EVRENİN ve ZAMANIN BAŞLANGICI

  • 0 Cevap
  • 4152 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

EVRENİN ve ZAMANIN BAŞLANGICI
« : 21 Temmuz 2010, 05:02:12 ÖS 17 »
EVRENİN ve ZAMANIN BAŞLANGICI
 
Materyalistlerin en ısrarlı iddialarından biri, evrenin sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da varolacağı düşüncesidir. Bu sonsuzluk iddiasından hareketle de, evrende amaçsal bir yapının olmadığı ve evrenin tesadüfen oluştuğu gibi bir iddiada bulunmaktadırlar. Bu noktada kendilerine şu sorunun sorulması gerekmektedir : Bu evren nasıl ve nereden ortaya çıkmıştır? Bu sorunun iki cevabı vardır.

Birincisi materyalistlerin savundukları gibi, evren sonsuzdan beri mevcuttur. İkincisi ise teistlerin savundukları üzere, evren belirli bir süre önce yaratılmıştır. Modern bilimsel verilerin ortaya koyduğu gerçekler, evrenin hayranlık verecek şekilde hassas değerler sonucu meydana geldiğini göstermektedir. “Araştırmalar evrenin derinliklerine doğru ilerledikçe ve evrenin daha ilk aşamaları daha fazla bilinir hale gelince, sadece dünyanın etrafındaki güneş sistemi içinde veya Samanyolu galaksisinde değil, evrenin büyük patlama ile başlayan ilk saniyelerinden beri her anında çok hassasça ayarlanmış kritik bir düzenin olduğunun ortaya çıkması, rastlantısallığa dayalı iddiaları, inanılması çok zor bir duruma düşürmüş gibi gözükmektedir. Evrenin hem ezeli değil zaman içinde var olmuş olması, hem de var oluşunun başından beri canlı hayatın oluşumu ve yaşaması ile yakından ilişkili, hatta doğrudan bağlantılı bir çok farklı unsurun ve özelliğin, çok hassas dengeler ve düzenler içinde gelişimini sürdürmekte oluşu, insanın evrende rastgele bir kaynaktan tesadüfen ortaya çıkmış, evrenin kalan kısmından izole olmuş, yalnız ve yabancı bir çingene gibi olduğu iddiasının, ne bilimsellik ve nesnellik ve ne de felsefilik ve rasyonellik adına savunulabilecek fazla kesinlik ve hatta ihtimaliyet değeri taşımadığını göstermektedir”.[68]


Evrenin oluşumunun ilk anlarının ortaya konulmaya çalışıldığı İlk Üç Dakika adlı eserin yazarı ünlü fizikçi Steven Weinberg, bu kitabın girişinde şu ifadeleri kullanmaktadır: “ İlk saniyenin ya da ilk dakikanın, ya da ilk yılın sonunda evrenin neye benzediğini söyleyebilmek müthiş bir şeydir. Bir fizikçi için, işleri sayılara dökebilmek, falanca zamanda evrenin sıcaklığı, yoğunluğu ve kimyasal bileşimi filanca değerlerdeydi diyebilmek keyif vericidir. Doğru, tüm bunlardan kesin olarak emin değiliz; ama artık bu tür şeylerden söz edebilmemiz heyecan vericidir.”[69]


Evrenin başlangıcı kadar zamanın başlangıcı da üzerinde oldukça düşünülmüş konulardandır. Einstein’ın ortaya koyduğu İzafiyet Teorisi zamanın mutlak olmadığını ve onun hız ve çekim gücü gibi değişkenlerden etkilendiğini gösterdi. Bu teori, uzayı, hareketi ve zamanı birbirine bağladı ve uzayla hareketin olmadığı bir ortamda zamanın da olamayacağını gösterdi. 1970 yılında Stephan Hawking, Roger Penrouse ile birlikte Einstein’ın formüllerinin ortaya koyduğu evrenin zaman içinde bir başlangıcı olduğunu, bir kez daha ispatladılar.[70] Paul Davies, zamanın başlangıcı ile ilgili şöyle söylemektedir: “ Bu sonucun önemi göz ardı edilmemelidir. Bir çok kişi şöyle bir soru sormaktadır: Büyük Patlama nerede gerçekleşti? Patlama, uzayın bir noktasında oluşmadı. Uzayın kendisi Büyük Patlama ile oluştu. Benzer bir soru üzerine de aynı güçlük gözükmektedir: Büyük Patlama’dan önce ne oluyordu? Cevap, “öncesi yoktur” şeklindedir. Zamanın kendisi Büyük Patlama ile başladı.”[71]


“Big Bang olayının ilk saniyelerinde neler olup bittiği de bilimsel olarak ispatlanmıştır. Parçacık Fiziği’nde son yıllarda görülen hızlı gelişmeler, sonucunda atom altı parçacıkların nasıl ortaya çıktığı konusunda laboratuvarlarda benzer şartlar düzenlenmesi suretiyle bazı açıklamalar getirmiştir. Buna göre çok yüksek sıcaklık değerleri altında; elektron, proton, nötron ve nötrinoların fotonlarla birlikte nasıl bir reaksiyona girdikleri ve reaksiyon sırasında nasıl davrandıkları görülmüştür. Atomların, daha sonra da moleküllerin ve nihayet moleküllerden de maddenin nasıl yaratıldığı saniye dilimleri arasında aşama aşama anlaşılmıştır.

Big Bang’ten önce hiçbir şey yoktu. Madde yoktu, enerji yoktu, uzay yoktu…zaman yoktu, mekân da yoktu. Bu ‘yok’ ifadesini insan zihninin tam olarak kavraması çok zordur. Çünkü ‘yok’ luk, ancak ‘var’ lığa göre tanımlanan bir kavramdır. Yok’luğu tarif edecek bir kelime, onu belirleyecek bir sıfat da yoktur. Yokluğu matematikteki sıfır kavramı ile de tanımlamak imkânsızdır. Sıfır, var olmayan bir kemiyetin (nitelik) adıdır. Yoklukta nitelik ve nicelik de olmadığından sıfır kavramı da kullanılmaz. Bu durumda, Big Bang’ten ‘önceki zamanda’ neler olduğu sorusu, mantık dışıdır. Çünkü zaman da Big Bang ile yaratılmıştır. Maddenin yaratılmaya başladığı ‘an’ zamanın da yaratıldığı ‘an’ dır. Evrenin yaşı 15 milyar yıl ise, “30 milyar yıl önce ne vardı?” sorusu hiç anlamı olmayan bir soruşturmadır. Çünkü, 30 milyar yıl önce ‘zaman’ yoktu ki, ‘ne vardı’ sorusuna bir cevap arayalım.”[72] David Darling, Derin Zaman (Deep Time) isimli eserinin başlangıç bölümünde âdetâ bir şiir gibi, şu satırlara yer vermektedir: “Zaman yoktu, uzay yoktu.. Madde ve enerji de yoktu.. Hiçbir şey yoktu.. En küçük bir nokta, boşluk bile yoktu. Bu yokluktan küçücük, olağan üstü bir kıpırtı belirdi.. Ufacık bir titreme.. Hafif bir dalgalanma, belli belirsiz bir girdap.. Bu kozmik kutunun kapağı açıldı ve altından yaratılış mucizesinin filizleri belirdi…”[73]


A. İNSANIN EVRENDEKİ YERİ


“Bilimsel çözümlemeye açık uçsuz bucaksız bir laboratuvardır evren. Hızlandırıcılar onun geçmişteki davranışlarını simüle etmemizi, teleskop ise bugün vardığı noktayı görmemizi sağlar. Yüksek enerji fiziği kimi işaretler bırakmış olan ve izleri bugünkü evreni biçimlendiren geçmiş olayların varlığını saptamamıza olanak tanımıştır. Bilimsel araştırmaların büyüleyici bir dönemini yaşıyoruz: Mikrofizik ve astrofizik evrenin geçmişini araştırmak üzere birleşiyorlar. Bu iki tür sonsuzluğun ortasında insan nereden geldiğini anlamaya çalışıyor. Evrenin evrimi sırasında ortaya çıkan milyarlarca sinir hücresi kendi tarihini yeniden oluşturmak için çalışmaya koyuluyor”.[74] Tanrı, tanım icabı sınırsız kudretli olup akıllı yaşamı üretebilecek bir evreni yaratabilecek bir güce sahiptir, fakat bunu yapmasının sebebi nedir? Akıllı yaşam ile ilgili en değerli özellik onun zihinsel bir hayat olmasıdır. İnsanlar duyum, düşünce, amaç, arzu ve inanç dolu bir zihinsel hayata sahiptir. Renkleri, kokuları hisleri takdir edecek duyumlara sahip varlıkların olması iyi bir şeydir. Tanrı tanım icabı iyi olup insanları ve diğer varlıları dünyaya getirmek için pek çok sebebe sahiptir.[75]


Şu ana kadar hep evrendeki düzenin biyolojik yaşamı oluşturmak için tertiplendiği konusu araştırıldı. Ancak neden bu tertibin insan yaşamını üretmesi gerektiği hususu irdelenmedi. Yaşamı destekleyen fiziksel parametrelerin olması, biyolojik yaşamın oluşmasının amaçlandığını gösterir. Bu biyoloji-merkezli bir (biocentric) yaklaşımdır. Kopernik ile değişen “insan, evrenin merkezidir” görüşü, Brandon Carter’ın AP’ı tanımlayıp, insanın evrenin yapısal düzenlemesinde olması gerektiğini söylemesiyle insanı yine eski yerine oturtmuştur. Antropik Prensibin sebep olduğu sorulardan biri de; ‘Tanrı baştan beri mi yoksa sonradan mı insanı yaratmaya karar verdi?’ şeklindedir. Yani, “İnsanın varlığına baştan beri mi niyetlenildi?” Bu konuda sadece evrimin tasarlanıp, şans eseri oluştuğumuzu; ya da her şeye gücü yeten tarafından bir niyet olduğumuz iddia edilir. Her ikisi de, Tanrı’nın varlığını kabul eder; ancak arada bir fark vardır: Birincisi Tanrı’nın sadece evrimi düzenleyip insanın bu olaylar dizisi sonucu önceden belirlenmeden oluştuğunu kabul ederken, diğeri her şeyin baştan beri belli olduğunu söyler. Birincisi sadece biyoloji-merkezli görüşü kabul eder ve Tanrı’nın kasıtlı olarak işe karıştığını kabul eder. Diğeri ise Antropik görüştür ve insanın zorunlulukla Kutsal Güç tarafından yaratıldığını savunur. Harvard Üniversitesi’nden paleontolog Stephan Jay Gould,[76] evrimde iki yöne de gidebilecek bir çok ayrım noktası olduğunu ve bunun evrim sürecinin bir güce bağlı olduğunu kanıtladığını söyler.[77]


Oxford Üniversitesi’nden filozof Keith Ward da, evrenin oluşum aşamalarında doğru yolu seçmesinin (sonsuz bir olasılık arasından) Akıllı bir tertip fikrini verdiğini söyler. Ancak bu noktada da: “Tanrı her ayrım noktasında mı, yoksa başlangıçta mı yaratıcı etkisini kullandı?” sorusunun sorulabileceğini söyler. Bu görüşten anlaşılabileceği gibi evrendeki aşamaların birbirine bağlılığı, insancı evren fikrini çürütmez, aksine onu destekler. Evrenin akıllıca tertip edildiğini kabul eden, bunun ne için tertip edildiğini de sormalıdır. Bu nedenle biyoloji-merkezli ya da insan-merkezli (antropocentric) bir dünyada yaşadığımız sorulmalıdır. Burada her canlının içsel değeri sorusu ortaya çıkar. Tüm hayvanların da, bitkilerin de içsel değeri vardır. Tüm evrenin yalnız insanlık için yaratıldığını anlamak zordur. Biyoloji-merkezli dünyada risk vardır. Çünkü bu evrim süreci sonucu insanın çıkıp çıkmayacağı belli değildir. Evrende insanın ve diğer canlıların çıkması için gerekli koşullar aynı olduğu için biyoloji-merkezli ilke insan-merkezli ilkeyi de içerir. Yani evrende insanın var olması için diğer canlılardan ayrı bir madde gerekmez. Bu nedenle antropik evren için gerekli her şey biyoloji-merkezli evren için de gereklidir. Bu nedenle ılımlı (moderate) insan-merkezcilik kavramı çıkmıştır. Bu görüş çeşitlidir : Bazısı insanın evrende tek ve en önemli yaratık olduğunu, bazısı insanın evrende en önemli yaratıklardan biri olduğunu iddia eder. Güçlü insan-merkezcilik anlayış ise insanın evrendeki tek yaratılma nedeni oluşturduğunu ileri sürer. Ancak bu görüş, iki nedenle eleştirilebilir : Dünyadaki diğer canlıların değerini bilemeyiz ve bizim evrendeki tek akıllı canlılar olduğumuzu da bilemeyiz. Bütün temel sabitlerin ortak paydası, biyolojik yaşamı oluşturmak olmuştur. Bu görüş, “dünyamızda yaşam olmasının evrenin diğer yerlerdeki yapısıyla ilgisi yoktur” şeklindeki anlayışı yıkmıştır. AP, bu devrimsel görüşü vermiştir. AP, evrenin yapısını ve yaşamın varlığını tek bir dinamik birim olarak görmüştür.[78]
Nobel ödüllü fizikçi Sir John Eccles: “Bilim ve din birbirine çok benzerler. İkisi de aklın yaratıcı ve hayali konularıdır. Aralarındaki tartışma görüntüsü bunu göz ardı etmenin sonucudur. Biz, Kutsal bir güç sonucu var olduk. Kutsal yardım (yol gösterme) hayatımız boyunca olan bir konudur. Ölümde beynimiz gider; ancak bu yardım kalır. Her birimiz eşsiz, bilinçli bireyleriz; kutsal bir yaratılışız. Sadece, dini görüş tüm delillerle uyumludur.” demektedir. Brandon Carter, AP’ı Kopernik doğmasını sınırlamak ve evrendeki yerimizin zorunlu olarak, gözlemci varlığımızla uyumlu olacak şekilde ayrıcalıklı olduğunu belirtmek için kullanır. Bu görüş sadece evrende yerel olarak geçerli değildir. Big Bang’ten beri eşsiz, yaşamı destekleyen özellikler; ilk koşullardan beri devam eden bir süreçtir bu. Yani varlığımızı bu ilk koşulların özel doğmasına borçluyuz. Ayrıca tüm evrende de bu biyoloji-merkezli yapı vardır; çünkü hepsi ilk koşullardan çıkmıştır. AP, bizim evrenin merkezinde olduğumuzu söyler. Çünkü tüm evren aynı ilk koşullara sahipken bizim gezegenimiz yaşamı destekleyen bir yapıdadır. Ancak AP bunun ‘neden’ böyle olduğunu söylemez. Bu kişinin varması gereken bir sonuçtur.[79]


Antropik Prensibi daha kapsamlı bir insan-merkezli argümana genişletmek mümkündür:[80]
· Tüm evren insanın varlığını mümkün kılacak bir yapısal tarife göre kurulmuştur. Bu sınırlı yapı içinde insan gerçekten de bilinen evrenin merkezinde gibi görünür.
· İnsan beyninin keşfedilmiş en karmaşık fiziksel yapı olduğu kabul edilmektedir. Bu yapının karmaşası insan beyninin bilinen evrenin merkezinde olduğunu düşündürür.


· İnsan bilincinin kozmosta gözlemlenen en gelişmiş fonksiyonel özelliğe sahip olduğuna inanılmaktadır. Bu sofistike insanî bilincin tüm evrenin merkezinde olduğu düşünülebilir.
Bu argüman, aslında ılımlı (moderate) bir insan-merkezli görüşü temsil eder çünkü insanlar dışında diğer akıllı varlıkların da evrende var olabileceği ihtimalini kabul eder. Bu argümanın genel antropik kapsamda işlenmesi için iki gerekli koşul daha vardır:


· İnsanın varlığı üstün düzeyde bir kozmolojik hassas ayarı gerektirmelidir.
· İnsanın hayatı esasen yeteri kadar arzu edilir olmalıdır ki bu antropik evrenin varlığına neden oluştursun.
“İnsancı İlkeler ve teleolojik yorumları, insan ve evren arasında katı bir klasik insan-merkezcilik ve deyim yerindeyse salt insan içincilik türünden bir insan-evren ilişkisi çağrıştırıyor değildir. Ancak İnsancı İlkeler ve onlara neden olan evrende görülen insan varlığı açısından kaçınılmaz olan olağanüstü rakamlara ulaşan kritik dengelerdeki kozmik uyuşumlar, insan ve evren arasında bir yakınlık, ittifak, amaç ilişkisi olmadığı görüşünün yanlışlığını ya da en azından gerçeğe pek yakın gözükmediğini göstermeye yetmektedir. Zira kozmolojik bilgiler ve ilkeler ışığında düşünüldüğünde insan ve evren arasında bir sebep-sonuç ve hatta belki aynı zamanda bir sonuç-sebep ilişkisi görülmektedir. Bu durumda bilimsel ve felsefî gelişmeler ve görüşler açısından baktığımızda, bize göre aslında insan ve evren arasında yakın ve olumlu karşılıklı bir ilişki ve ittifak vardır, iddia edildiği gibi bir kargaşa ve karşıtlık değil.”[81]


Fizikçi Paul Davies, insan evren ittifakı hakkında şunları söylemektedir: “ Dört asır önce bilim, Tanrı tarafından tasarlanmış amaçlı bir yapı olan kozmos içinde insanlığın sıcak ve rahat yerini tehdit eder göründüğü için, din ile çatışmaya girmiştir. Kopernik ile başlayan ve Darwin ile sona eren devrim, insanları değeri düşük ve hatta abes görme etkisi doğurmuştu. Artık insanlara büyük planın merkezinde bir yer verilmiyor, bunun yerine ilgisiz bir kozmik drama tesadüfî ve görünüşe göre anlamsız bir rolleri olduğu varsayılıyordu. Bilim; insanların varlığını, kör fiziksel güçlerin rastlantısal ürünleri olarak göstermenin aksine, bilinç sahibi organizmaların evrenin temel özelliği olduğu izlenimini vermektedir. Biz doğanın yasalarına derin, ve inanıyorum ki anlamlı bir şekilde yazılmıştık.”[82]


Yine Paul Davies, bu konuda: “Fizikteki son gelişmeler, insan şuurunu kâinatın merkezine yerleştirmiştir. Modern fizik anlayışı, içinde fizik âlemi seyreden şuur sahibi seyirciler bulunmadan bir bütünlük ve mâna ifade etmez. İnsan şuuru, sayısız varlıklar arasında herhangi bir varlık değil, bütün varoluş mânasının küllî bir tarzda organize olup yansıdığı bir ayna gibidir. Bu yeni fiziki bakış açısıyla kâinatın gâyesi, hayat vasıtasıyla insanın zihninde ‘bilinebilmektedir’. Hayat da, aslâ mekanik olarak çalışan bir kâinat içinde tesadüfen ortaya çıkmış bir şey gibi anlaşılmamalıdır. Hayat kâinat denen mucizenin bir basamağıdır. Hayatın önemi, kâinatın mütalâacısı insan zihninin varlığına ve fonksiyon görmesine vesile olmasındadır.” demektedir. Astrofizikçi John A. Wheeler de, bu gerçeklerin Antropik Kozmoloji Prensibi’nin ana esasları olduğunu şu şekilde ifade eder: “ Kâinatın temel yapı özellikleri ‘hayata imkân verecek şekilde’ ve mükemmel bir incelikle ayarlanmıştır. Kâinatın yaratılışından itibaren bütün hâdiseler, insanı mahsul verecek bir tarzda gerçekleştirilmiştir. İnsansız bir kâinat ne mâna ifade ederdi? Fiziğin ortaya koyduğu gerçekler ‘insan zihninin kâinatta müstesnâ bir yeri olduğunu gösterir. İdrâk sahibi zeki mütalâacılar ve gözlemciler topluluğu bulunmadan kâinatın bir mâna ve önem taşıması tasavvur dahi edilemez.”[83] Bütün bu açıklamalardan ve evrende gözlemlediğimiz sayısız hassas oluşumlardan görmekteyiz ki insan ve canlılık, aslâ kör tesadüfler sonucu kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bütün bunların bir yaratıcısı olması gerekliliği artık iman konusu olmaktan öte, ortaya çıkan bilimsel göstergelerin bir sonucudur.


B. AKILLI YAŞAM ve EVRENDEKİ HASSAS AYAR


Einstein : “Evrende en anlaşılmaz şey, onun anlaşılabilir olmasıdır” [84] diyerek evrenin mükemmel bir düzen ve derinlik içinde anlaşılabiliyor olmasını dile getiriyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın, varlığımıza ve onu sürdürebilmemize bu kadar uyumlu olması evrenin ilk aşamalarındaki oluşumuna kadar dayanmaktadır. Bu konuda ünlü Fransız bilim adamı Maurice Bucaille’ın ifadeleri konunun derinliğini çok güzel bir biçimde açıklamaktadır : “İster evren, ister canlı varlıklar veya insan olsun, tek tek her alanda temelde metafiziksel bir niyet taşımadan yapılan çok dikkatli araştırmalar, tabiat kanunlarının yönelttiği bir düzenin varlığını açıkça göstermektedir. Çok daha basit bir oluşuma sahip organizmalarda olduğu gibi, anatomik ve fonksiyonel birimler oluşturan en mini mini canlı organizmalarda da canlı dünyanın incelenmesi, moleküler düzeyine değin her yanda görülen göz kamaştırıcı yapısal bir düzenin varlığını ortaya koyuyor”.[85] Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross, Tanrı’nın Parmakizi (The Fingerprint of God) adlı ünlü eserinin “Tasarım ve İnsancı İlke” başlıklı bölümünde evrendeki mükemmel tasarıma birçok örnek verdikten sonra şöyle demektedir: “Yaşayan organizmaların kompleks ve düzenli konfigürasyonunun tek açıklaması, akıllı ve üstün bir yaratıcının şahsen bunu oluşturmasıdır. Yine görüyoruz ki özel ve üstün bir yaratıcı, evreni var etmiş ve tasarlamış olmalıdır.” [86]


AP’ın oluşumunun kısa da olsa bir tarihi vardır. Her ne kadar bu prensibin kökeni Batı filozofisi, bilim ve teolojisine kadar gitmekteyse de, akıllı insan gözlemcilerinin varlığının evrenin amaçsal eğilimlerinin sonucu olduğu ya da bilinçli hayatın yaratılışın sebebi olduğu düşüncesi modern bilimsel şekliyle 1950’lerin sonu, 1960’ların başında doğmuştur.[87] “Akıllı yaşam niçin özel bir açıklama gerektirir? Evrenin akıllı hayatı barındırıp barındırmadığı konusuna ilişkin niçin başka bir açıklama daha gerekmektedir? Çünkü akıllı yaşam, yaratıcı bir Tanrı’nın ortaya çıkarma gücüne ve pek çok sebebine sahip olduğu bir şeydir. Aynı zamanda akıllı yaşam, hassas ayar kanıtının dile getirdiği gibi, ancak Tanrı’nın vasıtasıyla olabilecek bir şey olup Tanrı’nın varlığının bir göstergesidir”.[88]


Big Bang’in ilk zamanlarındaki fiziksel kuvvetlerin gücü, element parçalarının hacmi, genişlemenin hızı ve türbülans derecesi gibi temel kozmik parametrelerin hassas ayarına (fine tuning) büyük ilgi gösterilmiştir.[89] Örneğin elektromanyetizm, çekim gücü, atom çekirdeğini kontrol eden iki ana gücün hepsinin belli dar limitler içinde bir güce sahip olması, uzun müddet var olabilecek ve hayatın oluşumuna olanak tanıyacak yıldızların var olması için şarttı. Hayatın karmaşık kimyası, nötron, proton ve elektron maddelerinin ince bir ayarı sayesinde mümkündür. [90]


Atom ve moleküller birleşerek düzen meydana getirecek şekilde yapılmıştır. Ancak atomlar, minimum enerji düzeyine geçmek ister (en düzensiz konuma). Bu konuma ‘dengeye’ ulaşmaları için ancak anti-denge etkisi (yüksek derecede düzen) gerekir. Bütün canlılar, düzen dengesinde canlı kalmak için denge sisteminden uzak yaşarlar. Çünkü termodinamik denge, ölüm demektir. Bu da onların dışarıdan dengeyi bozacak bir etkiye uğradıklarını gösterir. Eğer biz, sadece düzensiz hareketten oluştuysak, neden atomlar dengede kalmadı? Dengeden uzak sistemler termodinamik olarak bulunabilir. Ancak neden evrende düzen var? Bu dengeden uzak sistemler nasıl ortaya çıktı? Anti-teistik argümanlar sadece bir sistemin “nasıl” işlediğini ve “ne” içerdiğini açıklar. Böylece Tanrı’ya ihtiyaç olmadığını iddia eder. Ancak yaratıcının sebep-sonuç sürecini kullanabileceğini göz ardı eder. Bu kendini düzene sokan gözlemler, Tanrı’yı bilimin dışına iter. Ancak şu soruyu sormaz: “Madde, bu özelliğini (sadece var olma değil, kendini organize etme) nasıl kazandı?” [91]


Yerçekimi sabiti, evrenin hacmi ve Big Bang’in patlama şiddeti birbiriyle sabit bir dengede işbirliği ederek yumuşak bir şekilde genişleyen ve güneşimiz gibi, canlıların varolmasına yol açan orta büyüklükte bir yıldızın yeraldığı bir galaksi meydana getirmişlerdir. Bunun gibi pek çok sayıdaki hassas denge ve diğer Antropik oluşumlar, evrendeki hayatı mümkün kılmaktadır. Bunların bir kısmı şu şekilde özetlenebilir: [92]


1. Doğanın temel sabitlerinin değerleri,
2. Uzayın üç boyutunun varlığı,
3. Elektromanyetik güç sabitinin yerçekimi sabitine oranı,
4. Elektron ve protonun kütle hacminin oranı,
5. Protonların elektronlara oranı,
6. Kozmik entropi seviyesi,
7. Işığın hızı,
8. Evrenin yaşı,
9. Atom hücresinin protondan kütle fazlalığı,
10. Maddenin anti-maddeden başlangıçtaki fazlalığı,
11. Güneşin ışığının parlaklığındaki tarihi değişmelerin dünyadaki yaşam çeşitlerinin ihtiyaçlarıyla birlikte değişmesi.


Fiziksel dünya, temel fiziksel kanunların ifadesidir. AP, sadece etrafımızda olan her şeyin, onları gözlemlediğimiz için öyle olduklarını söylemez. Bizi doğayı daha çok takdir etmeye yöneltir. Şu anda bilmediğimiz, ancak varlığımız için kaçınılmaz olan her hangi bir fiziksel teori bile AP ile açıklanabilir. Bilim adamlarına göre galaksilerin, gezegenlerin bir çok özelliği mikro-kozmosun temel kuvvetlerine bağlıdır.[93]


“Dicke’nin 1961’de söylediği gibi, “Evren yeterli kadar yaşlı olmalıdır ki hidrojen dışındaki elementler, özellikle karbon var olabilsin”. Karbon ve daha pek çok diğer element, yıldızların içinde yüksek ısı derecelerinin sonucu üretilmiştir. Bu işlem milyarlarca yıl gerektirir. Ancak bu kadar zamandan sonra yıldızlar patlayıp bu yeni pişmiş elementleri uzaya saçabilir ki onlar daha sonra hayat içeren gezegenlerin bir parçası olabilsin. Böylece görüyoruz ki, hayatın oluşabilmesi için evrenin mevcut yaşında olması gerekmektedir. Fakat evren, bundan çok daha fazla yaşlı olamaz. Aksi takdirde bütün maddeler yıldızların artıklarına dönüşmüş olurdu. Evren, niçin olduğu kadar büyüktür? Çünkü olduğundan daha küçük ya da çok daha büyük olsaydı, biz onu gözlemlemek için burada olamazdık. Evrenin büyüklüğü insanoğlunun küçüklüğünü göstermekle birlikte aslında onun varlığı ile belirlenmiştir. Bu, evrenin daha farklı bir boyutta var olamayacağı anlamında değil, şayet farklı bir boyutta olsaydı bizim tarafımızdan gözlemlenemeyeceği anlamındadır.”[94] İnsan ve çevresi arasında eşsiz ve sıkı bir ilişki vardır. Çevresi derken evrenin yapısı, güneş sistemimiz, galaksiler, bunların birbirine etkisi, temel kuvvetlerin gücü ve doğal kanunları kastediyoruz. Evrende yaşam olması için evrenin durumu ne olmalıdır? Robert H. Dicke bu soruya şöyle bir argümanla cevap verir:
· Bilinçlilik, bir yaşam formuna bağlı olmalıdır.


· Yaşam, helyum ve hidrojenden ağır kimyasal maddelere gereksinim duyar.
· Ancak bu maddeler, küçük çekirdeklerin birleşmesi sonucu olan termonükleer patlamalarla oluşur.
· Nükleer füzyon ise, sadece yıldızların içinde olur ve en az 1 milyar yıl sonra bu ağır elementler belli seviyeye gelir.
· Bir milyar yıllık bir periyot ise, ancak yer çekimi kuvvetlerinin genişlemeye izin vereceği bir evrende geçebilir.
· Kozmosun yaşamının ileri safhalarında güneş gibi yıldızlar çok az olur; bunların bir çoğu çok az enerjiye sahip “beyaz cüce” olur ki bunlar yaşama izin verecek bir evreni besleyemez.


Böylece şu sonuca varırız: Evren bu kadar yaşlıdır, yoksa yaşam olmazdı. AP’a göre insan yaşamı sadece evren ve fiziksel dünya belli özelliklere sahip diye ortaya çıkmamıştır; evren ve fiziksel dünya bir bütün olarak akıllı yaşamın ortaya çıkması için düzenlenmiştir. Dünyada yüzü aşkın kimyasal madde, dünyadaki kompleks yaşamı oluşturacak şekilde uyum sağlamıştır. Bunu başka şekilde yapacak (örneğin silikona dayalı bir hayat, metan solumak gibi) bir model ortaya konamamaktadır.[95]


Big Bang’ten sonra evrenin yeterince soğuyabilmesi için evrenin yeterince yaşlı olması lâzımdır. Ayrıca oksijen, fosfor, karbon gibi elementlerin yıldızlardan dağılması için gerekli olan süre de, yaklaşık on milyar yıl gibi çok uzun bir süredir.[96] Şayet gözlenen, gözlemcinin gelişimi ve durumuna bağlı olarak değişiyorsa bunu göz önünde tutarak bir çok problem çözülebilir. Örneğin, bu dünyadaki yaşam, kızıl-dev yıldızlardan gelen ağır elementlerle (özellikle karbonla) mümkün olmuştur. Yıldızlardaki karbon üretimi yaşamın sırrıdır; vücudumuzda bulunan karbon, milyarlarca yıl önce, şu anda çoktan ölmüş bulunan kırmızı dev yıldızların içinde üçlü alfa süreciyle oluşmuştur.[97] Karbon çekirdeği üç helyum atomunun birleşmesiyle oluşur. Bu birleşme ise çok az görülebilir olasılıktadır. Ancak iki adımda oluşabilir. İki Helyum çekirdeği birleşerek berilyumu, o da bir helyumla birleşerek karbonu verir. Ancak berilyum atomu, oldukça kararsızdır.

Mamafih berilyumla helyum atomlarının enerjileri arasındaki rezonans, bu kararsızlığı önemli ölçüde azaltır. Ancak bu da kararlı karbonun oluşması için yeterli olmayıp ikinci bir rezonansa daha gerek duyar (karbon ile berilyum arası) ancak bu rezonans, bir türlü bulunamamıştı. İşte bu noktada AP’ı kullanan Fred Hoyle, dünyada yaşam olduğuna ve karbon olduğuna dayanarak, karbonla berilyum arasındaki bu rezonansı bulmuştur. Evrenin kütle yoğunluğu onun genişlemeye devam edip etmeyeceğini belirler. İşte burada da AP uygulanabilir. Şayet bu yoğunluk çok az olsaydı maddenin evrende dağılımı da çok az olur ve galaksiler oluşamazdı. Daha fazla olması halinde kara delikler oluşup Big Crunch’la evren çökerdi. Biz şu anda evreni gözlediğimize göre, bu kütle yoğunluğu olması gereken “kritik” değerdedir.[98] Başlangıçta bir ateist olan Fred Hoyle’un dediği gibi: “Evren, süper hesaplama yapan bir entelektüel güç tarafından yaratılmıştır. Aksi takdirde, bu kadar çok ilgisiz ve imkânsız tesadüfün muhteşem bir şekilde bir arada işleyip yaşamı mümkün kılan bir evreni meydana getirmesi beklenemezdi”.[99]


Brandon Carter, astrofizikten yola çıkarak dünyada yaşam olup olmadığını sorgulayarak şu hususa dikkat çekmiştir: “Gezegenimizde yaşam ortaya çıkana kadar, güneşin enerji kaynağı olarak nasıl kalabildiği beni şaşırtmaktadır.” O, bu şaşırtıcı durumdan yola çıkarak bu konuda iki olasılık olabileceğini belirtir :


1. Astronomik zaman olarak yaşam çok kısa sürede çıkmıştır (Güneşle kıyaslanarak).
2. Bu zaman olandan çok uzundur (yaşamın çıkması).
Şayet birinci olasılık doğru olsaydı her gezegende yaşam olurdu. Ayrıca bu olasılığı kabul edersek dünyada yaşamın neden yavaş oluştuğunu anlamak zorlaşır. Eğer ikinci ihtimal doğru olsaydı yaşam henüz ortaya çıkmadan önce yıldızlar sönerdi. Bu olasılıkla, dünyadaki yaşam oldukça nâdir görülebilen bir olay olurdu. Görülüyor ki her iki şık ta çelişki yaratmaktadır. Buna göre şu anki oluşum, çok özel bir durumdur.[100]


AP, kütle çekim kuvvetinin neden bu kadar zayıf olduğunu da açıklar. Şayet bu sabit, daha büyük olsaydı, yıldızların ve gezegenlerin yarıçapları daha küçük olur, güneş daha kısa sürede söner ve Big Bang daha çabuk gerçekleşir, bu da yaşam için gerekli maddelerin oluşacağı kadar zamanın olmamasına yol açardı. Kütle çekim sabiti daha küçük olsaydı gezegenler ve yıldızların oluşması için gerekli çekim olmayacak, her şey bir gaz ve toz bulutu olarak kalacaktı. Ayrıca yıldızlar gerekli füzyon reaksiyonlarını gerçekleştirip yaşam için gerekli enerjiyi sağlayacak kadar yeterli bir sıcaklığa da sahip olamayacaklardı. Ayrıca bundan farklı bir evrende dört temel kuvvetin birbiriyle olan ilişkileri de önemli olacaktı.


Freeman Dyson: “Dünyadaki enerji akışı evrendeki enerji akışının içinde saklıdır. Kütle çekimi, nükleer reaksiyonlar ve radyasyon arasındaki ince denge bu enerji akışının çok hızlı olmasının engellemiştir” der. Örneğin yıldızların enerji kaynağı helyumun oluşmasında hidrojen çekirdekleri bir araya gelir. İlk önce protonların yarısı zayıf kuvvetin etkisi altında nötrona dönüşür. Daha sonra bir protonlu ve iki nötronlu iki çekirdek güçlü kuvvetin etkisiyle çok hızlı bir şekilde helyumu oluşturur. Şayet ilk aşamadaki zayıf kuvvet, yavaş bir reaksiyon olmasaydı güneş ısı ve ışık veren bir kaynak olmak yerine, bir hidrojen bombası deposu olurdu. Bu da yaşama izin vermezdi. Ayrıca güneşten gelen radyasyon da aşırı olsaydı dünya aşırı miktarda ısıya maruz kalır ve yaşam olmazdı.

Astronom Micheal Papagiannis: “Doğa, sanki çocuğunun sıcaklığını koruyan bir anne gibi, bir örtüyle örtülmüştür. Eğer çekirdeğini kaplayan tabaka, saydam olsaydı; güneşin sıcaklığı 6000 derece değil de, çekirdeğindeki gibi on milyon derece olurdu. Enerji, sıcaklık artışının dördüncü kuvveti şeklinde arttığı için, güneş tüm enerjisini bir gün içinde yayardı.” Ayrıca güneşin dışının 6000 derece olması fotosentez için de önemlidir. Zirâ ancak 6000 derecede ışıma yapan bir madde, enerjisinin çoğunu yeşil dalga boyunda yayar. Bu da, bitkilerin fotosentezi en yüksek seviyede yaptığı dalga boyudur. Görülüyor ki güneş ışığının özellikleriyle, bitkisel yaşam arasında tam bir uyum vardır. Eğer elektronu çekirdeğe bağlayan elektromanyetik kuvvetler farklı olsaydı güneş ışığı ya daha zayıf ya da daha güçlü olurdu. Bu ise bitkilerin tüm moleküler yapısını bozardı.[101]


“Dünyamızdaki temel fiziksel sâbitelerin değeri çok önemlidir. Çünkü bunlar akıllı organizmalar tarafından algılanabilen bir dünyayı oluşturmaktadır. Aynı şey bu dünyadaki “akıl madde bağlantısı kanunu” için de doğrudur.”[102] “Fizikçiler fiziksel sâbitelerin niçin belli değerler taşıdığını yıllarca, uzun uzun düşündüler. Onlar için belki de en büyük şaşırtıcı nokta, yerçekimi ve elektromanyetik güçlerin kuvvetleri arasındaki fark idi”.[103] “Antropik gözlemlerin varlığı, bir takım beklentileri cesaretlendirir ve Tanrı’nın varlığına inanmak başka çeşit beklentileri getirir. Carter’ın AP’ından şüphe ediyorsanız şu iki noktaya inanmaya daha hazır olabilirsiniz:


1. Çok sayıda evrenin varlığı,
2. Evrenlerin özelliklerinin rastgele oluştuğu ve kozmik şişme gibi bir mekanizmanın bizim teleskoplarımıza görünebilen bölgede bunların benzer şekilde yerleşmesine sebep olduğu.
’a inanan bir kişi de bu iki görüşü kabul edebilir. Ancak bunları kabul etmesi için çok daha az baskı hisseder. Zira, şâyet tek bir evren varsa bile Tanrı bunu akıllı hayatı mümkün kılacak şekilde hassas bir dengeye oturtabilecek güçtedir.” [104] Barrow-Tipler’e göre evren Big Bang ile tek bir başlangıca sahiptir, sadece bizim evrendeki özel yerimiz değil, tüm yerler bu gezegende yaşamı ortaya çıkaracak doğru yapısal düzenlemelere sahiptir. Bütün temel sabitlerin ortak paydası, biyolojik yaşamı oluşturmak olmuştur. Bu görüş, “dünyamızda yaşam olmasının, evrenin diğer yerlerindeki yapısıyla ilgisi yoktur” tarzındaki anlayışı yıkmıştır. AP, bu devrimsel görüşü vermiştir. AP evrenin yapısını ve yaşamın varlığını, tek bir dinamik birim olarak görmüştür.


........................

[68]Cafer Sadık Yaran, Bilgelik Peşinde, s. 152.
[69]Steven Weinberg, İlk Üç Dakika (çev. Zekeriya Aydın-Zeki Aslan), önsöz.
[70]Stephen Hawking, A Brief History of Time, s. 50.
[71]Paul Davies, The Mind of God, s. 50.
[72]Taşkın Tuna, Uzayın Sırları, s. 122-123.
[73]Tuna, a.g.e., s. 125.
[74]Hubert Reeves, İlk Saniye Evrenden Son Haberler (çev. Esra Özdoğan), s. 199.
[75]Richard Swinburne, Argument from the Fine-Tuning of the Universe, s. 155-156.
[76]Biyolojik evrim teorisinin ne kadar doğru olduğu konumuz ile alakalı değildir. Ancak evrime inananlar arsında İnsancı İlke’nin tartışma konusu olduğu görülmektedir.
[77]M. Corey, God and The New Cosmology, s. 223-225.
[78]M. Corey, a.g.e., s. 225-230.
[79]M. Corey, a.g.e., s. 287-288.
[80]M. Corey (www.michaelacorey.com)
[81]Cafer Sadık Yaran, Bilgelik Peşinde, s. 156-157.
[82]Paul Davies, The Mind of God, s. 20-21.
[83]İrfan Yılmaz-İ.Hakkı İhsanoğlu, İlim ve Din, s. 71-72.
[84]M. Corey, a.g.e., s. 175.
[85]Maurice Bucaille, İnsanın Kökeni Nedir? (çev. Ali Ünal), s. 282.
[86]Hugh Ross, The Fingerprint of God, s. 138.
[87]C. Mooney, a.g.e., s. 45-46.
[88]Richard Swinburne, Argument from the Fine-Tuning of the Universe, s.154.
[89](Barrow ve Tipler 1986; Davies 1982; Ellis 1993; Leslie 1989; Leslie ed. 1990; Polkinghorne 1986; Rolston 1987 v.b.)
[90]‘Cosmology and Theology’ Stanford Encyclopedia of Philosophy, (www.plato.standford.edu) s. 4.
[91]M. Corey, a.g.e., 142-144.
[92]Michael A. Corey, The Anthropic Principle, (www.michaelacorey.com)
[93]Reinhard Breuer, The Anthropic Principle, s. 8-10.
[94]B. J. Carr, On The Origin, Evolution and Purpose of the Physical Universe, s. 146-147.
[95]R. Breuer, a.g.e., s. 2-5.
[96]Hugh Ross, The Creator and the Cosmos, s. 32.
[97]Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi (çev. Murat Alev), s. 21.
[98]Errol Haris, a.g.e., s. 153-154.
[99]Michael Corey, The Anthropic Principle (www. michaelcorey.com)
[100]R. Breuer, a.g.e., s. 197-199.
[101]R. Breuer, a.g.e., s. 224.
[102] Quentin Smith, The Anthropic Principle and Many-Worlds Cosmologies, (www.qsmithwmu.com)
[103]Victor J. Stenger, The Anthropic Principle (www.colorado.edu), s. 2.

__________________