Kürşat Atalar Köşe Yazıları

  • 2 Cevap
  • 3767 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5127
    • depo
Kürşat Atalar Köşe Yazıları
« : 10 Kasım 2010, 10:54:02 ÖS 22 »


   Selam ile…


Kürşat ATALAR
mkatalar@hotmail.com
 
 
Öncelikle bu ilk yazımda “herkese merhaba” diyorum. Ve yazıma kısa bir ‘hasbihal’ ile başlamak istiyorum.

Bendeniz 25 yıla yaklaşan yazı hayatımda, güncel yazmak yerine çoğunlukla ‘düşünsel’ içerikli ve aylık yazılar yazdım;  dolayısıyla da çabuk değişen ‘gündem’i yorumlamaktan çok, onu belirleyen ilke ve dinamikleri anlama ve tahlil etme çabası içerisinde oldum. Gerçi iki yıllık bir Gazetem.net deneyimim var; ancak orada da sıklıkla ve güncele dair yazdığım söylenemez. Kısacası, Habertaraf’ta günceli yorumlamak benim için yeni bir deneyim olacak.

Güncele dair ne yazabilirim? Tabii ki yine ‘düşünsel’ içerikli ve biraz da ‘ideolojik’ boyutlu yazılar yazmaya çalışacağım. Her ne kadar son dönemlerde ‘ideolojik’ yazmak pek makbul karşılanmasa da, bunu özellikle yapmaya gayret edeceğim. Bu benim ‘düşünce’ye verdiğim önemden kaynaklanıyor. Bendenize göre, temelinde doğru düşünce olmayan her eylem, ondan beklenen neticeyi doğurmaz. Müslümanların da bugün en çok sıkıntı yaşadıkları nokta burasıdır. Bu konuyu daha sonraki yazılarımda da zaman zaman işlemeye çalışacağım. Şimdilik sadece şunları söylemeliyim ki, ‘ideolojik’ yazmaya özellikle gayret göstereceğim! Ne denli başarılı olabilirim, tabii ki bu okuyucunun takdiridir. Zira ‘ideolojik’ yazmak zordur. Belirli kriterlerin muhafazasını gerektirir. Ama biz zora talip olalım; katettiğimiz her mesafe kazancımız olacaktır!

Bir de günceli, özellikle de siyasal gelişmeleri yorumlamaya çalışırken, genelin yaptığından ‘farklı’ bir yöntem takip etmeye çalışacağım. Elbette değerlendirme yine bir şekilde stratejik analize dayalı olacak ama genelin yaptığından farklı olarak, analizin sonunda bir de ‘tahmin’ yer alacak. Bununla amacım, okuyucunun dikkatini stratejik analizin dayandığı temel paradigmalara dikkat çekmektir. Zira aslında bütün analizler belirli paradigmalar temelinde yapılır; fakat hem Türkiye’de hem de dünyada ‘stratejik analiz’ yapan kurumlar, genellikle paradigmal çerçevelerini okurlarından gizlerler ve sadece yaptıkları ‘analiz’in sonuçlarını onlarla paylaşırlar. Bu ise, çoğunlukla, ‘manipülasyon’ ile sonuçlanır. Bendenize gelince, yorumun dayandığı temel ilke ve kavramlara vukufiyet kesbedilmesini, yorumun isabetinden yahut bizatihi kendisinden daha yararlı gördüğümden, okuyucularımın bu hassasiyeti kazanmaları birincil amacım olacak. Bu işi belirli bir ölçüde başarabilirsem (yahut okurlarımla birlikte, hep beraber başarabilirsek), onların da zaman içerisinde, küresel ve yerel olayları değerlendirme ve yorumlama kabiliyeti kazanacağına inanıyorum.

Bu bağlamda, hangi sıklıkla yazacağımı da şu an itibarıyla bilemediğimi ifade etmem gerekiyor. Bazen haftada bir yazabilirim, bazen belki gün aşırı ya da günlük yazabilirim. Bunu biraz da ‘gündem’in yoğunluğu belirleyecek. Ama her halükarda, önemli gördüğüm, yorumlanmasında fayda bulduğum konuları sizlerle interaktif bir şekilde değerlendirmeye çalışacağım. Habertaraf’taki birlikteliğimizin yararlı olacağı umuduyla, hepinizi Allah’a emanet ediyorum…

KAYNAK


*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5127
    • depo
Ynt: Kürşat Atalar Köşe Yazıları
« Yanıtla #1 : 10 Kasım 2010, 10:54:52 ÖS 22 »


'Başörtüsü sorunu' çözülebilir mi?


Kürşad ATALAR
mkatalar@hotmail.com
 
 
Seçim sathı mahalline girdiğimiz şu günlerde, ‘başörtüsü sorunu’ bir kez daha aktüel siyasetin gündemine girmiş bulunuyor. Ve öyle görünüyor ki, seçim süreci sonuçlanana kadar da, bu gündemin en önde gelen maddelerinden biri olmaya devam edecek.

Peki gündemi bugünden epeyce meşgul edeceği belli olan bu soruna, seçim süreci içerisinde (veya sonrasında) bir çözüm bulunabilecek mi?

Pek sanmıyorum...

Çünkü bu ülkede aktüel siyaset, ‘sorun çözmek’ için yapılmamaktadır. Siyaset kurumunun hikmet-i vücudu (raison d’etre) sorun çözmek olmalı iken, siyasal aktörler, bu ülkede sorunları sadece ‘çözüyormuş gibi’ yapabilmektedirler. Çünkü o alanı başka ‘irade’ sahipleri doldurmaktadır!

Başörtüsü sorununun çözümsüz kalmasının da asli sebebi budur. Çünkü aktüel siyasetçiler, sorunun gerçek tarafı değildirler. Bir sorunu, o sorunun ancak ‘gerçek tarafları’ çözebilirler. Aktüel siyasetçilerin davranışlarına yön veren temel etken ise (özellikle de Özal döneminden sonra) ‘çıkarları’dır. Halbuki ‘başörtüsü sorunu’nun çözümü, başta ideolojik bir sahiplenmeyi gerektirir. Çıkarı için politika yapan siyasetçi, özde ideolojik olan bir sorunu çözemez. Ya da, çözümün bedelini ödeme riskini üstlenmez, üstlenmek istemez. Bu bedeli, o sorunun gerçek ‘taraf’ı olan ideoloji sahipleri üstlenirler. Çünkü onlar için ‘ideolojinin selameti’, naçiz bedenlerden daha önemlidir!

Peki başörtüsü sorununun çözümü için niçin bedel ödemek gereklidir? Çünkü ‘iktidar ilişkileri’yle alakalıdır. Bu bakımdan, “iktidar olup da muktedir olamayanların” bu sorunu çözememesine, çözmemesine şaşmamak gerekir.

Yineleyerek ve altını çizerek bir kez daha söylüyorum ki, bu sorun, ‘iktidar ilişkileri’ bağlamında ele alınmadığı için, çözümü için siyasiler tarafından getirilen önerilerin hiç birisi derde deva olamaz. Kanımca, iktidar ilişkileriyle bağlantılı sorunların köklü çözümü ‘ya hep ya hiç’ yaklaşımını (‘zero-sum game’) benimsemekle mümkün olabilir ki, güncel tartışmaların hiç biri bu zemin üzerinde yürümediği, aksine aktüel siyasetin zihniyetini “biraz sana, biraz bana” yaklaşımı (‘non-zero-sum game’) belirlediği için, iktidar ve muhalefet partilerinin uzlaşarak meclisten çıkaracakları bir yasa dahi sorunu çözmeye yetmeyecektir.
Hatta şunu dahi iddia edebilirim: Meclisteki partilerin uzlaşarak çıkaracakları bir yasa, başörtüsü sorunu etrafında gelişen tartışmaların daha da alevlenmesine sebep olacaktır. Çünkü başörtüsünü Allah’ın emri diye örtenlerin ‘tesettür’ kavramına yükledikleri anlam, esas itibarıyla bu insanların namaza ya da ‘cihad’a yükledikleri anlamdan farklı değildir (ya da olamaz!). Dolayısıyla, tesettürü, dini (ya da ideolojik) bir gereklilik olarak savunan insanların başka dini (ya da ideolojik) taleplerinin de olacağı açıktır. Bugün bu taleplerin, başörtüsü meselesini en önemli sorun olarak görenlerin çoğunluğu tarafından dillendirilmiyor oluşu da, bu durumu değiştirmez. Bugün bu talepler dillendirilmiyor olsa da, yarın dillendirilme potansiyelini sürekli taşıyacaktır. Çünkü çok açıktır ki, Allah’ın emirleri başörtüsü ile başlamamakta ve başörtüsü ile de bitmemektedir!

O halde önümüzde bir ‘çözüm’den ziyade, ‘çözümsüzlük’ durumu var demektir. Bu, başörtülülerin (ya da ‘mütesettir’ hanımların) üniversitelere hatta başka bazı ‘kamusal’ alanlara girmesine imkan tanıyacak bir yasal düzenlemenin, seçim süreci içerisinde veya ondan sonra yapılamayacağı anlamına gelmez. Bilakis, bendeniz, böyle bir yasanın (bir şekilde) yapılması için “iç ve dış” baskıların giderek artacağını düşünüyorum. İlk yazımda tekeffül etmiş olduğum gibi, yaptığım bu değerlendirmenin ardından bir ‘tahmin’de bulunmak istiyorum ve diyorum ki, mütesettir hanımların ‘toplumsallaşma’ yönündeki talepleri devam ettiği sürece, ‘yasal’ bir düzenleme yapılması ihtimali artacaktır. Avrupa Birliği’ne entegrasyon süreci de bu noktada belirleyici olacaktır. Daha da ileri giderek şunu söylemek de mümkündür. Türkiye, Avrupa Birliği’ne üye olacaksa, muhtemel bir üyelik, bu ve benzeri sorunlarını çözdükten sonra gerçekleşebilecektir. Bir başka ifadeyle, Türkiye’nin AB’ye üye olabilmesi için, kabul şartlarını karşılaması gerekmektedir. Bu şartların içerisine, sadece başörtüsü sorununun çözümü değil, Güneydoğu sorunun, Alevi sorununun (ve tabii ki ‘irtica’ sorunun) çözümlenmesi de girmektedir.

Dolayısıyla, sanal siyasetin aktörlerinin dillendirdiği türde bir ‘yasal çözüm’ için ortamın giderek daha uygun hale geldiğini söyleyebiliriz. Ama bunun ‘sahici bir çözüm’ olduğu söylenebilir mi?

Hayır.

Sahici çözüm, başta da söyledim, ‘bedellidir.’

Bu da, her bedelli işte olduğu gibi, öncelikle, bedel ödemeye hazır insanların varlığını gerektirir!

KAYNAK


*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5127
    • depo
Ynt: Kürşat Atalar Köşe Yazıları
« Yanıtla #2 : 10 Kasım 2010, 10:55:51 ÖS 22 »


   Güneydoğu sorunu çözülebilir mi?

Kürşad ATALAR
mkatalar@hotmail.com
 
 
Eğer “sıfır sorun” kavramsallaştırmasını sadece dönemin baskın dış politika argümanı olarak görmüyor ve benzeri bir anlayışın ülke içi sorunların çözümünde de gerekli olduğuna inanıyorsanız, evet, belki “kanın durması” anlamında bir çözüme ulaşılabileceğini düşünebilirsiniz. Ancak kanın durması, sorunun çözüldüğü anlamına gelir mi? Tabii ki gelmez.

Nitekim örgüt tarafından farklı dönemlerde farklı ‘ateşkes’ çağrıları yapılmış ve buna kısmen veya tamamen de uyulmuştur. Yani ateşkes dönemlerinde de kan bir şekilde durmuştur. Fakat sorun esasından çözülmediği için, bir süre sonra kan yine akmaya devam etmiştir.

Şimdi yine kanın durduğu bir dönemden geçiliyor ve fakat yine sorunun çözümü için elzem olan şeyler yapılmıyor. Çünkü tarafların her ikisi de olayı yanlış bir zaviyeden görüyor ve dolayısıyla da yanlış işler yapıyorlar.

Hükümetin “sıfır sorun” yaklaşımının somut karşılığı “kanın durması” vs. olduğu, örgütün eylemsizlik kararının somut karşılığının da liderliğin yaşamının garantilenmesi vs. olduğu müddetçe, evet, mesele yine çözümsüzlüğe mahkumdur.

Bendeniz, burada, “mesele öyle değil, şöyle çözülür” tarzı bir yaklaşımı benimsemeyeceğim. Çünkü bu tür yaklaşımlar genelde, meselenin özüne ilişkin çözümler üretmek yerine, ‘acilci’ öneriler içerir ve çoğunlukla da çözümsüzlüğü besleyici etkiler doğurur.

“Kürtçe televizyon kurarsak, bölge insanının havasını alırız” yaklaşımı da böyledir, “silahla değil, ekonomik tedbirlerle çözeriz” yaklaşımı da böyledir.

Eğri oturup doğru konuşacak olursak, çözümsüzlüğün kökeninde tarafların ‘ideolojik’ yaklaşımlarının yattığını söylememiz gerekecektir. Daha doğrusu, meseleye hep ‘milliyetçilik’ zaviyesinden bakıldığı için, sorun çözülememektedir. Evet, gerçek budur ve tarafların her ikisine de bu yaklaşımlarını terk etmedikleri sürece, bölge insanının sorunlarının bitmeyeceğini hatırlatmak gerekmektedir.

Milliyetçilikler, malum, karşıtlarını doğururlar. Sonuçta karşıtları da, kendilerine yapılan zulümlere rahmet okutacak denli benzeri zulümler yaparlar. Dolayısıyla da ortada ‘hak’tan eser kalmaz; olan, yine, uğruna üretildiği iddia olunan halklara olur.

Dolayısıyla, bu (ve benzeri) sorunların esaslı çözümü, sıkı (samimi) bir milliyetçilik analizinin yapılmasıyla mümkündür. Bu yapılmadığı sürece, önerilen (ve kısmen başarılı da olabilecek) çözümler kalıcı olamaz. Çünkü zulmün kaynağı kurutulmadığı için, sivrisineklerin üremesine engel olunamayacaktır.

Yani meseleyi yine ta baştan ele almak gerekmektedir. Türk’e de Kürd’e de (ve başkalarına da), ötekini sırf doğuştan getirdiği etnisitesi yüzünden kınamanın hiçbir haklı temeli olmadığı söylenmeli ve bununla da kalınmamalı, bunu yaptıkları sürece ‘zulüm’ işlemeye devam etmiş olacakları sürekli hatırlatılmalıdır.

Peki bu söylendikten sonra, Türk’ü de Kürd’ü de ‘insanlık’ ortak paydasında birleşmeye mi çağırmalıdır? Naçizane kanaatime göre, bunun da doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü kanımca ‘insanlık ortak paydası” denilen kavramsallaştırma, tamamen ‘ideolojik’ içeriklidir ve farklı etnisiteleri birleştirmeye gücü yetecek bir terkip de değildir.

Çünkü Marksistle liberalin “ortak insanlık  paydası” yoktur. Ya da Müslümanla liberalin veya Marksistin de “ortak insanlık paydası” yoktur. Bunlar farklı ideolojilerdir ve ‘insan’ı farklı tanımlarlar. Haddizatında “insanlık ortak paydası” denilen şey, liberal düşüncenin bir kavramsallaştırmasıdır ve Fransız Devrimi’ndeki ‘kardeşlik’ ilkesinin uzanımlarından biridir. Dolayısıyla, ‘ideolojik’ içeriklidir ve kabul veya redde açıktır. O bakımdan da birleştirici olamaz. Belki burada yapılabilecek şey, pratik tecrübenin sonuçlarından hareket etmek olabilir. Zira “insanlık ortak paydası”na yönelik çağrı modernitenin küresel ölçekli hakimiyetinin pekiştirildiği yirminci yüzyılda net bir şekilde yapılmış ve sonuçları da alınmıştır. Bu çağrının sonuçlarının ‘olumlu’ olmadığı da fiilen görülmüştür. Hatta bu çağrının yoğunluklu olarak yapıldığı yirminci yüzyıl, dünyanın daha önceki asırlarda görmediği ölçüde ‘zulümler’e şahit olunan çağ olarak nam kazanmıştır.

Dolayısıyla, modernitenin modası geçmiş kavramlarından medet ummayı artık bırakmak gerekmektedir. Çözüm bir başka yerdedir.

Peki nerededir?

Tabii ki İslam’da.

“Oldu mu yani şimdi? Sen de bir başka ‘ideoloji’yi öneriyorsun? Bu çözümsüzlüğü daha da derinleştirmez mi?” diye hemen çıkışmayın.

Elbette ki, herkes, kendi zaviyesinden çözümünü önerecektir. Ben de kendi önerimi sunuyorum. Ama şuracıkta bir hususun altını çizmeliyim ki, bendeniz, önerileri post-modern görececilikle değerlendirmeyi doğru bulmam. O bakımdan, sorunları, sonu “ne olsa gider”e varacak  görececi bir yaklaşımla ele alanların genellikle sahici çözümler önerebileceklerine de inanmam. Bendeniz, “benim önerim doğru, ama yanılabilirim de” yaklaşımını benimseyenlerdenim. Dolayısıyla iddiamı gerekçeli bir şekilde savunurum ve yanlışlanana kadar da ona sahip çıkarım.

Evet, bu sorun için de, (tıpkı benzerleri gibi) İslami çözümü öneriyorum. Çünkü İslami çözüm, kaynağındaki farklılık dolayısıyla, evet özellikle de bu farklılık dolayısıyla, asli çözümdür.

Burada, cevabımın teolojik ve mantıksal gerekçelerini uzun uzadıya anlatacak değilim. Ancak özellikle ‘kaynak farklılığı’na dikkat çekmeyi şimdilik yeterli görüyorum.

Postmodern bir görececilikle, farklı akılların önerdiği çözümler arasında hiyerarşik bir derecelendirme yapılamayacağını savunanlar olabilir. Ayrıca tek hakemin ‘tecrübe’ olabileceğini söyleyenler de çıkabilir. Bu tezler için şimdilik bir şey söylemiyorum.

Ben burada farklı bir şeyin altını çizmeye çalışıyorum: “İslam, kaynağı itibarıyla farklı olduğu için, ‘farklı’ bir çözüm önermiştir” diyorum. İslam, her ‘esaslı’ meselenin olduğu gibi, bu meselenin de çözümünü ‘hata etme ihtimali olan’ insan aklına bırakmamış, ‘kusursuz’ varlık olan Allah’ın ilmini ‘hakem’ tayin etmenin en doğru (ve ‘akli’) seçenek olduğunu beyan etmiştir.

Nedir o? 

“Acilen kanın durdurulması” mı, “uzun vadeli ekonomik tedbirler” mi, yoksa “Kürdistan’ın kurulması” mı?

Tabii ki bunlar değil. Benzerleri de değil. Bu meselenin çözümünde İslam’ın çözümünü kabul etmek, basitçe, çözümün ‘milliyetçilik’te olmadığını ikrar etmek demektir. Çözüm, “insanların (ve tabii ki halkların) doğuştan getirdikleri bir üstünlük yoktur; üstünlük ‘takva’dadır” İlkesinde gizlidir. Bu gerçeğin Ari ırkı yücelten Alman ve İtalyan nasyonalistlerine de, milliyetçiliği resmi ideolojinin bir umdesi Türk nasyonalistlerine de, PKK’lı nasyonalistlere de söylenmesi ve ısrarla da altının çizilmesi gerekmektedir.

Denilebilir ki, “bu sizin görüşünüz?”

Ben de diyorum ki, “hayır benim ‘görüş’üm değil; bütün yaratmaları bilen ve insanları da yaratan, yarattığına akıl veren ve verdiği aklın gücünü, sınırlarını ve sapmalarını da bilen, Aldatıcı’yı yaratan ve onun aldatmalarını da bilen ve kullara Rahmet etmeyi üzerine yazan ve yazdığı için de vahyi ile onları uyaran Allah’ın sözlerinin bir anlamda tercümesidir.”

Hangi sözlerinin?

“İnsanların dillerinin ve renklerinin farklılığının, ayrışmanın meşruluğunu değil, O’nun gücünü gösterdiğini”, “üstünlüğün erdemlilikte olduğunu”, “haksız yere bir cana kıyanın bütün insanlığa kıymış sayılacağını” beyan eden ve benzeri sözlerinin.

“Ben Allah’a inanmıyorum ki?” diyeceklere ise, sözüm şudur: “ben de zaten bu sözleri, (şimdilik) size değil, Allah’a inandığını söyleyenlere söylüyorum.”

Allah’a (ve tabii ki sözlerinin ‘gerçek’ olduğuna) inanmadığını söyleyenlerle tabii ki başka bir zeminde tartışmak gerekiyor.

Onu da daha sonra (başka vesilelerle) yapacağız, yapmamız da gerekiyor elbette…

KAYNAK