MUSTAFA ULUSOY YAZILARI

  • 28 Cevap
  • 23739 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Vicdanlı ateistler iyi insan olmayı kime borçlu?
« Yanıtla #15 : 06 Ağustos 2012, 03:04:56 ÖS 15 »
Vicdanlı ateistler iyi insan olmayı kime borçlu?


Akıllarının penceresi olan vicdanlarının şahitliğinde, Mutlak Varlığın "iyi'' dediklerine iyi, "kötü'' dediklerine kötü diyerek O'na teslim olan müminlerin aksine, bir yazarın belirttiği üzere, "Ben ateistim" diyen kişi kendi etik sistemini de, gene düşünerek, taşınarak, kendisi kurmak zorunda.''


Mutlak Varlığı ret ve inkâr eden bir ateist kendi etik sistemini nasıl kuracaktır? Bilebildiğim kadarıyla verilen cevap, vicdan. Bir ateiste, niçin yalan söylemezsin, diye sorarsınız alacağınız "yalan söylemek kötüdür'' şeklinde akli bir cevaptan ziyade, vicdana dayalı cevap olacaktır: "Bana yalan söylenmesinden hoşlanmam, vicdanım yalan söylemekten rahatsızlık duyar, hoşlanmayacağım şeyi başkasına da yapmam.'' "Bir köpeğe eziyet edemem, onun üzülmesine üzülürüm, bu bana eziyet etmenin kötü bir şey olduğunu anlatır.'' Örnekler çoğaltılabilir.

Görünen o ki, ateistler, iyi, erdemli, ahlaklı davranışlar sergilerken bunu, ne Mutlak Varlık'ın ahirette vereceği cezanın (cehennem) korkusuyla ne de vaat ettiği ödülün (cennet) karşılığında yaptıkları argümanı kendilerine dayanak alıyorlar. Güya hiçbir dünyevi karşılık beklentisi de yok bu davranışın temelinde. Sırf vicdanlarının sesini dinleyerek yaptıkları için de, davranışlarının daha içten olduğu iddiasındalar.

Bu oldukça yaldızlı iddianın altı kazındığında karşımıza çıkan şey bambaşka. Bir ateistin vicdani bir mülahazayla yalan söylemekten kaçındığını düşünelim. Bu güzel, hayırlı eylemin ceza ve ödülün dışında olduğunu kim iddia edebilir? Yalan söyleyince vicdanlı bir inkâr ehli vicdan azabı çekmez mi? Yalan söyleyerek arkadaşını kandıran vicdanlı bir ateistin vicdanı sızlamaz mı? Bu vicdandan geldiği apaçık belli olan ceza değil midir, yalanın ona kötü olduğunu düşündürerek ondan uzaklaştıran? Ve pişmanlık denen şey değil mi, ona bunu bir daha yapmamasını defalarca söyleyen? Bir insanı haksız yere öldüren vicdanlı bir ateist için, def edilemeyen bir suçluluk hissi kadar ağır bir ceza var mıdır? Bu cezanın cehennemden nasıl bir farkı vardır? İster ateist olalım ister mümin, biz insanları kötülüklerden alıkoyan unsurlardan biri bu vicdan azabı değil midir?

İyi ve güzel bir iş yapan, mesela bir yaşlıyı karşıdan karşıya geçiren, fakire fukaraya yardım eden, insanlık için gayret eden bir ateistin vicdanı huzura gark olmaz mı? Hangi ateist bu huzur ödülünü yakalamak için erdeme sarılmaz? Bu mükafatın cennette müminlere verilecek olan mükafattan farkı nedir?

Vicdana yaslanarak bir etik sistemi kurma iddiasındaki inkâr ehlinin içine düştükleri başka bir çıkmaz daha var. Buna geçmeden önce yazmak zorundayım ki; kimi ateistler neredeyse vicdanı "insana ait verili bir durum'' olmaktan çıkarıp ateistlere has kılacaklar. Sanki müminlerin hayatında vicdana hiç yer yok. Gerçekten öyle mi?

Zamanın Bedii, "Mesnevi-i Nuriye-Nokta Risalesi"nde mealen, "Allah Teala ki, O'ndan başka ibadete layık hiçbir İlah yoktur. O Hayy'dır, Kayyum'dur (Bakara Sûresi: 2:255)'' ayetinin tefsirini yaparken, O'nun tekliğinin dört kuvvetli bürhanı, delili olduğunu söyler. Bunlardan ilki, Muhammed Aleyhissalatü Vesselam'dır. ?İkinci bürhan, "Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber (büyük bir kitap ve büyük bir insan) olan kainattır.'' Üçüncü bürhansa, Kur'an'dır. Zamanın Bedii, dördüncü delilde bir sürpriz yapar. Vicdanı inkar ehlinin tasallutundan kurtararak onun bizzat O'nun vahid ve ehad oluşunun delili olduğunu vurgularken çok enfes bir vicdan tarifi de yapar. Ona göre vicdan, görünen ve görünmeyen alemin kesişim yeri ve berzahı, iki alemden birbirine gelip gidenlerin buluşma yeridir. Vicdan, şuurlu varlıkların fıtratıdır aynı zamanda. "Fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuasını neşrederler.''

Bu tanımdan yola çıkarak vicdanın Mutlak Varlık'ın ayetlerinden olduğu sonucuna rahatlıkla varabiliriz. Kimse vicdanını kendi üretmez. Vicdan da insan gibi yaratılır. İnsan gibi gelişir, kemale erer.

Bu noktadan bakıldığında inkâr ehlinin vicdanla ilgili bir açmazına daha ulaşırız. "Vicdanımı dinleyerek aç bir köpeğe yiyecek verdim, ben çok iyi bir insanım,'' diyen bir inkar ehli, bu iyilik dolu eylemi Mutlak Varlık'tan tabiri caizse "çalarak'' kendine mal eder. İster mümin olsun, ister inkâr ehli olsun, kişinin, aç bir köpek gördüğünde vicdanında uyanan merhamet hissi, Mutlak Varlık tarafından yaratılan bir histir. İnsan bu his istikametinde iyi bir davranış sergiler, gider köpeğin önüne yarım kilo eti koyar. Köpeğe merhamet etmeyen bir insansa, ister mümin olsun ister ateist, Mutlak Varlık'ın "merhamet et'' emrine karşı çıkmış olur. Erdemli, iyi davranışların Yaratıc'ıyla bağını koparan insan, onu hakiki sahibinden gasbeder. İnkâr ehlinde, her iyi eylemi Mutlak Varlık'tan koparıp kendine mal etme yapısal bir sorun olduğu halde, müminde bu geçici bir gaflet halidir. Fark ettiğinde tövbe ve istiğfar etmekle yükümlüdür.

İster mümin olalım, ister ateist; iyi, güzel, hayırlı eylemlerimizi, vicdanlarımızı yaratıp bize veren O'na borçluyuz.

 

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
En çok kimlerin canı sıkılır?
« Yanıtla #16 : 13 Ağustos 2012, 04:02:29 ÖS 16 »
En çok kimlerin canı sıkılır?



İnsan psikolojisini anlamada olmazsa olmaz derecesinde elzem kavramlardan ikisinin adem-yokluk ile vücut-varlık olduğuna inanıyorum.
 
 Yokluk ve varlık deyince ilk elde hemen akla gelen diğer bir kavram da vicdan. Vicdan, şuur sahibi olan insanın fıtratıdır. Zamanın Bedii, vicdanın "Âlem-i gayb ve şehadetin (görünen ve görünmeyen alemin) nokta-i iltisakı (bitişme noktası) ve berzahı ve iki alemden birbirine gelen seyyaratın (hareket halinde olanların) mültekası (kavuşma, birleşme, buluşma yeri) olduğunu ifade eder. Şehadet denilen bu görünür alemde yaşayan biz insanların gözle görünmeyen gayb alemiyle vicdanlarımızın bu yakın teması, psikolojik dünyamızın bir nevi yol haritasını belirler.
 
 Vicdanımız hem görünür alemdeki varoluşu hem de temas halinde olduğu ebedi, sonsuz alemdeki varoluşu bilir, tanır, hisseder. Bundandır ki, varlığa, varoluşa tutkuyla bağlıdır. Vicdan yokluk ve hiçlik durumlarına maruz kaldığında elem ve teessür hisseder. Vicdanı ve ruhu memnun eden, huzur hissettiren varlık; elem içinde bırakan da yokluktur.
 
 Canı en çok sıkılan insanlar atâlet halinde olanlardır. Zamanın Bedii de, "En bedbaht en muztarip en sıkıntılı, işsiz adamdır," diyerek dikkatimizi bu noktaya çeker.
 
 Yaz ayları şehirliler için en sıkıcı mevsimdir. Havaların ısınmasının ruhta uyandırdığı rehaveti göz önünde tutsak bile, asıl sebebin yaz mevsiminin atıl bir dönem olarak yaşanması olduğunu görürüz. Bilhassa anneler, yaz gelip de okullar kapanınca, çocuklarının yaşadığı sıkıntıdan kaynaklı gerginliği ve bu gerginliğin neden olduğu kardeşler arası geçimsizlikleri çok iyi bilirler ve bundan hiç hoşnut değillerdir.
 
 Halbuki, yaz mevsimi yoğun çalışma zamanı olan köylüler için hiç de sıkıcı geçmez. Köylüler sıkıntıdan patlamaz yazın. Onlar için ektiklerini biçme zamanıdır. Üstelik yazın kavurucu güneşin altında, tarlada tapanda geçirirler. Zor şartlardaki bu yoğun çalışma ruhlarına lezzet damlatır.
 
 Peki, tembellik, hareketsizlik, boş durma olan atâlet, neden vicdanda sıkıntı hissi uyandırır? Bu sorunun cevabı, adem yani yokluk kavramında düğümlenmekte. "Zîrâ ki atâlet, vücud içinde adem, hayat içinde mevttir." Yani atâlet varlığın içinde yokluk, hayatın içinde ölümdür. "Sa'y (çalışma, gayret) ise vücudun hayatı, hem hayatın yakazasıdır (uyanıklık halidir) elbet."
 
 Atâlet, hareketsizlik, tembellik, durağanlık neden ademdir? Bunu şöyle bir analoji üzerinden anlamak mümkün. Son model bir araba düşünelim. Hem motoru güçlü hem de en gelişmiş donanımlara sahip bizi uzun yerlere sağ salim taşıyacak bir araba olsun bu. Gelgelelim, bu arabanın kullanılmadığını, yol kenarındaki ağacın gölgesinde park halinde durduğunu, kir pas tuttuğunu farz edelim. Evet, böyle bir araba vardır ama arabanın bu haliyle varlığı bir nevi "vücud içinde adem, hayat içinde mevttir." Araba varlık aleminde var ama işlevini yerine getirmediği için, varlık biçimi ademe, yokluğa yakın bir noktadadır.
 
 İşte, atâlet, tembellik, hareketsizlik, bir şey üretmeden yaşama vicdan tarafından bir adem, yokluk olarak hissedilir ve kanaatimce can sıkıntısı da bu yokluk hissinin bir ürünüdür. Vicdanımız can sıkıntısını bir uyarı olarak algılayıp, çalışma, gayret, sa'y üzerine yaşamamızı talep etmektedir. Modern medeniyet ise sefahatle, gününü gün etme, zevk ve eğlence düşkünlüğüyle vicdanda üretilen bu can sıkıntısını sadece geçici olarak oyalamaya çalışmaktadır. Bu gerçeği Namık Kemal "Atâlet içinde sefâhat mezaristanda kurulmuş bir meclis-i işret (içki meclisi) gibidir." şeklinde ifade eder.
 
 Bir kenarda âtıl vaziyette bir nevi yokluğa mahkûm edilen arabanın önce yıkanıp temiz pak haline getirildiğini, sonra da marşa basıp çalıştırılarak hareket ettirildiğini farz edelim. Araba âtıl hale göre bir üst varlık kategorisine çıkmış, yokluğun yeğeni olan atâletten kurtulmuş, bunun nedeni olan can sıkıntısı nispeten geçmiştir. Can sıkıntısının birinci kaynağı olan atâletten kurtulmuştur ama hâlâ can sıkıntısının ikinci kaynağından muzdarip olabilir.

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Açlık güzeldir
« Yanıtla #17 : 15 Ağustos 2012, 03:25:15 ÖS 15 »
Açlık güzeldir


"Açlığınızı bastırın!" Günümüz reklam sektörünün bu yaldızlı sloganı ile pazarlanıyor yiyecek içecekler. İhtiyacımız olmayan yiyecek ve içecekleri satın alabilmemiz için, ihtiyacımız olanları da fazla fazla satabilmek için, "Açlığa tahammül edin" gibi bir slogan tercih edilmesi beklenemez elbette.


Bu sloganın itibar görmesi, insanın can damarlarından birine basmasından kaynaklanıyor. Obezitenin kognitif terapisinde açlığa tahammülsüzlüğün (hipoglisemi gibi tıbbi bazı durumları bunun dışında tutmak şartıyla) kilo alımındaki önemine dikkat çekilir. "Beck Diyet Çözümü" isimli kitabında "Açlığa Dayanma Gücü Geliştirin," diye de bir bölüm ayıran J. Beck, "Açlıktan korkuyorsanız, bu duygudan kaçınmak için sürekli yiyor olabilirsiniz. Aç kalır kalmaz yemeniz gerekmiyor. Sırf yemek istiyorsanız diye mutlaka yemeniz gerekmiyor." diye yazıyor.

Açlıktan neden korkarız peki? Neden hemen açlığı bastırmak, derhal onu yok etmek için elimizin altında Allah ne verdiyse, bisküvi, çikolata, kraker, peynir ekmek mideye yollarız, hem de alelacele, hem de ayaküstü.

Aslında açlıktan korkan biz değilizdir, bizim nefsimizdir. Varoluşsal olarak acizlik, zayıflık, nefis için en büyük tehdittir. Narsisistik arzu çağının nefisleri için hedeflenen şey güçlü kuvvetli, kusursuz olmaktır. İnsanın yaratılış hakikatiyse mutlak acizliği, olaylar karşısındaki incinebilirliği, her daim faniliğin, geçiciliğin tesirinde kalışı ve nihayetinde ölüme maruz kalışıdır.

Nefis kendi çıkarlarını elde edebilmek için, dünyayla ilişki kurarken kendini kandırmak zorundadır. Hem kendi acziyetini görmezlikten gelmeli hem de dünyanın ve kendinin geçiciliğini gaflet perdesi arkasına saklamalıdır. Bunu yapmazsa dünya ona nasıl tatlı gelebilir?

"Mevhum bir rububiyet"le kendini kandıran nefis, aynı zamanda kendini düşünen bir çıkarcıdır. Ruh, akıl, kalp, duygular, beden, vicdan gibi birlikte yaşadığı insanın diğer unsurlarını kale almayan nefis için varsa da yoksa da kendi istek ve arzularıdır. Doyduğu halde yemeye devam etmek isteyen ya da acıkmadığı halde bir şeyler atıştırmak arzusuyla yanıp tutuşan nefsin, yok mide şişkinliği olacakmış, yok beden yağ çöplüğüne dönüşecek, bedenin sağlığı bozulacak, fazla yemekten kişinin zihni tam kapasite çalışamayacakmış, umurunda bile değildir. Varsa yoksa kendi çıkarı, o da birkaç dakikalığına, yaşayacağı haz ve lezzettir.

Özetle, nefis acizlikten hiç hoşlanmadığı gibi haz, lezzet bağımlısıdır. Bu iki özelliği haiz olan nefis için en büyük tehdit elbette açlık olacaktır.

Açlık, gafletle kendini unutan nefsin tüm façasını aşağı alır. Açlık, nefsin gaflet perdesini adeta yırtar atar.

Sanki açlığa dayanamazmış gibi insana vesvese verip kandıran nefis, bedenin açlığa tahammül edebildiğini görmekten hiç hoşlanmaz, aksine büyük rahatsızlık duyar.

Ramazan'daki orucun nefis üzerine etkisini yazan Zamanın Bedii, tam da bu noktaya parmak basar: "... en gafillere ve mütemerridlere, zaafını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor... Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhiye'ye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü mânevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır-eğer gaflet kalbini bozmamış ise!"

Açlıkla kuracağımız ilişki oruca münhasır değildir elbet. Ancak oruçtaki açlık hissine tahammülü nefsimize talim ettirmek çok ciddi bir kazanımdır. Ramazan'daki oruç bize irademizin olduğunu öğretir. Akşama kadar nefsimizin isteklerine "dur" diyebilmek gibisi var mıdır? İrade sahibi olduğumuzu, nefsimizin bizi yönetmeyebileceğini, irademizi kullanırsak gerçek efendinin o değil, biz olduğunu otuz gün boyunca tekrar tekrar tecrübe etmek gerçekten İlahi bir lütuftur. Aşırı kiloluğunun kognitif terapisinde açlığa dayanma gücünü kazanmak için aç kalma ödevleri verildiğini de J. Beck uzun uzun anlatır kitabında.

Ramazan'da elde ettiğimiz açlığa ve susuzluğa tahammül edebilme kazanımı ruhsal hayatımız için o kadar önemlidir ki, Ramazan'ın bitimiyle bir kenara atmak çok büyük bir kayıp olur. Oruçlu olmadığımız günlerde de, canımız çektiğinde, yeme arzusuyla yanıp tutuştuğumuz durumlarda, nefsimize ciddi bir "dur" çekip, gerçek açlık halinde yemeyi alışkanlık haline getirmenin önemini anlatmaya kelimeler yetmez.

Oruçlu ve oruçsuz, açlığa ve susuzluğa tahammül, açlıkta bir lezzet hissinin de idrakine vardırır. Çünkü rab'lık taslamaktan vazgeçen nefis, aciz olduğunu derk eder, yani kendine, kendi hakikatine ulaşır. Kendi hakikatini anlamak nefsi de rahatlatır, rab'lık taslamanın zahmetinden kurtulur çünkü.

Ramazan orucu bu çerçevede tam bir nefis terapisidir. Ama kesinlikle Ramazan'dan sonrasına, hakiki aç olmadan, sırf canım çekti, midem kazındı bahanesiyle yememe şeklinde devam etmesi gereken bir terapi.

Açlık güzeldir. Tam doymadan sofradan kalkmak güzeldir. Gerçek açlık halinde yemek güzeldir. Hakiki iştah duyunca yemek güzeldir. Mideyi tıka basa doldurmamak güzeldir. Tüm bunlar güzeldir, çünkü acizliğini tıka basa tokluk halinde hissedemez insan.

Acizlikte işte eksiksiz ve kusursuz bir güzellik saklıdır. Çünkü biz oyuz. Ve biz ancak gerçek halimizle O'nu tanıyabiliriz.
 

*

Çevrimdışı Qani

  • ***
  • 496
Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI
« Yanıtla #18 : 15 Ağustos 2012, 05:07:38 ÖS 17 »
şuan çok açım.

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Kâinatla bayramlaşmak
« Yanıtla #19 : 17 Ağustos 2012, 03:24:53 ÖÖ 03 »
Kâinatla bayramlaşmak


Ay, safha safha hazırlanıyor.

En güzel, en sade, en latif tebessümünü giyinmek için, dönüp duruyor semada.


Ramazan'ın şevvale kavuştuğu gün, ince bir hilal suretinde arzı endam ederek, bayramın geldiğini müjdeleyecek.

Sana.

Sen: Arzın halifesi.

Kainatın gözbebeği.

Gecenin en derin vaktinde, güneşten evvel uyanıp mahmur gözlerinle sana bayramı getiren ay ile edeceksin ilk kelamını: "Ey hilâl, benim de senin de Rabb'in Allah'tır."

Ayı kendinden geçireceksin.

Sonra sabah ve bayram namazı.

Ardından, bir ay sonrasının ilk kahvaltısına oturacaksın büyük bir onurla.

Bir bardak çayla selamlaşıp yudum yudum bayramlaşacaksın.

Bir zeytini tutacaksın iki parmağının arasında, kapkara bir inci tanesi tutar gibi. Bu bayram onun da bayramı olacak. İnsanın nisyana eğilimli mizacının göz ardı ettiği anlamına yeniden kavuşacak. Zeytin, sadece bir zeytin olmaktan çıkacak o an, başka zaman olsa öylesine düşünmeden ağzına atacağın bu tane, hayatın harala gürele akışında yiten anlamına kavuşacak. Zeytin, bir libasa bürünmüş merhamet olacak, şefkat olacak, O'nun sonsuz rızkı, O'nun sonsuz ilgisi olacak. Zeytinin sadece tadını değil anlamını da tadacaksın.

Alem sergisinde kalbinle kucaklayıp bayramlaştığın o zeytin tanesi, bunalmış zihnine serinlik üfleyecek.

Benliğinin takıntıları bir bir eriyecek tek bir zeytin tanesi karşısında, güneşin altında eriyen buz misali.

"O sevmedi, beriki ilgi göstermedi, babamdan bir kere bile takdir görmedim, annem soğuktu, beni seven terk etti..."

Bir zeytin tanesi yerle bir edecek "ne için, kimin için bir değerim var ki" kuruntunu.

Annen, baban, eşin, çoluk çocuğun, sevdiğin, âşık olduğun adam ya da kadın, beni sevsin diye arkasından koştukların, değil bir zeytin ağacını, tek bir zeytin tanesini önüne koyabilirler mi, diye soracaksın nefs-i emmarene.

"Evet," diyeceksin, "bu bir tek zeytin tanesi bile Mutlak Varlığın bana verdiği değeri ve önemi anlamam için yeter de artar bile."

Yetip de artacak, o ufacık zeytin tanesi.

Ayakkabıların gıcır gıcır, dişlerin inci tanesi, nefesinde cennetten gelen rayihalar.

Kainatı sılah-i rahime çıkacaksın.

Bir ağaçla bayramlaşacaksın mesela.

Kim dedi, ağaçlar yakınımız, dostumuz değil diye.

Selam, diyeceksin, Allah'ın selamı üzerine olsun ey ağaç, ey ağacın melekleri. Mutlu bayramlar sana.

Mesela, bir taşla bayramlaşacaksın. Bir taşın yaratılmışlık düzleminde yakının, kardeşin, arkadaşın, dostun olduğunu hatırlayacaksın.

Dağları da unutmayacaksın.

Evin sadece şu yaşadığın dört duvar değil; koskoca bir gök kubbe ile örtülü üstün, arzın direkleri olan dağlarla sabitlenmiş evinin farkına varacaksın. O uçsuz bucaksız evdeki her bir dostunu, her bir yakınını selamlayacaksın.

Bileceksin ki cüzi ve külli her bir varlıkla bir bağın var. Kan bağın yok tamam, ama yaradılış bağınla bağlısın aleme.

Hayat, her şeyi bir şey yapmış.

Her şeyin halifesi olarak bir bayram günü, bir büyükleri olarak ağırlayacaksın kalbinin haznesinde onları.

Yüreğin kanatlanacak bayramda semanın arşına.

Bu bayramda varlığın evi olacak ruhun. Her biri gelip bir odasına yerleşecek.

Esenlikler dileyeceksin kainat dostuna.

Yıldızlar ve güneş.

Sizin de bayramınız mübarek olsun.

Bahçelerde bekleşen kediler.

Sahipsiz köpekler.

Açlar ve susuzlar.

Yetimler ve öksüzler.

Varlık evimin konukları, bayramınız mutlu ve kutlu olsun.

Kabristanın yolunu tutacaksın sonra.

"Esselamü aleyküm yâ ehlel-kubûr," selamıyla selamlayacaksın.

Bir Fatiha okuyanı olmayanların hatırı düşecek aklına.

Sahipsiz kabirlerin de sahibi olacaksın.

Ölülerine sahip çıkamayanların dirilerine de sahip çıkamayacağını bileceksin.

Adını sanını bilmediğin insanların da ruhuna bir yol olacaksın.

Bitkilerin sapları hışırdarken yaz rüzgârının elinde, "Yaz bayramını" Ramazan Bayramı'yla ikinci bir bayrama çevireceksin.

Ne diyordu Zamanın Bedii: "Hâlık-ı Rahîm ve Rezzâk-ı Kerîm ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı âlem-i ervâh (ruhlar alemi) ve ruhâniyât (ruhaniler) için bir bayram, bir şehrâyin (şenlik) sûretinde." yapmış.

Sokak ortasında duracak, dikkat kesileceksin hayatın sesine.

Pencere camına çarpıp kırılan rüzgâra kulak verecek, onunla da bayramlaşacaksın.

Yolda giderken gözün neye değerse, esirgemeyeceksin Allah'ın selamını.

Derin bağlılığını bir kez daha tazeleyeceksin hayatla.

Kainatın sayısız diliyle mırıl mırıl O'nu anışına, sen de iştirak edeceksin.

Sadece insan akrabalarına, yakınlarına değil, kainata da hediyeler sunacaksın.

Üzerlerinde tecelli eden esmayı anlatacaksın onlara mesela.

Ya da "Fetebârekâllâhu ahsenûl halikîn," diyerek sevindireceksin onları.

Alem sergisindeki bayram, insan kadar külli bir bayrama dönüşecek seninle.

Her varlığın yanında yürüyecek, kainatın yaz şenliğine şenlik katacaksın.

Varlığın bahçesi olacaksın.

Varlıklar senin bahçende ağırlanacak bu bayram.

 


*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Kendini başkalarıyla kıyaslamak
« Yanıtla #20 : 14 Eylül 2012, 01:31:33 ÖS 13 »
Kendini başkalarıyla kıyaslamak



Bir türlü sular durulmuyor içinde.
Siyah lekeler seriyor ruhunun üzerine her bir şikayet.
Gönlünün gözleri, başkalarının üzerinde dura dura yorgunluktan yığıldı yığılacak.


Çırpınan bir kuş gibi varlığın, adını çıkartamadığın.

Okunmayan bir el yazısı gibi, kargacık burgacık sözcüklerin.

Gözünü başkalarına dikmişken, kıyasladıkça kıyaslıyorsun kendini.

Bir yakınma tutturmuşsun, bir türkü çığırır gibi çığırıyorsun,

Kendi sesinden ürkerek.

Bu kadar dışarıya bakan içini nasıl görecek?

Onun şusu var, berikinin busu. Başkalarının elindekini kıskanırken, varlığını bir gölgeye dönüştürüyorsun.

Bir tek cümle geliyor aklıma, siliniyor tüm diğer sözcükler: Kendine ihanet bunun adı.

Boyunun uzunluğunu bile mukayese ettin ya, bravo sana.

Neredeyse darılacaksın O'na, boyum neden bir on santim daha uzun değil diye.

Herkesin hayatı tastamam da bir seninki tam takır kuru bakır ya.

Bir tek sen çekiyorsun acıları.

Dünyanın en zavallısı.

Bir tek senin tenini kavuruyor güneş.

Bir tek seni ıslatıyor yağmur.

Bir tek senin evinin bahçesinde kuruyor çiçekler.

Kasırga bir tek senin gönlünün kıyılarını dövüyor da dövüyor.

Bir tek senin üzerine çöküyor karanlığın gölgesi.

Gözlerini alamıyorsun başkalarının mutluluklarından.

Her sevinç, ölümün gölgesinde yaşlanırken, sen neyin peşinde yoruluyorsun?

Gözlerin değemiyor bir türlü acılı bakışlara.

Bir nankörlüğün girdabında sürüklenirken sormuyorsun kendine.

Seni eksik yapan, başkalarına verilip de sana verilmeyenler mi?

Seni fazla yapan, başkalarına verilmeyip de sana verilenler mi?

Otuz katlı bir binanın her katının bir üstü bir altı yok mu?

On beşinci katta olan, on altıncı katın altındaysa, on dördüncü katın da üstünde değil mi?

Sen ki; yokluktan kurtarılıp bir yıldız gibi doğmadın mı varlığın semasına?

Semanın yıldızları senin için ışıldamadı mı her gece?

Sevinçten deliye dönmeli değil misin?

Başkalarının elinde olan hangi şey, sana tattırılan hayat nimetinden daha tatlı gelecek ruhuna?

"Rabb'inizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?'' ayetini de mi duymadın?

Başka bir şey istemek için ne yüzün var?

Verilenlere şükredememek utancından başka.

Hâlâ diyorsun ki, ona verilen neden bana verilmedi?

Başkalarına açık kapılar neden bana kapalı?

Sana açılmış kapıları, başkalarının açık kapılarına nazar etmekle körleşmiş gözlerin görmüyor ne yazık ki.

O evlendi, ben neden evlenemedim?

O neden benden daha güzel birisi?

Neden o başarılı da ben değilim?

Neden boyum arkadaşım kadar uzun değil?

Neden onun çocuğu oluyor da benim olmuyor?

Bu soruları hangi kibirli cüret fısıldıyor kulağına?

Neyi gözden kaçırıyorsun bir de, biliyor musun?

Büyük eşitleyiciyi.

Ölümün keskin kılıcının her birimizin boynuna değeceğini.

Dünyanın en güzel kadını olsan ne yazar?

Dünyanın en zengini.

Dünyanın en akıllısı.

Dünya dolusu çoluk çocuğun olsa.

Sen, bunlarla mı sen olacaksın?

Sen, sana verilmeyenlerle mi eksileceksin?

Ha, bir de şu ayet mealini bir an için unutma: "Hem Allah'ın bazınızı, bazınızdan kendisi ile üstün kıl(maya vesîle yap)tığı şeyleri temennî etmeyin! Erkeklere kazandıklarından bir nasip vardır, kadınlara da kazandıklarından bir nasip vardır. O hâlde Allah'tan lütfunu isteyin! Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir (Nisa: 32).''

Her hayat mertebesi biriciktir.

Her insan biricik.

Hepimiz biricik olan bir dünya apartmanının farklı farklı katlarında, farklı farklı odalarında yaşayan biricik varlıklarız.

Hadi, çevir bakışlarını üzerine.

Bir bak kendine.

Sana verilmiş olanı görmezden gelmenin utancı yetecek de artacak işte o anda.

Elindeki cevheri işle, parlasın güzellikle.

"Her kapalı kapının ardında yedi mühürlü bir sır vardır.'' diyor Halil Cibran.

Sense tüm kapıların sonuna dek açılmasını istiyorsun haddini bilmezlikle.

İstiyorsun ki, tüm sırları altın bir tepside sunulsun sana hayatın.

Sırrını yitirmiş bir hayata kim hayat diyebilir oysa?

Bırak bazı kapılar kapalı kalsın. Sırlarını saklasın hayatının.
 

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Müslüman depresyona girer mi?
« Yanıtla #21 : 28 Eylül 2012, 04:53:27 ÖS 16 »
Müslüman depresyona girer mi?



Toplumda, mümin birinin depresyona girmeyeceği, girerse bunun imânî bir eksikliğe delalet ettiği yönde bir kanaat mevcut, görebildiğim kadarıyla.


Bana da sıkça sorulan bu soruya cevabım şu oluyor: Niye girmesin ki, müminin depresyona girme hakkı yok mu?

Sanırım, Müslümanlara depresyonu yakıştırmayanları bu düşünceye iten nedenlerden biri, depresyonu tümüyle psikolojik kaynaklı bir rahatsızlık olarak zannetmek.

Bir defa, depresyonun o kadar çok çeşidi var ki. Mesela, "İki uçlu duygulanım bozukluğu," denilen rahatsızlığın bir parçası olan depresyonu ele alalım. Bu rahatsızlık biyolojiktir, yani beyindeki kimyasal bozulma nedeniyle oluştuğu kesinkes kanıtlanmıştır ve kişinin iradesi dışında seyreder. Kişinin ne kadar imanı yüksek olsa da, beyindeki kimyasal bozukluktan dolayı mani ve depresyon nöbetleri dediğimiz hastalık dönemlerini yaşaması mukadderdir.

Ya da tekrarlayıcı depresyonları düşünelim. Biyolojik altyapısı müsait öyle insanlar var ki, mesela sonbaharda ya da ilkbaharda ya da belli aylarda saat kurmuşçasına bir sabah derin bir depresyonla uyanabilirler. Böylesi bir depresyona girmek kişinin iradesinde değildir, biyolojik temeli ağır basar.

Ya da bazı kadınlar adet görmeden bir hafta kadar önce biyolojik nedenlerle, kendi iradelerine bağlı olmadan, adet gününe kadar ağlamaklı olurlar, kendilerini değersiz hissederler, reddedilmeye aşırı hassasiyet gösterirler, hayat çok ağır gelir. Alın size kişinin iradesi dışında seyreden bir hastalık (adet öncesi depresif ruh hali).

Bazı depresyonlar da kişinin hassas olduğu yaşam olaylarından sonra gelişebilir. Bu tür depresyonlarda bile biyolojik mekanizmalar sürece katılır. Biyolojik faktörlerin işe karışmadığı bir depresyon neredeyse yok gibidir. Bir insanın şeker hastası olduğunda, imânım zayıfmış, demesi kendine haksızlıktır ve yanlış bir yargıdır. Ya da kalp krizi geçirmenin imânî bir mesele olmadığı açıktır. Biyolojik hastalıklar için imân eksikliği yargısı yapılmıyorsa, depresyon ve sair psikiyatrik rahatsızlıklar için yapılması, hem bu hastalıklara hem de bunları yaşayanlara haksızlık.

Depresyonda bir nevi sinir sisteminin strese karşı direnci kırılmıştır. Kuvvetli bir darbeyle insanın kemiğinin çatlaması gibi sinir sisteminin de dayanıklılığı azalır. Bu nedenle depresyonda birçok ağrılar, yoğun halsizlik, hafıza sorunları gibi bedensel belirtiler olur. Psikiyatristlerin ilaç vermesinin nedeni dayanıklılığı artırmaya yöneliktir.

Peki, iman hiç mi devrede olmaz? Olur elbette. Depresyonla ilgili bazı çalışmalar, depresyona rıza göstermemenin depresyonu şiddetlendirdiğini ve kronikleşmesine sebebiyet verdiğini göstermiştir (depression about depression). Kanaatimce, iman tam da burada devreye giriyor.

Mümine yakışmayan depresyona girmek değil, niye depresyona giriyorum diye isyan etmesidir. Ondan beklenen, niye depresyona girdim, hayat zevkini kaybettim, bula bula beni mi buldu, ya da Zamanın Bedii'nin ifadesiyle, "Aman ne yaptım böyle başıma geldi diye Rububiyet-i İlahiye'yi tenkid etmek gibi bir halet"e girmemektir.

Mümin de depresyon yaşar ama onu onurla taşır, dünyanın tüm yüklerini, O'ndan gelen tüm musibetleri, dertleri, tasaları, hüzünleri, acıları onurla taşıdığı gibi. "Hüküm O'nundur," diyerek.

Mümin depresyon ya da başka psikiyatrik rahatsızlıkları; "Hastalıkla geçen bir ömür, Allah'tan şekva etmemek şartıyla, mümin için ibadet sayıldığına rivayat-ı sahiha vardır," inancıyla, "Ey musibet! Eğer O'nun izin ve rızasıyla geldin ise merhaba, safa geldin!" cümlesiyle selamlar. Sonra da sebepler dairesinde yapılacakları yapmaya koyulur.

Depresyonun kıymetini bilmek

Risale-i Nur'dan anlayabildiğim kadarıyla, müminden beklenen hiç depresyona girmemek değil; "Hastalar Risalesi"nde denildiği gibi "İnsan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada bir ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir," düşüncesine ulaşmaktır. Depresyon kadar bize hayatın hakikatini öğrenmeye vesile hangi hastalık vardır?

Depresyonda olmak bir açıdan gafletten kurtulmanın vesilesidir; dünya aşkının sönüp yüzümüzü ahirete çevirmektir. Depresyon bir akıl zayıflığı değildir, bir kişilik zayıflığı da değildir. Hislerin "dünyadan" zevk alamamasıdır. İnsanı enerjisiz, yorgun mu yorgun, bitkin mi bitkin bırakmasıyla, depresyon bize adeta der ki: "Senin vücudun ve a'zâ ve cihazatın, senin mülkün değildir." Depresyondayken kendi sınırlılığımızı, acziyetimizi idrak ederiz. Bu öyle derin bir idraktir ki, depresyondan çıktıktan sonra bile bize kendimizi öğretmeye devam eder.

Zamanın Bedii yine ne güzel söyler: "O zevki kaybettiğinden hastalık bahanesiyle ağlama; bilakis hastalıktaki manevî ibadet ve uhrevî sevab cihetini düşün, zevk almaya çalış."

Depresyon kıymetini bilenler için, insanın kendisiyle, dünyayla, başkalarıyla ve ahiretiyle, Mutlak Varlık'la daha derin bir ilişki kurabilmesi için tarihi bir fırsattır.


Mustafa Ulusoy

Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI
« Yanıtla #22 : 28 Eylül 2012, 10:53:29 ÖS 22 »
Olaya bu yönüyle bakılması güzel olmuş.

Bu yazıyı en çok annelere okutmak lazım, çünkü annelere evlatları '' depresyonda'yım, bir doktora görünsem iyi olur'' dediklerinde anneler direk şu tepkiyi verir '' olmaz ben millet kızı delirmiş dedirtmem kendime'' diye bir garip tez atarlar ortaya:):):):) ve bence annelere çaktırmadan depresyondan çıkmak lazım, çünkü ikinci bir depresyonda annelerden gelir muhakkak:):):)

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Evde oturamamak
« Yanıtla #23 : 05 Ekim 2012, 03:16:37 ÖS 15 »

Evde oturamamak
 


Akşam karanlığının ağı, ilmek ilmek dokunmaktadır günün ipliklerinde. Hayat ağacının bir dalı daha koptu kopacak, gecenin kollarına düştü düşecektir.
 

İnsan yakalanıverir zamanın kapanına.
 
Zaman mühürlenir, akşamın karanlığının ardına saklanır hayat.
 
Dünya bir çitin arkasına yaslanırken, kederler açar gecenin toprağında.
 
Eve dönerken, içinde de bir şeyler döner insanın.
 
Bir cismin iki ucundan burulması gibi burulur içi.
 
Güneş sadece ufukta değil kalplerde de batmıştır.
 
Güneş batar batmaz böğrüne ince bir sızı düşmüştür.
 
Giden günün bıraktığı bir mirastır bu, sadece kendinle bölüştüğün.
 
Hayat yolculuğunun bir adımı daha tamamlanır.
 
Hüzün yağar karanlığın bağrından.
 
Evine varırsın.
 
İki türlü evine. Hem oturduğun evine, hem varlık evine.
 
Dünya kararırken işten güçten sersemleşmiş ruhun uyanmış, güneş batarken vicdanın parıl parıl parıldamaktadır.
 
Evinin eşiğinden ayrılık rüzgârı sökün etmiştir.
 
Kalbinin her zerresinde faniliğin ağırlığı bastırır da bastırır.
 
Yemek içmek, üç beş kelimelik kısa bir sohbetin ardından odana çekilirsin.
 
İki türlü odaya.
 
Hem varlık odana hem kendi odana.
 
Kendinle baş başasındır.
 
İç dünyan, bir başınayken gümüşi bir ay kadar berraklaşır.
 
Gördüğün derin bir varoluşsal yalnızlıktır. Hüzün ve kederle harmanlanmış katman katman acıdır.
 
Tepesinde dikildiğin varlığının kaderidir.
 
Sen ve kendin baş başasınızdır.
 
Üzerine işlenmiş fanilik mührü pırlanta gibi aksetmektedir gözüne.
 
Gördüğün, gözünü sana dikmiş ölümdür.
 
Ya gözlerini alamazsın içine bakmaktan. Bin bir zahmete katlanarak.
 
Üzerine gelen bir aslanın gözlerine bakar gibi bakarsın.
 
Gündüz kapanmaya yüz tutmuş yaranın kabuğunu akşamla birlikte kaldırmışsındır.
 
Kaşımaman gereken bir yeri kaşımışsındır artık.
 
Bir kere görmüşsündür içindeki yarayı.
 
İçine dalarsın. Hüznün içine dalarsın, derinlerinde mücevher saklı bir okyanusa dalar gibi.
 
İçini okursun, anlaşılması zor bir kitabı okur gibi.
 
Bir umut penceresi açılsın istersin.
 
İçindeki karanlığa yapışırsın, fırtınalı bir günde bir direğe yapışmak misali.
 
Uçurumun kendisidir umudun.
 
Yetmez mi dert derman sana?
 
Ya da.
 
Kaçarsın.
 
Kendinden.
 
İçindeki uçuruma bakmaktan başın döner ve uzaklaşırsın.
 
Kendinden.
 
Artık ne varlık evinde oturabilirsin, ne kendi evinde.
 
Kendini dışarı atarsın.
 
Bu gece/bu hafta sonu plan yapalım mı?
 
Üzerine atlarsın.
 
Yemeklere, kafe sohbetlerine dalarsın ya da kaçarsın.
 
Konuşursun, konuşursun, konuşursun.
 
Hayatın, ölümün adını anmadan.
 
Bir akşam değil, iki değil, üç değil, beş değil.
 
Kafelerin uğultusunu içine çekersin sert bir içki gibi.
 
Kalabalıkla sarhoş edersin bilincini.
 
Evde oturmak kendi içine bakmaktan korkanların en büyük işkencesidir.
 
Her gece dışarıda olmak istersin.
 
İçerisi boğar seni.
 
Çıkmak istersin.
 
Varlık evinden dışarı kaçmak.
 
Oysa içerisi dışarıdan daha geniştir.
 
Biraz dayansan göreceksindir.
 
Yaşam dar geliyordur aslında sana.
 
Dört duvara yüklersin bütün suçu.
 
Eve sığamamak değildir asıl meselen.
 
Evde, odandaki yalnızlığın hüznüne dayanamamış, ışıklara koşmuşsundur.
 
Gecedeki her türlü ışık, kirliliktir halbuki.
 
Gecenin süsü karanlık, kopkoyu bir yalnızlıktır.
 
Ne yapsan ne etsen de çarnaçar dönersin evine.
 
Başını yastığa koyduğunda anlarsın ki, değişen bir şey yoktur.
 
Ne gündüzün aydınlığı, ne kafelerin, restoranların gürültüsü zerre kadar yatıştırmamıştır ruhunu.
 
Ne PlayStation oyunları.
 
Ne de internet oyunları.
 
Ölümü ve hayatı Var Edenin adının anıldığı dost sohbetlerinden gayrı.
 
Gecenin oyuncakları kapanır birer birer.
 
Şehrin uykusu gelmiş, esnemektedir.
 
Sonsuzluğu talep ederken, faniliğe yakalanmışsındır bir kez daha, kıskıvrak.
 
Ne zaman evde oturamayan, arkadaşsız akşam geçiremeyenleri görsem, Zamanın Bediinin şu sözleri bilincime sökün eder, son iki cümlenin altı çizili. ..Volga Nehri kenarındaki camideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki, bakıye-i ömrümü (ömrümün geri kalanını) mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat-ı içtimaîsine (sosyal hayatına) karışmak artık yeter. Madem sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim..
 
İnsanı kendini unutabilir.
 
İnsan kendinden de kaçabilir.
 
Ölümse insanı hiç unutmaz.
 
Bir gün bakmışsınız ki, çat kapı gelmiş, kapıyı bile çalmadan içeri dalmış.
 
Nereye mi?
 
Evimize, her iki evimize.


Mustafa Ulusoy

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
‘Bunu nasıl oldu da düşünemedim?’
« Yanıtla #24 : 19 Ekim 2012, 03:50:53 ÖS 15 »

‘Bunu nasıl oldu da düşünemedim?’



Doğru karar ne? Olmalı mı olmamalı mı? Bunu mu seçmeli yoksa şunu mu? Yapmalı mı yapmamalı mı? Hayat boyunca aklımızdan ışık hızında geçen, kelimelere bile dökülmeden, şimşek gibi çakıp sönen sorular bunlar.
 

Küçüklü büyüklü kararlar alarak geçiyor her dem ömrümüz. Attığımız her adım aldığımız kararlar haritasının bir çizgisi. Amacımız ise en iyinin, en doğrunun, en hayırlısının peşinden gitmek. Düşünüyoruz taşınıyoruz, başkalarına da danışıyoruz. Sonra tekrar düşünüyoruz. Hatta istihareye yatıyoruz.

Mesela, İstanbul’da Anadolu yakasında oturuyorsunuz ve Avrupa yakasına geçmeniz gerekti. Boğaz Köprüsü’nden mi yoksa Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden mi gitmeli? Yoksa arabalı vapuru mu tercih etmeli? Bu saatte hangi yolu seçmek sizi amacınıza daha rahat ulaştırır diye, şöyle bir zihninizde tartıyorsunuz.. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde karar kılıp yola koyuluyorsunuz. Fakat o da ne?

Tam da yan yolların tükenip de dönüşsüz noktaya geldiğinizde bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamasın mı? Ve olan oluyor. Trafik, köprü yolunun son çıkışı olan Beykoz sapağından itibaren durma noktasına gelmiş. O vakitten sonra altınızdaki araba isterse beş bin beygir gücünde olsun, Nasreddin Hoca’nın eşeği bile size toz yutturur.

Keyfiniz açık bırakılmış aseton gibi uçuveriyor. Yerine bir can sıkıntısı çörekleniyor. Hayıflanıyorsunuz; “Hava kapalıydı, yağmur yağacağı belliydi, yağmur yağınca da bu yolun bu hale geleceğini herkes bilir, göz göre göre şu yaptığıma bak, nasıl yaptın bu aptallığı?”

“Nasıl akıl edemedim, nasıl düşünemedim?” Günlük hayatımızın kadim soruları hemen karşımıza dikiliveriyor. Daha doğrusu kendimizi kendi ellerimizle oracıkta infaz ediyoruz.

Oysa bizler bir karar alırken elimizdeki verileri kullanırız. Bu verileri hem dış dünyadan hem de iç âlemimizden elde ederiz. Mesela yol durumunu internetten öğrenir ya da bellekte saklı önceki tecrübelerimize başvururuz. Ancak tüm bu veriler sınırlıdır. Ne geçmişe ne geleceğe hulul edemeyiz. Mesela, hangi yoldan gideceğimize karar vereceğimiz sırada, aklımızda bir başka sorun vardır, kafamız karışıktır, dün geceyi uykusuz geçirmişizdir ya da kan şekerimiz düşmüştür de zihnimiz pek iyi çalışmıyordur. 

 Sınırlı olmayan Mutlak Varlık’tır. Geçmiş ve gelecek Mutlak İlim Sahibi Mutlak Varlık’ın elindedir. İrili ufaklı kararlar alırken “Bunu nasıl düşünemedim?” hayıflanmasına düşmemenin yolunu Mutlak Varlık öğretir bize: “İş husûsunda onlarla istişâre et! Fakat (bir görüşte) karar kıldığında, artık (işe giriş ve) Allah’a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân: 159)

 Sıralamayı bir kere daha tekrarlarsak, önce istişare ardından da bir karar alıp uygulamaya koyma, yani aldığımız karara sahip çıkma ve sonra da netice için dünyevi olarak ister yararımıza görünsün ister zararımıza, Mutlak Varlık’a tam bir tevekkül ve teslimiyet.

Geleceği net bir şekilde öngörüp her işimizde dünyevi olarak tam tamına doğru kararlar alsaydık hep, kendimizi aciz hissedip Allah’a tevekkül etme halini nasıl yaşayabilecektik ki? Geleceğimizin ve aldığımız kararların bizi nereye götüreceğinin belirsiz bırakılmış olmasının sebebi işte bu sorunun cevabıdır. Allah’la en güçlü bağ, seçtiğimiz yola girip de “Köprüden önce son çıkış” tabelasını geçtikten sonra kurulmaya başlar. O’na sığınırız, O’na sığınarak da O’nunla bağ kurarız.

Bir kere aldığımız her karar hayatta bize dünyevi anlamda kazanç sağlasaydı, başka bir tabirle hep tam on ikiden vursaydık; inanın ki burnumuzdan kıl aldırmaz halde gelirdik de kimse bizi açıldıkça açıldığımız kibir denizinden çıkaramazdı. Geleceği, gelecekte yaşayacaklarımızı öngörememek, ticarette yanlış tercihler yapıp kaybetmek, bir arkadaşımızın vefasızlığını tahmin bile edememek, sınavda çıkacak soruları bilememek- bize mutlak acizliğimizi, çaresizliğimizi öğretir.

Konuyla ilgili bir diğer hayıflanma biçimi de, “Şimdiki aklım olsaydı şunu yapardım ya da yapmazdım.” ifadesi. Bilmem kaç yıl önceki pişmanlık duyulan bir kararı alan kişiyle şimdiki akla sahip olan insan farklı insanlardır artık. Aradan bilmem kaç yıl geçmiş, kaç yılın tecrübesi, birikimi eklenmiştir. Köprülerin altından nice sular akmıştır. Artık başka bir insanızdır yıllar öncesine göre. Bunu sıklıkla unutur ve şimdiki halimizle geçmişte aldığımız bir kararı yanlış buluruz. Kararımızı elbette yanlış bulabiliriz ama yanlış kararlarımız için doğru olan dövünmek değil, tövbe ve istiğfardır.

Ne zaman nefsimden “Bunu nasıl öngöremedim, düşünemedim?” şeklinde bir hayıflanma, sızlanma yükselse, Hz. Yakup’a sorulan, “Niçin Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yusuf’u görmedin?” sorusu aklıma gelir de cevabıyla teselli bulurum: “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”

 İnsanın geleceğiyle ilgili hiç yanılmadan öngörebileceği tek şeyse ölümüdür. “Bir gün mutlaka öleceğim, hazırlık yapmalıyım sonsuz bir hayat için.” diyen hiçbir insanın yanıldığı vaki değildir.


Mustafa Ulusoy

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Sonbahar: İsm-i Evvel
« Yanıtla #25 : 24 Ekim 2012, 01:56:45 ÖÖ 01 »

Sonbahar: İsm-i Evvel


Bazen hayat gözlerini karanlıkta açar.
 

Bazen de bir eylül ikindisinde.

Eylül ve ikindi kardeş zamanlardır.

Hayat bazen güzün sere serpe uzanmış rüzgârında yol alır.

Hayat bazen de sararmış yaprakların düşüşünde canlanır.

Hayat şimdilerde yaprakların toprağa değişinde konuşuyor.

Her bir yaprak ayrı bir düşle ayrılıyor tutundukları avuçlardan.

Eylül, yüreğimizin olduğu yeri gösteriyor: Sızım sızım sızlayan ayrılığı.

Bir eylül ikindisinde, bir bahçede, oradan oraya savrulan eski bir gazete parçasında uçuşuyor hayat.

İkindiye kadar yamaçların üzerinden oluk oluk akmış ışık, ufukta toparlak bir cisme dönüşerek, hayatın başka bir güzelliğinden dem vuruyor.

Bir söz biterken başka bir söz başlıyor bir eylül sabahında.

Varlıklar, bölüştürülmüş hüznün kendi paylarına düşene razı, içine çekiyor eylülün soğukla karışık sıcağını.

Mutlak Varlık'ın huzurunda her varlık kendi sesiyle yakarıyor. Hiçbir yakarış diğerine benzemiyor, hiçbir yüzün diğerine benzemediği gibi. Hiçbir yaprak diğerine benzemiyor, hiçbir dalga diğerine benzemediği gibi.

Şimdilerde eylül yakarıyor, yanık sesiyle.

Döküyorlar neleri var neleri yok ağaçlar ellerindeki. Başka bir yakarışla yakarıyorlar, başka bir seslenişle.

Hayat, çorak bahçede açmış bir avuç kuşburnunda dikiyor gözlerini biz fanilere. Öbek öbek.

Yanıp tutuşmuş güz meyvelerinin bağrında parıldıyor hayat bu kez de. Meyvelerin kalbinde çekirdekler yeniden uyanışı bekliyor.

Meyve: İsm-i Âhir'in tecelligâhı.

Çekirdek: İsm-i Evvel'in.

Âhir'in içinde Evvel. Evvel'in içinde Âhir.

Hangisi evvel, hangisi âhir belli değil. Tüm isimler evvel, tüm isimler âhir sanki.

"O; Evvel'dir, Âhir'dir, Zahir ve Bâtın'dır," diye tarif ediyor Mutlak Varlık kendini.

Bir dalga gibi dönüyor zaman.

Mütekellim-i Ezeli kâinatı eylülün lisanıyla konuşturuyor, yazın sesini yavaşça kısarken.

Yazdan ayrılarak sonbahardan geçiyoruz ebedi yaşam yurduna.

Hayatı anlamak isteyen dalından düşmüş bir yaprağı almalıdır eline. Uzun uzun seyredip sormalıdır, "Seni bu hale kim getirdi?" diye.

İnsanı tanımak isteyen eylülü tanımalıdır.

İnsan, güzün içinde saklı bir hazinedir.

Ağaçların kavuklarına sinmiş zamanın sesine kulak vermelidir "ben kimim?" diye soran.

Ağaçlar yorgunluklarını atmak isterken üzerlerinden, adımlarının sayısı bitiyor yazın.

Yeryüzünde yürümek için verilen mühleti dolmaya yüz tutmuş orta yaşlı biri gibi güz mevsimi. Bir yanı cap canlı bir yanı öp ölü.

Ağaçların içinde işleyen bir fabrikanın tezgâhları gibi çalışıyor durmaksızın hayat.

Yapayalnız kalmış an gibi, eylül.

Her şeye yeni bir ayar veriliyor.

Zaman yeniden kuruluyor.

Günleri gün be gün dakika dakika kısaltıyor Mutlak Kudret.

Sıcağı soğukla karıştırıp dalga dalga salıyor havayı varlıkların nefesine.

Bir maksadı ve anlamı var elbet olanların.

Bir gecelik dinlenme gibi dinleniyor hayat bir eylül gecesinde.

Paramparça olup uçuruyor havalara düşler.

Acılara gark oldu büyürken yapraklar. Bir eylül gecesinde haşin rüzgârın elinde savrulacağız diye.

Kucağımızı açtığımız ilk aydınlık günün hışırtıları gerilerde kalıyor.

Sonbaharın parmaklarının ucunda atıyor nabzı ölümün.

Hava iç çekerken, yalnızlığı soluyor bulutlar.

Şimdi akşam olurken, yeni bir ay doğuyor.

Gençliği yaşamışlığın bilgeliği; yaşlılığa bir adım kalmanın bilinciyle; sanki tüm mevsimlerden haberdar sonbahar.

"Yaz mevsiminin kucağına dökülen, eteğini dolduran meyveler, hububat ve sebzevatlar İsm-i Âhir'in hâtemini.. taşıyor" diye tarif ediyor yazı Zamanın Bedii.

Güzse onun lisanında şöyle çiçek açıyor: "Güz mevsiminin eline emanet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler, İsm-i Evvel'in sikkesini.. taşıyor."

İlginç değil mi?

Güz mevsimi İsm-i Ahir'in değil, İsm-i Evvel'in sikkesini taşıyor bağrında; tohumlarda, çekirdeklerde.

Güz, son değil, başlangıç oluyor.

Hoş geldin Güz.

Hoş geldin İsm-i Evvel'in hüzünlü tecelligâhı.

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Şerdeki hayır, çekteki mühür
« Yanıtla #26 : 12 Aralık 2012, 02:26:22 ÖÖ 02 »
Şerdeki hayır, çekteki mühür
 

Dünya bütün imkânlarını ona kapatmış da tek başına kalıp büzülmüşçesine oturuyor koltukta. Ağlamaktan mosmor olmuş göz altları ruhunda gezinen ıstırabın ayak izleri sanki.
 

Uzun bir sessizliğin ardından, ağzından çıkan kelimeler, içinin derinliklerinden kuyunun dibinden ağır ağır çekilen kova misali ağır ağır dökülüyor dilinden.

“Herkes, bu yaşadıklarında vardır bir hayır deyip duruyor kendince.” Sesi de kuyunun çıkrığı gibi gıcırdıyor sanki.

 Transit geçilen istasyonlar gibi, aklındaki bazı düşünceleri sanki atlamak istiyor, diye geçiriyorum içimden. “Allah şer gibi görünen olayların içinde mutlaka bir hayır yaratır diyorlar. Demesi kolay tabii. Ne de olsa, sel hendeği böldükten sonra akıl veren çok olur. Onu diyorlar, bunu diyorlar. Akıl veren çok. Yaşamayan bilemez. Konuşması kolay, yaşaması zor. On yıllık hayat arkadaşım, üç ay içinde mum gibi eridi gitti. Dünyam altüst oldu.”

Üstü açık bir bostan kuyusu gibi bekler durur kader. Göz gözü görmez bir gece yarısı cup diye içine düşeriz. Kül rengi bir boşluk sarar çevremizi. Yüzümüzdeki ifadeler silinir, suretimiz dahil her şey dümdüz olmuş gibi gelir bize. Hayat soğuk taştan ve ifadesiz bir heykeli andırır. Hayatımızda elzem addettiğimiz şey ya da şeyler kader kuyusunun içine düşmüş, kadere teslim olmuştur. Kader aynı teslimiyeti bizden de talep eder. Bizim işimizse o kadar kolay değildir.

“Lambası puf diye sönmüş zifiri karanlık bir oda gibiyim,” diyor cılız, zar zor duyulan bir sesle.

Kocası pankreas kanserinden vefat etmiş. Her şey üç ay içinde olup bitmiş. Geniş bir ovada, alabildiğine geniş  ve uzun bir yolda gittiğini sanırken, önünde bitiveren duvara toslamış birden.

Gaybî bilgi Mutlak Varlığın katında

“Böyle bir şey olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi,” diyor, gücü olsa hayret nidası atacak.

 “Anladığım kadarıyla sana teslimiyeti öğütleyen kişilere biraz kızgınsın.”

 “Kızgınım demek doğru değil. Ama ikna olmak istiyorum.”

 “Sana yaşadığın bu olayın aslında senin için yazılmış bir çek olduğunu söylüyorlar ama sen bu çekin karşılığının ne olduğunu bilmek istiyorsun.”

“Evet, bir nevi bu, buna da hakkım olduğunu sanıyorum. Allah’ın kocamın ölümüyle bana ve çocuklarıma bir hayır murat ettiğine inanmak istiyorum.”

“Bunun için de, bu hayrın ne olduğunu kesin olarak bilmek istiyorsun.”

“Tam tamına bunu istiyorum,” diyor anlaşıldığından memnun olduğunu ele veren bir ifadeyle.

“Ben de birkaç gündür bunu düşünüyordum. İlginç bir tevafuk oldu. Bakara Suresi üçüncü ayette, müminler “Yu’minûne bi’l-gaybi,”, yani gayba, görünmeyene iman ederler diye tarif ediliyor. Dün de Zamanın Bedii’nin İşaratü’l-İ’caz isimli kitabında tam da bu ayetin tefsirine dair şeyler okudum. Mutlak Varlığı, cenneti cehennemi, melekleri gözümüzle görmediğimiz halde varlığından kuşku duymuyoruz. Bundandır ki, bu ayetle müminlerin methedildiğini ifade ediyor yazar. Gayba iman etmenin senin meselenle ilgili bir yönü de şu olabilir. Başımıza gelen ama nefsimizin hoşlanmadığı olayların hayrının ne olduğu da gaybî bir bilgidir ve bu bilgi Mutlak Varlığın katındadır.”

“Bu bilgiyi biz de bilsek ne olur ki?” diye soruyor.

“O zaman teslimiyetin bir kıymeti kalmaz. Her insan başına gelen musibetlerin hayatına katacağı hayrın ne olduğunu bilip görse zorunlu olarak başına gelene ses çıkarmaz. O zaman da kalbini gerçekten Allah’a teslim edenle etmeyen arasındaki fark açığa çıkar mıydı sence?”

Bir cevap gelmiyor ama yüz ifadesinden söylediklerimi içinde tarttığı belli oluyor.

“Çek benzetmesinden devam edersek,” diyorum, “Yaşadığımız musibetlerde mükafat olarak Mutlak Varlık elimize manevi bir çek tutuşturuyor adeta, çekin üzerine bir rakam yazmıyor, ama tabiri caizse, mutlak vadinin mührü var. Görünürde açık bir çek gibi, lakin mükafatın miktarı onun katında belli. Bizden istediği O’na güvenmemiz, yaşadığımız hiçbir şeyin boşa çıkmayacağına inanmamız, yani gayba iman etmemiz.”

 “Çekin üzerindeki rakamı görmeden O’na güvenip teslim olmamızı istiyor diyorsunuz. Peki, rakamı hiç mi göremeyeceğiz?”

 “Bilebildiğim kadarıyla şer gibi görünen olayların içindeki hayrı bazen dünyada da kıyısından köşesinden gösteriyor Mutlak Varlık. Ama esas hayır ahirette açığa çıkıyor.” “Yani, ahireti mi bekleyeceğiz?” diye soruyor sanki sonsuz bir bekleyiş varmışçasına önünde. “Şunun şurasında ne kaldı ki?” diyorum. Gülümsüyor.


*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
‘Benim sayemde’ demeye hakkımız yok
« Yanıtla #27 : 12 Ocak 2013, 02:08:06 ÖÖ 02 »
‘Benim sayemde’ demeye hakkımız yok
 
Birbirlerini seviyorlar mı, yoksa ölene dek geçecek vakti mi dolduruyorlar, bilemiyorum.
 


İnsan, hikaye kahramanlarının her şeyini bilmek zorunda değil ya. Ama şundan eminim. Ruhları öylesine birbirinden uzak düşmüş ki, seslerini duyurmak için bağırmak zorundalar. Ses duvarını aşan çığırışlarından camlar çatlayacak sanırsınız. Evlerinin camları şimdilik sağlam ama kalplerinin sırçası çoktandır kırık dökük. Meleksiz kalmış ıssız bir odada kavga ettiklerinden bihaber, melekleri ürkütüp kaçırmışlar çoktan. Birbirlerine alaycı, yabancı, hınç dolu iki insanın arasında meleklerin ne işi olsun?

Alıp veremedikleri ne? Neyi paylaşamıyor bu iki insan? Kendi biricik haklılıklarına öylesine sarılmışlar ki, gözleri adeta kör olmuş.

 Adamın gözlerinden kızgınlık akıyor. İnsan içinde ne hissediyorsa çevresine de onu bulaştırır. “Be kadın,” diye bas bas bağırıyor adam, “Benim sayemde rahat rahat yaşıyorsun, bir elin yağda bir elin balda. Akşama kadar eşek gibi çalışmasam altındaki arabaya zor binerdin sen.”

“Sayemde” derken adamın nefsi hazla dolup taşıyor ama bu hazzı hissedemiyor çünkü öfkenin altında yok olup gidiyor bu haz. Bir zehir başka bir zehre karışıyor.

Kadın, adam konuşurken dudak büküyor, ardından histerik bir kahkaha atıp o da oyuna katılıyor. “Hadi canım sen de, gerçekten çok komiksin. Benim sayemdeymiş. Esas sen benim sayemde kazandın o paraları. Ben destek olmasaydım buralara nasıl gelirdin? Benimle evlenene kadar çulsuzun tekiydin. Sayemde giyinip kuşanmayı, yemeyi içmeyi, adab-ı muaşereti öğrendin. Ailemden bir şey öğrenemedim ben, diye itiraf eden sen değil miydin, ha söyle. Ama dürüstlük kim sen kim?’’

“Sayemde” derken kadının nefsi de hazla dolup taşıyor ama o da bunu hissedemiyor.  Onun da öfkesi bu hazzı yanardağdan fışkıran kızgın lav gibi hiç ediyor. Her gayrimeşru hazzın sonu bu değil mi?

Adamın kan beynine sıçrıyor. Kadının canını daha da acıtacak cümleyi arıyor belleğinin kıvrımlarında. Aynı oyunu sahnelemekten bıkmadılar, yılmadılar.

Bir aralık öğlesinde, pastırma yazlarından kalma bir günde yürüyorum, bir yandan da bu hikayeyi zihnimde tasarlıyorum. Aklımda gezinen sorular bir adım önde gidiyor benden. Her ikisinin de sesleri kafamda çınlıyor. Bu karı kocanın derdi ne? Aralarında baş gösteren sadece bir evlilik sorunu mu hakikaten? Karı koca arasındaki sorunlar aslında başka bir meselenin, başka bir sorunun, başkaca bir kördüğümün semptomu olamaz mı, en azından bazıları? Benim sayemde, yok hayır benim sayemde, diye kör dövüşüne dönen çekişmelerinde aslında neyin kavgasını veriyorlar?

Benlik ve enaniyet çatışması

Bedenim kadar zihnim de ağırlaşmıştı. Bir kafeye girip boş bir masaya çöktüm. Bulutların arasından sıyrılan güneşle cadde baştan başa ışıkla yıkandı. Yan masada bir kadın çantasından çıkardığı makyaj aynasıyla makyajını tazeliyordu ki, bir an aynadan yansıyan güneş ışığı yüzüme çarpıp gözümü almış, zihnim aynaya takılı kalmıştı. Adamın ve kadının asıl derdinin ne olduğuna dair bir düşünce uyandı kalbimde o an.

Kadının elindeki ayna, “Benim sayemde ısınıyor ve aydınlanıyorsunuz.” diyebilir mi? Bunu iddia edecek bir ayna narsisizmden mustariptir, kendini yüceltmekte ve işin aslına bakılırsa komik duruma düşmektedir. “Benim sayemde” diyen adamın ve kadının esas sorunu işte bu haddini bilmeme sorunu olduğunu idrak etmiştim o an. Aralarındaki meselenin evlilik sorunu olduğuna aldanmamalı. Bu bir benlik ve enaniyet çatışması.

 Adam ve kadın, güneşi unutup aynaya minnettarlık talep etmekteler. Benlikleri, yaratılmış gerçekliğini unutmuş, hiçlikten müteşekkil varoluşsal gerçekliğinden uzaklaşıp övülme derdine düşmüştür. Hak ettiklerini iddia ettikleri övgüyü ve minnettarlığı karşıdakinde bulamadıklarında da hırçınlaşmaktadır.

Peki, adam ve kadının birbirlerine katkılarını yok mu saymalarını bekleyelim? Elbette hayır. Zamanın Bedii’nin ifadesiyle “Âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır.” Ayna, evet ısı ve ışığın kaynağı değildir ama bir işlevi de vardır, onları yansıtmaktadır. Karı koca da birbirlerinin hayatına katkıda bulunmuşlardır ama bu katkının kaynağı değillerdir, Mutlak Varlığın onların hayatlarına katkılarına ‘mazhar ve mak’es’ olmuşlardır. Birbirlerinin hayatlarına katkıları Mutlak Varlığın ikramı ve ihsanıdır, onlar bu ihsana vesile olmuşlardır.

“Benim sayemde” ya da “Senin sayende” iddiaları elbette sadece karı koca arasındaki ilişkiye özel bir durum değil. Karı-koca, ebeveyn-çocuk, öğretmen-öğrenci, yönetici-yönetilen, doktor-hasta, gibi her türlü ilişkide karşımıza çıkar. Hatta, “Bahçem sayesinde bu kadar ürünü aldım” ya da “Sayemde bahçe bu hale geldi” şeklinde insan kainat ilişkisinde bile söz konusu olabilir.

Ne başkasına “Sayemde” diyerek tahakküm kurmaya hakkımız var, ne de başkasının “sayemde” diyerek bizim üzerimizde tahakküm kurmasına. Ne kimsenin kölesiyiz, ne kimse bizim kölemiz. Her türlü güzel şeyi bize bahşeden Mutlak Varlığa sonsuz minnettarlık duymak gibi varoluşsal bir vazifemiz var sadece. Vesile olan aynalara da teşekkür etmeye.

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Madem ki vazgeçemiyorsun nefretinden
« Yanıtla #28 : 29 Ocak 2013, 02:10:22 ÖÖ 02 »
Madem ki vazgeçemiyorsun nefretinden


Etrafını saran bulanıklık halesi içinde hatıralar yere saçılmış cam kırıklarını andırıyor. Nereye dönse karşısına çıkan imgeler flaş gibi patlıyor beyninin içinde. Şair (Murathan Mungan) haklı: “Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden” Hatıralar hafızasının köşe başlarını tutmuş.
 


“İlkokul beşte, başımı kalorifer peteğine vura vura dövmüştü. Kışları kaloriferler her sabah yanmaya başladığında boruların genleşmesinden çıkan çıtırtı sesi beynimin ta içlerinde yankılanır. Bu yüzden kışları hiç sevemedim. Yazın petekleri unutuyorum az biraz çünkü.”
 
Başı öne eğik otururken, esas hayatın yüzüne bakamadığını düşünmekten alamıyorum kendimi. Hırpalanmış insanların yüzüne vuran mahcubiyet yansıyor gözlerinden.
 
Babam bana aynısını yapsaydı...
 
“Ona her şeyde boyun eğmemizi isterdi. Bu reva mı sizce?”
 
Ona derken kastettiği babası.
 
Reva değildir, desem soğuktan buz kesmiş birine, sen üşümüşsün demekten öte bir anlamı olmayacak. Suskunluğa sığınmak en iyisi.
 
“Babanız hayatınız boyu size aşağılık muamelesi yapsaydı, ne yapardınız?”
 
Bana her şeyi sorsaydı da bunu sormasaydı. Hayalime daha o sabah babamla yaptığım telefon görüşmesi düşüyor.  Onun kulaklarımı dolduran şefkatli sesi içimde bir nevi suçluluk uyandırıyor. Şimdi ne diyeceğim ben?
 
Babam bana aşağılık muamelesi yapmadı, yapsaydı ne yapardım, hiç fikrim yok diyorum, içimden.
 
“Bir babanın evlatlarını her daim hor görmesini, neredeyse her şeyini tenkit edip onları bir işe yaramıyor gibi, bir baş belasıymış gibi hissettirmesini anlayamıyorum.” Ben de anlayamıyorum diyorum, içimden.
 
“İnsanın anne babasının kendi yanında olmasına ihtiyacı var. Hata yaptığında bile. Bir şeyi beceremediğinde bile. Ayakkabılarını doğru dürüst bağlayamadığında da, çay bardağını taşırken ayağı takılıp tökezlediğinde de. İnsan onları yanında bulamayınca yapayalnız hissediyor.”
 
 Haklısın diyorum, içimden.
 
“Hayat boyu en iyi bildiğim duygulardan biridir yapayalnızlık.” Hiçbir şey demiyorum, içimden bile.
 
“Onun bana, kardeşlerime ve anneme muamelesi büyük bir acı, ağır bir yük. Ama bir yük daha var ki bundan kat kat daha ağır.”
 
Başını kaldırıp puslanmış bakışlarını bana dikiyor. O an benim de içime bir sis çöküyor. Derin bir iç geçirip bir süre susuyor. Kelimeleri zihninde sıraya diziyor olmalı.
 
“Babamı hiç sevmiyorum. Hiç sevemedim de. Ama...” diyor ve bardaktaki sudan bir yudum alıyor.
 
“Babamı hem hiç sevmiyorum hem de ona içimde yoğun bir öfke var. Bazen bu öfke nefret düzeyine varıyor. Ama bundan kat kat daha ağır başka bir yük var içimde.”
 
Bundan daha ağır yük ne olabilir ki diyorum, içimden. Benim bildiğim ağır yük nefrettir, öfkedir, birine beslenen düşmanlık hissidir.
 
“Suçluluk.”
 
Hafifçe dokunulursa devrilecek bir hali var. Bir çerçeveye hapsedilmiş bir resim gibi dünyası.
 
“Onu sevememekten nefret ediyorum. Ondan nefret etmekten nefret ediyorum. Ama başka türlüsü elimden gelmiyor. Ne yaptıysam ona karşı iyi duygular besleyemiyorum. Tam bir şeyleri onardım gibi geliyor, yine bir şey yapıp yıkıp geçiyor içimdekileri.  Daha geçen gün telefonda yine ağza alınmayacak laflar sarf etti. Neymiş efendim...” Gerisini getirme lüzumu hissetmiyor.
 
“Dinle bak,” diyorum.
 
Ağır ağır okuyorum elimdeki tablet bilgisayardan. “Eğer desen: ‘İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adavet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.’’ “Adavet ne demek?”
 
“Düşmanlık hissi” deyip devam ediyorum. “Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez.”
 
“Yani?” diye soruyor. “Düşmanlık hissi taşıdığımız birine karşı kötü ahlak ve fena hasletlerle davranılmazsa, mesela gıybet edip onu çekiştirmezseniz ve daha da önemlisi kişi kusurunu kabul etse, bu düşmanlık hissi zarar vermez ona.” “Neden ama?”
 
Gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar
 
“Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, mânevî bir nedamet, gizli bir tövbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır.”
 
“Yani?”
 
“Metinden anlayabildiğim kadarıyla, insanın birine karşı taşıdığı düşmanlık hissinden hoşnut olmaması, yine bu histen kendini kurtaramamasını bir kusur olarak kabullenmesi, manevi bir aman dileme, gizli bir tövbe ve istiğfar hükmüne geçiyor ve bu tövbe ve istiğfar hali insanı bu kötücül duygunun şerrinden kurtarmış oluyor.”
 
“İlk defa böyle bir yorum duyuyorum. Son derece ferahlatıcı bir açıklamaymış.”
 
Gülümsüyor.
 
Hayır, yüzü değil, içi.
 
Karşımda dünyanın en güzel tablolarından biri duruyor. Bir insanın içi tebessüm ediyor.