İbrahim Karagül Yazıları..

  • 108 Cevap
  • 46021 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
İbrahim Karagül Yazıları.. Bu çok büyük ve çok kritik bir hesaplaşma
« Yanıtla #15 : 02 Temmuz 2008, 11:06:35 ÖÖ 11 »
Bu çok büyük ve çok kritik bir hesaplaşma

Dün, Türkiye'nin siyasi tarihinde kalın çizgilerle yer edinecek bir olay daha gerçekleşti. Cumhuriyet tarihi iç iktidar çatışmaların tarihi olsa da, her ne kadar bu tarihi kanıksamış olsak da, Türkiye'nin şu an içinde bulunduğu siyasi krizin tahmin edilenden daha derin olduğuna inanmış olsak da dün sabahki gelişmeler Ergenekon operasyonunun boyutunun ne kadar geniş olduğunu, olabileceğini ortaya koydu.

Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı operasyonlarından biri yapılıyor. Gözaltına alınması, tutuklanması tahmin bile edilemeyen kişiler gözaltına alınıyor, bir çoğu tutuklanıyor. İki eski kuvvet komutanı ilk kez bu şekilde gözaltına alınabiliyor. Jandarma eski istihbarat başkanı, bir eski milletvekili aranıyor. Gariptir, bilinen iktidar aygıtları, bu kişilerin gözaltına alınmasına karşı ciddi bir reaksiyon göstermiyor.

Böyle olunca da, bütün Türkiye merakla iddianameyi bekliyor. İçinde ne olacak? Köklü iddialar, somut deliller, Türkiye için büyük tehdit oluşturabilecek eylemlerle ilgili bilgiler mi olacak? Olmalı… Çünkü, operasyonun büyüklüğüne, gözaltına alınanların kimliklerine bakınca iddianamede gerçekten hepimizi ürkütecek bilgilerin olacağı kanaati oluştu.

Açıklamalara bakılırsa bu hafta sonu iddianame tamamlanacak. Son gözaltılar da tamamlanması için gerekli son hazırlıkları yapmak içindi. Öyleyse, operasyon burada şimdilik sona eriyor. Bundan sonra yargılama sürecinde gerekli olursa ek iddianameler olabilecek, olayla bağlantılı kişilere ulaşılacak. Yine öyleyse, Şener Eruygur ve Hurşit Tolon Ergenekon'un en tepesinde bulunuyor ya da oraya kadar ulaşılabiliyor mu diyeceğiz?

Bir tarafta, ülkenin iktidar partisine yönelik şok edici bir kapatma davası. Operasyon bu davanın savcısının sözlü iddianamesini vereceği gün gerçekleşiyor. Diğer tarafta Başbakan Tayyip Erdoğan ile Orgeneral İlker Başbuğ arasındaki görüşmede, gözaltıların konuşulduğu iddiası. Hurşit Tolon'un askeri lojmanlardan alınması bu iddiaları gündeme taşıdı. Yasal olarak, askeri suçlar dışında bu mümkün. Ancak Milli Savunma Bakanı'nın "bütün izinler alındı" sözü, "Genelkurmay Başkanı'nın haberi var" ve "görüşmede operasyonların konuşulduğu" iddiası, Ergenekoncu olarak suçlananlardan kurtulmak isteyen birçok çevrenin olduğu iddiasını da barındırıyor.

Dünden aklımda kalacak notlar arasında Başbakan'ın şu sözleri de var: "Tahammül edilemeyen AK Parti değildir, demokrasidir, halkın iradesi, duygu ve düşüncesidir. Türkiye'nin gelişmekten, demokratikleşmekten başka bir yolu yoktur. Bize düşen, Türkiye'nin kalp atışlarını durdurmak isteyenlerin senaryolarını boşa çıkarmaktır. Türk siyasetinde kayıtdışı siyasete yer yoktur."

Bu cümleler çok şey anlatıyor. "Erdoğan-Başbuğ görüşmesi"yle ilgili iddialarla birleştirilince, olayın AK Parti dışında boyutları olduğu, bu kişilerin sanıldığı gibi bazı çevrelerin koruması altında olmadığı veya gözden çıkarıldığı, gerçek boyutlarıyla bir çeteleşme olduğu, bu oluşumun Türkiye'ye ciddi zarar verecek eylemler tasarladığı düşüncelerini güçlendiriyor. Öyleyse gerçekten "kayıtdışı" bir müdahale, kalkışma hazırlıkları mı var? Ya da bu bir "önleyici operasyon" mu? Bir darbe girişimi mi engellendi? O zaman şu soruları tekrar sormak lazım:

"Ulusalcı" olarak anılan çevrelere yönelik geniş bir tasfiye süreci mi başlatıldı? Bugüne kadar cesaret edilemeyen, emniyetin ve yargının diz çöktüremediği, "milli iradenin üstünde", "vatanseverlik tekeli"ni eline tutan, devlet iktidarından himaye gördüğü iddia edilen dokunulmaz bir yapı mı dağıtılıyor? Yoksa suç işlemiş, cinayetlere karışmış, çeteleşmiş, birbiriyle bağlantılı karanlık olayların içinde yer alan ama bütün bunları "ülke çıkarları" zırhı altında yapan tamamen güvenlik önlemleriyle sınırlı bir çalışma mı?

O zaman operasyonun, azmettiricileri köşeye sıkıştırma ile birlikte asıl bundan sonra olabileceklerin önüne geçme amacı taşıdığı gerçeği çıkıyor ortaya. Önüne geçilen ne? İşte bunu bilmiyoruz. Suikastler mi, bombalı saldırılar mı, silah stokları mı, iç istikrarı sarsacak, toplumsal hezeyan uyandıracak ve sokağı harekete geçirecek eylemler mi? Ortada bir "önleyici operasyon" olduğu gerçek ama önlenen ne?

Bunun hükümete karşı olmakla sınırlı olmadığı ortada. Ulusalcılıkla, vatanla milletle ilgili olmadığı da. Bu ülkenin, devletinin kurulu düzenine, sistematik değişimine karşı durumdan vazife çıkarıp kendilerine iktidar bahşedenlerin tehlikeli, endişe verici, kaosa sürükleyici girişimlerinin önüne geçilmesi var ortada. Milleti ve ülkeyi hiçe sayan ama ikisini de kullananların, kendilerini devletin ve milletin sahibi sananların aymazlıkları…

Bir cunta mı çökertildi. Bir darbe mi önlendi? Ortada çok büyük, çok boyutlu bir hesaplaşma var! Bakalım ne göreceğiz.


Kaynak: Yeni Şafak



*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #16 : 03 Temmuz 2008, 01:14:29 ÖS 13 »

Bu nasıl bir çılgınlık böyle!
 
Dehşet verici bir olayı anlatacağım. Nasıl bir çılgınlıkla karşı karşıya olduğumuzu birlikte görelim. Uzunca bir süredir Türkiye'de olağanüstü gelişmeler yaşanıyor. Farkında değiliz ama bu olağanüstülüklerin benzerlerini yakın çevremizde, dünya genelinde de görüyoruz. Orta ölçekli ülkelerde büyük siyasi dönüşümün yol açtığı krizler, bölgesel dizayn çabaları, merkez güçler arasında ürkütücü boyutlara varan hesaplaşma, hesaplaşmanın yönettiği siyasi, ekonomik ve jeopolitik bunalımlar etkisini artırıyor.

Belki de insanlık tarihinin en önemli gelişmelerinden birine, bin yıllık dünya tarihinin önemli kırılma dönemlerinden birine tanıklık edeceğiz. İnsanlığın ortak kaderine yön veren gelişmeleri göreceğiz.

Yeni dünya düzeni arayışları iflasla sonuçlandı. Küresel ekonomik sistem çöktü, çökmek üzere. Ulus üstü kurumlar işlevsiz hale geldi. Doğu ile Batı arasındaki güç dengesi hızla değişiyor. Ekonomik ve teknolojik gelişme arasındaki fark azalıyor, yeryüzünün ağırlık merkezi Doğu'ya kayıyor. Kaynakların olduğu yerlere kayıyor. Dünya belki de son dört yüz yıllık tarihin en derin değişimlerinden birine hazırlanıyor. Bunlara bağlı olarak da siyasi sistemler değişiyor, güvenlik stratejileri yeniden şekilleniyor. ülkeler, coğrafya parçaları üzerindeki kontrol stratejileri yeniden düzenleniyor.

Türkiye'de yaşanan sancılar büyük değişimin yansımasından başka bir şey değil. Küresel eğilimler başka bir şey dayatıyor, yüzyıldır iktidarı ellerinde tutanlar direniyor. Bu yüzden Türkiye'deki siyasi krizin tahmin edilenden daha büyük ve karmaşık olduğunu düşünüyorum.

Türkiye ve dünya için en korkutucu gerçek, belirsizlik. önümüzdeki beş yıl içinde nasıl bir Türkiye, nasıl bir Ortadoğu, nasıl bir Avrupa Birliği, nasıl bir dünya olacağına dair net ve kabul edilebilir bir kanaat oluşamıyor. Bu yüzden, bu beş yıl içinde nelerle karşılaşabiliriz, dünyanın endişe ettiği o büyük olay ne olabilir, sorularına cevap aranıyor.

Peki bu ne olabilir? çok büyük ekonomik sarsıntı olabilir. Finans sisteminin çöküşü olabilir. Doğal felaketler olabilir. Bölgesel savaşlar, hatta nükleer savaşlar olabilir… Ya da 21. yüzyıl dünyasını kurması beklenen Batı dışında bölgesel ve küresel ölçekte sıçrayışlar, yeni aktörlerin devreye girmesi olabilir. Ama ne olacaksa, dünya genelinde büyük değişimlere yol açacaktır.

Bu bir abartı değil. Karamsarlık da değil! Bir yıl sonrasını öngöremeyenlerin sakin ve özgüvene dayalı tavırları ve kibirlerinin sadece hepimize ödettiği ağır faturaya dikkat edelim! “Her şey kontrol altında” şeklinde bir otoriter tavırla, önümüzdeki belirsizliklere dair kuşkuları giderme dönemi çoktan geçti.

Bu yüzden, belirsizlikler, ihtimaller, geleceği dair düşünceler son derece tehlikeli, ürkütücü ifadelerle tartışılıyor. Bir örnek vereceğim. Bu örneğin marjinal bir algılama biçimi olmadığını özellikle vurgulayarak...

ABD yönetimine, Türkiye ve İran'ın, Irak'a müdahalesini “diplomatik ve askeri” önlemlerle durdurmasını isteyen Antony Cordesman, ABD/İsrail ile İran arasındaki krizin bölgesel nükleer savaşa yol açabileceğini söylüyor. Pentagon'da istihbarat görevlisi olarak çalışan, Enerji Bakanlığı'nda Planlama Dairesi Başkanlığı yapan, Stratejik ve Uluslararası çalışmalar Merkezi'nde Ortadoğu uzmanı olarak çalışmalar yürüten, bölgeye yönelik ciddi araştırma ve yazıları bulunan Cordesman, yakın gelecekte nükleer bir Ortadoğu savaşı öngörüyor. Ama ürkütücü olan bu öngörü değil, beklenti! Ve bu beklentinin bir çokları tarafından paylaşılması. özetleyelim.

İran 2010 yılında nükleer güç olacak. Bölgedeki bütün dengeler yer değiştirecek. Ondan sonra İran-İsrail nükleer restleşmesini izleyeceğiz.

İki ülke arasında çıkacak nükleer savaşta 21 gün içinde 16 milyonla 28 milyon arasında İranlı ölecek. İsrail'de ise 200 bin ile 800 bin arası kayıp olacak. İsrail'de örgütlü bir kamu düzeni olduğu için, saldırı sonrası ölümlere daha hazırlıklı olacak.

İran'ın elinde yüz kilotonluk ve on kilometre çapında zarar veren 30 nükleer bomba olacakken İsrail'in 200'den fazla nükleer bombası var. Bombaların her biri 1 megatonluk. Büyük bir oransızlık! Böyle bir savaşta radyasyondan en büyük zararı ürdün görecek.

İran'ın Tahran, Natanz, İsfahan, Buşehr, Şiraz, Yezd, Tebriz gibi kentleri doğrudan hedef olacak. Tahran dağlarla çevrili olduğu için nükleer saldırıda en ağır zayiatı verecek.

Böyle bir savaş İran'la sınırlı kalmayacak. Arap ülkelerindeki tepkileri desteği kırmak için Suriye ve Mısır da bombalanacak. Suriye'de Alevilerin yaşadığı bölge sınırlı nükleer saldırıya maruz kalacak. 21 gün içinde 8 milyon Suriyeli ölecek. Şam'ın karşı saldırısında İsrail'in vereceği kayıpsa 800 bin kişi.

İsrail bu savaşta Mısır'ı da vuracak. On binlerce Mısırlının ölümüne yol açacak saldırıda, Suveyş, Kahire, İskenderiye gibi şehirler yıkılacak. Aswan Barajı vurulacak.

Ortadoğu Nükleer Savaşı'nda İran öyle zarar görecek ki, Fars medeniyeti yok olmakla yüz yüze gelecek. Böyle bir savaşta insanlık Armageddon'u yaşamayacak ama küresel ekonomi tamamen çökecek.

Adamların krizi tartışma biçimine bakın! öngörülerine bakın! Tüyler ürpertici bir gelecek öngörüyorlar. Bunların olacağından değil ama bu ihtimallerle tartışmaları hepimiz için son derece dehşet verici. çıldırmış bunlar. Tek söz kalıyor geriye. Allah belanızı versin!..
 
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #17 : 03 Temmuz 2008, 01:32:16 ÖS 13 »
Aman Allah'ım.. Dehşet verici gerçekten.. Belirsizlik durumları bu savaşın içine biz de gireceğiz sonraları sanki..
Dün akşam haberlerinde izledim.. Hani şu medya kartelinin haberlerinde..
Özellikle mi geçiyorlar bilmem ama.. ki bence zamanlama önemli ve kasıtlı..

Başbakan Kömür Madenlerini ziyaret ediyor..

Sonra Başbakan'dan: Türkiye petrol zengini olacak haberleri dönüyor..

Irak'a neden girdikleri belli..

Savaşlar kaynak yoksunluğu nedeniyle yönlenmekte, oluşmaktaysa..

Sonraki Hedef: Türkiye..

Bir diğer haberde nükleer yüklü olduğumuz geçmişti.. Az önce Heska'nın yayınladığı bir haberdi..

Nükleer silahların çok olduğundan başlamış haber sonra yanlış depolama nedeniyle güvensizlik haberleri de dönmekte ise..

Evet, evet..



Allah korusun, yardımcımız olsun..




*

BaD-ı SaBa

Türk Milli Nükleer Vurucu Misyonu!
« Yanıtla #18 : 04 Temmuz 2008, 09:55:15 ÖÖ 09 »
Türk Milli Nükleer Vurucu Misyonu!

Sakın bunu, bugünlerde nükleer teknolojiye geçmek dev adımlar atan Türkiye'nin yeni askeri/stratejik gücü şeklinde anlamayın. Nükleer silahlara sahip ülkelerin “stratejik silahlar” olarak adlandırdığı, en ciddi askeri caydırıcılık unsuru olan nükleer gücü ile de karıştırmayın. Adındaki “Türk” ifadesinden de kimse bunun gerçekten Türkiye'ye ait olduğunu sanmasın. Bu bir Amerikan gücü. ABD'nin, Anadolu topraklarına yerleştirdiği, yıllardır burada olan nükleer silahlar böyle anılıyor: Türk Milli Nükleer Vurucu Misyonu!..

Hani yoktu! Türkiye'deki nükleer bombalarla ilgili kim ne biliyor? Bir çok ülke, benzer silah stoklarına karşı çıkarken bu ülkenin insanı hemen yanıbaşında duran tehlikeli silahlardan haberdar bile olamıyor. Türkiye'den askeri ve siyasi çevrelerden hiç kimsenin ağzından Anadolu'nun bir çok bölgesine yerleştirilen nükleer bombalarla ilgili tek bir cümle bile alamazsınız. Neden? Neden bu ülke ile ilgili her gerçeği başkalarından öğrenmek zorundayız? Türkiye'de kaç atom bombası var? Bunlar nerelerde? Kaç yıldır bu ülkede? Hangi amaçlar için kullanıldı, kullanılıyor? Bu soruların hiçbirinin cevabını bu ülkenin yetkili organlarından alamazsınız. Ama cevapları Batı medyasında, yetkili siyasilerin açıklamalarında, askeri kararlarda ve raporlarda açıkça görürsünüz.

Bunun gibi daha kaç gerçek var başkalarından öğreneceğimiz! CIA'nın Türkiye'de gizli cezaevi var mıdır? İncirlik esir ticareti için nasıl kullanılmıştır? İşkence uçaklarına kimler izin vermiştir? İzinlerin altında kimlerin imzası vardır? Yıllarca TBMM'de oylanan, her siyasi partinin tartışmasız evet dediği Çekiç Güç'le ilgili kararların arkasında kimler vardır? Asla cevabını bulamazsınız. Kamuoyunu çok yakından ilgilendiren, hatta rencide eden, korkutan konularla ilgili bile cevap alamazsınız… Dahası merakınız yadırganır. Sizin bile bildiğiniz gerçekler yalanlanır. Ancak başka ülkelerin yönetimleri kendi kamuoylarına bu yönde açıklamalar yapar da öylece ortada kalırsınız?

Konuya gelelim:

ABD Hava Kuvvetleri'nin son resmi raporunu değerlendiren Amerikan Bilimciler Federasyonu “İncirlik'teki Amerikan nükleer başlık depolarının ve personelin yetersiz olduğu”nu, bu silahların güvenliğinin sağlanamadığını açıkladı. Bütün Avrupa'da nükleer silahların güvenliğinin tehlikede olduğu belirtilen raporda Avrupa genelinde 200 ila 350 arasında savaş başlığı bulunduğu, bunların 50 ile 90'ının İncirlik'te olduğu belirtiliyor. Daha önce Balıkesir gibi değişik üslere dağıtılan bu silahlar şimdi İncirlik üssünde bir arada tutuluyor.

Konuyla ilgili geçtiğimiz günlerde bir başka gelişme oldu. ABD'nin Londra'nın 70 mil kuzeydoğusundaki RAF Lakenheath hava üssünden son atom bombalarını da çektiği açıklandı. Bu bombaların çekilmesiyle İncirlik, Avrupa'daki en yüksek Amerikan atom bombasına sahip tek üs haline geldi. Ardından; 50 ve 20-40 arası atom bombası bulunan İtalya'nın Aviano ve Ghedi Torre üsleri geliyor. Belçika (Kleine Brogel), Almanya (Büchel) ve Hollanda (Volkel) ABD atom bombasına sahip diğer ülkeler. Bu ülkelerdeki bomba sayısı 10–20 arasında tahmin ediliyor. Konuyla ilgili raporun İncirlik başlığı altında, üssün 2005 ve 2008'de denetime tâbi tutulduğu, 2005'te Türk Hükümeti'nin bazı kısıtlamalar getirdiği yazılı. Ancak buradaki asıl ilginç not şu: “Türk Milli Nükleer Vurucu Misyonu'nu büyük ihtimalle sonlandırıldı…”

Soğuk Savaş yıllarında Avrupa'ya binlerce atom bombası yerleştiren ABD, 2005 yılı itibariyle Avrupa topraklarında hâlâ 480 nükleer bomba bulunduruyordu. Bu bombaların 90'ı Türkiye'deydi... İncirlik'te yani… (National Resources Defense Council, Nuclear Weapons in Europe , February 2005) Yukarıda verilen kaynak, Balıkesir ve Akıncı üslerinin büyük oranda boşaltıldığını ancak bu termonükleer B61 bunker buster bombalarının hâlâ İncirlik'te tutulduğunu, dahası bu bombaların Soğuk Savaş dönemindeki gibi nükleer güçleri değil, nükleer silahı olmayan Ortadoğu ülkeleri için (İran) orada tutulduğunu söylüyor. Ve bir bilgi daha; Aynı raporda, 1992 ve 1994 yıllarında Konya'da nükleer saldırı tatbikatları yapıldığı, ABD ve NATO pilotlarının bu silahları nasıl kullanacağına dair eğitildiği belirtiliyor.

Yani; bütün Avrupa'da nükleer silahlar azaltılırken Türkiye'deki sayı aynen korundu. Sadece, değişik ABD üslerinde bulunan bombaların hepsi İncirlik'te bir araya getirildi. Konya Ovası'nda Anadolu Kartalı adı altında yapılan tatbikatları biliyoruz. Ancak bölgede nükleer saldırı için, bölgesel nükleer savaşa hazırlık için de tatbikatlar yapılıyor.

İran-ABD/İsrail krizi önümüzde duruyor. Kriz, nükleer anlaşmazlıktan kaynaklanıyor. Türkiye nükleer çalışmalara gidiyor. Bölgedeki 12 ülke daha nükleer teknolojiye geçiyor. Bütün bu gelişmeler arasında İncirlik'teki 90 nükleer bombayı nereye koyacağız? Dahası, İstanbul'un ortasında kaçırılan/kaçan, İran'ın nükleer sırlarına vakıf general Ali Rıza Asgeri'nin de İncirlik'te ağırlandığı iddia ediliyor. Guantanamo esirlerinin ağırlandığını zaten biliyoruz.

İşte İncirlik'teki o 90 bomba, “Türk Milli Nükleer Vurucu Misyonu” oluyor. Ne dersiniz!...



*

BaD-ı SaBa

Ergenekon kaosu, neocon kaos, hazımsızlık örneği!
« Yanıtla #19 : 09 Temmuz 2008, 01:07:11 ÖS 13 »
Ergenekon kaosu, neocon kaos, hazımsızlık örneği!

Cuma gününe hazır olması beklenen iddianamede neler olduğu ortaya çıkmadan, dosyadaki iddialar mahkeme kararıyla kesinleşmeden önümüze gelen her senaryoya inanmamız elbette mümkün değil. Şu aşamada doğru ile yanlışı ayırt etmek de öyle. Ama Ergenekon kapsamında ortaya çıkanlar gerçekten ürkütücü boyutlarda.

Son bomba; şu meşhur Hudson senaryosuyla birebir örtüşen kaos planı. Bombalı saldırılar, suikastler, iç çatışma senaryoları, bunlara ilişkin planlar ve krokiler…

Bu planda da Taksim'in bombalanması kararlaştırılmış. Bu planda da bir yargı mensubuna suikast hesaplanmış. Bu benzerlik nasıl olur? Soruşturmayı yürütenler ya da başkaları kafadan senaryo yazmamışlarsa Hudson'daki kaos senaryosuyla Ergenekoncuların kaos senaryosunun bu kadar örtüşmesini nasıl anlayacağız?

Hepimiz hatırlıyoruz. Şiddetli tartışmalara neden olmuştu. Türkiye'nin 22 Temmuz seçimlerine kilitlendiği günlerde, 13 Haziran 2007'de ABD'li neoconlara yakın Hudson Enstitüsü'nde bir “beyin fırtınası” yapılır. Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast, İstanbul'da onlarca kişinin öleceği PKK saldırıları, Taksim'de elli kişinin ölümüne yol açacak bombalı saldırı… Bunların yaşandığı bir Türkiye'de neler olacağı tartışıldı. “Kuzey Irak'taki PKK liderleri yakalanırsa bu AK Parti'ye yarar” onun için yapılmamalı şeklinde görüşler ele alındı.

Tartışmanın her aşaması Türkiye'de iç çatışma çıkarmaya dönüktü. Olayın kahramanlarından biri daha 2006'da “Türkiye'de darbe olacak” diyen Zeyno Baran'dı. Nedense o dönemde ABD'deki bütün düşünce kuruluşları “Türkiye'de kaos” üzerine “beyin jimnastiği” yapıyorlardı. Bu kaos pazarlamacıları nedense Türkiye'de hep aynı çevrelerle oturup kalkıyordu.

Ergenekon dosyalarından çıktığı söylenen planın da “Taksime saldırı” gibi sembolik bir yerden başlatılacağı iddiası ile Hudson olayı arasındaki benzerliği hiçe mi saymalıyız? Onlar Anayasa Mahkemesi Başkanı'nı hedef göstermişlerdi burada suikastler Yargıtay Başsavcısı ile başlatılıyor. Başka da bir fark yok. Türk şahin-neocon ittifakı geliyor aklıma yine…

Aklıma geliyor da söylemekten çekiniyorum. Bir büyük gazetede liberalizmin erdemleri üzerine yazılar yazan, kendince Türkiye'ye fikir öncülüğü yapan, ABD aleyhine her eleştiriden rahatsızlık duyan kişiye göre bunların hiç biri olmadı. İsim vermeden uçuk, saçma sapan yargılamalarda bulunan, kibir abidesi cümlelerle ahkam kesen büyük düşünüre göre hiçbir güç Türkiye'de hiçbir halt karıştırmıyor.

Neocon diye bir şey yok. Bu insanların bölge ile ilgili hiçbir hesabı yok. Bu çevrelerin Türkiye ile ilgili hiçbir planı yok. Neocon tetikçilerin Türkiye ile ilgili yazıları, AK Parti iktidarını devirmek için yürüttükleri kampanya, aynı kampanyada bu ülkeden işbirlikçileri yok. Biraz daha ileri gitse bu adamlar Irak'ı işgal etmedi diyecek!

Ona göre Türkiye bu dünyada yaşamıyor. Hiçbir ülkenin Türkiye'nin bölgesel pozisyonuyla, yaşadığı iç siyasi gerilimlerle ilgisi yok. Hele ABD'nin hiç yok. İsrail'in zaten olamaz. CIA ve Mossad diye bir şey de yok! Neocon yeni yetmeler “İslamofaşist” ifadesini kullanmışlar ama önemsizmiş. George Bush'un bu kavramı ne için kullandığını duymamış bile.

Bu ağır düşünce adamının bakışından yola çıkarsak; Türkiye'nin siyasi tarihi de bir yalan. Darbelerle ABD'nin hiçbir ilgisi yok. Türkiye'de, Güneydoğu Anadolu'da yabancı istihbarat teşkilatları hiçbir şey yapmıyor.

Tamam, bir çok şey kurgudur, illüzyondur, bizim gibilerin kafası bu işlere çalışmaz ama onun sıralamasına bakınca “biz bu ülkede, bu dünyada yaşamıyoruz” diyesi geliyor insanın.

Çünkü ona göre her şey gayet tutarlı, işbirliği içinde, adil, meşru mekanizmalar çerçevesinde yürüyor. Devletlerin meşru sınırların dışında hiçbir hesabı yok. Dünya o kadar düz, her şey o kadar yolunda gidiyor ki, Soğuk Savaş sonrası üretilen bütün kavramlar, İslam, tehdit, Türkiye, Ortadoğu, enerji kavgaları, küresel terör komploları, esir ticareti, gizli ceza evleri, Irak'ta öldürülen bir milyondan fazla insan, İran'la ilgili kriz… Bunların hiç biri yok, sadece hayali şeyler. Bunların astroloji kadar değeri yok. Popper, “komplo zihin içindeki kurgu” demiş. Bu cümleyi biliyor ya, Türkiye'de ve dünyada yaşanan ne kadar berbat şey varsa hepsini birleştirseniz bu cümle kadar değeri yok!

Hani ABD eski Dışişleri Bakanı Colin Powell söylemişti ya; “Ilımlı İslam” diye, böyle bir şey de yokmuş. O Powell BM Güvenlik Konseyi'nden bütün dünyanın gözlerinin içine bakarak Irak'ın mobil nükleer laboratuarlarını görüntülerle vermişti. Ve yalan olduğunu kendisi itiraf etmişti. Bu da yalan! Nedense hep ABD ile bağlantılı iddialar gündeme gelince hazımsızlık çeker bunlar.

Tamam zihnimizi koruyalım, aşırılıklara kaçmayalım, gençlik heveslerine kapılmayalım… Bütün bunları yapalım. Yapalım ama aptal olmayalım.

En önemlisi de; aptal yerine konulmayı içimize sindirmeyelim…

*

BaD-ı SaBa

El Kaide mi, Ergenekon mu? İhaleyi kim açıyor ona bak!
« Yanıtla #20 : 11 Temmuz 2008, 09:52:44 ÖÖ 09 »
El Kaide mi, Ergenekon mu? İhaleyi kim açıyor ona bak!

Kimsiniz siz?
Kimler adına öldürdünüz?
Kimlerin senaryolarını gerçekleştirdiniz?
Kimler istedi diye bu saldırıyı gerçekleştirdiniz?
Kimler bu saldırının zamanlamasını belirledi?
Kimler hedefin neresi olacağına karar verdi?


El Kaide misiniz? Ergenekon musunuz?
Taşeron musunuz? Tetikçi misiniz?
Kimden, kimlerden ihale aldınız?
Başka hangi ihaleler dağıtıldı?
Sırada ne tür saldırılar var?


Hedef neresiydi?
ABD Konsolosluğu mu?
Yoksa sadece polisler mi?
Yoksa ikisi de mi?
Mesaj nereye?
İçeri mi dışarı mı?
Ne seçim değil mi?
ABD düşmanlığı sadece kamuflaj mı?
Öyleyse polise mesaj vermek neyin nesi?


Konsolosluğa tabancayla saldırı olur mu?
Pompalı tüfek bu işe yarar mı?
Kurşunların menzili yeter mi?
Kale gibi duvarlara kurşun işler mi?
Ölüme gidenler bunu bilmez mi?
O zaman hedef nasıl konsolosluk olur?


Peki neden polis?
Araçtan inip doğrudan polise saldırının anlamı ne?
Ergenekon operasyonlarıyla bağlantısı var mı?
Onları öldürüp binaya mı gireceklerdi?
Bu mümkün olmadığına göre ne düşüneceğiz?
Kaos planları boşa çıkanlar yenilerini mi deniyor?


Türkiye derin siyasi kriz yaşarken bu ne?
Bir iktidar tasfiye edilmek istenirken bu ne?
Ergenekon operasyonları ülkeyi sarsarken bu ne?
"Taksim'e bomba, elli ölü" senaryoları varken bu ne?
"Darbe önlendi" denilirken bu ne?
Cuma günü iddianame açıklanacakken bu ne?


El Kaide mi, Ergenekon mu?
İslamcı mı, ulusalcı mı?
ABD'ci mi, ABD karşıtı mı?
Kürt mü, Türk mü?
Bunların ne önemi var?
Böyle bir şey olabilir mi?
Kirli hesapların kimliği olur mu?
Tetikçilerin uyruğu olur mu?
Taşeronlar hesap yapabilir mi?
Onlara bakmayacaksın!
Kurşunu kimin sıktığına takılmayacaksın!
İhaleyi dağıtanları bulacaksın!
Tetiği çektireni öğreneceksin!
Senaryoyu yazanı keşfedeceksin!
Onun kimliği önemli!
Onun ya da onların hesapları önemli!

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
İbrahim Karagül Yazıları.. Keşke görmeseydim!
« Yanıtla #21 : 15 Temmuz 2008, 03:05:06 ÖS 15 »
Keşke görmeseydim!

Hangi ülkeye, hangi şehre gitseniz bu kadar üzülürsünüz, acı duyarsınız? Görmek için bu kadar can atıp, gördükten sonra “keşke görmeseydim” demenin hayal kırıklığı ölçülebilir mi? Bir ülkenin, bir kadim şehrin, bir milletin böylesine yıkıma uğratılmasını haklı çıkaracak, en azından katlanılabilir kılacak hangi gerekçe olabilir?

Hele bu ülke, bu şehir, tarihinizin, kültürünüzün merkezlerinden biriyse, bu yüzden çok sevdiyseniz, mahallelerinde ve sokaklarında anılarınız varsa, yaşayacağınız üzüntüyü hiçbir siyasi hesap telafi edemez.

Bağdat bombalanırken “aslında İstanbul bombalanıyor” diye yazmıştım. Samarra'da katliamlar yapılırken buranın tarihini hatırlayarak ürpermiştim. İngilizler Kut-ul Amara'daki anılarına akın ederken bir kuşak öncesini hatırlamaktan aciz olmamızın felaketini hissetmiştim.

Bağdat, Şam, Kudüs, Buhara, Kahire, İstanbul bizim geçmişimiz ve geleceğimizdir. Geçmişimizi olduğu gibi, geleceğimizi de kuracak olan şehirlerdir, devletler değil. Ne kadar yıkıma uğrasa da bu şehir nice imparatorluklar yıkmıştı. Yine yıkacaktır. Bu Amerikan imparatorluğu olsa bile yıkacaktır.

Geçmişimizin Bağdat'ı nice yıkımlar atlattı. Moğol felaketini yaşadı. İnanıyorum ki, hiçbir yıkım, hiçbir felaket bu şehre böylesine zarar vermedi. Moğollar bile Bağdat'a böyle hakaret etmedi. Bu yüzden diyorum: Hiçbir askeri hesap, hiçbir ekonomik amaç, hiçbir siyasi planlama böyle bir acımasızlığın üstünü örtemez. Bu hesaplar ister ABD'nin olsun, İster İngiltere'nin olsun isterse Türkiye'nin olsun…

Bunlarla birlikte düşünsek bile, Bağdat'ın jeopolitiğinin Çanakkale'den başladığını biliyoruz biz. Bağdat düşerse Çanakkale'nin geçileceğini ya da Çanakkale geçilirse Bağdat'ın ayakta kalamayacağını biliyoruz. İstanbul'un savunmasının Bosna'dan ve Şam'dan başladığını bildiğimiz gibi. Öyle olmadı mı? Dünümüzün, bugünümüzün, yarınımızın bu şehirler olduğunu bildiğimiz gibi.

Bütün bunları yazmak için Bağdat'ı bir gün görmek bile yetiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bir günlük Bağdat ziyaretinde, iki ülke arasında yapılan ve geleceğe ilişkin çok şey içeren “entegrasyon” anlaşmaları Türkiye'nin bu ülkeye sadece siyasi ve ekonomik değil, kültürel olarak da yakınlaşması için önemli bir adım oldu. Ancak yine Başbakan'ın “Bir medeniyet merkezi yok edildi” sözü, gördüklerimiz karşısında yaşanan psikolojik durumu net olarak ortaya koyuyordu.

İlk kez Türkiye Başbakanı için alanın sivil bölümünde şaşaalı bir tören düzenlendi. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad bile askeri piste indirilmişti. Sadece Ahmedinejad ve Tayyip Erdoğan kente karayolu ile götürüldü. Ürdün Kralı Abdullah güvenlik nedeniyle Bağdat'a bile gelemedi. ABD ve İngiliz liderlerinin gelişinin ise Irak'la hiç ilgisi yok.

Daha karşılama töreninde gaydalı bando ekibini görünce aklınıza ilk gelen “sömürge” kavramı oluyor. Alandan Yeşil Bölge'ye gidene kadar farklı üniforma görüyorsunuz. Irak askeri, polisi, özel güvenlik şirketlerinin askerleri, Amerikan zırhlıları, İngiliz askeri araçları… Yol boyunca elleri tetikte, alarm durumunda askerler, yol kenarlarında sık aralıklarla bekleyen zırhlılar, ABD askerleri, sürekli uçuşan helikopterler ve duvar!!!

İsrail-Filistin arasındaki duvarları biliriz biz. Şehirleri, mahalleleri, aileleri bölen, okulu öğrencisinden, hastaneyi hastasından, camiyi cemaatinden ayıran o yüksek duvarları… Üzerlerine özgürlük sloganları ve özlemleri yazılan duvarları…

Bağdat'ta bunun çok daha acımasızını görüyorsunuz. Yüzlerce yıl aynı mahallede, aynı sokakta yaşayanlar birbirinden koparılmış, yollar beton bloklarla kapatılmış, köprüden geçerken beton bloklardan Dicle nehrini bile göremiyorsunuz. Bu kadar mı? Evlerin, malikanelerin bahçeleri bu duvarlarla kapatılmış, birkaç metre ötesini göremiyorsunuz. Zırhlı araçlar içinde, korumalar eşliğinde, harabeye dönüşmüş havaalanından alınıp, harabeye dönüştürülmüş yollarda bütün engellerde dura dura ilerleyip ABD'nin Bağdat'taki siyasi merkezi olan Yeşil Bölge'ye götürülüyorsunuz. Yol boyunca gördüğünüz tek şey gökyüzü. Irak neresi, Bağdat neresi, insanlar nerde?

Bir sahte güvenlik vahası oluşturulmuş. ABD askerlerinin girişte Irak Başbakanı'nı bile aradığı kontrol noktalarından girilen... Bir bakanlıktan öbürüne, Başbakanlık'tan Cumhurbaşkanlığı'na giderken, labirent gibi yollardan, adeta tünellerden geçiyorsunuz. Beton blokların üstüne tekrar tel örgüler örülmüş. Bu “güvenli vaha”da bile her hareketten ödü patlayan bir işgal..

ABD korumasında bir Irak yönetimi. Bir Cumhurbaşkanı, bir Başbakan ya da bakanlar. Her gün en büyük işleri evlerinden makamlarına sağ salim ulaşmak olan bir Bağdat yönetimi. Daha doğrusu, “iç kale”ye çekilmiş, halkla, Irak'la hiçbir ilgisi olmayan, onları göremeyen bir siyasi idare. ABD ordusu tarafından rehin alınmış bir siyasi kadro. Aynı ordu tarafından kendi halkına karşı korunan bir yönetim.

Sadece Başbakan Nuri el Maliki'nin ofisinden Celal Talabani'nin makamına giderken, köprüden geçerken, beton bloklara rağmen azıcık o nehri görebiliyorsunuz. Bu sırada, olağanüstü korumalara rağmen insan görebiliyorsunuz. Orada bakıyorsunuz ki, Yeşil Bölge ile Iraklılar arasında yüzyıllar kadar mesafe var.

Böyle bir tecridi, böyle bir yıkımı, böyle bir korkuyu hangi millet kaldırabilir? Saddam Hüseyin döneminde yapılan binalardan başka bir çivi bile çakılmayan, tek bir hastane, tek bir okul yapılmayan, milyarlarca dolarlık petrol geliri üzerinden korkunç bir paylaşımın yaşandığı bir ülke burası. İşgalin ve yağmanın dışında acımasız iç iktidar kavgasının yaşandığı bir ülke.

Bağdat'ın bombalanması nasıl bütün hesapların ötesindeyse, böylesine bir yıkımın nasıl hiçbir gerekçesi olamayacaksa, Irak'ı ayağa kaldırmak da bütün hesapların dışında tutulmalı. Siyasi, ekonomik, askeri, kültürel ve sosyal projelerle, Bağdat'ı yeniden eski günlerine döndürmek, Irak'ı tekrar ayağa kaldırmak gerekiyor. Ancak öncelikle işgalin sona ermesi için, içerideki mezhep eksenli ayrışmanın önüne geçilmesi için bir şeyler yapmak gerekiyor. Bu yüzden de Başbakan'ın dediği gibi; “Ne Sünniyim ne Şii, Müslümanım” söylemi çerçevesinde uzlaşma kapılarını aralamak gerekiyor.

Böyle bir yıkımın yaşandığı, böyle bir korkunun hakim olduğu bir ülkede ne ABD işgali kalıcıdır ne de iç kalelere hapsedilmiş Yeşil Bölge hükümeti!

*

BaD-ı SaBa

Ynt: İbrahim Karagül Yazıları.. Türkiye'nin Soros'u!
« Yanıtla #22 : 16 Temmuz 2008, 09:59:30 ÖÖ 09 »
Türkiye'nin Soros'u!

Kemal Unakıtan ilginç bir politikacı. Dünya yıkılsa onun gündemi hiç etkilenmiyor. Türkiye dışındaki tartışmaları, endişeleri önemsemiyor. Dünya, küresel ekonomik kriz korkusuyla kabuslar görürken o hiçbir şey yokmuş gibi davranabiliyor. Dünkü açıklamasını okurken millete umut vermekle gerçekleri görmek arasında gidip geldim.

Dağdaki çobandan finans uzmanına kadar bütün Türkiye ve dünya yaklaşan bir kasırgadan söz ediyor. Bir çok ülkede olağanüstü önlemler alınıyor. Küresel finans sisteminin tıkandığından söz ediliyor. Yeni bir ekonomik sistem arayışı gündemde.

Dev bankalar çöküşün eşiğinde, bazı finans kurumları şimdiden battı. Avrupa ve ABD, çöküşlerini önlemek için sermayeye yön veren kurumlara yüz milyarlarca dolar aktarıyor. ABD ve Avrupa merkez bankaları arasında çözüm konusunda kıyasıya bir kavga yaşanıyor. Mortgage krizi ile başlayan dalganın üretime kadar genişleyeceği, enerji ve gıda üzerinde büyük krizlerin yaşanabileceği, bu durumun bir çok ülkenin mali olarak çökmesine yol açabileceği endişesi var.

Krizin Türkiye ile doğrudan ilgisi yok. Bu, gelişmiş ülkelerin krizi. Yani dünya ekonomisini yönetenlerin krizi. Dolayısıyla Türkiye'nin ekonomi politikalarıyla algılanabilecek bir durum yok ortada. O zaman gerçeği kabullenmek gerekiyor. Çünkü şu anki durum bir çoklarına göre, 1936'ların dünyasını hatırlatıyor ve yeni bir dünya savaşına yol açma ihtimali ortada. Çünkü olay sadece ekonomik değil. Siyasi ve sosyal sonuçları çok daha vahim olabilir.

Hal böyleyken Maliye Bakanı Kemal Unakıtan: “Bazı kişiler kehanette bulunuyorlar. Bakan olduğumdan beri bunları dinliyorum. Her gün kriz çıkarıyorlar. Kriz miriz yok” diyor.

Bu cümleler, kriz tartışmalarını bir iç politika malzemesine dönüştürüyor. Olabilir, böyle bir boyutu var. Ama tartışma Türkiye'nin gündelik iç tartışmalarının çok ötesinde. Biz bunu yukarıdaki sözlerle algılarsak büyük hata edeceğiz. Unakıtan'ın sözlerini küresel kriz konusunda iyimserlerinkine benzetsek bile konuyu açıklamıyor. İyimserlerin bile umut dışında yaptıkları, yapabildikleri hiçbir şey yok görünüyor. Karamsarlar ise dehşet senaryoları yazıyor.

Unakıtan bu sözleri söylerken Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, bakın ne diyor: “Dünya belki de 1930'lardan bu yana en şiddetli krizden geçiyor. Global enflasyon yüzde 3.5 iken önümüzdeki yıl bu oran 6'lara yükselecek. Bir çok ülkede enflasyon ikiye katlanacak. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, daha önce hiç haritalandırılmamış, politikası belirlenmemiş bir dönem bu…”

Şişmek, Türkiye'nin durumunun hiç de kötü olmadığını ekliyor. Bunda gerçeklik payı var. Çünkü kriz, gelişmiş ekonomileri vururken gelişmekte olan ülkelerdeki etkisi daha farklı. Hem olumsuz etkileyecek hem de yeni fırsat kapıları açacak…

Unakıtan bunları söylerken dünyanın en büyük spekülatörü George Soros, bakın ne diyor: “Hayatımda gördüğüm en büyük mali kriz. Bu sadece mali kesimi değil, ekonominin genelini de yakından ilgilendiriyor. Krizin reel ekonomiyi etkilemeyeceğini düşünmek sadece bir rüyadır. Kriz yavaş yavaş geliyor ama ne kadar yavaş gelirse etkisi de o kadar çok olacak..” Ona göre bu son 75 yılın en büyük krizi. Tam da bu sırada, ABD'de dört büyük bankanın daha batmak üzere olduğuna dair söylentiler artıyor.

Soros, spekülatör, iyi niyetli olmayabilir. Sözüne güvenilmeyebilir. Sermayenin krizden kazanma hesapları çerçevesinde konuşabilir. Ama sadece o değil ki.. Amerikan ekonomisiyle ilgili söz söyleme ehliyetine sahip herkesin üzerinde ittifak ettiği şeyler var. Unakıtan bunları da mı kehanet olarak değerlendirecek!

Gerçekleri anlama çabası için sadece ekonomik veriler yetmeyebilir. Biraz da dünyanın içinde bulunduğu siyasi kriz ortamını anlayabilmek lazım. En azından neler olduğuna bakmak lazım. Soğuk Savaş sonrası nasıl bir değişim yaşanıyor, küresel iktidar çatışmalar üzerinden nasıl şekilleniyor, Ortadoğu/Avrasya hattında zemin nasıl kayıyor, enerji üzerinde ve jeopolitik gerilim nerelerde nasıl patlıyor, nasıl bir 21. yüzyıla doğru ilerliyoruz, izlenmeli. Çünkü tartışılan kriz sadece ekonomik değil. Tek boyutu bu değil. Siyasi, sosyal ve kültürel çatışma boyutu çok önemli bir yer tutuyor.

Kehanette bulunanları bilmiyorum ama ben bu süreci yakından izlemeye çalışıyor, her gelişmeyi izliyorum. Hiç de Unakıtan'ın anladığı gibi değil. O adeta Türkiye'nin Soros'u gibi konuştu. Ama krizi hafife almak yerine millete ne yapması gerektiğini söylese daha isabetli olurdu. Sözlerine hiç inanmıyorum. Yine de haklı çıkmasını umarım. Çünkü aksinin ne olduğunu az çok kestirebiliyorum


*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #23 : 16 Temmuz 2008, 02:05:39 ÖS 14 »
hımm.. zaten Kemal Unakıtan'ın (çeşitli toplantılarda bile) espriler yapması, ortamı yumuşatması değişiktir.
Bu tavrıyla ortaya çıkmış bir söz.. olsa gerek..

Kriz var.. evet..
Hafife alınması veya alınmamasını bilemiyorum da..

Siyaset veya ülkede tedirginlik oluşturulan haberlerin çıkmasında veya veya önemli kararlar öncesinde;
paranın, yatırımların v.s. ülkemizde hassas noktasında zirve yapan bir şekliyle yön değiştirmesine peki ne diyecekler?

Yani bilimum büyük gelişmiş ülkelerin krizleri bizi etkilemeyecek mi?
hani bir tsunami dalgalarının ucu bize değmeyecek gibi..
cıksss.. inanmam sanki..
belki de o yazılan küçük olasılık bir işe yarayabilir..
'geleceğin petrol zengini Türkiye olacak' haberlerinin çıkış noktasına.. bakıldığında; hımmm...
bilmem ki..

rahatlasakta mı batırsak, batırsak ta mı rahatlasak!!



*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #24 : 17 Temmuz 2008, 06:39:26 ÖS 18 »
Türkiyede artık kriz var ...
Buna inanıyorum zmaanı geldi çunki ..
Ülkede son 2 yıldır hükümetin elinin kolunun baglanması için koskoca bir blok varken ...
Ekonomik krizin olmaması imkansızdı ...
Nihayet istenen oldu ...
İnşaat sektörü sekteye ugradı ...
Ve zaten piyasaların halindende anlıyoruz bunu ...
Erken seçim yeniden tekbaşına bir iktidar ...
Ve artık susturulmuş bir bürokrasimiz olursa ..
2010 da tekrardan açılır piyasalar ...
Elinde nakit parası olanlar borca girmemek şartıyla bence ev alın ..
Şu anda tüm inşaat firmaları elindeki evleri nakite cevirmek için maliyetine veriyorlar/veriyoruz ...
Bilinmez ama belki kışa dogru maliyetinde altına satılabilir ...
Selamlar ...
Not font kurbaa

*

BaD-ı SaBa

Ynt: İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #25 : 21 Temmuz 2008, 09:54:52 ÖS 21 »
Ankara'da İran zirvesi

İran ile ABD arasındaki kriz hiçbir zaman bu kadar savaşa yaklaşmadı. Gariptir, yine aynı dönemde, iki güç arasında hiçbir zaman olmadığı kadar diyalog şansı doğdu. Ve yine aynı dönemde, Türkiye, hiç olmadığı kadar belirleyici güç haline geldi. Şimdi, Türkiye'nin İran ile ABD arasındaki krizi yumuşatmak için tarihi rol üslenme aşamasında olduğu belirtiliyor.

Türkiye'deki Ergenekon tartışmaları, bu çok önemli gelişmeleri gölgede bırakıyor. Son haftalarda, işgallerle, iç savaşlarla, işgal tehditleriyle sarsılan yakın çevremizde, Türkiye'yi merkeze alan, uzun vadeli ve köklü adımlar atılıyor. Türkiye, öngörülemez ölçüde merkezi roller üstleniyor. Hem kendi çıkarları hem ikili ilişkiler hem de bölge için adeta bir gelecek inşa ediyor. Avrupa Birliği ile entegrasyon süreci ve Akdeniz Birliği projeleri bir tarafa, bölgesel bir oluşumun, adeta ekonomik ve siyasi ortaklığın temelleri atılıyor. Eğer yanılmıyorsak ve bu süreç de devam ederse, birkaç yıl sonra yeni bir ulusüstü yapılanma, ekonomik ortaklık veya siyasi birlik görmemiz mümkün.

İran; “ABD'nin otuz iki üssünü vururuz” derken, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, “İran'a saldırı olursa üçüncü dünya savaşı çıkar” derken, ABD'nin füze sistemlerinden sorumlu ismi “İran yakın gelecekte ABD'yi bile vurabilir” derken, İsrail Washington'u tahrik etmeye devam ederken bugün Cenevre'de İran'ın nükleer çalışmaları için çok önemli bir toplantı yapılacak. Tahran'a; “Uranyum zenginleştirme, istediğini yap. Hatta sana destek verelim” denecek. Zaten krizin sebebi de burada, Tahran'ın nükleer teknolojide yakıt bağımsızlığını elde etmek istemesinde yatıyor. Ama yarınki toplantının önemi bu değil. Toplantıya ABD de katılıyor. Taraflar görüşmeyecek ama aynı masada oturacak.

Aynı dönemde başka neler oluyor?

ABD, Tahran'da ofis açmayı düşünüyor. 1990'dan beri diplomatik ilişki kurmayan, bunun için Tahran'daki İsviçre Büyükelçiliği'ni kullanan iki ülke ilk kez bu denli yakınlaşıyor.

İran, füze şovlarına ve Basra Körfezi'ndeki dev tatbikatlara devam ediyor. Ahmedinejad, iki ülke arasında doğrudan görüşme olabileceğini belirterek, “yeter ki ABD'nin ön şartı olmasın” diyebiliyor. Savaş ve barış açıklamaları aynı anda yapılabiliyor.

Bu kadar mı? Asıl gelişme bundan sonra. George Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley Ankara'ya geliyor. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile görüşüyor. Bir gün sonra, İran Dışişleri Bakanı Manucehr Muttaki Ankara'ya geliyor. Adeta Ankara'da İran zirvesi yapılıyor.

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Türkiye'nin ABD-İran krizini yumuşatmak için elinden geleni yapacağını, taraflarla çok yakın diyalog içinde olduğunu açıklıyor. Babacan'a göre, burada Türkiye'nin üslendiği rolün adı henüz konulamadı. Biz bunu açıkça şöyle diyelim: Türkiye, İran ile ABD arasında arabuluculuk yapıyor. Ankara'ya göre bu tarihi bir rol.

Buradan itibaren Türkiye'ye, bugünkü kavga gürültü içinde göremediğimiz gerçeklere odaklanalım.

Türkiye, içerideki köklü değişimden daha kararlı ve başarılı biçimde bölgesel düzeyde güç devşiriyor. Bu açılımı da, “merkez ülke olma” olarak belirlemiş. Lübnan'daki sorunla yakından ilgileniyor. Suriye ile “çok yakın” ortaklıklara giriyor. Suriye'nin en büyük endişesi olan İsrail'le arasında diyalog kuruyor ve tarafları İstanbul'da pazarlığa oturtuyor. Ankara'ya çağrılan büyükelçilere, bu yeni süreçle ilgili bilgiler aktarılıyor. Konuşmalara bakılırsa, yakında Rusya, Çin ve Orta Asya'ya yönelik ciddi girişimler başlatılacak. Aynı Türkiye, Irak'la her alanda “entegrasyon” anlaşmaları imzalıyor, bir çok kurumun adeta bir ülke gibi çalışmasının temellerini atıyor. Türkiye, Irak'la yaptığı anlaşmaları bölgedeki bütün komşularıyla yapmayı planlıyor.

Krizlere müdahale eden, barış/diyalog önerebilen, sözünü dinletebilen bir ülkenin amacına ulaşması, hele dünyanın bu geçiş dönemindeki fırsatlarla birlikte düşünüldüğünde, hiç de zor değil. Ve bu amaç, bölge ülkesi, cephe ülkesi değil de “merkez ülke” olarak belirlenmiş durumda.

O zaman Türkiye'nin bölgesel bir birliğin temellerine yatırım yaptığını söyleyebiliriz. Dünyanın en zor konusu ABD-İran krizinde böyle roller üstlenen bir ülkenin kararlı yürüyüşünün sorgulanacak yönleri yok mu? Elbette var ama ben bugün iyi şeyleri hatırlatmak istedim. Ergenekon konusu ve kapatma davası süreci engellemezse, Türkiye çok kısa bir süre içinde bölgesel ve küresel düzeyde çok büyük atılımlar gerçekleştirecek.



*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Türkiye neoconları, mezar evler,'İslamcı terör' keşfi

Türk neoconlar, Hizbullah ve PKK ile bağlantıları, PKK-Hizbullah çatışmaları, mezar evler, domuz bağı ile öldürülen dindar insanlar, cinayetler sonrası İran'ı hedef alan rejim tartışmaları, binlerce insanın sokaklarda “Kahrolsun Şeriat” sloganları ile yürütülmesi, ABD'li neoconlardan çok daha önce “İslamcı terör”ü keşfetmeleri, İsrail aşırı sağı ile “İslam tehdidi”ne karşı ortak savaş ve post modern darbe, güvenlikten ekonomiye ve dış politikaya kadar koca Türkiye'nin dar bir ideolojik grubun oyun alanı haline gelmesi, bölgesel çatışma senaryolarında dar ve ufuksuz çevrenin ihtiraslarına kurban gidişimiz ve şimdi; Türkiye'nin, bütün bu kirli, karanlık örtülü yapıdan kurtulma yönünde büyük mücadelesi…

Bugünlerde en çok tartıştığımız İran meselesinde bile benzer bir durum söz konusu. Nasıl mı? Önce genel bir değerlendirme yapalım:

Bu hafta itibariyle ABD ve İsrail'in İran'a saldırma ihtimali ortadan kalktı mı yoksa savaş çok mu daha yakınlaştı? Aynı soruyu İran açısından da sormak lazım. Tahran, meydan okuyan tutumundan geri adımı atıyor, varoluş meselesi olarak gördüğü nükleer politikasında değişikliğe mi gidiyor yoksa diplomasinin son oyunlarını mı oynuyor?

Peki bütün bölgeyi sarmasından korkulan, bölgesel savaş olarak nitelenen çatışma ihtimalinin zayıflatılmasında Türkiye nasıl bir rol oynuyor? Ankara, tıpkı İsrail-Suriye görüşmelerindeki rolü gibi, arabuluculuk rolü oynarken barış sağlamaya mı yoksa savaşı engellemeye mi çalışıyor. Belki de kriz tehlikeli noktalara ulaştığı için, tıpkı Irak işgali öncesi dönemi andırdığı için Türkiye konuya bu kadar önem veriyor. Bu sorular çok önemli. Tabii cevapları da. Çünkü İran-ABD arasında diyalog kapıları hiçbir zaman bu kadar açılamamıştı. Çünkü iki ülke arasında savaş tehdidi hiç bu kadar yakınlaşmamıştı.

Ancak; bugün diyalog sağlanabiliyorsa, çatışma ertelenebiliyorsa bu ABD'nin kendi içinde yaşadığı ikilemden kaynaklanıyor. İran'ın hemen her hafta yeni bir füze denemesi yapması, hemen her hafta yani bir askeri tatbikat başlatması, ABD ve İsrail'den aldığı tehdit sinyallerinin fazla yükseldiğine işaret ediyor. Mesela ünlü neocon John Bolton, The Wal Street Journal'da, “İsrail ile çok yoğun işbirliği sağlamak zorundayız. ABD, saldırıdan önce, saldırı sırasında ve saldırı sonrasında İsrail'le birlikte olacak. Saldırı yüzünden suçlanacağız, negatif sonuçlarına katlanacağız ancak bizim için ne kadar başarılı olacağımız önemli” diyebiliyor.

Bolton bunları söylerken, Bush yönetimi tam tersi bir tavır alıp, 1979'dan bu yana ilk kez İran'la diyalog kuruyor. Neoconların savaş çağrılarının tersine bir yaklaşım sergiliyor. Geçtiğimiz hafta tanık olduğumuz gibi, Tahran'la yüksek düzeyde diplomatik ilişkine zemin hazırlıyor. Türkiye'de olduğu gibi ABD'de de bir kesimin azgınlığının önüne geçme çabası bu. Çünkü asıl kriz Washington'da yaşanıyor. Bir taraf hemen saldıralım çağrısı yaparken, sonuçlarını hiç de düşünmezken ve bu niyetinden vazgeçme eğilimi göstermezken diğer taraf saldırının sonuçlarını az çok görüyor olacak ki, tedirgin, temkinli ve sabırlı hareket etmekten yana.

İran-ABD-İsrail krizinde iki keskin hat aynı anda kendini gösteriyor. Hem ABD içinde, hem İsrail'de hem de İran'da bu iki cephe önce kendi içinde çatışıyor. Kimler galip gelecek, bilmiyoruz ama çatışmanın sonuçları hem Türkiye üzerinden derin izler bırakacak hem de bölgeyi kendi istikametinde dönüştürecek.

Mesela Tahran, ateşli meydan okumalar arasında ABD'ye sempatik mesajlar da gönderiyor. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, ABD'nin Tahran'da “menfaat ofisi” açmasına yeşil ışık yaktı. Bu mesajda, Tahran'ın; “Bush ya da Obama'nın masaya koyduğu her hangi bir öneriyi tartışmayı istekli olduğu” belirtiliyor.

Öyleyse durum şu: ABD içinde sertlik yanlılarıyla ılımlılar çatışıyor. İran politikasını bu çatışmanın sonucu belirleyecek. Aynı çatışma İsrail'de de var. Bir kesim bir yıl içinde saldırının gerçekleşmesi gerektiğini, aksi takdirde İran'ın nükleer silaha ulaşacağını söylerken diğer kesim olası bir müdahalenin bölgenin bütününde derin sarsıntılara yol açacağına ve bunun üstesinden gelinemeyeceğine inanıyor. İran'da da aynı çatışmayı görüyoruz. İsrail'i haritadan silme, ABD'yi bile vuracak füzeler yapma, Basra Körfezi'ni kapatma, bölgedeki 58 ABD üssünü vurma tehditleriyle pazarlık açıklamaları aynı anda yapılıyor. Ağustos-Aralık aylarında saldırı olacağına dair son iddiaları bu açıdan ele almak lazım.

Not etmek istediğim şey, Türkiye'nin pozisyonu. Lübnan barışına katkıda bulunan, İsrail-Suriye görüşmelerinin mimarlığını yapan, Irak'taki iç çatışmaya müdahil olan, Bağdat'la her alanda “entegrasyon” anlaşmaları imzalayıp bir çok alanda “tek devlet” gibi hareket etme niyeti olan Türkiye, bölgenin en karmaşık ve zor konusu olan ABD-İran krizinde de arabuluculuk yapıyor. PKK'ya karşı operasyonlarda İran ve ABD ile aynı anda işbirliğini sağlamayı başaran Türkiye'nin rolünü iki taraf da kabullenmiş görünüyor. Ankara'ya gelen Stephan Hadley ile İran Dışişleri Bakanı Manucehr Mutteki'nin temasları, Cenevre'de ABD'nin de katıldığı pazarlıktan dönen İran Güvenlik Konseyi Sekreteri Said Celili'nin Tahran'a dönmeden önce Türkiye'ye uğrayıp bilgi vermesi bunun kanıtı.

Türkiye'nin bölgesel ölçekli oluşumlara yelken açtığı ve bütün krizlere müdahil olduğu, geleneksel ölçeğinin çok ötesinde projelere yöneldiği bir dönemde içeride Cumhuriyet tarihinin en keskin hesaplaşmalarından biriyle yüzleşiyor oluşu bir rastlantı olabilir mi? Bence hayır!

Kesinlikle rastlantı değil. Bu bir güvenlik operasyonu da değil. Bu bir çetenin tasfiyesiyle sınırlı da değil. Aynı dönemde bir çok ülkede benzer iç çekişmelerin yaşanmasının rastlantı olmadığı gibi. Soğuk Savaş'ın son kalıntıları tasfiye ediliyor. Zihinsel bir tasfiye bu. Türkiye'nin neoconları tasfiye ediliyor.

Ynt: İbrahim Karagül Yazıları.. Hani o bomba başka yerde patlatılacaktı!
« Yanıtla #27 : 30 Temmuz 2008, 12:19:17 ÖS 12 »
Hani o bomba başka yerde patlatılacaktı!
   
 İbrahim KARAGÜL
 
Bu bombalar Güngören'de patlamayacaktı? Hedef orası değildi. Hedef mi yanlış seçildi yoksa Güngören'in ardından daha merkezi yerde de mi patlamalar olacak? Mesela Taksim'de, mesela Ankara'nın en işlet caddelerinde de bombalar mı patlayacak..

Zamanlama üzerinde hiç durmuyorum. Daha önceki saldırılarla birebir kıyaslamalar, teknik analizler de yapmıyorum. Hiçbir ideolojik hedef gösterilmediğinin altını çizmekle yetiniyorum. Dar anlamda terör, klasik terör. Korku ve dehşet yaşatmak. Bunun dışında; hedeften hareket edenler hiçbir sonuca ulaşamayacak.

Çocuklar, hamile kadınlar, hiçbir cepheye mensup olmayanlar neden hedef alınır? Bunu bir örgüt yapmaz. Hangi örgüt yaparsa yapsın, ihaleyi verenleri bu örgütlerle bir tutmanın kör kuyusuna düşeceğiz yine. PKK diyebilirsiniz; ilk işaretler onu gösteriyor. Kuzey Irak'a yönelik ağır operasyonlar var. El Kaide diyebilirsiniz, onlar için işaret bulmak ise hiç zor değil. Kullanılan patlayıcılara bakın; devletlerin, ordu birimlerinin, istihbarat birimlerinin, çokuluslu terör ihalecilerinin patlayıcıları. Daha önce Ankara'da kullanılan, geçmişin siyasi suikastlerinde kullanılan patlayıcılar. Şimdi, o suikastlerin hiç de sandığımız çevreler tarafından yapılmadığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Kirli ilişkiler deşifre oldukça, yüz binleri sokağa döken ve iç çatışma senaryolarına hizmet eden suikastleri kimlerin planladığı ortaya çıkıyor.

13 Temmuz 2007'yi hatırlayalım Bir beyin fırtınası. Anayasa Mahkemesi başkanına suikast. Yüksek yargı başkanlarına suikast. İstanbul'da onlarca kişinin öleceği bombalı PKK saldırıları. Taksim'de elli kişinin öleceği dehşet saldırılar… Kimler tartışmıştı bunları? Kimler tartıştırmıştı? Türkiye'nin en çözülmez cinayetlerinde parmağı olanlar değil miydi? Bir ucu Ankara'da, diğer ucu Washington'da değil miydi?

Kuzey Irak'tan Afyon'a oradan da bir çok bölgeye sevkedilen patlayıcılar.. Simdi mi kullanılıyor? O patlayıcılar hangi ülkenin izini taşıyor? Başka nerelerde bu patlayıcılar patlamayı bekliyor? O zamanlar yüzlerce kilodan söz ediliyordu. Güngören'de ne kadarı tüketildi? Ankara'da ne kadarı bekliyor? Yine İstanbul'un başka yerlerinde ne kadarı bekletiliyor? Gece yarıları bizler uyurken dağıtılan silah ve patlayıcılar hangi “iç istikrar” senaryosunda kullanılacak? Bir tabancanın bile nereden nereye geldiğinin izi sürülürken bu sevkiyat nasıl gizli olabiliyor? Kaç ülkenin istihbarat ve güvenlik birimleri tarafından sağlanıyor? Bunları düşününce korkular artıyor. “Taksim'e bomba, elli ölü” sadece sızdırıldığı için öğrenebildiğimiz…

Neocon-ergenekon dehşet senaryosu. Belki yıllar sonra hangi ülkenin parmağı olduğunu göreceğiz. Ama göreceğiz. Mutlaka göreceğiz. İhaleyi verenleri bileceğiz. Ama biz şimdiden tahmin ediyoruz aslında. Onları biliyoruz. Neyi hedeflediklerini, bu ülkeyi ne hale getirmek istediklerini, bu korkunç hesaplarını birkaç kendini bilmez üzerinden uyguladıklarını biliyoruz.

Danıştay'a yönelik saldırıdan iki gün, Anıtkabir ve Kocatepe'de binlerce kişi Türkiye'nin bir kesimini kin ve nefretle lanetlediği ve intikam çığlıkları attığı günden bir gün sonra şu notu aktarmıştım:

“Bu saldırıları yapanlar tüm Türkiye'de var ve her vilayette 20'şer kişilik guruplar halinde bulunuyor. İyi eğitimden geçmiş kişiler. Sırası gelen de böyle bir eylemi yapıyor. İyi derecede silah eğitimi alıyorlar. Her istedikleri anında oluyor. Emri ve silahları Ankara'dan temin ediyorlar. Önümüzdeki günlerde bir eylem daha olacak. Bu saldırılar sırayla gerçekleşiyor. İki gün önce Danıştay'dı. Önümüzdeki günlerde Yargıtay ve Başbakanlık!” Başka ayrıntılar da vardı. Bağlantı, Kuzey Irak ve Afyon'du. Daha önce aktardığım iddialarla birleştirildiğinde o günden bu yana yaşananların resmi belirginleşiyordu. Ve tabi Güngören saldırısının. Şimdi Ergenekon soruşturmasında bunlar çıkıyor ortaya. Çıkmayanlar da var.

Danıştay saldırısından sonra Ankara Eryaman'da yapılan operasyona ilişkin bilgileri görünce şok olmuştum. Polis istihbaratı, Başbakan'ın ve yakın çevresinin tehdit altında olduğunu belirtiyordu. “Söz konusu ekibin elinde çok miktarda malzeme ve keşif raporları var. Eylem yapacak olan ekip Yunus Akkaya aracılığıyla Ankara Eryaman Evleri, Özgün İpek Sitesi Kat: 2'de bir ev kiraladı. Evde çok sayıda patlayıcı madde, uzaktan kumanda devreleri var. Ayrıca birkaç tane de suikast silahı temin edildi. Birkaç yerde gömülü vaziyette uzun namlulu silahlar var. Bu ekibin lideri Murat Eren isimli şahıstır” diyordu. 11 kişi gözaltına alınıyor, içlerinde Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndan Pilot Yüzbaşı E.E., Astsubay M.T. ile adı ve rütbesi belirlenemeyen bir subay bulunuyordu. Ne garip, patlayıcı sevkiyatları da aynı adresi gösteriyordu.

Operasyonlar yapıldı. Ama bu yapı hala ayakta. Faaliyetler devam ediyor. Bir çok başkente uzanan ilişkilerin ürünü olarak. Bu yüzden; Güngören'de olanı sakın klasik bir örgüt saldırısı sanmayın. Bunu yapanlar çok daha kötüsünü de yapacaktır..

Türk televizyonlarının utanç gecesi!

Güngören'de can pazarı yaşanırken Türk televizyonları, çılgın eğlence programlarına ara verme ihtiyacı bile duymadı. NTV, Kanal24 ve TVNET olayın saniyesi saniyesi izleyicilerine aktardı. Bu kanalları kutlamak gerekiyor. Diğrelerine ne söylenir, bilmiyorum. Bunların haber merkezlerinde bir kişi bile yok muydu? Bu ne duyarsızlık böyle! Dikkatle izledim. Hiçbir kanal eğlenceyi kesip haberi vermedi. Alt yazı bile geçmedi. Oysa birkaç kilometre ötede Türkiye'yi sarsan bir trajedi yaşanıyordu. Tam bir saat bekledim. O sırada neler yayınlanıyordu biliyor musunuz?

TRT 1: Devletin televizyonu. Vatandaşları ölüyor. Çifte Kavrulmuş adlı eğlence programı yayınlıyor. Show TV: Son Osmanlı Yandım Ali. Star: İkizler (Şarkı programı) ATV: İbo Show. Fox: Roman Star. Kanal D: Film (Vahşi Irk). Tam bir saat bekledim. Hiçbir alt yazı bile geçmedi. Bir saat sonra kısa haberler verip eğlenceye devam ettiler. Yazık, çok yazık! Yüreğimiz yandı! Utanç duyduk…

 

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #28 : 07 Ağustos 2008, 11:59:45 ÖÖ 11 »
'650 numaralı esir' kadının çığlıkları!


07 Ağustos 2008 06:51
Dr. Afiyet Sıddiki 1972'de Karaçi'de doğdu. Şimdi düzmece bir senaryo ile New York'ta yargılanıyor. İki resmini görüyorsunu. Biri diploma töreninde, diğeri şu anki hali     
İbrahim Karagül'ün köşe yazısı

Birkaç gündür "esir" tutulan bir Müslüman kadının ve üç küçük çocuğunun trajedisini tekrar tekrar okuyorum. Beş yıl boyunca ABD'nin o meşhur "işkence merkezleri"nde kalan, yıllarca kendisinden haber alınamayan, hâlâ çocuklarının akıbeti tespit edilemeyen, CIA'nın gizli esir ticaretinin kurbanlarından birinin ibretlik durumunu izliyorum.

Bizzat devletler, meşru güçler ve kurumlar tarafından yönetilen, dış politika pazarlıklarına konu olan, dolarla alınıp satılabilen insanların hikayelerine özellikle yer veriyorum ben. Çünkü bu örnekler, bu insan hikayeleri, gezegenimizi kontrol altına almaya çalışan, önümüzdeki yüzyılı şekillendirmeye girişen ırkçı zihniyet hakkında entelektüel ve siyasi tartışmalardan çok daha fazla bilgi veriyor bize. Ve, nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuza dair dersler alıyoruz. Srebrenica soykırımının mimarlarını bile koruyanların, binlerce kurban üzerine gizli anlaşmalar yapabilenlerin yedi yıldır yaşadığımız bölgede imza attıkları kötülüklerin en dehşet verici örneklerini elbette çok sonraları öğrenebileceğiz. Ama biz, bildiklerimizi paylaşmanın çok önemli olduğuna inandık hep ve bunu yapmak için çaba harcadık. Bu yüzden de, yine böyle bir olayı aktarmak istedim.

İnsan hakları örgütlerinin hakkında kampanya başlattığı, dünya basınında az da olsa yer alan, Türkiye'de "timeturk" adlı haber sitesinin ısrarla takip ettiği Kandahar'daki işkence kampından Guantanamo'ya uzanan bir "hikaye" bu. Yeni nesil köle ticaretinin, 21. yüzyıla yönelik insan ticaretinin en ürkütücü örneklerinden biri.

Dr. Afiyet Sıddıki, Pakistan kökenli bir kadın. Yakın çevresi tam beş yıldır onu arıyordu. Kaçırıldığında en küçüğü bir aylık, en büyüğü dört yaşında üç çocuğu da kendisiyle beraber kayboldu. Nerede? Pakistan'ın Karaçi kentinden İslamabad'a gidecek uçağa binmek için havaalanına giderken. Sonradan, Pakistan polisi tarafından gözaltına alındığı ve para karşılığı ABD'ye "satıldığı" ortaya çıktı. O da, Pakistan güvenlik güçlerinin ABD yönetimine sattığı 750 kişiden biri oldu. Ya sonrası?

Tam beş yıl, Afganistan'da bilinmeyen bir yerde, gizli bir işkence evinde kaldı. Nerede olduğu bilinmiyordu gerçekten. Neler yaşadı, çocukları nerede, hâlâ tam olarak bilinmiyor. Dr. Sıddiki hakkında bilgi verenler kirli ticaretin diğer kurbanları oldu. Bagram'daki meşhur esir kampında kalan, Guantanamo'ya götürülenler onu biliyordu.

Sıddıki İngiltere vatandaşıydı. Amerika'da eğitim görmüş, MIT'de (Massachussetts Institute of Technology) tıp okumuş, nöroloji alanında çalışmıştı. Akrabalarını ziyaret etmek için Pakistan'a gittiğinde kaçırıldı ve satıldı. Afganistan işgali sırasında Taliban'a esir düşen, sonra bırakılan Yvonne Ridley, bu kimsesiz kadını aramaya başlar. Hikaye ile ilgili ABD basınında haberlere ulaşır. Pakistan mahkemelerine başvurur. Mahkeme 9 Eylül tarihine gün verir. İşte tam bu sırada Dr. Sıddıki ortaya çıkar. Nerede? Elbette ABD'de. New York'ta apar topar mahkemeye çıkarılır. Göğsünde kurşun yarası vardır ve zor ayakta durmaktadır. ABD kaynaklarına göre Afganistan'da ABD ile savaşırken daha yeni yakalanmıştır! Sıddıki silahla ABD askerlerine saldırmış, o sırada yaralanmış! Ne kadar da inandırıcı değil mi?

Hikayenin aslına dönelim. ABD'ye satılan, Bagram ve Guantanamo'da işkenceler gören sonra serbest bırakılan Muzzam Beg, kendisine işkence yapılırken duyduğu çığlıklardan kendi acısını unuttuğunu, çığlığın sahibinin Dr. Afiyet Sıddiki olduğunu söylüyor. Ekliyor: Gecenin karanlığını yaran ama kimsenin kulak vermediği bu çığlığın nerede geldiğini aradım. ABD üssünde işkenceye, tecavüze, dayağa, hakarete uğrayan tek kadın tutukludan geliyordu. Bu kadına tuvalet ihtiyacı bile herkesin gözü önünde, erkeklerin tuvaletlerini yaptığı yerde yaptırılıyordu." O kadının Dr. Sıddıki olduğu beş yıl sonra ortaya çıktı. İşkenceler sonunda bilincini kaybetmiş. Çocuklarının nerede olduğu hâlâ bilinmiyor. Kimse onu bu cehennemden kurtarmamış. Tamamen sahipsiz kalmış.

Dr. Afiyet Sıddiki 1972 yılında Karaçi'de doğdu. Şimdi düzmece bir senaryo ile New York'ta yargılanıyor. Yaralı, çökmüş. Bir kadın, tam beş yıl o meşhur işkence merkezlerinde kalıyor. Para ile alınıp satılan bir esir oluyor. Hangi siyasi hesap, pazarlık bu günahı gözümüzde meşrulaştırasilir.

İki resmini göreceksiniz. Biri diploma töreninde, diğeri şu an New York'ta mahkemeye çıkarıldığında çekildi.

Dikkatle bakın…


Not font kurbaa

Ynt: İbrahim Karagül Yazıları.. Bir delinin başımıza açtığı belaya bakın!
« Yanıtla #29 : 14 Ağustos 2008, 01:14:11 ÖS 13 »
Bir delinin başımıza açtığı belaya bakın!

12 Ağustos     Sorumsuz, hırslı, aceleci, devlet adamlığından nasiplenmeyen, milliyetçiliği ve dini sembolleri kontrolsüz kullanan, yaygaracı bir liderin hem ülkesini, hem müttefiklerini hem de düşmanlarını nasıl bir kargaşanın içine sürüklediğini görüyor musunuz?

Dünyanın en hassas bölgesini bir anda büyük bir savaşın eşiğine getirdi.

Doğu ile Batı'nın çatışma alanı üzerinde, ABD ile Rusya'nın güç gösterisine sahne olan bir bölgede, küçücük kıvılcımların söndürülemez yangınlara yol açabildiği Kafkasya'da olduğunu unuttu. Ya da bunu çok iyi biliyor ki böyle bir “provokasyon”u tertipledi.

Türkiye'nin desteğini, NATO'nun desteğini, ABD ve İsrail'in desteğini yanlış yorumlayan, düşmanı Rusya'yı hafife alan, oturduğu yerden savaş ilan eden, gücüne bakmadan fetihlere girişen Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili, bugün yaşananların en önemli sorumlusu.

'Kadife Devrim'lerle iş başına gelmek yeterli değilmiş. Kafkaslar'da hiçbir sorunun bu yöntemlerle çözülemeyeceğini öğrenmemiş. Hukuki sorunları askeri yöntemlerle çözmenin her zaman mümkün olmadığını ona kimse söylememiş.

Gürcistan'ı çok zor bir duruma soktu. Sorunlu bölgelerdeki düşmanlığı azdırdı. ABD ile Rusya'yı karşı karşıya getirdi. Türkiye'yi çok can sıkıcı bir ortamda bıraktı. Sadece Rusya için değil, Gürcistan'a destek verenler için de, Saakaşvili'nin bir an önce o pozisyondan çekilmesi belki de en öncelikli konu olmalı.

Kafkaslar'da hiçbir sorun tek başına çözülemez. Osetya, Abhazya, İnguşistan, Çeçenistan, Dağıstan, Hazar'ın altında yatan zenginlikler, Karadeniz tartışması, Rusya ile NATO'nun bölge üzerindeki satranç oyunun parçalarıdır. Karabağ meselesi de öyle. Hatta İran-ABD ilişkilerinin bir boyutu da Kafkasya'dır, Hazar'dır, Rusya-İran stratejik ortaklığıdır.

Sen Osetya'ya saldırırsan Abhazlar sana saldır. Güney Osetya Gürcistan sınırlarının içinde olabilir. Siyasi ve hukuki anlaşmazlık olabilir. Ama oraya saldırıp bin beş yüz kişiyi öldürürsen yanı başındaki büyük ağabey de Tiflis'e saldırır. Osetya'ya giriyorsan bunları hesaplaman gerekir. Bu hesabı yapmazsan, Rusya'nın Kuzey Kafkaslardan Güney Kafkaslara inmesinin yollarını açmış olursun. Nitekim öyle olmadı mı?

Rusya ile ABD arasında yıllardır zımni bir kabullenme vardı. Güney Kafkaslar Batı etkisinde kaldı. Kuzey Kafkaslara kimse karışmıyordu. Bu yüzden Batı Çeçenistan'dan desteğini çekmişti. Şimdi bu zımni anlaşma bozuldu. Herkes her yere karışacak. Bu olunca da sadece Abhazya ve Güney Osetya değil, Çeçenistan, İnguşistan, Dağıstan karışacak. Belki de son dönemlerde Türkiye ile Ermenistan arasındaki yumuşama dönemi kapanacak. Karabağ'da rüzgar yeniden sertleşecek. Abhazya'dan Hazar kıyısına uzanan, aynı zamanda Batı-Rusya sınırı olan kuşak keskin çatışmalara ev sahipliği yapacak. Bu yüzden krizin bir an önce dondurulması gerekiyor. Saakaşvili'nin de kulağının çekilmesi gerekiyor. Böyle bir krizi tek başına çıkaramayacağı gibi yönetecek gücünün ve becerisinin de olmadığının hatırlatılması gerekiyor.

Gürcistan ABD'nin, NATO'nun, AB'nin dolayısıyla Türkiye'nin ve İsrail'in tam desteğine sahip. Bu güçler için Rusya ve İran'ın dengelenmesinde, enerji projelerinin kontrol altında tutulmasında ileri karakol durumunda. Bu yüzden ekonomik yardımların yanında azami askeri destek sağlanıyor bu ülkeye. Kadife Devrim de bu yüzden yapılmıştı. Ukrayna ve Gürcistan Batı bloku için, Rusya'yı çevrelemede en önemli mevziler haline geldi.

Buna karşı Moskova Ermenistan üzerinden, Abhazlar ve Osetler üzerinden karşı direnci oluşturuyordu. Bölgede tehlikeli bir stranç oyunu izliyorduk. Er ya da geç stres bir çatışmaya dönecekti. Zamanlama önemliydi. İran ve Ortadoğu'daki gelişmeler bu zamanı erteliyordu.

Peki ABD ve NATO mu Gürcistan'ı provoke etti yoksa Rusya mı kendine zemin yarattı? Şu an görünen Batı'nın ilk hamleyi yaptığı şeklinde. Ya da Gürcü liderin aceleciliği şu anki durumu hazırladı.

Krizin ilk haftasında kazançlı görünen Rusya oldu. Devamını kestirmek zor. Yarın Çeçenistan'da, Dağıstan'da ya da başka bölgelerde dikkat çekici bir karmaşa çıkarsa Rusya sıkıntıya düşecektir. Rusya, hem Karadeniz hem de Hazar kıyısında ciddi bir Batı reaksiyonu ile karşılaşabilir.

Kazanan bir ülke dava var. Şaşıracaksınız belki ama o da İran. Tam da İran'a yönelik baskıların zirveye tırmandığı günlerde Kafkaslar karıştı. Dikkatler İran üzerinden uzaklaştı. Tahran kısmen nefes aldı. Daha önce yine böyle bir durum yaşanmıştı. O zaman da Lübnan patlamıştı. Krizde değil, sonucunda İran'ın kazançlı çıktığını söylemeye çalışıyorum.

Türkiye, belki de en seçeneksiz ülke olarak kaldı. Rusya ile hiç olmadığı kadar güzel ilişkileri var. Öte yandan Kafkaslarda Rusya ile arasına bir tampon bölge oluşturmaya çalışıyor. Bu da son derece anlaşılabilir bir durum. Moskova'dan gelen tepkiler, Türkiye'nin desteklediği ifadeleri gerçek olsa da anlaşılabilir bir durum. Çünkü Ermeniler, Karabağ'ı Rusya'nın desteğiyle ele geçirmişti. Türkiye, aynı zamanda bölgedeki azınlıklarla akrabalık ilişkisi olan bir ülke. Dolayısıyla hareket alanı hem çok dar hem de alabildiğine geniş.

Yapılacak tek şey var: Krizin yayılmasını önlemek, mümkünse dondurmak. Türkiye'nin alacağı en önemli pozisyon bu. Ne Rusya ile ilişkilerini riske atmayı, ne akrabalarını yalnız bırakmayı ne de Batı ile bölgesel ittifakını bozmayı göze alabilir.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Kafkas İttifakı ya da Kafkas İstikrar Paketi projesi üzerinde durulmalı. Ancak bu yapılırken bölgesel güçlerle birlikte yapılmalı. Karadeniz'deki ABD iştahını doyuracak şekilde değil. Bölgedeki büyük güçler çatışması devam ettikçe bu proje başarsız olacaktır.

Şu an için en tehlikeli şey, krizin tüm Kafkaslara yayılmasıdır. Bu noktaya geldiğinde savaş bölgesel olmaktan çıkacaktır. Büyük güçlerin küçük uluslar üzerinden yürüttüğü hesaplaşmanın bir başka örneğini izliyoruz maalesef.

ibrahimkaragul@gmail.com

İBRAHİM KARAGÜL - YENİŞAFAK