İbrahim Karagül Yazıları..

  • 108 Cevap
  • 45978 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

İbrahim Karagül Yazıları..
« : 15 Ağustos 2007, 11:37:35 ÖÖ 11 »
iBRaHiM KaRaGüL
15.08.2007


Önce şu cümlelere bakalım: “Gül'ün seçimi çatışma yolunu açar. Bu ay Meclis'te gerçekleştirilecek olan ve bir kaç turu bulması beklenen oylama ile yapılacak seçim, ülkenin gidişatını, İslami orta sınıfın 1923'ten beri Türk devletini kontrol eden laik kesimin karşısına çıkmak sureti ile değiştireceğe benziyor.” Böyle yazıyor The New York Times…

“Kriz olasılığı var. Abdullah Gül'ün tekrar aday olması nedeniyle hükümet ile laik ve askeri elitler arasında yeni bir kriz yaşanabilir. Gül aynı görev için aday olduğunda Türkiye'nin en ciddi siyasi krizlerinden birini yaşadı.” Ne tesadüf! Financial Times da aynı tespitleri yapmış..

“Gül'ün üç ay önce aday gösterilmesinin ardından ordudan tehditler geldiği, binlerce kişinin sokaklarda protesto gösterileri yaptığı” vurgulandı. “AKP'nin Gül'ü tekrar aday göstermesinin orduya açık bir mesaj olarak değerlendirildiği” iddia edildi. Kim iddia etti? The Times gazetesi..

ABD'nin CNN ve ABC televizyonları da haberi “gerginliğe neden olabileceği” iddiasını öne alarak duyurdu.

Bütün bunlar sadece birer tespit mi? Öngörü mü? İyi niyetli uyarılar mı? Elbette hayır. Tespit değil bunlar, temenni. Hep böyle oldu. Türkiye ile ilgili her gelişme böyle algılandı. Algılamanın ötesinde böyle bir Türkiye istendi.

Türkiye ve kriz, Türkiye ve olağanüstülükler, Türkiye ve iç siyasi çatışma, Türkiye ve darbe tartışmaları, Türkiye ve daha bir sürü gerginlik senaryoları…

Elbette bu ülkenin zaaflarından beslenen bir eğilim bu. Bu zaafları biz büyüttük, biz besledik, biz teşhir ettik. Bu zaaflar üzerinden kimlik oluşturduk, taraf olduk. Bu zaaflar üzerinden, çatışma kültürü üzerinden güç/iktidar devşirdik. Sadece içeride değil, dışarıda da bu zaaflara göre destekçiler bulduk, öyle yapmaya da devam ediyoruz.

Hürriyet'in internet sitesinde bu haberlerin sunuluş tarzı, daha da tuhaf: “Gül'ün adaylığı dünyayı da böldü.” İşte tam da bu durumu anlatıyor. Çatışma, restleşme, kamplaşma, birbirini imha etme hali Türkiye sınırlarının ötesine taşınıyor. Sanki küresel bir sorun. Sanki Soğuk Savaş hali. Sanki dünya Abdullah Gül'ün adaylığına göre saf belirliyor. Dışarıda olanlarla içeride olanların Türkiye'ye bakışlarında, algılayış tarzlarında, özlemlerinde, Türkiye okumalarında fark olmayışının göstergesi bu.

Seçim öncesi de aynısını yapmışlardı. Ülkeyi kamplara ayırmışlar, sokakları harekete geçirmişler, milletin bir kesimini diğerinin üzerine salmaya çalışmışlardı. Ankara-Washington arasında hararetle çalışan darbe lobisi ne öngörmüşse, ne planlamışsa o uygulanmıştı.

Üç yıldır her söylenenin, her yazılanın uygulandığını ya da uygulanmaya çalışıldığını gördük. Ama korku üzerine kurgulanan senaryolar, Türkiye insanını hizaya getiremedi! Millet bu senaryolara kulak asmadı. Meydanlara yığılan yüz binlere karşı başka yüz binler susmayı tercih etti. Kavgayı değil uzlaşmayı, krizi değil huzuru seçti. Kriz lobisi için tam bir hüsrandı bu.

Bir yıl önce “The Coming Coup D'Etat” başlığı ile yazı yazdırılan kişinin öngörüleri tutmadı. Nişanlısının daha birkaç gün önce, “ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı” sıfatıyla, “Abdullah Gül olursa kriz çıkar. Hikmet Çetin olsun” mealindeki küstahça müdahalelerini hazmetmedik mi? Bir Allah'ın kulu çıkıp da, bu adama haddini bildirmeye çalıştı mı? Türkiye'nin en hassas seçimine müdahil olacak kadar kabalaşanlar güçlerini nereden alıyor? Sadece ABD yönetimindeki bazı aşırı uçlardan mı? Peki ya, bu ülkedeki destekçilerine ne demeli.

“Sokaklarda gösteriler ve şiddet içerikli protestolar olacaktır” diyen, CHP'nin nasıl tavır alacağını daha Şubat ayında yazan yeni yetme “Türkiye uzmanı”nın söylediklerinin ise bir kısmı gerçekleşti. Aynı kişi ve çevrenin birilerinden aldığı mali destekle Türkiye için ürettiği kriz senaryolarının bedelini hepimiz ödedik. “Bu adamı neden ciddiye alıyorsun” diyorsanız şöyle cevap vereyim: Devlet, en mahrem kurumlarının en önemli toplantılarına bu adamı davet ediyor da, değer veriyor da ondan.

Washington'daki darbe lobisiyle Türkiye'deki ortaklarının menfaatleri nerede örtüşüyor? Aynı süre içinde Hudson'ı ziyaret eden bir üst düzey yetkiliye; “Asla ve asla buna izin vermeyeceğiz” dedirten şey ne?

İdeolojik bir tavır mı yoksa menfaat dayanışması mı?

Türkiye kamuoyu, korku senaryolarını 22 Temmuz'da çöpe attı. İdeolojik farklılıkların çatışmaya dönüştürülmesine tavır aldı. Aynı zamanda birilerinin tercihini, güven duygusunu, meşruiyet kriterlerini sorguladı. Kendi tercihini, güvenini, meşruiyet kriterlerini açıkça beyan etti. Bu tablodan sonra, her yeni durumda aynı senaryolara bel bağlanması, aynı çevrelerden medet umulması, aynı mihrakların tahriklerine kapılınması kabul edilir bir şey değil.

Bireysel heyecanın, dar ideolojik çevre çıkarlarının ötesinde bir büyük Türkiye var. Sistem kurallarıyla işliyor. Şu ana kadar hiçbir kural hatası da yapılmadı. İşte bu Türkiye, bu duruma rağmen, aylardır yaşatılan krizlerden elleri boş çıkanların yeni bir denemeye yeltenmelerini affetmez.

Yeni Şafak
ŞeN DüNYa iÇiNDe SeN
DüNYa iÇiNDe BiR aVuç ŞeN DünYaYDıN SEN

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
''BiR GüL aÇıLDıĞı aN,BiR iNSaN ŞeHiT oLDuĞu VaKiT''
« Yanıtla #1 : 20 Eylül 2007, 11:53:39 ÖÖ 11 »
iBRaHiM KaRaGüL

Üstad Sezai Karakoç'un oruçla ilgili yazılarını topladığı “Samanyolu'nda Ziyafet” adlı kitabından bazı bölümler aktarmak istedim bugün. Oruca ilişkin zarif cümlelerin yanında “Oruç ülkesi” başlıklı yazıyı da birlikte okuyalım istedim:

“Bir kuşluk gibi, ağaçların arasından, kuş seslerinin marul içi tazeliğindeki bebeksi sevinçlerin içinden güneş neşesinin yürüyerek insanları kuşatması gibi gelen Oruçtur.”

“Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk; gerçek öğle; gerçek ikindi; gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı, Oruçla.”

“Güneş bir dağın yarığından çıkarken, bir gül açılırken, bir çocuk, okula başladığı an; bir insan şehit olduğu vakit; su kaynağından çıkarken neyse mü'min de Oruçta o.”

“Oruç, insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir.

Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü bir gök sofrasıdır.

Yani, Samanyolu'nda Ziyafet.”


* * *
“Oruç ülkesi” başlıklı yazıyı okuyalım şimdi, birlikte:

«Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.

Oruç, yaşadığımız günlük ve gündelik hayatı adeta bir rüyaya çeviren mutluluk anahtarı. Kanatlanan gün demek oruç ayının gündüzü. Yerçekiminin etkisinin kayboluşu sanki benliğimiz ve eşyamız üzerinde. Namazla, duayla birleşince oruç, büsbütün renklenmiş ve güçlenmiş olarak bizi, fizikötesi donanımların yıldızlı harmanisine bürür.

Kalbimiz, İslâm'ın kişi için tayin ettiği edimlerle mümin kalbi haline gelir. Oruçla, namazla, hac ve zekâtla, kalb, kalb olur. İnanç, kalbde bu tür tecrübelerin tekrarıyla kökleşir. İnançtan davranışa, davranıştan inanca sürekli bir akış, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerin sağladığı bir kan dolaşımıdır. Sebepsiz değildir oruç, sebepsiz değildir namaz. Mümin kişiliğinin oluşması için temel taşlarıdır. Bina, ruh binası bunlarla kuruludur. Maneviyatın kalesi, bunlarla yıkılmaz olur, pekişir.

Zaman, insanı hep ölüme doğru götürürken, ramazan gelir, diriliş ayı başlar. Oruç ayı insanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür. Ab-ı hayatta yıkanmaya, çiğ tanesinde göğü seyretmeğe ve gökkuşağının altından geçmeğe. Oruçsuzluk ne büyük bir boşluk olurdu, oruç zorunlu olmasaydı mümin için. Tek kişiyle başlar ve biterdi o. Oysa, ramazanda tüm Müslümanların bir ay oruç tutması, orucu toplum olayı haline getiriyor. Somut hale geliyor toplum ortasında oruç anıtı.

Tabiatı daha iyi hissetmek ve dinlemek, onun söylemek istediğini daha iyi anlamak için oruç mucizesine sahiptir Müslüman. Kavramların yeniden yoklanması, tanımların yeniden yapılması için çıkarılmış bir davetiye gibidir oruç gündüzleri ve geceleri. Ve her yıl zayıflayan toplumun din bağı, yeniden güçlenir onunla. Dinin kası ve damarları çalışır hale gelir.

Oruç, insanı, yeniden varolma, yeniden yapılanma, yoğrulma yolunda bir ay süren bir çileye tâbi tutar. Riyazetlerin en güzeli, en ilâhisi, en içlisidir o. Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır. Zorludur bu savaş. Sonunda, hasat derlenir bu iradenin savrulduğu harmandan.

Hırsla, ihtirasla dünyaya bağlanmanın, adeta âhireti unutmanın mevsimlerinin geçtiğini, din gününün geldiğini ilân eden bir sancaktır çekilmiş insanlık ufku burçlarına oruç. Oruç, dereceler halinde, belli sürelerde dünyanın tatil edilmesi demektir insan için. Ve âhiretin örtülerinin kat kat açılması demek. Süreklice bir gidiş geliş, bir med cezir dünya ile âhiret arasında. İnsan, bu gidiş gelişledir ki en büyük ilerlemesini yapacaktır ruh ve maneviyat alanında.

Çağımız, sadece maddi sağlığa önem veren bir çağ -gerçi o da bugün hiçbir çağda olamayacak kadar tehlikeyle karşı karşıya.- ruh sağlığı, beden sağlığından önce gelir. Çünkü: beden sağlığına dikkati de, ancak ruh sağlığı olanlar gösterecektir. Oruç, beden sağlığı için de tükenmez bir sıhhat hazinesi gibi etkide bulunmaktadır. Gıdaların tazelenen idraklerle alınması, herhalde vücudun dirilişinde birinci uyarı ve bilinç yerine geçecektir.

Ay gelip ramazanı getirdiğini müjdelediğinde ne kadar sevinsek azdır. Bize Müslümanlığımızın daha bir güçlenip ilerideki yıllara geçeceğinin garantisini getirmiştir çünkü. Bize, gündüzü ve geceyi tüm anlamıyla getirmiştir. Namazları, sabırları ve şükürleri, hamdleri getirmiştir. Rızkı, rızk düşüncesini ve tevekkülü getirmiştir. Nimet fikrine erdirmiştir bizi. Oruçla namaz arasında da büyük yakınlık vardır. Sanki namaz, orucun, insan uzuvlarına yerleşmiş bir ruh olarak, kımıldamış ve kanatlanışından meydana gelmektedir. Oruç da, namazın süzüle süzüle bir buğu olup ruh, beyin ve kalbi tutmasıyla oluşmakta. Bunun için adeta birbirine âşıktırlar. Birbirlerini çağırıp dururlar hep her bahaneyle. Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.»

*

Çevrimdışı LaEdri

  • *
  • 1004
    • Blog'um
''BiR GüL aÇıLDıĞı aN,BiR iNSaN ŞeHiT oLDuĞu VaKiT''
« Yanıtla #2 : 20 Eylül 2007, 01:07:00 ÖS 13 »
"Samanyolu'nda Ziyafet" çok güzel bir yazıydı. Paylaşım için teşekkürler Betül abla.

*

Çevrimdışı esen

  • ****
  • 925
  • "lalüebkem"
NÜKLEER SAVAŞIN EŞİĞİNDEN DÖNDÜK
« Yanıtla #3 : 04 Ekim 2007, 01:43:02 ÖS 13 »
İbrahim Karagül
ibrahimkaragul@gmail.com

Nükleer savaşın eşiğinden döndük!
Bir konuyu özellikle açıklığa kavuşturmak gerekiyor. 30 Ağustos tarihinde bütün dünyayı ilgilendiren, daha doğrusu endişelendirmesi ve tedirgin etmesi gereken bir olay yaşandı. Aslında bugünkü bölge şartları göz önüne alındığında son derece vahim bir gelişmeydi bu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Soğuk Savaş döneminin ABD-Sovyet nükleer restleşmelerinden sonra ilk kez nükleer silahların yeniden "kullanılabilir" hale getirildiğine dair bir "gerçek"le karşı karşıyayız.

Biliyorum, Türk medyası bunları dikkate almayacaktır. Bizim yıllardır nice ölümlerin sorumlusu olarak tanıttığımız, dikkat çektiğimiz Blackwater'ın karanlık tarihini kaç yıl sonra, o da kısmen, görebilenlerden bu kadarını beklemiyoruz. Ama Allah korusun, yakın bir gelecekte böyle bir ihtimal ortaya çıktığında hepimiz şaşırmış numarası yapmayalım.

Ağustos sonu ve 6 Eylül'de Türk hava sahası da kullanılarak bir savaş provası yapıldı. Hem de nükleer savaş provası. Yanlış anlamayın, bu bir tatbikat değildi. Bir saldırı girişimiydi ve hala netleştirilemeyen sebeplerle başarısız oldu.

Ben bu yüzden aynı konuyu üçüncü kez gündeme getiriyorum. 6 Eylül'de, ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir B-52 bombardıman uçağı nükleer silahlarla havalandı. Kuzey Dakota'daki askeri üsten kalkan uçak, 6 adet nükleer başlıklı Cruisse füzesi taşıyordu. Louisiana'ya kadar bu füzelerle ve W-80-1 nükleer başlıklarla uçtu. Her bir füze 150 kilotonluk patlayıcı taşıyordu ve Hiroşima'ya atılandan on kat daha güçlüydü. Olay Bush'a kadar aktarıldı ve bunun "yanlışlıkla" olduğu açıklandı. "Yanlışlık" bir B-52 bombardıman uçağı nükleer füzelerle havalanabiliyor olmasıydı. Ve bu yanlışlık 40 yıldan bu yana ilk kez gerçekleşiyordu.

Durum ABD basınına sızdı. Özellikle internet sitelerinde "detaylar" yayınlandı. Bu kaynaklara göre olay daha başka. Nükleer füze yüklü uçak İran'a saldırı için havalandı. Tüyler ürperten bir iddiaydı bu. İran'a saldırı nükleer bir saldırı mı olacaktı? Aktaralım:

"ABD ve İsrail nükleer başlıklı silahlarla İran'ı bombalayacaktı. 30 Ağustos'ta İran'ı bombalamak için havalanan ve nükleer başlıklı bomba taşıyan B-52 bombardıman uçaklarını kim durdurdu? ABD silahlı kuvvetlerinin içinden yükselen muhalefet İran'a yapılacak muhtemel bir saldırıyı engelledi. 5 Eylül'de bir Pentagon sözcüsünün olayı doğrulamasıyla birlikte "Air Force Times"ta yer alan haberde, olayın garip bir kaza olduğu söyleniyordu. Daha sonra pilot ve uçak personelinin, uçağın nükleer başlıklı silahlarla yüklü olduğunu bilmedikleri, bunun rutin bir silah transferi olduğunu düşündükleri ortaya çıktı. Beklenmedik transfer başlarda, halkın can güvenliği açısından tehlike yarattığı için ABD kamuoyunda gerginliğe yol açtı. Hava Kuvvetlerinden General Ronald Keys, emrindeki 14 Eylül tarihli bütün uçuşları, personelle görüşmelerde bulunmak üzere iptal etti.

Washington Post ve New York Times gazetelerinde yer alan olay, bir hata olarak gösterildi. Ancak farklı kaynaklar, bunun bir nükleer saldırı girişimi olduğunu, İran'ın nükleer tesislerini vurmayı hedeflediğini, son anda engellendiğini söylüyor. İddia kaynakları, Newsweek dergisinin 25 Eylül tarihli sayısında ABD Başkan Yardımcısı Cheney'nin yardımcısı David Wurmsar'ın şu sözünü hatırlatıyor: "Cheney İsrail'i, İran atom santrallerine saldırması için ikna etti. İran'ın yapacağı bir karşı saldırı Amerika'nın Körfez ülkelerindeki askeri üsleri vurması için bir vesile olacak."

Bu saldırı gerçekleşmedi ancak 6 Eylül'de İsrail Suriye'ye saldırdı. İsrail'in Türk hava sahasını da kullanarak yaptığı bu tahrik ile ABD'yi saldırıya tahrik etmeyi amaçladığı, bir karşı saldırı olması durumunda gerçek operasyonun başlayacağı belirtiliyor. Yani Meyve Bahçesi (Orchard) ve Şah-Mat (Checkmat) operasyonlarının İsrail ile ABD aşırı sağının ortak düzenlediği bir provokasyon olduğu ortaya çıktı.

Suriye'ye saldırı üzerine Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın sözlerini hatırlıyorum. Türkiye'nin sert tepkisini.. Olayın ne kadar vahim olduğu, bölgeyi nasıl bir savaşa sürükleyeceği yeni yeni anlaşılıyor. Güçlü Türk medyası bu olayın üzerine gitmeye bile tenezzül etmedi. Oysa B-52'ler nükleer yüklerini bir yerlere boşaltsaydı ya da İsrail'in 6 Eylül saldırısı ciddi bir reaksiyona yol açsaydı ne olacaktı?

Provokasyon ve savaşın şartlarını oluşturma uğraşısı bu sefer başarısız oldu. Ama devam edecek. Seymour Hersh, The New Yorker'daki son yazısında; "ABD, İngiltere, İsrail ve Avustralya'nın İran'a karşı ağır hava saldırılarına hazırlandığını" yazdı. Ona göre savaşın iki gerekçesi olacak: İran'ın nükleer silahlanması ve Irak içinde ABD ile İran arasında yaşanan stratejik savaş...

Büyük bir savaşın eşiğinden döndük. Kim fark etti?















cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
BİN YıLLıK TaRiHiN SoNu,KaRDeŞLiĞiN BiTTi aN
« Yanıtla #4 : 17 Ekim 2007, 12:00:38 ÖS 12 »
iBRaHiM KaRaGüL

Bin yıllık tarihin sonu, kardeşliğin bittiği an!
Tezkere tartışıyoruz. Sınırötesi harekat tartışıyoruz. Savaş tartışıyoruz. Onlarca yıl devam edecek çatışmaları tartışıyoruz. İntikamlar üzerine inşa edilecek bir gelecek tartışıyoruz.

Anadolu'nun bağrını, Kuzey Irak'ın köylerini yasa boğacak, Diyarbakır'ı ve Erbil'i ateşle kavuracak bir yangını tartışıyoruz. Tanklar sınırda sabırsızlıkla beklerken, birilerinin bölgeye yığdığı füzelerin harekete geçeceği anı bekliyoruz. Aslında birbiriyle hiç sorunu olmayan insanların birbirini boğazlamasını bekliyoruz.

Dostluğu ve düşmanlığı başkalarının tanımladığı bir dünyaya dolu dizgin ilerliyoruz. Öfkenin aklı ve basireti yok ettiği, dost olması gerekenlerin düşman, düşman olması gerekenlerin dost olduğu talihsiz bir dönemi yaşamaya mahkum oluyoruz.

Tezkere bugün kabul edilecek. Hem Türkiye'de hem de Kuzey Irak'ta sonunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir sürece girilecek. Belki bu tezkere hiç kullanılmayacak, belki sınırlı biçimde kullanılacak. Belki de topyekun bir hesaplaşmanın ilk adımı olacak. Ama kullanılan dil değişti artık, yürekler ayrıldı.

Bin yıllık bir geçmişe bin yıl daha katmak isteyenler kaybediyor. En azından onların sesi kesildi. Kestiler… Bin yıllık bir tarihin sonu mu gelecek? Örneği olmayan bir kardeşliğin ve kader ortaklığının sonu mu gelecek? Etli tırnağın ayrılmasının acısını kimler hissedecek?

Ama bunları önemseyen kaldı mı, bilmiyorum. Varsa bile Erbil'den ve Ankara'dan yükselen seslerin arasında kaybolup gidiyor. Daha doğrusu Washington'dan ve Londra'dan yükselen ses, hepsini bastırıyor. Hafızasını kaybedenlerin sesini de bastırıyor, acıyı yaşayacak olanların sesini de..

Ankara'dan ve Erbil'den yükselen sesler beni bile tatmin etmiyor. Ben Washington ve Londra'ya bakıyorum. Kaderimizi oradan tahmin ediyorum. Siz de öyle bakın. Öyle bakarsanız geleceği göreceksiniz. Öyle bakarsanız, tankların sınıra neden yığıldığını, 20 yaşındaki gencecik insanları Anadolu topraklarını neden yasa boğduğunu, Kürt köylerindeki suskunluğun ve umutsuzluğun sebeplerini anlayacaksınız.

Bu olağanüstü günlerde zor cümleler kurulmalıydı. Ama konuşulanlara bakıyoruz, yazılanlara bakıyoruz, hepsini bir araya topluyoruz.. Bir şey öneren, bir şey söyleyen, bir cümle bile kuramıyoruz. Yaşananların, çizilenlerin peşinden sürüklenen bir entelektüel akıl! Bir şey önermekten çok bir yerlerin gözüne girmeyi önceleyenlerin öncülük ettiği bir ortak akıl!

O zaman bırakalım meydanı. Bin yıllık tarihin sonunu ilan edelim, kardeşliğin bittiği anı… Sınıra gelindiğini, bıçağın kemiğe dayandığını, etle tırnağın ayrıldığını, yolun sonuna gelindiğini, sözün bittiği yeri ilan edelim.

Seçim öncesiydi. Çatışmalar tırmanmış onlarca asker şehid olmuştu. Yine tezkere tartışılıyordu. Sınıra yığınak yapılıyordu. Erbil'den “Türkiye Kerkük'e karışırsa biz de Diyarbakır ve diğer şehirlere karışırız. Askeri güçlerinden korkmuyorum” sözleri yükseliyordu. Ankara'da; “teröre destek verenlerle görüşülmez” ve “neden görüşmeyelim, insanlar düşmanlarıyla bile görüşür” cümleleri birbiri ardına geliyordu. ABD, “Türkiye, İsrail'in Hizbullah yenilgisinden ders alsın” diyordu.

Aynı anda İsrail ve ABD, Kuzey Irak'a silah yığıyor, PKK ve PJAK'ı Türkiye ve İran'a saldırtıyordu. Türkiye sınırına yığınak yapılıyor, füzelerin yönü Anadolu'ya çevriliyordu. Kriz petrol fiyatlarını yükseltiyor, Kürt yönetimini ambargo ile boğma hesapları yapılıyordu. Özel harekat birlikleri sınırın ötesinde çatışmalara giriyor/operasyonlar yapıyordu. Füzeleri sınır bölgelerine yerleştirilen Barzani birliklerini de Türkiye'nin müttefiki İsrail'in askeri uzmanları yönetiyordu. ABD ordusu Barzani'yi savaşa hazırlarken subayları Kandil'de toplantılar yapıyordu.

Korkulan olmadı. Yumuşama dönemi başladı. Cumhurbaşkanı seçiminden sonra öfke yerini sükunete bıraktı. Bir anda Türkiye'nin bir çok yerinde bombalar patladı, Ankara'da yüzlerce kiloluk patlayıcılar fark edildi. Şehid cenazeleri akın akın gelmeye başladı.

Şimdi; Putin Tahran'dan meydan okurken, Washington tarihsel hesapları şantaj olarak kullanırken, dünya savaşı derin ve belirsiz devam ederken Türkiye nasıl bir yere çekilmek isteniyor olabilir? Bölgenin barış önerme şansı olan, tek cepheye mahkum olmayan tek ülkesine nasıl bir bedel ödetilmek isteniyor?

Haziran ayında “Kuzey Irak Savaşı Başladı” diye yazmıştım. Yaşanan “dünya savaşı” nasıl fark edilemiyorsa bu savaş da fark edilemiyor. Ve benim bütün bu gelişmelere verdiğim tek cevap var: Türkiye savaşa gitmiyor, savaş Türkiye'ye getiriliyor!

KüRTLeRLe MaSaYa oTuR, iRaN'La SaVaŞ! YoKSa?..
« Yanıtla #5 : 31 Ekim 2007, 10:40:40 ÖÖ 10 »
KüRTLeRLe MaSaYa oTuR, iRaN'La SaVaŞ! YoKSa?..

iBRaHiM KaRaGüL

Hem siyasi iktidarın hem de askerin Kuzey Irak'a müdahale etme isteksizliği ortada iken, ABD ve Irak'lı temsilcilerle pazarlık devam ederken, devletin zirvesindekiler sözlerini giderek sertleştirip Türkiye'yi savaş havasına sokarken, Türkiye bir uçtan diğerine milli seferberlik haline girerken, bütün dünya PKK saldırılarının ve PKK'ya operasyonun ötesinde bir takım gelişmeleri endişe ile beklerken…

Irak sınırına binlerce asker ve mühimmat yığınağı yapılırken, diğer tarafta sınırlı operasyon içeride ise çatışmalar sürerken, bütün bunların sebebi olarak ABD'nin Irak'taki varlığı gösterilirken, Washington terörle mücadelede en yakın müttefikini yalnız bırakmakla suçlanırken, son saldırılardan sorumlu tutulurken, PKK'nın elinde ABD silahları varken, K. Irak yönetiminin ABD desteğiyle Türkiye'ye meydan okuduğuna dair kanaat devletin bütün kurumları ve kamuoyu tarafından paylaşılırken…

Son günlerde dikkat çekici bir yaklaşım belli çevrelerde ısrarla dile getirilir oldu. Kamuoyu, bilinenin, inanılanın ötesinde bir yerlere taşınmak isteniyor gibi.

Bugüne kadar edindiğimiz izlenimleri yok sayan, devletin en tepesindekilerin iddialarını boşa çıkaran, bu tez gün geçtikçe daha yaygın bir çevre tarafından yazılır, konuşulur oldu. Doğruysa, bugüne kadar söylenen her şey yanlıştı. Türkiye boşuna efeleniyordu. PKK'nın arkasında ABD unsurları yok. Washington Ankara ile teröre karşı işbirliği yapıyor. Ortada bir sorun yok. Sadece PKK'nın eskiden olduğu gibi kendi başına buyruk sorumsuz davranışları söz konusu. Ve eğer öyleyse çok yakında PKK'nın gücü elinden alınacak. ABD ve Türkiye birlikte hareket ederek bu sorunu bitirecek.

İddia şu: Son olayların, PKK'nın son saldırılarının ABD ile bir ilgisi yok… Bu resmi düzeyde bir kanaat olarak paylaşılıyor. Medyada bunu dile getirenler var. Dar siyasi çevrelerde ifade edenler var. Buradan hareket edersek ABD'nin, K. Irak'tan Türkiye'ye yönelen tehditlerde sorumlu tutulmasını gerektirecek bir durum yok.

Peki bunca gürültü neyin nesiydi? İsrail'i ima eden, ABD'yi ima eden, "bizimle neden işbirliği yapmıyor" sitemlerini içeren sözlerin ne anlamı vardı? "Artık oyalanmak istemiyoruz" demenin, binlerce ABD silahının PKK'ya verildiğine dair kanıtların ne anlamı vardı?

Bütün Türkiye; siyasetçisiyle, askeriyle, aydınıyla, yazarıyla, gazetecisiyle, kanaat ön deriyle, sokakta yürüyen insanlarıyla kocaman bir yalana mı inandırıldı? Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyareti öncesi, Türkiye'nin elini güçlendirmek, işbirliği kapılarını aralamak için mi güçlendiriliyor bu tez?

Başbakan'ın, bakanların bir çoğunun, Genelkurmay Başkanı'nın ABD'yi işaret eden sözleri, "Türkiye ne gerekiyorsa ona kendi karar verecek" şeklindeki beyanatları, Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın Barzani'yi işaret ederek "Konuşana değil konuşturana bak" söylemi ne anlama geliyordu?

Bu tezi ileri sürenlere soralım: Bütün bu olanların ABD ile ilgisi yoksa, hedef göstermek istedikleri güçler kim? Rusya mı? İran mı? Hala Suriye mi? Ya da bazı Avrupa ülkeleri mi? Her şey ortada iken, ABD'yi koruma telaşı neden? Bu tezi ileri sürenlerin bildikleri ama kamuoyundan gizledikleri şey ne?

İran kendisi PJAK'la uğraşıyor. Kürt yönetimiyle arası çok iyi. K. Irak'a operasyonlar yapıyor. Suriye'nin Türkiye'ye karşı pozisyon alması mümkün değil. İlişkiler kimsenin beklemediği kadar iyi yolda. Rusya, İran'la birlikte ABD karşısında yer alıyor ve bölgedeki pozisyonunu güçlendiriyor. Ancak bu blokun Türkiye'yi bu şekilde terörle tehdit etmesi, üstelik bunu açıkça yapması şu an pek mümkün görünmüyor. Bu iddianın sahipleri en azından şunları düşünüyor mu?

Hangi ABD Türkiye ile işbirliği yapıyor? Hangi ABD PKK'ya destek veriyor? Hangi ABD, Türkiye ile müttefik, hangi ABD, K. Irak'ta Türkiye karşıtı hareket içinde? Hangi ABD Türkiye ile Kürtler arasında bölgesel geleceğe ilişkin ittifak istiyor, hangi ABD artık Türkiye'nin zayıflatılması gerektiğini düşünüyor? Hangi ABD PKK'yı terörist örgüt görüyor, hangi ABD PKK ile ittifak halinde? Hangi ABD, Türkiye'nin güvenliğini önemsiyor hangi ABD PKK'yı silahlandırıyor ve Kürt birliklerini Türkiye'ye karşı güçlendirip silahlandırıyor?

PKK saldırılarının arkasındaki tez şu:

"Kürtlerle masaya otur, İran'a karşı birlikte savaşalım." Bu tezin birinci maddesi önemli. Elbette Türkiye Kürtlerle ortak bir gelecek tayin etmeli. Bin yıldır birlikte yaşıyoruz. Bin yıl daha birlikte yaşamamız mümkün.

Ama İran'a karşı cephede olmayacağız, olmamalıyız, olamayız. Eğer Türkiye, Kürtlerle masaya oturur, ancak, İran'a karşı cephede yerini almazsa, yine aynı sonuçlarla yüzleşecek. İran'a karşı cephede yer almayı reddettiği müddetçe, Kürtlerle masaya oturmaya çalışsa da bu engellenecek.

Diyelim, PKK'nın arkasında ABD yok. Elinde ABD silahları yok. K. Irak'la Türkiye arasında bir gerilim istemiyor. Türkiye ile işbirliği halinde. Peki, bu kimin senaryosu? Ve sonuçları aynı yere çıkmıyor mu?

İran cepheye Türkiye masaya… Ama masaya gitmenin bedeli İran'la savaşmak. "Hiçbir cepheye gitmek istemiyoruz" derseniz, işte böyle terörle terbiye edilirsiniz. Bugün olan da bu. Terbiye edenin kim olduğunu görmeyen kimse yok aslında. Ancak ortada bir zihinsel körleştirme çabası var. Hepsi bu.

Yeni Şafak
ŞeN DüNYa iÇiNDe SeN
DüNYa iÇiNDe BiR aVuç ŞeN DünYaYDıN SEN

*

esedullahmurat

KüRTLeRLe MaSaYa oTuR, iRaN'La SaVaŞ! YoKSa?..
« Yanıtla #6 : 31 Ekim 2007, 06:50:25 ÖS 18 »
"KüRTLeRLe MaSaYa oTuR, iRaN'La SaVaŞ! YoKSa?.."

ne kürtlerlen masaya oturulur, nede iranla şavaşılır...



*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #7 : 16 Haziran 2008, 07:39:17 ÖS 19 »


İbrahim Karagül
ibrahimkaragul@gmail.com

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
İbrahim Karagül Yazıları.. Entelektüel teröristler, uzman müsveddeleri..
« Yanıtla #8 : 16 Haziran 2008, 07:40:23 ÖS 19 »
Entelektüel teröristler, uzman müsveddeleri..

Tanımlamayı Egemen Bağış yaptı: "Analist örtüsü altında profesyonel militanlar…" Yıllardır bu "militan entelektüeller"in Türkiye'nin iç siyasetini yeniden dizayn etmek için yürüttükleri savaşı izliyoruz.

Bir çeşit "entelektüel terör", psikolojik harp, karanlık ve gayri meşru çevrelerin aklama mekanizmaları içindeki rollerini sorguluyoruz. Bu "profesyonel militanlar" gayri meşru güç merkezlerini aklama operasyonunda önemli roller üstlendiler. Dünyanın güçlü kurumlarında konuşuyorlar, güçlü yayın organlarında yazıyorlar, derin güçlerle oturup kalkıyorlar, güvenlik/finans çevrelerinin senaryoları için acımasız bir savaş yürütüyorlar. Akılalmaz tezlerle zihinleri bulandırıyorlar, kirli kampanyalar yürütüyorlar, çirkin tetikçilik örnekleri sergiliyorlar.

Ne gariptir ki, bu isimler Türkiye'de fazla ciddiye alınıyor, el üstünde tutuluyor, ülkenin sırları onlarla paylaşılıyor, ülke bütünlüğü ve vatanseverlik uğruna yollara düşenler onları en güvenilir ortaklar olarak görüyor. Devletin en mahrem kapıları onlara açılıyor. Türkiye kamuoyunun büyük çoğunluğunu ülkenin geleceği için tehdit görenler, onları fişleyenler, izleyenler, kontrol altında tutmak için olağandışı yöntemlere tevessül edenler, ellerine kan bulaşmış, yanı başımızda yüz binlerce insanı katletmiş, insanlık suçlarına bulaşmış, Türkiye'nin geleceğini bile karartacak senaryoları üretenlerin piyasa silahı olan bu isimlerle ittifaklar kuruyorlar.

Kendi ülkesine, insanlarına güvenmeyenler, dünyanın en karanlık odaklarının 'sözcü'lerine güveniyorlar, onlarla aynı Türkiye özlemi içinde yanıp tutuşuyorlar? Onlarla birlikte içeride cepheler kuruyorlar, çatışma ortamı oluşturuyorlar. Ondan sonra da bu ülkenin sahipleri, koruyucuları, vatanseverleri oluyorlar. Onlar varken bana bu ülkeyi sevme hakkı bile tanımıyorlar.

Egemen Bağış, 2006'da Newsweek dergisinde Türkiye için darbe senaryoları çizen, "Taksim'i bombalasak ne tür sonuçlar oluşur" türü senaryolar üzerinde "entelektüel çaba" sarfeden Zeyno Baran'ın son yazısından hareketle; "Bütün dünyanın profesyonel militanları 'analist' örtüsü altında Türkiye'ye, Türk seçmenine ve hükümetimize dış medyada saldırmaya başladı. Bu insanların nereden cesaret aldıklarını düşünmek gerekiyor" diyor ve Baran'ın CHP için ABD desteği isteğini, CHP'nin ABD karşıtlığının "kalp kırgınlığına dayandığı"nı söylüyor.

Baran'ın International Herald Tribune'deki yazısı bu kampanya çerçevesinde piyasaya sürülenlerin en hafifi. Zeyno Baran'dan önce başkaları var. Ayrıca, bu "ilişki" sadece ABD-CHP tartışmasından ibaret de değil. Derinlerle yürütülen, iki ülkenin "mahrem" merkezleri arasında kırılmaz bir ittifaka dayanan, amaca ulaşmak için inanılmaz senaryoların bile göze alınabildiği, ülke bütünlüğü ve vatanseverliğin sadece kamuflaj olarak kullanıldığı bir ilişki biçimi söz konusu. Neocon-Türk Şahin ittifakı bu.

Onlara göre AK Parti çok Amerikancı hatta İngilizci. Piyasa söylemi bu. Elbette bu da tartışılmalı. Ama görünüşte Amerikan karşıtı olan bu çevrelerle Pentagon şahinleri, İsrail lobisi, sermaye grupları arasındaki ilişkisini ortaya serebilecek ve "Yahu siz bu milleti kandırıyorsunuz, kazıklıyorsunuz, aldatıyorsunuz" diyecek kaç kişi var? Bunu neden tartışamadık?

Pek yok ki, 2005'ten beri darbe ve yeni siyasi dizayn için yürütülen kampanyaya karşı kimse ses çıkarmadı. Neler söylendi, ne palavralar atıldı ve milletin zihni bulandırıldı… "Türkiye Şeriata gidiyor", "Türkiye Batı'dan kopacak", "Türkiye'de iç savaş çıkacak", "Tayyip Erdoğan Türkiye'nin önündeki tek engel", "Türkiye diktatörlüğe doğru gidiyor, durdurulmalı" ve daha neler neler. Yazıları okuyunca, "Bu entelektüel terör çetesi hangi Türkiye'yi anlatıyor" demekten alamıyorsunuz kendinizi. Bu ülkenin başbakanını Bin Ladin'den tehlikeli ilan ettiler ve hepimiz bunu hazmettik. Dünyanın en güçlü yayın organlarında öyle yalanlar yazdılar ki, ittifakın ortaklarıyla bu yalanlar arasındaki bağlantının ne kadar trajik olduğunu gördük.

Yıllardır lobi adı altında ceplerine indirdikleri milyonlarca dolar haracı almaya devam etmek istiyorlar. Kolay yönetilebilir, manipule edilebilir, kamuoyu desteği olmayan iktidar istiyorlar. Türkiye'nin tamamı üzerinde etki kuramayan siyasal oluşumlar istiyorlar. Mesela Kürt meselesini çözebilecek bir iktidarın varlığını son derece tehlikeli buluyorlar. Türkiye'de toplumsal uzlaşma arayışlarını baltalamak, sokakları bölmek istiyorlar.

Richard Perle, Frank Gaffney, Michael Rubin, Michael Ledeen, Kenneth Adelman, David Frum ve daha niceleri bu çirkin ittifakın içinde. Kendi ülkelerinde bile ajanlıkla suçlandılar. ABD ve İsrail aşırı sağına çalışan kişiler bunlar. Bazıları Türkiye'den giden "uzman müsveddeleri" ise bu adamlardan ihale alıyor.

Entelektüel terör, çok daha büyük yıkımların ayak sesleridir. Bunun çok acı örneklerini yaşadık biz. Siz siz olun, sadece ve sadece Türkiye'nin bütününü düşünerek seçiminizi yapın!

 

yenişafak

*

BaD-ı SaBa

Ynt: İbrahim Karagül Yazıları.. Ankara'da Pentagon darbesi!
« Yanıtla #9 : 17 Haziran 2008, 11:55:04 ÖÖ 11 »
Ankara'da Pentagon darbesi!

Cümleler ne kadar tanıdık! İsimler, yöntemler, kullanılan araçlar ne kadar da aynı.. Bölgemizde her büyük operasyondan önce Türkiye'de derin bir iç dizayn çalışması yapılır. Bu yapılırken çoğunlukla aynı kurumlar, aynı kişiler kullanılır, aynı yöntemler tekrar denenir. Yıllardır bilmemize rağmen, defalarca tecrübe etmemize rağmen inanırız, etkileniriz, gaza geliriz, oyuna geliriz ve bu ülkeyi, kendi ülkemizi kendi ellerimizle mahvetmekten çekinmeyiz.

ABD'nin İran gündemiyle Türkiye'deki iç siyasi kriz birbirine ne kadar bağımlı, fark etmiyor muyuz? İran'a saldırı kampanyasını yürütenlerle Türkiye'de sert ya da yumuşak askeri müdahaleyi provoke edenler aynı güçler. Türkiye ve İran için birbirine paralel, birbirini tamamlayan bir strateji izliyorlar.

Türkiye'de çokça tanınan RAND Corporation, ABD Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) bir rapor hazırlamış: “Türkiye'de Siyasal İslam'ın yükselişi…” Doğrudan Türkiye'nin bugünkü iç siyasi krizini içeren, geleceğine ilişkin öngörülerde bulunan 135 sayfalık bir rapor. Türkiye için on yıl içinde gerçekleşebilecek dört senaryo çiziyor: AK Parti'nin AB eğilimli bir yol izlemesi, sinsi İslamlaşma, partinin yargı tarafından kapatılması veya askeri darbe…

“Darbe” öncelikle yumuşak enstrümanlarla yapılacak, bütün kartlar tüketildiğinde ise doğrudan müdahaleye sıra gelecek. Şu anki krizin laik-İslamcı çatışması olmaktan ziyade merkez ile çevre arasındaki iktidar mücadelesi olduğunu vurgulayan raporda, yine de bütün iddialar “İslam tehdidi” üzerine kurgulanmış. Aynı kuruluşun daha önce hazırladığı raporlar, yakın çevremizde yüz binlerce insanın ölümüne yol açtı.

Mesela yine RAND tarafından hazırlanan ve bu tarz araştırmalara yılda 100 milyon dolar ayıran muhafazakar Smith Richardson Vakfı'nın finanse ettiği “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, kaynaklar ve stratejiler” 2003 tarihli çalışmaya bakalım:

“Anti-emperyalist ve sosyalist düşüncelerinden dolayı laiklere güvenilmez. Fundamentalistlere ve geleneksel Müslümanlara da. Fundamentalist ve gelenekseller arasında oluşabilecek bir yakınlık kesinlikle engellenmeli. Hatta birbirleriyle savaşmaları teşvik edilmeli. ABD ve Avrupa için güven telkin edilenler sadece, kitleleri yönlendirmede Kur'an'ı sınırlandıran modernist Müslümanlardır. Bu grup desteklenmelidir. “

Bu cümleler o rapordan… Bir iç çatışma senaryosu olarak hazırlanmış. Belli oranda da uygulandı. RAND, çalışmayı hazırlamadan önce Pentagon'a aynı konuda bir brifing vermişti. Müslümanlar kategorilere ayrılıyor derin ve uzun süreli bir iç çatışmalar zinciri öngörülüyordu. Senaryo şöyleydi:

1- Önce modernist ve laik Müslümanları destekle. 2- Geleneksel Müslümanları fundamentalistlere karşı destekle. 3- Fundamentalistlerle savaş. 4- Seçici bir şekilde laikleri destekle. 5- Batılı İslam tezini destekle.

Aynı kuruluş, 15 Aralık 2004'te “U.S.Strategy in the Muslim World After 9/11” başlıklı 567 sayfalık başka bir rapor hazırladı. Bir önceki çalışmayı hazırlayan isimlerin imzasıyla. ABD Hava Kuvvetleri tarafından sipariş edilen çalışma tam bir kaos senaryosuydu. Bu sefer tez Müslüman entelektüeller, akademisyenler, kanaat önderleri ve sivil toplum örgütleri üzerine kurulmuştu. İki ana tez vardı: 1- Şii-Sünni ayrımı, 2- Arap-Arap olmayan ayrımı. İslam dünyası için derin bir çözülme, ayrıştırma, fraklılaştırma ve çatıştırma öngörüyor/du. Belli oranda uygulandı, uygulanıyor.

Çalışmalar, büyük oranda Pentagon, Dışişleri ve CIA'nın ihtiyaçları için hazırlanıyor, bu kurumlar tarafından finanse ediliyor. Bu son derece normal bir şey. Ama nasıl uygulandıklarını hiç izlemiyoruz. Dikkatle izlendiğinde birçok şeyin söz konusu senaryolara göre şekillendiği fark edilecektir. Yine dikkatle izlendiğinde, sadece tartışmakla yetindiğimiz bu “proje”lerin bizlere ne ağır bedeller ödettiğini anlamaktan yoksunuz.

İran'a saldırı için ABD'yi tahrik eden İsrail adına kamuoyu oluşturan isimlere bakın. Gazetelerde ve televizyonlarda İsrail aşırı sağı adına inanılmaz iddialarla gündemde yerlerini koruyorlar. Middle East Forum adlı taşeron kuruluş üzerinden Batı'yı ve dünyayı “bir büyük tehdit”e karşı harekete geçiriyorlar. Daniel Pipes gibi hayatını İslam'la savaşa adamış, entelektüel pazarda at koşturan bir Mossad mensubu, Michael Rubin gibi yine İsrail istihbaratına çalışan bir neocon ırkçı ve daha onlarca isim, bu coğrafyayı kana bulayacak senaryoların tetikçileri olarak çalışıyor. Onlara kalsa Türkiye dahil her Müslüman ülkeyi iç savaşlara sürükleyecekler.

İran'a karşı kampanyayı yürüten güçler ve tetikçileriyle AK Parti'nin tasfiyesi için üç yıldır kampanya yürüten güçler ve tetikçilerinin aynı olması size bir şey ifade etmiyor mu? Aynı güçlerin bugünlerde “uzman müsveddeleri”ni gece gündüz çalıştırmaları sizde bir endişeye neden olmuyor mu? Üç ihtimal var ortada:

1- Tasfiye edilmekle tehdit edilen AK Parti'yi hem İslam'la arasına mesafe koymaya zorlamak hem de İran ihalesine razı etmek.

2- “Siyasal İslam tırmanışta” paranoyası ile merkez iktidarı ellerinde tutanları AK Parti üze-rine saldırtıp çıkacak iç çatışmada onları yanlarına çekmek. Böylece hem iktidar değişimi hem de İran'a karşı etkin bir müttefik bulmak.

3- “İslamcı tehdit” paranoyası yayarak, bu çevrelerin İran'la ittifak yapacağı hezeyanlarını ortaya atarak kamuoyunu İran korkusuna karşı hizaya sokmak…

Bir büyük senaryo var önümüzde ve bu Türkiye'de çok şey değiştirecek…Neden “Ankara'da Pentagon Darbesi” dediğim ortada!

İbrahim Karagül



*

BaD-ı SaBa

Peki, 'Bilderbergçiler'in Türkiye'deki adayı kim?
« Yanıtla #10 : 19 Haziran 2008, 10:52:24 ÖÖ 10 »
    Peki, 'Bilderbergçiler'in Türkiye'deki adayı kim?

Son günlerin en tartışmalı konularından biri ABD'nin yeni lideri olmaya hazırlanan Barack Obama'nın bu yıl Virginia'da yapılan Bilderberg toplantısına katılıp katılmadığı. Tartışmalara bakılırsa medyayı atlatıp 8 Haziran Pazar günü gizlice bu toplantıya katılmış. İddialar bu kadar da değil. Obama'nın seçilmesi halinde yakın çevresindeki isimlerin Bilderbergçiler'den oluşacağı iddia ediliyor ve şu soru soruluyor: "Obama'yı Bilderbergçiler mi seçtiriyor?"

Bilderberg toplantılarını dikkatle izleyenlerden değilim. Ama bu soru çok önemli! Amerikan seçimlerinin, yörüngesindeki ülkelerde ne tür sonuçlara yol açabileceğini, özellikle derin bir iç siyasi krize sürüklenen Türkiye'de etkilerinin neler olabileceğini az çok öngörebildiğim için soruyu önemsiyorum. Obama'nın adaylığının kesinleşmesinden hemen sonra İsrail lobisinin en güçlü kuruluşuna gidip George Bush'tan daha "şahin" sözler söylemesi, iktidarın asıl kaynağından destek istemesi ve bir anda entelektüel ve demokrat gömleğini çıkarabilmesi yeterince dikkat çekiciydi.

Ben olsam o soruyu şöyle sorardım: "Obama'yı küresel finans baronları mı seçiyor?" Cevabı da "evet" olurdu. Seçim kampanyasına destek verenlere bakınca da bu zaten ortada: Goldman Sachs, Lehman Brothers, National Amusements, JP Morgan, Citigroup, Citadel Investments, Credit Suisse, Morgan Stanley, Time Warner ve daha niceleri… Küresel finans krizinin merkezinde yer alan sermaye baronları yeniden diriliş için Obama üzerinden büyük bir çıkış yapmaya hazırlanıyorlar. Ancak uğraşıları kendilerini kurtarmakla sınırlı değil.

Çok daha geniş hesapları var: Yeni bir Dünya Düzeni kurmak. Soğuk Savaşın sona ermesinden bu yana yeni bir Dünya Düzeni kurmak isteyenler, bunu kuramadıkları gibi, "tek kutuplu dünya" özleminin, "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi"nin, ABD'nin küresel liderlik hesaplarının büyük bir hayalkırıklığı duvarına çarpmasına zemin hazırladılar. Bu dönemde bırakın küresel hegemonyayı, bu hegemonyanın finansörleri çöküşün eşiğine geldiler. "Tarihin sonu"nu kapitalizmin zaferi olarak noktalayanlar, kısa süre sonra "kapitalizmin sonu mu geldi" tartışması yapmaya başladılar.

Yaklaşık yirmi yıldır uzlaşma yerine çatışmacı bir geleceğin kapılarını açan güçler, şimdi "bırakalım rekabeti, bir araya gelip bu kaosu engelleyelim" demeye, uluslararası kurumları bu yönde şekillendirmeye, dünyayı selamete çıkaracak akil arayışlara yönelmeye başladılar. Yöntem değişiyor, öncelikler değişiyor, hedefler değişiyor. Sermayenin öncülüğünde, finans sistemini yeniden yapılandırarak fraklı bir "Dünya Düzeni" arayışı var önümüzde. İngiltere'nin son zamanlarda bu kadar öne çıkmasının nedeni de bu. Bu yüzden, tarihin en keskin virajlarından birine giriyoruz. İşte Obama böyle bir dönemin adayı. Bence de döneme en uygun aday! Bu yüzden de başarı şansı yüksek.

Güvenlikçilerle finansçıların iktidar mücadelesi sanıldığı gibi sadece Amerika'da yaşanmıyor. Merkez ülkelerin hepsinde benzer arayışlar, eğilimler söz konusu. Buna bağlı olarak da bu güçlerin yörüngesinde olan ülkelerdeki siyasi krizlere biraz bu yönden bakmak lazım.

Bugünlerde Ankara'da çok derinden hissedilen krizi, hem ABD seçimlerini hem de Türkiye'deki siyasi kırılmayı ait olduğumuz sosyal/siyasal cephenin sınırlamalarının ötesine geçerek algılamaya çalışmak zorundayız. Bunu yaparken, laik, İslamcı, sağcı, solcu gibi sosyal ve siyasal kimliklerimizi bir tarafa bırakmak zorundayız. Biz, kendi siyasal kimliklerimiz üzerinden bu çatışmayı görmekte ısrar edersek süreci algılamada ciddi sorunlar yaşayacağız demektir. İki eğilimin içerideki krizi yönlendirmesiyle bizim siyasi kimliklerimiz örtüşmüyor. Semboller üzerinden üretilen çatışmacı dil bizi kandırmasın. Her iki eğilimin içinde laikler olduğu gibi İslamcılar da var.

Sevindirici olan Türkiye'de şu an yaşanmakta olan krizi bu şekilde algılamaya dönük güçlü bir ilginin oluşu. "Ankara'da Pentagon darbesi" ve "Türkiye'nin 'Obama'sı kim" başlıklara yönelik tahminlerin ötesinde kamuoyu ilgisi, krizin algılanış biçimi konusunda ne kadar hassas olduğumuzu ortaya koyuyor. Kimse bize bu krizin sadece Türkiye'ye özgü gerekçelerle yaşandığını söylemesin! Pentagon ve güvenlikçilerle küresel sermayenin Ankara savaşını önyargı ve önkabullerimizden sıyrılarak izleyelim. İki güç Türkiye'de nasıl bir iç siyasi dizayn istiyor ve bunun bölgemizle ilişkisi ne? En önemlisi de, kimler/neden tasfiye edilmek isteniyor? Evet, Obama Bilderberg'çilerin yani küresel finansın adayı.

Peki Bilderberçiler'in Türkiye adayı kim?

İbrahim Karagül

*

BaD-ı SaBa

5 trilyon dolarlık kriz dalgası, ateşler içinde bir Ortadoğu…
« Yanıtla #11 : 20 Haziran 2008, 02:50:23 ÖS 14 »
5 trilyon dolarlık kriz dalgası, ateşler içinde bir Ortadoğu…
 
Çok söze gerek yok aslında. Küresel ekonomik kriz, alevler içinde bir Ortadoğu, siyasi ve ekonomik sistemi yeniden inşa etme çabaları, derin bir bölünme yaşayan bir dünya, bölünmelerin yol açtığı jeopolitik ve ekonomik çatışmalar ve bu kaotik dönemde orta ölçekteki ülkelerin siyasi durumlarının yeniden gözden geçirilmesi.

Önünüzdeki gündem bu. Bazıları gevşedi ama finansal kriz, yeni bir sarsıcı dalga ile tekrar vurmak üzere. Asıl darbe 2008'in ikinci yarısı demişlerdi. Şimdi “borsalar çökebilir” diyorlar. Habere bakalım:

“Royal Bank of Scotland (RBS), müşterilerine yönelik olarak hazırladığı raporda, gelecek 3 ay içinde piyasalarda resmen çöküş beklediğini duyurdu. ABD'de başlayan ve tüm dünyayı etkisi altına alan mortgage krizini, bundan yaklaşık 2 yıl önce yayımladığı analizlerle öngören RBS'nin analisti Bob Janjuah tarafından hazırlanan raporda, “Durum artık merkez bankalarının kontrolünden çıktı, küresel ekonomik yavaşlama hızlanacak, resesyon yayılacak ve şirket bilançoları bundan olumsuz etkilenecek. ABD borsalarında S&P endeksi 2008 yılının eylül ayına kadar yüzde 22 düşer” dendi.

Öngörüler şöyle:

“Geçen yıldan bu yana düşen borsalar kendilerine gelemiyor. Kredi piyasaları birer birer batıyor. Küresel ekonomik büyüme yavaşlarken enflasyon kontrolden çıktı. Fiyatlar denetimsiz bir şekilde artıyor. Önümüzdeki 3 ay için çok berbat bir dönem kapımızda. ABD Merkez Bankası FED, şu an panik içinde, ne yapacağını bilemiyor.”

Ve “zararın IMF'ın tahmini olan 945 milyar doların üzerine çıkacağını ve 1.3 trilyon doları bulacağı” vurgulanıyor. Avrupa merkez bankaları ile ABD Merkez Bankası arasındaki yaklaşım farkının iki güç arasında büyük bir para kavgası başlatacağı uyarısı yapılıyor. Bazı gözlemciler, yeni bir kriz dalgasının hızla yaklaştığını, bunun küresel piyasalara maliyetinin 5 trilyon doları bulabileceğini söylüyor. Ortada umut veren kimse yok. Karamsarlık bütün dünyayı kaplamış.

Tam da bu dönemde:

ABD'de oldukça şiddetli ve yaralayıcı geçmesi beklenen bir seçim süreci var. Tam bu sırada Türkiye tahmin edilenden daha derin iç siyasi kriz yaşıyor. Tam bu sırada yakın çevremizi toptan ateşe atacak bir savaş için kampanyalar yürütülüyor.

Der Spiegel, İsrail ve Avrupa'dan farklı kaynaklara dayandırarak verdiği haberinde, bu ülkelerdeki siyaset çevrelerinde, Ortadoğu'nun yeni bir savaşa yaklaşmakta olduğuna dair genel bir kanaatin hakim olduğuna dikkat çekiyor. Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer'e göre, İsrail, İran'a saldırmak için Bush yönetimini son şans olarak görüyor ve görev süresi bitmeden bu hedefini gerçekleştirmek istiyor.

Yıllarca CIA için çalışan ve Üç ABD başkanına Ortadoğu ilişkileri konusunda danışmanlık yapmış olan Bruce Riedel, İsrail Hava Kuvvetleri'nin böyle bir saldırıya girişebileceğini, bunu bizzat kendisine söylediklerini belirtiyor. Ona göre, “Sonuçlar ABD saldırısından farklı olmayacak. İran hem ABD'ye hem de İsrail'e karşılık verecek. Ateşler içinde bir Ortadoğu göreceğiz…”

Ekonomik kaos beklentisi, siyasi çatışmaların birçok bölgeyi sarması korkusu, bu dönemde birçok ülkede ciddi siyasi krizler ve değişiklikler beklentisi genel kabul gören kanaatler haline geldi. Karamsarlık mı yoksa gerçekçilik mi?

Hatırlatalım:

Avrupa Birliği için 21. yüzyıla yönelik eğilimleri sorgulayan “The Laboratoire Européen d'Anticipation Politique Europe 2020 (LEAP/E2020)” adlı kuruluşun 16 Nisan 2008 tarihli öngörüsünde birkaç yıl sonrasına ilişkin ilginç tespitler vardı:

“Su ana kadar küresel kriz yüzünden yatırımcılar 1 trilyon dolarlık değer kaybı yaşadı. 2008'in sonunda, ABD hazinesi ve ona bağlı kuruluşlar kurumsal ve finansal olarak varolma savaşı verecek. 2011-2013 arası kurlar arasında hiyerarşik değişimler yaşanacak. Sosyal kriz açısından, açlığa bağlı ayaklanmalardan 25 milyon insanın işsiz kalmasına kadar ABD'de çok büyük bir çöküş yaşanacak…” “İki yıla kadar bu kayıplar 10 trilyon dolara yükselecek. Ekonomide 2. Dünya Savaşı kriterleri geri gelebilir…”

Peki ya dört/beş yıl sonrası?

Analizcilere göre 1012'de petrol bugünkü değer üzerinden 200 dolar olacak ama doların düşüşü, enflasyona bağlı olarak fiyat o zaman 236 dolar olacak. O tarihte 1 euro 5 dolar, altının ons fiyatı da 2 bin dolar olacak. Goldman Sachs öngörüsüne göre ise petrol fiyatları iki yıl içinde önce 150, sonra 200 dolara yükselecek.

Bu tahminler bence karamsarlık yaymak için yapılmıyor. Uyarı için, tedbir alınması için yapılıyor. Fazla söze gerek var mı?

İbrahim Karagül


*

BaD-ı SaBa

Bu adam nereye koşuyor, bu stres nasıl patlayacak!
« Yanıtla #12 : 26 Haziran 2008, 12:11:37 ÖS 12 »
    Bu adam nereye koşuyor, bu stres nasıl patlayacak!


Gelin hep birlikte bakalım ve çevremizde nasıl bir dehşet dengesizliği oluşturulduğunu çözmeye çalışalım.

Fas: Nükleer çalışmalara başlıyor. “Sivil” nükleer çalışmalar için hangi ülkeyle anlaştı? Fransa!

Libya: Nükleer çalışmaları nedeniyle ambargolar, siyasi baskılar yaşadı. 2003 yılında çalışmalarına son verdi. Şimdi yeniden başladı. “Sivil” nükleer çalışmalar için anlaştığı ülke Fransa!

Mısır: Bölgenin en güçlü ülkelerinden. Büyük bir değişimin arefesinde. Batı'nın en büyük müttefiklerinden. Nükleer çalışmalara başlıyor. Nükleer işbirliği için kimlerle işbirliği yaptı? ABD ve Fransa!

Suudi Arabistan: Arap dünyasının merkez ülkesi ve finans kaynağı. Uzun nenzilli füzelere ilgisi biliniyordu. Şimdi nükleer çalışmalara giriyor. Bu amaçla hangi ülkeyle anlaşma yaptı? Amerika!

Birleşik Arap Emirlikleri: Nükleer teknolojiye geçiyor. Hangi ülkeyle anlaşma yaptı? Fransa!

Cezayir: Eski Fransız sömürgesi. Son yıllarda “Osmanlı Milletler Topluluğu” projesi öneriyor. Nükleer çalışmalara başladı. Hangi ülkeyle anlaşma yaptı? Elbette Fransa ile. Geçtiğimiz cumartesi günü Fransa ile bu yönde anlaşmalar imzalandı. Cezayir'in nükleer silah yapmaya çalıştığı iddia ediliyor.

Ürdün: Barışçıl amaçlı nükleer çalışmalara girdiğini duyurdu. Kral Abdullah, bir İsrail gazetesine verdiği söyleşide, ABD Başkanı ve Dışişleri Bakanı ile konuyu paylaştığını söyledi.

Suriye: Nükleer çalışmaları olduğu tahmin ediliyor. Ancak şimdi bunu açıkça ilan ediyor. Hangi ülkeyle nükleer ortaklık yapıyor? Türkiye ile. Geçtiğimiz eylül ayında, İsrail savaş uçaklarının Türkiye hava sahasını da ihlal ederek bombaladığı tesislerin nükleer tesis olmadığını açıklayan Petrol Bakanı Sufyan Alao, Suriye'nin Türkiye ile nükleer ortaklık yapacağını duyurdu. Suriyeli Bakan, Enerji Bakanı Hilmi Güler'le yaptıkları görüşmeyle ilgili bilgiler verdi ve bu işbirliğinin önümüzdeki ay açıklanacağını söyledi. Yakın dönemde iki ülkenin ortak nükleer santral kuracağı böylece açığa çıkmış oldu. Türkiye de, bütün bölgeyi nükleer pazar olarak görmeye, buna hazırlanmaya başladı.

Gariptir, Fransa nerede nükleer çalışma varsa destekliyor, işbirliği yapıyor. Bunu büyük bir ekonomik yatırım olarak görüyor. Sadece Arap ülkelerine değil, İsrail'e de nükleer destek veriyor. Şu aşamada olayın siyasi sonuçlarını, bölgesel dengeleri nasıl etkileyeceğini kimse konuşmuyor. Fransa'nın yanısıra ABD, Rusya, Çin ve Almanya da nükleer destek için sıraya girmiş durumda. Pazarda büyük bir rekabet yaşanıyor.

Hemen belirtelim: Türkiye ile birlikte 13 bölge ülkesi nükleer çalışmalara girdiğini deklare etti. Bir kaç yıl önce kimse böyle bir girişime cesaret edemezken, şiddetli Batı müdahalesiyle karşılaşırken ne oldu, ne değişti?

İsrail: Bölgenin tek nükleer gücü olan, hiçbir uluslararası sözleşmeyle bağlı olmayan, nükleer klübün dokunulmaz ilan ettiği İsrail ile ABD arasında birkaç gün önce yeni bir nükleer işbirliği anlaşması yapıldı.

Bütün bu çalışmalar, normalde “sivil” amaçlı ve enerji santralleri kurmaya dönük. Ama acaba öyle mi? Birkaç yıl önce, bazı bölge ülkelerine nükleer çalışmaları yüzünden ne baskılar yapıldığını, bazılarının bombalandığını hatırlayalım. Ve o soruyu tekrar soralım. Ne değişti?

Nükleer güce sahip ilk ve tek Müslüman ülke Pakistan, Batı müdahalesini tartışırken, nükleer güç olmaya doğru giden İran, insanlığın önündeki en büyük tehdit ilan edilirken, küçük büyük hemen bütün bölge ülkelerinin nükleer güç olma hırsı, dünyaya yön veren güçlerin bu hırsı alabildiğine desteklemesi nasıl açıklanır? Mesela, İsrail bu gelişmeyi tehdit algılamaz mı? Neden susar?

ABD Başkanı Bush, İsrail Parlamentosu'nda konuşur: “İsrail'e saldıranı yok ederiz” tehditleri savurur. Sarkozy aynı yerde konuşur: “Daima İsrail'in dostu oldum ve olacağım. Fransa, varlığına yönelik her tehdit karşısında İsrail'in yanında yer alacak” der. O neoconlardan daha neocon, İsrail'den daha İsrailci, Amerika'dan daha Amerikancı bir liderdir. Her ülkeye nükleer destek verir. İran'ı yok etmekle tehdit eder.

Bölgeye o kadar süratle gelir ki, Türkiye'nin öncülük ettiği Suriye-İsrail müzakerelerine bile talip olur. Sarkozy, Avrupa'nın yeni şahini, geleneksel Fransız reflekslerini tersyüz eder. Sonu nereye varır bilinmez ama o, iyi ya da kötü, bu bölgede kalıcı izler bırakmaya aday bir liderdir.

Bunlar olurken Fransa'da Senato, Ulusal Meclis'in kabul ettiği anayasa değişikliği paketinde Türkiye'nin üyeliğini referanduma bağlayan maddeyi ezici bir çoğunlukla reddetti. Yine bunlar olurken Fransa'nın Ankara Büyükelçisi Bernard Emie; “Fransa Türkiye'nin stratejik ortağıdır” açıklaması yapar.

AB sürecinde ve bölge politikalarında Türkiye ile Fransa arasındaki soğukluğu yakından izlediğim için çarpıcı gelişmeleri önemsiyorum. Paris, Kıta Avrupası'ndan Anglo-Amerikan politikalara yöneliyor sanki. Bunu kaldırabilir mi? Göreceğiz.

Ancak bizi asıl ilgilendiren, bölgesel denklem! İran'a saldırı beklentisi yükseliyor. Reuters ve New York Times, İsrail'in Natanz'daki nükleer tesise bu ay saldırabileceğini iddia ediyor. Bu ayın ilk haftası Akdeniz'de yaptığı tatbikat bir işaret olarak algılanıyor. Bir başkası Kasım-Ocak arası saldırı olabileceğini söylüyor. Saldırı ihtimaline ilişkin sayısız iddia ve ihtimal birbiriyle yarışıyor. İran'ın nükleer gücünü dizginlemeye çalışanlar nükleer yarışı kışkırtıyor. Bir yandan da bölgeyi ateşe atacak “yıkıcı felaket” için uyarılar yapılıyor. Bu nedir?

Sarkozy nereye koşuyor? Önümüzdeki altı ayı görebilen var mı? Biriken stres nerede, ne zaman, nasıl patlayacak?

 İbrahim Karagül



*

BaD-ı SaBa

Kene salgını, biyolojik silah ve azgınlaşmak!
   
 İbrahim KARAGÜL
Kene salgını biyolojik saldırı mı? Böyle bir nitelemenin istihza ile karşılanacağı, biyolojik silahlar konusundaki bilinmezlikler yüzünden komplocu bir bakışla ele alınacağı kesin. Ancak Türkiye'de önlenemeyen kene salgını karşısında bu tür düşüncelerin çoğumuzun aklında, biliyoruz.

İlk olarak İkinci Dünya Savaşı döneminde Kırım'da görülen ancak ilk kez Türkiye'deki kadar tehlike içeren, 206 kişinin hayatına malolan, ısırılan her yüz kişiden onunu öldüren, daha çok Orta Anadolu'da yaygınlaşan, şu an otuzdan fazla ülkeyi tehdit eden bir "salgın" söz konusu oluyorsa ve bu önlenemiyorsa insanların istediğini düşünmesinde garipsenecek bir şey yok. Sovyetlerden geriye kalan laboratuar kalıntılarında insanoğlunun akla hayale gelmeyecek çılgınlıklar denediğini gördük. Benzer bir çöküş ABD'de yaşansa kesinlikle aynı manzaraları göreceğiz. Kuş gribi için de benzer iddialar ortaya atıldı. Bazı ülkelerde adı konulamayan hastalıklar, salgınlar ortaya çıkıyor.

Olağan dışılıkların bol olduğu bir tarihi dönemde yaşıyoruz. Ekonomik krizin yanı sıra dünyayı açlığa mahkum edecek ölçüde bir gıda kriziyle karşı karşıyayız. Gücü ellerinde tutanların insanları açlıkla hizaya sokmaya çalışacağı bir dönem mi geliyor? Küresel ısınma tehlike sınırlarını çoktan aştı. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nden James Hansen, Kongre'de yaptığı konuşmada, atmosferde sera etkisi yaratan gazların "tehlikeli seviyeyi" çoktan aştığını belirterek, "Başka çare bulunmazsa kavrulacağız" uyarısı yapıyor. Ekonomik kaynaklara yönelik korkunç bir açgözlülük yarışı başladı. İnsanoğlu güvenlik, enerji, gıda ve su gibi temel zorunluluklar üzerinden bir sınavla karşı karşıya. Bu dört temel faktörü kontrol etmek için akılalmaz denemeler yapılıyor. Bu yapılırken insan bir değer olarak değil bir tüketim malzemesinden başka anlam taşımıyor.

Açgözlülük çağındayız. Hep öyleydik ama 21. yüzyılda bu korkunç bir hal almaya başladı. Dizginlenemezse insanoğlu dehşet yıkımlarla yüz yüze gelebilir.

Güvenlik paranoyası çağındayız. Herkesin birbirini izlediği, "devlet"in ürkütücü bir denetim kurduğu, kontrol edilemez silahlanmanın yaşandığı, kaynakları ele geçirmek için dünya ölçeğinde yıkımların göze alınabildiği bir çağda.

Doğal afetler çağındayız. İklimlerin değiştiği, bütün canlıların genetiği üzerinde tehlikeli oyunların oynandığı, insanoğlunun "merak" gerekçesiyle kendi soyunu ateşe atacak adımlar attığı bir çağda. Küresel ısınmanın iklim dengesini bozduğu, bir çok ülkenin okyanusların tehdidi altına girdiği, felaketlerin ardı ardına geldiği bir çağda. Bütün bunlar insan eliyle yapılanların, açgözlülüğün, güce tapınmanın sonucu. Kendi ellerimizle kendi geleceğimizi yok ediyoruz.

Kene salgınının biyolojik silahla, genetik oyunlarla hiçbir ilgisi olmayabilir. Ama yine de dünyayı ve kendimizi bu aşamaya biz sürüklemedik mi? Küresel ısınmanın, dolayısıyla iklim dengesizliklerinin, bitkiler ve hayvanlardaki değişimin sorumluları biz değil miyiz? Bizim tehlikeli merakımız sadece nükleer silah yapmakla mı sınırlı?

Sadece son on yıldır, dünyanın geleceğine ilişkin tartışmalara bakalım. Bir tane bile çözüm girişimi yok. Hangi alanda olursa olsun, geliştirilen bütün tezler yıkımı daha da büyütücü, açgözlülüğü daha da artırıcı, güvenlik paranoyasını ve buna bağlı silahlanmayı daha da kontrolden çıkarıcı, yeni çatışma alanları açıcı nitelikte oldu.

Buna direnebilecek tek şey var; İnsanoğlu'nun kaderi… Tarihin kabus dolu dönemlerinden insanoğlunu çekip çıkaran kendi becerisi olmadı. İşte bu kader oldu. Bir yüce iradenin yeryüzüne müdahalesiyle oldu. Kim bilir, insanoğlunun bütün azgınlıklarına bir kez daha "dur" diyecek bir müdahale neden olmasın! Çünkü bu azgınlıklar çağında insanoğlunu dizginleyecek başka bir şey görünmüyor!
 
 

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: İbrahim Karagül Yazıları..
« Yanıtla #14 : 01 Temmuz 2008, 11:19:41 ÖÖ 11 »
Kene haberleri yayınlanmaya başladığında aklıma ilk gelen; komplonun gerçeğe ulaşmış hali gibi düşünmüştüm..


Yazarın;

Ekonomik Kriz + Gıda Krizi + Küresel Isınma Tehlike Sınırlarının Aşımı + Aç gözlülük Yarışı + Temel zorunlulukların Sınavı Karşısında; Tüketim Malzemesi olan İnsan + Güvenlik Paranoyası + Doğal Afetler Çağı

gibi

bitiklik vurgularının yer aldığı bir zincirinin sonucu daha doğrusu yardımıcısı, kurtarıcısı olarak ulaştığı noktaya dikkat çekelim..


Allah yardımcımız olsun!