Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre- (Bi'set 1.Yıl)

  • 42 Cevap
  • 32674 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre-
« Yanıtla #15 : 14 Eylül 2010, 10:27:06 ÖÖ 10 »
gelelim sorularınızın cevabına yine aynı eserde bunun çok güzel (ve benim de benimsediğim) cevaplarına:

Şiddetle sıkılmasının nedeni:

Varlık kaybolduktan sonra bile sıkılmanın acısını bedeninde hisseden Efendimiz’e bir rüya olmadığının anlaşılmasını sağlaması bakımından ve son yıllarda kendisinde ortaya çıkan ve o toplumu doğruyu getirecek bilgiyi, kuralları ‘arayan’ vasfının (hatta ulaşamayan 2-3 arayana da şahit) olmasına rağmen üç kez tekrarlanan bu sıkma işlemi ile kendisinin bu bilgiye ne kadar çırpınsa da ulaşamayacağı ve bu bilginin ancak Rabbimizden öğrenebileceğimizin işaretiydi.

- "İlahi bilginin Muhammed’in şahsında beşeri bir temelinin bulunmadığını açıkça göstermek gerekiyordu. Muhammed, en ufak şüphesi olmadan bilmeliydi ki, kendi çabalarıyla ulaştığı ve bulduğu, insanlara okuyacağı herhangi bir şeyi yoktu. Yıllardır gerçekleşen arama ve düşünmelerine rağmen ilan etmeyi gerektirecek herhangi bir doğruya sahip değildi. İşte bunu bizzat kendisine ikna olacağı şekilde kabul ettirmek, olur ki ileri de ‘acaba’ diye başlayan bir kuşkuya kapılmamasını temin etmek gerekiyordu. Bu nedenle, sahip olduğu ve insanlara okuyacağı/bildireceği bir şeyler varsa onları söylemesi ısrarla ve hatta fiziksel bir şiddet aracılığıyla istendi. Elbetteki cevabı ‘yok’ idi. Ama buna rağmen yine de ısrarla soruldu. Böylelikle ‘Sana vahyolunanları sen çabalarınla elde etmedin. Sen sadece seçildin’ mesajı verilmiş oldu." (sayfa:67-68)


Alıntı
ozanca:
Neden cevap ben okuma bilmem ...
Bir an için kendimi ilk vahyin muhattabı kabul ediyorum ...
Okuma yazma bilip bilmemem önemini yitiriyor böyle bir cevap verebilmem için ...
Cebrailin elinde bir metin olsa ve uzatsa bana dese ki oku ...
O zaman okuma biliyorsam okumaya çalışırım ...
Şayet bilmiyorsam derim ben okuma bilmem ...
Ama ortada bir metin belge bilgi yok ise ..
Soracagım soru neyi okuyum ? olurdu ...
Neden ben okuma bilmem cevabı verildi ?
Ve neden ilk ayet oku ?
Düşün ..
Haykır ...
Bana yönel/beni tanı ..
Şu bu degilde oku ?


Yukarıda sunduğum bilgiler dahilinde şu şekilde cevaplayabiliriz:

Bir (doğruya, adalete ulaşma) sancısının getirdiği arayış dönemine cevap niteliğinde olması gereken bir ilişkiyi baz alırsak,

Meleğin, “Bak! bir şey bulabildiysen, şuan söyle…” durumu ile Efendimiz’i üç kez şiddetli bir biçimde sıkmasına,

“Hayır ben herhangi bir bilgi (şuana kadar) edinemedim, üretemedim dolayısıyla üretemediğim için burada Hira (kendi arayışımın da) mağarasındayım” cevabını verebilirdi ki, durum da böyle oldu diyebiliriz (miyiz?)

Devamında ise Bundan sonra Seni ve Tüm herşeyi Yaratan Rabbin Adına okuyacak (bilgiyi edinecek, üretecek ve iletmen gerekecek"  Çünkü Rabb'in terbiye eden vasfını o toplumda güncelleştirilmesini, uygulanmasını isteyecek ilahi görevinin başlangıcını görmemiz isteniyor bu ayetler dizesinde, diye düşünüyorum..

Selam ile..

Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre-
« Yanıtla #16 : 14 Eylül 2010, 11:13:11 ÖÖ 11 »
rahmetli abim blogda da vardı değil mi?

hayatın rengi bir derin mavi

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre-
« Yanıtla #17 : 14 Eylül 2010, 07:09:01 ÖS 19 »
Sevgili Ozanca...
Ayşegül kardeşime ek olarak şunları yazabilirim.
Kısaca Oku ile çevrilmiş İkra emir fiilinin taşıma ve iletme anlamlarını da içerdiğini bu aktarımda bulunduğum çalışmada dile getirilmiş. Geleneğin hatta rivayetin dışına çıkan bu farklı anlamın şöyle bir izahı olamaz mı?

Duyur, aktar, ilet, ulaştır... emriyle muhatap birisinin
Ben ne duyuracağımı bilmem, ne aktaracağımı bilmem, ne ileteceğimi bilmem, ne ulaştıracağımı bilmem... demesi gayet normal...
Yaratan Rabbının adını duyur/ Duyur! Yaratan Rabb'dır. Bu vurgu tüm şirk/pagan anlayışı yerle bir eden, kendisini topluma vaziyet etmede yetkin gören tüm rablık iddialarını ortadan kaldıran bir vurgudur. Rububiyyetin/Rablığın Yaratıcıya ait olduğu belirtilmektedir.
Eğer Qarae fiilinin duyurmayı ihtiva eden bu anlamı esas alınacak olursa, aynı kökten gelen Kur'an isminin gelen vahiy için kullanılması ve bu duyuruyu taşıyan kişinin de Rasul olması manidardır.
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre-
« Yanıtla #18 : 14 Eylül 2010, 07:40:35 ÖS 19 »
Devamla......

1.Oku!.. Rabbin adına ki, yarattı.

Ayet herşeyden önce Muhammed el-Emin'in (s) bir elçi olarak Rabbinin adına yapacağı tebliğ ile, bir beşer olarak söyleyeceklerini ayırıyor. Bu ayrımı Resulullah, ilahi mesajı -Rabbi adına okumaya- besmele ile başlayarak belirler. Böylece, bir yandan elçinin beşer olarak kudretinin sınırlılığı -aynen Süleyman ve Nuh peygamberde olduğu gibi- ortaya konulurken, öt yandan elçilik göreviyle tebliğ ettiklerinin kendi istekleri (heva) doğrultusunda değil, Rabbinin adına, O'nun dileğine göre belirlendiği kesinlik kazanır.

- And olsun batmakta olan yıldıza!... Arkadaşınız sapıtmadı ve azmadı. Kendiliğinden (heva'dan) konuşmuyor. O (Kur'an)2 ancak vahyedilen bir vahiydir. O'na çetin - kuvvetli öğretti (53/1-5)

- And olsun gördüklerinize ve görmediklerinize de!... Gerçekten O, kerim bir elçinin sözüdür, bir şairin sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz? Bir kahinin de sözü değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz? Alemlerin Rabbinden indirilmedir. Bizim üzerimize bir takım sözler söyleseydi, onu şiddetle yakalar, sonra da şah damarını koparırdık. Sizden hiç kimse de onu koruyamazdı. (69/38-47)

-Bu Kur'an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyedildi. (6/19)

- De ki: "Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak beşer olan bir elçi değil miyim?" (17/93)


Elbette 'bu sözlerin' okunması, bir beşer olan Muhammed el-Emin'in gücünün üstündedir. Onun beşeri kudreti ve yetenekleri böyle bir 'ayeti' ortaya koyabilme gücünden yoksundur. Ama kuşkulananlar 'bu sözleri' beşer sözü olarak değerlendiriyorlar. İnsanlara doğru yolu göstermek için gönderilen ayetlerin geldiği yer beşeri kaynak olarak değerlendirilirse, kimi insanlar "Allah'ın indirdiği gibi ben de indiririm" (6/93) tezini öne sürerler ya da doğrudan doğruya elçiye uluhiyyet izafe ederler - İsa peygamber örneğinde olduğu gibi- (5/111-120) Elçinin gücü, kendi olağan beşeri kudretinin üstüne çıkarılınca, artık ondan, ancak her şeye gücü yeten bir İlah'ın ortaya koyabileceği ayetler beklenebilir. Böylece onun beşeri olmayan niteliği, kendisinin beşere örnek olma özelliğini iptal edecektir. Bundan dolayı ilk ayette "Senin Rabbin adına" ifadesiyle Rab tanıtılmaktadır. Rasule bu ayetleri veren Rab, insanların kendileri için edindikleri rablerden biri değildir. İnsanların Allah'ın yanında birçok rabler edindikleri bir dönemde, bu anlatım çok önemlidir. Çünkü 'Rab' terbiye eden, çocuğu büyüten, yetiştiren, koruyan ve eğiten anlamınadır. Çocuk büyütücü ve yetiştirici kadınlara 'rabbe' babalara 'rab' deniyor. Bu, ana-babanın çocuğun tüm gereksinimlerini karşıladığı, eğitimini sağladığı, onu koruduğu ve yetiştirdiği içindir. "Rabbim! Beni küçükken nasıl terbiye ettilerse (rabbayani) sen de onlara rahmet et!.." (17/24) ayetinde olduğu gibi ana-baba çocuk ilişkisin, rahmet, sevgi ve yakınlık üzerine kurulduğu ve bunların aracısız geliştiği görülür. Çocuğa izleyeceği yolu göstermesi, gerektiğinde zulmetmeden adaletle ceza vermesi, terbiye etmesi ve koruması, onun üzerinde otorite, yetki ve tasarrufu gerekli kılar. Bu noktadan sonra kavram gelişerek, iktidara, yönetim ve egemenliğe sahip olmayı kapsar. İnsanların bu kapsam içinde Allah'tan başka rabler edinme nedenleri şöyle beyan edilir:

- 16/73 Allah'ın dışında, kendileri için göklerden ve yerden hiç bir rızka, hiç bir şeye malik olmayan ve buna güçleri yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorlar?

- 10/18 Allah'ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. De ki: "Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir."

- 39/43-44 Yoksa Allah'tan başka şefaat ediciler mi edindiler? De ki: "Ya onlar, hiç bir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?" De ki: "Şefaatin tümü Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü/egemenliği O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz."

- 21/43 Yoksa bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar bizden yakınlık bulamazlar.

- 42/9 Yoksa O'nun dışında birtakım veliler mi edindiler? İşte Allah; veli O'dur, ölüleri dirilten O'dur. O, her şeye güç yetirendir.  

- 39/3 Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez.

- 19/81 Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye, Allah'tan başka ilahlar edindiler.

- 2/165 İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.  

- 29/25 (İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiç bir yardımcınız yoktur."

- 42/21 Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri' ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır.

- 9/31 Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilah'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.

- 25/43 Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın

- 16/20 Allah'tan başka yakardıkları hiç bir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar.


2 Daha önce Kur'an'dan söz edilmediği halde, olay herkes tarafından bilindiği ve meşhur olduğu için "O" zamiri ayette Kur'an'a işarettir. Benzer durum Kadir suresinde de görülebilir. Kur'an'ın inzal vakıası o kadar meşhur ve biliniyor ki; sure, Kur'an'dan daha önce söz etmeden "Biz indirdik 'O'nu': Kadir gecesinde" ayetiyle başlıyor.
Devam edecek...
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre-
« Yanıtla #19 : 15 Eylül 2010, 10:48:02 ÖÖ 10 »
Devamla...

2. Yarattı insanı alak’tan.

Vahy, elçiye Rabbini tanıtmaya O’nun yaratıcılığından başlıyor. Bunun için getirilen örnek, kolaylıkla bilinen ve düşünülebilecek bir örnektir. İnsanı yaratması, Rabbin insana en büyük lütfudur, en büyük ikramıdır. Yaratma düşüncesinin üzerinde durmanın önemli sonuçlar doğuracağı açıktır. Allah’ı yaratıcı (haliq) tanıma; O’na kulluk etmeye, O’na secde etmeye, emr ve mülkün O’nun oluşuna ve ölümden sonra tekrar yaratılarak O’na dönüşe imanı zorunlu kılacaktır.

- 6/102 İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kul olun. O, her şeyin üstünde bir vekildir.

- 41/37 Gece, gündüz, güneş ve ay  O'nun ayetlerindendir. Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin, yalnız O’na kulluk ediyorsanız…

- 7/54 Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Bilin ki yaratma ve emir O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.

- 42/49 Göklerin ve yerin egemenliği (mülkü) Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocuğu dilediğine erkek çocuğu verir.

- 19/66-67 İnsan demektedir ki: "Ben öldükten sonra mı, gerçekten diri olarak çıkarılacağım?"  İnsan önceden, hiç bir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu?


Kur’an’da Yaratıcı’ya iman, akide sisteminin tümüne egemendir ve onu yönetir. Cahiliye düşünce ve yaşantısında ise belirgin bir yeri yoktur, istisna bile olsa, cahiliye insanı, yaratmanın Allah’a özgü olduğunda kuşkulanabiliyor.

- 13/16 De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar kıldılar da yaratmaları birbirine mi benzettiler? De ki: "Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, Vahid’dir, Kahhar’dır.”

Bu istisnaya rağmen müşrikler, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ sorusuna “Allah” cevabını veriyorlar. O’nu Yaratıcı ve Hayat Verici tanıyorlar. Ancak bu inanç, her şeyi yaratan sonra ‘kenara’ çekilen bir yaratma düşüncesini içerir; Yaratıcı’ya boyun eğmeyi, O’nun emirlerine uymayı ve O’na dönüşü gerekli kılacak bir akideyi ortaya çıkarmaz.

- 13/16 De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır."

“Nasıl döndürülüyorlar” ifadesi, Allah’ı yaratıcı bildikleri halde, O’nun istediği biçimde O’na kulluk etmeyen insanların durumuna şaşma ifadesidir. “Yaratıcı” inancının, cahiliye düşünce ve hayatı üzerinde etkisiz oluşu, insanların, hayatı sadece bu dünya hayatı olarak görmelerini gerektirir. Onları, rahat bir yaşam sağlayan, refah toplumu özlemine sürükler. Pratikte bu akide, tüm hayatı kapsayan, oyun, oyalanma, süslenme, acımasız ve sınırsız bir rekabet biçiminde somutlaşır:

- 45/24 Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi "kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiç bir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar.

- 57/20 Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. 

- 102/1-3  (Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi 'tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.' "Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü."  Hayır; ileride bileceksiniz.

Acımasız bir rekabetle “yaratıcı”nın unutulması, insanın yaratık (mahluk) olduğunu unutmasıdır. Böylece insan büyüklük taslamaya (istikbar) başlar. Allah’a teslim olmaz ve azgınlaşır. Kur’an’da bu duruma “istiğna” ve “tuğyan” deniyor. Birincisi, tamamen kendi kendini yeterli ve her şeyden bağımsız görme; ikincisi, küstahlaşarak haddi aşmadır. Bu konuya surenin altıncı ve yedinci ayetlerinde değinilecektir. Cahiliyyede “yaratıcı”ya inancın belirsizliğine karşı, ilk iki ayette Rabbin yaratıcılığı ve insanın yaratılmışlığı, ikame edilen ilahi dinde her şeye egemen olan ilk esastır.Bu esas arkasından, yaratılış üzerinde tefekkür ve amacı zikredilir:

- 3/90 Doğrusu, imanlarından sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir.

- 51/56 Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.

- 67/2O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.

Yaratıcıya imanın, insanın düşünce ve amellerini kendine özgü biçimde belirleyeceği açıktır. İnsanların, kendileri için “gayb” olan ahrete inanmaları, ancak yaratıcı bir Rabbin ölümden sonra tekrar yaratabileceğine imanla mümkündür. “Dirilme Günü” yaratıcının huzurunda muhakeme edilme bilinci, gerçekten ameller üzerinde egemen olur. Yaratıcının kul üzerindeki egemenliği, insanın yaratılışı örnek getirilerek gösteriliyor:

- 22/5 Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkca göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.

- 6/3 2 Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?

Yaratıcıya ve O’na dönüşe inancın gelişerek ameli değerler kazanmasına surenin on-onikinci ayetlerinde değinilecektir. Doğal olarak bu, cahiliyyenin “tuğyan ve istiğna” üzerine kurulu anlayışının karşıtı olacaktır. Ancak, bundan önce vahiy, cahiliyyenin, her şeyi yarattıktan sonra başıboş bırakan bir yaratıcı inancının aksine, elçinin Rabbini, Yaratıcılığı ile birlikte şöyle anlatır

3-5. Oku!.. Kalemle öğreten; insana bilmediğini öğreten rabbin en büyük kerem sahidir.

Devam edecek...
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre-
« Yanıtla #20 : 15 Eylül 2010, 11:03:38 ÖÖ 11 »
rahmetli abim blogda da vardı değil mi?



Evet Yesevi kardeşim, bi ara blogda nüzul ayet sırasına uygun ayet meallerini vermeye niyetlendim ama yeterli donanıma sahip olmayışım ve blog çalışmalarının biraz da bireyselliği sebebiyle devam edemedim. Burası biraz daha farklı. Konu tartışmaya açılmış ve yanılgıların takipçiler tarafından düzeltilmesine imkan sağlanmış oluyor. İnşaallah arkadaşların birikim ve katkılarıyla güzel bir çalışma olacağını umuyorum. Rabbim başarmamızı kolaylaştırsın.

Bütün Kur'an çalışmalarında göz ardı edilmemesi gereken en önemli husus, güncele taşınması, günceli kuşatmasıdır. Yoksa tarihe hapsedilmiş bir Kuran perspektifinin esatirul evvelin/eskilerin masalları olarak kalması kaçınılmazdır.
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre-
« Yanıtla #21 : 16 Eylül 2010, 12:09:02 ÖS 12 »
Devamla...

3-5. Oku!.. Kalemle öğreten; insana bilmediğini öğreten rabbin en büyük kerem sahidir.

“En büyük kerem, ikram sahibi” şeklinde tercüme edilebilecek “Ekrem” kelimesinin anlamını kavrayabilmek için Rahman Suresi’nin dikkatle okunması gerekir. Hayatını sürdürebilmesi için insana, dünya ve ahrette yalanlanmayacak sayısız nimetleri cömertçe veren Rab, Celal ve İkram sahibidir. Kavramın, cahiliye yaşantısında çok önemli bir yeri vardır; kusursuz bir şecere ile asil bir soya dayanan insanın şerefini anlatır. En büyük kerem sahibi olma, sınırsız cömert olmadır. Bu ise kerim olma ve izzetin bir delilidir. Dünya hayatında “kerim ve aziz” olduğunu savunan bir suçluya, cehenneme atılınca: “Tad bakalım, sen ki aziz ve kerim(!) idin” hatırlatması yapılır. (44/49) Sınırsız cömert oluş (kerim), cahiliye görüşünü yansıtır. Mal-sermaye yığılımının (104/1-3) sağladığı iktidar (izzet), bunun cömertçe – sınırsızca (!) harcanışı ve tüketimi olan “kerim”lik, cahiliye sosyal yapısının tağuti, belirgin bir özelliğidir. Gerçekte insan, beşeri egemenliğini ilan edebilecek izzet ve ikrama sahip midir?

- 14/34 Size, kendisinden istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saysanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan zalimdir, nankördür (kefur)

- 17/100 De ki: “Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla sımsıkı tutardınız. Gerçekten insan çok cimridir”


Bu gerçekler karşısında vahy, insana, “kerim olma”nın ölçüsünü bambaşka bir şekilde verecektir. Varını yoğunu, perişan duruma düşercesine sarf etmeyi bir övünç kaynağı, bir meziyet, yani kerimlik sayan ölçü, yerini Allah korkusuna (takvaya) bırakır:

- 49/13 Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.

- 17/26 Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. 17/2 7 Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.

- 2/264 Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiç bir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez.  

Vahy, bir yandan insanın kerim oluşunu, Yaratıcısından korkmasına bağlarken, diğer yandan insanı yarattıktan sonra Kerim Rabbinin, insana olan büyük ikramını zikreder.

Kalemle öğreten, insana bilmediğini öğreten.

Devam edecek...

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre-
« Yanıtla #22 : 16 Eylül 2010, 05:41:26 ÖS 17 »
Devamla...

Kalemle öğreten, insana bilmediğini öğreten.

İnsanlar, ‘ilm’ denilince, açık ve kesin olarak kuşkuya yer bırakmaksızın gerçeği içeren ‘bilgi’ anlıyor. Bu, Kur’an için de böyledir. ‘İlm’in bu tanımı üzerinde anlaşmazlık yoktur. Ancak insanı bilgili kılan ‘ilm’in kaynağı hakkında vahy ile cahiliye arasında tam bir tezat vardır. Cahiliye için gerçeği bildiren ‘ilm’, ancak babasından ve atalarından gördüğüdür. Onlar, hayatlarına egemen olan bu düsturu (sünnet), “Atalarımızı yapar bulduğumuz şeylere tabi oluruz” (2/170) ve “Doğrusu atalarımızı bir din (ümmet) üzere bulduk, biz de onların izlerinden gitmekteyiz” (43/22) şeklinde açıklarlar. Onlar açısından var olan sosyal düzeni çeviren, atalardan miras kalan gelenek ve görenekleri değiştiren ya da yıkan her şey kötüdür, yanlıştır. Çünkü var olan sosyal düzen ve kültürel yapı, atalarının engin deneyimlerine dayanan, “bilgi” üzere kuruludur. Cahiliyyenin düsturu (sünnet) haline gelen bu ‘bilgi’ üzere kuruludur. Cahiliyyenin düsturu (sünnet) haline gelen bu ‘bilgi’ gerçektir, doğrudur, hiçbir kuşkuya yer bırakmaz. Bu durum ‘ilm’in kaynağının ‘beşeri’ kılınmasıdır. Cahiliyyenin ‘ilm’ anlayışının aksine, vahy, sosyal düzeni ve kültürel yapıyı oluşturacak ‘ilm’in kaynağını ‘ilahi’ kılıyor. İnsana öğreten –onu bilgili kılan- Rabbidir.

- 16/78 Allah, sizi annelerinizin karnından hiç bir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye kulak, göz ve akıl verdi.

- 55/1-4 Rahman (olan Allah) Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.

- 2/282 ...Allah'tan korkun!... Allah size öğretiyor. Allah her şeyi  bilendir. 

- 4/113 Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın üzerinizdeki fazlı çok büyüktür. 


Yaratıcıya inancı belli – belirsiz olan cahiliye, vahyin bildirdiği gerçeklere rağmen, ‘ilm’in kaynağı hakkında tartışmaya girmekten kaçınmaz. Onlar için ilm beşeri bir kaynağa dayandıktan sonra ataları olsun ya da olmasın hiç fark etmez. Sonunda ilmi öğreten bir beşerdir ve içinde yaşadığı sosyal düzenin, kültürel yapının etkisinden soyutlanamaz.

- 16/103 And olsun onların: “Elbette ona bir beşer öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İsnad ettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise Arapça’dır.

- 6/93 Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiç bir şey vahyolunmamışken "Bana da vahy geldi" diyen ve "Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim" diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde) bir görsen...

- 49/16 De ki: "Siz Allah'a dininizi mi öğreteceksiniz? Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah, her şeyi bilendir."

Genel olarak insana, özel olarak da Resule (4/113) bilmediklerini öğretilişi, Rasulün bu açıdan beşeri özelliğinin göz ardı edilmemesini gerekli kılar. Rasul de bir beşer olarak “her şeyi bilen” ya da “gayb bilgisine sahip olan bir kişi” değildir, meğer ki Allah bildire. Rasulün de bilmedikleri vardır ve yeri geldiğinde bir düzen (tertil) içinde Rabbi bildirecektir. Buna rağmen Rasulü “her şeyi biliyor” ya da “gayb bilgisine sahip” gibi görmek, onu beşeri özelliğinden soyutlayarak ona “ilahi” bir özellik vermek demektir. Başka bir deyimle beşeri ilahlaştırmaktır. İffetli eşine atılan o haksız iftirada, olayın hakikatini öğrenebilmek için yaptığı soruşturmalar; içine düştüğü büyük sıkıntılar; savaş alanlarında aldığı tedbirler; arkadaşlarına danışarak tecrübelerden yararlanma çabaları, gaybı ve her şeyi bilen bir Rasulün ortaya koyabileceği örnekler değildir. Onun “gayb” konusunda sahip olabileceği bilginin sınırları, bu konuyu pek anlamak istemeyenlere şöyle açıklanıyor:

- 7/187-188 Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir." Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Allah'ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler." De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim."

- 46/9 De ki: "Ben elçilerden bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim."

Bu gerçek sadece Rasulullah Muhammed’e (s.) özgü değildir. Yusuf Suresi’nde de bunun benzerini görebiliriz. Büyük bir çöküntü ve çözülme içinde olan sosyo-ekonomik ve ahlaki yapının oluşturduğu Mısır halkının dini, atalarından öğrendikleri ve gördükleridir. (12/37-40) Buna karşın Rabbinden olayların yorumunu (te’vil) öğrenen ve öğrendiği doğrultuda uygulayan Yusuf peygamber (12/37), Mısır’ın sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını- Allah’ın dilemesi ile- tamamen değiştirir. Bu sosyal değişimi gerçekleştiren “bilgi”nin kaynağı ve sonuçta Yusuf peygamberin Mısır’a egemen oluşu şöyle anlatılır:

- 12/101 "Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat."

Yusuf (a.s) örneğinde olduğu gibi ‘Rabbin insana bilmediğini öğretmesi’, var olan sosyo-ekonomik ve kültürel yapının, buna bağlı olarak da ahlaki değerlerin değişimini gerekli kılan bir inkılabın başlangıcıdır. Bu sosyal değişim sürecinde, elçilik göreviyle birlikte, öğretilenlerin tatbik edilmesi ve vakıa haline getirilmesinde (te’vil)3 rasuller yetkili ve önder (imam) kılınır. Hz. İbrahim (2/124) ve Hz.Musa (11/17) gösterilen diğer örneklerdir. Rasulullah (s.) döneminde durum farklı değildir. Kitabı bilmeyen; bildikleri ancak kendi istek ve arzuları doğrultusunda oluşan, bir ilme dayanmayan kuruntulara sahip olan (2/78) cahiliye, elbette kendi egemenlik ve öğretilerini yeryüzüne hakim kılmak isteyecektir. Buna karşı Allah’ın insana bilmediğini öğretmesi, Allah’ın dinini yöryüzüne hakim kılmak içindir. Bu inkılabın imamı Rasulullah’dır ve çağlar boyu gerçekleşmesinde Kalem’in yeri yadsınamaz. Gerçekten kalem, Rasule indirilen vahyin yazıya geçirilerek korunmasında, Rasulün uygulamalarıyla birlikte ilahi mesajın diğer insanlara ulaşmasında, yayılmasında ve öğretilmesinde çok önemli rol oynar.

3 “Tevil” kelimesi yorum, tefsir anlamına geldiği gibi, A’raf Suresinde kıyametin vukua gelmesiyle ilgili olarak “onun te’vili geldiği gün (onun gerçekleşmesi geldiği gün, gerçekleştiği gün)” (7/53) şeklinde kullanımı; gerçekleşme, vakıa haline gelme anlamını içeriyor.

Devam edecek...
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre- (Bi'set 1.Yıl)
« Yanıtla #23 : 24 Eylül 2010, 07:05:41 ÖS 19 »
Bazergan'ın sıralamasına göre Alak suresi ilk beş ayetten sonra gelen ayetler, Müddessir Suresi ilk yedi ayetidir.

Muhammed Esed Meali...
2/74/1 SEN EY [yalnızlığına] bürünmüş olan!
2/74/2 Kalk ve uyar!
2/74/3 Rabbinin büyüklüğünü ve yüceliğini an!
2/74/4 Öz-benliğini temiz tut!
2/74/5 Ve bütün pisliklerden kaçın!
2/74/6 İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma,
2/74/7 ama sabırla Rabbine yönel.


Ali Bulaç Meali...
74/1 Ey bürünüp örtünen,
74/2 Kalk (ve) bundan böyle uyar.
74/3 Rabbini tekbir et (yücelt)
74/4 Elbiseni temizle.
74/5 Pislikten kaçınıp-uzaklaş.
74/6 Daha çok istekte bulunmak için iyilik yapma.
74/7 Rabbin için sabret.



Bu bölüm ile ilgili derleyebildiğimiz çalışmaları aktarmaya gayret edelim inş...

Devam edecek...
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre- (Bi'set 1.Yıl)
« Yanıtla #24 : 25 Eylül 2010, 08:11:59 ÖS 20 »
Devamla...

Müddessir Suresi, özellikle Resulullah'ın tebliğ görevini ve toplumsal işlevini gözler önüne seren bir girişe sahiptir. Ancak, hitabın, 'Ey Rasul!' ya da 'Ey Nebi!' gibi olmaması bilakis, 'Ey Muddesir' şeklinde daha soyut ve genel bir hitabın yapılması dikkat çekicid bir noktadır. Rasul'ün henüz bi'setin başlangıcıda olması, kelimenin sözlük anlamı ve Rasul'ün bi'setten önceki durumu, böyle bir hitabın ne kadar uygun seçildiğini gösterecektir. Belki böylece, uyarı görevinin bilincinde olanlar için (7/164) Hz. Peygamber'in şahsında güzel bir örnekleme yapılmaktadır. Bu bağlamda Nebi'nin risaletten önceki durumuna yeri geldikçe Kur'an'da değinilir. Doğal olarak bu anlatımlar (kıssa) Kur'an'ın hedefleri ve kapsamı içinde yapılır.

Hz. Peygamber, İlahi vahiy gelmezden önce de çağdaşları gibi bir beşerdir, yemek yer, sokaklarda gezer (25/7). Vahiy gelinceye kadar ömrünü insanlar arasında geçirmiştir (10/10). Kitap nedir, iman nedir bilmemiştir (42/52). Ve bu zaman zarfında peygamberlik ya da tebliğci gibi bir iddia sahibi de olmamıştır ve böyle bir olay için beklentisi de yoktur (28/86). Bundan dolayı, bu konularla ilgili bir araştırması veya yazı yazması söz konusu değildir (29/48). Ayrıca -Ehl_i Kitap kültürü gibi- herhangi felsefi ya da mektebi bir eğitim görmemiştir, bilgisizdir (4/113). Bir başka deyişle 'ümmi'dir. Bu noktada çağdaşlarıyla aralarında bir ayrıcalık yoktur (7/157, 62/2). Muarızları Rasul'ün (s.) bu durumunu bildikleri halde ona getirdiği haberle ilgili olarak çeşitli isnatlarda bulunacaklardır (16/103, 25/5, 10/15 vb) Bu iftiraların birini Müddesir Suresi'nin 1/-25 ayetlerinde göreceğiz.

Peygamber, risaletten önce eminliği, doğruluğu, alçak gönüllülüğü, toplumun zayıf üyelerine karşı ilgisi ve onları koruma çabaları ile hatırlanır. Hılf el-Fudul'da (Erdemliler Birliği) olduğu gibi. (Bu birlik toplantısı bile Mekkeli ileri gelen bir kişinin evinde yapılmıştır). Ancak çok azı müstesna, çağdaşları arasında bu gibi özelliklerin pek yeri yoktur. Cahiliyye toplumunda kişiyi hatırlatacak değerler, mal, sermaye, oğullar, içki ve kadından oluşan cahiliyye toplantıları ve çağının en önemli yazın ve aydınlar eylemi olan şiirdir. İleri gelenler (mele') açısından, diğer hatırı sayılır kişiler dururken Hz.Muhammed böylesi bir risalet için akla gelebilecek (43/31) ve peygamberliğe layık biri değildir (38/8, 25/7-8).

Devam edecek...
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre- (Bi'set 1.Yıl)
« Yanıtla #25 : 28 Eylül 2010, 02:13:19 ÖS 14 »
Devamla...

Doğmadan önce babasını ve çocukken annesini kaybetmesinin ötesinde bu cahili ölçülere göre Hz. Muhammed (s.) yetimdir, yani yaşadığı toplumda tek başınadır (93/6-7). Zaten bu durum büyükler için hiç önemli değildir. Gücü olmayanlar silinip gitmeye, yok olmaya mahkumdur. Cahiliyye ile bağdaşmayan kişiliğinden dolayı Hz. Rasul (s.), yalnızlığa yönelir. Issız dağlar arasındaki mağarada tek başına kalmaya başlar. Kendisi için Hanif olma arayışı ve çabaları ön plandadır.1 Ancak toplumsal açıdan içinde yaşadığı toplumdan uzaklaşmış, onlardan saklanmıştır. Adeta unutulmuştur. Belki Muhammed fıtratı gereği, cahiliyeye karşı bireysel olarak direnmektedir, ama yükleneceği görev ve işlevi açısından bu nereye kadar sürebilir? İçinde yaşadığı toplumdan soyutlanmak ve sadece inzivaya çekilmek ne derece geçerlidir? Hesap günü için Allah'a sunulacak bir gerekçenin olması gerekmez mi? (7/164)

Hz.Muhammed'in, ilahi vahiy ile ilk karşılaşmasında da bu durumu sürdürdüğü gözleniyor. Bir başka deyişle vahyin olağanüstü azameti karşısında düştüğü tereddüt ve korku, onu yine bir kaçışa ve örtünmeye yöneltmiştir.

(Hz.Muhammed'in (s.) eşi Hatice'ye (r) şunu söylediği aktarılır: "kendimden korktum" (leqad khaşitu ala nefsi)2
İşte bu anda 'ey müddessir' hitabının seçilmesi, elçinin durumunu gayet tutarlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu kelimenin türetildiği, 'dessera' fiili, 'silindi', 'yok oldu', 'pas tuttu', 'harap oldu' anlamındadır. Bu konuda bir hadis şöyle geçer: 'Kılıç pas tuttuğu gibi, kalp de paslanır' (inne el-qalbe yedsuru kema yedsuru el-seyf). Bu kelimenin kullanıldığı bazı terkipler ise şöyledir: 'fulan desur el duha', örtündü (yetedessera) ve uyudu anlamında, sabahın uyuşukluğunu üzerinden atamayıp, bir türlü kalkamamış uyuya kalmış kişiyi anlatır.3 Dessera fiili ise örtün, büründü anlamına sahiptir.4 Bu kapsamda Alah'ın nimeti sayesinde Hz.Muhammed'in cahiliyye toplumu karşısında içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtuluşunun, ihtiyaç ve çaresizliğinin giderilişinin (93/1-8), toplumdan ve tarihten neredeyse silinip gidecek olan adının yücelişinin (94/4) bir bakıma başlangıcıdır, Müddessir Suresi.

Bu arada Hz.Muhammed (s.) ile Hz.Musa'nın (a.s), risaletten önceki benzerlikleri dikkat çekicidir. Hz. Musa da Mısır'dan kaçtıktan sonra uzun yıllar Medyen'de kalmış ve kendi halinde ailesiyle birlikte yaşarken Tur'da ilahi vahye mazhar olmuştu.

Vahiy karşısında gösterdiği ilk tepki ve tereddütler, Hz.Muhammed'den farklı değildi (20/11-35, 26/17).


1 İ.Hişam, Siret'un Nebebiyye, c.1 s.249
2 Muslim, Bed'ul-Vahy, N.252
3 Zemahşeri, Esas'ul Belağai
4 R. el-İsfehani, Mufredat.

Devam edecek...
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre- (Bi'set 1.Yıl)
« Yanıtla #26 : 29 Eylül 2010, 01:53:32 ÖS 13 »
Devamla...

Hz.Rasul'ün (s.) korku, örtünme ve saklanma durumunu anlatan ilk ayetle "Kalk!..." emrini veren ikinci ayet arasındaki gerilim açıktır. "Kalk!... Uyar!..." emri genel anlamda Allah'ın uluhiyyetine inanan bir eylemin -ki üçüncü ayet bu konuya değinir- toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzar (uyarma) ise hayati öneme sahip bir haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır.5 Kavramda gizlilik yerine açıklık ana öğedir, dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir, bilakis herkestir. Kelimenin sahip olduğu açıklık ve genellik hayati öneme sahip haberin içeriği çok önemli oluyor. Bu içeriğe tevhidi bir anlam kazandıran ve bu içerikteki haberin doğrulanması ve duyurulmasını isteyen üçüncü ayettir.

Allah'ın uluhiyyetini yapılacak uyarının ilk ve vazgeçilmez öğesidir. İnzarın nasıl yapılacağı muhatapların nasıl belirleneceği gibi diğer genel öğeler yeri geldikçe eylem sürece içinde somutlaşacaktır. Bu konuda bir kaç örnek verilebilir.

-...(insanları) uyarın ki Benden başka ilah yoktur!... (16/2)
- Bu insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki 'O Tek bir ilahtır ve akıl sahipleri öğüt alsınlar (14/52).
- Bu Kur'an bana sizi ve ulaştığı kişileri uyarmam için vahyedildi (6/19)
- İnsanları onlara azabın geleceği gün ile uyar (14/44)

Uyarının Allah'ın uluhiyyeti ile başlaması ve bu konudaki vurgunun yoğunlaştırılması, vahyin başlangıcından beri devam etmektedir. Alak suresi'nin ilk ayetlerinde, Kalem Suresi'nin ilk bölümlerinde, Müzemmil Suresi'nin sekiz ve dokuzuncu ayetlerinde de bu konu işlenmektedir. Kur'an'ın iniş süreci boyunca Allah'ın uluhiyyeti üzerinde yapılan açıklamalar önemini ve yoğunluğunu hiç bir zaman yitirmez. Konu farklı açılardan kapsamlı bir şekilde işlenir, gerekli tekrarlar ile akıllara iyice yerleştirilmesi sağlanır. Kişi ve toplumun tevhidi bir dünya görüşüne inanması için tüm koşullar sağlanır. Bu yöntem diğer peygamberlerde farklı değildir. Hz. Peygamber'in (s.) kalbini pekiştirmek için anlatılan kıssaların (11/120) ana konusu tarihi bir bilgi veya ayrıntının verilmesinden ya da hikaye anlatılmasından öte, Allah'ın uluhiyeti inancını, akidesinin esası edinen bir sistem oluşturmaktadır. Örneğin Nuh (a.s)'ın Fir'avn'a karşı yaptığı tebliğ, Fir'avun'dan kurtarıldıktan sonra İsrail oğulları ile mücadelesi Allah'ın vahdaniyeti üzerinedir (20/49-55, 7/138-141).

Uyarıcıdan istenen, herşeyden önce Allah'ın üstün, aşkın yüceliğine inanması ve bunu dile getirmesidir. Bu başlangıç hem kendisi, hem de uyaracağı kişi ve kişiler için, yani tüm insanlar için geçerlidir. İnzar yöntemi açısından bakıldığında bu emrin önemi bir kat daha artar. Çünkü ölçü, yalnızca Allah'ın uluhiyyetine inanmak, O'nun bilincinde olmaktır.

Bir bakıma Kur'an'da, Allah'ın üstün yüceliğine inananlar ile haksız yere yeryüzünde büyüklük taslayanlar arasındaki mücadele ve bunun karşılıklı yöntemleri anlatılır. Böyle bir mücadelenin başlangıcında, tebiğattan önce yeryüzü büyükleri açısından uysal,6 sönük, toplumdan uzak, tek başına -belki- saklanarak bir hayat süren 'müddessir', kıyam edecek ve Allah'ın üstün yüceliğine inanan ve bunu haber veren bir uyarıcı olarak kendini büyük bir mücadelenin tam ortasında bulacaktır.

Böylesi zorlu bir mücadele için kişiliğin 'tebliğat' amacına yönelik eğitimi ve olgunlaşırılması gerekir. Eğitim ile ilgili esasların ilk bölümü Müzemmil Suresi'nin başlangıç ve son bölümlerinde verilmişti. Şimdi ise Kur'an'ı tertil üzere okumakla edinilen bilginin -ki en önemlisi Allah'ın uluhiyyetidir (Müzemmil 8-9'uncu ayetler)- hemen hayata geçirilmesi için dinamik bir yapı içinde esaslar veriliyor.

1. Ey örtünüp (saklanan)!...
2. Kalk uyar artık!...
3. Ve Rabbini tekbir et!
4. Ve kişiliğini temizle!
5. Ve (azaba götüren) kötülükten uzaklaş!
6. Ve çoğalmasını umarak iyilikte bulunma!
7. Ancak, Rabbin için sabret!


5 Hamidullah, İslam Peygamberi, c.II s.126
6 H. Atay, Büyük Lugat, "D-S-R" maddesi.

Devam edecek...
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre- (Bi'set 1.Yıl)
« Yanıtla #27 : 30 Eylül 2010, 07:09:41 ÖS 19 »
Devamla...

1. Ey örtünüp (saklanan)!...
2. Kalk uyar artık!...
3. Ve Rabbini tekbir et!
4. Ve kişiliğini temizle!
5. Ve (azaba götüren) kötülükten uzaklaş!
6. Ve çoğalmasını umarak iyilikte bulunma!
7. Ancak, Rabbin için sabret!


Yukarıdaki emirlerin bir amacının haber ile habercinin kişiliği arasında uyum ve bütünlüğün sağlanması olduğu açıktır. Her şeyden önce uyarıcının düşünce ve davranışları, getirdiği haber ile uyum ve bütünlük içinde olmalıdır. Haber –bir başka deyişle vahiy- habercinin kişiliğini, düşünce ve davranışlarını yoğurmalı, olgunlaştırmalıdır.
Böylece Hz. Aişe’nin (r.a) deyimiyle Kur’an ahlakı oluşur ve Kur’an’a bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber’in hayatının en güzel ve gerçek bir şekilde anlatıldığını görürüz. Hz. Rasul’ün şahsında yapılan bu güzel örneklemede vahyin amacı dışına taşan ayrıntılar, hikayeler yoktur.

Dördüncü ayette ‘kişiliğini’ olarak çevirdiğimiz ‘Siyab (elbiseler), kişinin ‘bedenini’ örten  bir elbise ve çoğu kez daha geniş kapsamda mecazi olarak örtenin bir elbise ve çoğu kez daha geniş kapsamda mecazi olarak örtenin ‘kişiliğini’ veya örtenin ‘kalbini’ hatta ruhsal durumunu anlatır.7 Bu açıdan kişinin giydiği ile şahsiyeti arasında bir ilişki vardır. Bu konuda Zemahşeri iki deyim aktarıyor: “Tahir es-siyab’ (elbiseleri temiz olan), üstün bir ahlak sahibi, kötülüğü, kabahati ve lekesi olmayan kişiyi anlatır, ‘denis es-siyab’ (elbiseleri veya etekleri lekeli) deyimi ise bozuk ahlaklı, kötü ve lekeli bir kişiliği olan şahsı anlatır. Diğer yandan, Kur’an’da ‘tahhara’ fiil kalıbı mecazi olarak, muhatabın kişiliğini pislikten temizlemek, olgunlaştırmak, ona iyi bir şahsiyet kazandırmak anlamında kullanılmaktadır.

- Allah’ın kalblerini temizlemek istemediği kişiler, işte onlardır!... (5/4)
- Fakat (Allah) sizi temizlemek ister… (5/6)
- … Ey Meryem! Allah seni seçti ve seni temizledi (tahharaki) (3/42)

Kişiliğin ve kalbin temizliği o kadar önemlidir ki, böylece arındırılan kişilikler bölüm bölüm inen Kur’an’ı ele alır, yani üzerinde çalışır, inceler, okur! (56/79)


Beşinci ayette geçen “er-rucz” kelimesi için “Put, Evsan”,8 veya “Sanem”9 anlamları da aktarılıyor. Ancak kelimenin A’raf Suresi 134. ayetindeki okunuş ve anlamını hüccet olarak görenler, kelimeyi bu ayette “er-ricz” olarak okuyor ve dolayısıyla “Azap”tan ya da “Azaba götürenden uzaklaş” anlamını veriyorlar. 10 Böyle bir okuyuş ve yorumun azaba götüren kötülüklerin başında gelen put ve putçuluğu içine alan daha kapsamlı bir anlama sahip olduğunu düşünebiliriz.

Altıncı ayet, uyarıcının getirdiği habere karşı samimiyetini ortaya çıkaracak ahlaki bir ilkeyi açıklar. Aynı zamanda, “Çok daha fazlasını alabilmek için vereceksin” veya “sütünü sağmak için önce besleyeceksin” şeklinde sonu korkunç bir sömürü ve istismara varan düşünceye karşı koyuşu hatırlatır. Diğer yandan ayette zikredilen bu ilke, uyarı eyleminin Allah’tan başka her şeyden- yani kişi, toplum ve kurumlardan- bağımsız olabilmesi için ön şarttır. Uyarının karşılığı herhangi bir şekilde Allah’tan başka mercilerden beklenir ve alınırsa uyarının onların güdüm ve denetimine gireceği açıktır. Bu ise sadece kendisine teslim olmamız istenen ilahi iradenin yanında, diğer beşeri iradelere ve yönlendirmelere teslimiyeti kaçınılmaz kılar. Büyük öneminden dolayı bu konuya, Kalem Suresi’nin ilk ve son bölümlerinde değiniliyordu.

- “Gerçekten senin için kesintisiz bir ecir vardır (…) yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı kalıyorlar? (68/3-45)

Tebliği eyleminin ekonomik ve siyasi açıdan herhangi bir kişi, zümre veya kurumun denetimine girmeden sadece Allah’ın iradesine göre yapılmasını sağlayan bu emrin, dolayısıyla Allah’ın rızasına yönelik bir amacı vardır. Bu amaç uyarıcının kendi kişiliğinde olduğu gibi, muhataplarının kişiliğinde de Allah’ın rızasının ve bunun tecelli edeceği ahiret gününü hatırlatmanın en etkili yollarından biridir.

- “Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz ve sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. (79/9-10), Bkz. 92/17-20).

Bu mücadeleyi verirken Allah için sabırdan başka bir yol yok.

7 M.Esed, The Message of Qur’an
8 Muslim, Bed’ul-Vahy, N.257
9 Ebu Zer as Huccet’ul-Kıraat, s.733
10 Ebu Zer as Huccet’ul-Kıraat, s.733

Bu bölüm ile aktaracaklarım bu kadar...
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre- (Bi'set 1.Yıl)
« Yanıtla #28 : 02 Ekim 2010, 09:50:34 ÖÖ 09 »
Asr Suresi...

Muhammed Esed Meali
3/103/1 DÜŞÜN zamanın akıp gidişini!
3/103/2 Gerçek şu ki, insan ziyandadır;
89/103/3 meğer ki imana erip doğru ve yararlı işler yapanlardan olsun, ve birbirlerine hakkı tavsiye edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenler-den...


Ali Bulaç Meali
103/1 Asra andolsun;
103/2 Gerçekten insan, ziyandadır.
103/3 Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.  


 Bazergan her ne kadar bu sureyi ilk iki ayeti farklı, üçüncü ayeti de farklı zamanlarda inmiş kabul etse de ayetler arasındaki bağı ve konu bütünlüğünü dikkate alarak tamamını aktarıyorum.
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: Kur'an Dersleri -Nüzul Ayet Sırasına Göre- (Bi'set 1.Yıl)
« Yanıtla #29 : 02 Ekim 2010, 10:16:07 ÖÖ 10 »
Asr Suresi / Mustafa İslamoğlu - video


İyilik su gibidir, içmeyen ölür...