İbrahim Karagül Yazıları..

  • 108 Cevap
  • 46279 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ynt: İbrahim Karagül
« Yanıtla #105 : 18 Ocak 2012, 10:33:45 ÖÖ 10 »
Sürekli savaş senaryolarının gündeme gelmesi çok can sıkıcı.
Etrafımızda örülen duvarları aşabilmek için çok dikkali olmak gerekiyor ama nasıl?
Allah yardımcımız olsun...

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Kırmızı çizgiler birbirine karıştı
« Yanıtla #106 : 24 Ocak 2012, 03:26:54 ÖS 15 »
Kırmızı çizgiler birbirine karıştı


 Yıllardır Batı-İran/İsrail-İran gerilimini, çatışma senaryolarını, her an savaş olacakmış gibi gelişmeleri, bir sabah ansızın İsrail'den gelebilecek saldırı ihtimalini izliyoruz.

Kriz her tırmandığında bölgede bir yerlerde bir çatışma patlak veriyor. Lübnan'da, Filistin'de ya da başka bir yerde. Ama çatışan taraflar hiçbir şekilde yüz yüze gelmiyor. Böyle zamanlarda, çatışma çıkacağına ilişkin öyle inandırıcı durumlar ortaya çıkıyor ki, karşıt güçler teyakkuza geçiyor, askeri tatbikatlar başlıyor, Batı donanması Basra Körfezi'ne yığınak yapıyor, şantaj ve tehditler havada uçuşuyor. Koca devletler, mahalle kavgalarını andırır biçimde havalara giriyor. Ancak şimdiye kadar krizlerin hiç biri çatışmaya dönüşmedi, İran-İsrail savaşı ya da İran-Batı bloku savaşı çıkmadı.

Bu arada çatışma dilini kullananlar hep kazandı. İran kazandı, İsrail kazandı, ABD kazandı. Çatışmadan güç devşirme, çatışma ile güç kazanma yöntemini kullananlar başarılı oldu. Bazıları bunu bir danışıklı dövüş olarak bile niteleyebildi. Yıllarca süren kriz, İran'ı neredeyse nükleer güce dönüştürdü. ABD bölgesel haritaları değiştirdi. Harita değişiklikleri İsrail'in tehdit önceliklerine göre şekillendi.

Peki bu hep böyle mi devam edecek? Hiç sanmıyorum. Ortada bir danışıklı dövüş yok... Gerçekten de uzun süreli, uzun soluklu kriz var ve devam ediyor. Zamanla tırmanıyor, belli aralıklarla yumuşuyor ama hep devam ediyor. Daha önceki krizlerde Lübnan savaşı çıktı, Gazze savaşı çıktı, Irak'tan Yemen'e kadar bir çok bölgede sarsıcı gelişmeler yaşandı.

Şimdi yeni bir durumla karşı karşıyayız. Birkaç aydır, İran ve Suriye merkezli yeni ve belki bugüne kadar yaşananlardan çok daha vahim ve bölgesel nitelik arzeden sıkıntının yansımalarını izliyoruz. Bu sefer sadece ABD-İran ya da İran-İsrail arasında değil. Daha karmaşık, bölgesel ve uluslararası kamuoyunun önemli bir kısmının içinde yer aldığı, rol belirlediği, pozisyon aldığı bir durum var.

Suriye'deki değişim ve iç çatışma ile İran merkezli krize bölgenin hemen bütün ülkeleri taraf. ABD ve İsrail'den sonra, bugüne kadar kısmen yumuşak tavır alan Avrupa Birliği de taraf. ABD'nin aşamalı ambargo kararlarından sonra, 27 AB ülkesinin Dışişleri Bakanları da Brüksel'de İran'a ambargo kararı aldı. Tahran, en zayıf noktasından, petrol üzerinden kıskaca alınıyor. 1 Temmuz'dan itibaren başlatılacak ambargoya karşı İran'ın en büyük silahı Hürmüz Boğazı'nı kapatmak.

Dünya enerji koridorlarının en önemli güzergahlarından biri olan Hürmüz'ün kapatılması, ABD ve Avrupa kadar Asya ekonomilerini de vuracak nitelikte. Bu yüzden bütün dünya Tahran'dan gelen açıklama karşısında tedirginliğini ortaya koydu. Ambargo, 1 Temmuz'da uygulanırsa Boğaz kapatılacak. En azından İran resmi açıklaması böyle..

 ABD, "kapat da görelim" mealinde açıklamalar yaparken NATO, ne pahasına olursa olsun Boğaz'ın açık kalmasını sağlayacağını duyurdu. Aylardır devam eden İran deniz tatbikatları, ABD ve Batı donanmasının Basra Körfezi'nde yoğunlaşması, Suriye meselesinin çözümsüz hale gelmesi, İran'ın bölgesel nüfuz alanını güçlendirmesi ve karşısında güçlü bir müdahil ittifakın oluşması endişeleri artırıyor. Bu da; İran ya da Suriye gibi münferit müdahale senaryolarının ötesinde bölgesel çatışma ihtimalini güçlendiriyor.

 Tahran-Bağdat-Şam ve Beyrut ekseni adeta meydan okuyor. Bugüne kadar izlediğim İran merkezli kriz, hiçbir zaman bu aşamaya gelmemişti. Suriye'ye müdahale böyle bir çatışmayı başlatacağı gibi, İran'a yönelik ani saldırı da bölgesel ölçekli çatışmaya neden olacaktır.

Çok yoğun bir stres birikimi izliyoruz. Nasıl, nerede, ne zaman patlayacak kimsenin bildiğini sanmıyorum. Ama patlayacak... Çünkü kırmızı çizgiler birbirine karıştı... İran'ın kırmızı çizgileri her ülkenin kırmızı çizgileri anlamına geliyor. Bakalım Tahran'ın bileğini bükebilecekler mi?


Katılıyorum Narçiçeği ablacm.

Karagül okuyanların gelecek beklentisi çok düşük; Elduk-eliyruk-elecuğuk :)
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #107 : 24 Ocak 2012, 04:10:51 ÖS 16 »
Kırmızı çizgilerin karışması bir yana,çizgi mizgi kalmayacak gibi görünüyor. Kıyamet yaklaşıyor artık.
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Türkiye size bunun hesabını soracak!
« Yanıtla #108 : 29 Şubat 2012, 04:06:10 ÖS 16 »
Türkiye size bunun hesabını soracak!

Türkiye tarihinde ilk kez sokaklar bölündü. İşadamlarından eğitimcilere, bürokrattan siyasilere, kebapçıdan fırıncılara kadar herkes; "bizden" ve "bize karşı" şeklinde ikiye ayrıldı. Bu ülkenin insanlarının ezici çoğunluğu "hain", "düşman" ilan edildi. Mezhep ve etnik kimlikler üzerinden toplumsal çatışma projeleri uygulandı.

Hiçbir askeri darbe, sokakları ve kalpleri böylesine parçalara ayırmamıştı. "Düşman" olanların, "hain" ilan edilenlerin üzerine hışımla gidildi. Bu insanlar siyasetten men edildi, işadamıysa iflas ettirildi ya da haraca bağlandı, eğitimciyse kızağa çekildi, dindarsa sistematik yıldırma kampanyalarına maruz bırakıldı.

Cemaatlere savaş açıldı. Belli siyasi çevreler tasfiye edildi. Hükümetler yıkıldı, aydınlar cezalandırıldı ya da itibarsızlaştırıldı, askeri vesayetle hükümetler kuruldu, bakanlara brifingler verildi. Sokaklarda dindar avcılığı başlatıldı. Vakıflar, dernekler gözaltına alındı. Öyle bir korku salındı ki, bir çok cemaat temsilcisi, bu ülkeye hizmet etmiş birey Türkiye'yi terketmek zorunda bırakıldı.

28 Şubat müdahalesinin mimarları ya da figüranları, asık suratları ve üniformalarıyla her akşam televizyon ekranlarından bütün ülkeye talimatlar veriyor, iç politikayı dizayn ediyor, kendilerine verilen rolü hatasız oynuyordu. Yanlarına aldıkları yargı mensuplarıyla, medya mensuplarıyla, sermaye çevreleriyle, Atlantik ötesi ortaklarıyla, Tel Aviv kadrolarıyla Türkiye'yi yeniden kurmaya, yeni bir ülke inşa etmeye, bunu yaparken de bu ülkenin ezici çoğunluğunu sindirmeye çalışıyorlardı.

Başardılar da... Son derece iyi planlanmış bir projeydi 28 Şubat. Ama asla Türkiye'nin iç iktidar odaklarıyla sınırlı bir planlama değildi. Neocon-İsrail aşırı sağı ile içerideki ortakları tarafından projelendirilen, onların desteğiyle uygulanan, bu ülkenin insanlarına savaş açılan bir projeydi 28 Şubat. Yeryüzünün orta kuşağında yükselen İslam, siyasi söylemiyle meydan okumaya girişmişti ve cezalandırılmalıydı. Öyle de yapıldı.

Darbeden önceki yıllarda Türkiye-İsrail ekseni ile Ortadoğu'yu dizayn etmeye girişenler, bütün bölge ülkelerinde antiterör merkezleri kuruyordu. O zaman daha "terörle küresel mücadele" ilan edilmemişti. Ama inceden, sessiz ve derinden bunun alt yapısı hazırlanıyordu. 21. yüzyıl dünyasında İslam kontrol altına alınmalıydı ve bu İslam kuşağının merkez ülkesi Türkiye'den başlatılıyordu. 11 Eylül saldırıları sonrası proje küreselleştirildi ve bütün İslam topraklarına yayıldı.

O zamanlar; "Soğuk savaş dönemi kadar bile terör saldırıları yok, bu anti terör merkezleri neden kuruluyor" sorusunun cevabını aradık hep. Bunca hazırlığın bir sebebi olmalıydı ama görünürde öyle bir tehdit yoktu. Oysa varmış, 21. yüzyıla dönük bir projeymiş. Türkiye üzerinden bütün coğrafyaya uygulanmaya çalışılıyormuş. Daha sonra bunun açık savaşa dönüşmüş halini hep beraber yaşadık, yaşıyoruz.

28 Şubat, asla yerli bir proje değildi. Neocon-İsrail aşırı sağının planlamasına göre bu koca ülke, İsrail'in güvenlik çıkarları için hoyratça kullanıldı. Washington ve Tel Aviv'deki ağalardan talimat alanlar, onların önceliklerine göre kendi insanlarına savaş açtı ve bu savaşın bin yıl süreceğini ilan etti. Tıpkı George Bush'un, 11 Eylül sonrası sınırsız savaş ilanı gibi. Projenin entelektüel mimarlığını yapan neocon yazarlar; "Biz bile bu kadar kolay olacağını, koca generallerin bu kadar işbirliği yapacağını bilmiyorduk" diye yazdı daha sonra.

Projenin yerli aktörleri, ağababalarının çizdikleri yolda kararlı adımlarla yürüyorlardı. İçeriyi hizaya soktuktan sonra, bölge ülkelerini hizaya sokacaklar, sadece Türkiye'de değil, bütün Müslüman ülkelerde İslami yapıları tasfiye edeceklerdi. İsrail istihbaratı ile birlikte Türkiye dahil bir çok ülkede örtülü operasyonlara başladılar bile. İşte o zaman sırrını çözemediğimiz antiterör merkezlerinin ne amaçla kurulduğunu öğrenebildik.

Türkiye'yi İsrail gibi bir ülkenin güvenlik çıkarlarına peşkeş çekenler, neocon hayalperestlerin hizmetine sununlar bugün itibarlarını aynen koruyor. Sorgulanmadılar... Meclis denetiminden bile gizlenen o anlaşmaların neler olduğu, milyar dolarlarla dağıtılan ihalelerin nasıl verildiği, bu paralarla hangi projelerin desteklendiği, hangi şirketlere haraç kesildiği sorulmadı kimseye.

28 Şubat'ın siyasi sorgulaması elbette Türkiye'nin o karanlık tarihini aydınlatacak. Ancak bir şey daha var: O dönem için Türkiye'nin en büyük yolsuzluk soruşturmasının başlatılması.. Bu ülkenin kaynaklarının nasıl ve kimler tarafından paylaşıldığı ortaya çıkarılmalı.

Çünkü; 28 Şubat müdahalesi sadece ideolojik bir kıyım, Türkiye'nin iç iktidar paylaşımı ile ilgili bir meydan okuma değildi. Tamamen uluslararası inisiyatifle planlanan ve uygulanan bir plan, proje ya da tasarımdı. Bir ABD-İngiliz-İsrail projesiydi ve generaller üzerinden yürütüldü. Para kaynakları, para trafiği en az darbe kadar önemliydi.

Biz bu müdahaleyi, diğer askeri müdahaleler gibi, Türkiye'nin iç iktidar çekişmeleri, asker-sivil ilişkileri, Türkiye'nin laiklik duruşuyla sınırlı tartıştık. Hiçbir zaman, ulusal sınırlar ötesindeki bağlantılarını sorgulamadık. Türkiye'de bu yönde kapsamlı bir sorgulama bulamazsınız, garip biçimde bu yönü hep gizlenmiş, dikkatlerden uzak tutulmuştur.

Öyle ki, bu ülkede darbe ile iktidarı ellerine alanlar, projenin fikir babalarıyla sarsılmaz ortaklıklar, işbirliği, ideolojik bağlantılar kurmuş, dayanışmaya girmiş, kendilerini iktidara taşıyanlara diyet ödemiştir.

28 Şubat'ın uygulayıcılarının daha sonra hangi ülkelere tekmil verdiklerini, hangi ülkeler tarafından korunduklarını düşünelim. Emir erleri, patronlarının talimatıyla veriyordu bu ihaleleri.. Kim adres gösterirse oraya veriliyordu, hiç kimse bunun hesabını soramıyordu. Bu yüzden İsrail'e verilen milyarlarca dolarlık askeri ihalelerin de 28 Şubat gibi sorgulanması gerekiyor. Yakın tarihin kirli ilişkilerinin aydınlatılması, para trafiğinin izlenmesi, Türkiye'de kimlerin bu işten para kazandığının tespit edilmesi gerekiyor.

Türkiye bunun hesabını soracak...