Ahmet Taşgetiren Yazıları ...

  • 62 Cevap
  • 35415 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

esedullahmurat

Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« : 18 Ağustos 2007, 10:56:18 ÖÖ 10 »

Ahmet Taşgetiren


Şu sözü kim söylemiş olabilir size göre:


"Sana ayak bağı oluyorum, istersen biraz uzaklaşayım."


Evet, bildiniz, Hayrünnisa Gül, Cumhurbaşkanı adayı olan eşine söylemiş.


Artık herkes açıkça yazıyor:


-İş anlaşıldı, asıl problem Hayrünnisa Hanımın başörtülü oluşu...


Abdullah Gül'ün kendisi ile ilgili iddiaların üstü teker teker çiziliyor. Ortada Başbakanlık var, Başbakan Yardımcılığı var, Dışişleri Bakanlığı var, Milli Güvenlik kurulu üyeliği var, bütün bu görevler sebebiyle elde edilmiş bir güven ve saygınlık var. Aday olduktan sonra kamuoyu önünde verdiği teminat var. Neyini sorgulayacaksınız? Arkeolojik kazılara girip yıllar öncesinden malzemeler bulmaya çalışmak abesle iştigalden başka nedir?


Evet, Abdullah Gül ile ilgili itirazlar, asıl itirazın girizgahından ibaret...


Diller çözüldü ve asıl itiraz ortaya döküldü:


-Eşinizin başörtüsü...


Sorun bu:


-Hayrünnisa Gül ne olacak?


İşte makul bir gerekçe öne sürüyorsunuz:


-Cumhurbaşkanı olacak olan benim, eşim değil.


Bir makul gerekçe daha:


-Eşimin kişisel tercihidir. Bir insan hakkıdır. Ona saygılı olmak lazım.


Yooo, bunlar tatmin etmiyor.


-Hayrünnisa hanımın başörtüsü ne olacak?


Soru, başkomutan eşi, resepsiyonlar, kabul resimleri, askerlerin tavrı bilmem ne...ile devam edip gidiyor. her platformda Abdullah Gül'ün önüne aynı soru...


Acaba böyle bir tazyikin evdeki yansıması nedir?


Ne hisseder eşler, çocuklar, babaları böyle bir kuşatmaya maruz kalınca?


İşte orada söylemiş Hayrünnisa hanım o sözleri:


-Sana ayak bağı oluyorum. İstersen biraz uzaklaşayım.


Bir çocuk kitabı yazarı dostumun kitabı vardı, ismi şöyleydi:


-Nereye kaçar kelebekler yağmur yağınca?


Bu soruya yansıyan kuşatılmışlık hissi içimi acıtmıştı.


Sonra, bir orman yangınında kaplumbağanın kuşatılmışlığına dair bir yazı okudum. Ardından alevler koşuyor ve o kaçmaya çalışıyor? Nereye kaçacak?


Ben, başörtülü genç kızların böyle bir kuşatılmışlık yaşadığını düşündüm hep.


Ve Hayrünnisa hanım, o sözü ilk söyleyen insan değil.


-Sana yak bağı oluyorum, istersen biraz uzaklaşayım.


Nereye uzaklaşır bir anne?


Eşinden nasıl uzaklaşır, çocuklarını ne yapar? Yoksa çocuklmar çda mı uzaklaşmalı babalarından?


Hayrünnisa hanım o sözü ilk söyleyen değildi, dedim.


Eşiniz sizin başörtünüz yüzünden terfi edemiyorsa...


Eşiniz sizin başörtünüz yüzünden yargı yolu kapalı bir ihraca maruz kalacaksa...


Eşiniz, sizin başörtünüz yüzünden fişleniyor, görevden alınma riski taşıyorsa...


Ne yaparsınız?


-İstersen boşanalım, diyenler oldu.


-Lojmanlarda kalmamayı çare gibi görenler oldu.


-Başımı açsam fişlenmekten kurtulur muyuz, diye düşünenler oldu...


-Bir süre ayrı yaşasak, diyenler oldu.


-Peruk taksam razı olurlar mı acaba, diye düşünenler oldu.


Boşananlar oldu... Başlarını açanlar oldu... Peruk takanlar oldu...Ve o derin baskı içinde ruhi dengelerini kaybedenler oldu... Saçları bir gecede bembeyaz olanlar oldu.


Hepsinde müthiş bir kaçış duygusu vardı bunların... Hepsinde bir işkence ortamı...


Bu ülkenin kadınlarına çok ağır bir bedel ödettik şu geçen on yıl içinde...


Utanç verici bir durumdur bu.


Şimdi bir gazete, yeni seçilen milletvekillerinin başörtülü eşlerini fişliyor ve bunu liste halinde yayınlıyor. Sanki bir sabıka listesi yayınlıyor. O milletvekillerinden birisinin "Benim eşim başörtülü değil" diye açıklama yapma ihtiyacı hissetmesi, aslında yaşanan kuşatılma duygusunun çok açık bir ifadesi?


Utanç verici bir durumdur bu, diyorum yeniden.


Bir cumhurbaşkanı adayına, eşinin başörtüsü sorununu nasıl halledeceği soruluyor.


O Cumhurbaşkanı adayının, Cumhurbaşkanı olarak Türkiye'ye yapacağı hizmet, katkı, neredeyse hiç kimsenin umurunda değil.


Tıpkı daha önce, başörtülü genç kızların eğitimlerinin Türkiye'ye katkısını hiç kimsenin umursamaması gibi...


Ne oldu bize?


Bu bir akıl tutulması değilse nedir?


Başörtüsü meselesini, yasak merkezli düşünmek kadar garabet yok aslında Türkiye açısından...


Ve aslında önce yasağı sorgulamak gerekiyor?


Bu yasağı niye koyduk biz?


Bu yasağın Türkiye'ye bedeli nedir?


Bu yasak bir toplumsal sancı halinde neden devam eder?


Bunu sorgulamalıyız.


Millet, eşi başörtülü 250 milletvekilini seçmiş göndermiş. Demek millette bir yasak şablonu yok. Ne yapacaksınız bu milleti? Milletin neresine düşer başörtüsü yasakçıları?


Bu sorular anlamsız mı?


Bence çok haklı sorular.


Bu yasak sorgulanıyordu, sorgulanacak ve sonunda milletin içine sinen bir özgürlük ortamı açılacak. Er veya geç... Başka ihtimal yok. Ben herkese bir an önce sağduyu yolunu seçmelerini tavsiye ederim.

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Başörtülü eşteki ayak bağı psikolojisi
« Yanıtla #1 : 18 Ağustos 2007, 12:31:58 ÖS 12 »
Alıntı
-Nereye kaçar kelebekler yağmur yağınca?

Bu soruya yansıyan kuşatılmışlık hissi içimi acıtmıştı.

Sonra, bir orman yangınında kaplumbağanın kuşatılmışlığına dair bir yazı okudum. Ardından alevler koşuyor ve o kaçmaya çalışıyor? Nereye kaçacak?

Ben, başörtülü genç kızların böyle bir kuşatılmışlık yaşadığını düşündüm hep.
Ahmet Taşgetiren bu olaya hali ile hallenmek olarak tabir edilen şekilde yaklaştığını, ifadesinde ki 12yi  vuran tesbitiyle ispat ediyor.
Bu olay siyasi,sosyal bir olaydır fakat fakat göz ardı edilenler nokta olayı yaşayanlardı.
Aradan geçen bunca zamanda bir şeyler değişmeye başlıyor galiba.
Konuşan konuşsun dursun .İt ürür kervan yürür...

*

berfin

Başörtülü eşteki ayak bağı psikolojisi
« Yanıtla #2 : 18 Ağustos 2007, 09:12:29 ÖS 21 »
abaca bu insanların başörtülü insanlara yükledikleri yükün farkındalar mı? bir bayan için ne zor bişey olsa gerek kendi tercihi yüzünden eşinin yargılanması... ki kendisine yapılanları geçtim artık... bir arkadaşım eşi savcı diye mesleği olan kuran kursu hocalığını yapamıyor... ve kimbilir kaç tane yitik hayat var böyle...hak hukuk bilmeyen insanlar bunu mu düşünecekler..??

 :( :( :(

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Başörtülü eşteki ayak bağı psikolojisi
« Yanıtla #3 : 23 Ağustos 2007, 10:23:47 ÖÖ 10 »
Hayrünnisa Hanım için bir başörtüsü teklifi/aHMeT TaŞGeTiReN

Medya seferber oldu, Hayrünnisa Gül Hanımefendiye başörtüsü modeli arıyor.

Sophia Loren'den, Audrey Hepburn'e, Ava Gardner'dan Elizabeth Taylor'a ya da Catherine Deneuve'e kadar bil cümle Batılı aktrisin, değişik rollerindeki baş bağlama biçimleri sıralanıyor ve “Batılı – çağdaş - modern bir model” bulunmaya çalışılıyor.

Türban bidatinde yeni hamleler..

Bu işlerin tamamı da dünyaca ünlü Türk modacı Atıl Kutoğlu'na izafe ediliyor.

Rivayete göre Atıl Kutoğlu'ndan böyle bir şey istenmiş de, o da kolları sıvamış da...

Bu modern baş bağlama biçiminde saçlar şöyle olacakmış, boyun böyle olacakmış da...

Sonunda, Türkiye'mizin modern anayasal şeriatının ikna olacağı bir formül bulunabilirmiş de...

Zaman zaman diyorum, güler misiniz, ağlar mısınız?

Ya da güleriz ağlanacak halimize...

Bu işlerin içinde Hayrünnisa Gül hanımefendinin bulunduğunu sanmıyorum. Belki Atıl Kutoğlu da yoktur. televole medyamız, böyle asparagaslar yapmakta mahirdir ve başörtüsü meselesini televole işi haline getirmek için elinden geleni ardına koymamaktadır.

Ben Cumhurbaşkanı eşinin başörtüsü modeli için bir öneride bulunacağım, ama önce Hayrünnisa Hanımefendinin başörtüsü ile ilişkisine dair bir iki cümle kurmak istiyorum.

Bana göre başörtüsü ve tesettür, kişiliğin bir uzantısıdır. Ya da şöyle söyleyeyim: Kişilikle bütünleşmeyen başörtüsü, kim takarsa taksın onu tesettürlü hale getirmez.

Zaman zaman yapılan “Tesettürde dejenerasyon” tartışmaları, kişilikle bütünleşmeyen örtünmeler içindir. Tesettürün vakarını taşımayan, ne kadar örtünürse örtünsün İslamca bir örtünme içinde sayılmaz. Hatta bazen, tesettürün aşağılanmasına sebep olabilir.

Şimdi Hayrünnisa Gül Hanımefendi'nin başörtüsü ile ilişkisine gelelim.

Nasıl bir izlenim var, bayan Gül ile alakalı olarak sizin dünyanızda?

Ben, bayan Gül'ün bugüne kadar çizdiği profilde saygın bir devlet adamı eşi hüviyeti görüyorum.

İşte o profilden benim gözlemlediğim çizgiler:

Öne çıkmayı sevmeyen...

Eşini gölgelemeyen.

Eşine pozitif katkıda bulunan.

Gösteri merakı içinde olmayan...

Haklarını arayan...

Dindarlığını pazarlamayan...

Dindarlığı başkası üzerinde baskı oluşturmayan...

Bulunduğu ortamlarda ayrımcı durmayan...

Anne hüviyeti öne çıkan...

Ama anne hüviyeti yanında, devlet adamı eşi olmanın gerektirdiği temsilde kusur işlemeyen... Dışişleri Bakanı eşi olarak bugüne kadar hiçbir dış temasta sakil bir görüntüsüne rastlanmayan...

Anadolu'nun vakarı, tevazuu ve sadeliği ile, Ankara'nın devlet dünyasını kişiliğinde buluşturmayı başarmış bir genç kadın...

Aşağı yukarı bu...

Peki ne var bu kadında Türkiye için problem teşkil edecek?

Başörtüsü var öyle mi!

Başını Sophia Loren türü bağlasa iş çözülecek öyle mi?

Ne kadar utanç verici bir yaklaşım bu.

Türkiye'nin bir başörtüsü gerilimine sokulması ne kadar saçma bir hadise...

Cumhurbaşkanı seçiminin gelip başörtüsü hadisesine odaklanması ne kadar ağır bir akıl tutulması...

Neredeyse, “Başı açık olsun da çamurdan olsun” diyeceğiz. Cumhurbaşkanı adayı ağzı ile kuş tutsa, onun eşinin bin bir marifeti olsa, başörtülü ise aforoz edilmeye hak kazanıyor...

Bu yaklaşım orta çağda var mıydı acaba? Engizisyon bu mantıktan daha ileri miydi acaba?

Biliyorum, hiçbir faydası yok, biliyorum, o jakoben devrimciler dünyasında asla kabul görmez, ve biliyorum, yapacağım iş bir bayana saygısızlık çığırının devamı niteliğinde ama, başta verdiğim sözü tutup, ben de Hayrünnisa Hanım için bir başörtüsü örneği sunacağım.

Önceki gün, cenazesi kaldırıldı şehit jandarma uzman çavuş İzzet Emir'in...

Tabut üzerine kapanmış iki kadın vardı fotoğraflarda: Biri anne, biri eş... İkisi de başörtülüydü.

İşte onların başındaki örtüyü örtsün derim Hayrünnisma Hanım...

Annesinin, ya da kayınvalidesinin baş örtüsüdür o. Kız kardeşinin ya da görümcesinin... yani Anadolu kadınının... Aslında Hayrünnisa hanımın şu andaki başörtüsü de Anadolu kadınının başındaki örtüdür.

Atıl Kutoğlu gelsin, Cem İpekçi de olabilir, şehit cenazelerine kapanan Anadolu kadınının başörtüsünü stilize etsin, çözülsün bu iş...

“Var mısınız?” dediğimde size göre kaç kişinin eli havaya kalkar...
Ben çok ümitli değilim.

Bu iş kurtla kuzu hikayesine döndü çoktandır.

Bu iş, bağcı dövmekle alakalı çoktandır.

“Türban – başörtüsü” ayrımı yapan ve türbanı “siyasi simge” diye niteleyen Demirel'e soruldu vaktiyle: Üniversiteli kızlar, annelerinin başörtüsü ile üniversiteye gelse içeri girebilirler mi?

-I-ıh, dedi.

Olmaz yani...

O zaman annelerin başörtüsü de siyasi simge olur...

O zaman şehid annelerinin veya eşlerinin başörtüleri de siyasi simge olur...

Kurt kuzuyu yemeye niyet etmiş bir kere...


Türkiye bunun boğuntusunu yaşıyor.

Ama oyun sonuna geldi.

Millet oyunu boza boza ilerliyor.

Bir gün başörtüsüne karşı çıkmak şehid annelerine ve eşlerine karşı çıkmak haline gelecek... O zaman kim ne yapacak merak ediyorum. Ben derim ki herkes bir an önce aklını başına toplasın. Türkiye'ye zaman kaybettirmesin.

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
« Yanıtla #4 : 07 Eylül 2007, 04:36:44 ÖS 16 »
tanıdık bir senaryo...

Yer Avrupa'da bir ülke. Erkek Müslüman, kadın Hristiyan veya başka bir eğilimde. Birbirlerine aşık oluyorlar. Evlenmeye karar veriyorlar. Erkek ve ailesi, kadının müslüman olmasını şart koşuyor. Kadın da, mevcut inancına zaten çok bağlı olmadığı için, din değiştirmekte bir beis görmüyor. Müftülüğe gidiyorlar, bir din değiştirme merasimi yapılıyor. Sonra evlilik.

Olacak ya, kadın İslam'a girmeyi ciddiye alıyor. Belki de aşk saikiyle olacak, kocasının dinini daha iyi öğrenip, daha iyi bir Müslüman olduğunda yuvalarının daha büyük bir sevgiyle donanacağını düşünüyor.

İslam'a dair kitaplar istiyor, kitaplar alıyor...

Okuyor, okuyor, okuyor.

Dindar arkadaşlar ediniyor, onlardan da Kur'an okumayı öğreniyor.

Kocası önce olan bitenin farkında olmuyor, eşinin İslam'la ilgili soruları artınca bir biçimde onlardan kurtulmaya çalışıyor, sonra dur bakalım nereye varacak diyor. Sonra...

Sonra kadının hayatında bazı değişmeler başlıyor. Önce namaz giriyor devreye... Onunla birlikte namazlarda başörtüsü... Sonra devamlı başörtüsü takmaya başlıyor. Kur'an okuyor. Sosyal ilişkilerde kimi ölçüler gözetmeye başlıyor. Nihayet bir umre mevsiminde "Umreye gitsek birlikte" diyor.

Umre, acaba ne ki?

Beyi şaşırıyor. Umre acaba ne ki?

Aslında eşinin daha önce dikkatini çekiyor, beyinin İslam konusundaki ilgisizliği... Namazsızlık mesela... İslam adına öğrendiği şeylerden hiçbirinin Beyinde olmamasına şaşırıyor.

Kendisinden "Müslüman olması"nı isteyen Beyi, acaba nasıl bir şey istemişti gerçekte, bunun cevabını kolay bulamıyor. Zaman içinde, yeni Müslüman olmuş, adını diyelim Helga iken Fatıma yaptırmış olan "Gelin"le, çook çook zamanlardan beri Müslüman olarak gelen "Damat"ın Müslümanlık frekansları tutmamaya, "Eski Müslüman", "Yeni Müslüman"ın Müslümanlığını fazla bulmaya başlıyor...

Sonuç, çoğu zaman, "Müslümanlık farkı" sebebiyle ayrılığa varıp dayanıyor.

* * *

İslam ilahi bir din. İnsana bildirilen ilahi ölçüler bütünü.

Müslüman ise, İslam'ı hayat ölçüsü olarak kabul eden ve hayatını ona göre biçimlendireceği akdini yapan insan demek. Her Müslüman, İslam'ı bir anlamda kendi kişiliğinde yorumlar. Bununla bir Müslümanlık kıvamı sergilemiş olur. Denebilir ki, kişilikler İslam'la ne kadar ayniyet kazanırsa, Müslümanlık kıvamı o ölçüde sıhhatli olur. İslam ile Müslümanlık yorumumuz arasında ne kadar fark meydana gelirse, o kadar problemli bir kişiliğimiz oluşmuş demektir. Burada da amaç, sonunda "Allah'ın razı olacağı" bir şahsiyete ulaşmaktır. "Müslümanlığımızın güzelliği" ölçüsünde "rıza-yı ilahi"ye kavuşacağımızı söylemek herhalde yanlış olmaz.

* * *


Yeni Müslüman olmuş olsaydık, eğer Müslümanlığımızı önemsiyor isek, kelime-i şehadet getirdikten sonra yapacağımız ilk iş, İslam'ın insan hayatına getirdiği çerçeveyi öğrenmek olurdu. Sonra da öğrendiğimiz her şeyi tek tek hayatımıza taşımak...

İslam hiç şüphesiz bizim kişiliğimizde bir yeni insan inşa ederdi; zihniyet dünyası ile, kalbi hassasiyetleri ile ve her bir uzvunun kalb - dimağ eksenine uyumlu hareketi ile...

Eski varlığımızın her boyutu, İslam'ın rengiyle yeniden biçimlenirdi.

Bir Amentü!

Bir İbadet manzumesi.

Bir muamelat çerçevesi... İnsan ilişkileri düzeni...

"Ta'zim li emrillah. Şefkat li halkillah..."

Yere göğe, suya toprağa, canlıya cansıza kadar uzanan bir sorumluluk duygusu...

İslam bütün bunları kapsardı ve "Eşhedü..." diye bağlılık arzeden herkese bir hayat çerçevesi sunardı.

Allah Rasulü -sallallahü aleyhi ve sellem- imanın 70 küsur şube olduğunu, bunların da "Lâilâhe" diyerek tevhid bilincine ulaşmaktan, insanlara eziyet veren şeyi yoldan kaldırmaya kadar uzanan bir sosyal sorumluluk ihtiva ettiğini bildiriyor.

"Allah'ı sevmek, Allah için bir birini sevmek, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'i sevmek, ihlâs ve samimiyet, riya ve nifakı terketmek, günahlarına pişman olup tevbe etmek, Allah'dan korkmak, rahmetini ümid etmek, rahmetinden ümidi kesmemek, Allah'a şükretmek, vefakâr olmak, belaya sabretmek, mütevazi olmak, şefkatli ve merhametli olmak, küçüklere şefkat göstermek, kin ve garezi terketmek, hasedi terketmek, hile ve sû-i zannı terketmek dünyaya dalmamak, mal ve makam sevgisini terketmek, anne babaya iyi muamele etmek, çocuklarına dînî terbiye vermek, sıla-i rahim, hükümdarlığı adaletle icra etmek, hudûd-i şer'iyyeyi ikame etmek, emaneti eda etmek, herkese iyi muamelede bulunmak... " İnsan hayatının tüm kıvrımlarını tanzim eden bu ölçüler imanın şubeleri arasında sayılıyor.

Bu durumda İslam, insan olarak aklınıza ne gelirse hepsi için bir ilahi ölçü demekse, Müslüman olmak da, tüm bunlarla bir şahsiyet dokumak anlamına geliyor.

Şu kesin:

İslam, kişiliğimize ne kadar kendi bütünlüğü içinde yansıyorsa, o kadar "tam Müslüman", bu bütünlük ne kadar parçalanıyorsa, o kadar "Kişiliği parçalanmış Müslüman" haline gelmiş oluyoruz.

Hiç şüphesiz namazı olan Müslümanla, olmayan Müslüman, orucu olan Müslümanla olmayan Müslüman, zekat borcu olduğu halde zekat borcunu veren müslümanla, zekat borcunu ödemeyen Müslüman arasında fark olmalıdır. Yalan söyleyenle, söylemeyen, haram lokmaya uzananla uzanmayan, kul hakkını çiğneyenle çiğnemeyen, evinde Müslümanca bir hayat düzeni kuranla kurmayan... ve daha böyle binlerce insan davranışında İslamla İslamsızlık farkı... Her biri bir yere yerleştiriyor "Müslümanlık kıvamımız"ı ...

Fark önemli mi?

Evet, Yaratıcı'nın huzuruna sunulacak ve orada "İlahi Rıza"ya mazhar olacak veya olmayacak bir "Müslümanlık çerçevesi"nden söz ediyoruz.


Kişiliğinde İslam oranı yüzde beş olanla, yüzde 95 olan arasındaki fark önemli değil midir?

Şehadet kelimesini çekip, orada kalanla, İslam içinde bir derinleşme yaşayan aynı mıdır?

Hatta şehadet kelimesini bile babasından miras olarak alanla, hayatının her safhasında imanı, ibadeti ve muamelatı özümseyen bir olur mu?

Eğer "Din" yani "İslam" insanoğlu için varoluşu anlamlandıran bir müessese ise, insanın o müessese ile ilişkisinin boyutu çok önemli olmalıdır.

"Dini oyun ve eğlence edinmek!" (En'am, 70. Araf, 51)

Kur'an'da ısrarla kabul edilmezliği vurgulanıyor bu davranışın. Din hayat - memat meselesi işin gerçeğine bakılıyorsa...

Ve bunun idrakinde olan için en temel soru İslam'la ilişkisinin hangi noktada olduğu sorusudur.

"Ben ne kadar Müslümanım?"

Bir gün mutlaka hesaba çekileceğinin bilincinde olan insan için bu, "kendi kendini hesaba çekme" hamlesidir. Bir "hayat kitabı"na bakma eylemi... Bir, bundan sonrasını "Rıza-yı ilahi"ye sunulacak şekle sokma toparlanışı...

"Ben ne kadar Müslümanım?" diye sormak, "Rabbimle ilişkim ne kadar sağlıklı, Kur'an'la hukukum beni onun dünyasına götürüyor mu, Peygambere imanım onunla aynileşme gayretine dönüşüyor mu, ahiret inancı, dünya hayatıma ne kadar yansıyor, namazım ne kadar namaz, orucum ne kadar oruç?" sorularını sormaktır?

Müslümanlığı gündeminden çıkmış bir insan... İslam'la ilişkileri gündeminin hiç bakmadığı sıralarına itilmiş bir insan... Günlük hayatında, kendisine hayatı bahşeden Kudret'i hiç hatırlamayan bir insan... Hiç ölmeyecekmiş gibi sorumsuzca yaşayan bir insan. "Müslümanlığım ne kadar?" gibi bir sorunun yüreğinde hiçbir kıpırtı oluşturamadığı bir insan... İslam'la ilişkileri alabildiğine kağşamış bir insan... Müslümanlık kumaşının üzerindeki güve yeniklerinden habersiz insan... İslam'ı hayatının en dar alanlarına sıkıştırmış bir insan... İslam'ın hayat için anlamı üzerinde hiç düşünmemiş insan... Kulaklarına İslam'ın canhıraş seslerinin hiç ulaşamadığı insan...

Böyle bir insanın İslam'la ilişkisi problemli bir ilişki değil midir? Ve bu ilişki nasıl sunulabilir Yaratıcı'nın huzuruna?

Yaratacının huzuruna, yani geri dönülmez sınıra varmadan önce... bir hayat muhasebesi...

Ne kadar Müslamanım?

Günler, geceler, mevsimler, Recepler, Şabanlar, Ramazanlar... hep bu soruyu sorar insana?

Bir gün bizlere duyuruncaya kadar!


aHMeT TaŞGeTiReN

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
« Yanıtla #5 : 08 Eylül 2007, 12:46:06 ÖÖ 00 »
baş taraftaki hikayecik danimarkalı gelin filmini hatırlattı bana.
gerçekten ibretlik ve bu makalenin konusu bir filmdi. önemle tavsiye olunur.

evet; allahın kuranda belirttiği gibi:

iman ettik demekle kurtulabileceğinizimi zannediyorsunuz !!!

*

Çevrimdışı turab

  • *
  • 25
Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
« Yanıtla #6 : 09 Eylül 2007, 04:51:52 ÖÖ 04 »
Allah razı olsun güzel bir yazı...
"ne kadar müslümanım" her daim kendimize sormamız,
sorgulamamız gereken bir soru!!

teorideki bilgilerimizi pratiğe ne kadar geçirebiliyoruz!!
Düşüncesini İslamlaştırmayan,
Yaşantısını İslamlaştıramaz..

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
« Yanıtla #7 : 09 Eylül 2007, 03:54:51 ÖS 15 »
Müslümanın demek müslüman olamk için kâfi midir?
Ne kadar müslümanım sorgusu iman ettim diyip bunun yanında pratiğide olan kişiler için olur ancak.İman ettik diyip hayatının içinde islama dair hiç bir şey barındırmayanlar için soru ''Benim dinim ne?'' olmalı.

*

Çevrimdışı batın

  • ****
  • 600
Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
« Yanıtla #8 : 10 Eylül 2007, 05:38:27 ÖS 17 »

 hayatının içinde islama dair hiç bir şey barındırmayanlar için soru ''Benim dinim ne?'' olmalı.

oyle bir hale gelmişizki bu soruyu kendimize sorma geregi duymuyoruz, nefislerimizin istekleri dogrultusunda yasayıp,sukurler olsun islamı yasıyoruz(!) diyoruz :'(

 ''genc yasında, namaz kılıyorsun,tesetture ne gerek var!!!''turunden ve buna benzer sorgulamalarımız haddiden fazla... :(

*

vuslat_sevdasi

Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #9 : 21 Ocak 2008, 10:51:06 ÖÖ 10 »
Asıl Sorun: Zihniyet problemi


Bugün sizlerle, başörtüsü tartışmasının en temelindeki problemi değerlendirmek istiyorum.

O bir zihniyet problemidir.

Yazılı kurallardan öte bir zihniyet problemi...

Bence yasağı koyanlar da, yasağa maruz kalanlar da, o zihniyet dünyasında dönüp duruyor.

Nasıl bir şey bu?

Hem yasakçıların hem yasaktan mağdur olanların içinde dönüp durduğu ortak zihniyet dünyası nedir?

Çelişki gibi görünen bu yargıyı tahlil edersek hadise daha net anlaşılır.

Yasakçıların zihniyet dünyası şöyle şekilleniyor:

-Bu memleket bizden sorulur. Bu memleketin düzenini, nizamını biz belirleriz.

-Evet, 1946'dan sonra çok partili hayata geçildi, millete rey hakkı verildi ama, o rey hakkı bile bir yere kadar geçerlidir.

-Bizim her zaman, memleketin, milletin gidişini tanzim etme hakkımız mevcuttur.

-Millet zaman zaman sandığa gidip yanlışlıklar yapıyor. Ama önce sandık her şey değil. Sandıkla geleni Ankara'da diğer kurumlarımızın iradesiyle terbiye ederiz. O da mümkün olmazsa, yedekte başka terbiye edici güçlerimiz vardır.

-Bu memlekette herkes, varoluş gerekçesini, yani meşruiyyetini bize ispatlamak zorundadır. Niye okul açıyor, niye eğitim görüyor, niye inanıyor, niye inanmıyor, niye başını örtüyor, niye parti kuruyor, niye gülüyor, niye ağlıyor?

-Niyetlerini bile sorgulama, yargılama hakkımız var. Onun için herkes, niyetleri konusunda bile bize güven vermesi lazımdır.

-Biz bu memleketin asli sahibiyiz arkadaş, var mı ötesi?

İşte bir kesimin zihniyet dünyası bu.

Peki ya öteki kesim? “Mağdurlar” dediklerimiz? Onların zihin dünyasında, bu zihniyetle ortaklaşan ne var?

Şu var:

Şu, yukarda resmedilen baskıyı içselleştirme...

Sanki zımnen herkes “Sen haklısın” diyerek söze giriyor. “Benim varlığımı bile sorgulama hakkın var. Bunu kabul ediyorum” diyerek yola çıkıyor.

Ardından da masumiyet ispatına, “Ben senin için tehlike değilim” söylemine, “meşruiyyetimi tanı” yaklaşımına, “Niyetimden kuşkulanmana gerek yok” duygularına, “Yanlış yaptığımda dövme hakkını teslim ediyorum” sızlanmalarına...yöneliniyor.

“-Başınızı bağlama biçiminizi yanlış buluyorum, bir de iğne batırmışsınız. Üstelik rengi de yanlış. Bu neyin simgesi? Hangi tarikatın?” dediğinde,

“-Emriniz olur, sizin istediğiniz gibi bağlayalım” deniyor mu?

Bir tv tartışmasında başörtülü bayan, öte cenahtaki bayanın amirane sorgulaması karşısında giyim tarzının masumiyetini ispat için diller döküyor mu?

Bunun adı bir yandan baskı, öteki taraftan ise içselleştirme düzenidir...

Türkiye'de egemen düzen budur.

Baskıcılar ve içselleştirmeciler diye iki kategori oluşmuştur.

Tüm bu yargılamalar, meşruiyyet sınamaları, terbiye girişimleri karşısında, hani şu, Meclis'in bağrında yazılan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” cümlesini haykırma iradesi yüreklerde depreşir mi?

Yoksa milletten yüzde 47 oy almış Başbakan dahil hep birlikte “Milletin mutabakatı var ama bir de kurumların mutabakatı alınmalı” mı deriz?

Bu ülkede bazıları, kendi oylarının, bir milyon değerinde olduğu inancındadır ve toplumun öteki kesimleri, bu çarpık hesaba inandırılmışlardır.

Tam bu yüzden Türkiye demokrasisi, sağlıklı bir demokrasi olamıyor.

Bir cola reklamı vardı.

Kovada bulunan cola şişelerinden birini alan zenci çocuk, uzaktan gelen ve elindeki cola şişesine göz diken dev zenci basketciyi görünce kararlı bir duruş sergiliyor ve şöyle diyordu: :

-Aklından bile geçirme!

Bence bu, demokrasilerde oy vererek toplum yönetimine katılan insanın duruşu olmalı.

Haklarına müdahale karşısında,

-Aklından bile geçirme, diyebilme dirayeti...

Demokrasi gerçek anlamıyla böyle gerçekleşebilir.

Bu noktada ancak düşe kalka ilerleyebildiğimiz söylenebilir.

Şu kadar darbe yemişiz, müdahale ile karşılaşmışız, bu fiili müdahaleler dışında, baskının bürokratik sistem haline gelmesi söz konusu olmuş...

Ama her şey negatif de değil.

Düşmüşüz, ama kalkmışız da...

Belki son zamanlarda, baskı cenahında gözlenen öfke,

-Artık yeter! seslerinin yükselmeye başlaması yüzündendir.

Zaman değişti.

Bir yerlerden sesler yükseliyor.

-Herkes haddini bilsin sesleri yükseliyor.

-Kimse kimseye boyun eğmek zorunda değil, sesleri yükseliyor.

-Ağzı çorba kokuyor, ayağında çarık var, fasa fiso diye nitelenen insanların çocukları devreye giriyor: Babalarından daha yüksek sesle meydana çıkıyor ve:

-Neden, hangi hakla, senin meşruiyyet kaynağın ne diye sorarak geliyor.

Hepimiz bu ülkenin onurlu, eşit vatandaşlarıyız. Kimse kimseye tahakküm hakkına sahip değil. İnsanlarımız bu bilinci içselleştirebilirse, Türkiye'de hakiki değişim o zaman gerçekleşecektir. Bunun için ümitvar olmak gerekiyor.
 
 
ahmet taşgetiren

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #10 : 23 Ocak 2008, 01:26:22 ÖS 13 »
aHMeT TaŞGeTiReN

Türkiye'nin nüfus yapısına ilişkin rakamlar yayınlandı.

    Bu rakamlar hiç kuşkusuz hem birey olarak insanlara, hem bu ülkeyi yönetenlere, hem de, bu ülkeyi stratejik değerlendirmelerinde dikkate alan uluslar arası güçlere mesajlar verir.

    Bir çocuğun dünyaya gelmesi, bir ailenin gündemini etkiler.

    Yaşlanmak her birimizin gündemini etkiler.

    Artı yaşlı bir anne – baba, evlatların gündemini etkiler.

    Aynı şekilde, nüfus katmanları, son derece önemli sorun başlığı sunar sorumlu konumda olanlara..

    Türkiye nüfusunun yarısı 28 yaşın altında demenin bir anlamı vardır.

    Bu, genç, yetişme çağında veya sorumluluk almaya başlamış bir nüfusu işaretliyor.

    0-14 yaş grubunda oranın düşüyor gözükmesi, doğumun azaldığının ve toplumun yaşlanma vetiresine girdiğinin işaretidir.

    Türkiye'de, 65 yaşın üzerinde 7.1 milyonluk nüfusun bulunması, bu rakamın her yıl büyüyecek olması, ciddi bir sosyal güvenlik probleminin mevcudiyetinin işaretidir. Öte yandan huzur evi ihtiyacıdır, huzur evi sorunlarıdır, aile ilişkilerinde gerilimlerdir.

    Köylerin boşalmakta olması önemli bir veridir. Bu, şehirlerde iş gücü açığının büyümesi, köy – şehir salınımında ortaya çıkan kültürel travma ve bunlara bağlı olarak oluşan sosyal karmaşalar demektir.

    İstanbul'un 12.5 milyonluk dev bir şehir haline gelmesi, "Ne olacak bu şehrin hali?" sorusunu getirir tüm Türkiye'nin ve tabii Türkiye'yi yönetenlerin önüne...

    Onun için, nüfus rakamlarını doğru okumak ve bir gelecek tasarımı çıkarmak gerekir.

    Tekrar evimize dönersek...

    Çocuklarımızın her birinin yaş kademelerine ilişkin tasavvurlarımız vardır. Doğduktan sonra onların önünü, o tasavvurlar istikametinde açmaya çalışırız. Onlara yukarıya doğru tırmanmaları için imkan hazırlarız. Onlara, kendi kişiliklerini sağlıklı inşa etmeleri ve kendi kendisi olabilmeleri için malzemeler sunarız. Onların bir idrak seviyesine ulaşmalarını isteriz. İsteriz ki onlar farklı ve bizden daha güzel bir gelecek inşa etsinler.

    Hele Türkiye gibi geçmişi büyük başarılarla dolu, ama, bugün zorluklar yaşayan bir ülkenin, yine başarılı bir geleceğe doğru yürümesinde bizim çocuğumuz nasıl bir misyon ifa edecek? Bu da derdimizdir. 

    Devlet nasıl okur mesela, ülkesinin genç nüfus yapısını?

    Sanırım dağlardaki gencinden ürker.

    Şehirde tedhişe bulaşmış gencinden ürker.

    Uyuşturucuya tutsak olmuş gencinden ürker.

    Ceza veya ıslahevine düşmüş gencinden ürker.

    İş bulamadığı gencinden ürker.

    Eğitim veremediği ya da eğitimleri yarıda kalmış gencinden ürker.

    Oysa devlet bilir ki, genç nüfus, bir ülke için kolay bulunmayacak bir dinamizm potansiyelidir.

    Yani, iyi işlendiği takdirde bir ülkeyi yücelere tırmandıracak bir hazinedir.

    Müthiş bir insan sermayesi kaynağıdır.

    Ve, bir ülkenin en büyük zenginliği insan sermayesi, diğer ifadeyle yetişmiş insan  gücüdür.

    Bir ülkenin en büyük zaafı ise yetişmiş insan açığıdır.

    Bilinir ki, bu genç nüfus ya özgül ağırlığı yüksek bir toplumun cevherini oluşturacak ya da, ıskartaya çıkarılacaktır.

    Yani enerjisini boşa akıtan kitleler haline gelecektir. 

    Böyle bir sonuç, gençliği atıl bir kapasite haline bile getirmez. Bu, gençliğin içinden çıkılmaz bir sorun yumağına dönüşmesidir.

    Türkiye ciddi eğitim açığı bulunan bir ülkedir.

     Bu, genç nüfusun yeterli eğitim imkanına kavuşamaması demektir.

    Böyle bir ortamda devlet, ülke insanının eğitime yönelik bütün hamlelerini teşvik etmelidir.

    Burada, gençlerin önünü kesici, eğitimlerine mani olucu tüm davranışların ülkenin geleceğine karşı bir cinayet olduğunu ifade etmek gerekiyor.

    Meslek liseli diye kanatları kesilen, başörtülü diye eğitimleri engellenen çocuklar, yarın ülkeleri adına, bu engellemeyi yapanların yakasına yapışacaklardır.

    Onun için, bırakınız uçabilen uçsun, diyorum..

    Önümüzdeki birkaç on yılda, Türkiye nüfusunun göstereceği  gelişme seyri, Türkiye'nin dünyadaki ağırlığını tayin edecektir.

    Onun için, bana göre anneler – babalar çocuklarında, gençler kendi yüreklerinde, Türkiye'nin yarınlarının rüyasını görmelidir.

    Önümüzdeki birkaç on yıl...

    Her bir insanımıza en büyük enerjinin yüklendiği bir tırmanma süreci olmalıdır.

    Bu noktada, toplum nüfusunun derinliklerinde yaşayan sivil toplum kuruluşlarının ve cemaat vs gibi farklı sosyal oluşumların üstleneceği misyonun da çok hayati olduğuna inanıyorum. Emek verilecek her bir gencin, yarının Türkiyesini omuzlarında taşıyacağı bilinciyle hareket etmek, her hizmete farklı bir anlam kazandıracaktır.

    Bunu başarabilen bir Türkiye, yıldız ülke olmaya aday olacaktır

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #11 : 29 Ocak 2008, 02:04:44 ÖS 14 »
aHMeT TaŞGeTiReN

Ak Parti ve MHP'yi pusturan çeteyi kastediyorum. Başbakan Erdoğan'ı ve MHP lideri Bahçeli'yi... Meclis'te anayasa değiştirebilmenin çok üstünde bir sandalye sayısını... Onca milletvekilini yani... Nasıl pusturuldu bu koca kütle?

Kamu görevlisinde başörtüsü yasağı kalkmasın! Üniversite dışındaki eğitim kurumlarında başörtüsü yasağı kalkmasın! Nasıl bu noktaya gelindi? MHP Grup Başkan Vekili Mehmet Şandır net gerçeği söylemiş: "Başörtüsü Kur'an-ı Kerim'in emridir. Bir inanç değeridir."

Bu kanaati sanırım Başbakan Erdoğan ve Ak Partililerle, MHP lideri Devlet Bahçeli ve MHP'liler de paylaşıyordur. Peki bu "Kur'an emri"nin hangi insanları bağlayıp hangisini bağlamadığına kim karar veriyor? Mehmet Şandır bir şey daha söylemiş: "Sorun kökünden çözülecek!" Peki sorun kökünden çözülüyor mu? Şu ana kadarki bilgilere göre çözülmüyor. Köküyle başıyla duruyor, bir dalda çözüm ışığı var o kadar. Kökü ve dalı duruyor, dedim. Bu bir inanç gereği ise ve inanç gereği özgürlük tanımak söz konusu ise, kamu görevinde ve üniversite dışında baş örtme yasağı niye? Bazı itirazlar var.

1- Kamu görevinde baş örtülürse, laik devlet anlayışı ile bağdaşmaz. Çünkü laik devlet, bir inanç simgesine izin vermez.
2- Üniversite öncesinde kız çocukları ana - baba baskısı altında başlarını örter, bu alanda serbestlik sağlanırsa ana-baba baskısının kapısı aralanmış olur.
3- Tam bir başörtüsü serbestliği, birdenbire herkesi başını örtmeye yöneltir, bu da başını örtmek istemeyen kadınları -üniversitede başı açık öğrencileri- baskı altına almaya yol açar.

 Şimdi soralım: Sayın Başbakan, Ak Partililer, Sayın Bahçeli ve MHP'liler yasakların kalkmaması için öne sürülen bu gerekçelere inanıyorlar mı? Sanmıyorum. Çünkü bu gerekçelerin altındaki varsayımlar doğru değil:

1- Laik devletin başı açıklıkla özdeşleştirilmesi, başı açıklığın, evrensel, layüs'el, tartışılmaz, kutsal ve uyulması gerekli bir giyim tarzı olduğu varsayımına dayanıyor. Buna neden inanalım?
2- Üniversite öncesinde kız çocuklarına ana-baba baskısı yapılacağı varsayımı, hem bu yanlış kanaati onaylamayı gerektiriyor, hem de ana-baba yerine "devlet baskısı"nın kutsanması eğilimine dayanıyor. Bunu onaylaması için önce sayın Başbakan'ın, İHL çağında kızlarına zorla başını örttürdüğünü kabul etmesi gerekiyor. Böyle bir şey yok ki! Ayrıca baş örtüsü yasağı, başlıbaşına bir "baş açma dayatması" ndan başka anlam taşıyor mu?
3- Başörtüsü yasağı tamamen kalkarsa herkes başını örtmeye kalkar, bu defa başı açıklara baskı oluşur. Bu iddia da gerçekten saçma sapan bir varsayımdan yola çıkıyor. Bir kere başörtüsü yasağının olmadığı dönemde kimseye başını örtmesi noktasında baskı yapılmış değil. İki, bu alanda tam bir huzur var. Üç, Türkiye'de herkes başını örtüyor değil. Dört, şayet bir başörtüsü serbestisi kadınların akın akın başını örtmesi ile sonuçlanacaksa, o zaman, başörtüsü yasağı, böylesine bir kadın çoğunluğuna karşı baskı anlamına gelmektedir. Hangi demokrasi, hangi hukuk devleti, hangi insan hakları duyarlılığı böyle bir baskıyı onaylar?

Bu saydıklarımın hepsini AKP'liler de MHP'liler de bilir. Başbakan Erdoğan ve sayın Bahçeli de... O zaman nasıl oluyor da, Meclis'te büyük çoğunluk sahibi bu iki parti, inanmadıkları bir "çözüm çerçevesi" ni "çözüm" diye milletin huzuruna getiriyorlar? Sayın Başbakan'ın söyleyip durduğu "Milletin mutabakatı var ama kurumlar arası mutabakat yok!" sözü neyi anlatıyor? Millet iradesini gölgeleyen bir oluşumu değil mi? Millet iradesinin tecellisine imkân vermeyen bir oluşumu...

Onun adı ne? Ortada öylesine kötü bir denklem var ki, akıllara zarar:

Toplumun büyük bir kesimi özgürlük istiyor, bir kesim de o özgürlüğü vermeyiz, diye direniyor ve yıllar böyle bir sancı ile geçiyor. Yasak meşru, özgürlük meşruiyet dışı... Nasıl bir şey bu? Özgürlük karşıtı o grubun gücü nereden geliyor? Meşru bir güç mü bu? Yoksa çeteleşme denen şey mi? "Başbakan bile asan bir çete!" gerçeği var mı bu memlekette? Ve sevgili iktidarımız, muhalefetimiz bu işi çözebilecek iradeye sahip mi? Başörtüsü ile ilgili tartışmalar, Türkiye'de demokrasinin hâlâ emekleme safhasında olduğunu ortaya koyuyor. Gerisi laf.

*

vuslat_sevdasi

Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #12 : 21 Şubat 2008, 10:27:02 ÖÖ 10 »
Hadiseyi, akıl çerçevesinde düşünmek lazım. Öyleyse soralım: -Bu yasak sürdürülebilir mi? -Hayır sürdürülemez.
Gelin irdeleyelim: Başörtüsü, üniversite seviyesinde 40 yıl önce gündeme giriyor. O zamandan beri okuyan genç kızların gündeminde. Örtülü bir yasağa rağmen ilgi sürekli artıyor. 10 yıl önce, üniversiteler kesin yasak uygulamaya başladı.

Ama, genç kızların başörtüsü ile ilgisi bitmedi. Bir kısmı başını açmadı, bir kısmı dışarıda başörtülü oldu, kapıdan girerken başını açtı, bir kısmı başını açsa da içinde ukde ile yaşadı. Her şeye rağmen özgürlük talebi bitmedi. Toplum yüzde 80 civarında bir olumlu görüşle bu talebi onaylıyor. En son bu talep Meclis iradesine yüzde 80'lik bir çoğunlukla yansıdı. Bundan sonra yasağın sürmesi iki ihtimalle mümkün: 1- Yargının, Meclis'in yüzde 80'lik iradesini ters yüz etmesiyle. 2- Askerin, yönetime el koyup fiili bir yasak uygulamasıyla... Evet, sadece bu iki ihtimalle başörtüsü mutlak anlamda yasaklanabilir.

Onun dışındaki itirazlar, Meclis iradesini gölgeleyemeyeceğine, daha önemlisi değiştiremeyeceğine göre, çünkü bu irade, halkın sandıktan çıkan reyine dayandığına göre netice alması mümkün değildir. O zaman diğer iki şıkka gelelim: Soru bir: -Yargının, Meclis iradesini ters yüz edecek bir tavrı, yasağın sürmesini temin eder mi? TBMM bir anayasa değişikliği yaptı, "Yasama" organının kararlarını denetleyen Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa değişikliklerini "esas"tan inceleme ve bozma yetkisi yok. Bu durumda bu Anayasa değişikliğini "esas"tan bozamaması lazım. "Esas" ise, özgürlüğü getiriyor.

Şu sıralar, dışardaki vaveyla, Anayasa Mahkemesini bu anayasa kuralını aşmaya teşvik niyeti taşıyor. Yüce Mahkeme böyle bir şey yapar mı? Yapmaması beklenir. Ama diyelim ki böyle bir şey yaptı, bu yasağın sürmesini sağlar mı? Sağlar, sağlar ama, millet iradesi ile çelişen bir yargı kararı olarak sağlar. O durum ise, sistem ve yargı - millet ilişkisi açısından gerçekten sancılı bir durumu göze almak demektir. "Millet iradesini dışlayan bir yargı kararı" görüntüsü sağlıklı ise, yasak sürebilir. Soru iki: -Askeri bir tavır yasağı sürdürebilir mi? Askeri tavrın farklı kademeleri söz konusu olabilir.

Diyelim asker, "Biz bu özgürlüğe karşıyız" gibi bir açıklama yaptı. Bu da yasa dışı ama, Meclis iradesi, böyle bir tavrı, "Milli irade böyle tecelli ediyor" diyerek es- geçebilir. Askerin tavrı bir bildiri ile sınırlı kalmayabilir. "Çatışma vs" temalarından yola çıkarak bir askeri müdahale yapabilir. Asker gelir, iktidara el koyar, Meclis'i ıskat eder, yasağı sürdürür? Acaba sürdürebilir mi? Bundan önce, tabiidir ki, asker böyle bir iktidarı sürdürebilir mi, sorusunu sormak gerekiyor.

Cevap şu:

Asker böyle bir iktidarı da sürdüremiyor. Asker böyle bir iktidarı, sivil kadrolarla paylaşıyor, sivil kadroların bir ideolojik kimliği oluyor ve halk kısa sürede böyle bir iktidarın ideolojik kimliğini "teşhis ediyor!" O teşhis edilen kimliğin, halk nezdindeki itibarı kadar, askeri müdahalenin de itibarı oluyor. Asker, şu anda başörtüsüne karşı gruplardan bir iktidar oluşturacaksa, o grupların, millet nezdindeki etkinliği, toptan yüzde 20'yi geçmiyor.

Bu durumda askeri müdahale, yüzde 20'nin iradesini temsil etmiş oluyor. Yüzde 20 iradeyle bir yasağın sürdürülmesi, nasıl bir fecaattir, bunu düşünmek yeter. Kaldı ki, bir askeri müdahale, Türkiye'de hep görüldüğü gibi, sonunda sandığa gitmek zorunda ise, böyle bir yasakçı zihniyet sandıktan yine dönecektir. Askerin toplumla ilişkide aldığı yara, fecaatin artısı olacaktır. Bence Asker, şurada benim yaptığım durum değerlendirmesini yapar ve asla millet iradesini dışlayıcı bir tavrın içine girmez. Çünkü, burada tahlil ettiğim iki tavır da biri yargısal, diğeri askeri anlamda "millet iradesi"ni devre dışı bırakıcı bir tavırdır.

Türkiye, o tür yollarda sadece zaman ve enerji kaybediyor. O tür yolların hiçbirisinin Türkiye'ye bir yararı olmuyor. Her iki kurumsal yapının, şu an, ciddi bir toplumsal talebi yansıtan "Başörtüsüne özgürlük" beklentisine karşı, marjinal grupların geliştirdiği özgürlük karşıtı yapılanmaya monte olması kadar sağlıksız bir durum düşünülemez. Bu yasak er veya geç kalkacaktır. Ne kadar erken kalkarsa Türkiye o kadar yakın zamanda normalleşecektir. Devleti elinde kırbaçla toplumu nizama sokuyor gösteren bir yasak, Türkiye'ye asla yakışmıyor


ahmet taşgetiren

Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
« Yanıtla #13 : 05 Mart 2008, 11:22:55 ÖÖ 11 »
1- Operasyon sürpriz olarak başladı, sürpriz olarak bitti. Başlaması sürprizdi, çünkü hiç kimse kış ortasında böyle bir operasyon beklemiyordu. Hatta hiç kimse daha önce yapılan “hava operasyonu”nu bile beklemiyordu. Herkes, hükümeti, “Operasyon yaptırmamak için tezkereyi geciktirdi ve işin ucunu kara bağladı”, diye suçluyordu. Sürpriz olarak bitti, çünkü sınırlı bir süre için planlanmıştı. Bu hava şartlarında uzun süreli ve kalıcı bir operasyonun yapılamayacağı açıktı.

2- Operasyon başarılı olmuş mudur? Bu konuda hemen herkes hem fikirdir. Kış ortasında, kışın en yoğun zamanında, baskın bir harekat ve alt yapının çökertilmesi... “Her zaman geliriz” mesajı. “Gözümüz üzerinizde” mesajı. “Burası artık terör odakları güvenli değil” mesajı. “İşgal gücü ve bölgesel yönetim artık size müsamaha gösteremez” mesajı. Ve “Bu işi bitirmeye kararlıyız, bu işi öncekilere benzemez” mesajı... Bu mesajlar verilmiştir ve alınmıştır.

3- Bu harekat, uzun zamandır yürütülen bir diplomatik harekatın ürünüdür ve o diplomatik harekat, terör örgütünün uluslar arası planda tecridini öngörmektedir. Dolayısıyla, Kuzey Irak'ta barındırılmayacak olan örgüt için dünyada da alan daralacaktır.

4- Burada handikap, bu sınırlı sınır ötesi harekatın, tek başına kalmasında yatıyor. Yani 24'ün 25'incisi olarak bir tür “Askeri antrenman” olarak kalmasında yatıyor. Yani “Arasıra gideriz, antrenman alanında birilerini döver geliriz, bu askeri tecrübe olarak iyidir” gibi bir mantık, terörle mücadele kısır döngüsü diye tanımlanabilecek bir mantıktır ve 25 yıldır Türkiye bu kısır döngü içindedir. Doğru olan ne? Bu operasyonların yeni bir sürecin başlangıcı olmasıdır. Yani “Bu işi bitirelim, kararlılığı... Türkiye çok kan ve enerji kaybetti. Hadise Türkiye'nin ayağına abğ durumunda. Terörü ortadan kaldıralım, teröre kaynaklık eden zemini de rehabilite edelim.” Eğer hükümette böyle bir irade ve programlama varsa, askeri harekat da onun uzantısı ise, sağlıklı bir yola grilmiş demektir. Yoksa hadise “Bataklığı kurutmak değil, sivrisineklerle boğuşmak”tan öte gidemez.

5- Hükümetin böyle bir hazırlığı var mı? Olmalı. Hükümetin, mahalli idareler seçiminde bazı sonuçlar almaktan öte bir külli programı olmalı.

6- Bu noktada, şu son gözlenen Hükümet profili bir zaafı sergilemiş bulunuyor. Biraz açayım: Ben harekatın başlangıcında veya bitişinde Hükümetin inisiyatifi dışında bir şey olduğunu düşünmüyorum. Amerika etkisi de, genel tutum dışında bana göre sıfırdır. Bu harekatın kısa süreceğini de Hükümet biliyor olmalıdır. Ama o son gün, Cuma günü, üç-beş saatlik sürede sanki iletişimin koptuğu bir “Fetret dönemi” yaşanmıştır. Amerikalı yetkililer konuşmuş, Irak'ın Kürt asıllı Dışişleri Bakanı konuşmuş, medya “Harekat bitti”haberlerini geçmeye başlamış ve asker bile konuşmuştur... Tüm bu zaman içinde Hükümet'ten tek açıklama yoktur, hatta “hükümetin haberdar olmadığı” izlenimini doğuracak bir durum ortaya çıkmıştır. Bunun adı, “İletişim aksaması” mıdır? Yoksa süreci birebir yönetmeme durumu mudur? Burada bir zaaf olduğu muhakkak. Bu bir zaafsa, bence, Hükümet asıl bu konu üzerinde durmalıdır. Çünkü bu mesele, askeri boyutu ile siyasi, kültürel, ekonomik, psikolojik boyutu birbirinden ayrılamayacak giriftlikte bir rehabilitasyon gayretini gerektiriyor. “Askeri boyutu askere havale ettik, tamam” denecek bir hadise değildir. Askeri harekatın sivil yansımasını bile sağlıklı yönlendirmek gerekiyor. Bu noktada DTP'nin, operasyon esnasında Hükümete nazaran -kendi açısından- daha başarılı bir psikolojik harekat yürüttüğünü kabul etmek lazım.

7- Burada son bir not düşmek isterim: Birliklerin o gün çekileceğinden muhtemelen Amerika'nın bile haberi yoktu. Savunma Bakanı Gates'in ve sonra Başkan Bush'un, çekilme üçte bir oranında gerçekleştiği bir zamanda “Bir an önce çekilin” açıklaması yapması, “Türkiye'yi sıkıştırıyor görünelim” gibi bir densizlik söz konusu değilse – ki Türk – Amerikan ilişkilerinin iyileşme sürecine girdiği bir dönemde bu söz konusu olamaz- bu yüzdendir.

8- Bu meselede, Hükümeti yıpratma malzemesi bulmak, ancak kötü niyet ürünü olabilir. Hükümetle Asker, en azından bu konuda fark edilir bir uyum içindedir, hatta Hükümetin “aşırı uyum”undan bile söz edilebilir. Genelkurmay Başkanı, işin başından beri uyumun ve işin gereğinin bu olduğunun altını çiziyor. “Asker işini yaptı ama Hükümet ı-ıh.” gibi bir söylem, çok ucuz bir tarafgirlik gösterisidir ki, onun hiçbir yerde prim yapması söz konusu olamaz.


ahmet taşgetiren

*

vuslatsevdası

Bedeli kim ödeyecek?
« Yanıtla #14 : 02 Nisan 2008, 10:02:54 ÖÖ 10 »
Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de (7-4 çoğunlukla) yargılamaya tabi tutulması dahil, AK Parti'nin kapatılması davasını görüşmeye oy birliği ile karar verdi. Türkiye, ülkenin bütün ilişkilerini etkileyecek bir türbülans sürecine girdi. Türbülansın ilk boyutunda, Türkiye'nin AB ile ilişkileri ve ekonomik dalgalanmalar olacağı görünüyor.

Soru şudur: -AB ile müzakereler, Ak Parti'nin herhangi bir eylemi sonucu kesilme riskine girseydi, Türkiye'de nasıl bir tepki oluşurdu? Başsavcılık, "laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak" suçundan Ak Parti hakkında kapatma davası açıyor. Bu bir iddia.. İspatlanmadan da gerçeklik iddiası göreceli bulunuyor. Buna karşılık, Başsavcılığın halktan yüzde 47 oy almış bir siyasi parti için dava açması, uluslar arası planda peşin sonucunu doğuruyor:

-Türkiye'nin demokratik hüviyeti üzerinde kuşku.

-Yargının tarafsızlığı üzerinde kuşku. Bunun biri, Anayasadaki "demokratik devlet" ilkesinin ihlali anlamına geliyor, diğeri ise yine anayasadaki "hukuk devleti"nin gölgelenmesi niteliği taşıyor. Bunlar yeterince vahim mi? Peki Türkiye, böyle bir vahamete yol açan girişime karşı bir yaptırım uygulayabiliyor mu? Kaldı ki işin bir de dış politikada ödettiği bedel var.

Başlangıçta müzakerelerin başlaması, AB ile ilişkiler sürecinde çok önemli bir merhale olarak nitelenmişti. Son zamanlarda ise, Rum yönetimine, Yunanistan'a ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'ye, Türkiye'nin müzakere sürecini engelledikleri için kızıyoruz. Bu engellemelere rağmen, müzakereler, ağır - aksak da olsa yürütülmeye çalışılıyor.

Yunanistan, Rum yönetimi ve Sarkozy'ye karşı da AB bünyesinde Türkiye yanlısı tepkiler oluşuyor. Ama, Ak Parti'ye karşı kapatma davası açıldığından bu yana, AB içinde işler tersine dönmüş durumda. En son, Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri Olly Rehn, "Kapatma davasına olumlu yaklaşmamız ilkelerimizle çelişir. AKP'nin gizli ajandası bulunduğuna inanmıyoruz." diyor ve müzakerelerin askıya alınacağını söylüyor.

Söz şu: "-Gelinen noktada Türkiye'de parti kapatma olayları yaşanırsa müzakereler kesilir!" Rehn'e göre, "Avrupa demokrasisinde bu tür siyasi meseleler mahkemelerde değil, sandıkta çözülür." "Bu dava en çok Türkiye'nin önüne barajlar dikmeye çalışan Sarkozy'nin işine yarar" şeklindeki bir değerlendirme, ya da "Rumların - Yunanistan'ın eli güçlendi" şeklindeki bir tahlil, kolayca yabana atılır bir tahlil midir?

Açık gerçek şu ki, AB bünyesinde şu anda Türkiye'den yana olanlar, daha büyük bir zorluk yaşamaktadırlar. Ya da bu çevreler şu anda daha çok "Bu davayı önlemek için Türkiye'ye baskı yapmalıyız" noktasındadırlar. Neresinden bakarsanız, Türkiye'ye uluslar arası planda bedel ödeten bir dava ile karşı karşıyayız.

Aynı şekilde hadisenin, Türkiye'de İslam'la ilişkilerin örnek bir denge oluşturduğu iddiasını yaralayan, dolayısıyla, İslam - Laiklik - Demokrasi alanını derin bir kavga atmosferine dönüştüren bir mahiyeti yok mu? Tabii bir de iddianamenin en orijinal boyutunda yer alan "Ilımlı İslam hüviyeti" ve oradan "şeriata yol alış" kurgusu ile "Bu işi ABD ve AB yönlendiriyor" yargısını dikkate almak var.

Böyle bir tavır, bir noktada Türkiye'nin ABD ve AB ile ilişkisini de "sakıncalı ilişki" halinde görüyor. Eğer iddianameyi hazırlayanlar, orada yazılanlara inanıyorlarsa, o zaman, ABD ve AB ile ilişkilerin üstünü çizmekte de mahzur görmüyor, dolayısıyla Türkiye'ye dış politika alanında köklü bir değişiklik telkin etmeye yöneliyor, demektir.

Bütün bunları, hiç kimseye hesap verme durumunda olmayan bir başsavcı olarak ve bir tek iddianame ile yapmanın Türkiye'yi demokratik dünya gözünde çok ilginç bir ülke haline getirdiği kuşkusuzdur. Bir subay, Doğu'da bir köyde, köylülere pislik yedirdi, AİHM'nin verdiği ceza ile bedelini millet ödedi. Şimdi, AB ile müzakerelerin kesilmesinin bedelini kime ödeteceğiz?

Deniyor ki: -Yargı bunları düşünmez. Acaba? -DGM'lerdeki asker kökenli yargıçlar anayasa değişikliği ile neden oradan çıkarıldı acaba? -Ya da idam cezası neden kaldırıldı? Siyasetçi, yaptığı yanlışın bedelini sandıkta ödüyor. Yargı bağımsız.

Yargının tavrı ülkeye siyasi bedel ödetirse, bunu kim ödeyecek? Yargı halktan yüzde 47 oy almış bir siyasi partiyi kapatır ve gerisini hesap etmez! Ülke ekonomisi bir türbülansın içine sürüklenir, yargı hesap etmez! Bu mudur? "Devlet krizi, devlet krizi" deniyor. Devlet krizi varsa, işte bu anlayıştadır.

Ve bu süreç sonunda yargının da çok net bir millet yargısına hedef olacağı kuşkusuzdur.

Ahmet Taşgetiren