Ahmet Taşgetiren Yazıları ...

  • 62 Cevap
  • 35582 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

BaD-ı SaBa

Ana tartışma: Nasıl bir laiklik?
« Yanıtla #45 : 19 Haziran 2008, 10:50:31 ÖÖ 10 »
Ana tartışma: Nasıl bir laiklik?


Evet, Türkiye'nin ana tartışması bu: Laikliğin muhtevası ne olsun? Sancılar da buradan kaynaklanıyor. Bu tartışma bitmeden, sancılar da bitmez. Ak Parti, savunma ya da cevabında doğrusunu yaptı.

Önce ilkesel çözümü öngördü. O alanda uzlaşma olmadan, hayat tarzınız dahil yaptığınız her şey bir laiklik tanımına göre suç kapsamına giriyorsa "Vallahi ben o niyetle yapmadım" demenin bir ağırlığı olmayacağı açık. Laikliği "yaşam tarzı" olarak niteleyen bir anlayış, "dindar" diye nitelenebilecek bir Başbakan'a razı olur mu? Ya da yaşam çerçevesinde dini değerleri önemseyen bir Cumhurbaşkanına?

Bakanları, milletvekillerini ya da herhangi bir kamu görevlisini saymıyorum? Bir dönem, eşi başörtülü bir mülki amir kara listeye alınıyordu.

Halen, bazı kurumlarda eşin başörtülü olması o kurumdan ihraç sebebi sayılabiliyor. Demek ki, laiklik yorumu, sadece kamu görevlisinin hayatını denetlemekle kalmıyor, aile bireylerinin hayatını bile cendereye alabiliyor. Bir ara, Başbakan'a, "Bu işte rahatlama olmasını istiyorsan eşinin başını aç" çağrıları bile yapılmıştı? Herhalde şu anda Cumhurbaşkanı'nın eşi başını açsa, müthiş bir laiklik hamlesi olarak alkışlanacak. Bu mudur laiklik? Normalde başörtülü olan bir bayanın, milletvekili olduğunda Meclis'ten kovulması mıdır laiklik? Toplum hayatını dini tezahürlerden arındırmak mıdır?

Ya da toplum hayatında var olan bir dini tezahürün, kamu görevine gelindiğinde ortadan kaldırılması mıdır? İkili bir hayat çerçevesi midir laik sistemlerde topluma empoze edilen yaşama modeli?

Kimse "Biz laikliği toplum hayatını dinden arındırmak gibi algılamıyoruz, ama kamu görevinde de dini görüntü olmasın" dediğini söylemesin. "Dindarlaşma arttı" tarzındaki kamuoyu araştırma sonuçları neden haber oluyor? "Ak Parti iktidarı ülkeyi muhafazakarlaştırıyor!" iddiaları bazı çevrelerde neden prim yapıyor?

Aslında bu iddia, sadece Ak parti'ye karşı değil, çok partili hayata geçildiğinden bu yana CHP dışındaki hemen tüm partilere karşı devreye sokulmuş ve açık örtülü demokrasi dışı müdahalelerin gerekçesi olmuş. Belli ki, işin başından beri tüm toplum hayatına yönelik yukardan aşağıya bir "laikleştirme" politikası öngörülmüş, oysa demokrasi milleti öne çıkardığı ve sandıkta millete hesap vermeyi gerekli kıldığı için bu politikanın uygulanması zorlaşmış, millet kendi hayat biçimiyle öne çıkmış.

Milletin büyük kısmı muhafazakar değerleri önemsediği için de "Ülke muhafazakârlaşıyor" gibi bir sonuca varılmış. Ardından laikliğin ihlali gerekçesiyle müdahaleler gelmiş. Bugün, AK Parti'ye özgü bir şeyi değil, bu bitmez sancının 2000'ler versiyonunu yaşıyoruz, o kadar. Şimdi Ak Parti, savunma Cevabında diyor ki:

 "Biz, devlet politikası olarak laikliği önemsiyoruz, bundan vazgeçme gibi bir niyetimiz asla yok, ayrıca bunu demokrasinin olmazsa olmazı kabul ediyoruz. Ama... "Ama..." diyor ve son derece önemli bir rezerv koyuyor: "Ama laiklik, devletin sahiplendiği bir felsefi inanç, bir din, bir yaşama tarzı değil. Şayet öyle görülürse, devlet adına bürokratik iktidara, diğer tüm inanç mensuplarına müdahale imkanı verir, bu da inanç özgürlüğünü ortadan kaldırır, devletin tüm inanç alanlarını boğduğu bir yapı ortaya çıkar. bu da demokrasi değildir."

Ben biliyorum, Başsavcı'nın iddianamesinde yer alan "laiklik tanımı"nın kökleri Anayasa Mahkemesi'nin Başörtüsü ve Refah'la ilgili kararlarına kadar uzanıyor. Onun için Ak Parti'nin savunmacevabının, laikliğe ilişkin "muhtevayı tartışma" boyutu, kapatma davası açısından ümitvar sonuçlar vaat etmiyor olabilir. AYM çoğunluğu, hemen yakında verdiği iptal kararından da anlaşılacağı gibi "Başsavcının laiklik yorumu zaten bizden alınma, onun için biz eski yorumumuzda ısrar ediyoruz" diyebilir. Onun için Ak Parti'ye, "Bu tarz bir savunma, AYM'ye kendi elinizle gerekçe sunmaktır" demek yanlış olmaz.

Ama... Ak Parti'nin tavrı, "Bu ülkede laikliğin ihlali gerekçesiyle bin kere parti kapatılabilir, siyasi hayata bin kere demokrasi dışı müdahalede bulunulabilir, başbakanların asılması kadar kanlı işlere imza atılabilir, ama ülkenin varıp tartışacağı şey, bu laikliğin bu ülke insanıyla uyum arz edip etmediğidir. Laiklikle millet iradesi çelişiyorsa, burada sancıyı bitirmek mümkün olmaz.

O zaman bu ülkede hiçbir şekilde demokrasi olmayacak demektir. İstenen bu mudur? İstenen bu değilse, AYM'nin de, diğer yargı kurumlarının da, ülke yönetimine katılan tüm birimlerin de, laikliği, milletin değerlerini dışlamayan bir çerçeveye oturtmak için çaba sarf etmesi gerekir. "Türkiye'ye özgü" sözü önemseniyorsa, tam da bu uyumun sağlanması açısından önemsenmelidir; tepeden inmeciliği meşrulaştırmak açısından değil.

Ahmet Taşgetiren

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #46 : 20 Haziran 2008, 02:53:46 ÖS 14 »
'28 Şubat Başbakanı'nın heyecanı

Şu sıralar epeyce insan, siyasi hareketlilik içinde... Ak Parti kapatılsın, bize yol açılsın. Mesut Yılmaz, zemin kollayıcılardan biri. Kendileri 28 Şubat'ın özel fideliğinde başbakanlığı kapmış olmalarıyla tanınıyor.


Cumhurbaşkanı Demirel, özel projenin içinde, Refahyol'a tuzak kurmuş, Erbakan'ın Çiller lehine istifasını alıp, hükümeti kurma görevini Yılmaz'a vermiş...

Bu arada DYP grubu tehditlerle darmadağın edilmiş ve Yılmaz'lı günler başlamış... Kritik zamanlarda heyecanı artıyor besbelli. Avrupa'ya gitmiş, parti kapatma işini demokrasi standardına uygun bulmayanlara "Kapatıyorsak bir sebebimiz var, bizi anlayın" serenatları döktürmeye yönelmiş. Şu sözlerin tamamı, kapatmayı Avrupa'da pazarlamak için çıkmış bir siyasetçiyi sergiliyor:

 "Her ülke kendi düzenini korumak için önlemler alır. Bir ülkede demokrasi karşıtı tehlike ne kadar büyükse o ülkenin alması gereken tedbir de o kadar radikal olabilir. Dünyanın bugün geldiği düzeyde parti kapatmanın çok ağır bir müeyyide olduğunu kabul ediyorum ve bunu içime sindiremiyorum, ama sizin de Türkiye'deki şartların ne kadar ağır olduğunu anlamanız gerekiyor. Batı'dan bakıldığında bu şartlar ağırlığı ölçüsünde değerlendirilemiyor. Ama bölücülük ve irtica tehlikesi devam ettiği sürece askerin kışlasına dönmesi beklenemez."

Bakın, aynı toplantıda ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras'ın söylediği sözler, iki lider arasında nasıl bir "demokrasi farkı"nı ortaya koyuyor: "Laiklik duyarlılığı otoriter yönelime sevk etmemeli. Demokrasiyle laikliği, demokrasiyle cumhuriyeti bağdaştırmalıyız. Tartışma otoriter bir laiklik mi, demokratik laiklik mi, totaliter bir cumhuriyet mi, demokratik bir cumhuriyet mi sorunu..."

"Ben parti kapatmaya karşıyım. AKP'yi kapattınız. DTP'yi kapattınız. Seçmeni nereye kapatacaksınız? Bildiğiniz bir dolap var mı?" İşte bu soru. Türkiye'nin sorusu bu. Acaba bu soru Mesut Yılmaz'da azıcık bir "Yaa ben ne yapıyorum?" kaygısı uyandırdı mı?

Mesut Yılmaz, ayrıca, Türkiye'de "koalisyon türü parti" oluşturulması gerektiğini belirtmiş ve böyle bir siyasi çalışma içinde olduğunu ifade etmiş. Kendisine hayırlı yolculuklar dilemek lazım. Türkiye'de siyasete soyunan herkese hayırlı yolculuklar dilemek lazım. Eğer Kemal Derviş de böyle bir rol arayışında ise, yola çıkmalı. Sabih Kanadoğlu, Vural Savaş, Yekta Güngör Özden, A. Necdet Sezer, Süheyl Batum, Tuncay Özkan, Aydın Doğan, bilumum emekli generaller, içinde siyaset tutkusu varsa halen muvazzaf olanlar...

Siyaseti tanzim iradesi taşıyan şu an görevdeki yargıçlar... Siyaset millete hizmet yoludur, herkes bu hizmeti yapabilir. Ama siyasette hizmet, milletin görevlendirmesiyle oluyor. İşin içinde "Millete güven vermek ve temsili emaneti teslim almak" var. 28 Şubat türü şeyler, demokratik hayat içinde boy salan bir tür katakulli düzenidir. O dönemlerde rol almak da, insanları demokrasi özürlü hale getirir. Mesut Yılmaz, aslında ANAPlı bir siyasetçidir. Özal'ın, elinden tutup siyasete taşıdığı bir simadır. En azından insan, Özal'ın siyasi misyonunu kavramış olmasını, onun sistemle yaşadığı gerilimden birazcık nasip almış olmasını bekliyor.

Diyelim şu "Başörtüsü" meselesi, tam da ANAP döneminde en sancılı günlerini yaşamıştır. Başörtüsüne özgürlük getiren kanunu ANAP ağırlıklı Meclis çıkarmıştır. AYM, bu kanunun iptaline karar vermiş ve o ünlü problemli gerekçe, bu iptal ile birlikte yazılmıştır. ANAP'ın "başörtüsünü istismar" gibi bir hesabı var mıydı?

Yoksa var olan, AYM'deki "laiklik yorumu" çarpıklığı mı idi? Mesut Yılmaz bir parti kursun ve milletin huzuruna çıksın. Ne diyecek başörtüsüne özgürlük konusunda? Özal çizgisine karşı reddi mirasta mı bulunacak? Mesut Yılmaz, Özal'ın "Dört eğilim" modelini herkesin uygulayabileceğini sanıyorsa yanılıyor. Kendisinin elinde ANAP'ın ne hallere düştüğünü herkes biliyor. Özal'ı kahredercesine elinden partiyi aldı, sonunda ne oldu? Sıfır. Kursun bir parti, bana göre o bir "sıfır yolculuğu"nun tamamlanması niteliğinde olacak. Milletten son dersini de alacak. Avrupa'ya git ve "tehlike büyük" de. Avrupa'dan gelecek bir tepkiyi önlemek için lobi yap. Bununla da millet huzuruna çık ve oy iste...

Bu denemeye büyük ihtiyaç var. Milletle oynayanların akıbetini görmek açısından... Haydi Tuncay, haydi Mesut, kurun partinizi ve alın sandık ölçünüzü... Millet sizi bekliyor!


AHMET TAŞGETİREN



*

BaD-ı SaBa

Travmaya travma demenin günahı
« Yanıtla #47 : 26 Haziran 2008, 12:20:49 ÖS 12 »
Travmaya travma demenin günahı

Kardeşim 21 yaşındaydı ve ilk görev yerine giderken Van'ın Gevaş ilçesinin dağ yollarında donarak hayatını kaybettiğinde annem derin bir sarsıntı geçirmişti.

Bu elim hadisenin onun yüreğinde açtığı yara, ömrünün sonuna kadar devam etti. Mesela oğlunun öz adını bir türlü söyleyemedi. Bu travmaydı. "Yanar içim göynür özüm, genç yaşında ölenlere, gök ekini biçmiş gibi" diyor ya Yunus Emre. Bir çocuk veya genç ölümü anne- baba için onulmaz derin sarsıntılara yol açar.

Türkiye, şu günlerde, 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşen ve çeşitli ceza evlerinde 32 kişinin can verdiği "Hayata Dönüş Operasyonu" ndan dolayı yargılanan güvenlik görevlileriyle ilgili davanın zaman aşımından düşmesini konuşuyor.

O cezaevi baskınları, içerde evladı bulunanlar için, hatta herkes için travmaydı. Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananların oluşturduğu travmanın PKK hareketini beslediği bugün herkes tarafından kabul ediliyor. Menderes ve iki bakanının asılmasının toplumda bir travmaya yol açmadığı söylenebilir mi?

DP Genel Başkanı Süleyman Soylu, "27 Mayıs'ı Türkiye'nin Kerbelası", "Menderes'i de Hazreti Hüseyin" i olarak nitelerken böyle bir travmayı işaretlemiş olmuyor mu? Deniz Gezmişler'in idamı da bir toplum kesiminin yüreğini hâlâ kanatıyor. Halktan yüzde 47 oy almış bir siyasi partiyi kapatmak...

Bu partiye oy verenler nezdinde bir travma gibi algılanmayacak mı? Sadece bu partiye oy verenler değil, Türkiye'yi dışardan izleyenler bile "Allah Allah, adamlar halkın yarısının oyunu almış bir partiyi bile kapattılar" diye küçük dilini yutmayacaklar mı?

Yine çok güncel bir konu: Başörtülü bir genç kız, sınavı kazanıp üniversite kapısına gittiğinde kapıdan döndürülünce yaşadığı duygunun adı travma değil midir?

Devrimler travmaya yol açtı mı, açmadı mı? Tabii ki açtı, "Devrim"se başka türlüsü zaten söz konusu olamazdı. Devrim köklü dönüşüm demekse, hangi toplum, "Madem birileri böyle istiyor, hadi el birliğiyle dönüşelim" der?

 Demez, tüm devrimler sancılı olur, hatta daha ötesi olur. Problem nerede? Bir, bunun seslendirilmesinde... İki, buna ilişkin bir değer yargısında bulunmakta... Seslendirme de üç türlü olabilir:

Bir, bir acının dile getirilmesi için, İki, o travmanın toplumda hâlâ yaşayan sonuçlarının bulunup bulunmadığının bilimsel anlamda tahlili için, Üç, "Devrimler"in hâlâ bir yöntem olarak kullanılabilir olduğunu hatırlatmak, yani topluma gözdağı vermek için... Bunların her birisinin farklı sonuçları olacaktır.

Anlaşılıyor ki Türkiye'de hâlâ, bir kesim, o süreçte toplum planında yaşanan acıların dile getirilmesine hazır değil... Konu, bugünün olaylarının tahlili planında bile ele alınsa kıyametler kopabiliyor. Ve ilginç, bir kesim Devrimleri "Gözdağı" boyutunda gündemde tutmaktan vazgeçmiyor. İşin içine bir de "siyasi gerilimde oynayacağı rol" girdiğinde, hakkında kapatma davası açılmış bir partinin genel başkan yardımcısının böyle dikenli bir alanda dolaşması, kıyameti koparıyor.

-Söylediğiniz her söz aleyhinize delil olarak kullanılabilir, ortamı yaşanan... Bu arada bir de "Nasıl iş bu, adam parti kapatmaya gerekçe hazırlıyor" şeklinde yorumlar yok mu? Hiç kimse "Suç mu bu sözler?" diye sormuyor. "İfade özgürlüğü nerede?" diye sormuyor.

Herkes, Yargının bu tür yargısız infazlardan etkileneceğinden o kadar emin ki...

Bu bile Türkiye'nin yaşadığı yargısal sancıyı ve kırılgan sistem yapısını anlamaya yeter. Ben şunu söyleyeceğim:

Türkiye, travmalarını konuşmalı. Travmaların hangi toplum kesiminin bünyesinde nasıl izler bıraktığını tespit etmeli ve sistem planında bu yaraların sarılması için gerekli tedbirleri almalı. Vamık Volkan, "yası tutulmamış acılar"ın toplum hafızasında derin izler bıraktığını söyleyerek, farklı bir toplumsal analiz yolu gösterdi. Türkiye'de bugün yaşanan sancılarda, gerilimlerde, geçmişteki "travma"ların derin izleri var.

Bunların dile getirilmesini "Söyletmen, urun!" mantığı ile herkesin ağzına bir şaplak kondurarak karşılamak yerine, "Kim ne diyor?"a bakarak anlamaya çalışmak, Türkiye için çok daha sağlıklı olacaktır. Atilla Yayla'yı döv, başörtülü kızı çarmıha ger, Fırat'tan yola çıkıp partisini ipe çek...

Böyle neyi çözebilirsin ki... Bunun adı ancak "travma" politikasına devam olur.

Ahmet Taşgetiren

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Ben Ali Bulaç gibi düşünmüyorum
« Yanıtla #48 : 01 Temmuz 2008, 09:39:16 ÖÖ 09 »
Ben Ali Bulaç gibi düşünmüyorum

Ali Bulaç ve Hüseyin Gülerce ile Mehtap televizyonunda her hafta salı günleri "Düşünce Günlüğü" programında birlikteyiz. Bu akşam saat 21.00'de yine Düşünce Günlüğü programı var, ama ben, izinde olduğum için bu programa katılamayacağım.

Bu yazı uzaktan bir katılım mahiyetinde olsun, istedim. Başlığa yansıyan ifade, Ali Bulaç'ın Sabah gazetesinden Ecevit Kılıç'a verdiği mülakatla ilgili. Gazete, mülakatın birinci sayfadaki anonsuna "Tartışılacak sözler" şeklinde bir başlık, "Zaman yazarı Ali Bulaç: Fethullah Hoca beraat etti, kapatmaya tepki az olur." şeklinde bir alt başlık koymuş.

İçerde ise, Ali Bulaç'a, "Fethullah Gülen'e yakın isimlerden" gibi bir tanımlama daha ilave ediliyor, ve şu başlık veriliyor: "Gülen'in beraat kararı AKP kapatılırsa tepkileri azaltır." Bu düşüncenin gerekçesi olarak da "Bu kararın yargıya güveni arttırması" gösteriliyor.

İyisi mi, Ali Bulaç'ın görüşlerini kelimesi kelimesine okuyalım: "...Hocaefendi'yle ilgili alınan bu karar yargıya olan güveni daha çok artırmıştır. Yargının elini güçlendiren, onunla ilgili güvenilirliği artıran bir faktör oldu. Bundan şu meşru sonucu çıkarabilir miyiz?

Eğer Anayasa mahkemesi Ak Parti'nin kapatılması yönünde karar verirse genel olarak yargıya yöneltilen eleştirilerde bir azalma olur mu? Tabii ki olabilir.

Kendiliğinden böyle bir sonuç çıkarabiliriz. -AKP kapatılırsa bile bu karar nedeniyle tepki verilmez mi diyorsunuz? -Evet, yargıya olan tepkiler az olur. Bu kararın böyle bir tesiri vardır, olacaktır da." Tabii ki Ali Bulaç'ın sözleri, kendisinin bir toplum gözlemi ve ondan doğan samimi kanaatini yansıtıyor.

Ben de bu çerçevede kanaatimi söyleyeyim: Ben, Fethullah Hocaefendi ile ilgili olarak verilen beraat kararının, Ak Parti'nin kapatılmasına yönelik toplumsal tepkiyi azaltacağını düşünmüyorum. İki dava arasında derinlerde böyle bir kurgu var ise bile, ben bunun topluma yönelik gerçekçi bir okumanın ürünü olduğu kanaatinde değilim.

Bana göre toplum şöyle bir kurgu yapmaz: -Helal olsun bak, Fethullah Hoca beraat etti, demek ki bizde yargı son derece hakkaniyetle işliyor. Yargı sürecinde Ak Parti için kapatma kararı verilirse bu da aynı hakkaniyetli yargının kararı olmuş olur. Öyleyse "Şeriatın kestiği parmak acımaz" deyip, kararı saygı ile karşılamalıyız! Belki de toplum, Fethullah hoca ile ilgili beraat kararının bile nasıl zorluklar içinden geçerek çıktığını düşünür. Bazen kararlar "İpten dönme" gibi gerçekleşiyor Türkiye'de... gibi iç değerlendirmeler yapar.

Bir başka husus şu: Birbirinden tamamen ayrı kişi ve kurumları ilgilendiren Ak Parti davası ile Fethullah Hoca davası birbiriyle bu kadar ilişkili ise, zaten hukuk açısından bir sorun var demektir. Bu sorunlu yapı içinden çıkan "beraat kararı" nasıl bir güven oluşturabilir ki? "Fethullah Hoca'nın beraati yargıya güven oluşturdu, öyleyse Ak Parti kapatılırsa tepki oluşmaz" şeklindeki bir kanaat, aslında parti kapatma davasını görecek olan mahkeme heyeti tarafından bile tepki ile karşılanacaktır.

Çünkü böyle bir değerlendirme, her şeyden önce onlar için kuşku sebebidir. Bu mantık seyrinde, bu işler derinlerle bir yerde kurgulanmıştır, davalar birbiriyle bağlantılıdır, AYM, Yargıtay, Danıştay, savcılar, medya, üniversiteler vs. yönlendiriliyor, her şey tıkır tıkır işliyor, gibi bir yaklaşım da var.

Bu düşünce kolay kolay yabana atılamaz ise de, böyle bir kurgunun tıkır tıkır işlediğine inanmakta zorlanıyorum. Böyle bir kurgu tıkır tıkır işlemiş olsaydı, o odağın mesela Fethullah Hoca'yı beraat ettirmek yerine mahkum etmekte de tereddüt etmeyeceğini var sayıyorum. Şu anda Ak Parti'yi kapatmaktaki hukuki zorluk, Fethullah Hoca'yı beraat ettirmekten daha az değildir.

Hem, "Fethullah Hoca'yı beraat ettirdik, öyleyse hiç suç olmasa bile Ak Parti'yi kapatabiliriz" tarzında bir mantığın en çılgın hukukçular için bile cesaret edilebilir olduğunu düşünmüyorum. Aziz dostum Bulaç'ın sözlerindeki asıl sıkıntı ise, kendisi böyle bir sonucu hiç aklına getirmemiş olsa bile, "kapatmacılar"ı cesaretlendirecek olmasıdır.

Kapatmaya niyet etmiş olup da, "halk tepki gösterir"den endişelenenlere epeyce ferahlatıcı bir değerlendirme gibi görünmüyor mu bu ifadeler? Onun için, editör "Tartışılacak söz" başlığını koymamış mı habere? "Beraat kararının okunması" ndan söz ediyoruz.

Bazen kendi sözlerimizin okunmasını da önemsemeliyiz. Acaba benim bu yazım nasıl okunur?

Şöyle söyleyeyim ki, savunması içinde olsun: -Ali Bulaç'la farklı düşüncelerimizi farklı ortamlarda rahatça konuşabilen insanlarız. Ben burada farklılığa bir vurgu yapıyorum.

Çünkü Ali Bulaç'ın sözlerinin, islami camianın bir entelektüeli olarak "Ak Parti'yi kapatmak istiyorsanız kapatın, fazla tepki olmaz.

Fethullah Hoca'yı sevenler tepki vermezler" tarzında anlaşılmasından endişe ettim ve bunun kendisinin asıl düşüncesi olmadığına inanıyorum.

Ahmet Taşgetiren

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ahmet Taşgetiren Yazıları ... Kapatma davası ve milletin eğilimi
« Yanıtla #49 : 02 Temmuz 2008, 03:59:08 ÖS 15 »
Kapatma davası ve milletin eğilimi

Her kamuoyu araştırması için "Gerçeği ne kadar yansıtıyor?" sorusu sorulabilir.

A&G şirketinin Milliyet için yaptığı "Kapatma sürecinde siyasi durum" konulu kamuoyu araştırmasına da ihtiyatlı bakmak gerekiyor. Ama her şeye rağmen sonuçların bugüne ve geleceğe dair bazı ip uçları verdiğini düşünmek de yanlış olmaz.

Araştırma, kapatma davasının son dönemece girdiği şu günlerdeki oy dağılımını şöyle gösteriyor:

Ak Parti: Yüzde 30.3
CHP: Yüzde 12.7
MHP: Yüzde 11.7
DTP: Yüzde 4.1
SP: Yüzde 2.0
GP: Yüzde 1.8
DSP: Yüzde 1.5
Diğer: Yüzde 3.4
Kararsız: Yüzde 30.


2 Araştırmanın sürprizi, tabii ki yüzde 30.2'yi vuran "kararsız oylar." Şirket, kararsız oyları dağıtmış ve şöyle bir sıralama ortaya çıkmış.

Ak Parti: Yüzde 43.4
CHP: 18.1
MHP: 16.8
DTP: 5.9
Diğer: 15.8


Araştırmaya göre Ak Parti'nin kapatılmasına halkın yüzde 53.3'ü karşı çıkıyor, yüzde 34.3'ü onaylıyor, yüzde 12.4'ü cevap vermiyor. "AKP kapatılırsa yeni partinin oyu ne olur?" sorusuna alınan sonuç da ilginç. "Oyları düşer" şıkkına yüzde 38.0 oy verilmiş, "Daha fazla oy alır"a yüzde 23.3, "Aynı oranı alır"a yüzde 26.5 oy gelmiş. Yüzde 12.2 ise cevap vermemiş.

Burada "Daha fazla oy alır" ile "Aynı oyu alır"ı topladığınızda da ortaya yüzde 49.8'lik bir oran çıkıyor. Bu sonuçlar önemsendiğinde şu değerlendirmeler yapılabilir: Ak Parti kapatma davasının sürdüğü şu anda, hâlâ halktan en yüksek desteği buluyor. Kararsızlar dikkate alındığında aldığı oy yüzde 30.3 olarak en yüksek ve arkasından gelen parti (CHP : yüzde 12.7) 'ye 17.6 oranında daha fazla oy alıyor.

Arkasından gelen iki parti (CHP artı MHP: yüzde 11.7)'nin toplamı (yüzde 24.4)'ndan yüzde 4.9 daha fazla oy alıyor. Kararsız oylar dağıtıldığında da Ak Parti hiç tartışmasız önde ve arkasından gelen partilere fark atmış durumda. Buradaki "kararsız oy çokluğu" dikkat çekici ama Ak Parti hakkında açılmış bulunan kapatma davasının bunda etkili olduğu kuşkusuz.

Ama bu, "Ak Parti'ye güvensizliği ifade ediyor" tarzında bir yorumu geçerli kılmıyor. Aksine, iktidar partisi üzerinde bunca baskıya rağmen "muhalefet partilerine herhangi bir oy akışı olmuyor" görüşü ortaya çıkıyor. Ve bir şey daha:

Kapatma davasına rağmen halkın iktidarda görmek istediği partinin Ak Parti olduğu kanaatini ortaya çıkarıyor. Ak Parti kapatıldığında yeni kurulacak partiye yönelik oylar da, bugünkünden daha azı değil, daha çoğu gösteriyor. Bu kamuoyu araştırmasının ilginç bir sonucu, kapatılma durumunda, yargının "millet adına" karar verme boyutunu da tartışmalı hale getirme ihtimalidir. Araştırmaya göre halkın yüzde 53.3'ü kapatmaya karşı. Yüzde 34.3'ü kapatma yanlısı. Yüzde 12.1'i de cevap vermemiş, "fikrim yok" demiş.

Yargı kararlarının "millet adına" olup olmadığı nasıl denetlenir, bilinmez. Anayasa, "yargı kararını millet adına verir" dediği ve bu hüküm de halk oylaması ile kabul edildiği için, yargının her kararı millet adına verilmiş sayılıyor.

Böyle bir anayasa hükmü, gerçekten de bütün yargı kararlarını millet adına verilmiş kılar mı, doğrusu kuşkuludur. Şimdi alalım şu Ak Parti davasını. İnsanların elini ve ağzını tutacak halimiz olmadığına göre, birileri kamuoyu araştırması yapacak, birileri de görüşlerini söyleyecek ve işte ortaya A&G'nin çıkardığı gibi bir sonuç çıkacak.

Halkın yüzde 53.3'ü mü millet adına bir görüş niteliği taşıyacak, yüzde 34.3'ü mü? Çok açık ki, bir kapatma olursa bu, yüzde 34.3'ün, eğilimini yargı kararı haline getirecek. Bu da, Türkiye'ye özgü bir hukuk, Türkiye'ye özgü bir demokrasi olacak.

Bu kamuoyu araştırması, Ak Parti kapatılsa bile, benzeri bir partinin yeniden iktidar olacağını gösteriyor. Millet, tıpkı 1950'den bu yana yaptığı gibi, bütün inkıtalara rağmen Türkiye'yi belli bir istikamete götürme kararlığından vazgeçmiyor.


 

Kaynak: Bugün

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Baykal, hükümet, yargı vs.
« Yanıtla #50 : 04 Temmuz 2008, 09:41:46 ÖÖ 09 »
Baykal, hükümet, yargı vs.


BAYKAL: Müthiş bir kışkırtma anaforu yaşanıyor. "Mustafa Kemal'in askerleri, bir gün gelecek" diyor birisi. "Kılıçlar kınından çıktı" diyor ötekisi.

Ve bir başkası "Baykal'ın yarından tezi yok, sahaya inerek, bugüne kadar yapmadığı büyük muhalefeti yapması lazım" diye sesleniyor. Mustafa Kemal'in hangi askerleri?

Hangi kılıç, hangi kından çıktı?

Baykal hangi sahaya inip, bugünkünden başka hangi muhalefeti yapacak?

Baykal'ın her siyasi lider gibi bir başbakanlık tutkusu yaşadığı malum.

"Meydanlara in" çağrısı, ona heyecan da verebilir. Ama oradan Başbakanlık çıkar mı?

Cumhuriyet mitinglerinde esildi, gürlendi. Meydanlara milyonların dolduğu ifade edildi. Büyük güç gösterisinde bulunuldu. Bazı meydanlarda Baykal da buluştu o kalabalıklarla...

Peki sonra? Sonra seçimler oldu, o meydanlardaki milyonlar nereye gitti? Yok bu işin sonu? Dolduruşa gelmenin manası yok. Çıkmaz bir yol o. Toplumla ilişkiler öyle üç günde kurulmuyor. Bir CHP ve Baykal zemini var, onun ürünleri de bu kadar.

Buna razı olmak lazım. Toplumdan daha çok destek isteniyorsa, topluma daha çok güven vermek, toplumu daha çok sevmek, daha çok saygı duymak, daha çok hizmet vermek, daha çok hizmet projesi üretmek ve geçmişte yapılıp da toplumun canını acıtan işlerden daha çok özür dilemek lazım. Rüzgar eken fırtına biçiyor ve şu olan bitenler o fırtınadan başkası değil.

HÜKÜMET:

Ergenekon davasında hükümetin dahli ne kadardır? Bu iş, hükümet adına bir hesaplaşma mıdır? Yoksa sistemin demokratikleşme sancısının uzantısı mıdır?

Ben kendime şu soruyu soruyorum: Acaba gözaltılara savcı mı karar veriyor, yoksa hükümetten herhangi birisi mi? Başbakan mı, Adalet Bakanı mı?

İçişleri Bakanı mı? Acaba iddianameyi kim yazıyor? Başbakan mı? Adalet Bakanı mı?

Bu soruların bendeki makul cevabı ne Başbakan'ın ne Adalet veya İçişleri Bakanları'nın sürece müdahil olduklarıdır. Bu fiilen de mümkün değildir.

YARGI:

Ergenekon'la ilgili yargı sürecinin çok ses getirmesi tabiidir. Beklenen bir şeydir. Adına "terör örgütü" denen, derinlerde oluştuğu farz edilen, kökü yıllara uzanan bir hadiseden söz ediyoruz. Türkiye bir demokrasi dışı müdahaleler ülkesi.

Biliniyor ki, demokrasi dışı müdahaleler, askeri, iş dünyasını, medyayı, bazen politikacıları içine alan bir olgu. Yani dalı var budağı var. Bunu çözecek bir yargı sürecinin kendisini çok yoğun ve riskli bir mesainin içine atmış olacağı muhakkak. Gözaltılar olacak, tutuklamalar olacak, bazen kurunun yanında yaşın yanma riski çerçevesinde yanlış gözaltılar, tutuklamalar da olacak.

O süreci yaşıyoruz. Bir yılı aşkın süredir içeride olanlar var, iddianame henüz bitme safhasında, yeni gözaltılar oluyor, gözaltına alınanlar arasında tanınmış simalar bulunuyor, yarın ne olacağına dair belirsizlikler yaşanıyor vs...

Herkes olan bitenle ilgili akıl yürütüyor, soruşturmayı sürdüren savcılar, işin tabiatı gereği susuyor. Kimin hangi gerekçeyle gözaltına alındığını, kimin neden tutuklandığını, iddianamenin neden geciktiğini anlatan birisi yok. Ama böyle bir süreçte bütün bu sayılanlar olması beklenen şeylerdir. Bence sorulması gereken sorular şunlardır:
Türkiye'de demokrasi dışı müdahaleler olmakta mıdır?

Bunu yapagelen odaklar var mıdır? l Bu odaklardın eylemleri devam etmeli midir?

Bu illegal yapılanma devam etmemeli ise nasıl ortaya çıkarılacak ve nasıl tasfiye edilecektir? Bu sorular "İllegal yapılanma ortaya çıkarılmalı ve tasfiye edilmeli" şeklinde cevaplanıyorsa, bu davanın seyrini serinkanlılıkla beklemekten başka çare yok.

DOĞRU TEPKİ:

Evet, kimse haksız yere gözaltına alınmasın, değdiydi değmediydi tarzında bir uygulama olmasın, kimse haksız yere uzun süre tutuklu kalmasın, ezcümle yargı herkesin içini tatmin edecek bir seyir takip etsin ve biz bunları ısrarla talep edelim.

Ama, bu yargı sürecini akamete uğratacak bir kampanyanın içinde olmayalım. Medya olarak, sivil toplum örgütü veya herhangi bir devlet kurumu olarak, ağırlığımızı yargı sürecini boğacak biçimde kullanmayalım.

Bu noktada Asker'in tavrı takdire şayan. Serinkanlılıkla savcılığın arama, gözaltı taleplerinin kendi payına yerine getirilmesi gerekenlerini yerine getiriyor.

Ergenekon örgütlenmesinin içinde bulunup da, kudretinin sorgulanacağı hiç aklına gelmeyen, "Devlet benim" havalarında dolaşan insanların, yine devlet tarafından sorgulanmaya alınması, onların öfkesini çekecektir. Ama devlet, onların mantığıyla gitmezdi.

O süreci bitirmek lazımdı ve Ergenekon davası sağlıklı işlerse, devlet daha bir hukuk devleti, daha bir öngörülebilir devlet olacak. Baykal'a yeniden dönersem, bu işte Baykal'ın yanlış rol üstlenmesinden daha kötüsü olamaz. Çünkü kontrol edilemez derinliği bulunmayan, öngörülebilir bir devlet varlığı onun Başbakan olduğu bir ülke için de gereklidir. Vaktiyle Ecevit'in bile şikayet ettiği bir varlığın tasfiyesidir söz konusu olan...



*

BaD-ı SaBa

Rol kaymaları
« Yanıtla #51 : 05 Temmuz 2008, 11:13:58 ÖÖ 11 »
Rol kaymaları

Yıl 1990. İtalya'da Gladio soruşturmaları yürütülüyor. Tam bu sırada Türkiye'de bir milletvekili, 29 arkadaşı ile birlikte Meclis'e bir önerge veriyor ve Türkiye'deki kontr-gerilla iddialarının soruşturulması için komisyon kurulmasını istiyor.
Önerge müthiş, okuyalım: "Son 30 yılda üç askeri müdahale yaşayan, terör olayları ile istikrarsızlığa sürüklenen ülkemizde, geçmişin karanlığını aydınlatma, demokrasimizin geleceği açısından kaçınılmaz bir görevdir. Olayın ciddiyeti, konuya Meclis'in el koymasını gerekli kılmaktadır.

Bu amaçla kurulacak araştırma komisyonu, Özel Harp Dairesi'nin formel biçimini, geçmiş faaliyetlerini incelemeli, kontr-gerilla örgütü tartışmalarına açıklık getirmeli, ilgili herkesin bilgisine başvurarak, gerekli bütün belgeleri ve gizli arşiv bilgilerini araştırmalıdır.

TBMM egemenliğin halkımıza ait olduğunu, demokrasinin işlerliğini, açıklığın demokrasimiz için yegane yol olduğunu ortaya koymalıdır." Kim, bu müthiş demokratik ifadeler ihtiva eden önergenin sahibi? Hayır, Ufuk Uras değil. Ona destek veren DTP'lilerden herhangi birisi de değil. Bu önergenin altındaki imza, dönemin SHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal. Dünkü yazımın sonunda Baykal'a Ecevit'in kontr-gerilla konusundaki duyarlılığını hatırlatmıştım. Yukarıdaki bilgiye sahip değildim.

Bu bilgi, dünkü Zaman gazetesinde Ömer Şahin imzasıyla manşetten yer aldı. Zaman'ı ve Ömer Şahin'i kutluyorum. Tabii bize, o zaman "TBMM egemenliğin halkımıza ait olduğunu, demokrasinin işlerliğini, açıklığın demokrasimiz için yegane yol olduğunu ortaya koymalıdır" diyen Baykal'ın bugün tam da kontr-gerillanın benzeri, uzantısı, yol arkadaşı, türevi vs...

Ne derseniz deyin, bir olgunun, yargı alanına çekilmesi karşısında üstlendiği roldeki acayipliğe ya da tam anlamıyla rol kaymasına şaşırmak düşüyor? Ne oldu Sayın Baykal'a ki, bugün egemenliğin kime ait olduğunu unutma rollerine soyunuyor? Aslında rol kayması onunla sınırlı değil. Türkiye'de derinlerde bir veya daha çok sakat oluşum bulunduğunu bilmeyen yok ama iş, Ak Parti iktidarı dönemine rast gelince ve bir yandan Ak Parti'yi devirme operasyonu devreye girince kafalar karışıyor. Baykal ne umar bu derinliklerden anlaşılamıyor?

Şu anda Baykal'ın sergilediği imaj, kendisi farkında mı bilinmez ama bir boyutunda darbeleri içeren ve kimsenin tamı tamına çerçeveleyemediği bir yapıya kol kanat germekten ibaret. Baykal ve partisi bu oluşumun Cumhuriyet mitinglerine eklemlendi. Tuncay Özkan'a eklemlendi.

Ama o iş Cumhuriyet mitinglerinden ibaret değildi. O işin Cumhuriyet mitinglerinden ibaret olmadığını görmesi için, "iktidar yandaşı" medyanın değil, "Baykal yandaşı" medyanın tanıklığı vardı. Radikal Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, beni çok şaşırtacak biçimde, 7 gün süren yazı dizisinde Ergenekon'un hemen bütün serencamını ortaya koydu.

Yine Radikal'in Ankara temsilcisi Murat Yetkin bile, Eruygur'un bir generalden öte işler içinde olduğunu, o generalin Genelkurmay Başkanı'nı yargılayan tavırlar içinde olduğunu görmekteydi. Aslında bir ana muhalefet liderinin, gözlerini hepten kapamaması ya da bu gelişmelerle kendi siyasi ikbali arasında bağlantılar kurmaması halinde, bunları görmemesi ihtimali de yoktu.

Kaldı ki Murat Yetkin ve Fikret Bila'nın, CNN Türk'te sık sık yaptıkları Ankara kulislerinin birinde sayın Baykal'a bu işlerin nereye doğru gittiğini söylemeleri mümkündü. Ama olmadı. Baykal, 28 Şubat'ı, TSK'nın en büyük sivil eylemi gibi görmüştü. Anlaşılan, Ergenekon işi de onun zihninde 18 yıl içinde Cumhuriyet mitingleri ve Tuncay Özkan'ın Kanaltürk'ü ile sınırlı bir basit eylemler yumağına dönüşmüştü.

İş yargı safhasında. Baykal rahatsız. Baykal kükrüyor. Dur bir, bekle, iddianame açıklansın, belgeler ortaya çıksın. Evet, her suçlanan suçlu olmayabilir. Nice idam zanlıları ipten dönmüştür. Savcı iddia eder, delillerini ortaya koyar, davalılar kendilerini savunur ve gerçek ortaya çıkar. Ya ortaya konacak belgelerde kimsenin inkar edemeyeceği gerçekler ortaya çıkarsa...

Yani Sayın Baykal, bugünkü duruşu ile mahkeme sonucuna etki yapmayı mı hesaplıyor? Belgeler mi değişecek Sayın Baykal'ın öfkesine bakarak? Yoksa, başka gözaltı ihtimalleri var da, onların davaya dahil edilmesinin önü mü kesilmek isteniyor? Bu dava, bir "örgüt" ve "eylem" davası. Somutlaşmak zorunda. Ak Parti davası gibi, "şunu söyledin, bundan şu çıkar" gibi bir söylemin yorumlanması işi değil.

Onun için, bu davada kimseyi peşinen suçlamak doğru olmadığı gibi, sanıklara angaje olmak, çok riskli. Dünkü yazımda da söyledim: Asker işi hukuka bırakmış durumda. Diğer muhalefet partileri "gerilim"den şikayet dışında davaya taraf olmuyor.

Bir tek CHP lideri Baykal farklı. İnsan, acaba bu durum, hani şu meşhur "artı"lar hesabı ile mi ilgili diye sormaktan kendisini alamıyor. Bir siyasetçi demokrasi içinde kalmaya özen göstermeli. Ondan ötesinin tamamı bana göre rol kaymasından ibaret.

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Hürriyet'in duruşu
« Yanıtla #52 : 09 Temmuz 2008, 01:14:40 ÖS 13 »
Hürriyet'in duruşu

Türkiye'nin, birbiriyle bağlantılı olduğu kuşkusuz, iki önemli hadisesi var:



Yazar E-Posta: atasgetiren@bugun.com.trHaber Tarihi: 9 Temmuz 2008-Ak Parti'nin kapatılma davası

-Ergenekon ve darbe girişimi davası Bu iki konuda Hürriyet'in (Yazı işleri politikası ile Milliyet buna dahil) duruşunun, önemli bir medya grubunun tavrının tarihe kaydı açısından not edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ak Parti'nin kapatılması konusunda bu iki gazetenin tavrının, kapatmadan yana olduğu söylenebilir. Savcılık iddianamesi, daha çok, bu iki gazetenin başından beri yürüttüğü "Türkiye muhafazakarlaşıyor, İslamlaşıyor, Ak Parti laik zemini dönüştürüyor" kampanyasını besleyecek haberlerine dayanıyor. Korku tema'sı, başından beri ısrarla sürdürülüyor.

Bu iki gazete, Ergenekon ve darbe soruşturmasında ise, genelde bu soruşturmayı etkisiz hale getirme politikası izliyor.

-Soruşturmayı önemsemeyerek,

-Soruşturmayı gülünç hale getirmeye çalışarak,

-İddianame gecikmesini, soruşturmanın altının boşluğuna delil gibi yorumlayarak, -Sembolik olayları kullanıp, bütün sanıklara mazlum ve soruşturmayı yürütenlere intikamcı - despot imajı yükleyerek...

Ak Parti'nin kapatılması ile Ergenekon arasındaki bağlantı ise, Ergenekon oluşumunun, Ak Parti dönemindeki eylem hedefinin Ak Parti iktidarının devrilmesi ile alakalı olmasıdır. Ergenekon'un böyle bir hedefi varsa, açıktır ki, partinin kapatılma süreci bu hedefle birebir örtüşmektedir. Peki Hürriyet ve Milliyet neden böyle bir misyon üstlenmiş olabilir?

Burada iki ihtimal üzerinde durulabilir:

-Bu iki gazetenin yönetimi, böyle bir darbe girişimi bulunduğunu bilmemekte, buna inanmamaktadır. -Bu iki gazetenin yönetimi, darbe girişimi olduğunu bilmekte, ama buna zımnen destek olmaktadır. Önce bilmemeyi, inanmamayı ele ele alalım: Günlükleri vs'yi bir kenara bırakalım. Doğan Grubu'na daha içerden bir bilgi sunulmuştur. Grubun diğer organı Radikal'in genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, sütununda, 7 gün süreyle "Ergenekon tarihi"ni anlatmıştır.

Bu dizi, Savcının iddianamesine aynen girse yadırganmaz. Aynı netlikte olmasa bile, Radikal'in Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in bu çerçevedeki yazıları da, geçen 5 yıl içinde TSK bünyesinde çok da olağan şeyler yaşanmadığını ortaya koyacak niteliktedir. İsmet Berkan'ın ulaştığı bilgilere Ertuğrul Özkök'ün ulaşmamış olmasını, ben, Özkök'ün gazetecilik birikimine hakaret sayarım. Kıvrıkoğlu'nun manevrasıyla Edip Başer'in emekliye sevki, Yalman

- Eruygur ikilisinin potaya sokulması, "Genç subaylar Rahatsız" manşetlerinin üretimi, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'le ilgili o zaman Hürriyet'de yazan Emin çölaşan'ın sütunlarına yansıyan istihzalar, bunun Genelkurmay bünyesinde yol açtığı sarsıntılar....

Yani bütün bunlardan haberi yok mu Sayın Özkök'ün ve Sayın Sedat Ergin'in? Ben de, böyle dönemlerde yaşanan kaosun, bilinçli veya ihmal sonucu, sanık haklarının çiğnenmesine yol açtığını, bunda Türkiye'nin çok acılı örnekleri bulunduğunu düşünüyorum. Kuddusi Okkır'ın başına gelenlerin gözden kaçırılması elbet insani hassasiyetle bağdaştırılamaz. Bu konuda duyarlı olmaya hak veriyorum.

Hatta duyarsızlığı kınıyorum. Ama, bunun ikisinin arasında bir yer yok mu? Yani hem, hak ihlallerine karşı çıkıp hem de darbe girişiminin açıklığa kavuşturulması konusunda hassasiyet sergilenemez mi?

Ali Bayramoğlu, Taraf'ta, Neşe Düzel'e verdiği mülakatta "Kuvvet komutanlarının 2003, 2004 yıllarında darbe hazırlığı içinde olduğunu Hürriyet grubu biliyordu. Ertuğrul Özkök biliyordu." diyor, artı, Murat Yetkin'e atfen "İstanbullu gazetecilerin Ankara'da Gölbaşı'nda darbe eksenli bazı toplantılara katıldığını" belirtiyor ve şunu söylüyor:

"Eğer sen o toplantılarda öğrendiklerini yazmıyorsan, bu ülkede darbe olabileceğinin hesabını yapıp onlarla iş tutmaya başlıyorsun demektir ki 2002, 2003'te böyle oldu" Bayramoğlu ayrıca, darbe girişimlerinden Ertuğrul Özkökün bilgilendirmesi ile Aydın Doğan'ın da bilgi sahibi olduğunu, askerle görüşmeye davet edildiğini ama onun bunu kabul etmediğini anlatıyor. İyi...

O zaman darbelere arka çıkılmamış, iyi. Peki bugün neden, Türkiye'nin en kadim hastalığı, demokrasinin bir türlü demokrasi olamamasının sebebi olan darbeciliğin kökünün kazınması yolunda atılmış bir adımı engellemek gibi bir misyon içinde yer alıyor?

Neden kendi tarih çizgisinde demokrasiyi ıskalamak gibi bir kırılmanın not edilmesini göze alıyor?

Acaba bu sorunun cevabı "Ak Parti ile köklü bir hesaplaşma" olabilir mi? "Derin devlet"le "Hürriyet çizgisi" nin örtüştüğü iddialarına hak vermek mi gerekiyor?

Durum böyle olduğu için, "Darbe girişimi içinde medya mensupları var mı?" sorusu sorulduğunda, Türkiye'deki geçmiş örneklere bakılıp "Medyasız olur mu?" cevabı veriliyor ve herkesin güncel duruşu göz altında tutuluyor.

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Şener'in işi zor
« Yanıtla #53 : 11 Temmuz 2008, 09:53:48 ÖÖ 09 »
Şener'in işi zor

Bülent Arınç, Abdüllatif Şener'e dostça ve akıl yüklü şeyler söylüyor. Şu değerlendirmeler yanlış mı?



"Milli görüş gömleğini ben giymiş idiysem, o da giydi. Merve Kavakçı ile yan yana basın toplantısı yaptıysak, yaptı. Grup başkanvekili olarak söyledikleri Meclis tutanaklarında. Eşlerimizin başlarının örtülü olması birilerine göre eksiklik ise benimki de öyle seninki de öyle. Bizim çizgimiz aynı. Düşüncemiz de bugüne kadar aynıydı. Beni topa tutanlar seni niye alkışlıyor bugün? Bunu düşünmesi lazım. Beni topa tutanlar seni alkışlıyorsa bir süre kullanmak içindir"

Arınç, bu değerlendirmelerden şu sonucu çıkarıyor ki o da son derece mantıklı: "Bu hareket kendisi istese de istemese de birilerinin senaryosuna uygun hareket olarak bilinir. Birilerinin bir senaryosu var.

O şudur: AK Parti'nin kapatılması halinde bu boşluk CHP ile dolmaz. MHP ile olmaz. Bu partinin içerisinde birisini bulup onunla yeni bir siyasi oluşum yapmak belki daha akıllı diyerek, pergel, cetvel, gönye eline alıp siyaset mühendisliği yapanlar var. Bunların bir aktörü durumuna kendisi düşerse yapılabilecek bir şey yoktur" Ben de, Aksiyon'un bu haftaki sayısında yaptığım değerlendirmede benzeri hususlara işaret ettim. Şunlar da benim değerlendirmelerim:

"Amaç, başarılı bir siyaset inşa etmekse, bence Abdüllatif Şener'in şansı, hâlâ mümkün mü bilmiyorum ama, ancak AK Parti liderliğinin desteğini alarak, bir anlamda onu temsil ederek yürümesine bağlı. Çünkü AK Parti'ye oy veren geniş kesim, benim gözlemlerime göre, bazı hatalı tavırların altını çizse bile, AK Parti liderliğine bağlılığı sürdürüyor. Artı, kapatma davasını bir haksızlık olarak görüyor ve bu dönemde "Kapatmacılar" ın yanında gözüken her türlü duruşu sevimsiz buluyor. Şu anlama gelecek bir duruşun bana göre, AK Parti tabanına söyleyeceği söz çok azdır. Hatta böyle bir siyaset, muhalif camiada seçmen arayışına girmiş gibi kabul edilebilir. İşte, şu andaki siyasi arenada yanlış iletişimin ip uçları:

-Partiyi kapatma noktasına getiren bu yönetimdir.
-Bu duruşla kapatılmayı hak etmişlerdi. -Böyle yürünemeyeceğine dair ben de uyarılarda bulunmuştum.

-Zaten yanlış gittikleri için kenara çekildim. Onları yanlışlarıyla baş başa bıraktım ve parti içinde kalarak bir farklı yapı oluşturmaya yöneldim.

-AK Parti yönetimine yönelik itirazlara hak vermemek mümkün değil.

-Ben, farklı hayat tarzlarına saygılıyım. Eşim, isterse başını açabilir. Bu yaklaşımın problemli yanı, kapatma davasının sırf AK Parti'nin sözü edilen hatalı davranışları sebebiyle devreye girdiği görüşüdür. Oysa toplum da öyle bakmıyor davaya, geçmişten geleceğe Türkiye siyasetinin akış seyrini doğru izleyen hiçbir siyasetçi de böyle bakmaz.

Bu çok safiyane yaklaşım, ne yazık ki Türkiye siyasetinin kurtlar sofrasına pek uymuyor. "Sayısal ağırlık - Siyasal ağırlık" söyleminin bir siyaset çizgisine egemen olduğu, ve sandıktan ne çıkarsa çıksın ona iktidarın ancak sınırlı ölçüde verilebileceği düşünülen bu ülkede, birlikte yola çıktığı arkadaşlarını kurban verme şeklinde yorumlanır.

"Toplumun her kesimi ile iletişime özen gösterme" duyarlılığını önemsememek mümkün değil. AK Parti'nin Refah'la ayrışmasında bunun altının çizildiğine yönelik vurgu da yabana atılamaz. Ama Türkiye, "Hırsızın hiç mi suçu yok!" sorusunu sormamayı da siyasi basiret olarak görmüyor. "Hiç göbek altı vuruş yok. Hiç faullü vuruş yok! Asılanlar gerektiği için asıldı! Parti kapatmalar hak edildiği için oldu. Siyasi yasaklar, siyasetçinin günahının sonucu!" Bu mudur Türkiye gerçeği? Ben, diyelim Abdüllatif Şener'in liderliğini yapacağı ve iktidara gelecek bir partinin, mesela "İnanç özgürlüğü" konusunda bazı adımlar atmak istediğinde nasıl bir dirençle karşılaşacağını görebiliyorum. Ve o direncin, bugün Tayyip Erdoğan'ın gördüğü dirençten farklı olmayacağını adım gibi biliyorum. Şener'in hangi hüneri, kendisini rahmetli Menderes'ten, Adalet Partisi hükümetlerindeki Demirel'den, Özal'dan farklı kılacak ki... 28 Şubat sürecinde Demirel, bir çevre ile iletişimi sağladı, ama halkla iletişimi kopardı. Böyle durumlarda medyanın ilgisi de önem kazanır. İnsanlar medyanın kendisi ile ilgisine bakarak "Beni keşfettiler, benim önemimi anladılar" duygusuna kapılır. Oysa verilen önem, bir düşmanı yok etmeye ne kadar elverişli olduğu ile bağlantılıdır. Yaşanan süreç kaygan bir zemini andırıyor. Ben, Abdüllatif Şener'in, Tayyip Erdoğan'ın yanında, uyarıcı bir dost olarak siyaset yapmasını önemserim. Uyarmaktan çekinmeyecek dostlar önemlidir. AK Parti'nin kurucu liderliğindeki kopuşu çok endişe verici bulduğumu daha önce ifade ettim. O birliktelik önemliydi. Ayrı ve birbiriyle çelişen bir yürüyüşün ne Erdoğan'a ne de Şener'e faydası dokunacağını düşünüyorum." Bu alıntıları paylaştıktan sonra son söz olarak şunu söylemek istiyorum: Şener bir başlangıç yapmak istiyorsa, bu tür başlangıçların en büyük riski "yığınakta hata"dır. Ben, Şener'in şimdi tam da bu hatalı duruşu sergilediği izlenimi ediniyorum ve "işi çok zor" diyorum.

*

BaD-ı SaBa

Bu defa darbecinin önü tıkalı
« Yanıtla #54 : 13 Temmuz 2008, 11:45:39 ÖÖ 11 »
Bu defa darbecinin önü tıkalı

Evet umut var: Ergenekon"da gidilebilecek her yere gitmek için ve demokrasi dışı oluşumların önünün kalıcı olarak kesilmesi için...

Bir kere uluslar arası konjonktür müsait. Başbakan, bu en kritik günlerde, Amerikan işgali altındaki Irak"a gidiyor ve ucu bölgede “Ortak Pazar zemini” oluşturmaya kadar uzanacak bir “stratejik iş birliği” anlaşması imzalıyor. Bu, Amerika"nın bilgisi dışında olmaz. Ergenekon, ABD ve AB karşıtı bir yapılanma. Taa, Tuncer Kılınç"ın MGK Genel Sekreteri olarak, ABD ve AB"ye karşı Rusya - Çin - İran alternatifini seslendirdiği zamanlardan bu yana ulusalcılık böyle yürüyor.

Ak Parti karşıtlığı ile ABD - AB karşıtlığı iç içe geçiyor. Ak Parti, daha yola çıkışta, ABD ve AB ile ilişkileri iyi yürütmek amacıyla çatışmayı değil müzakereyi öne alıyor. Ve işte son bilgi: Yeni Aktüel dergisinin iddiasına göre, 2004"ün 3 Şubat"ında CİA, Şener Eruygur"un Sarıkız ve Eldivenli Yumruk kod adıyla iki darbe planladığını, MİT"e bildiriyor. Bu uyarının içinde Genelkurmay Başkanı Org. Özkök"e karşı “çok ciddi fiziki bir eylem planı” bulunduğu bilgisi de var.

Yani bir darbe planı söz konusu ise, bunun uluslar arası ayağı yok, aksine karşıt pozisyonda. Böyle bir darbe olduğunda, Türkiye"nin hangi jeopolitik zeminde duracağı belirsiz ve dünya güçleri, Türkiye"nin böyle bir maceraya sürüklenmesine göz yummaz. Yani Türkiye"yi içerdeki maceracılar alıp götürmek istese, dünya buna “dilediğiniz yere götürebilirsiniz” gibi bir ilgisizlik göstermez.

Türk Silahlı Kuvvetleri"nin aklı da, stratejik değerlendirmeleri ihmal etmez. Yani köklü bir kamp değişimi söz konusu ise, bunun bir darbe oluşumu içinde belirlenmesi macerasına kapılmaz. Ve bunun, sadece Asker iradesi ile olamayacağını, Devlet"in askerden ibaret olmadığı bilinciyle görür. Onun için, Eruygur merkezli böyle bir oluşumun hiçbir şansının bulunmadığı daha baştan bellidir.

Org. Özkök, zamanında, bu konuda gerçekten çok net tavır koymuş ve Türkiye"nin bir maceraya sürüklenmesine Askerin alet edilmesine fırsat vermemiştir. Ya bugünkü TSK yönetiminin duruşu nedir? Burada da bir sağduyu tavrının sergilendiğine tanık olunuyor. Yasemin Çongar"ın Taraf"taki yazısında, Ergenekon"la ilgili olarak, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt"ın “Her kime dokunuyorsa üzerine gidilsin, benim ismim geçiyorsa da gereken işlem yapılsın” şeklinde bir sözüne yer veriliyor.

Şayet söylenmişse - ki söylenmiş olması ihtimali bana göre çok ağır basıyorbu söz, Ergenekon konusunda “Devlet aklı”nın sağlıklı biçimde devreye girdiğine dair güçlü bir gösterge niteliği taşıyor. Umutlu olmayı, ben TSK"nın bugünkü yönetiminde gördüğüm bu sağduyulu tavra da bağlıyorum. Bunun böyle olmasını da tabii görüyorum; şöyle ki: İşin önemli bir boyutunun askerle alakalı olduğu tartışma götürmeyecek kadar açık. Bir kere bir darbe söz konusu ise bu askersiz olmaz, ikincisi Türkiye, maalesef askerin sık sık bu tarz roller üstlendiği ülkelerden birisi...

Bu iddialar bütün çıplaklığı ile sorgulanmadan, Türkiye"nin rahatlaması mümkün değil. Asker ister istemez, darbe girişimiyle kimlerin alakalandığını, bunların şu anda nerede ne yaptıklarını, bir kısmı emekliye sevkedilmişse, ordu bünyesinde hala uçlarının bulunup bulunmadığını bilmek isteyecektir.


Çünkü ordu demek, hiyerarşi demek, yani emir - komuta zincirinin sağlıklı işlemesi demektir.

Askeri darbe hazırlığı ise, eğer, komuta kademesinin dışında gerçekleşiyorsa, kesinlikle başka bir emir - komuta zincirinin oluşması anlamına gelir ve hiçbir ordu buna müsaade etmez. Darbe hazırlığı, sivil yönetim kadrolarını da ilgilendirir, çünkü darbe ile asıl onlar devrilmek istenir.

Yani bir takım yerlerde darbe hazırlığı olacak ve sivil kadrolar, bununla hiç ilgilenmeyecek. Bu da deyim yerindeyse eşyanın tabiatına aykırıdır. Öyleyse sivil kadrolar da darbe girişimlerini etkisiz hale getirmek için çaba sarf edeceklerdir. Bu iş varsa, - ki var- boyutları ne? Nereye ne kadar zarar verdi?

Hangi organda ne kadar tahribat yaptı? Ve organlarda hala kalıntıları var mı? Bütün bunlar bilinmeli... Bunu askerin yöneticileri bilmeden olmaz, bunu devletin sivil yöneticileri bilmeden olmaz.

Ve sağlıklı olan, sivil ve asker yöneticilerin, ahenk içinde bir operasyon yürüterek, temizlik duygusuna ulaşmalarıdır. Birbirini çelmelemeden... Birbirinden kuşkulanmadan... Birbirini alt etmeye çalışmadan... Temizliğin herkes için hayırlı olduğu inancından yola çıkarak...

Ve artık Türkiye"nin bunu hak ettiğine, bundan başkasının Türkiye için hâlâ kan kaybı anlamına geldiğine inanarak...

“Devlet aklının sağlıklı biçimde devreye girmesi” dediğim ve ucuna umut taktığım şey bu. Ergenekon davasında yargının işinin kolaylaşması için devlet bünyesindeki sivil - asker herkesin hassasiyet gösterdiğine kesin gözüyle bakılabilir. Belki TSK bünyesinde bazı şeyler, daha sessiz sedasız ve kanamalara yol açmadan yapılacaktır. Her halükârda askerin sivil kadrolara karşı kapanması ve kendi içindeki kural dışı oluşumlara kol kanat germesi diye bir şey şu anda söz konusu görünmemektedir.

SORUNLU ALAN

Ancak, yaşanan süreçle ilgili olarak bir şerh düşmek de kaçınılmaz. Ak Parti"nin kapatılma davasından söz etmek istiyorum. “Devlet aklı sağlıklı biçimde devreye giriyor” sözüm, oraya kadar uzanıyor mu, sorusu haklı olarak sorulabilir. Bence orada henüz sorun var. Parti kapatma davaları, Yargıyı, millet iradesine karşı alternatif bir güçmüş gibi konuşlandırma işine dönüşüyorsa, orada henüz sorun var demektir.

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Büyük iddia ve sorular
« Yanıtla #55 : 15 Temmuz 2008, 03:17:37 ÖS 15 »
Büyük iddia ve sorular


Ergenekon İddianamesi yine açıklanmadı, ama ilgili mahkemeye tevzi edildiği bildirildi.


Mahkeme, davayı kabul ederse, o zaman açıklanacak. Hukuki prosedür de bu.

Başsavcılığın iddianame ile ilgili verdiği genel bilgiler arasında yine de önemli hususlar var.

Biri, Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesine bomba atılması hadisesinin bu dava içerisinde ele alınacağı hususu. İddianame, örgütün bu işte “azmettirici rol” oynadığını iddia ediyor.

İkinci husus, darbe günlüğünün, bu iddianame içinde değerlendirilmiyor oluşudur.

Bugün ben bu iki husus üzerinde bazı değerlendirmeler yapmak istiyorum.

Birinci husus, yani Cumhuriyet'e saldırı ve Danıştay suikastının bu dava içerisinde ele ayınmış olması dikkat çekiyor.

Terslik şurada:

Gerek Cumhuriyet gazetesine saldırı, gerekse Danıştay suikastı, bundan önce vuku bulan bir çok suikast - cinayet gibi, aslında laik – sol cephedeki muhalefeti besleyen, pekiştiren, bir kitle tepkisini üreten olaylardır. Türkiye'de böyle pek çok saldırı, suikast ve cinayet olmuş ve bunların tamamı, laik – sol – belki Kemalist bir öfke oluşumuna zemin hazırlamıştır.

Cumhuriyet gzazetesi, Ak Parti iktidarına en sert muhalefeti yürütüyor, ona bombalı saldırı yapılıyor.

Yargı, başörtüsü konusunda en dirençli duruşu sergiliyor, Danıştay basılıyor, bir yargıç katlediliyor.

Bunların ne kadar tahrik edici eylemler olduğu açık.

Nitekim, bu olayların ardından gelişen tepkiler, Türkiye'yi sarsıyor.

Şimdi bu olayların, Ergenekon iddianamesinde yer alıyor olması, bunların bir terör örgütünün projesinde kışkırtma malzemesi olarak kullanılmış olmasına dayanıyor olacak.

Bir adam bulacak ve kendi cenahınızda mücadele veren bir medya organına saldırtacaksınız.

Ya da aynı veya benzeri bir adam marifetiyle, kendi cenahınızda rol üstlenen bir yargıcı öldürteceksiniz.

Hadise bu mudur?

Eğer bu ise, böyle bir şey olmuş ise, buradan yola çıkarak, benzeri tüm cinayetleri çözmek için bir ipucu bulmuş oluyor muyuz?

Hablemitoğlu mesela?

Ulusalcı bir kişi olarak biliniyor? Ölümünde tepkiler, iktidara karşı yöneliyor.

Acaba onu kim öldürmüş veya ördürtmüş olabilir?

Ya Kışlalı, ya Üçok, ya Aksoy, ya Uğur Mumcu?

Bu soruların yanı başında, Ergenekon'un Hizbullah'la, İbda-C ile, PKK ile ilişkisi var mıydı soruları da anlamsız kaçmıyor.

Kim kimi neden öldürdü, tanınmış simaların öldürülmesi aslında, hangi davaya hizmet etti?

Ergenekon İddianamesinin Cumhuriyet – Danıştay saldırılarını bu dava içine alması, gerçekten büyük iddiadır.

Bu sebeple, iddianamede, eğer, Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine saldırı olaylarıyla ilgili inandırıcı belgeler ortaya konabilirse, bunlar, muhtemelen bir çok faili meçhul cinayet için de önemli ipucu olacaktır.

Darbe günlüğünün, iddianame bünyesine alınmamasına gelince...

Burada hemen, son tutuklamalarla gündeme gelen olayların da, ek bir iddianamede yer alacağının açıklandığını belirtelim.

Yani şu anda, bir, darbe günlükleri hiç kovuşturulmuş değil.

Ve iki, tutuklanan paşalarla ilgili iddianame henüz hazırlanmış değil.

Birinci hususun, yargı yetkisi açısından böyle olması gerektiği ifade ediliyor.

İkinci husus için de zamanın yeterli olmadığı açık.

Bu durumda, işin “Askeri alan”la ilgili boyutu netleşmemiş olacak.

Oysa, bir süredir medya, darbe günlüğü etrafındaki iddialarla çalkalanıyor.

Bunun içine, eski Genelkurmay Başkanı Özkök, daha eski Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı ve “günlük”ün izafe edildiği Özden Örnek, teamül dışı emekli edilen Edip Başer, teamül dışı KKK olan Aytaç Yalman, Jandarma'ya gelen Eruygur, Tolon ve başka komutanlar giriyor. İşin bir ucunun, şu veya bu anlamda, Büyükanıt'ı ilgilendirdiği, bağlantıların muvazzaf subaylara ulaştığı da yazılıp çiziliyor.

Soru şu:

N'olacak bu boyut?

Örtülüp gidecek mi? Örtülüp gidebilir mi?

Asker içinde bir soruşturma mı açılacak?

Ufuk Uras'ın başlattığı girişim diğer partilerce de benimsenip, TBMM mi konuya eğilecek?

Ergenekon ve uzantılarının, Türkiye'nin daha epey bir yılını işgal edeceği kesin gibi görünüyor.

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #56 : 21 Temmuz 2008, 09:56:11 ÖS 21 »
Devlet nerede imiş?
Aklıma iki sonuç geliyor: -Ya devlet yokmuş, ya da devlet Ergenekonmuş.



Yazar E-Posta: atasgetiren@bugun.com.trHaber Tarihi: 17 Temmuz 2008Ergenekon'la ilgili bilgiler açıklandıkça, başka türlüsünü düşünemiyorum.
Devlet varsa, bütün bunlardan bundan çok önce haberdar olmalıydı, ancak devletle Ergenekon'un iç içe geçmesi halinde, bunca iş sereserpe yapılmış olabilir.

Şimdilerde “Başbakan ne kadar haberdar bu işlerden?” diye soruluyor ya...

Keşke Başbakan en ince ayrıntılarına kadar biliyor olsa bu işi, derim ben.

Vaktiyle Mesut Yılmaz, “Ben bile Susurluk'un ancak yüzde 20'sini biliyorum.” demişti.

Başbakanlar gerisini bilmezse, Türkiye'de böylesine bir Ergenekon devi oluşur.

Hizbullah'ta o var, PKK'da o var, İbda-C'de o var, Yeşil'le ilgisi var, orduda uzantısı var, yargıda bilmem nesi var, medyada şusu var...

Ne bu?

Bir örgüt!

Ve siz, bugün kavramaya çalışıyorsunuz.

Onlarca faili meçhul cinayet işlenmiş...

Cumhurbaşkanları bile rutin – dışı işlerin yapılabileceğinden bahsetmiş...

Kürt meselesi gerçekten Kürt meselesi mi, din ve laiklik tartışması gerçekte din ve laiklik tartışması mı, Atatürk ne, Cumhuriyet ne, darbeler niye yapılır, darbelerin TSK bünyesindeki karşılığı ne, başbakan asanlar kim?

Türkiye, iktidardaki bir partinin kapanma davasına kilitlenmiş durumda...

Bu iş sadece yargı işi mi?

Yavuz Donat, dün Ceyhan Mumcu ile konuşmuş...

Diyor ki Ceyhan Mumcu:

“-Danıştay saldırısını bile önceden öğrendim, gereken uyarıyı yaptım, yine davet edip bildiğimi, neler bildiğimi soran olmadı.”

Uğur Mumcu'nun kardeşi Ceyhan Mumcu diyor ki:

“Bunlar derin devleti de aşan bir takım karanlık işler. Olayın ucu dış ülkelere ulaşıyor. Bir büyük devlet patronluk yapıyor. O devlet başka bir devlete görev veriyor. (Mumcu Sky Türk'teki programda bu iki devletin ABD ve İsrail – Mossad olduğunu söyledi) Görevi alan devlet kirli işleri İslamcı görüntülü adamlara yaptırıyor. Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyor. Bu insanlar öldürülüyor, onlardan kurtulunuyor. Türkiye'nin dış ilişkileri de etkileniyor... Senaryoya göre Türkiye ile İran'ın arası açılmak isteniyor.”

Alın bakalım, şu iddialar, Ergenekon iddianamesinde yazılanlardan daha az şaşırtıcı mı?

Baykal avukatlığa soyunuyor.

Şu Danıştay cinayeti iddiası karşısında hala avukatlık yapmaya hazır mı?

Yavuz Donat, dünkü yazısında, Mehmet Elkatmış'ı da konuşturmuş.

Şu anda Meclis dışında bulunan Elkatmış, vaktiyle, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı yapmış, Faili Meçhulleri Araştırma Komisyonunda görev almış...

Donat'a, faili meçhullerin araştırılması sırasında, görevlendirdikleri bir hakimin dramatik hikayesini anlatıyor. Sonuç, hakimin bir Amerika seyahati, ardından trafik kazasında ölümü, cebinden çekler senetler çıkması ve nihayet komisyona, bazı güçler tarafından sokulduğu bilgisine ulaşılması...

Oyun içinde oyun “Jeton bende geç düştü” diyor Elkatmış bu sızma kanaatini anlatırken...

Elkatmış, Ergenekon için diyor ki, “Dava iyi bir başlangıç ama her şeyin
aydınlanacağını sanmıyorum.” Neden? “Bu işler ucu bir yerlere dayandığı zaman tıkanıyor!”

“Ucun dayandığı yer” ne ki?

Eğri oturup doğru konuşalım. Bu dava büyük bir dava.

Asla şu an tutuklananlar veya gözaltına alınanlarla sınırlı bir dava değil.

Akla bin türlü soru geliyor:

Bitlis Paşa'dan Mumcu'ya, Kışlalı'ya, Hablemitoğlu'na, Üçok'a, Aksoy'a, Özbilgin'e, Fendoğlu'na, Musa Anter'e, Öcalan'a, Fadime Şahin'e, Ali Kalkancı'ya, Müslim Gündüz'e, 9-12 Mart'a, 12 Eylül'e... Dink'e, Santoro'ya...Malatya'ya, Çorum'a, Maraş'a, Madımak'a... ulaşan sorular...

Baykal, çok rahat avukatlığa soyunuyor.

“Şimdi Madımak'la da ilgi kurarlar!” diyor alaycı üslupla....

Ya yukarda saydığım her şeyi çözmüş olmalı Baykal, ya da bunların çözülmemiş olmasında bir sakınca görmüyor olmalı...

Evet bu davalarla ilgili bazı yargılamalar ve mahkumiyetler oluyor, ama sonuçlar hiç kimseyi tatmin etmiyor. Çünkü, “Daha derinlerde bir şeyin sonucu bunlar” kanaati herkesin zihnini zorluyor.

“Acaba, Ergenekon'la ilgili olarak adı geçenler gerçek aktörler midir?” sorusu benim zihnimi meşgul ediyor.

İddianameye girenler bile daha büyük, daha köklü bir yapıyı gerektiriyor. Kaldı ki, iddianameye girmediği halde, yakın geçmişte Ergenekon ikliminden doğmuş izlenimi veren yığınla olay yaşanmış Türkiye'de ve onların da görülmesi gerekiyor.

Kaygım şu:

Bu büyük yapının, yargının şu andaki taşıma gücü içinde kavranması zor görünüyor.

Bunu bir şey değiştirebilir:

Hükümet, Meclis (iktidarı muhalefeti ile), TSK, istihbarat birimleri ve Yargının “Temiz eller operasyonu”nda ahenkli bir çalışma yürütmesi...

Bunun için herkesin “Devlet temizlensin” kararında buluşmasından başka gereklilik de yok.



Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #57 : 25 Temmuz 2008, 02:32:40 ÖS 14 »
Elinizi vicdanınıza koyunca...
   
 Ahmet TAŞGETİREN

"Elini vicdanının üzerine koymak", halkımızın adalet arayışında güzel bir deyim. Yargının hükmü, vicdanları tatmin etmeli. Ak Parti davasında verilecek bir "kapatma kararı"nda iki ihtimal öne çıkıyor.

1. Bu dava, başka türlü Ak Parti'nin önü kesilemediği için yargı yoluyla önünü kesmek üzere açılmıştır. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak, sadece üretilen bir gerekçedir.

2. Bu dava, gerçekten Ak Parti, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu için açılmıştır. Ben Ak Parti'nin kapatılmasına karşı olanlara değil, kapatılmayı isteyenlere sormak istiyorum: Elinizi vicdanınızın üzerine koyun ve cevap verin, ne diyor içiniz, "Bu Ak Parti bir şekilde önlenmeli, bunu asker yapmalı, olmuyorsa yargı yapmalı..." düşüncesi kaç kere geçti içinizden? Hadi söyleyin! Evet, halk nezdinde oyu yükselen bir parti söz konusu.

Sosyologlar, "Belki de 10 yıl daha iktidarda bu parti" diyorlar. 10 yıl daha, buna tahammül etmek ha, dile kolay... Onu sevmiyorsunuz. Halkın yönelişini de etkileyemiyorsunuz. Alternatif de çıkaramıyorsunuz. Ama onu durdurmak lazım. Nasıl olacak bu? Bunu vaktiyle bir kesimin sevmediği siyasi oluşumlara karşı askerler yaparmış.

Ama artık asker olmaz. Buna dünya konjonktürü de izin vermiyor, asker de böyle bir yükü taşımak istemiyor. O zaman tek Yargı kalıyor. Yargı ki, onun da zamanı daralıyor, çünkü Yüksek Yargı üyelerini tayin eden makam da değişti. Ya birkaç yıl içinde Cumhurbaşkanı marifetiyle üyeler değişir, Yargı da bir kapatma aracı olarak "kullanılamaz" hale gelirse...

Şimdi, Sezer'in ve Demirel'in tayin ettiği üyeler çoğunluk oluşturuyor, hiç olmazsa onlar değişmeden bu iş bitirilmeli! Hemen belirteyim, bu düşüncelerin AYM üyelerinin aklından geçip geçmediğini bilmiyorum ama dışarıda, Ak Parti'nin önü mutlaka kesilmeli" diyen bir kesimin aklından bunların geçtiğinden adım gibi eminim. AYM dava açınca çok sevindiler. Şu anda da kapatma kararı çıkmasını büyük bir şehvetle beklediklerinden kuşkum yok.

Gelelim, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak için gerekçe bulmaya... Bana sorarsanız: -Tamam, birileri öyle düşünmüş olabilir ama gel gelelim, kolay mı laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak için gerekçe bulmak? Bunun cevabını, en azından bu soruyu bana soranlar çok iyi bilir: -İnanın çok kolay. Bir insan, Mustafa Kemal Paşa'yı da laiklik karşıtı eylemler içinde gösterebilir, İnönü'yü de...

Baykal'ı da, Sezer'i, Demirel'i de... Laiklik kılıcı herkesi keser. Neresinden baktığınıza bağlı... Mesela Başsavcı iddianamede Ak Parti'yi laiklik karşıtlığı ile suçluyor, Ak Parti de cevabında Başsavcı'yı aynı suçla itham ediyor. Dindarlık da laiklik karşıtlığı biçiminde suçlanabilir, din karşıtlığı da...

Bizim gibi laikliğin iki tarafı da kesen bir bıçak haline geldiği bir ülkede, bir devlet görevlisinin din ile her türlü ilişkisi laikliği ihlal suçlamasına hedef olabilir. Mesele, kılıcı kimin elinde tuttuğu ile ilgilidir.

Kim elinde tutuyorsa o öbürünü biçecektir. Birileri sesleniyor: -Kılıç elinizdeyken vurun, kellesini uçurun! Başörtüsü sembol, namaz sembol, oruç sembol, hac sembol; ezan sembol, minare sembol, kubbe sembol, selam sembol, dua sembol... -Hakan Şükür maça çıkarken dua etsin mi etmesin mi?

Bunu tartışmadık mı? Türkiye'nin İslam adına tüm gerçeklerini suç haline getirip, iktidarda bulunan, yapılan tüm kamuoyu yoklamalarında, bugün yapılacak seçimde de iktidar olacağı kesin olan bir siyasi partiyi kapatmak... Elinizi vicdanınıza koyun!

Hangi sebep ağır basıyor? -Bu Ak Parti'den bir şekilde kurtulmalıyız! -Ak Parti suç işlediği için kapatılmalıdır. Hoş, biçici bir laiklik yorumu gözlüğü ile baktığınızda, "suç dosyası" ile "sizin niyetiniz" üst üste oturabilir. O zaman da siz, toplumdaki her dini görüntüye "laiklik ihlali" gibi bakıyorsunuzdur. Belki de gerçek sebep budur. Benim, "Bunlar Türkiye'nin ve bu ülke insanının özgün, asli karakteridir" dediğim özelliklere, birileri "Türkiye'nin muhafazakarlaşması, İslamlaşması" diye bakıyor.

Çünkü onlar, laiklik uygulaması diye, Türkiye'nin İslam'la alakasını olabildiğince azalttıklarını hesap ediyorlardı. Olmadı, şimdi bütün topluma, onun yansıması olarak da Ak Parti'ye kızıyorlar.

Şunu söyleyerek yazıyı tamamlayayım: -Ak Parti'nin önünün kesilmesi gerekiyordu Yargı bu işi yapıyor tarzındaki bir değerlendirmenin yansıması olacak olan bir karar, vicdanlarda hiç de adalet duygusu uyandırmayacak.



 

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Ak Parti ne yapmalı?
« Yanıtla #58 : 14 Ağustos 2008, 01:23:55 ÖS 13 »
Ak Parti ne yapmalı?

    Ak Parti ne yapmalı? Bugünlerde en çok sorulan soru bu. Bu soruya benim cevabım şu: Ak Parti tüm seçmenlerin oyunu alacak bir politika izlemeli.



Şöyle yüzde 99.9'dan öte bir iletişim sağlamalı Türkiye insanıyla... Hatta Anayasa Mahkemesi'nin şu 10 üyesinin de oyunu alabilmeye çalışmalı. Bakın, kimse CHP'ye oy oranın niye yüzde 18-20'lerde tıkandı kaldı diye sormuyor. Kimse CHP'ye, toplumun öteki kesimleriyle ilişki kurmak için neden çaba sarf etmiyorsun, toplumun öteki kesimleri senden neden korkuyor, neden bu ülkenin yüzde 80'inin en çok korktuğu şey bir CHP iktidarıdır, diye sormuyor.

Kimse CHP'nin oluşturduğu toplumsal gerilimi sorgulamıyor. Tek parti döneminde, "gerilim sebebi", yeni kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve sonra Serbest Fırka olmuş ve kapatılmış. Çok partili hayata geçildikten sonra da, çoğunluk iradesi ile iktidara gelen siyasi partiler "gerilim sebebi" olmakla suçlanmış ve darbelerle düşürülmüş.

Bu memlekette, CHP çizgisi, yüzde kaçta kalırsa kalsın, "meşruiyyet"i temsil ediyor ve tüm öteki siyasi oluşumların meşruiyyeti ona göre şekilleniyor. Onun için diyorum, Ak Parti, hazır yüzde 47'lere gelmişken, yüzde 60'lara, 70'lere tırmanmanın, sonunda yüzde 99.9'a ulaşmanın yolunu bulmalı. Sözümde istihza ve serzeniş yok. Samimi olarak buna inanıyorum.

Hatta bunu, Ak Parti'nin sağlayabileceğine de inanıyorum. Şu anda, Türkiye'nin her yanından ve her toplum kesiminden oy alan tek siyasi parti Ak Parti değil mi? Yapılacak olan, toplumun geride kalan kesimlerine ulaşan bir ses tonu yakalamak değil mi?

Ak Parti bunu yapabilir, ben Tayyip Erdoğan'da böyle bir potansiyel görüyorum. Yola hizmet için çıkmış, asla bağcı dövme hesabında olmayan, Türkiye'yi çok çok önemseyen bir zihniyet için, toplumun tüm kesimlerine ulaşma hedefi kadar normal ne olabilir? Niye kavgayı tercih etsin ki bir siyasi iktidar?

Türkiye, tabii, kolay bir ülke değil. Siz istediğiniz kadar barışçı bir söylemin peşinde olun, sadece sizin iktidarda olmanıza karşı olanları asla tatmin etmek mümkün olmayabilir. Onlar bir gerekçe bulur ve sizinle kavga ortamı oluştururlar. Onun için, siyasi iktidarın barış ortamı üretme çabası kafi gelmeyebilir. Buna rağmen, Ak Parti, herkesi şaşırtacak bir toplumsal barış hamlesi yapmalı ve sesini bütün evlere ulaştırmayı hedef edinmeli. Parti ile bağlantılı olanların tamamı, resmi görevleri ne olursa olsun, dini söylemleri bırakmalı. Ne dini bir kitap dağıtmalı, ne dini bir tören düzenlemeli.

Sadece kendi dini sorumluluklarını yerine getirmek istiyorsa getirmekle yetinmeli. Kimse korkmasın, Türkiye asla İslamsız olamaz. Ne bu ülkenin insanları İslamsız olabilir, ne de hatta "Devlet" İslamsız olabilir. İslamsızlık, Türkiye için, müthiş bir potansiyel güç kaybıdır. Bu ülkenin Sünni'si de, Alevi'si de, Türk'ü de, Kürt'ü de İslam'ı bırakmaz. İslam bu ülkeye "herhangi bir iktidar" eliyle gelmiş değil. Aksine, bu ülkenin Müslüman halkı, devletler oluşturmuş ve bu ülkeyi "Türkiye" yapmış bulunuyor.

Bu ülkeyi İslam, YeseviDervişlerinin kaneviçe gibi bu ülke topraklarını ve halkının yüreğini işlemesi ile gelip vatan edinmiştir. Onu kim söküp atabilir?

Hatta Avrupa bile, politik - stratejik hesaplar açısından Hristiyan bir Türkiye değil, Müslüman bir Türkiye istiyor. Evet, Türkiye İslamsız olmaz. Ak Parti, dini bir söylem içinde olmamalı. Dindar insanların "memlekete temiz bir hizmet veriyor olmaları" yeterlidir. Ya İslam-Toplum-Devlet arasındaki ilişkilerde yaşanan soruna ne demeli?

Orada, insanları mağdur eden problemler nasıl çözülecek? O işi bize, yani millete bırakın. Millet o işte, çözülemeyen sorunların ne DP'den, ne AP'den, ne ANAP'tan ne de AKP'den kaynaklanmadığını biliyor. Siz CHP tabanına bile ulaşmaya çalışın. Siz, şimdilerde liderlik planında CHP ağzına öykünen MHP'nin tabanına ulaşın.

Siz Kürt toplumu ile, Aleviler'le, toplumun eziklik duyan tüm kesimleriyle, yaşama tarzına müdahale edileceği kaygısı taşıyanlarla candan ilişkiler kurun. Biz millet olarak bu haksızlıkların hesabını her platformda CHP'den soracağız. MHP'yi samimiyet testine çağıracağız. Ve bir gün gelecek, milletin gönül kıvamı, tüm siyasi oluşumları, sorunların çözümüne doğru yöneltecektir.

Şu anda CHP'nin sadece gerilimden beslendiği açık değil mi? "Laiklik" eksenindeki gerilimi ortadan kaldırırsanız, CHP adına bir misyon kalır mı ortada? "Laiklik" eksenindeki gerilimi ortadan kaldırırsanız, yargısal veya bürokratik muhalefetin gerekçesi kalır mı?

Birileri illa o ortama çekmek isteseler bile, -ki medyanın bir bölümü bu anlamda bilinçli bir psikolojik savaş yürütmüştür- o tuzağa düşmemek lazım. Ben, bazı kesimler için problemin laiklik koruması olmadığını, bu işin Ak Parti'nin iktidarına karşı verilen savaşın aracı haline getirildiğini düşünüyorum.

Elhasıl bu oyunu bozacak bir akıl politikası yürütmek lazım. Kalbine dikkat kardeşim!

Ömer Lütfi Mete dostumun geçirdiği kalp krizi içimi yaktı. Şükür ki, geri geldi. Hoş, onun gitmekle gelmek üzerinde çok fark görmediğini bilirim. Aslında "kalp hayatı"na dikkat eden biridir. Ama demek ki, yalnızca kalbin manevi dokusuna dikkat etmek yetmiyor, kalbe başka yükler de taşıtmamak gerekiyor. Rabbimden sağlık, afiyet diliyorum dostum. Allah'a emanet.

atasgetiren@bugun.com.tr



*

Çevrimdışı ...MuVaHHiD...

  • Sabredenleri müjdele !
  • **
  • 193
    • filistineselam
Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Başbakan ne yapabilirdi?
« Yanıtla #59 : 22 Ekim 2008, 09:33:15 ÖÖ 09 »
Başbakan ne yapabilirdi?
     
Sonra 27 Nisan e-muhtıra geldi, ertesi günkü hükümet açıklaması hoşuna gitti, yeniden oy verecek oldu, ve son Başbakan tavrı onu yine öfkelendirdi, "Yok artık, oyum yok AK Parti'ye..." dedi.

Başbakan, "Durduğu yer" sebebiyle "Demokrat" çevrelerden tepki alıyor. Bekleneni vermedi, Başbuğ'un arkasında durdu. Düşünüyorum da, acaba beklenen neydi? Mesela:

-Genelkurmay Başkanı'nı görevden almak! Mesela:

-Soruşturma açılmasını istemek. Mesela: -Genelkurmay Başkanı'nı çağırıp, "Dağlıca'da, Aktütün'de ne oldu, diye sormak... Gerçekten bir ihmal var mı?" Ve mesela: -Susmak. Size göre Türkiye, bir Başbakan'ın Genelkurmay Başkanı'nı görevden alabileceği demokratik olgunluğa erişti mi?

Sanırım bu soruya "Evet" cevabı verecek insan yoktur. Peki ya "Başbakan'ın Genelkurmay Başkanı hakkında soruşturma açılmasını isteme" noktasına geldik mi? Ben bunu da henüz beklemiyorum. Belki "Aktütün'de ne oldu?" sorusunu sorabilirdi.

O bile bir önemli demokratik hamle sayılırdı. Ama bunu kapalı kapılar ardında sorması da anlaşılabilir bir hassasiyettir. Ben Türkiye'deki demokratik standartlar içinde bir Başbakan'ın en realist tavrının "Susmak" olabileceğini düşünüyordum. Kaldı ki "Susmak" bile bir tavır olabilirdi, bir kuşkuyu önemsemek anlamına gelebilirdi, o suskunluk Askeri, suskunluğu tatmin etme zorunda bırakabilirdi vs...

Gördük ki, Başbakan'ın kendine göre "reel - politik"değerlendirmesinde susulamıyor bile... Çünkü sustuğunuzda Ragıp Duran'ın ifadesiyle "Apoletli Medya" tarafından "Başbakan niye susuyor, Orduyu yalnız bırakıyor" suçlamalarına hedef olunuyor ve herhalde Başbakan, böyle bir yaklaşımın toplumsal karşılığı bulunduğunu da düşünüyor. Eğri oturup doğru konuşalım, henüz Türkiye'de zor, bir Başbakan'ın askeri alanı sorgulaması... Taraf'ın yaptığı gazetecilik de kolay değil, zor. Ama aklıma şöyle bir soru geliyor:

-Taraf'ın gazeteciliğini diyelim Vakit yapsaydı, -yapabilirdi, zaman zaman yapıyor da zaten- Türkiye'deki tartışma nasıl gelişirdi? Medyadaki militarizmi eleştirerek gelen Ragıp Duran'ın internetteki yazısını okudum, o bile Vakit'in "Golfçü Paşa" haberlerini değerlendirirken "Dincilik" yaftasını, bir tür haberciliği zayıflatan unsur olarak değerlendirmiş. Hükümetin AB reformlarını, "Dinci politika adına askeri zayıflatma" olarak yorumlayan az medya mensubu mu vardı?

Taraf iyi gazetecilik yapıyor, evet kutluyorum, ama buradaki etkinlikte gene de, mesela Türkiye'nin "Öteki" kesimlerinden, "Zenciler"inden olmamanın, hatta "uluslararası bir desteğe sahip olabilme" imkanının tesiri yok mu? İçimdeki soru şu:

-Türkiye'de Ahmet Altan'a dava açmak mı zordur, Başbakan Erdoğan'a dava açmak mı? Ne ise? Her şeye rağmen, Başbakan'dan daha demokrat bir tavır beklemenin haklı olduğunu düşünüyorum. Bunun bile, demokratik süreci geliştirecek bir söylem olduğu inancındayım.

Şemdinli'den sonra bu ikinci oluyor. Üçüncüsünde eminim ki, Genelkurmay Başkanları da, Başbakanlar da, standartlarını "demokrasiden yana" geliştirmek zorunda kalacaklardır. Bundan sonra her şehit haberi...

Çok açık bir gerçek: Dağlıca ve Aktütün'den sonra her şehit haberi, daha sorgulayıcı duygularla okunacaktır. Bunu ne sayın Başbuğ'un öfkeli duruşu, ne sayın Başbakan'ın onun arkasında yer alışı önleyebilir. Aktütün'den sonraki "Beş şehit" haberi, gidip, toplumun bu kuşkusuna çarpmıştır, bunu hisseden hisseder. Bundan sonra daha çok "Hep garibanlar ölüyor" sesleri yükselecektir.

Bundan sonra askeri cenah daha çok "Falanca komutan da yaralandı" haberleri verme ihtiyacı hissedecektir. Evet, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bundan sonra daha sık, "25 yılda neden çözülemedi?" sorusu sorulacaktır. Bundan sonra daha çok "Kim terörden besleniyor?" sorusunun cevabı aranacaktır.

Ne derler, Dağlıca ve Aktütün'le cin şişeden çıktı. Demokrasiler herkesin hesap verebildiği bir rejimin adı olmalıdır.

AHMET TAŞGETİREN
 

Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk !Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir !