MUSTAFA ULUSOY YAZILARI

  • 28 Cevap
  • 23738 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

MUSTAFA ULUSOY YAZILARI
« : 03 Aralık 2009, 11:22:34 ÖÖ 11 »
Karmakarışıksın. Dağılmış, saçıp savrulmuş. Hayat istediğin gibi gitmemiş. Gitmiyor. Gitmeyecek. Sanki her şey düşmüş olması gereken yerden. Bir mucize bekliyorsun.
Beklediğin mucize bir türlü gerçekleşmiyor. Beklemediğin mucizelere ne dersin?

Bir gün daha açılıyor önünde. Yaprak yaprak dökülüyor hayat ayakuçlarına. Haydi, topla hayatı. Tut. Bir yaprağı tutar gibi. Hayat aslında öylesine hafif ki. Ruh gibi. Rüzgâr gibi. Sen gibi.

Ağır olan senin kalbin, biliyorsun. Varsın kalbin ağırlaşmış olsun. Kalbindeki tüm olanlarla, olmayanlarla sensin. Hadi ama. Hadi.

Kalkıyorsun. Yollara koyuluyorsun. Her gün gidip geldiğin aşina yollara. Bir yerlere varmak için. Varıyorsun. İşyerine. Merdivenleri çıkıyorsun. Ağır ağır. Dura kalka. Kalbinin ağırlığı ayaklarına inmiş. Masana varıyorsun.

Oturuyorsun. Bir çay söylüyorsun. Dalıyorsun. Kaşığı tutuyorsun bir müddet parmaklarında. Hadi çık o karanlık dehlizden. Vehim ve vesveseler, acabalar, keşkelerle boğulduğun kuyudan çekip çıkaracak bir mucize gerçekleşecek birazdan. Kaşığı bardağın içine daldırıyorsun. Ağır ağır karıştırıyorsun. Şeker eriyip görünmezleşiyor. Daha başka hangi mucizeyi arıyorsun? İşte tam gözlerinin önünde mucize. İşte parmakların bardağı kavrıyor, elin hafifçe yanıyor. Başka ne istiyorsun hayattan? Başka ne sahiden! Hadi, gözlerin yorulmadı mı hayallerindeki vehimlere bakmaktan?

Yürürken bir ağacın önünden geçmiştin. Yaprak yaprak dökülmüştü hayat ayakuçlarına. Kalbinin ağırlığına odaklanmıyorsun. En azından bugün. Kalbinin içinde ne varsa her şeyiyle senin oluyor bugün. Her şeyiyle. Acısıyla tatlısıyla. Hüzünleri de senin, lezzetleri de. Senin kalbin o. Senin. Neden kalbine sahip çıkmıyorsun? Kalbinin hüznünü reddedenler hayatı reddeder. Sen hüzünden, toprağın hüznünden yaratıldın. Toprak en hüzünlü varlıktır. Aynı zamanda tüm neşelerin de kaynağı.

Hayır, ne hissedersen hisset, bugün oflama, puflama yok. Nedenler, niçinler, niyeler yok. Neden, biliyor musun? Bugün senin günün. Nesi mi var bugünün? Hadi ama baksana yapraklar dökülüyor. Yaprak yaprak dökülüyor hayat ayakuçlarına. Bugün yaprak topladın. Ayaklarının ucuna dökülmüş hayatı topladın ve masanın üzerine koydun. Masanda duran hayattır. Seyrediyorsun onu. Çalışırken bakışların ona kayacak sık sık bugün. Sana tebessüm etmeyenlerin yerine o tebessüm edecek. Yaprakların hışırtılarıyla dolacak yüreğin. O hışırtılar hayatın hışırtısı olacak.

Varsın desinler, varsın küçümsesinler seni. "Bu yaprağın burada ne işi var!" desinler. Bunu diyecek olanlar, yerden aldığın şeyin hayat olduğunu bilemeyecekler. Bugün senin yaprak toplama günün. Bugün senin günün.

Bugün önemli bir gün olsun. Bugün özel bir gün olsun. Ne özelliği var ki demeden. Hayat nazarımıza göre şekil alır. Bugün özel bir gün dersen özel bir gün olur. Bugün sıradan bir gün dersen de sıradan.

Arkadaşın masana bir poğaça bırakıyor. Mis gibi kokuyor. Baksana ne güzel kızarmış. Hâlâ bir mucize bekliyorsun. Mucize poğaçanın yüzeyinde yansıyor işte. Ateşte pişmiş. Senin için. Baksana, sonsuz rahmet tecelli ediyor. Sonsuz bir mucize. Daha ne istiyorsun?

Her şey, her varlık bir yol kavşağıdır. Bugün yapraktır önüne çıkan kavşak, yarın başka bir varlık. Sen yeter ki elinden tut yaprağın, seni hayata götürecek. Hadi, dalıp gitme vehimlerine. Vehimlerle dolu hayallerine. Bak, yaprak var masanda. Gerçek ve somut. Ona odaklanıyorsun. Her ne vakit vehimlere dalıp gidersen yaprağı eline alacak, onu koklayacak, seyredeceksin. Bunu neden istediğimi anladın değil mi?

Biliyor musun, niçin bunca yıldız vardır gökyüzünde? Yıldızlar da başka bir yol kavşağı. Her varlık bizi O'nun sonsuz rahmet âlemlerine götürür. Bir gün de belki gökyüzünü konuşuruz. Olur mu? Bu arada Rilke'nin şu dizeleri bugüne ışıltılar saçsın: "Düşer yapraklar, düşer sanki uzaklıklardan... Ama var Biri, bu düşmeyi ellerinde/tutar, sonsuz yumuşak"

Biliyor musun, istersen yarın da senin günün olabilir. Yeter ki iste. O'ndan.

Hey, dalıp gitme vehim ve vesveseli hayallerine. Önündeki yaprağı küstürme.


 

Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Sarılmak
« Yanıtla #1 : 03 Aralık 2009, 11:26:58 ÖÖ 11 »


Annem/babam bana sarılmazdı" şikâyetini ne zaman işitsem boğazıma bir yumru oturur. Beni sevmedi/ler anlamına gelir bu şikâyet. Bana kendimi değerli hissettirmedi/ler.
Beni önemsemedi/ler. Oysa ne çok sevilmek isteriz. Sonsuzca sevilmek isteriz. Sonsuz merhamet ve şefkatle sarıp sarmalanmak, kuşatılmak isteriz. Sonsuzluğun şefkati bizi tutsun, hiç bırakmasın isteriz. Büyüyüp koca adamlar da olsak, üniversitede hoca olsak, elleri titrek güngörmüş yaşlılara da dönsek, yine de şefkat ve merhamete sonsuz ihtiyaç duyarız. Hatta daha da çok.

Bir de, ne zaman "Annem/babam bana sarılmazdı" şikâyeti işitsem, oturduğum evin bahçesinde şahit olduğum minik bir sahne belirir gözümün önüne. Sarılmanın gücünü ve özellikle çocuklar için önemini gösteren bir sahnedir bu. Beş-altı yaşlarında bir erkek çocuğu bahçede oynarken düşmüştü. Kıyıda onu seyreden annesi hemen yanına koştu. Onu ne azarladı, ne ah vah edip telaşlandı. Hiçbir şeycik söylemedi. Oğlunu yerden kaldırdı ve ona sarıldı. Sadece sarıldı. O kadar. O sarılış, söylenmesi gereken tüm sözcükleri söyledi. O an muhtaç olduğu tüm duyguları çocuğun kalbine taşıdı. Çocuk başka bir söze ihtiyaç duymadı. Ağlamasını kesip oyuna kaldığı yerden devam etti.

Şefkat ve merhamet, başkasının ıstırabına ve sevincine katılmaktır ve her ıstırap ve sevinç, merhamet ve şefkati hak eder. Sarılmak da, şefkat ve merhametin gülümsemesidir. Bundandır ki sarılmayı çok ciddiye alırım bir terapist olarak. Gücüm yetse tüm anne-babalara sesimi duyurmak isterim: "Çocuklarınıza sarılın, çocuklarınıza sarılın!" Gücüm yetmez tabii. Kalakalırım.

Hepimiz bu çocuk kadar şanslı değilizdir. Bizi kuşatmasını umduğumuz kollar yerinden kımıldamaz. Bir el bize dokunmaz. En yakınımızdaki insanın kolları bize merhamet ve şefkat taşımaz. Hasretle bekleriz. Yıllarca bekleriz. "Belki bir gün" deriz, "bir gün anne babam gelip bana sarılacak." O gün bir türlü gelmek bilmez. Bir gün gelir, bu imkânsızlaşır. Artık bu hayatta değillerdir.

Eskiden olsa onlara kızardım. Çocuklarına sarılmayan anne-babalara. Artık kızmıyorum. Onların da aynı dertten muzdarip olduklarını anladığımdan beri. Şefkat görmeden şefkat göstermek zordur. Sevilmeden sevmenin zor olması gibi. Değerli olduğumuzu hissedemeden başkasına değer vermenin zor olması gibi. "Bu o kadar zor ki benim için. Annem babam da bana sarılmadı. Bilmiyorum ki şefkatli bir sarılmanın ne olduğunu." Kısmen doğru bir tespittir bu. Bilmediğimizi nasıl uygularız? Sözlerini bilmediğimiz bir şarkıyı nasıl söyleyebiliriz?

Zordur sarılmanın ne olduğunu bilmeden sarılmaya çalışmak. Çok zordur. Ama kısır döngü bir yerden kırılmalıdır. O an bir el, elimizi tutup bağlar sanki. Geri geri gideriz. Tam elimizi oğlumuzun omzuna atacakken birden çekeriz. Bir kere daha denemek gerekir. Gerekirse bin kere. Önceleri tedirgin, ürkek ve acemice yaparız bunu. Varsın olsun. Hangi zor işin acemiliğini ve yabancılığını çekmedik ki. Oğlumuza ve kızımıza sarılmayı öğrenmeden ölüp gitmek hayatı eksik bırakır bir yerinden. Anne-babamıza sarılmadan ölüp gitmek hayatı eksik bırakır bir yerinden.

Tam elimiz giderken içimizde şeytani bir ses konuşur: "Ama içimden gelmiyor ki!" Varsın gelmesin. Neyi çok isteyerek yapıyoruz ki. Bazen doğru olanı yapmanın kendisidir erdem. Her şeyi isteyerek yaptıktan sonra insan iradesinin önemi kalır mı ki!

Bazen de şeytani ses başka bir açıdan ellerimizi kollarımızı bağlar. Tam, kırgın olduğumuz anne-babamıza, oğlumuza, kızımıza, eşimize sarılmak isterken şeytani ses bizi duraklatır: "Niye sarılacaksın ki ona! Kırgınsın. Kırgınlığın geçtikten sonra sarılırsın." Gerçekteyse sarılmanın işlevi tam da budur: Kırgınlığı tamir etmek. Kırgınlıkları şefkat ve merhamet yüklü bir sarılmadan daha öte ne iyileştirebilir ki?

Bazen de şöyle olur: Sevdiklerimizden bize sarılmalarını istemek acizlik ve dilencilik gibi gelir. "Bana sarılmana ihtiyacım var babacığım demek bana iman zayıflığı gibi geliyor, ihtiyacımı O'ndan istemeliyim" diye bir ses uyanır içimizde. Dünyada vesileler ile gelir şefkat ve merhamet. Sarılarak şefkat ve merhamet talebimiz O'ndan talep ediştir. Çünkü sarılmada aldığımız ve verdiğimiz şefkat ve merhamet O'na aittir. O'nun olanı alır ve veririz.

Zor gelse de, çok zor gelse de sarılarak bizden şefkat ve merhamet bekleyen insanlar var. Çok yakınımızda hem de. Unutulmamalıdır ki merhamet ve şefkat en çok merhamet ve şefkat edenlerin üzerinde tecelli eder. Sevdiklerimize sarılarak onlara O'nun merhamet ve şefkatinin bir cilvesini sunduğumuzda bu O'nun da bize merhamet ve şefkatini celbedecektir. Bundan daha büyük bir kazançsa düşünemiyorum.

Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI- Baharın gelmesi de yakınken
« Yanıtla #2 : 08 Mart 2010, 04:08:44 ÖS 16 »
Yürüyordum. Caddede. Yalnız sayılmazdım. Hayalhanem yanı başımdaydı. Zaman kâinata damla damla yağarak içine işliyordu.
Bir an varlıkların tebessüm ettiğini hissettim. Ağaçların dallarında uç veren, yenilenen hayattı. Bahar caddenin alnına konmak için kozasından çıkmayı bekleyen bir kelebek gibiydi. Gürültüden kaçıp gitmesinden korktum. Dikkatimi havada salınan belli belirsiz rüzgârdan gökyüzüne çevirdim. İyi ki! Batan güneş göğün yüzüne yaslanmış bulutlara teslim etmişti kendini. Derken..

Derken, yine kopmuşum. Düşünceler bencillik ederek onlarla ilgilenmemi istiyorlardı. Oradan, buradan, şuradan koşup gelmiş pejmürde halleriyle caddeden daha gürültülüydüler. İçlerinden bazısı daha da ileri gidip sadece kendileriyle ilgilenmem için türlü numaralara başvuruyordu. Derken, yürüyüşe çıkarılmış iki köpeğin birbirine havlamalarıyla yeniden dışarıya döndüm. Köpeklerin biri ufacık tefecikti. Komik kaçan bir cesaretle iri cüsseli olana ardı ardına havlıyordu. Sahibi, elindeki tasmaya var gücüyle asılarak onu korumaya çalışıyordu. İri cüsseli olansa "ağır abi" takılıp bir iki havlama dışında sesini çıkarmadı. Derken..

Derken yine dalmışım. İçeriyle dışarının cazibesi arasında kalmak yorucuydu. "Bahar geldi geçti ama farkına varamadım" hayıflanması düştü zihnime bu sefer. Kötü haberse baharın ilk işaretçileri yanı başımda usulca tomurcuklanırken onları fark edememek olacaktı. Hayır, bu bahar kötü haber istemiyordum.

Vehmi düşüncelerle kendi aramıza mesafe koyamayıp onların içinde kaybolmak önemli sorunlarımızdan biridir. Hüzün geçmişle, kaygı gelecekle ilgilidir. Kaygı bir dakika sonrası, bir saat sonrası, bir gün ya da bir yıl sonrasına dairdir. Hayatımızın şöyle ya da böyle istemediğimiz biçimde olabileceğine dair düşünceler ve imgeler eşliğinde kaygı hissi zuhur eder. Şu anda, caddede yürürken gelecek yoktur. Şimdi olmayan gelecekten kaygı "ademe vücut rengi vermek"le alakalıdır. Aslında, mevcut şu andan bir kaçıştır kaygı. Yürüyordum. Caddede. Derken..

Derken yağmur çiselemeye başladı. Bulutlar hızla bir araya getirilmiş, hava bozmuştu. Ağır gri bir renk caddeye hakim oldu. Şemsiyeler açıldı. Adımlar sıklaştı. Caddenin şekli şemaili aniden değiştirilmişti. O'nun "Ol!" demesi yeterliydi. Aklıma "Âyet-ül Kübra" risalesi geldi. Hani şu "Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatı"nı anlatan risale. "Ne güzel olur aslında şu sıralar onu okumak" diye geçirdim içimden. Başlangıç cümlesi ne hoştur: "Evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen her bir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki..." Derken...

Derken, günümüzün gözde terapilerinden olan "Farkındalık"a (Mindfulness Therapy) kaydı zihnim. "Olumsuz düşüncelerimden kurtulamıyorum." Bu, hayatımızın en az bir bölümünde hepimizin ciddi sorunu olmuştur. Vehmi ya da şimdiki kullanımıyla olumsuz düşünceler hayalhanemizi istila ettiğinde gerçek gibi algılanır. Vehmi düşünceler bastırdığında onlarla gerçek arasındaki mesafe çok daralır. Olan biteni olduğu gibi görmek yerine hayalhanemizde canlandığı haliyle görmeye başlarız. Hayatın ve hayatımızın o an olduğu halinden koparak vehim ve hayalle resmedilmiş halini geleceğe yönelik hakikat gibi algılamaya başlarız. Bu tam tamına kaygının marazi bir hal almasıdır.

Yağmur şiddetlenmişti. Kuytu bir yer bulup sığındım. Dikkatimi yağmurun sesine verdim. Gözlerim, damlalar su birikintilerine düştüğünde oluşan minik dalgalara odaklandı. "Peki, şimdiye nasıl odaklanmalı o zaman?" diye sordum. Kendime. Yalnız değildim. Derken, ani bir şimşek çaktı. Sanki "Beni de oku, bana da dikkat et, ben de Yaratıcımı tanıtıyorum" der gibiydi. Az evvel sorduğum soruyu unutmuştum. Kuşların şimşek çakmasından korkmadığını fark ettim. "Fark etmek." "Şimdiye odaklanmak zor" diye geçirdim içimden. Malayani düşüncelerin istilası altındaydık. Galiba bir de sorunların kendimizi hayalhaneye hapsedip düşünerek çözüleceğine inanıyor, sonra da orada vehimler içinde boğuluyorduk. Sorunların bu şekilde çözüldüğünü hiç görmemiştim.

"Dikkati şu ana odaklayıp, o andaki kâinatı tefekkür ve temaşa etmek önemli bir yol." diye geçirdim içimden. Yağmur dinmişti. Şimdi Sungurlu'da olsam kesif bir toprak kokusu yayılırdı etrafa. Hafızamdan çıkan kokuyu yine de duymuştum.

Yürüyordum. Caddede. Yolun sonuna geldiğimde birkaç yıldır yapmak isteyip de yapamadığım şeye bir kez daha niyetlendim: Her hafta beş duyudan birine odaklanarak vehmi düşüncelerin tuzağından kurtulmak. "Böylelikle baharın gelişini de bir güzel selamlamış oluruz." dedim. Kendime. Bakalım önümüzdeki haftaya kadar kâinatın köşelerinden hangi sesler "Beni de duy, ben de Yaratıcımı bildiriyorum." diyecek.

 

*

Çevrimdışı şimal

  • ***
  • 398
Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Bugün yaprak toplama günün olsun
« Yanıtla #3 : 08 Mart 2010, 04:26:13 ÖS 16 »

 teşekkürler sayın narçiçeği , hüzün ve kaygıdan uzak bir bahar temennisiyle : ))

Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Bugün yaprak toplama günün olsun
« Yanıtla #4 : 08 Mart 2010, 04:34:12 ÖS 16 »
Ben teşekkür ederim Şimal...
Baharın gelişini, açan çiçeğin , tabiatın her rengini, her tonunu gözleme imkanı veren bir memlekette yaşayınca bu güzelliği hatırlatmak,yeniden müjdelemek istedim:)

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Hayatın ‘Lâ İlâhe’ Faslını Yaşamak!
« Yanıtla #5 : 26 Nisan 2011, 05:02:25 ÖS 17 »
Aylak aylak yüzüyorsun anlamsızlık deryasında. Soğumuşsun. Dünyadan. Yaşama iştahın yerle yeksan olmuş. Solup kurumuş dünya bir ceset gibi uzanmış yatıyor içinde. Hayat can çekişiyor ruhunda. Kalbinin elleri kırık. Duygularına inme inmiş, felç olmuş bir kol gibi mecalsiz.

Bozguna uğramış kalbin. Her bir köşesini ayrı bir dert tutmuş. Her köşesinde bir tutam sancı.

Hayat yorgunusun.

Uçup giden bir kuş gibi her şey, adını bilemediğin.

Ne güzel işte.

Hayatın “Lâ ilâhe” faslındasın. Baksana, ne güzel de inliyor kalbin: “Hiçbir şey ilah değildir. Kalbin alakasına fikrin merakına değmiyor.”

Adsız sokaklara dönmüş yaşamın. Sanki sırtında taşıyorsun güneşi. Varlıklar taş kesilmiş yüreğinde. Harfler silinmiş. Sözcükler unutulmuş. Dünya biçimini yitirmiş. Karanlığa sürüklenmiş dünyan. Işıklar solmuş, donmuş kalmış yüreğinde. Zaman gömülü kalmış. Yolunu yitirmiş yolcusun. Tüm yollar çıkmaz sokak olmuş.

İyi ya işte.

Hayatının “Lâ ilâhe” safhasındasın.

Her yol, benden bir şey bekleme, diye sesleniyor sana, benden umudunu kes. Ben senin ilahın değilim diyor. Kalbin de bu seslenişe karşılık verip yüzünü çeviriyor dünyadan.

Koca bir güneş doğuyor dünyanın üstüne. Ama onun aydınlattığı varlıklar senin içini karartıyor. Güne başlamayı bile istemiyorsun bu yüzden. Karanlıkta biraz daha rahatsın. Uykunun karanlığına veriyorsun kendini sen de. Ah bir de şu rüyalar olmasa! Âlem-i misale bir girmesen, gözlerin dünyaya kapalı uyuyup kalsan.

Çare olarak eskiye dönmeyi istiyorsun. Yeniden hazlara gömülmek, yeniden neşelere gark olmak istiyorsun. Yanılıyorsun.

Ne kalbinin depremleri vardı daha üç beş ay öncesine dek, ne de sular seller silip süpürmüştü ruhunu. Her şey düzenli bir ilkbahar bahçesi gibiydi. Emellerin dal budak salmıştı içinde. Hedeflerin vardı. Çalışıp çabalamak için enerjin vardı. Dünya sonsuz bir beşikti. Sallanıyordun. Uyuyordun mışıl mışıl. Dünyadan hiçbir kuşku duymuyordun. Sana istediklerini verecekti. En azından sen kopara kopara alacaktın ondan.

Sonra, dünyanın karanlığı yuttu seni.

Kalbinle dünya arasında sonsuz bir “yol” açıldı.

Sevinmelisin.

Uyandın.

Hayatının “Lâ İlâhe” safhasına uyandın.

Baksana nasıl da inliyor “Lâ İlâhe” diyerek ruhun. Uyanışın sancısıdır kalbinin altını üstüne getiren. Nasıl da idrak etmiş kalbin, bu dünyada hiçbir şeyin ilah olmadığını, olmazsa olmaz olmadığını, dünyevi emellerinin boşunalığını.

Hayatı düşünüyorsun, anlamsız geliyor. Hayatını düşünüyorsun, anlamsız geliyor. Kendine kızıyorsun, neden gönlüm her şeyden geçti diye. Hatta hissettiklerinin Yaratıcını üzdüğünü zannediyorsun belki de. Belki de imanını sorgulayıp bunu iman zayıflığına yoruyorsun. Niye böyle hissediyorum diye dövünüyorsun. Aklın hayatın anlamını derinden bilirken, kalbinin öyle hissedemeyişini şerre yoruyorsun.

Diyorsun ki: “Her şeyin anlamsız gelmesi anlamsız geliyor.”

Yanılıyorsun.

Sadece hayatının “Lâ ilâhe” safhasındasın.

Hayatta en büyük hakikat “Lâ ilâhe illâllah” değil midir? Bu sonsuz hakikatli cümlenin iki safhası var baksana. Mutlak Varlık bizden yalnızca “illâllah” dememizi istemiyor. Kolay mı öyle “illâllah” diyebilmek. Bir bedeli olacak. “İllâllah” demenin yolu “Lâ ilâhe” den geçecek. “İlahımız yalnızca O’dur” demeden önce hiçbir şeyin ilah olmadığı gerçeğiyle yanıp tutuşacak kalbimiz. Kalbimiz her “Lâ” deyişinde dünyadan kopmanın, ondan soğumanın acısını yaşayacak.

İşte, kalbin koca bir “Lâ” diyor yalnızca. “Lâ”, diye haykırıyor, “hayır” diyor. O’nsuz her şeyi reddediyor. “Hiçbir şey ama hiçbir şey, O’nun dışındaki hiçbir şey, O’nun adına yaşanmayan hiçbir şey, O’nun için yaşanmayan hiçbir şey ama hiçbir şey anlamlı değil, tat vermiyor, huzur bahşetmiyor, beni tatmin etmiyor,” diyor.

“Değmiyor,” diyor kalbin, “hiçbir şeye değmiyor O’nun için ve O’nun adına yaşanmadıktan sonra hayat.”

“Her şey koca bir hiç,” diyor. Kalbin, “hayır,” diyor. Reddediyor O’nun adına yaşanmayan hayatı.

Kalbin her şeyden soğuyarak, her şeye sırtını dönerek, her şeyin O’nsuz anlamsızlığıyla dolarak “beni” diyor, “beni illâllaha götür. Beni O’na taşı. O’nun sonsuz hakikatlerine taşı. Ben dünyadan soğudum. Çünkü hiçbir şeyin ilah olmadığını, olmazsa olmaz olmadığını, kalbin merakına, ilgisine değmediğini anladım.”

Aklın her şeyin anlamlı olduğunu bildiği halde, kalbine her şey anlamsız geliyorsa, bil ki bu çok anlamlı.

Bu, kalbin “Lâ ilâhe” deyişinden başka bir şey değildir.

Mustafa Ulusoy


*

Çevrimdışı sancaktar_13

  • hikmet varoldu
  • *
  • 14
Ynt: Hayatın ‘Lâ İlâhe’ Faslını Yaşamak!
« Yanıtla #6 : 02 Mayıs 2011, 02:19:39 ÖÖ 02 »
meseleyi ele alışı,analiz etmesi,

gerçekçi yaklaşımlar...
 
velhasılı güzeldi.Fakat; canımı sıkan üslubu oldu yazarın.Hipnotize eder gibi... Tedavi yöntemi bu olsa gerek :)

paylaşımlar için teşekkürler


Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Sizin evde yemek nasıl yeniyor?
« Yanıtla #7 : 19 Mart 2012, 09:54:52 ÖS 21 »
Annem için en büyük saadet, evlatlarının ve torunlarının bir sofranın etrafında toplanıp yemek yemesidir.


O bir köşeden manzarayı büyük bir iştiyakla seyrederek sofradakilerden daha fazla lezzet alır. Sanki o güzelim rızıkları yiyen kendisidir. İtiraf etmeliyim ki annemin hissiyatını daha yeni yeni anlıyorum. Orada, sevdiklerinin, bir sininin ya da bir masanın etrafında yan yana dizilişiydi onu bu kadar çok memnun ve mesrur eden.

Bir sofranın etrafında dizilmek, yan yana gelmektir, yakınlaşmaktır asıl maksat. Çatal kaşık sesleri, kimilerinin ağız şapırtıları birbirine karışır. Kaşıklar çatallar tabakla ağız arasında mekik dokur. Bazen derin bir sessizlikte bazen küçük bir sohbetin neşesinde insanlar birbiriyle kaynaşır.

Kaynaşmak: Bir sofrada tecelli eden en büyük sırlardan biri olsa gerektir.

Bir sofranın etrafına dizilmek Rezzak olan Mutlak Varlığın bahşettiği rızkın sofrasına oturmaktır. Yediğimiz basitçe yemekler değildir. Tattığımız aslında ne bir yayla çorbası ne bir patates oturtması, ne de bir maklubedir.

Tattığımız O'nun rahmet hazinelerinden gelen rızıktır.

O'nun bize verdiği önemdir, değerdir.

O'nun sonsuz rahmet ve şefkatidir.

Bir sofra başında tadılan muhabbettir, dostluktur, yakınlık ve bağlılıktır.

Kıssa ve hikâyelerle, şakalaşmalarla, bir sofra başında yalnızlıklar kül olur gider. Az biraz sonra yeniden alevlense de bir saat az bir zaman mıdır yalnızlığın pençesinden kurtarılan.

Bir sofra başına toplanmak, eş ve çocukların yolunuzu umutla bekleyişlerinin güvenli durağıdır.

Sofrayı kurmak ve toplamak ise başka bir anlamlı eylemdir. Hele çocukların buna iştirakinin sağlanması elzemdir. Birçok ailede çocuk sanki paşazadelerin oğlu ya da kızı muamelesi görür. Anne evin hizmetçisidir. Bence yine hata annelerdedir. Çocuklarını yanına çağırıp, "Hadi şu tabak, çatal, kaşık ve bıçakları masaya dizin bakalım, kızım sen gel çorba servisini yapar mısın o güzel ellerinle, oğlum sen de salatayı götürür müsün?" diyebilseler keşke. Yemek sonrasında da, "Hadi kızım, mutfağımızı toplayalım.'' kızı "Off ya anne, sınavım var.'' diye nazlansa da, "Varsa var kızım. Tabakları sudan geçirirken zihnin açılır, daha dikkatli ders çalışırsın, bereketini görürsün yardım edersen annene ders çalışmanın.'' diye seslense de bir zahmet çocuklarının tek vazifesinin ders çalışmak olmadığını öğretse. Kocalar mı? Onlar zahmet edip akşam yemeğine eve gelebilseler yeter de artar bile.

Sofra başı adap ve terbiyeyi öğrendiğimiz ilk dersliğimizdir. Kendi önünden yemek, paylaşmayı idrak etmek, diğerini kollamak, ortadaki salatanın başkalarının da hakkı olduğunu bilmek, kalan son bir lokmayı kardeşiyle paylaşmak, ikram etmeyi öğrenmek gibi birçok yan getirisi var sofra başlarının.

Sevdiğinin karnı doyunca yüzünde beliren sevinci görmek, başka ne zaman nasip olur insanoğluna.

Evli bir çiftin hikâyesini dinlemeye başladığımda ilk merakım, hatta en büyük merakım birlikte yemek yiyip yemedikleridir. Çünkü bu, bir karı kocanın, aile olup olamadıklarının ilk göstergesi gibi gelir bana. Karı koca, -varsa çocuklar- bir masanın etrafında "bir araya" gelemiyorlarsa daha ne zaman gelecekler diye düşünür ve üzülürüm.

Ne yazık ki azımsanmayacak sayıda erkek artık eve dışarıda yemek yemiş olarak geliyor. Hem de haftanın bir ya da iki günü değil, altı yedi günü. En büyük bahane de -özellikle kendi işini yapanların- iş yerinden geç çıkması, çok çalışmak zorunda kalması. Halbuki akıllı bir işadamı en büyük yatırımı ailesine yapar, öncelediği ailesi olur. Merkeze ailesini alır. Yemeğini işine göre değil, işini yemeğine göre ayarlar.

Bir sofranın etrafına dizilmek bir yuvayı inşa eden ilk yapı taşıdır.

Hele bir de son zamanlarda epey bir ihmal ettiğimiz sofra duası var ki, sofranın o son anlamlı eylemidir.

Sofra duası rızık tatmanın, bir aile olmanın şükürle taçlanışıdır.

 

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Bugün yaprak toplama günün olsun
« Yanıtla #8 : 20 Mart 2012, 11:02:16 ÖÖ 11 »
çevremde gözlemlediğim kadarıyla aynı sofrada yemek yiyebilen ailelerde aile içi iletişim daha güzel. aslında bunu elbette sofra tek başına sağlamıyor ama buda bir etken.ve kişiler birbirinden uzaklaşmaya sofradan başlıyor.bu yüzden benimde çok dikkat ettiğim bir şeydir aynı sofrada yemek yemek.
zamanın koşuşturmasında bunu sağlamak insanları biraz zorlasada
birileri bir şekilde fedakarlık yapıp yemeği ailece  yemeli. ;D

Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Meleksiz bahar olur mu?-1
« Yanıtla #9 : 06 Nisan 2012, 07:22:54 ÖS 19 »
Güneşin derinliklerinden çıkıp geliyor bahar. Ziya, ısı ve ışık yağıyor dünyanın üzerine.


Toprak buğulanıyor, sıcağa hasret yüreği isteğine kavuşuyor.

Art arda tomurcuklar patlıyor, güneş patlamaları misali. Yeşil bir dona bürünüyor ağaçlar. Patlayan her tomurcuk, nefes alışı ağacın.

Kusursuz bir öykü gibi, satır satır yazılıyor bahar. Her harf, her kelime, her cümle, her paragraf ölçülü, yerli yerinde. Kurguyla hikâyenin muhteşem uyumu göze çarpıyor.

Gündüz ayrı, gece ayrı bir güzellik nakşoluyor dünyaya.

Akşamlar usul usul çöküyor varlıkların üzerine. Az bulunan bir cevher gibi uyuyor gecenin yarısında dünya.

Açılıp genişliyor günler. Sere serpe uzanıyor hayat varlıkların bağrında.

Şenlik yapıyor sığırcıklar. Güvercinler kanatlarını seriyor ışığın altına.

Damdaki kiremitlerin bile yüzü gülüyor.

Günlerin üzerine serpilen güneş capcanlı, dipdiri. Diriliğiyle varlıkları ağartıyor.

Toz zerreleri kalkıyor artık odanın ortasında. Onlar da uyuşukluklarını atıyorlar üzerlerinden.

Odanın duvarına öğlen güneşinin gölgesi vuruyor.

Işıl ışıl bir dansın ortasında her şey.

Varlıkların cıvıl cıvıl neşesinin içine dolduğu bir kase sanki bahar.

En yumuşak bakışıyla bakıyor kainat baharda. En saf tebessümünü ediyor. En ölçülü konuşmasını yapıyor. Ne bağırıp çağırıyor kışın gibi ne yaz gibi uyuşuk uyuşuk konuşuyor.

Her şey yerli yerinde, uyum içinde.

Ama eksik bir şey var.

Bu sene fark ettim. Ansızın. Bir ağacın seyrine daldığım bir anda. Yaprakları kımıl kımıldı, neşeyle doluydu çehresi. İnsanı kendinden geçiriyordu manzara. Alıp sonsuzluğa taşıyordu.

O soru aklıma düştüğünde her şey karardı, baharın tüm cümleleri dağıldı, kelimeleri birbirine karıştı.

Bir an kulaklarımı tıkadım, gözlerimi yumdum. Boğuk bir uğultunun ve dipsiz karanlığın içinde ağacın bir anlamı yoktu.

Eğer bir ağacın şuuru yoksa, bir bahçede birbirine yaslanmış iki taş güzelliklerinin farkında değillerse, çağıl çağıl akan kar suları kendi mırıltılarını duymuyorlarsa, ne yarardı ki bu güzellik, bu düzen, bu intizam?

Şuuru olmayan bahar, bu kusursuz hikâye, gecenin ortasında yapayalnız bir taş gibi kalakaldı.

Her zerresine serpilmiş şu huzuru, baharın kendisi de duymuyorsa, ne kıymeti vardı tüm bunların?

İşte o an anladım meleksiz bir baharın olmayacağını.

Çalınmaz kapılar gibi sustu kaldı şuursuz bahar. Ayakta dikelmiş bir ceset gibi ya da.

Zifiri bir karanlığa gömüldü şuursuz, meleksiz dünya. Açılıp genişleyen günler bir anın içinde eriyip yoklara karıştı.

Yeni bir ay doğarken, gökyüzü yumuşarken kaskatı kesildi yeniden.

Ne mis gibi kokuların tadı kaldı, ne billur seslerin şen şakrak cıvıltısı.

Fark edilmedikten sonra her şey bir beyhudeliğe dönüştü.

Rüzgârın dağın eteklerinden getirdiği kar kokusu sustu kaldı.

Şemsiyenin kenarından süzülen bahar yağmurları öylesine aktı gitti.

Bu acılı dünyanın yüzünde demet demet açılan çiçekler soldu birden.

Dağların doruklarında kimsesiz çiçekler can çekişti.

Karların eriyişi gibi eriyen donmuş düşlerimiz, meleksiz kaskatı kesildi yeniden.

Coşku diye bir şey kalmadı. Ölmekten beter oldu bahar.

Meleksiz baharın dibinden öksüz ve yetim bir hüzün yayıldı.

İşte o an anladım meleksiz bir hayatın öksüz ve yetim bıraktığını hayatı.



 

Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Baharın melekleriyle selamlaşmak-2
« Yanıtla #10 : 06 Nisan 2012, 07:27:56 ÖS 19 »
Ne canı ne de şuuru olan taş, yıllarca bahçenin bir köşesinde toprağa yarı gömülü vaziyette, öylece durur.


Üzerine konan kargalardan, ara sıra yağan kar ve yağmurdan, yüzeyini yalayıp aşındıran rüzgardan başka görünürde geleni gideni yoktur. O kimseye gidemez, imkanı olanlar onu ziyarete gelir. Yalnızlığı, yetimsi bir yalnızlıktır. Kimseyle el ele tutuşamaz, kimseyle bağ kuramaz. Kendi dahil kimsenin farkında değildir. Bu varoluşun hüznüdür. Üzerine nakşolmuş ince sanat, taşın o kendine mahsus damarları, tabaka tabaka halinde işlenmiş güzelliği, yalnızlığın kederinde yosun tutar.

Bahçedeki ağaç, taşa nispeten bir adım öndedir. Kendisine bahşedilen var oluş imkanı yanında bir de hayatla, Zamanın Bedii'nin tarifiyle "bu kâinattan süzülmüş bir hulâsa" olan hayatla bir üst var oluş imkanına kavuşmuştur. Küçük bir tohumdan koca bir ağaca dönüşümünün serüveni vardır. Dört mevsim kılıktan kılığa gider. Kollarıyla havaya dokunur. Dalları rüzgarın elini tutar. Büyür, gelişir ve hayat sahibi varlıkların kaçınılmaz sonuna o da dûçar olur; ölür. Ama ne yazık ki o da üzerinde tecelli eden sanatın, kemalin, cemalin idrakinde değildir.

"Dandelion" isimli filmde kadın kocasına bağırır: Bu evde duvarlar, masa, tabaklar, her şey beni duydu, bir tek sen duymadın. Her ilişkinin iki tarafı vardır. Birinin anlayıp idrakine vardığı, diğerinin gözlerini kapadığı bir durumda ilişkiden bahsedemeyiz. Tek taraflı bir ilişki iki tarafı da memnun etmez. Bu o kadar dem ve damarlarımıza kadar işlemiştir ki, mesela bir kediyi sever, tüylerini okşarız. Kedinin sevildiğini fark etmesi aradaki bağlılığı kuvvetlendirir. Bundandır ki bizi hisseden varlıklara dokunuruz çoğunlukla. Bir taşa dokunmak bize çok da cazip gelmez örneğin. Çünkü diğerinden gelen cevapla ilişki inşa edilir. "Aaa bak," diye seslenir çocuk heyecanla annesine, "Kediye adını seslenince başını çevirip bakıyor. " Çocuk için kediyle kurduğu ilişki artık tek taraflı değildir, ilişkinin ikili doğası karşılık bulmuştur.

Anne babalar için çocuklarının büyüme safhasının en heyecanlı kısmı, bebeğin gülümsemesi, seslerin farkına varıp başını çevirmesi, tebessüme tebessümle karşılık vermesidir. Birine selam verdiğimizde selamımızı alması gönlümüzü okşar. Suratı asık bir yakınımız kadar bize eziyet eden kim vardır? Bir insana verilecek en büyük ceza ona sırtımızı dönüp yok saymaktır.

Velhasıl, ilişki dediğimiz hal iki yönlüdür ve iki tarafın idrakini gerektirir.

Bir ağacın ince dalının ucunda patlayan tomurcuk bir güzellik abidesidir. Üzerinde tecelli eden güzellik, düzen, intizam, kemal, cemalle alemi doldurur. Öylesine bir boşunalıkla da tecelli etmede değildirler, bir kast ve irade vardır. Tomurcuğun da kendine mahsus bir şuuru yoktur ama şuurlu bir nazarın üzerine dikilmesini beklemektedir. Şuuru olmamak yok olmaktan beterdir çünkü.

Şuur, varlıkların üzerine serpilmiş gün ışığına benzer. Zamanın Bedii, "Şuur ve his dahi, hayattan süzülmüş, hayatın bir hulâsasıdır," der. "Hayat, vücudun nurudur; şuur, hayatın ziyâsıdır." Varlık hayatla kemal bulup mükemmelliğe sıçrama yapıyorsa, şuur ile de varlık ve hayat güneşin ziyasıyla her varlığın aydınlandığı misali, aydınlanır, daha ileri bir varlık mertebesine sıçrar. O zaman kainattaki şuursuz varlıklara onlardaki yazıları okuyacak, mütalaa edecek, bunun dellallığını ve şahitliğini yapacak şuurlu varlıklar lazımdır ki varlıklar karanlıktan aydınlığa çıksın. Bu görevin başlıca insanların ve cinlerin olduğunu söyler Zamanın Bedii. Ancak insanın nazarıyla nezareti belki bahçesindeki taşta tecelli eden isimlerin şahitliğini yapabilmeye, taşın adına Mutlak Yaratıcı'sına onun vazifesini sunup onu temsil etmeye yeter. İnsan ve cinlerin nazarının ulaşamayacağı sınırsız sayıda varlık için ayrı bir varlık gerekir. İşte bunlar meleklerdir: "Bu nihayetsiz ve çok mütenevvi' olan şu vezâif ve ibâdete, nihayetsiz melâike envaları, ruhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin."

Melekleri melek yapan özelliklerinden biri de şuur sahibi olmalarıdır. Bu şuurlu varlıkların bir kısmı, her varlığın başında, tıpkı biz insanlar gibi alem sarayını seyrederler. Onların bir nevi, varlıkların üzerine serpilmiş ziya gibidir. Her yaratılmışı bir kitap gibi mütalaa eder; O'nu her daim anışlarını temsil ederler. Böylece canlı cansız her varlık meleklerle sıkıcı ve boğucu bir yalnızlıktan kurtulur, onlarla alem şenlenir.

Baharı bir de bu açıdan tefekkür edebiliriz. Her ağacın, ağacın dallarının, dalların ucunda patlayan tomurcuğun başında binlerce meleğin bu muhteşem ana şahitlik ettiklerini, oradaki sonsuz yaratmak fiilini seyredip kendilerinden geçtiklerini ve her daim Mutlak Varlığı övdüklerini düşünmek ne güzel olur.

Bahara selam verirken, mesela bir ağaca, mesela bir taşa, mesela bir tomurcuğa, mesela eriyen karlara selam verirken onların şuurlu melekleri de selamımızı alıp karşılık verirler. Böylelikle, baharla birbirini bilen, farkında olan, ikili bir ilişki kurmuş oluruz. Bu da insan olmamızın en güzel yanlarından biri olsa gerektir.
 

Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Melek Dostlarımız
« Yanıtla #11 : 13 Nisan 2012, 02:49:22 ÖS 14 »

Niye yalnız olalım ki?
Melek dostlarımız var bizim, hayat yolculuğumuzun her safhasında bir an olsun bizi yalnız bırakmayan.


O'nu andığımızda, övdüğümüzde bizim için dua eden melek dostlarımız var: "Arşı taşıyan, bir de onun çevresinde bulunan melekler devamlı olarak Rab'lerini zikir ve O'na hamd ederler. O'na gerçekten inanır ve müminler için şöylece af dileyip dua ederler: "Ey Ulu Rabb'imiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır! O halde tövbe edenleri ve Senin yoluna tâbi olanları affet ve onları cehennem azabından koru! (Mü'min 7)"

Bu ne büyük bir nimettir.

Niye yalnız olalım ki? Kainatı, varlıklarıyla ısıtıp, bizler için bir ıssızlık çölüne dönüşmekten kurtaran melek dostlarımız var bizim. Şuuru, ruhu, hayatı olmayan tek bir noktası yok onlarla kainatın.

Yağmur dostumuz var bizim. Her bir damlasının yanı başında şuurlu melek dostlarımız var mesela. O'ndan gelen emirle vazifelerini hiç şaşırmadan indirirler yeryüzüne her bir damlayı tane tane muntazam bir nizam içinde. Bizimle birlikte, damlanın güzellikle sanatla yaratıldığını ilan eden, ondaki sanatı seyredip Mutlak Varlık'ın nazar-ı şuhuduna sunan melek dostlarımız var.

Sadece ağaç dostlarımız yok bizim. Mesela gevrek söğütlerini, akkavakları, rüzgâr estikçe salınan leylakları, mor salkımları, dişbudakları; iğde, kızılcık, kuşüvezi, Akdeniz defnelerini sarıp sarmalayan, onları şuurlu hale getiren melek dostlarımız var. Mesela mor salkımla konuşurken o konuşmayı anlayan melek dostlarımız var.

Niye yapayalnızım diyelim ki kendimize sahiden?

"Madem melâikeler âhiretin ve âlem-i bekanın dairelerini gördüklerini haber veriyorlar," diyor Zamanın Bedii. O çok merak ettiğimiz alemlerin habercisi melekler varken, gelecek niye gam ve kederle dolsun bizim için? Yolculuğumuzun bu dünyadan sonrasından sonraki duraklarını bildiren, geleceğimizi ışıklandıran melek dostlarımız var.

Ölüm anında bile bizi kendi başımıza bırakmayan melek dostlarımız var.

O üzerinde başına bir şey gelmesin diye tir tir titrediğimiz ruhumuzu, ölüm anında teslim edeceğimiz, onu muhafaza edecek, yokluğun, hiçliğin elinden kurtarıp bizim için muhafaza edecek "Ölüm Meleği" dostlarımız var bizim.

"Münker, Nekir isminde," melek dostlarımız var bizim. Zamanın Bedii'nin "Ehl-i hak ve hakikat yolunda gidenler için birer mûnis arkadaş," diye tarif ettiği dostlarımız var.

"Kirâmen Kâtibin" isminde can yoldaşı dostlarımız var bizim. Omuzlarımızda durup sözlerimizi, fiillerimizi, davranışlarımızı, hal ve hareketlerimizi yok olmaktan kurtaran, cennette ebedi olarak bize göstermek üzere kaydeden melek dostlarımız var.

Onları biz görmesek de (gören insanlar olmuş elbet) onların bizi gördüğü dostlarımız var.

Niye yalnız olalım ki?

Her namazın sonunda bir sağımızdakine bir solumuzdakine selam verdiğimiz dostlarımız var bizim.

Yalnızım diyenler, bir sağına bir soluna bir daha baksa keşke.


 

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Küsmek
« Yanıtla #12 : 04 Ağustos 2012, 05:38:58 ÖÖ 05 »
Küsmek


Küs mü barış mı' yapardı çocukken, orta parmağının üzerine işaret parmağını koyarak. Karşıdaki orta parmağı işaret parmağının üzerinden çekerse, barışığız demekti bu.


Çekmezse küsüz. Artık küs mü barış mı demeye gerek duymuyor. Küsmek istiyor ve küsüyor, o kadar.

İnsan, zarar göreceği şeyi göz göre göre yapar mı? İnsan bu, yapar. Şimdiye kadar hiçbir faydasını görmediği, kavga etmekten bin kat daha zor ve akşama kadar taş taşısa onu bu kadar yormayacak olan bu eylemden yine de vazgeçemiyor. Onu bundan vazgeçirecek kendi dışında bir güce ihtiyacı var.

Karıkoca birbirlerinin yüzlerine bakmıyorlar. Birinin yüzüne bakmaktan kaçınmak ne zor, diye düşünüyor kadın. Bugün küslüklerinin tam altıncı günü. Şiddetli bir kavga etmişlerdi. Ne eve girerken ne çıkarken tek kelam etmiyorlar. Selamı sabahı kesmiş durumdalar. Kadın tartışmayı, kavga etmeyi anlayabiliyor. Bazen ellerinde olmadan birbirlerine ters laflar edebilir, kalplerini kırabilirler. Özür dilenip kavgayı ve küslüğü bitirmeli ama. Küsmeye olan enerjiyi nereden aldığını bilemiyor kocasının. Ne de olsa küsmek için bayağı bir enerji lazım.

"Buna ne demeli peki," diye geçiyor aklından, çorbayı ısıtırken, "selam sabahı kesen herhangi iki insan değil, karı koca. Aynı evin içinde yaşayan, yıllarca aynı yastığa baş koymuş iki insan."

Soğuk savaşın akşamki bölümü başlıyor, kadın sinirle masaya iki tabak yerleştiriyor. Bilhassa ses çıkarıyor ki, kocası yemeğin hazır olduğunu duysun da ona seslenmek zorunda kalmasın. "Yemek hazır" demek bile içinden gelmiyor. Kocasının küsmelerinden gına geldi çünkü. O da küsmeye küsmekle karşılık veriyor artık.

Adam da soğuk savaşa hazır. Yemeğin hazır olduğunu bildiği halde kılını bile kıpırdatmıyor, sırf karısını sinir etmek için. Beni yemeğe çağırmadın, kendi başına yedin, diye onu suçlayabileceği malzeme toplamak derdi. Kadın, bu kez çatal ve kaşığını kullanırken mahsustan ses çıkartarak, yemeğe başladım, hadi gel, demeye getiriyor. Adamın karnı açlıktan gurulduyor. Gitse mi ki? Karısına inat, o da sandalyeyi sertçe çekerek masaya oturuyor. Eşyaları enstrüman gibi kullanarak müzik yapıyorlar sanki.

Kadın çorbasını bitirip tavuklu pilav servisi yapıyor. İçinden bir ses, kocasına servis yapmamasını söylüyor. Kendine küs kalmak için direnen birine niye servis yapsın ki. Kadın içindeki sese yeniliyor.

Daha kaç gün küs kalıp kendilerini birbirlerinden mahrum bırakacaklar? Küslüğün en kötü yanı da bu. Keşke bir süresi olsa.

Karısı eskiden sorardı kocasına, niye küsüyorsun, diye. Adam küs ya, beyefendi neden küs olduğunu söylemeye tenezzül etmez hiç. "Bari neden küs olduğunu söyle de ben de bileyim. Küs olmanın en ilkel yönü bu, insan küsebilir tamam, gönül koyabilir, bunu da anlarım ama neden küstüğünü açıklamak şartıyla." Kaç yüz kez söylemişti bunları kocasına. Adam hiç oralı olmamıştı. Artık kadın adama ne neden küs olduğunu soruyor ne de barışmak için çaba gösteriyor.

Kadın masayı topluyor, bulaşıkları makineye yerleştiriyor. Kocasıyla konuşmayı öyle özledi ki. Sandalyeyi çekip mutfak masasının başında öylece oturup kalıyor bir müddet. Sonra laptopunu mutfağa getirip açıyor. Üyesi olduğu e-posta grubundan gelen bir e-postayı okuyor. Grubun bir üyesi küsmeyle ilgili bazı bilgileri derlemiş. E-posta, William Shakespeare'in Kral Lear oyunundan bir alıntıyla başlıyor:

"Hatırlıyor musun Cordelia? ?

Çok, çok eskiden bir zamanlar

Üç günden fazla küs olmak günahtır, derdin.

Ya üç gün geçmedi aradan?ya da sen bana küsmedin."

Evet, diyor, Shakespeare haklı, eskidenmiş o üç günden fazla küsmenin günah olduğunun bilindiği zamanlar. Küsmeyle ilgili birkaç hadisi nefes nefese okuyor. Bir tanesini tekrar tekrar: "Bir mü'minin diğer bir mü'mine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz. Üzerinden üç gün geçince, ona kavuşup selâm versin. Eğer o selama mukabele ederse ecirde her ikisi de ortaktır. Mukabele etmezse günah onda kalmıştır."

Okuma sırası bir kıssaya geliyor. "Bir gün, iki Peygamber torunu, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin arasında bir meselede anlaşmazlık çıkmıştı. İkisi de birbirlerine gücendiler. Fakat, çok geçmeden ikisi de bir hiddet anında birbirlerine söyledikleri sözlerden pişman oldular.

O sıralar biri gelip Hz. Hüseyin'e; "Sen Hasan'ın küçüğüsün. Gidip özür dilemek sana yakışır." dedi.

Hz. Hüseyin şöyle cevap verdi: "Ben Resû-lullah'tan bir hadis duymuştum. Barışmayı ben talep edersem, dedemin emrine karşı gelmiş olmaktan korkarım."

Hz. Hüseyin, duyduğu hadisi şöyle açıkladı: "İki kimse arasında uyuşmazlık çıkar da hangi taraf başını eğip öteki tarafla anlaşmaya talip olursa, cennete ondan önce girer."

Bu hadisi zikrettikten sonra, Hz. Hüseyin, "Barışmaya ben talip olursam, ağabeyim Hasan'ı sevap işlemekte geçmiş olmaktan çekinirim." dedi. "O yüzden, bekliyorum ki, o bana gelsin. Hz. Hasan, bunu duyunca Hz. Hüseyin'in yanına koştu ve derhal kucaklaşıp barıştılar."

Kadının gözleri yaşarıyor. E-postayı kocasına yolluyor. Son çaresi bu.

 

Ynt: Küsmek
« Yanıtla #13 : 04 Ağustos 2012, 05:53:58 ÖÖ 05 »



 "İki kimse arasında uyuşmazlık çıkar da hangi taraf başını eğip öteki tarafla anlaşmaya talip olursa, cennete ondan önce girer."
 



Bu üç şey kimde olursa imanın tadını alır:
Allah-u Teala (cc.)'yı sevecek., Peygamberimiz ( s.a.v.)'i sevecek.,
Sevdiği kardeşini yalnız Allah-u Teala'nın rızası için sevecek
Mahmud Ustaosmanoğlu (Mahmud Efendi)
(Kutbay,serender ve Talia teşekkürler,ömrünüz saadet ve selametle geçsin,Allah razı olduğu kullarının arasına sizi de yazsın inşaAllah...)
Hak Geldi Batıl Zail Oldu....

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: MUSTAFA ULUSOY YAZILARI-Bugün yaprak toplama günün olsun
« Yanıtla #14 : 04 Ağustos 2012, 09:38:20 ÖS 21 »
sorunları çözümsüz hale getiren sebeplerin başında küsmek geliyor.koca koca insanlar çocuk gibi küsüyor ki yazıda da küsen taraf koca olarak bahsedilmiş ki bende öyle gözlemliyorum. evliliklerde  küsen taraf çoğunlukla erkekler oluyor.ve sonrasında eşler arası sebepsiz gerginlikler oluşuyor.küsmek kimseye bir fayda sağlamaz  O0