Ahmet Taşgetiren Yazıları ...

  • 62 Cevap
  • 35414 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Öyle çetrefil bir iş ki......
« Yanıtla #30 : 16 Mayıs 2008, 12:29:50 ÖS 12 »
   Öyle çetrefil bir iş ki......

11 kişi karar verecek... Halktan daha 10 ay önce ve ikinci defa girdiği seçimde yüzde 47 oy almış bir parti hakkında... Kapatma davası... Kapandınız!. Sonra uzun bir istikrarsızlık dönemi. Tam bir belirsizlik. Belirli olan tek şey var, o da Ak Parti'nin dışındaki partilerin iktidar alternatifi oluşturmaması. Açıkçası, Ak Parti'nin mirasından bir iktidar çıkarılmaya çalışılacak.

Tabii teorik olarak orası 11 kişiyi ilgilendirmiyor!!! Ak Parti'nin dış politika performansı iyi. Dışardan yoğun övgü alıyor.

En son Kraliçe, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Medeniyetler İttifakı alanında aldıkları inisiyatifi" övdü.

Kuzey Irak konusunda yapılanlar Türkiye'nin elini çok rahatlattı. Sarkozy'nin danışmanı Jaques Attali, Türkiye'nin ismini Avrupa'nın lider ülkeleri arasında saydı.

Ak Parti'nin içerdeki performansı, halk oyuna bakıldığında olumlu. Bunun ölçüsü sandıksa, sandıkta şu ana kadar Ak Parti, kendisine en yakın partinin iki katından fazla oy alıyor.

Tabii ki Ak Parti'ye karşı bir muhalefet var., bunun oranı yüzde 50'nin üstünde de olabilir. Ama bu, bir blok oluşturmuyor, yani bir iktidar alternatifi olarak görülmüyor, ayrıca, tümünü bir koalisyonda toplayalım deseniz, bu muhalefetin Meclis'e yansıyan sandalye sayısından bir iktidar çıkmıyor.

Daha 10 ay önce yüzde 47 oy almış bir partiyi kapatmak, demokrasi açısından da son derece olumsuz gözüküyor. Hadise, ister istemez hemen Türkiye'nin açık - örtülü askeri müdahalelerle zaten yaralı olan "Demokrasi tarihi"ne ekleniyor ve "Yargı darbesi" diye niteleniyor.

Ülke hakkında kötü not! Avrupa'dan gelen tüm temsilciler, (daha dün İngiltere Dışişleri Bakanı) "Demokrasilerde hükümeti halk seçer" notu düşüyorlar. Yani yargı iradesi ile hükümet kurulmaz, yıkılmaz. Bu mesajların tamamının adresi, kapatma davası... Yani bir yandan demokrasinin, diğer yandan Yargının büyük töhmet altında kaldığı bir dava... Ekonomide savrulma süreci...

Terörle mücadelede bölge halkıyla iletişimin son derece hayati değer taşıdığı ve bu noktada Ak Parti'nin aldığı oy miktarı ile Ankara'ya büyük imkan sağladığı bir zeminde, büyük temsiliyet travması...

Dindar toplum kesimleriyle sistem arasında büyük gerilim ve laikliğin toplumsal zemin kaybı. İslam dünyasından Türkiye'ye bakışta İslam - Demokrasi

- Laiklik denkleminde büyük hayal kırıklığı ve yabancılaşma... Elhasıl, Türkiye'nin önünde büyük bedel...

11 kişi buna karar verecek.

-Ne için? -Laikliği Ak Parti'nin tasallutundan kurtarmak için. Ak Parti diyor ki: -Bizim sayemizde büyük halk kitleleri, laikliğe ısındılar. Yani biz toplumla laikliği barıştırdık.

-Hayır, laikliğe tehdit oluşturuyorsunuz. 11 kişi, "Laikliği kurtarmak" gibi bir misyonla da karşı karşıya...

Deniyor ki: -Ak Parti aklanırsa, Başsavcı'nın iddianamesinde kapatma gerekçesi olarak sunulan işler, meşru hale gelmiş olur. Laiklik kaygısı taşıyanlar hüsrana uğrar. Suçlanan parti de alır başını gider! Alın bakalım: Ne yapsın 11 kişi?

Laikliği kurtarıyor gözüküp memleketi batıracak bir sürece yol açmak var, memleketi öne alıp, müthiş bir laiklik atılımını ıskalamak var.

Nereden baksanız, sanki iş, "hukuk işi" olmaktan çıkıp, "siyaset işi" haline gelmiş bulunuyor. İşte burada, TBMM Başkanı Köksal Toptan, "Bir orta yol" önerisiyle devreye giriyor.

-Sanki kapatmış gibi sonuçlar doğuran, ama kapatmaya kadar da gitmeyen bir formül bulalım. Böylece hem "laiklik tehlikede" diyenler tatmin edilmiş olsun hem de istikrarsızlığa yol açılmasın!

Bunu da 11 kişi yapacak. Bir ara Dışişleri Bakanı Ali Babacan, "Bazı yasal düzenlemeler yaparak yargıçların işini kolaylaştırmak" tan söz etmişti. O düşüncenin altında da 11 kişinin yaşadığı zorluk vardı. Epeyce zorlaştırılmış olsa da Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatma yetkisi var. Bu yetki yüzde 3 alan partiye karşı da kullanılabiliyor, yüzde 90 alan (Hatta Sabih Kanadoğlu'na göre yüzde 97 alan) partiye karşı da...

Bu durumda da 11 kişinin iradesi (hatta 7 kişinin iradesi) tüm millet iradesini gölgeleyecek bir mahiyet kazanıyor. Yani darbe! Sonuç: Bu işi Anayasa Mahkemesi'nden almak ve halka bırakmak gerekiyor. Bunun için de halka güvenmek gerekiyor. Halk her şeyi sandıkta çözsün. Bana göre Anayasa Mahkemesi'nden beklenen en sağlıklı karar, görevsizlik belirtmek ve -TBMM, demokrasiye de laikliğe de, ülke bütünlüğüne de zarar verecek olan bu işi benim üzerimden alsın, kararı olacaktır.

GÜNÜN ESPRİSİ

Kraliçe, kamusal kimliği içinde, Bursa Yeşil Camii'nde başını örttü, Kur'an dinledi.

-Haydi Kraliçeyi de kapatalım!

Ahmet Taşgetiren

bugün


*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...“Iskarta sanatçılar...”
« Yanıtla #31 : 17 Mayıs 2008, 01:23:14 ÖS 13 »
    “Iskarta sanatçılar...”
   
 Ahmet TAŞGETİREN
Peşinen söyleyeyim: Bir: Bu yazının ana temasının bu başlıkla hiçbir ilişkisi yoktur. İki: Aslında bu yazının sanat ve sanatçı ile de ilişkisi yoktur. Peki nasıl girdi bu başlık buraya?

Bakın anlatayım: Milliyet gazetesinde bir haber: "Çiçek: Cebe şeytan sokmak istiyorlar." Habere göre Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, AKP'nin kapatılması ihtimali üzerine yapılan spekülasyonları değerlendiriyor, bunları "Fesat kaynatma" olarak niteliyor, gazeteye göre bu çerçevede şunları söylüyor:

"Iskarta sanatçılar var. 'Birisi ölse de onun hayır için ayırdığı paradan ben alsam' diye düşünenler var." Anladınız mı Sayın Çiçek'in ne demek istediğini? Anlatayım: Deyimin aslı "Iskat-ı salat" yani "Namazı düşürmek." İnsanlar arasında şöyle bir olay cereyan ediyor: Ölen bir insanın namaz borcu varsa, yakınları mirastan, namaz borcuna kefaret (borcu dini bir karşılıkla kapatmak) olarak bir miktar para ayırıyor, bununla, fakir bir kimse ile sembolik bir alma - verme töreni yapılıyor. Sonunda paranın küçük bir kısmı fakire veriliyor, paranın çoğu yine ölenin yakınında kalıyor ve namaz borcu güya düşürülmüş oluyor.

Bu muvazaalı işi yapanlara da, küçük de olsa cenaze evinden rant üretenler anlamına "ıskat-ı salatçılar" deniyor. Başbakan Yardımcısı konuşmasında kapatılma hesabı ile daha şimdiden ıskat-ı salatçıların hazırlığa başlayabileceğine işaret ediyor. İşte bu "ıskat-ı salatçı" ifadesi, bizim muhabirin dilinde "ıskarta sanatçı" olup çıkmış. Neden böyle olmuş? Çünkü kültürel zemin zayıf. Hem İslam kültürüne dair birikim yok, hem halk kültürüne dair...

O zaman da buna benzer şeyler oluveriyor: Tıpkı "Hac kurbana denk geldi" ifadesini kullanan baş yazarlar gibi... Aslında yazmak istediğim şey, sadece muhabirlerin İslam kültürü zaafı değil. Bu bizde, neredeyse tepeden aşağıya kadar böyle... İslam'la mesafeli durma çabası, İslam kültürüne yabancılaşmayı da beraberinde getiriyor. Oysa son bir hafta içinde dünya liderlerinden İslam'a ilişkin öyle jestler sergilendi ki, insan kendi ülkesinin devlet adamları adına hayıflanmaktan kendini alamıyor. İngiltere Kraliçesinin Bursa Yeşil Camiinde başını örtüp huşu içinde Kur'an-ı Kerim dinlemesini herkes gördü...

Sarkozy'nin danışmanı Jaques Attali "İslam Avrupa'nın temelinde yer alan bir dindir. Türkiye'nin AB üyeliği ile Avrupa'ya Müslümanlığın ekleneceğini söyleyenler yanlışlık yapıyor" diyor. Eski Sovyet Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov "Bizim için Müslümanlık Rusya'yı kuran iki dinden biridir" diyor. Lozan tutanaklarını okuduğunuzda orada İngiltere adına Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un ısrarla İngiltere'yi "En büyük İslam devleti" diye tanımladığını, Mukaddes Emanetleri Türkiye'den alıp Suudilere vermek için bastırdığını görüyorsunuz.

Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair de, Kur'an-ı Kerim'i okuduğunu ve ondan çok istifade ettiğini açıklamıştı. Zaman gazetesinin haberine göre Belçika'da Hristiyan Demokrat eğilimli De Standaard Gazetesi, okuyucularına, İslam konusunda bilgilendirme amacıyla 50 bin Kur'an-ı Kerim dağıtıyor, ve bu sebeple, "okuyucuya ulaşmada en başarılı yollar" isimli uluslar arası medya ödülüne layık görülüyor.

Gorbaçov'un İslam'ı "Rusya'yı kuran iki dinden biri" diye tanımlaması, Lord Curzon'un İngiliz İmparatorluğu'nu "En büyük İslam devleti" diye nitelemesi nasıl bir şey? Bunu "Biz Cumhuriyeti Osmanlı'yı yıkarak kurduk" söylemleriyle gelenler, çocuklarına "Kamutay bugün doğdu ve saltanatı boğdu" şarkılarını öğretenler nasıl anlarlar? Cemil Çiçek'ten dinlemiştim: Rahmetli Özal, Cumhurbaşkanlığı sırasında korumaları atlatarak Cemil Çiçek'le birlikte bir sabah namazında Bursa Emir Sultan Camii'nde hemen imamın arkasında saf tutmuş, namaz sonrası onu gören imam ve cemaatin duyguları gözyaşlarına yansımıştı. Bizim insanımız, Sultanahmet Camii'nde ellerini bağlayıp dua eden Papa'yı bile sevmişti.

Eminim, Kur'an dinleyen İngiltere Kraliçesi de bu jesti ile halkta bir sempati halesi oluşturmuştur. Bizim yüksek kamu yöneticilerimiz cenaze namazından başka bir biçimde camide görülmemek, ya da İslam'la ilgili olumlu tek bir şey söylememek için adeta direniyorlar. Bunu da laiklik zannediyorlar. Böyle bir ortamda gazetecimizin de İslam kültüründen azade yetişmesi ve "ıskat-ı salat"ı, "ıskarta sanatçı" diye anlaması garipsenemez. Hatta "İyi benzetmiş" bile denebilir. Hatırlıyorum, bir zamanlar, bir gazetenin genel yayın yönetmeni "füruat" ı "teferruat" diye anlamış, manşete çıkmış ve onu söyleyen insanı ciddi bir zorlukla karşı karşıya getirmişti. İşte buradan Cemil Çiçek'e sesleniyorum: Lütfen böyle kültür seviyemizin derinliğini ortaya çıkaracak deyimleri kullanırken, açıklamasını yapmayı da ihmal etmeyin!


 

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Kapatma davası ile ilgili üçüncü yol
« Yanıtla #32 : 22 Mayıs 2008, 08:35:34 ÖÖ 08 »
    Kapatma davası ile ilgili üçüncü yol
   
 
Kendi ifadesiyle herkese "Ohh" dedirtecek bir yol. Kapatma olmasın, böylece Ak Parti "ohh" desin. Ak Parti'ye bir müeyyide gelsin, böylece, Başsavcı'nın iddianamesine yansıyan kaygıları taşıyanlar "ohh" desin. Türkiye istikrarsızlığa gitmesin, istikrarsızlıktan kaygı duyanlar "ohh" desin. Böyle bir formül...

Acaba bunun içi nasıl dolar? Yani nasıl bir formül, hem Ak Partililere, hem endişeleri iddianameye yansıyanlara, hem de üçüncü şahıslara "ohh" dedirtir?

Var sayılıyor ki, Anayasa Mahkemesi partiyi kapatmaz ama ya hazine yardımını kesmek ya bir kısım siyasetçiye siyasi yasak getirmek ya da başka bir yolla, Başsavcı'nın suçlamalarını önemsediğini ortaya koyarsa, hem Ak Parti gerekli dersi almış, hem de istikrarsızlığa kapı aralanmamış olur.

Sayın Toptan'ın sözlerinde bunu ima eden işaretler olsa bile öneri tamı tamına bu mudur, henüz netleşmiş değil. Ama bir süredir, dıştan yapılan değerlendirmelerde de (mesela en sonuncusu ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi Mark Parris'in yazdığı makaledir ki orada Parris, hem kapatmanın yol açacağı tehlikelere işaret ediyor, hem de Erdoğan'ın 22 Temmuz akşamındaki barışçı dili sürdüremediğinin altını çiziyor) kapatmaya karşı ama laik çevrelerin endişelerini önemseyen bir yaklaşım sergileniyor.

Şu anda Anayasa Mahkemesi'nin eğilimi tabii ki bilinmiyor. Ama bu davanın, siyasi bir projenin uzantısı olduğu ve kapatmak için açıldığı kanaati içerde - dışarda çok yaygın. Ehven-i şerri tercih deyimi, iki kötüden daha az kötü olanı tercih etmek anlamına, Türk siyasi arenasında kullanılageliyor.

Toptan'ın önerisi, kapatma kötülüğü yerine, kapatmaya kadar uzanmayan bir dayağı tercih edilebilir, hatta "ohh" çektirebilir bir uygulama gibi görüyor.

Peki Ak Parti nasıl bakar böyle bir hadiseye? Bu hadisenin içinde bir ölçüde "İtirafçı affı"nın iz düşümünün görüldüğü açık. Ya da bir tür "pişmanlık affı" uygulaması. Zat-ı şahaneleri, suçu sabit görecek ama, kelle almak içerdeki dışarıdaki tepkilerle daha büyük risk doğuracağı için, kürek cezasını tercih edecek. İşin sırrı suçun sabit görülmesinde...

Aslında böyle bir formül asıl Anayasa Mahkemesi'ni ve Başsavcılığı kurtarma niteliği taşıyor. Çünkü yukarda da söylediğimiz gibi dünyada bu işi "siyasi proje" olarak görmeyen yok gibi. "Siyasi proje"nin, öteki adı "Yargı darbesi" oluyor.

Daha öteki adı, halk iradesi ile seçilenin yargı iradesi ile safdışı bırakılması oluyor. Daha öteki adı, yargı tarafsızlığının kurban edilmesi oluyor. Daha öteki adı, Askerle yapılamayanın yargı marifetiyle yapılması oluyor. Tüm bu yorumların, Yargı itibarının gölgelenmesi anlamına geldiğini de cümle alem biliyor.

Yani hiç kimse, halktan 8 ay önce yüzde 47 oy almış bir siyasi partinin kapatılmayı hak ettiğini, dolayısıyla verilecek kapatma kararının adilane bir karar olduğunu düşünmeyecekse, ortada yargı adına kurtarılması gereken bir itibar söz konusu olmayacak mı?

Yassıada hükümlerini tartışıyoruz bu dava ile birlikte. 367 sıcak bir yüksek yargı tarafsızlığı sorunu olarak gündemde duruyor. Ak Parti'ye demiş oluyoruz ki, "Suçu kabullen, az ceza ye!" Ak Parti suçu kabullendiğinde, bugüne kadar yaptığı her şeyin bir tür laiklik ihlali olduğunu kabul edecek, bu, siciline işleyecek. Bu, bundan sonraki her davranışını, benzeri bir gölge altında yapması sonucunu doğuracak. Bundan sonra inanç özgürlüğü adına atacağı her adım, laiklik ihlali ile bağlantılanacak.

Bu, her kademede Ak Parti'nin önüne çıkarılacak korkunç bir diyet mantığıdır. "Seni kapatmadık, hâlâ laikliği ihlal ediyorsun!" söylemi, Ak Parti'nin üstünde bir Demokles kılıcı gibi sallandırılacaktır. Ak Parti bunu kabul edebilir mi?

Bence sağlıklı olan, Anayasa Mahkemesi'ni tarih önünde kendi kararının sorumluluğu ile baş başa bırakmaktır. Açık gerçek şu: Kapatmanın gerekçesi yok.

Bu iddianame son derece zayıf iddialarla dolu. Ak Parti'yi bu iddianame ile kapatmak, Ak Parti suç işlediği için kapatılmış gibi algılanmayacak, aksine, bu noktaya, bir siyasi proje ile bağlantılanarak gelindiği için Yüksek Yargı'yı "tarafsızlık sorgulaması" ile karşı karşıya bırakacaktır.

İşin önemli yanı şu ki, bunu herkes biliyor. Bence üçüncü yol, Ak Parti'yi değil, ona hak etmediği bir bedeli ödeterek yargı tarafsızlığını kurtarma formülüdür. Böyle bir formül gerçekleşirse bunda en çok Yargı'nın "Ohh" diyeceği kesindir. Ak Parti ise "hacirli" bir siyasi hareket haline dönüşecektir.
 
Ahmet Taşgetiren



*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Lahendayk"ı sıkıştırmak
« Yanıtla #33 : 22 Mayıs 2008, 09:27:14 ÖÖ 09 »
    Lahendayk’ı sıkıştırmak

 
Medyada derinlemesine mülakat işi, Türkiye'de neredeyse bayan gazetecilerin tekelinde. Nuriye Akman bu alanda bir klasik oluşturdu denebilir. Neşe Düzel, sistem sorgulamasına yönelik mülakatlarıyla hep referans olmayı başardı.

Devrim Sevimay, Mine Şenocaklı, şimdilerde geri planda dursa da Balçiçek Pamir, bu sahanın diğer yıldız isimlerinden... Yasemin Çongar diplomasi alanının yıldız siması...

Soru sormak, gazetecilikte bilginin - haberin anahtarı durumunda. Bir anlamda mülakatı, soruyu soran yönetiyor. Mülakat veren ana aktör gibi dursa da daha edilgen konumda kalıyor. Hele mülakat yapan, baskın - belki baskıcı bir yöntemle hareket ediyorsa, mülakat veren "kendi dışında" bir sima haline bile dönüşebiliyor. Eğer mülakat veren kendi çizgisine saygıyı önemseyen birisi ise, bu defa da ya gazeteci ile sürekli çekişme yaşanan bir metin ortaya çıkıyor ya da soru ile cevabın, birbirinden kopuk ve uç noktalarda gezindiği bir görüşme...

Bu ön değerledirmeleri, pazartesi ve salı günleri Devrim Sevimay'ın Milliyet'te yayınlanan Jost Lagendijk (Yost Lahendayk şeklinde okunuyormuş) ile mülakatını değerlendirmek için yaptım. Hemen belirteyim ki, Devrim Sevimay, iyi soru soran bir gazeteci. Konusuna iyi çalışan, cevapları iyi takip eden, ayrıntıları yakalayan, cevaba karşı soru üreten dolayısıyla eskilerin efradını cami ağyarını mani diye nitelediği mülakatlar çıkaran bir insan. Ama şu son mülakat için aynı şeyleri söylemekte zorlanıyorum.

Peşinen söyleyeyim: Bu mülakat, içine Milliyet'in son zamanlardaki misyonu sinmiş bir nitelik arz ediyor. Devrim Sevimay, bu misyonu içselleştirmiş olabilir, kendisinden böyle istendiği için yapmış olabilir ama mülakat, bir taraf adına üretilmiş soruları ihtiva ediyor. Peki ne olmuş? Bilinen Avrupalı simalar, AK Parti'ye yönelik kapatma davasından bu yana sahnede daha çok görünüyorlar ve bu gelişmenin demokratik teamüllerle uyum arz etmediğini, laikliğin bu şekildeki uygulamasının AB kriterleri içinde yer alan "demokratik laiklik" uygulamalarına uygun düşmediğini, Türkiye'de bir inanç özgürlüğü problemi bulunduğunu, vs. belirtiyorlar. CHP'yi suçluyor, AK Parti'nin AB politikalarını önemsiyorlar.

Bu duruş, AK Parti'nin bir biçimde terbiye edilmesi gerektiğine, kapatma davasının da bu terbiye yöntemlerinden birisi olduğuna inanan çevrelerde tepkiye yol açıyor. Onlar laikliğin tehdit altında olduğuna, Türkiye'nin sür'atle dindarlaştığına, AB'nin bunun önlenmesi yerine, AK Parti'yi destekleyerek Türkiye'nin "Ilımlı İslam" diye nitelenebilecek bir sürece doğru götürülmesine bilinçli olarak göz yumduğuna inanıyorlar. "Onlar" dediğimiz çevrenin medyadaki sözcülüğünü Doğan Grubu yapıyor.

Doğan Grubu içinde belki "Köşe" olarak farklı yaklaşımlar bulunuyor ama editoryal kadro, hemen tamamen bu misyona kilitlenmiş bir görüntü arz ediyor.. İşte burada, "AB'yi sıkıştırmak" gibi bir tavır devreye giriyor. Sıkıştırmanın bir boyutunda "Ulusalcı sövgüler" var. Bir boyutunda "Siz ne yapıyorsunuz, siz laikliğin şampiyonu değil misiniz? İslamcı bir AK Parti'yi desteklemek Avrupa'nın ana değerlerine aykırı. AK Parti takıyyenin şahını yapıyor " gibi uyarı - serzenişler var. Bir boyutunda "Siz Türkiye'yi bilmiyorsunuz, laiklik konusunda bir kere taviz verdiniz mi önünü alamazsınız?" türü ikazlar var.

"Yaşam tarzımızın değiştirilmesinden korkuyoruz!" çığlıkları var. Ertuğrul Özkök'ün AB nezdinde lobi oluşturma çağrıları var. Ak Parti'den daha fazla AB'ci olup, AB'yi etkileme hesapları var. Ve Devrim Sevimay gibi soru sormak var. Devrim Sevimay, sorularında ortaya çıkan profile baksa, bu mülakatın çok "yanlı" bir mülakat olduğunu görecektir. Yani özetle şu: -Neden laiklerin korkularını önemsemiyorsunuz? Bu tondaki sorular sonunda "Laiklik kaygılarına daha hassas olmalıyız" gibi bir manşetin oluşmasına imkan verecek cevaba ulaşıyor.

Bu arada "AKP Avrupalılar'ı endişelendirmişti - AKP'lilerden bazıları değişmedi" gibi cevaplar da elde ediliyor. Eh, bu açıdan bakıldığında Milliyet editörlüğü Sevimay'ı kutlayabilir. Ama bu görüntüleri çoğaltarak, kendi mesleki kariyerine bir çizik attığını düşünenlerin sayısı da az olmayacaktır. Kaldı ki, soruların bunca kanırtıcı niteliğine rağmen Lahendayk, dışarıdan bir gözlemci olarak Türkiye'deki asıl sancıyı ifade etmekten de geri kalmıyor.

Bakın işte: "...Bence buradaki asıl sorun, statükocuların bu laiklik meselesini kötüye kullanmaları. Yani statükoyu korumak için laikliği ön plana çıkarmaları. Bu da konuyu zorlaştırıyor." "Aslında benim bütün anlatmaya çalıştığım Türkiye'de 'normal' denilen bu parti kapatma sürecinin Avrupa'dan bakıldığı zaman mümkün görünmediği, imkansız olduğu...."

Burada Sevimay "ney imkansız, yüzde 47 mi?" diye üsteliyor. "Yüzde 47, evet, diye cevap veriyor Lahendayk, bu şüphesiz bir gerekçe. Çünkü iddianameye baktığımız zaman, orada kullanılan bütün kapatma gerekçeleri laik kesim tarafından seçim kampanyası sırasında zaten topluma söylendi. 'AKP'ye oy verirseniz Türkiye'de laiklik tehdit altına girer' dendi. Sevimay soruyor: -Bu neyi gösteriyor sizce?

İşte cevabı: "Yani yüzde 47 bu gerekçelere inanmadı, prim vermedi. Ve sonuçta o gerekçeleri öne süren kesim seçimleri kaybetti. O yüzden şimdi AKP başka metotlarla iktidardan uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Avrupa'daki anlaşılma bu." Asıl sorun: Statükoyu korumak için laiklik... Seçimde kaybedenlerin AKP'yi başka metotlarla iktidardan uzaklaştırma girişimleri... Yaşanan sürecin Avrupa'daki yorumu bu. Ah şu Avrupalılar! Onları bir türlü kendi şablonlarımıza indirgeyemiyoruz! Usta mülakatçılarımızın hüneri bile bunun için yeterli olmuyor.



*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Yargıtay cephede
« Yanıtla #34 : 22 Mayıs 2008, 09:07:31 ÖÖ 09 »
    Yargıtay cephede


Evet, Yargıtay Başkanlar Kurulu, bir bildiri ile cephede yerini almış bulunuyor. Ben hadiseyi böyle yorumluyorum ve bunu, Türkiye için gerçek bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Seçilen üslup polemik üslubu.
Bir sorun çözme arayışından ziyade tavır koyma arayışı söz konusu. Dün Habertürk'te karşılıklı değerlendirmede bulunduğumuz eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisine imza atanları alnından öptüğünü söyledi. İşte böyle bir vasatta rol alıyor Başkanlar Kurulu. İktidara karşı cansiperane bir duruş. Bu mudur yüksek yargı organının sistem içindeki misyonu?

Sanki siyasi iktidar tekel oluşturmuş, sanki siyasi iktidar dilediğini yaptıracak bir mutlak kudret halinde, sanki Meclis diye bir şey yok, sanki anayasa yapmak Millet Meclisi'nin hakkı değil, sanki millet Meclisi Millet iradesi ile oluşmuyor... Oysa, halktan yüzde 47 oy almış bir iktidar partisi hakkında kapatma davası açılmış. Dünyadan bakanlar "Yargı darbesi"nden söz ediyor. Yani öylesine güç kazanmış bir yargı erki söz konusu. Yani yargı, siyasi iktidarın yüzde 47'sinin bile karizmasını çizmiş. İktidar kısıtlı hale gelmiş. Yargıtay siyasi bir bildiri yayınlayabiliyor. Yani doğrudan siyaset yapıyor. Böyle bir Türkiye...

Yargıtay Başkanlar Kurulu, bir yüksek yargı organını, derin bir siyasi tartışmanın içine sürükleme ve toplum nezdinde itibar tartışmasına yol açma hakkını kendinde bulabiliyor. Neresinden baksanız problem. Siyasi gerilimi daha da derinleştirme hakkı, dünyanın hangi ülkesinde yargının yetki alanına girebilir ki?

Anayasa Mahkemesi Başkanı, kapatma davası sonunda hukukun, demokrasinin ve laikliğin güçlenerek çıkacağı tahmininde bulunmuştu. Demokrasiyi, laikliği bilmem ama hukuk böyle mi güçlenecek diye sormaktan kendimi alamıyorum. Yargı ki, bana göre sessiz güç olma durumunu korumak için azami özeni göstermeli.

Bizde, nazar değmesin, en keskin tartışmalar içinde yargı kurumlarımız veya onların mensupları yer alıyor. Kanaatimce, Yargı kurumlarının kişilerden bağımsız bir kurumsal kimliği bulunmalıdır. ve kişiler, o kurumsal kimliğin, kendilerinden bağımsız olarak özenle korunmasına itibar etmeliler. Bizde yargı kurumlarının kurumsal kimliği, günlük polemikler içinde, o dönemde sorumluluk üstlenenlerin siyasi ideolojileri istikametinde bodoslamasına kullanılabiliyor.

 Bunlar, en büyük zararı söz konusu kurumlara veriyor, ama ne yazık ki bir yaptırım söz konusu değil. Yargıtay bildirisi ile Ankara'nın havasının daha ağırlaşacağı muhakkak. Yargıtay'ın tavrından, Meclis'in ve hükümetin yargı alanındaki tasarruflarına karşı yoğun bir tepki bulunduğu anlaşılıyor. Oysa, hem hükümetin hem Meclis'in, yargı alanının düzenlenmesinde rol oynamayacağı gibi bir yaklaşım kabul edilemez. Meclis, demokratik usullerle oluşmuş bir yasama organı olarak, yargıya ilişkin, hatta şu veya bu yargı organının varlığını da ilgilendiren düzenlemeler de yapabilir ve yargı kurumları, kurallarına göre düzenlenmiş bu ilkeleri uygulamak zorundadır.

Habertürk'teki görüşmede Vural Savaş, "Şu anda Meclis'te grubu bulunan hiçbir parti millet iradesini temsil etmiyor" gibi bir söz söyledi. Bu söz, şu an Yüksek Yargı çevrelerinde ne kadar paylaşılıyor bilmem, ama bu sözün Millet Meclisi ile millet iradesini birbirinden koparan vahim bir anlayışın ürünü olduğunda kuşku yoktur. Yargıtay bildirisi, kapatma davası konusunda da bu yüksek yargı organının taraf hale gelmesinin tipik bir örneğidir.

Kamuoyuna, Anayasa Mahkemesi üyelerinin zaten yaşanan gerilimi üzerlerinde hissettiklerine dair bilgiler yansıyordu. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi'nin işi daha zordur. Elhasıl Türkiye zor günler yaşıyor. Herkes sınavda. Bence Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisi, ona imza atanlar adına iyi bir sınav niteliği taşımıyor. Daha kötü durumları dilemem ama bu bildiriler, Türkiye'nin kaos yolculuğunda kilometre taşı diye anılacaktır.

Ahmet Taşgetiren

*

BaD-ı SaBa

MHP’li dostlarla...
« Yanıtla #35 : 25 Mayıs 2008, 02:22:23 ÖÖ 02 »
    MHP’li dostlarla...


Aklıma bazı sorular geliyor; mesela: -Acaba MHP lideri sayın Bahçeli, Cumhurbaşkanı Gül'ü krizin çözümü için devreye girmeye çağırdığı yazılı açıklamanın tam metnini okudu mu?
-Acaba sayın Bahçeli, Cumhuriyet Başsavcısı'nın Ak Parti için yazdığı iddianameyi okudu mu? -Acaba sayın Bahçeli, iddianameyi okumuşsa, "Yahu bu iddianame ile bizi de kapatabilirler" gibi bir düşünceye kapıldı mı? -Acaba sayın Bahçeli, aslında Ak Parti'yi kapatmak, MHP'nin de en az yüzde ellisini kapatmak gibidir, hatta CHP'nin bile yüzde 25'ini kapatmak gibidir, gibi bir his yaşadı mı?

Doğrusu ben, MHP'nin Ak parti hakkında açılan kapatma davası karşısındaki tutumunu oldukça ilkesiz buluyorum. İlke varsa şudur: -Ak parti'nin kapatılması siyaseten benim işime yarar, o giderse kalan boşlukta bana da "hasat"tan pay düşer. Gerisi ilkesizlik anıtı gibi duruyor. Şu sözler kime ait sizce: "Yargının bu konularda taraf olmaması gerekir. Yargı mensupları, siyasi parti ve milletvekili gibi davranmamalı."

Cevabınız "Bahçeli" ise yanıldınız. Bu sözler ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras'a ait. Ben size Sayın Bahçeli'nin sözlerini aktarayım da, ortaya nasıl bir MHP profili çıktığına siz karar verin. Acaba okudu mu?" diye biraz da şaşkınlıkla sorduğum yazılı açıklamada Sayın Bahçeli şunları söylüyor: "-AKP'nin kapatılması için açılan dava sonrasında Başbakan Erdoğan ve AKP, bağımsız Türk yargısını hedef alan, hukuk ve ahlak dışı bir taciz, tehdit ve terör kampanyası başlattı. "-Kendilerini meşru zeminlerde savunmak yerine, siyasi güç gösterisi ve meydan okuma yolunu seçti ve yargıya karşı adeta cihat ilan etti.

"-Siyasi ihtirasları uğruna Türkiye'nin onuru ayaklar altına alındı. Başbakan ve arkadaşları Anayasa Mahkemesi'ni baskı altına almak için yabancı başkentlerin karanlık koridorlarında yargıyı ihbar turlarına çıktı. "-Bu süreçte, Anayasa Mahkemesi'nin vereceği kararın ne olması gerektiği konusunda da yol göstermeye yeltenildi, bazı çevreler kararı dikte ettirecek kadar çizmeyi aştı.

"-Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisini -her noktası ile tam bir mutabakat içinde olmasa bile,- içerden ve dışardan kuşatma altına alınan, bizzat hükümetin yönlendirdiği çok ağır bir saldırı ve hakaret kampanyasının hedefi yapılarak savunmasız hale getirilen Türk yargısının, bağımsızlığını ve onurunu korumayı amaçlayan haklı tepki ve tavır olarak görmek mümkün."

Burada yer alan ve zevahiri kurtarma kaygısı içinde konulmuş şerh gibi görünen "her noktası ile tam mutabakat içinde olmasa da" kelimeleri de olmasa, Bahçeli'nin açıklamalarını, "İkinci bir Yargıtay bildirisi ya da kapatma iddianamesi" gibi okumak mümkün. Bu duruşu, kapatma davası açılalı beri MHP'nin hemen her söyleminde gözlemek mümkün. Ne anlıyorsunuz? MHP Ak Parti'nin kapatılmasını istiyor! Bunu sadece açıkça dile getiremiyor. Arafta durur gibi bir görüntü veriyor.

Başlığa "MHP'li dostlarla" ifadesini koydum. MHP içinde en azından bir kişinin beni anlayabileceğinden eminim. Onun tek başına olmadığını da ümit etmek isterim. Yazının başında "Ak Parti ile ilgili dava "kapatma" ile sonuçlanırsa, MHP'nin de en azından yarısı kapanmış sayılır" notunu düştüm. Hatta CHP'nin yüzde 25'i de kapanmış sayılır. Niye böyle düşünüyorum?

Çünkü Ak Parti için öne sürülen kapatma gerekçelerinin pek çoğu, özellikle MHP tabanının, sonra da CHP tabanının ortak anlayış ve hayat tarzını suç haline getiriyor. Şöyle söyleyeyim: İddianame, Önder Sav çizgisindedir. Ve Önder Sav, hacca gidecek CHP'li vatandaşla sorunludur. İş bu kadar açık. MHP başörtüsü ve katsayı sorununun çözülmesini istemiyor mu? Başörtüsü için anayasa değişikliğini Ak Parti ile birlikte yapmadı mı? Yargıtay bildirisi, bizzat bu Anayasa değişikliğini suçlamıyor mu?

"Her noktası ile tam bir mutabakat içinde olmasa bile," şerhi bunun için mi konuldu yoksa? Peki neden üstü örtülü geçildi? MHP'li dostlar! Bakın söyleyeyim: Ak Parti'nin kapatılmasından size ekmek çıkmaz. Oligarşik yapı ile bu kadar iç içe olmak, bugüne kadar sizin tabanınıza hayır getirmedi. 12 Eylül sürecinde gençlerin aldığı yara sizin yüreğinizde ne kadar çabuk kapandı, sorusunu sormak bana acı veriyor. Çok kolay yer alıyorsunuz, güçlü görünenlerin yanında... Bu Araf psikolojisi ne size ne memlekete hayır getirmeyecek. Dik durun, net durun, hiç olmazsa Ufuk Uras'ın yakaladığı siyasi bilinci ıskalamayın.

Ahmet Taşgetiren


*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...27 Mayıs neden hâlâ güncel?
« Yanıtla #36 : 27 Mayıs 2008, 09:44:51 ÖÖ 09 »
    27 Mayıs neden hâlâ güncel?
 
Bugün 27 Mayıs. Halkın oylarıyla seçilmiş bir iktidarın alt rütbeli subayların inisiyatifindeki bir askeri darbeyle devrildiği, devrilenleri yargılamak üzere özel yargı düzeninin kurulduğu, bu mahkemenin, kendilerini tayin edenlerin iradesi istikametinde kararlar oluşturduğu, bir Başbakan'ın, iki bakanın idam edilerek katledildiği, Cumhurbaşkanı dahil birçok siyasinin sürgün ve hapis cezasına çarptırıldığı bir sürecin başlangıcının 48'inci yıl dönümü...

27 Mayıs'ı neden hatırlıyoruz?

Çünkü Türkiye'de benzer şeyler yaşanıyor. 12 Mart diyoruz, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan, 14 mart, 21 Mayıs diyoruz.

27 Mayıs'ın, bugün çok özel anlam kazanması, siyasi iktidara kural dışı müdahalenin, bu müdahaleye gerekçe oluşturacak ortamı özel planla kurgulamanın yanında "Yargı'nın özel işlev" yüklenmesi itibariyledir. 27 Mayıs gösteriyor ki, Yargı her zaman yargı olarak kalmıyor.

Evet mahkemeler kuruluyor: Hakim heyeti var, sanıklar var, avukatlar var.... ama o hakim heyetinden biri çıkıp "Sizi buraya getirenler böyle istiyor" dediğinde ve kararlar o istikamette alındığında, yargı "adil yargı" olmaktan çıkıyor, "yargısız infaz"a dönüşüyor.

Ondan sonra her şey "sureta" haline geliyor. Yargı, verilmiş bir kararı zapta geçiren bir kurum oluyor. O zaman "Yargı" dediğimizde akan sular durmuyor.

Yargı bir cephede yer alıyor ve farklı güç odaklarının savaş aracına dönüşüyor. O durum, bir sistemin sağlığı açısından "tuzun kokması" gibi bir şey oluyor.

Çünkü insanlar yargıdan özellikle siyasi bir dava söz konusu olduğunda adalet beklemekte zorlanıyor. Bugün Yargı yine ayakta ve siyasi iktidarla cepheleşme halinde.

Bir yargı kurumunda, tıpkı ihtilalle devrilen DP gibi, halktan büyük oy alarak iktidara gelen siyasi partinin kapatılması ve Cumhurbaşkanı - Başbakan dahil 32 milletvekilinin siyasi yasaklı hale gelmesi için dava açılmış bulunuyor.

Bunun yanında Yargıtay Başkanlar Kurulu, tam bir cephe mantığı ile, görülmekte olan davanın iddianamesini desteklediğini ilan ediyor ve siyasi iktidara karşı bildiri yayınlıyor.

Bu görüntünün 27 Mayıs'tan neyi eksik? Buna bir de, bir başka yüksek yargı kurumu Başsavcısının, 27 Mayıs'ı "devrim" diye nitelemesini ve "idamlardan halkın coşku duyduğu" nu ilan etmesini eklerseniz, yargı - siyaset ilişkisinde 27 Mayıs damarının sürüp geldiğini düşünmemek mümkün olmuyor.

İşte AB Ortaklık Konseyi'nin dün kabul ettiği "Ortak Tutum Belgesi" nde "halkın adalete güvenini artırması için" yargıda köklü reformların kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor. Bunun için tarafsız, bağımsız, şeffaf ve etkili bir yargı sürecinin gerekliliğinden söz ediliyor.

Vurgu "halkın adalete olan güveninin artırılması" üzerine yapılıyor. Yani, kimse buradan bu işler "AB'nin keyfi için yapılıyor" gibi bir "ulusal onur" rantı devşirmeye kalkmasın. Yani bu ülkenin insanı istiyor yargı reformunu: Tarafsız yargı. Bağımsız yargı. Şeffaf, hızlı ve etkin yargı.

Buradaki "Bağımsız yargı" vurgusunu da, sadece "siyasi iktidara karşı bağımsız" gibi algılamamak gerekiyor.

Evet, yargı siyasi iktidara karşı bağımsız olmalı, bunun tedbirleri alınmalı, ama 27 Mayıs, 28 Şubat gibi süreçlerde Yargı'nın nasıl başka güç odaklarının etki alanında icra-yı faaliyet ettiği de Türkiye'nin müktesebatı halinde siyasi arşivlerde duruyor.

Anayasa Hukukçusu Doç. Dr. Serap Yazıcı, Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e verdiği mülakatta, "Yüksek yargı hukuka uymazsa ne yapmak gerekir? Toplum bu hukuksuzluğu nasıl önleyebilir? Bu Türkiye'nin çözemediği en köklü sorun.

Yargıyı hukuka bağlılığı sağlamak için reforme etmeliyiz." diyor. Bu sözlerde elbette derin bir ironi ya da paradoks var. "Yargıyı hukuka uymaya zorlamak", başlı başına bir ironi taşıyor. "Tuzun kokması"nı önlemek gibi bir şey bu. Avrupa Parlamentosu'nun Türk asıllı üyesi Vural Öger, oradan baktığında çok net olarak görüyor.

Ona göre bu iş "Adnan Menderes ve DP zamanından beri gelen süreç." Bakın Öger'in sözlerinin tamamı nasıl: "-Demokratik bir seçim yapıldı ve halkın yüzde 47'si oyunu AKP'ye verdi. İşte halkın bu oyunu kabul etmek istemeyen kuruluşlar, kurumlar ve bir parti var. Halkın oyuyla başa geçen hükümeti kabul etmek istemedikleri için AKP'yi başka yollardan iktidardan indirmek istiyorlar.

Aslında bu, Adnan Menderes ve DP zamanından gelen bir süreç. Demokratik açıdan seçimleri kabul etmeyen ve oy alamayan bir partinin devlet organlarını kullanarak muhalefet yapması. -CHP'yi mi kastediyorsunuz? "-Evet, CHP'den bahsediyorum.

Avrupa Parlamentosu'nda da Türkiye karşıtları sevinç içinde. Çünkü hepsinin beklentisi AKP'nin kapatılması. Sarkozy de dahil. Çünkü bu parti kapatılırsa hemen önergeler getirecekler parlamentoya. Müzakerelerin durdurulması için." (Sabah, 26 Mayıs 2008 Ecevit Kılıç'ın mülakatı) Türkiye, üzerinde 27 Mayıs'ın bagajını taşıyan bir yargıyı hak etmiyor.

Aradan 48 yıl geçtikten sonra Avrupa kantarında Türkiye'den hâlâ "yargı tarafsızlığı, bağımsızlığı" istenmesi, ve bunun, DP ile AKP 'nin aynı muamelelere maruz kaldığı bir süreçte ortaya çıkması, Türkiye için gerçek bir talihsizlik olmalı.

Ahmet Taşgetiren

*

BaD-ı SaBa

Kemalizmdeki ideolojik boşluk
« Yanıtla #37 : 28 Mayıs 2008, 09:30:45 ÖÖ 09 »
    Kemalizmdeki ideolojik boşluk

 
Şerif Mardin Türkiye'yi bir kere daha sallıyor. Onun "Mahalle baskısı" tanımlaması Ruşen Çakır'ın ifadesiyle, "bir yıl boyunca bir sopa gibi uluorta kullanıldı. Ülkede iyi gitmeyen her şeyin sorumluluğu dindarların, oradan hareketle de Ak Parti'nin sırtına yıkıldı."

Laikçi muhalefet, Şerif Mardin'in sosyal bilimler alanındaki itibarını, "Ak Parti iktidarında Anadolu'da dini baskının artması" söylemine kanıt gibi kullandı. Başörtüsü serbest kalırsa üniversitelerde başı açık kız kalmazdı, Anadolu şehirlerinde içki içilmez, hatta nefes bile alınmazdı. Şerif Mardin, bir kere daha kürsüye çıktı, bu defa "İmam öğretmeni yendi" diyerek gündeme oturdu. Şerif Mardin'in bu cümlesi de ilk planda doğru anlaşılacak gibi görünmüyor.

-İmam öğretmeni yendi! Bu, bu haliyle laikçi muhalefete uygun bir ifade tarzı. Kolayca "Ak Parti iktidarında başkası olacak değildi. Bu hükümet bütün yatırımını imamlara yaptı, öğretmeni dışladı, hatta öğretmenleri bile imamlaştırdı, sonunda da öğretmenin payına mağlubiyet düştü!" Otomatiğe bağlanmış bir zihin dünyasının varacağı sonuç budur. Oysa Şerif Mardin bir başka şey söylüyor. Bir kere söylediği çok "güncel" değil. Aşağı yukarı bütün "Cumhuriyet dönemi" kültür gelişmelerinin tahlili durumunda. Bu sütun çerçevesinde kelime vermem zor, ama Şerif Mardin'in özetle söylediği şu:

-Osmanlı'da bir mahalle var. Mahalle, camisi, imamı, imamın okuduğu kitapları, tekkesi, tarikatı, külliyeleri, esnafı ile kendi başına bir birim oluşturuyor. Mahallede "iyi, güzel, doğru" hakkında bir düşünce var. İslami düşünce tarzı o. Ancak bu düşünce tarzı da fevkalade statik nitelikte değil.

 -Cumhuriyet döneminde, mahallede bu olguya karşı alternatif bir yapı getirilmek isteniyor. Orada okul, öğretmen, öğrenci, öğrencinin kitabı ve onunla birlikte gelmiş bütün bir inşa var. İşte bu inşa tam olmasa da bir ölçüde kaybetti. Şerif Mardin burada "neden kaybetti?" sorusunun cevabını veriyor: Ona göre sebep şu:

-Cumhuriyet'te "iyi doğru ve güzel" hakkında çok derine inen bir düşünce yok. Sonra bir cümle daha kuruyor: -Cumhuriyet öğretimizde, "iyi, doğru, güzel"i derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Bence bunun anlamı şu: Kemalizm bir ideoloji gibi görünse de, "iyi, güzel, doğru" gibi tüm insani arayışların hedefini teşkil eden bir sistem oluşturmuş değil. Hatta Şerif Mardin'in "alternatif yapı" diye işaret ettiği gibi, Cumhuriyet kadroları, toplumun derinden bağlı olduğu ve toplumun derinliklerine nüfuz etmiş bulunan İslam'ın "iyi güzel, doğru"larına karşı pozisyon sergilemişler. Bu İslam - toplum ilişkisi açısından negatif bir duruş. Böyle bir durumda ne yapacaksınız?

İslam'ın etkilerini en aza indirecek, onun yerine, İslam'dan çok daha güçlü "iyi, güzel, doğru" kriterleri koyacaksınız?

İşte öğretmene, genel anlamda okula, hatta sistemin tüm kurumlarına bu misyon verildi. Ama İslam, mahallede, İslam adına bulunan kurumların tüm zaaflarına rağmen yenilmedi.

Bunda, "alternatif yapı"yı kuracak ideoloji olarak Kemalizmin kastedildiğini düşünürsek, Kemalizmdeki ideolojik boşluğun belirleyici etkisini görebiliriz. Şu ifadeler Şerif Mardin'e ait: "Kemalizm hakkında uzun çalışınca ne kadar kuru bir ideoloji olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu ideoloji topluma iyi, güzel ve doğru hiçbir şey vermemiştir." (Zaman, Ekrem Dumanlı, 27 mayıs 2008) Mardin'in dikkat çektiği olay, öğretmen - imam çekişmesi değil. Aslında, Cumhuriyet'in kurucu kadroları da, tam anlamıyla "İslam'a alternatif" bir yapı oluşturabileceklerini düşünmüşler midir, bence tartışılabilir. Bence, bizatihi kendilerinin İslam'la ilişkileri açısından değil, toplumun İslam'la ilişkisine objektif baktıkları zaman, alternatif yapı üretiminin ceffel kalem yapılamayacağını görmüş olmalıdırlar.

O açıdan, "öğretmen" bir süre karşıt misyon ile yüklenmiş olsa bile, zaman içinde, "mahalle"nin kültürel zemininden beslenmek zorunda kalmış ve "İmam - Öğretmen denklemi" ile bağlantılı olarak söylemek gerekirse, "İmam'ın beslendiği zeminlere kök salmak zorunluluğu" nu hissetmiştir. Bu olgu, küçük istisnalar dışında sistem içindeki tüm aktörler için geçerlidir.

Şerif Mardin'den çıkacak sonuç bence şu olabilir: -Cumhuriyet kadroları, ya iyi, güzel ve doğruyu içinde barındıran ladini bir felsefeye oluşturmayı başarmalı, ya da bunu başarması mümkün değilse, toplumun İslam'da bulduğu iyi, güzel ve doğru ile cedelleşmekten vazgeçmeli. Çünkü bu cedelleşme bugüne kadar başarı getirmedi.



*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...GAP’ın en yeni anlamı
« Yanıtla #38 : 29 Mayıs 2008, 10:04:00 ÖÖ 10 »
GAP’ın en yeni anlamı

TV kanallarında terör örgütü PKK'nın önemli ölçüde yer aldığı diziler var. Tek Türkiye, Köprü, Gazi gibi. Bu diziler gerçeği ne kadar yansıtıyor, ifade etmek kolay değil.

Sonuç itibariyle her biri bir senaryo ve seyirciyi tutabilmek amacıyla hikayelerin soslandığı muhakkak. Ama, istihbari bilgilerin, somut olayların, örgütten kaçanların yaptığı açıklamaların senaristlere bol miktarda malzeme verdiği de doğru. Soslu kısımlar ayıklandığında ortaya yine de son derece girift bir manzara çıkıyor. Bakın nasıl bir görüntü var: -Bu işin içinde uyuşturucu kaçakçılığı var, silah kaçakçılığı var.

-Bu işin içinde yabancı ajanlar var.

-Bu işin içinde küresel güçlerin bölgeye ilişkin politikaları var.

-Dağda kız - erkek binlerce militan var. Bölgedeki ekonomik - sosyal imkansızlıklar sebebiyle dağa çıkışın psikolojik zeminini oluşturmak zor değil.

-Bölgede terör örgütü ile işbirliği içinde hareket eden ağa - muhtar - korucu gibi devletle de bağlantılı ama ikili oynayan insanlar var. -Dağdaki militanların ana - babaları karmaşık bir ruhi atmosfer içinde. Dağda kızı - oğlu var, zaman zaman TSK'da çocuğu var ve her ikisinden gelecek ölüm haberleri onu kahredebiliyor.

-Bu iş, ister terör örgütünün tehdidiyle deyin, ister devletin zaman zaman çok yanlış politikaları ile, ister çok daha derinlere giden etnik bilinçle, ister dağdaki oğul - kız aidiyetiyle.. halkta bir ölçüde zemin bulmuş. İşte bu manzara, neresinden bakarsanız bakın, Doğu - Güneydoğu'yu zor bir mesele haline getiriyor. Terör can alıyor, terörle mücadele, yıllar içinde ülkenin kan yükünü artıran bir mahiyet kazanıyor. Bu ortamda Ak Parti İktidarı, denklemi değiştiren bir rol oynuyor. Ak Parti liderliği bölge insanı ile, Ankara adına, bugüne kadarki siyasetçilerden farklı bir gönül bağı kuruyor. Kim ne derse desin bu bir gerçeklik. Ak Parti hükümeti de, bu gönül bağının hakkını yemiyor. İktidarı süresince bölgeye, yol, su, sağlık ve eğitim hizmeti bakamından ciddi yatırımlar yapıyor.

En önemlisi bölgeye, sürgün bürokratlar değil, bölge insanı ile kalbi bağlar kurabilecek seçkin bürokratlar gönderiyor. Şefkat hamlesi diye nitelenebilecek bu politika, 22 Temmuz seçimlerinde sandığa yansıyor ve Ak Parti, bölge insanından etnik siyaset yapan partiden daha çok oy alıyor. Bütün siyaset analizlerine göre, 22 Temmuz seçim sonuçları, 2009 mahalli seçimleri için bir işaret niteliği taşıyor. "Bölgede sembol diye bilinen şehirlerin mahalli yönetimleri de el değiştirebilir", işareti bu...

Bu arada, terör örgütünün, uluslar arası lojistiği kuşatılıyor ve örgüt etrafındaki çember her gün biraz daha daralıyor. Kuzey Irak, yapılan diplomatik görüşmeler neticesinde artık örgüt için kolay bir barınak olmaktan çıkıyor. İşte bütün bunlar olurken, hükümet son bir hamle yapıyor. Başbakan'ın ifadesiyle bir "Kardeşlik projesi" için eylem planını ilan ediyor. GAP Eylem Planı. 5 yıl içinde 12 milyar dolarlık bir yatırımla 3 milyon 800 bin kişiye iş alanı açarak, bölgenin makus talihini yenmek... Artık bölge terörle anılmasın! Bölge, Türkiye'nin ekonomik kalkınmasının motor güçlerinden birisi olsun. Bir damla petrolle bir buğday tanesinin aynı ağırlıkta olacağı günlerde, bölgedeki tarıma bağlı sanayi Türkiye'yi yıldız ülke haline getirsin...

Ülkenin çocukları teröre kurban gitmesin. Kan kaybı dursun. Tüm bunlar, Türkiye'yi farklı bir zihni çerçeveye taşıyan gelişmeler. Başbakan'ın GAP eylem planını açıkladığı toplantıya DTP'li hiçbir milletvekili ve belediye başkanı katılmadı. Toplantının yapıldığı Diyarbakır'ın Büyükşehir Belediye Başkanı bile katılmadı. Bu, büyük bir aymazlık, büyük bir bağnazlık, büyük, akıl almaz bir akıl tutulması. Bölgenize 12 milyar dolarlık bir yatırımın anonsu yapılacak ve siz, hiç olmazsa "Bu işin takipçisi olacağız" mantığıyla bile orada yoksunuz. Bu, DTP'nin, dünyadaki ve Türkiye'deki gelişmeleri ıskaladığının çok açık bir göstergesi...

Deniyor ki, "İmralı böyle istedi, böyle oldu!" Evet, bu işte bir "İmralı tıkanması" geldi çattı. DTP içinde "İmralı sancısı" büyüyor. DTP'liler gittikleri her yerde artık "Terörle aranıza mesafe koyun" tepkisi ile karşılaşıyorlar. Ve işte Ahmet Türk, DTP'nin en akil adamı, grup başkanlığından istifa ediyor. Ahmet Türk, Kuzey Irak'a gidip, diplomatik gelişmelerin nasıl seyrettiğine bizzat tanık olduktan sonra, "Silahlı hareket Kürt davasına zarar vermeye başladı" diyor. "Bağımsız siyaset üretmeliyiz" diyor.

DTP içindeki şahinler, Ahmet Türk'ü dışlayıcı tavırlar ortaya koyuyor ve sonunda ipler kopuyor. Ne olacak şimdi? Şahinler şahinlik yapıp, silahlı mücadele ile sonuca mı varacaklar? Buna gerçekten inanıyorlar mı? Yoksa benim ısrarla söylediğim gibi, "Dağa cesaret vermek şu andan itibaren daha çok ölüm demek" mi??

Evet, bence öyle, şahinler bundan sonra ancak ölümü çoğaltabilir. Ama sorun çözmez. Akıllı hareket ise, bölgeye yapılacak yatırıma sahip çıkmak, onu desteklemek, çarçur edilmesine mani olmak ve doğru sonuçlar alınmasına katkıda bulunmaktır. Ben derim ki: Tayyip Erdoğan'ın elinden tutun, bölgenin çocukları kazansın, ülke kazansın. Türk, Kürt herkes kazansın. Bu ülkenin kazanmaya ihtiyacı var, kaybetmeye değil. Son bir şey daha söyleyeyim: Bu süreçte Tayyip Erdoğan'ın yolunu kesmek, Türkiye'nin nefesini kesmekten farksızdır.

Ahmet Taşgetiren

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #39 : 01 Haziran 2008, 03:14:32 ÖS 15 »


Müslüman çoğunluğun özgürlüğü

Müslüman çoğunluğun özgürlüğü
Dışişleri Bakanı Ali Babacan Türkiye'ye iftira atmış. Ne yapmış? Türkiye - AB Ortaklık Konseyi'nde yaptığı konuşmada, sadece gayrimüslim azınlıkların değil, Türkiye'de, Müslüman çoğunluğun da inanç özgürlüğü problemleri bulunduğunu, bu sorunların tamamını çözmeye çalıştıklarını söylemiş.

Hürriyet bir yandan, Doğan grubunun yeni gözdesi Vatan bir yandan kampanya başlatmış. -Dışişleri Bakanı Türkiye'yi yabancılara şikayet etti! Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni, "iz'an çizgisini aşma, vicdansız kampanya, hayasız iftira" gibi ifadeler kullanıyor. Ondan sonra "neyiniz eksik?" türünden söylemler geliyor. Namaz mı kılınmıyor, Hacca mı gidilmiyor, oruç mu tutulmuyor, şehadet kelimesi mi getirilmiyor, binlerce cami mi yapılmıyor? Ben bu söylemi bir süredir bekliyordum.

Mesela Ak Parti kapatılır da, AİHM'ye itiraz için başvurursa, "Türkiye'yi Avrupa'ya şikayet ettiler" türünden bir "ulusalcı çıkış" olabilirdi. Ama erken başladılar, çünkü hadise bir günün - iki günün meselesi değil. Şimdi soralım: Türkiye'de Müslüman çoğunluğun inanç özgürlüğü meselesi Babacan dile getirmese mevcut olmayacak mıydı? Ak Parti'nin kapatılması davası başlı başına bununla ilgili bir mesele değil mi?

Türkiye'de yaşanan bütün laiklik tartışmaları bununla ilgili değil mi? Avrupalılar "demokratik laiklik" diye bir kavramı, Türkiye'deki bu sancı sebebiyle ortaya atmıyorlar mı? Avrupalılar "Müslüman olduğunuzu söylemekten çekinmeyin" sözünü niye söylüyorlar? Başörtüsü tartışması tam da bununla ilgili değil mi?

Avrupalı, binlerce başörtülü öğrencinin, Türkiye'de okuyamadığı için Avrupa üniversitelerine savrulduğunu görmüyor mu? Avrupalı, Ak Parti için açılan kapatma davasının, başörtüsüne özgürlük istediği gerekçesiyle açıldığını bilmiyor mu? Vatan'ın başyazar eşi Ruhat Hanım, Erkan Mumcu'nun Cumhurbaşkanı Gül'e gönderdiği, benim bu haftaki Aksiyon'da geniş biçimde değerlendirdiğim mektubunu ele almış ve eleştirmiş. Mumcu orada diyor ki "Laikliği ideoloji haline sokan anlayış, devleti, dinin toplumsal hayattan tasfiyesi için işlevlendirmeyi talep etmektedir. "Devletin inançlardan bağımsızlığı ilkesi, devletin yurttaşlarını inançsızlaştırması şekline büründürülmek istenmektedir." Ne bu? Bu tespit, Erkan Mumcu susturulunca değişecek mi?

Erkan Mumcu bunu dile getirince hain mi oldu? Avrupalılar Mumcu'nun bu tespitini yarın herhangi bir raporda kullanırlarsa Mumcu Türkiye'ye ihanet mi etmiş olur? Türkiye'deki laiklik sorununun bam teli değil mi? MHP "ulusalcı" bir tepki veriyor. Sormak lazım MHP'ye: Anayasa'nın 10'uncu ve 42'nci maddesindeki değişikliğe Türkiye'de çok derin bir inanç özgürlüğü bulunduğu için mi oy verdiniz? Anayasa değişikliğine rağmen üniversitelerde süregiden başörtüsü yasağının sebebi nedir? "Neyiniz eksik?" sorusunu soranların halet-i ruhiyesini anlıyorum.

Onlar İslam'ı kendi kafalarında oluşturdukları din şablonuna indirgemişler. Ondan sonrası yok Olmamalı. Olmasını talep edenler suç işliyor olmalı. Bektaşi'ye sormuşlar: İslam'ın şartı kaç? Bektaşi cevap vermiş: -Bir. -Nasıl olur baba erenler? -Namazla orucu biz kaldırdık, hac ile zekatı da siz zenginler kaldırdınız, geriye kaldı kelime-i şehadet. Onun gibi. İslam, nineniz ölünce cami cemaatinin kıldığı cenaze namazını seyretmek için cami avlusuna gitmekse, gerisi fazlalık oluveriyor. 28 Şubat başlı başına bir "İslam çok oldu, onu azaltmak gerekir" operasyonundan ibaret değil mi?

Bu ülkede din ile şablon dışı ilişki kurduğu gerekçesiyle çatır çatır partiler kapatılıyor. Gerekçe olarak da "Bize özgü laiklik bu, diyorsunuz. İslam, Hristiyanlıktan farklı, onu daha sıkı bağlamak lazım" diyorsunuz. Demiyor musunuz? Bunun adı İslam kuşatması değil mi? Türkiye, devlet kontrolünde din olgusunu yaşamıyor mu? Avrupa'ya şikayet meselesi, "ulusal onur" çerçevesinde ısıtılıp ısıtılıp gündeme geliyor. Bu ülkede Batılılaşma politikaları sanki Cumhuriyet'le birlikte radikal çerçevede devreye girmemiş gibi...

Belki daha şimdilerde, o da inanç özgürlüğü talebinde tutarlılık adına Avrupa, Türkiye'de Müslüman çoğunluğun da inanç özgürlüğü problemi bulunduğu iddiasına ilgi duyuyor. -Avrupa, Türkiye'deki insan hakları meselesine aşırı ilgi duyuyor, öyleyse Avrupa ile ilişkileri keselim! Keselim mi? Bu mu talep ediliyor? Avrupa bizde olmayan o kadar çok şeye ilgi duyuyor ki, her mesele için Avrupa ile ilişkiyi kessek, şimdi onlarla kanlı bıçaklı olmamız gerekirdi.

Ama Türkiye-AB ilişkileri, bir devlet politikası halinde sürüyor ve bu çerçevede Türkiye, mevzuatını, AB müktesebatı ile uyumlu hale getiriyor. Belli ki, insanların ağzına ülkenizde birileri pislik sürerse dünyadan birileri "Ne yapıyorsun sen arkadaş!" diye seslenir. Belli ki, ülkenizde birileri, "Ben seni bu kıyafetle okullara sokmam" derse, dünyadan birileri "Ne yapıyorsun sen arkadaş!" diye tepki gösterir. Türkiye'de Müslüman çoğunluğun inanç özgürlüğü problemi bulunduğu hususu, bağımsız insan hakları örgütlerinin raporlarına giriyor, Ali Babacan ne yapsın? Dışişleri bakanları, ülkesinde ne varsa onu savunur!

Öyle mi? "Ülkede bazı anti demokratik uygulamalar var, bunlar yasalara da bağlanmış, ama biz bunu değiştirmeye çalışıyoruz" diyemez mi bir Dışişleri Bakanı? Demokratik ülkelerde der. Dışişleri Bakanı'nı boğmaya çalışmak bile, reel anlamda, inanç özgürlüğü problemini dile getirememek gibi bir baskıyı sergiliyor. Bir bakana karşı şu "hayasız" suçlamaları, Türkiye'de nasıl despotik bir iklim olduğunun tipik göstergesi değilse nedir?

bugün


*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #40 : 01 Haziran 2008, 05:03:06 ÖS 17 »
paylaşım için teşekkürler badı saba
Ahmet Taşgetirenin bugün yazılarına  islami düşüncenin portalından da ulaşabilirsiniz
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...AYM Anayasa"yı ihlal etti
« Yanıtla #41 : 06 Haziran 2008, 09:33:50 ÖÖ 09 »
    AYM Anayasa’yı ihlal etti

Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 10'uncu ve 42'nci maddesi ile ilgili değişikliği iptal etti ve yürürlüğü durdurma kararı verdi.

AYM bu kararını, Anayasa'nın 2, 4 ve 148'inci maddesine dayandırdı.

Raportör, AYM'nin Anayasa değişikliklerini ancak şekil yönünden inceleyebileceğini, bu değişikliklerde ise şekil noksanı bulunmadığını ifade ederek, CHP ve DSP'nin başvurusunu reddetmesinin uygun olacağını belirtmişti.

Ancak Anayasa Mahkemesi, bir yandan 148'inci maddeye atıfta bulundu, bu madde AYM'nin anayasa değişikliğini ancak şekil yönünden inceleyebileceğini bildiriyor olmasına rağmen, AYM, bunu aşıp, önce düzenlemenin Anayasa'nın ikinci maddesini ilgilendirdiğine, sonra da, Anayasa'nın değiştirilmesi teklif dahi edilemememe hükmünü getiren 4'üncü maddeye başvurarak hükme vardı.

Yani sonuçta, herhangi bir anayasa değişikliğini değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerle kapsamına sokarak, esastan inceleme yapmış oldu.

Üstelik, "herhangi bir anayasa maddesindeki değişikliği" ikinci madde içine sokarak, yeni bir yol açmış oldu. Yani bundan böyle Anayasa Mahkemesi, hiç ilgilendirmeyen bir maddeyi bile, ikinci maddede yer alan, diyelim, laiklik, hukuk devleti, cumhuriyet, demokrasi ve sosyal devlet ilkeleriyle ilişki kurup iptal edebilecek.

Bu, yasama organının tamamen yetki iptali anlamına geliyor. Bundan böyle Yasama organının herhangi bir anayasa değişikliği yapabilme imkanı ortadan kaldırılmıştır.

Bu haliyle de tam bir anayasa ihlalidir.

Anayasa Mahkemesi bu kararıyla Anayasa maddelerini kanırtmak suretiyle kendisini Anayasa ile bağlamadığını ortaya koymuştur.

Oysa yüksek yargı organları dahil tüm kurumlar, Anayasa'dan almadıkları yetkiyi kullanamazlar ve Anayasa'ya uygun hareket etmek zorundadırlar.

AYM'nin kararı, ne demokrasi ile, ne hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır.

Ayrıca hukukçular, Anayasa Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma şeklinde bir yetkisinin de bulunmadığını, AYM'nin yasada olmayan bir yetkiyi ürettiğini de belirtmektedirler.

Türkiye, tam bir yargı sorunu ile karşı karşıyadır.

Türkiye bir yargı reformuna acil ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Ama AYM'nin bu yorumu ile, hangi kurumun anayasa değişikliğini de kapsayacak bir yargı reformu yapabileceği de belirsizdir.

AYM'nin kararı, Ak Parti'nin kapatılma davasına da yansırsa - ki bu karar o kararla ilgili tavrı da endişe verici hale getirmiştir- Türkiye, derin bir istikrarsızlığa doğru savrulacaktır.

27 Nisan gibi

Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt, SAREM'in düzenlediği "Ortadoğu" konulu sempozyumda şunları söyledi:

"Bağımsız laik demokratik Türkiye'yi ihmal etmek riske girmektir. Türkiye laik ve demokrat yapısıyla İslam dünyasının tek örneğidir. Türkiye'ye birtakım sıfatlar yakıştırılmak isteniyor, Bu tür yaklaşımlar demokrasi kavramı içine konularak Türkiye'ye dayatılmak isteniyor. Yasal kurumlar buna izin vermez.

Atatürk Türkiye'sini hiçbir güç değiştiremeyecek. Cumhuriyeti temel ilkelerini hiçbir güç biat ettiremeyecek."

Bu sözler, Anayasa Mahkemesi'nde Laikliği çok ilgilendiren bir dava görüşülürken ve Başsavcı tarafından "ılımlı İslam" suçlamasına hedef olan Ak Parti'nin kapatılması davası arefesinde söylenmiştir. Ne yazık ki yeni bir 367 ve 27 Nisan vak'asıdır.

Ahmet Taşgetiren

*

BaD-ı SaBa

Kimse o anneye vurmasın!
« Yanıtla #42 : 13 Haziran 2008, 10:47:20 ÖÖ 10 »
Kimse o anneye vurmasın! 
 
Oyaralıdır. O taa yüreğinden yaralıdır. İçimden, "sizin vicdanınız var mı?" diye bütün kulakları sağır edecek bir çığlıkla haykırmak geliyor.
Hâlâ yasak koyuyorsunuz, hâlâ yasağın sürmesini istiyorsunuz, hâlâ yasağı sürdürmek için akla hayale gelmez fesatlar çeviriyorsunuz. Bunlar bu ülkenin çocukları, bunlar sadece eğitim görmek istiyor. Sadece akıllarını geliştirmek, ruhlarını yüceltmek, ülkeye daha iyi katkıda bulunacak araçlar edinmek, sadece daha iyi insan olmak istiyorlar. Onlardan birisini "suçüstü" yapıp, onun şahsında tamamını linç etmek istiyorsunuz.

Sizin derdiniz ne Atatürk, ne Humeyni, ne bağımsızlık, ne milli mücadele, ne vatan, tüm bunlar, sizin, karşınızdaki bir anneyi çamura bulamak için kullandığınız malzemeler. Bütün bunlar sadece maskeleriniz. Sadece toplumu dövmek için ellerinize taktığınız boks eldivenleri, ötekiler, genç kızlar, İHL'li çocuklar da "Vurun ulan vurun ben kolay ölmem!" diyen insancıklar...

Zaten hep böyle yaptığınız için tüm sembolleri aşındırdınız. Evet, o bir anne. Bir "Başörtüsüne özgürlük" eyleminde hamile olduğu ikiz bebeklerinden birini kaybeden, bir damlacık özgürlük uğruna binlerce benzeri gibi ülkesini terk etmek zorunda bırakılan, sonra çocuklarım kimlik erozyonuna uğramasın diye yeniden (İran'a değil) yurduna dönen ve hâlâ medya canavarları tarafından peşi bırakılmayan bir anne. Medya postalları altında çiğnenmek istenen bir genç anne o.

"Humeyni'yi seviyor, Atatürk'ü sevmiyor!" Hımm! Ne müthiş denklem değli mi? Ne kolay yenir bu memlekette insanlar? Rahmetli arkadaşım Mehmet Ali Taşçı'nın hikayelerinde bir "Adamyer Fikri" tiplemesi vardı. Bizim medyamız, "Adam-yer Fikri"lerle dolu. İşte sana bir anne, ye aslanım Fatih Altaylı onu! Humeyni dedirt, Atatürk dedirt, İngilizler dedirt... Sen konuşturmayı becerirsin. Böyle "Andıçlama" zamanlarında sana büyük ihtiyaç var. Bu kızlar Avusturya'da, ya da Çin'de ne arıyorlar?

Türkiye'de özgürlük var da, hava olsun diye mi gittiler oralara? Avrupalı bir parlamenter, bir CHP'liden, ya da Avrupalı bir üniversite yöneticisi, bizim profesörlerimizden daha özgürlük yanlısı çıktıysa, suç, eğitim için o özgürlük alanlarına açılanlarda mı, yoksa Türkiye üniversitelerini bir cehennem ortamına çevirenlerde mi? Siz kimden "ODTÜ rektörü de özgürlüklerden yana" diye bir açıklama bekleyebilirsiniz ki...

Bay rektörün elinde başörtülü kızların ihraç fermanı sallanıp duruyor. O rektör diyor ki: -Bizim başörtülü kızlarımız üniversite kapısına gelir, ya başlarını açarlar ya da peruk takarlar! Bunu söylerken hiç rahatsızlık duymuyor. Bir tv kanalına görüş bildirirken sordum: -Sayın Ural Akbulut, derse girdiği amfide, karşısında başlarında peruk bulunan 100 öğrenci görse ne hisseder? Sistem adına, bu katı başörtüsü karşıtlığı adına içinde bir utanç damarı kabarmaz mı?

Kaç gündür, TV kanalları, AYM'nin kararı vesilesiyle, üniversite kapısında başörtülü kız öğrencilerin görüntülerini veriyor. Kimi yüzünü kameralardan kaçırarak başörtüsünü çıkarıyor, kimi peruk takıyor...

Her gün bu böyle! Ben diyorum ki, insanlık damarı ölmemiş olanlar, utanır bu görüntülerden, biraz daha insanlıkları diri ise içleri yanar... Taraf Gazetesi'nin arka sayfasında bir bölüm var. İnsanlara sorular soruyorlar. "En sevdiğiniz, en sevmediğiniz, vs..." gibi sorular. Sorulardan birisi de "En çok kullandığınız küfür.." şeklinde...

Ben bu görüntüleri izleyen insanların içinden, bu zulmü uygulayanlara karşı nasıl bir söz geçtiğini doğrusu merak ediyorum. Kimse vurmasın bu anneye! O ne Fadime Şahin, ne Müslim Gündüz. Belki Fatih Altaylı'nın provokasyonu 28 Şubat iklimini amaçlıyor ama, ben o genç hanımların sözlerini, yaşadıklarını görmezden gelerek değerlendirmenin hiç de sağlıklı olmayacağını düşünüyorum. Şunu açıkça ilan ediyorum:

-Kimse Atatürk'ün adını kullanarak, Cumhuriyet diyerek, laiklik diyerek, AYM diyerek kimseye zulüm etmesin! Bu, bazı kirli odaklar adına sembollerin harcanmasından başka bir şey değildir. Şunu da söyleyeyim: İnançlarını özgürce yaşama adına bir eylemde bulunurken karnında taşıdığı ikiz bebeğinden birini kaybeden, okulundan atılan, eğitim için hicreti göze alan bir anneyi tutacak zincir henüz üretilmemiştir. Hey dostlar, "Adam-yer Fikri"lere insan eti taşımak onurlu bir iş değildir.
 
Ahmet TAŞGETİREN

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ahmet Taşgetiren Yazıları ... Sizi görüyoruz baylar!
« Yanıtla #43 : 16 Haziran 2008, 07:35:17 ÖS 19 »
Sizi görüyoruz baylar!

Evet, sizi görüyoruz baylar! Halkımız ne güzel söylemiş: Minareyi çalan kılıfını hazırlamalı. Minareyi çalmak istiyorsunuz ama uygun kılıf bulmakta zorlanıyorsunuz.

Minare, bulduğunuz kılıfları oradan buradan patlatıyor. Kıvranıyorsunuz. Yaptığınız işlerin tamamının hukuk dışı olduğunu biliyorsunuz.

O zaman “Jakobenlikse jakobenlik” demeye kadar vardırıyorsunuz. İşte bu bir kılıf patlamasıdır. Eylemlerinizin halktan onay almayacağını biliyorsunuz. Asla hakkınız olmadığını bildiğiniz halde, resmen, uhdenize tevdi edilmiş devlet kurumlarını siyasi hesaplaşma aracı haline getiriyorsunuz. Bürokratsınız ama resmen siyaset yapıyorsunuz. Kurumların itibarını harcıyorsunuz. Partiniz var, onunla mutlu değilsiniz. O bile halktan onay alamıyor. Ne kurumlarınızdan istifa ederek, ne de emekli olduktan sonra yeni parti kurmaya cesaretiniz yok.

Çünkü kurduğunuz partiler buçuklarda kalakalıyor. Çünkü halkta karşılığınız yok. O zaman halksız bir sistemi öngörmek zorundasınız. Onu da çağın gerçekleri dışlıyor. Dımdızlak ortada kalıyorsunuz. Sizi görüyoruz! Görüşmeler, görüşmeler, görüşmeler... Kumpaslar, kumpaslar, kumpaslar...

Elde var sıfır, ya da elde var hukuksuzluk! Bakın! Bütün söylemleriniz savunmaya dönük. Yargılarken bile savunma halindesiniz. En saldırgan biçimde karşınızdakileri suçlarken bile içinizde savunma tortuları birikiyor. Çünkü uygulamakta olduğunuz hukuk değil. Çünkü çıkış noktanız vicdan değil. Hukuksuzluğu vicdanlara kabul ettirmek için dil dökmek zorundasınız. Sütunlar, uygulanmakta olan hukuksuzluğun neden gerekli olduğunu anlatmaya çalışan içi boş söylemlerle dolu.

-Sizi neden dövüyoruz, okuyun ve anlayın!

-Neden sürekli darbe yapıyoruz, anlayın ve içinize sindirin!

-Neden duyguları bile yasaklıyoruz?

-Neden halkı dışlıyoruz?

-Neden üslubumuz hep tehdit yüklü?

-Neden “Yargılayın ve asın” hukuku işletiyoruz? Tüm bunlar, “Saçma”nın izah çabası... Halkın gözlerine bakıyorsunuz, orada size yönelik en küçük bir güven göremiyorsunuz, yarınınız yok, halkla birlikte yürüme imkanınız yok, bu ülkede ya halkın meşruiyet duygusunu kazanmak, ya da tarihe “despot” diye geçmekten başka çıkar yol bulunmadığını görüyor, tıkanıyorsunuz. Tıkanma bir öz-eleştiriye yol açsa, bir “siyasi tövbe” gerçekleşse, insani bir durum olurdu.

Halk buna belki şefkatiyle bakardı. Ama tıkanmadan halka yönelik öfke çıkıyor, ve duruşunuz daha çok zulme dönüşüyor. Sizi görüyoruz baylar! Eğitimci değilsiniz! Bu millet eğitimciyi tanır ve ona bir harf öğretenin kırk yıl hizmetinde bulunmayı şeref addeder. Hukukçu değilsiniz!

Bu millet, yüz yıllar içinden şeriatın kestiği parmak acımaz inancıyla gelmiştir. Asker değilsiniz! Bu millet, ordusunu Peygamber ocağı olarak görmüş, şehit anası- babası olmanın kolay elde edilemeyecek bir şeref olduğuna inanmıştır. Bu millet, ordu ile halk iradesinin karşı karşıya gelebileceğini aklına bile getirmemiştir. Medya değilsiniz! Medya halkın savunucusudur. Halk adına kamu iradesini denetleyen bir kurumdur. Hukuk dışı arayışlarda kumpasa dahil olan değil. İşadamı değilsiniz!

 İş dünyası ülke için değer üretir. Halkı ile barışık olur. Halkı velinimet olarak görür. “Demokrasi olmasaydı şöyle olurdu, demokrasi var, böyle oldu” türünden söylemlerle demokrasi olmayan ülkelere özlem duyup, bu yolda demokrasi dışı arayışlarla kol-kola girmez. Hatta siyasetçi değilsiniz! Meşru siyaset, kurallarına göre yapılır ve halka dayanır.

Halkı cendere içinde tutacak bir yönetim mantığına hizmet eden iş, meşru siyaset değil, başka güç odaklarıyla işbirliği yaparak halkı teslim almaya yönelmiş bir “Sarı siyaset” olur. Sizi görüyoruz baylar! Sizi teşhis etmek için yeterli tecrübemiz var. Boşuna kamuflaj malzemelerine sarılmaya kalkmayın, dımdızlak ortadasınız. Ve hiç de sempatik görünmüyorsunuz!

bugün

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...AYM yanlış yaparsa...
« Yanıtla #44 : 17 Haziran 2008, 11:56:49 ÖÖ 11 »
AYM yanlış yaparsa...

"Yasama yanlış yaparsa AYM düzeltir, yürütme yanlış yaparsa Danıştay düzeltir..." diye kurulan cümleler nihayet o soruya geldi. "Ya AYM yanlış yaparsa..." Bu soru, bugün her zamankinden daha çok kamuoyuna mal olmuş ve, yüksek yargının ifa etmesi gereken sorumluluğu ciddi oranda engelleyici bir mahiyet kazanmıştır. Sonuç, güven aşınmasıdır. Dün üç gazetede, üç önemli kişi, AYM ile ilgili bu güven sorununu gündeme getiriyordu.

Milliyet'te Devrim Sevimay, Türkiye'nin eski AİHM temsilcisi Rıza Türmen'e sormuştu bu soruyu. Onun cevabı "mahkemedir yanlış kararlar verebilir"le başlıyor, "mahkemedeki yargıçların bağımsızlığı varsa, yargıçlar kaliteliyse, yargıçların eğitimi iyi ise yanlış marjı çok azalacaktır" diyordu. Sorun tam da buydu: Yargıçların bağımsızlığı... kalitesi... eğitim seviyesi...

Star'da, Fadime Özkan'a konuşan Anayasa profesörü Yavuz Atar, "Ak Parti ve Meclis çoğunluk iktidarı diye eleştiriliyor, ama AYM de kritik kararları 9'a 2 veriyor. Bu da çoğunlukçu yargı demek." diyor. Yeni Şafak'ta Mehmet Gündem'e konuşan bir başka anayasa profesörü Zühtü Arslan, "Hukuk temelini değiştiren bir yargı darbesi yaşıyoruz.

Parlamento vesayet altında" gibi cümlelerden sonra "İptal kararı Anayasa'nın birçok maddesinin ihlali niteliğindedir. Anayasa'yı korumakla görevli bir organın, bizzat Anayasa'yı ihlal eden kararlar alması hukuka ve devlete olan güveni sarsar.

Uzun vadede hukuk devletine en büyük zararı bu güvensizlik verir." diyor. Bunlar, bilim ve hukuk camiasının değerlendirmeleri. Medya çok daha fazlasını söylüyor, tartışmalar başladığından bu yana, ya da daha geniş yıllar içinde baktığımızda AYM ile ilgili tartışma, ciltlere sığmaz. "Darbe süreçleri ve AYM" başlığı altında bile, AYM'nin iyi sınavlarının anlatılmadığı kitaplar yayınlanmıştır. Şu anda Türkiye'de "9'dan mı korkuyorsunuz, 411'den mi?" gibi bir kamuoyu araştırması yapılsa, "9" rakamının bir korku sembolü haline geldiğini düşünmek abartılı olmamalı.

AYM yargıçlarının tarafsızlığının tartışıldığı çok açık bir gerçek değil mi? Bunda onları tayin eden cumhurbaşkanlarının siyasi perspektifi dikkate alınmıyor mu? Bunlardan özellikle Sezer tarafından seçilen 8'inin ve 28 Şubat süreci içindeki Demirel tarafından seçilen 1'inin oluşturduğu blok, kararların sonucu etkileme potansiyeli itibariyle daha çok tartışmalı değil mi?

Benzeri tartışmayı diğer iki üye için yapmak mümkün değildir, demiyorum. Belki onların durumunun telafi edilebilir yanı, iki kişi olarak kararları etkileme potansiyellerinin olabildiğince sınırlı olmasından dolayıdır. Ama ortada, siyasi tercihlerin söz konusu kararlarda çoğu zaman oluşan 9 kişilik bir blok varsa, o blokun çizgisi aşağı - yukarı tahmin edilebilir hale geliyorsa ve o çizgi, toplumun geniş eğilimi ile çelişen bir siyasi çizgi ile bütünleşiyorsa soru işaretlerinin çıkması kaçınılmazdır. Türkiye, Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok olayını yaşamıştır.

Cumhurbaşkanı Sezer onu CHP bağlantısına rağmen AYM üyeliğine seçmiş, Özok'un CHP ile bağlantısı kamuoyunda geniş tepkiye yol açınca, ilginçtir, Sezer, seçme iradesini iptal etmemiş, Özok, "alicenaplık" göstererek "Bu etik olmaz" demiş ve görevden affını istemiştir. Yani şayet Özok, yapılanı içine sindirmiş olsaydı, bugün AYM üyesi idi. Nitekim Serruh Kaleli, DSP kökenine rağmen AYM üyesi yapılmıştır. Bizden, AYM üyelerinin her birisinin siyasi - ideolojik çizgilerinden arınmış olarak görev yaptıklarını kabul etmemiz isteniyor. Ama yaşanan hadiseler buna fırsat vermiyor.

Osman Paksüt'ün bir AYM yargıcı olarak adının karıştığı gelişmeler de üyelerle ilgili güvenilirlik sorununu beslemiştir. Türemen'in sözlerine geri dönersek: -Yargıç bağımsızlığı.. -Yargıç tarafsızlığı... -Yargıçın iyi eğitim almış olması... AYM yargıçları bu üç kriter açısından değerlendirildiğinde kamuoyunun zihninde oluşan "yargı" nedir?

Mesela "Kime karşı bağımsız?" Sorusu sorulduğunda "siyasi iktidara karşı bağımsız" demek yeterli midir? Türkiye'de bağımsızlığı, zaman zaman iktidardan daha müessir hale gelen başka güç odaklarına karşı da koruma zarureti bulunmuyor mu? "Tarafsız" dendiğinde nasıl bir tarafsızlık, kime karşı tarafsızlık sorusu sorulmuyor mu? Ya da "AYM üyeleri Anayasadan, laiklikten, Atatürkçülükten yana taraf" cümlesi, tarafsızlığı izah için yeterli oluyor mu?

Anayasanın, laikliğin, Atatürkçülüğün yorumu bile farklılıklar arz etmiyor mu? Tüm bu disiplinleri, 9 kişi şu tarzda yorumlayıp ona göre hüküm oluşturunca, ortaya tarafsız bir yargı kararı çıkmış mı oluyor? Bu karar, toplumun o disiplinlere ilişkin yorumlarından farklı ise, toplumun yargısı üstelik, bir çok bilim adamının görüşü ile ayniyet arz ediyorsa, sadece "Cumhurbaşkanınca seçilme keyfiyeti", bu kararların kutsal yargılar haline gelmesi için yeterli oluyor mu?

Hadise "Canım altı astarı bir yargı kararı, şöyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur" niteliğinde olsa, izah edilir bir yanı bulunabilir. Ama bu kararlarla halktan yüzde 47 oy almış bir partiyi kapatabiliyorsunuz. Halkın en önemli özgürlük tartışmalarından birisinde taraf oluyorsunuz.

CHP Genel sekreteri Önder Sav, AYM üyelerine sesleniyor: -Arkanızda CHP var! İşte bu tablo. CHP eğilimli olmak veya Ak Parti karşıtı olmak... Bir yargıç için, tarafsızlık noktasında sorunlu olmak için fark etmiyor. Soralım: "AYM'nin CHP eğilimli üyeleri, Ak Parti'nin kapatılmasına kararı verdi" tarzında bir toplumsal kanaat AYM üzerinde oluşursa bunun AYM'ye bedeli ne olur?

Bence AYM şu anda böyle bir risk altında...

Ahmet Taşgetiren