( kötü adamlarla arkadaşlıgı degil ) gerekse elde ettigi iktidar onu degiştirmiştir ...
O dönemleri iyi irdelemek lazım bence ...
Ne kimilerinin iddia ettigi gibi bir deccal ne ajan ...
Aslında gerek ondan öncesi gerekse onun dönemindeki pek çok aydında aynı seyir var ..
Mustafa Kemali digerlerinden ayıran gercekten iktidarada sahip olması ...
Dini baltalamaktan cok dini vicdanlara hapsetme dini toplumsal hayattan soyutlamayı amaç edinen eylemleri var bence ...
Cunki geri kalmadaki sebebler arasında görüyor dini ögretiyi ...
Ama dinide yeniden yapılanma için kullanılması gereken yerdede kullanmaktan geri kalmıyor ...
hangisi  Atatürk ..
Hepside Ataturk ama elbette ömrünün sonlarında verdigi meyveler onu tanımlamamız için yeterli ..
Selamlar ...
Not font kurbaa


*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #20 : 06 Mayıs 2008, 01:45:21 ÖS 13 »



 06 / 05 / 2008 08:18

   

AHMET TAŞGETİREN'in yazısı...

Ak Parti ve laiklik

İslam dünyasında din - devlet ilişkilerinin farklı modelleri var. İslam'ı referans alarak yönetilen, bir anlamda "Şeriat"la idare edilen İslam ülkeleri var, "Kanunlar İslam'a aykırı olamaz"dan yola çıkarak din - devlet ilişkisini farklı bir çerçeveye oturtan ülkeler var...

Bir de laikliği benimseyen İslam ülkeleri var.

Ama orada da laiklik, mutlak din - devlet ayrımı tarzında gerçekleşmiyor, devlet denetiminde bir din olgusu olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye bu üçüncü modele giriyor. Türkiye aynı zamanda demokrasiyi benimsemiş bir ülke. Demokrasiyi benimsemiş ülkelerde, halk iradesinin belirleyici olması esastır.

Söz konusu İslam ülkesi olunca, orada, "Acaba halk isterse İslam'ı sistemin üstün değeri olarak kabul edebilir mi?" ya da kestirmeden sorarsak "Halk sandık yoluyla sistemi İslamlaştırabilir mi?"

Türkiye'de bu soruya "Hayır, o kadar demokrasi olamaz, cevabı veriliyor.

Çünkü laiklik, bir dinin referans olarak alınmasını önlüyor." Türkiye'de siyaset bu esasa göre yapılıyor. Dini referanslı bir parti kurulamıyor, din referanslı olduğuna karar verilirse, o parti kapatılıyor.

Şu anda Ak Parti hakkında tam da bu sebeple kapatma davası açılmış bulunuyor. Ak Parti iktidar partisi ve halktan yüzde 47 oy almış.

Bu, 16.3 milyonluk bir halk iradesine tekabül ediyor. Daha önce bu sebeple kapatılan Refah ve Fazilet, dışardan "İslamcı bir parti" olarak tanımlanır, onlar da, sistemin laik karakterine karşı olmadıklarını belirtmelerine rağmen, "İslamcı parti" tanımlamasına itiraz etmezlerdi.

Ak Parti yola hem "İslamcı parti değiliz", "Devlet yönetiminde Kur'an'ı referans almıyoruz" diyerek, hem de "Laikliğe bağlıyız" ikrarını yaparak çıktı.

Ak Partililerin düştüğü şerh, "kişiler laik olmaz, devlet laik olur" söylemiydi. Bununla, "Biz, bu partinin mensupları ve yöneticileri, bireyler olarak Müslümanlığımızı korumak isteriz, ama devleti yönetirken din referanslı davranmayacağız." demek istiyorlardı.

Bu bir laiklik yorumu idi. Buna göre, kişi, devlet yönetiminde dini öncelikle davranmaz, ama, kendi hayatında dini yaşayabilirdi, yaşayabilmeliydi. Ak Parti liderliği,. her ortamda laiklik vurgusu yapmaktan kaçınmadı. Bunu, Müslümanlığı ile çelişir bulmadı.

Bu yaklaşım, Ak Parti liderliğinin, geçmişteki zihin dünyası açısından önemli bir farklılaşmaydı. Önceleri, laikliğe belki de ilkesel olarak eleştirel dururlardı.

Bu yeni duruş içinde, kendi toplum zeminlerinde yadırganabilirlerdi. Bunu göze aldıklarını söylemek lazım. Ama yadırganmadılar. Eğer bu laiklik yorumu hayata geçirilebilir, oradan da nisbi de olsa bir inanç özgürlüğü çıkabilirse, Türkiye'de bu alanda yaşanan sancı bir ölçüde hafifleyebilirdi.

"Laiklik gerçekte inanç özgürlüğüdür" yaklaşımı sözde kalmaz, belki gerçekten Türkiye, İslam dünyasında, İran'dan da, Pakistan'dan da, Tunus'tan da farklı bir özgürlük adası olabilirdi. Türkiye'de olanı "Laiklik - Demokrasi - İslam altın üçgeni" diye tanımladı ya CHP lideri Baykal, onun içi gerçekten dolabilir miydi?

Ak Parti modeli bunun arayışıydı: Türkiye'nin bütün Cumhuriyet dönemini kapsayan İslam - Laiklik - Demokrasi sancısına bir tedavi yolu...

Bu, nihai tahlilde, "İslam ülkelerine özgü bir laiklik tanımı" demekti. "Ak Parti modeli"nin İslam ülkelerinde bile ilgi çektiği söylenebilir. -Türkiye laiklikle İslam'dan uzaklaştı, tarzında çok dolaşan bir yargı vardır birçok İslam ülkesinde. -En iyi İslam bizde yaşanır.

Bunu da laiklik sayesinde elde ettik! sözü de Türkiye'deki laiklik güzellemesinin ifadesidir. Reel olan ise, Türkiye'de Müslümanlar için de bir inanç özgürlüğü problemi bulunduğudur. "Ak Parti modeli" bu sancıyı giderme formülü olabilir miydi? Bir ara Ecevit de "İnançlara saygılı laiklik" arayışı ile, daha özgürlükçü bir laiklik yorumuna yönelmişti. "CHP modeli" ona göre de problemliydi.

DP - AP - ANAP çizgisi de, özgürlükçü yorum arayışındaydı.

Şu an olan ne?

Ak Parti hakkında tam da "laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak" suçlaması ile kapatma davası açmak, laikliğin bu anlamdaki yorumunun üstünü çizmektir.

Bu çizgi toplumun yüzde 97'sinin görüşünü yansıtsa bile, onun da üstünün çizilebileceği ifade edildiğine göre, ortaya gerçekten çok garip bir durum çıkıyor.

Bugünkü Türkiye'ye baktığımızda şöyle garip bir soru sorulabilir: -Dini duyarlılığı olan bir insan, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık veya herhangi bir kamu görevi yapabilir mi? Kendisini dini görünülürlüklerden nasıl uzak tutar ve nasıl, laik bir imaj çizebilir?

Bu sorunun cevabı zor.

Toplum nezdinden baktığımızda da, sistemin jakoben laik karakteri, bir laiklik yorumunu daha tasfiye ediyor, kanaatine ulaşmak mümkün.

Geriye ne kalıyor?

Dayatma!

Bu sonuç, toplumsal zemin kaybına yol açması, toplum dışı hale getirmesi açısından, laikliğe vurulan bir darbe gibi de görülemez mi?

Son soru:

-Ak Parti'yi kapatmak laikliği korumak mıdır, laikliğin canına okumak mıdır?



Bugün
Not font kurbaa

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #21 : 08 Mayıs 2008, 03:59:58 ÖÖ 03 »
    AKP neye hakim?
   
 
Başbakan Erdoğan'ın "Ak Parti'nin kapatılacağını düşünmüyorum" sözü acaba bir bilgiye mi dayanıyor, yoksa bir temenniyi mi yansıtıyor?

Şu süreçte iş gelip "Bilmek" mastarında odaklaşıyor. Acaba Başbakan Erdoğan neleri biliyor? "Satranç kralların oyunudur" denir. Satranç oynayan kişi, rakibinin birkaç hamlesini sezebilmeli ve birkaç hamlelik oyun kurabilmeli. Acaba Başbakan ve Ak Partililer, kapatma davası ile ilgili olarak neleri biliyorlar? Bazı sorular sormak istiyorum:

-En başta bu davayı kim açtı? Bir tek Cumhuriyet Başsavcısı'nın iradesi ile mi açıldı yoksa süreci başlatan o olsa bile, olay, büyük bir operasyonun uzantısı mı ve o operasyonun arkasında kimler var?

-Operasyon bir siyasi planın parçası ise, bu planı kurgulayanlar Anayasa Mahkemesi'ni de etkileyecek durumda mı? -Operasyonla Asker'in ilişkisi var mı? Şayet Asker'in ilişkisi yoksa, Türkiye'de hem siyasi iktidarı, hem Asker'i aşan ve ülkenin tüm dengeleri ile oynayabilen bir "Yapı"dan mı söz etmek gerekiyor? -Böyle bir yapı varsa, siyasi iktidar bunun farkında mıydı, şu anda hangi ölçüde farkına varabildi? -Böyle bir yapı varsa siyasi iktidar o yapının legal - illegal boyutlarının demokratik sistem içinde nereye oturduğunu düşünmektedir? Geçen 6 yıl içinde siyasi iktidar, ülkedeki illegal yapılanmalar karşısında ne yaptı?

-İktidar, Ak Parti'ye açılan davanın, Türkiye'ye bir bedel ödettiğini düşünmekte midir, eğer bunu düşünmekte ise, bu bedeli ödeten yapıya karşı ülke yönetiminden sorumlu kadrolar olarak yeterli tepkiyi verebildiğini düşünmekte midir? -Devletin, Başbakan'a karşı sorumlu olan istihbarat birimleri böyle bir sürecin başlatılacağını bilmekte miydi, biliyor idiyseler bunu Başbakan'la, Cumhurbaşkanı ile ya da mesela İçişleri Bakanı ile paylaştılar mı? -Bu operasyonun kapsamı nedir?

Operasyon, sadece Tayyip Erdoğan'ı biçmeyi mi amaçlamaktadır, yoksa bütünüyle Ak Parti'nin defterini dürmeyi mi? -Bu operasyonun, kapatmadan sonraki hedefi nedir? Her şey, Ak Parti'nin bir başka isimle yeniden ve belki daha da güçlü geleceğini gösterirken, Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasak söz konusu olsa bile "Bağımsız" aday olarak yeniden Meclis'e girmesi mümkün olduğuna göre, operasyon, "Aslanı yaralı bırakma" anlamına gelecek bir plan yapar mı? Yoksa Tayyip Erdoğan'ı tamamen bitirmek amacıyla adım adım başka şeyler mi devreye sokulacaktır?

-Operasyonun, kapatmadan sonra Ak Parti'nin parçalanması noktasında bir hesabı var mıdır? -Kapatma davası açılalı (14 Mart) aşağı - yukarı iki ay oluyor. Bu süre içinde operasyona karşı iktidar olarak sergilenen tavır sağlıklı mı? İktidar son iki ay içinde güç mü kazandı, güç mü kaybetti? -Ekonomide gözlenen negatif görüntüler, bu operasyonun parçası mı? -Ergenekon davasındaki belirsizlik, 1 Mayıs gerilimi, Gençay Gürsoy'un gözaltısı, Ahmet Türk'ün elini sıkmamak, Sabah - ATV olayı... Hükümetin negatifini mi besledi, pozitifini mi? Bir imaj yaralanması endişesi yersiz midir? -Operasyonun başlamasından bu yana ortaya konan tavır, Ak Parti'ye oy veren kitlelerin duygularını tatmin etti mi? Bir "Çaresizlik" izlenimi verilmiyor mu? -"Kendine demokrat" iddiasının belli kesimlerde kalıcı bir yargıya dönüşmesi sağlıklı mıdır?

-"Etkili bir bakan"a atfen medyaya yansıyan "güven kazanma jestleri", gerçekte kimin güvenini kazanmaya yönelik olarak dillendirilmiştir? Ak Parti kime güven verirse bu davadan kurtulması mümkündür? Böyle bir güven talebinin muhatabı yoksa, ortada sadece gardı düşmüş bir aktör görüntüsü kalmıyor mu? Bütün bu sorular, aslında Türkiye'de iktidar olmanın ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor. Başlıktaki "Ak Parti neye hakim?" sorusu bu açıdan anlamlı. Bir Başbakan ve iki bakan asılmış, Cumhurbaşkanları cezaevine yollanmış, bir başbakan şapkasını alıp gitmiş... Çaresiz kalmışlar...

Şimdi bir tek fark var. Sözünü ettiğim isimler askeri müdahale ile karşılaşmışlar ve iktidardan uzaklaşmışlardı. Şimdi Ak Parti, hem kapatma davası ile karşı karşıya hem de iktidara devam ediyor. Hani insan, bunun birtakım komploları ortaya çıkarma imkanı vereceğini düşünüyor. Şu sıralar, "Kuzu kuzu başını giyotine uzatma" ihtimali de kamuoyunun söz dağarcığını besliyor. Toplum, hâlâ hükümet etmekte olan bir kadrodan, operasyonları boşa çıkarmasını ve millet iradesini savunmanın bir yolunu bulmasını bekliyor.
 
 Ahmet Taşgetiren



*

pambuli

Atatürk'ün İslamiyete Bakışı
« Yanıtla #22 : 08 Mayıs 2008, 02:48:26 ÖS 14 »
Milletimiz din gibi kuvvetli bir fazilete sahiptir. Bu fazileti hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz’ M.Kemal Atatürk

Atatürk’e göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü hazırlayan önemli sebeplerden birisi İslamiyet’ten uzaklaşmaktı:
‘Türkler’ diyor Atatürk, ‘İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet’i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet’ten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslam’ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor…
Evet, Türk insanının yaşadığı din gerçek İslam’dan uzak, hurafeler ve batıl inançlar üzerine kurulu bir dindi. Bu din, Türkiye’yi karanlığa götürüyordu. Bu gidişi durdurmanın tek çaresi vardı: Gerçek İslam’ın halka anlatılması… Yani hurafeleri, batıl inançları içinde barındırmayan, Atatürk’ün, ‘akla, fenne, ilme uygun…’dediği, dinin özünü teşkil eden Kuran’ın anlatılması gerekiyordu. Atatürk bu amaçla şunları söylüyordu:

Türk Kuran’ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu Kitap’ta neler olduğunu Türk anlasın.

Atatürk, Kuran’a olan bağlılığını onu ‘Kitab-ı Ekmel’ yani (En Mükemmel Kitap)diye tanımlayarak dile getiriyordu. Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşkü’ne hafızları çağırtarak sık sık Kuran okutmuş, ayetler üzerinde incelemelerde bulunmuş ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir alış verişinde bulunmuştu.

Atatürk özel sohbetlerinde pek çok kez dindar olmanın gerekliliğinden, Peygamber Efendimiz’in hayatından, Asr-ı Saadet ve Hülefayı Raşidin (dört halife) dönemlerinden, dinimizin yüceliğinden, Allah’ın kudretinden söz etmiştir. İslam Dininin son ve mükemmel din, Peygamberimiz (sav)’in de son peygamber olduğunu her fırsatta vurgulayan Atatürk, ulusuna da dindar olmayı, dinini öğrenmeyi öğütlemiştir.
Din eğitiminin öneminin de farkında olan Atatürk, bu eğitimin okullarda verilmesi gerektiğini şu sözleriyle ifade etmiştir:

Her fert din ve diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası mekteptir. Fakat nasıl ki her hususta yüksek mektep ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazımsa, dinimizin hakikatini tetkik, tetebbu ilmi ve fenni kudretine sahip olacak güzide ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere sahip olmalıyız.

Atatürk, dinimizin akıl ve mantığa uygun olduğunu da aşağıdaki sözleriyle belirtmiştir:
Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır.
Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.
İslam Dini hakkında bu kadar güzel fikirlere sahip olan ve her ortamda bu düşüncelerini dile getiren Atatürk, açıktır ki Allah’tan korkan, Allah’ın emirlerini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışan bir Müslümandı.

Atatürk; Peygamber Efendimizi çok iyi tanımış, onun üstün özelliklerini çeşitli vesilelerle anlatmıştır:

O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonuca kadar O, ölümsüzdür.
Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Hz. Muhammed (sav) bu harb sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.
‘O’nun hak peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar.
Hz. Muhammed (sav)’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir’de kazandığı zafer, fani insanların karı değildir; O’nun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır.

Atatürk’ün Hz. Muhammed (sav)’e duyulacak sevgiyi tarif ettiği sözleri ise şöyledir:

Büyük bir inkılap yapan Hazreti Muhammed (sav)’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir

*

pambuli

Ynt: ATATÜRK VE İSLAM
« Yanıtla #23 : 08 Mayıs 2008, 03:10:19 ÖS 15 »
Tarafgilli görüşler mevcut, farklı amaçlar güden bi metin hazırlanmış dedim ama Harun Yahya nın yazdığını görüncede şaşırdım..Yani madem bu denli 'görüş zenginliği yahut hakikat gözlüğünü kullanan' bi insan bunca olmaması gereken değişikliklere niçin önderlik etmiş?? Kuran hizmeti adına mı yapıldı yani. Abesle iştigal bi fikir olmasından ziyade,düşündürdü beni. KURAN,ASR-I SAADET anlayışları adı altında lans edilmek istenen farklı boyutlar söz konusu gibi geldi bana.
Fazlada akıl bulandıracak hususlar da yok denebilir bi zaviyeden de. Zira demişya yukarda "Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir" burda da niyet aşikar...

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: ATATÜRK VE İSLAM
« Yanıtla #24 : 08 Mayıs 2008, 10:30:29 ÖS 22 »
Harun Yahyanın görüşleri birazcık karışıktır ...
Bir şey akıl ve mantıga , milletin ve dinin menfaatine ise yapılır uygulanır ..
Bunu dini veya din dışı diye nitelemeye çalışmak ortalıgı karıştırmaktır ...
Gerek Ataturk gerekse kendine biçtigi misyon olarak pekte tasvip edilecek görüşleri yok bence ...
En guzeli ne dogrucu ne yanlışcı muamelesi yapıp kendi halimizde eserlerini okumak ..
Selamlar...
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ahmet Taşgetiren Yazıları ... İddianame - Cevap - Laiklik Farkı
« Yanıtla #25 : 09 Mayıs 2008, 02:32:59 ÖS 14 »
İddianame - Cevap - Laiklik Farkı

İddianameyi ve Ak Parti'nin "Cevab" ını okudum. İlk kanaatimi söyleyeyim: Hukuk çerçevesinde kalınırsa bu "Cevap" bu "İddianame"yi ezer. Ama işin içinde laiklik var ve Türkiye'de o alan her türlü kararı geçerli kılmaya yetecek bir potansiyel taşıyor.
Dava da "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak"tan açılmış; öyleyse ana tartışmanın laiklik üzerine olması tabii. Nitekim "İddianame"ye "Cevap" laiklik konusundaki yaklaşım farkı vurgulanarak veriliyor. Cevapta "Fark"a dair sözler çok net: "Bu davanın açılmasının temel nedenlerinden biri, iddianamede savunulan laiklik anlayışı ile partimizin laiklik anlayışı arasındaki farklılıktır. Buradan hareketle laikliğin gerekleri konusunda da farklı görüşler ortaya çıkabilmektedir." Sonra da Başsavcı'nın yaklaşımı ile Ak Parti arasındaki yaklaşım farkının niteliği anlatılıyor. Cevapta Başsavcı'nın yaklaşımı şöyle özetlenmiş:

 "İddianamede laiklik tek boyutlu bir kavram olarak görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken "bir uygar yaşam biçimi" ve "yaşam felsefesi" şeklinde takdim edilmektedir. Bu yaklaşıma göre, laiklik "toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması" dır. Laikliğin bu yorumu 19. yüzyıl pozitivizminin katı "ilerlemeci" anlayışına dayanmaktadır." Ak Parti'nin laiklik anlayışı ise şöyle ifade ediliyor:

"Buna karşılık, AK Parti'nin laiklik anlayışı, çağdaş demokratik toplumların özgürlükçü laiklik anlayışıyla tamamen uyumlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin savunduğu laiklik anlayışı, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine asla bir tehdit içermemektedir. Aksine, bu anlayış tüm bireylerin farklı inanış ve yaşam biçimleriyle barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasını öngörmektedir. Buna rağmen, iddianame partimizin demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışını ve onun gereklerini laikliğe aykırılık olarak göstermeye çalışmaktadır.

Buna delil olarak da, Başbakan'ın laikliğin bir din olmadığı, dine alternatif olarak sunulmasının yanlış olduğu ve bireylerin değil devletin laik olabileceği yönündeki bazı sözleri kullanılmaktadır (s.28, 30). Modern laiklik anlayışı, farklı din ve inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek, onların bir arada barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasi bir ilkedir. Bu nedenle laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır. Nitekim, Anayasamızın 2'nci maddesinde değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek bir ilke olan laiklik, Devletin bir niteliği olarak sunulmuştur.

Anayasanın 24'üncü maddesindeki din istismarı yasağının amacı da, esasen Devletin laik niteliğinin aşındırılmasını engellemektir. Devletin temel niteliklerinden biri olarak laiklik, toplumdaki her türlü inanç ve düşünce karşısında eşit mesafede durmayı gerektirmektedir. Partimizin bu laiklik anlayışı Anayasanın 2'nci maddesinin gerekçesinde de ifadesini bulmuştur. Bu maddenin gerekçesine göre "Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir." Bu anlamda laiklik, çağdaş demokrasilerin benimsediği temel ilkelerden biri olan devletin tarafsızlığının din-devlet ilişkilerine yansımasını ifade etmektedir.

Devletin inançlar karşısında tarafsız kalabilmesi, siyasi ve hukuki düzenini herhangi bir dinin esaslarına dayandırmaması ile mümkündür. Bu, laik düzende din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasına işaret etmektedir. Kısacası, çağdaş laiklik anlayışı bir yandan devlet düzeninin dini kurallara dayanmamasını, diğer yandan da devletin bireylerin sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almasını gerektirmektedir. İktidarımız süresince laikliğin bu iki temel ayağını aksatacak herhangi bir icraatın içinde olmadık, bundan sonra da olmayacağız." Laiklik, devlet tarafından empoze edilen bir yaşam biçimi mi, yoksa devletin herhangi bir dini referans olarak almama, farklı inançlar karşısında tarafsız kalma ve insanların özgürlük alanını koruma disiplini mi? İhtilaf burada ve muhtemelen Anayasa Mahkemesi üyeleri de, bu fark içinde bir tercih yaparak karar verecekler.

Peki bu konuda AYM'nin yaklaşımı ne? Aslında Başsavcı İddianamesinde AYM'nin başörtüsü ile ilgili kararının gerekçesindeki laiklik yaklaşımını kullanıyor. Ben, birçok yazımda Anayasa Mahkemesi'nin burada ortaya koyduğu laiklik yorumunu tartışarak geliyorum. Bu yorum, daha sonra 9. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in konuşmalarında defalarca kullanıldı. Bu yorum, Tanrı iradesini dışlayan, insanların din ile ilişkisini vicdanlara hapseden bir yaklaşımı öngörüyor. Oradan "Tanrı Buyrukları"ndan kopuk bir yaşam tarzı olarak laik yaşam tarzı çıkıyor.

"Hem Müslüman hem laik olunabilir" yorumunu yapanlar bile, aslında AYM'nin bu laiklik yorumundaki doktrin özünü fark etmiyor. Laikliği, İslam'a veya herhangi bir dine alternatif bir yaşam tarzı olarak sunduğunuz zaman İslam nerede kalır sorusu, ortada kalıyor. Bu tartışma hiç şüphesiz düşünce planında devam edip gidecek. Konunun Ak Parti'nin kapatılması ile ilgili boyutuna gelince oradaki soru şu olacak. -Acaba AYM üyeleri, laiklik yorumunda bugün nerede yer alacaklar? Davanın bam teli bu olsa gerek.

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ahmet Taşgetiren Yazıları ... AB ile yanlış dans
« Yanıtla #26 : 09 Mayıs 2008, 02:34:46 ÖS 14 »
AB ile yanlış dans

Şu sıralar bir çevre fena halde kimlik sancısı yaşıyor. Batıcı olarak gelmişlerdi. Onun adına çağdaşlık diyorlardı. İnsan hakları falan onlar için önemliydi. Avrupa Birliği de tam bu açıdan ideal bir yapılanmaydı ve Türkiye mutlaka oraya girmeliydi.
Türkiye'nin AB'den müzakere alması bile çok önemli bir başarı idi. Muhtemelen AB ile ilişkinin, onların Türkiye'de öteden beri tepeden inme yöntemle yapmak istediği şeyi gerçekleştireceğini düşünüyorlardı. Ama bir gün "Çağdaş Avrupa" adına Türkiye'nin ne halde olduğunu denetlemeye gelenler onları "jakoben laik" kimlik içinde görüverdi. İşin ilginç yanı, AB tırpanı ile biçmek istedikleri siyasi oluşum, AB standartlarına onlardan daha yakın durmaktaydı. Apıştılar. AB adına gelenler, diyelim Olly Rehn, "Türkiye'de Müslüman demokratlarla ulusalcı katı laiklerin mücadelesi var" deyiverdi.

En önde gidenleri "şimdi ben neyim?" diye sormaya başladı. Barroso "Müslümanlığınızdan utanmanıza gerek yok" diye sesleniyordu. AB ile ilişkide Müslümanlığı hep bir ezik duygu gibi yaşayanlar için ne demekti bu? Batılılar "demokratik laiklik" diye bir şeyin altını çiziyorlardı. O zaman onlar ne oluyordu? "Jakoben laik - militan laik" diye tanımlanmak, demokrasinin ıskalandığı suçlamasına maruz kalmak bazıları için şeref gibi görülse de, bir kısmı bundan fevkalade rahatsızdı. Bir gün Olly Rehn çok daha çarpıcı bir şey söylemişti: "Ak Parti'nin şeriat yasasını savunmadığını artık sağır sultan bile biliyor.!" Alın bakalım, benim artık "kapatmacılar" diye nitelemek istediğim çevreler bu suçlamanın neresine düşmekteydiler?

AB, bir türlü kapatmaya ikna edilemiyordu. AB'yi mahalle baskısına karşı ikna etmeye çabalıyor ve kapatma girişimini buna yönelik bir tedbir gibi sunmak istiyorlardı. Ama AB'liler, yüzde 47'nin üstüne çizgi çekmenin hiçbir AB standardı içine girmediğinin farkındaydılar. Bütün röportajcılar, medyacılar, köşeciler seferber olmuşlar ve AB yetkililerini sıkıştırmaya yönelmişlerdi. Olmuyordu, ne Lagendijk, ne Barroso, ne Rehn kül yutmuyordu... Türkiye'yi öğrenmişlerdi. Türkiye'de hangi iş - hangi söz ne anlama gelir, bunu artık bizden biri gibi biliyor, üstelik bizim gibi kamp mantığı içinde hareket etmiyorlardı. Lagendijk, Hürriyet'in başyazarına (Oktay Ekşi) yazdığı mektupta tıpkı Olly Rehn gibi konuşuyor:

"-Ne müzakerelerin başladığı Ekim 2005 tarihinde, ne de bugün AKP hükümetinin laikliği tehdit eden bir politik hedefi olduğunu düşünmedik ve bu yüzden müzakerelerin başlamasını destekledik ve bu desteğimiz bugün de sürmekte. Eğer Cumhuriyet Başsavcısı AKP'ye yönelik iddianamesinde haklı ise, bizim Türkiye hakkında hazırladığımız rapor ve aldığımız kararlarda hata yapmışız demektir." diyor. Yani "isterseniz kendi ipinizi kendiniz çekebilirsiniz" diyor Lagendijk bir anlamda. İnce bir ironiyi satır aralarına yerleştirerek... "Başsavcı haklı ise müzakereleri durduralım", demeye getiriyor. Hadi soralım:

-Sayın Başsavcı haklı mı? Amerika bizde Ilımlı İslam'ı destekliyorsa ve bunun da operatörü Ak Parti... ise... AB de "demokratik laiklik" diyerek aslında Avrupa sömürüsüne uygun bir Türkiye oluşturmayı hedefliyorsa, bunun da sembolik öncüsü Ak Parti ise... Mantık böyle işliyorsa çekin kuyruğunu kopsun! Lagendijk diyor ki: -Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı politikti. -Türkiye'de birçok insan gibi Ak Parti'yi kapatma davasının da hukuki değil politik olduğuna inanıyorum.

Ve Lagendijk diyor ki: -Sizin işiniz, bizim iç işimiz. Çünkü sizinle üyelik müzakeresi sürdürüyoruz. Yani demek istiyor ki, "Bizimle dans etmek istiyorsanız, bu dansın kuralı şudur. Tek başına dans etmek istiyorsanız onu da söyleyin, o dans AB usulü dans değildir." İşte burada, neredeyse iki asırdan beri Batıcılık yapan geleneğin kafası karışıyor. Türkiye'de birileri çağın başından (2000) beri tekerleğin farklı döndüğünün farkında değil. Ama öğrenecekler.

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Kapatmacıların yarınki utancı
« Yanıtla #27 : 10 Mayıs 2008, 12:08:16 ÖS 12 »
    Kapatmacıların yarınki utancı

 
Savaşın sıcak ortamında kurşun yarası pek fark edilmez. Sonra bir de bakarsınız, elinize vücudunuzun bir yerinden kan bulaşmış. "Allah Allaaah, demek yaralanmışım!" dersiniz.
Türkiye içerde, savaş diye tanımlanmasa bile, sık sık sıcak ortamlar yaşanan bir ülke. Ve bu ortamda cepheler oluşuyor, insanlar mevzi kazıyor, siperlere yatıyorlar. -Atış serbest! Başbakan asılmış, coşku duymuşsunuz. O gün bu coşkunun utanç verici mahiyetini anlamamışsınız, ama sonra utanıyorsunuz. Yoksa hâlâ utanmayanlar var mı diyeceksiniz? Evet, o da bugünün sıcak ortamlarının sonucu olsa gerek.

Hala Başbakan Menderes ve iki bakanının idam edilmesinin coşkuya yol açtığını söyleyen yüksek yargı mensupları var bu ülkede! Demek ki, ateş gibi ortam sürüyor. Önceki gün ve dün Milliyet'ten Hasan Cemal'in yazısını okudum. İlk gün başlıkta "Gezmişler'in idamındaki sorumluluk payım" ifadesi vardı. CHP lideri Baykal'ın Grup kürsüsünden selamladığı Gezmişler konusunda kendi kendisini sorguluyordu. Ben önemsiyorum bir insanın kendi geçmişini sorgulamasını...

Ki Hasan Cemal bunu "Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım" isimli kitabında en geniş boyutuyla yaptı. Diyor ki orada özetle: -Denizlerin ipe gitmesinde sizlerin de, yani Devrim grubunun da payı yok muydu? -Deniz'in kendi ütopyasının peşinde ölüme gitmesinde sizin yaratmış olduğunuz beklentiler de rol oynamamış mıydı? - "Devrim yolu ancak askerle ittifak halinde yapılacak darbe ile açılır, iktidar namlunun ucunda, cici demokrasiyle, halkın oyuyla bir yere gidilemez, seçim sandığından sadece gericiler çıkıyor" diyerek Denizler'i kışkırtmadınız mı? -Denizler, İstanbul ve Ankara sokaklarında "Ordu gençlik elele, milli cephede", "diye slogan ata ata yürürken, "sol kemalistler"e, "solcu cuntacılar" a, "devrimci demokratlar"a, yani size güvenmediler mi? -Sizleri bu nedenle "yol arkadaşı" ilan etmediler mi? -Siz de buna ses çıkarmayıp, ülkede istikrarsızlığı körüklemek için onları kullanmadınız mı?" Hasan Cemal bunları sıralıyor ve ardından "Denizler'in ipe gitmesindeki sorumluluk payımı her geçen yıl daha çok kabullendim" diyor. İşte bu.

Bu erdemdir. Hasan Cemal bütün bunlardan sonra diyor ki "Ama Denizler yaşamıyor!" Yani birileri kışkırttı, bedeli onlar canlarıyla ödedi. Aslında başka gençler var 68 sürecinde hayatları sona eren... sağdan, soldan... Bütün can veren gençlerin bedeli sorgulanacak olursa, onun altından hiçbir kışkırtıcı kalkamaz. Şimdi gelelim bugünlere... Olağanüstü bir sürecin yaşandığı muhakkak. Halktan yüzde 47 oy almış bir partinin kapatılması söz konusu. Parti kapatmak, bir anlamda siyasi partiyi idam etmek demek. Diğer tanımıyla bir halk iradesini devre dışı bırakmak... Nasıl bir manzara görüyoruz?

İnsanlar nasıl kamplaşıyorlar? Oy verdiği partisi kapatılmak istenen toplum kesimlerinin ve o partinin yöneticilerinin üzüntülü olması gayet tabii. Milli irade duyarlılığı taşıyan kesimlerin tedirgin olması gayet tabii. Ama bir de sevinenler var. Sanki Hazreti İbrahim'in ateşine odun taşır gibi, gerekçe üretmeye soyunanlar var. -Kapansa da kurtulsak, diyenler var. Kapatılmayı, bir rakibin hakem kararıyla devreden çıkarılması gibi görüp, heyecanlananlar var. Halk iradesini falan bir kalemde ıskalayanlar var. Halkın yüzde 97'sini bile gözden çıkaranlar var.

Ben bunları "Kapatmacılar" olarak isimlendiriyorum. 27 Mayıs'ta idamlarla bile heyecanlanmışlardı. 9 - 12 Mart 1971'de bize yol açıldı diye heyecanlanmışlardı. 12 Eylül'deki tasfiyelerde heyecanlanmışlardı. 28 şubat sürecinde kimlerin gerdek heyecanı yaşadığını, kimlerin post modern darbeyi sivil toplum hareketi gibi gösterdiğini biliyoruz. 27 Nisan e- muhtıra karşısında CHP'nin sessiz kalmasını, CHP'den genel başkan adayı olan Haluk Koç yadırgadığını açıkladı. "O zaman sesimiz çıkmalıydı" dedi.

Ya bugün, Ak Parti'nin kapatılması ihtimali karşısında etekleri zil çalanlara ne demeli? Onlar bu davranışlarının muhasebesini ne zaman yapacak ve utanacaklar? Yoksa yarın onlar da Ak Parti'nin giyotine gönderilmesi karşısında coşku duyduklarını mı söyleyecekler? Tarih hiçbir şeyi unutmuyor. Herkesin notu tarih sayfalarında kayıtlı. Şehzade Mustafa idam edilince Damat Rüstem Paşa gelmiş Kanuni'ye "Devlet bir gaileden kurtuldu Hünkarım" diyerek memnuniyetini ızhar etmiş. Hünkar Paşa'ya bakmış, büyük bir kahır içinde dilinden şu sözler dökülmüş: -Doğru söylersin Paşa demiş, ne de olsa ne devlet senin ne evlat senin. Böyle zamanlar çok kritik zamanlardır. İnsan böyle zamanlarda durduğu yere, söylediği söze dikkat etmeli. Yoksa tarih çok utandırır onu. Naziler'in Yahudi kıyımında rol alanlardan birçoğu sonraları, o korkunç "Yokedici"lik sürecinde nasıl rol aldıklarını hatırlamış ve utancından kaçacak yer aramıştı. Tarih "Yokedici"lerin peşini bırakmıyor.

Ahmet Taşgetiren

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Sömürge valisi söylemi
« Yanıtla #28 : 13 Mayıs 2008, 12:10:46 ÖS 12 »
    Sömürge valisi söylemi
   
 Ahmet TAŞGETİREN

Birdenbire "bağımsızlık, sömürge valisi, ulusal onur" söylemlerinden geçilmez hale geldi. Meğer ne kadar ulusal onur düşkünü vatandaşımız varmış. Avrupa ile birlikte olup "çağdaş yaşam" adına milleti döverken kimsenin aklına "ulusal onur" falan gelmemişti.

"Batılılaşmak" neyin nesiydi? Millet, "Dün onlarla savaştık, bugün onların kültür değerlerini almak ne oluyor?" diye sorduğunda milletin adı "irticacı" lıktan başka bir şey miydi? Bugün Avrupalı Barroso gelse, "Siz fazla İslamlaştınız, hadi onları biraz dövün de hizaya getirin" dese, bu buyruk karşısında ulusal onurları harekete geçer mi, yoksa "Emriniz olur" der, çığlıklara aldırmadan sopaları sallamaya başlarlar mı?

Leyla Şahin davasında AİHM "yasak" kararı verdiğinde ya da aynı AİHM, Refah'ı kapattığında, sayın Baykal'ın aklına, ulusal onur adına şimdi "Ulusalcı" diye yandaş çıktığı Refah'ı desteklemek ve "Bu karara isyan ediyoruz" gibi bir çıkış yapmak gelmiş miydi? Avrupalı temsilcilerin şimdiki adı "demokrasi ukalaları!" Niye? Çünkü Avrupalılar "demokratik laiklik" gibi bir söz ürettiler. Acaba Baykal, Allah'ın bir günü de çıkıp "Laiklik ukalaları" ifadesini kullanır mı? Avrupalı temsilciler, "Laiklik her şeyi meşru kılar, gerekirse askeri ve hukuki darbeleri bile" gibi bir açıklama yapsalardı, yine de kalkıp "Bu kadarı fazla" diyen bir jakoben - laik vatandaşa rastlanır mıydı? Bazı köşelere bakıyorum, Avrupa'nın genlerinde var olduğunu düşündükleri İslamofobi'ye oynuyorlar. İslamofobi yeniden harekete geçsin ve Türkiye'nin İslam'la ilişkisini terbiye edici bir fonksiyon icra etsin.

-Hani sizin bir islamofobiniz vardı, nereye gitti o? Avrupa'nın laik damarlarını zorluyorlar. Laik vatandaşlara yönelik baskı iddiaları hep, AB'deki o laik damarı harekete geçirmeye yönelik kışkırtmalardan ibaret. Ah bir inandırabilseler! -Bu AKP sizin bildiğiniz gibi değil. Sizi aldatıyor, takıyye yapıyor. Sormak isterim: İlkesel olarak Avrupa'nın sömürge siyasetine karşı mıdırlar?

AB'nin bir sömürge siyaseti güttüğü düşüncesinde midirler? Türkiye'nin AB ile ilişkisini ilkesel olarak gözden geçirme eğiliminde midirler? Yoksa; "-Biz ezelden beri Avrupacı idik, çağdaşlık olarak onu bellemiştik, Türkiye'yi çağdaş Batı değerleriyle bütünleştirmek için neleri göze almıştık, milletle kavga bile etmiştik, şimdi AB'nin yaptığı oldu mu? Bizim Batı çağdaşlaşması adına kökünü kazımaya azmettiğimiz şey üzerinde onlar şemsiye olmaya çalışıyorlar" mı deniyor? Avrupa ne yapsın?

Belki Avrupa'da da bir çoğu, tıpkı bizdeki jakoben laikler gibi Türkiye'nin İslam'la ilişkisinin çok daha radikal yöntemlerle terbiye edilmesinden yanadır. Ama bir de "somut kriterler" var. O kriterlere ters düşmek nasıl izah edilecek? AİHM'nin başörtüsü ve Refah Partisi ile ilgili kararı birer çifte standart örneği olarak tartışılıp duruyor. Avrupa'nın inanç özgürlüğü alanındaki kriterleri belli. Avrupa'nın hiçbir ülkesinde üniversitelerde başörtüsü yasağı yok, ama Türkiye söz konusu olduğunda AİHM, "Orada yasak olabilir" gibi bir acayip karar veriyor.

Bunu kaç kere tekrar edebilir? İnsanın yüzüne "Bu ne çifte standart" diye vurmazlar mı? Asıl o zaman Türkiye'yi ikinci sınıf demokrasi diye nitelemek gerekmez mi? Bugün, bağısızlık nutukları atanlar, o gün, İslam söz konusu olduğunda ikinci sınıf demokrasi, ikinci sınıf özgürlük standardı uygulanması karşısında seslerini neden çıkarmadılar?

Laikliğin "Türkiye'ye özgü" bir uygulamasını talep etmek de, ikinci sınıf bir laiklik uygulaması talebi değil midir? Avrupa'nın parti kapatma kriterleri belli. Bir de Türkiye'ye özgü parti kapatma çerçevesi olsun! Bunların hepsi, "ikinci sınıf kriter" talebinden başka bir şey değil,. Avrupa'yı İslam söz konusu olduğunda böyle "ikinci sınıf kriterler" uygulamaya zorlarsanız, asıl o zaman Avrupa, karşınıza, başka konularda da ikinci sınıf uygulamalarla çıkar. "Avrupalılar hukuka saygı göstersinler!" Bundan daha haklı bir talep olabilir mi? Ama bir sorun var. Avrupalılar ya şunu derlerse: -Bize hukuku gösterin saygılı olalım. Bu ülkede hukuku bu ülkenin insanları olarak biz arıyoruz, Avrupalının sorgulamasına ne hacet!




 

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Siyasi etiğin gerektirdiği
« Yanıtla #29 : 16 Mayıs 2008, 04:17:39 ÖÖ 04 »
    Siyasi etiğin gerektirdiği


“Siyaseti bıraktığım bir noktada Sayın Erdoğan'ın teklifi üzerine AK Parti'den milletvekili oldum. Bir siyasetçi için hayal hedef var sayılan TBMM Başkanlığı görevini yürütürken başka bir şeyi aklımdan geçirmeyi hem geçmişimle bağdaştıramam hem de siyasi etik açısından doğru bulmam. Bu nedenle bu tür şeylerin içinde olmam."

Bu sözler TBMM Başkanı Köksal Toptan'a ait. Sayın Toptan bu sözleri "yeni oluşum beklentileri" ile ilgili bir soru üzerine söylüyor. Bana göre en temiz duruş bu. "Yeni oluşum beklentileri" Ak Parti'nin kapatılma davası ile paralel biçimde gündeme geliyor ve bazı isimlerin altı çiziliyor. Bunlardan birisi de, daha önce benim yazıma da konu olan sayın Toptan idi.

Bazı çevreler sayın Toptan'ı, Ak Parti bünyesinde farklı bir yere koyuyor, birilerine karşı pozisyona yerleştiriyor ve onun üzerinden Ak Parti çizgisini ehlileştirici bir alternatif üretmeye çalışıyordu. Ben, bu hendikapa işaret etmiş ve sayın Toptan'ın böyle bir projede yer almamasının siyasi etiğe uygun olacağını belirtmiştim. Aynı şey Abdüllatif Şener için söz konusu idi ve ben benzeri bir projenin onun üzerinden de gerçekleştirilmek istendiğini belirtmiş, onun da bu oyuna gelmemesini dilemiştim.

Şener'le ilgili hesap, onun kırgınlıklarından ve farklı söylemlerinden yeni bir kişilik yontmak ve bu haliyle onu kadim yol arkadaşlarına karşı konuşlandırmaktı. Gül'ün Cumhurbaşkanı adaylığı sırasında Baykal bir ara "Şener olsa düşünürüz" yollu bir olta atmıştı. Oysa Şener de Refah çizgisinden geliyordu, onun da eşi başörtülüydü. Her neyse, belki de Şener'in gerçekten farklı bir siyasi üslubu vardı.

Belki de kamplaşma oluşumlarına karşı, bir takım korkulara karşı, siyasetin kirlenme alanlarına karşı özel projeler geliştirilmesi titizliği vardı. Ama bu, onu, mesela Ak Parti misyonundan apayrı, bambaşka bir iklimde misyon üstlenmeye sevk edecek nitelikte miydi? Öyle olsa, Ak Parti'nin programını yazar, teşkilatın oluşumu için il il - ilçe ilçe dolaşır mıydı? Şener, Ak Parti'nin ulaştığı toplumsal zemine, mesela CHP'nin neden ulaşamadığını düşünmemiş olabilir miydi? Şener, mesela Ak Parti'nin, toplumla buluşulan değerler açısından Demirel çizgisinden farkını bilmez miydi?

Şener herhalde MHP'den bir ölçüde farklı bir sosyo - kültürel sentezden gelmekteydi. Ak Parti'den başka şu anda icrayı faaliyet eden hangi siyasi oluşumda rol üstlenebilirdi? Belki şunu diyebilirdi: "Ak Parti'nin yola çıktığı zamanki profili farklıydı!Ve ben onu arıyorum." Şu tarz bir duruş Şener'in işini zorlaştıracaktır: -Ak Parti kapansın, onun liderliğine yasak gelsin, benim yolum açılsın.

Anadolu gezilerim Şener adına böyle bir ihtimali, Ak Parti misyonunu önemseyen geniş halk kitlelerinin "endişe" ile, "dışlayarak" karşıladığı izlenimi vermiştir. Buna mukabil, Erdoğan ve Gül için bir engellenme söz konusu olduğunda, onların misyonunu alıp sürdürecek bir Şener profili sanki bilerek, arkadaş ekibi tarafından hesaplanarak "saklanmış" bir potansiyel gibi görülecek ve çok önemli bir misyon ifa edecektir. Yani millet "dönek"lik, "misyon kaybı" örneklerini görüyor ve geçmişini aşağılayarak sergilenen bu rolü sevmiyor.

Anadolu gezilerimde bana malum oluşum projeleri çerçevesinde TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ile ilgili ihtimaller de sorulmuş, ben bu konuda Hisarcıklıoğlu'nun "Ak Parti'nin zor zamanını ranta dönüştürecek bir siyasi eylem içinde olmayacağı, bunu etik bulmayacağı" tahminimi ifade etmiştim.. "Benim tanıdığım Hisarcıklıoğlu, böyle bir hesaba yatmaz" demiştim. Mesela toplumda, MHP'nin duruşu ile ilgili sorular bitmiyor. -Acaba MHP, aslında Ak Parti'nin kapatılmasını istiyor mu? Onun boşaltacağı zeminin kendisine oy akışını sağlayacağını mı düşünüyor? Bu soru zihinlerde deveran ediyor.

MHP'nin bazı hamleleri, bu soru etrafında yeniden değerlendiriliyor. -Acaba bir oyun mu var? Başörtüsü konusundaki tavır da kapatma oyununa dahil miydi? MHP sözcülerinin ağzı "Kapatılmaya karşıyız ama hukuk ne derse o..." gibi, yarı CHP'li bir ton mu taşıyor? Bu sorular soruluyor.

Ve bu sorular, eğer MHP'lilerin içinde "Oylar AKP'den sonra ikinci parti olarak MHP'ye kaysın" yönünde bir beklenti varsa, o ihtimali ciddi biçimde zayıflatıyor. Yeniden Köksal Toptan'ın yazının başındaki sözlerine dönersek, sayın Meclis Başkanı, anlaşılıyor ki hadiseleri kendi içinde süzmüş ve "Siyasi ahlak" noktasında net bir karara varmış. İşte basiret bu. Türkiye'nin sık sık tanık olduğu tarihi kırılma anlarında yamukluklara prim vermemek. Sayın Toptan'ı, siyasi kumpaslar karşısında sergilediği politik bilinç sebebiyle kutlamak gerek.

Ahmet Taşgetiren