kurani bir nesil olmanın çabası

  • 0 Cevap
  • 4449 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

kurani bir nesil olmanın çabası
« : 01 Aralık 2009, 05:53:15 ÖS 17 »

   
KUR'AN'I NASIL ANLAMALIYIZ ? 
25/10/2007 - 08:57 

 
 
Ercüment Özkan 
 
 
 
 
 
Sempozyum

Kur’an’ı Nasıl Anlamalıyız Sempozyumu

Ercümend Özkan

   Allah'ın selamı hepinizin üzerine olsun. Sabahtan beri ana konu Kur'an'ı nasıl anlamalıyızla ilgili doğrudan veya dolaylı şeyler söylenmeye çalışıldı. Biz de bir katre dinlemeye çalıştık. Hayri Bey’in konuşmasındaki bir konuya değinerek asıl konulara değinmek istiyorum, vaktimin müsaadesi nispetinde. Kur'an'dan hareketle her düşüncenin Kur’ânî olacağı, Kur’ânî sayılması veya İslâmi sayılması gerektiği, ben yanlış anlamadıysam bu düşüncenin temelden sakat olduğu kanısındayım. Zira öyle kimseler görüyoruz ki belki birkaç gün önce bazılarınız da seyretmiş olabilir, bir Bahâi bir televizyon kanalında diyor ki Bahaullah’a vahiy geldiği âyet ile sabit. Âyet-i kerimede Allah Teâlâ denizler mürekkep, ağaçlar, ormanlar da kalem olsa Allah'ın sözü bitmez buyurduğu halde nasıl olur da Hatemül enbiya ile Hatemül Kitap gelmiş olabilir? Bu kadar sözü bitmeyen bir Allah'ın sözü nasıl olur da 1400 sene evvel biter? İşte bu sebeple sürüp geliyor, Bahaullah’a da başkalarına geldiği gibi gelecek. Efendim bir başka vatandaş Evrenesoğlu soyisimli açık açık diyor ki; arıya vahyeden Allah’tır, biz şerefli insanlara niye vahyetmesin? Dolayısıyla bana da vahyediyor.

Bir risalet nurları isimli 68 sayfalık vahiyden oluştuğunu söylediği kitabından bahsediyor. Yani bu düşünce ilk göründüğü gibi sevimli olmayan bir düşünce olduğu dikkatimizi çekiyor, çekmelidir. Benim acizane kanaatim o ki yıllardır o konularla biraz alaylı biraz da mektepli şekilde meşgul olarak bugünlere geldim. Kur'an'ın onun anlaşılmasının önündeki engellerin belirlenmesi ve o engellerin kaldırılmasıyla kolaylaşır ve mümkün hale gelir. O engellerin başında ben iki ana şeyi tespit ediyorum. Birincisi Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı olmasından hareketle çok yanlış bir sonuca varılarak onun insanüstü bir kitap olduğu anlayışının insanları karşısında aciz bırakan, anlamaktan da dolayısıyla aciz bırakan bir kitap olduğu şeklinde geleneksel anlayış gerçekten Kur'an'ın anlaşılmasındaki önündeki baş engel, en büyük engel olarak görüyorum.

Kur'an evet Allah'ın kelamıdır ama kulların düzeyinde söylediği kelamıdır. Yoksa Allah düzeyinde Allah’tan Allah'a değil, Rablerlerden Rablere değil, Allah’tan kullarına söylenmiş, kullarının düzeyinde gönderilmiş bir kelamdır, bir kitaptır. Aynı cümleden olarak Peygamberin de yine doğal bir insan olarak değil, insanüstü biri olarak algılanıyor olmasının Kureyşin müşriklerinden İslâm'a intikal eden bir kirlilik olarak günümüze kadar süregeldiğini rahatlıkla söylemek istiyorum. Kureyşlilerin Peygamberin peygamberliğine itirazlarındaki temel nedenleri şu noktada toplanıyor; diyorlar ki onlar sen her şeyinle bizden farklı olmayan birisin. O kadar ki bizim konuştuğumuz dille de konuşuyorsun. Üstelik yani hiçbir konuda farkın yok. Bu konuda da yok, bu sözlerin bir kısmı için bize bunları bana Allah söylüyor diyorsun. Yani bir bakıma hadi oradan sen de, sen bizi ahmak mı sanıyorsun? Ayakta mı uyutacaksın? Bu kadar mı aptalız? Öyle mi sanıyorsun? Boşuna sanma. Şimdi bu anlayış müşrikler için normal olabilir, onların kuruntusu olabilir ama ne yazık ki Müslüman olan Kureyşlilerden bir kısmı vasıtası ile İslâm kisvesi giyerek Müslümanlar arasında tedavül ede gelmiş, günümüze kadar da gelmiş bu anlayış.

Bunun sonucu olarak tıpkı Hıristiyanların İsa (a.s.)’ı Allah'ın oğlu yaptıkları gibi, tıpkı Üzeyir’i Allah'ın oğul yapan Yahudiler gibi Müslümanlar da kendi Peygamberlerinin idrarını esansa çevirmişler, 99 erkek gücünde, sanki devlet boğasıymış gibi görme temayülü onu insanlıktan çıkarmış, insanlığın üstüne çıkarmıştır. Peygamber hiç bir zaman insan üstü bir varlık değildir. Kur'an'da Allah, müşriklerin bu kabil itirazları karşısında açık açık; belki ben de sizin gibi bir insanım demesine rağmen, hayır efendim ne kelime sen bizim gibi insandan Peygamber mi olur? Peygamberim diyorsan uçacaksın, kaçacaksın, şunu yapacaksın, bunu yapacaksın. Böyle basit bir anlayış müşriklere yakışabilir ama Müslümanlar kendilerine ellerindeki kitaba rağmen nasıl yakıştırmışlar, nasıl asırlar boyu yaşatagelmişler, gerçekten şaşmamak mümkün değil.

Tabi bu anlayış ürünlerini bir çok noktada vermeye başladı. Örneğin Kur'an-ı Kerim alıp başını mağaraya giden, düşün düşün bir yol bulamayan Muhammed’e günün birinde diyor ki; senin göğsünü açmadık, yani sıkıntılanıp duruyorsun, yön arıyor bulamıyorsun. Ne yaptık biz? Seni bu darlıktan, göğsündeki darlıktan kurtardık yani, sana yol göstererek bunu öğrettik. Vay efendim beş yaşında iken açık kalp ameliyatı olmuş da, şeydeymiş de çölde falan. Ne alakası var, ondan sonra onun kalbine hiçbir kan uğramadı? Olacak iş mi? Efendim seni ne yapacağını bilmez halde bulup doğru yola iletmedik mi? diyor. İşte Cibril’le ilk karşılaşma sahnesi aliminden cahiline herkesin dilinde müşterek bir kültür olarak efendim Cibril Peygambere demiş ki; oku demiş, o okuma bilmem demiş. Oku demiş, üç defa tekrarlamış. Sonunda göğsünü çatırt diye bir sıkmış, bizimki okumayı yazmayı sökmüş. Olacak iş mi bu? Söyle diyor, düşünüp duruyorsun, ne sonuca vardın? O ne söyleyeyim, bir sonuca varamadım anlamında, bilmiyorum, diyor. Bir daha, bir daha, ondan sonra diyor söyle, ne? Rabbının adıyla söyle, seni bir kan pıhtısından yaratanın adıyla söyle. Yani bilmediklerini sana öğretmek üzere Rabbin beni görevlendirdi. Ben söyleyeyim, sen söyle o zaman, ne söyleyeceğini sana öğretmek üzere gönderildim. Yoksa böyle okuma-yazmak, bilmekle bilmemek, zaten bununla alakası yok. O zaman zaten Kureyş’in okuma-yazma bilenlerinin elinde okuyacak kaç kitapları var ki? Bunlar tertip ettikleri ticari kervanlarda işine yarayacak kadar okuma-yazma bilen adamlardır. Şiir söyleyenler de zaten irticalen söylüyor, yarışmada kazananların şiirleri yazılıp Kabe’nin duvarına asıldığı söyleniyor o kadar. Yani bir çok böyle örnek vermek Peygamber (S.A.V.)’in hayatını olağanüstüye dönüştürmek, Kur'an'ı Allah kelamıdır, biz de Allah olmadığımıza göre onu anlamak mümkün değil.

Yıllar önce ismi lazım değil, 30 sene önce Ankara’da bir dernekte adını hepinizin rahatlıkla bildiği, şimdi ahirete intikal etmiş birisi, Kur'an-ı Kerim Arapça değil dedi. Herkes dikkat kesildi, nedir acaba? Rabçadır, rabça. Ben de dedim ki işte filan bey, eğer Kur'an-ı Kerim rabça ise hiç birimiz Rab değiliz, rablere hitap ediyor bize ne o kitaptan. Kaldı ki o kitabın içinde rabça olmadığını, Kureyşlilerin aralarında anlaşabilmek için kullandıkları dil olan Arapça olduğunu söylüyor. Buna rağmen sen o kitabı yüceltmiş oluyorsun bize. Yani sayacağım diye o kadar yukarı çıkarıyoruz ki atlasak da sıçrasak da dokunamıyoruz. Böyle olunca da onun muhtevasında ne varsa, gerek ferden gerek cem’an, toplum olarak ondan uzak kalıyoruz. Bu bakımdan bu Kur'an'ın olağan üstülüğü kesinlikle akıllardan çıkarılmalıdır. Peygamberin olağan üstü kişilik sahibi olduğu akıllardan çıkarılmalıdır. O da acıkırdı, o da gaybi bilmezdi, Allah kimseyi gaybe ortak etmediği gibi elçisini de ortak etmezdi. Elçisine bildirdiği gaybi biz de biliyorduk. Bunun için elçisi bizleri bilgilendirmekle görevlendirdiği için bildirmiştir ve biliyoruz. Örneğin Musa ile Firavun arasında geçen mükalemeden bahsederken, bunlar gayb haberlerdir, sen onlar konuşurken yanlarında da değildin, demesi belli ki gayb haberiydi, ona bildirdi, Peygamber de bize bildirdi.

Dolayısıyla aramızda bilgi farkı kalmadı. Onun dışında Bir-i Maune ve benzeri olaylara dikkat edersek bugün kim idiği belirsiz, nesebi gayri sahih adamlar gaybi biliyor, Peygamber ayaküstü aldanıyor adamlara, bize dinini öğretsin, adam gönder diyorlar. Gönderiyor, tuzak kurmuşlar ve onları kılıçtan geçiriyorlar, mızraktan geçiriyorlar. Hemen iki adım arkasındaki, ötedeki adamın kendisini hançerleyeceğinden habersiz bizim bugün nesebi gayri sahih bilmem neyimiz, evliyamız, bilmediği yok, Allah'ın bilmediklerini biliyor haşa. Öyle şey olmaz, bu olağan üstü işlerden, bu insanları ilahlaştırmalar, insanları insanlıktan uzaklaştırmalar, işte ister aşağı iterek, ister yukarı çıkararak bunlardan kurtulamadığımız müddetçe Kur'an gerçekten anlaşılması güç, yaşanması hele imkansız bir kitap halinde kalır. Zaten bu ümmetin ana sorunu da bugüne kadar bu olmuştur. Onu sayacağız diye paganist dinlerin efsanelerini saygı şeklinde saymaya kalkmışız. Meşhur Osman Gazi hikayesinde Edebali’nin evinde o odada sabaha kadar ayakta kaldığı söylenir. Bu olay olmuş mu olmamış mı bilmiyorum ama eğer olmuşsa bile bu mantık üzerinde durmak istiyorum. Yani olağan kitap böyle sayılmaz. Çok tanrılı dinlerde bu tür saygı var, heykellerin karşısında bir dakika sükut, bilmem ne manaya geliyorsa, uyduruk şeyler bunlar.

Kur'an içindeki okunup anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiş bir kitaptır. Düşünce ve davranışları esas teşkil etmek üzere gönderilmiş bir kitaptır. O bakımdan ben şahsen Peygamber (S.A.V.)’in sünnetini, Kur'an'ı ahlak edinmektir şeklinde ağyarını mani, efradını cami olduğuna inandığım bir deyimle deyimlendirmek, tarif etmek istiyorum. Hadisi de şahsen Peygamberin sözleri olarak değil, onun söylediği söylenen sözler olarak algılıyorum. Bu bakımdan biz ondan bizzat işittiğimiz bir söz olsaydı Allah'ın Rasülü olduğu için bu yanlış, dinde sen yanlış yapıyorsun demek mevkiinde değildik. Elçisini düzeltmek yetkisi elbette o elçiyi seçen ve gönderen Allah'a aittir. Bizler elçisini düzeltecek değiliz. Ama aradakileri düzeltmek, biz de aradakilerden birileri olduğumuza göre elbette vaktiyle eleştirip kitaplarına yüz binlerce rivâyetin şu kadarını alanlara hak olduğu gibi kıyamete kadar herkesin hakkı olacak. Kimsenin hakkını elinden de kimse alamaz.

Evet ben şu ana kadar konuşulan şeylerle ilgili olarak bunları söylemekle yetiniyorum, inşallah uzatmadım. Teşekkür ediyorum.


Ercüment ÖZKAN (İkinci Konuşması)
Gazeteci / Yazar

Sabah bildirisini sunan sayın Ateş gerçekten üzerinde durulmasına yarar bulunan konulara değinmiş, belki uzun zamandan uzun asırlar değil üzerinde durulması, dokunulması bile yasak görülmüş, tabulaştırılmış şeylere onlardan hiç değilse bazılarına değindirler. Doğrusu hem istifade ettik hem de bu tür görüşmelerin, konuşmaların Müslümanların ufkunu açacağı ve Allah’ın gönderdiği kitabın daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağı kanısını taşıyorum. Bu cümleden olarak kendileri belki bir hususa dikkat mi etmediler veya bana mı öyle geldi, sormak ve nihai olarak söz alacağı için de cevaplandırmasını rica ediyorum. Peygamber de unutur, unutmuştur da doğru, insanın unutmaması söz konusu değil. Ama benim Kur'an-ı Kerim’den anladığıma göre vahiy konusundaki unutmaları veya unutması vahyi de kapsarsa bu konuda Allah vahyi teminat altına aldığını söylüyor. Yani “dilini depreştirme onu senin kalbine yerleştirecek olan biziz” buyurması ile onun her unutması teminat altında değil ama yalnız vahiy ile ilgili olan konuların teminat altına alındığını belirtiyor. Ama her şeye rağmen de kudretini ifade zımnında diyor ki “unuttursak bile daha alasını da söyleriz” bu söyledim anlamında değil yani ona da gücüm yeter buna yettiği gibi. Buna da gücüm yeter anlamında görüyorum. Acaba ben mi konuyu yanlış anladım, kendilerinden konunun izahını rica edeceğim. Kur'an-ı Kerim’in bugün anlaşılmasında güçlük çekiliyor olması ya da bu kanaatin yaygın olması günlerce beni düşündüren hususlardan birisi.

Düşünüyorum neden acaba? Yani o gün indiği günde Kureyşlilerin iki deveyi gütmek için emanet edemedikleri Abdullah İbn Mes’ud, ne kültür var, ne okuması yazması var, ne kitaptan, dergiden, kütüphaneden, literatürden hiçbir şeyden haberi olmayan insanlar bal gibi anlıyor da biz niye anlayamıyoruz diye düşünüyorum ister istemez. Aradaki bin dörtyüz yıllık geçmişin, geride bıraktığımız yılın geçmişin şöyle veya böyle eğrisi veya doğrusu ile nasıl yer yüzündeki insanlar göğe baktığında bir yıldızı gözü ile filan yerde görüyor ama havanın 110 veya 160 km kalınlığı bulunduğu söylenen atmosferin saptırması veya kırma meydana getirmesi fizikte okuduğumuz gördüğümüz gibi, sonucu asıl yeri olan orada olan yıldızı biz şurada görüyoruz. Ama o kırılma hesaplarına göre hesap ettiğimizde yıldızın bize göründüğü yerde olmadığını aslında filan yerde bulunduğunu anlıyoruz. Onlara gönderilen füzelerin, filan da bu hesaplara göre rotasının ona göre tayin ettiklerini de biliyoruz, okuyoruz. Bizim de bugün Kur'an-ı Kerim’in indiği tarih ile aramızda geçen 1400 km içerisindeki kültürün de etkisi ile o kültürün saptırması ile Kur'an-ı Kerim’in indiği günde yani o ineni anlamış insanlar, bizim anlamamızı engelleyen ya da saptıran o günkü mesajını kıran bu bin dört yüz yıllık kültür olduğu ya da bu kültürün büyük çapta sapmada anlaşılmamada, rolü olduğu kanısındayım. Tabi gelenekle ilgili olan hususlar üzerinde de duruldu.

Bir şey sırf gelenek olduğu için suç sayılamaz, yani bizatihi gelenek diye suç değildir. Herhalde olmaması gereken şeyin gelenekselleşmiş olması suç olmalı ve o suçun yakasından tutulup uzaklaştırılmalı veya tenzih edilmeli, tasfiye edilmeli. Yoksa güzel şeyler de gelenekleşmişse yani sürüp geliyor, devam ettiriyorsa eğer bir takım noksanlıkları varsa bilincinden bunlar kazandırılmaya çalışılır ve o ila nihaye yüksek değerlerin yaşatılması açısından hayati öneme haiz olur. Fakat yanlışlıklar da gelenekselleşmişse ki çoğumuz bugün bunun bir çok örneğine şahitiz. Elbette bunlar ne kadar sabıkalanmış olursa olsun yakasından tutup bulunduğu yerden alıp bulunması lazım gelen yere konulması gerektiğinin zaruretine inanıyorum.

Tefsirlerin gerçekten başından bu yana bir çok bozukluklarla akıl dışı, bırakalım akıldışını, Kur'an-ı Kerim dışı bir çok şeylerle doldurulduğuna bir sürü şahitler göstermek mümkün, elimizdeki tefsirler de bunu gösteriyor. Mesela Razi tefsirinden bir örnek vermek istiyorum diyor ki; Nuh (as), gemisine aldığı bazı hayvanlar defi hacet ede ede onun teknesini doldurmuşlar ve tekne batacak hale gelmiş. Sonuçta ne yapsın gemiyi batırmamak için ne yapmış? İşte filin alnının çatına bir vurmuş fil, defi hacet etmeyi durdurmuş, aslanın beline bir dürtmüş o da kesmiş, bu arada hapşırmış burnunun bir deliğinden bir dişi fare bir erkek fare çıkmış farelerin doldurduğu hut mahalli de Nuh’un gemisi imiş. Öteki hayvanların da herhalde her birine bir çimdik mi attı ne yaptıysa. Yani o kadar mufassal anlatıyor ki sanıyorsun o gemide Birleşmiş Milletler görevlisi olarak bulunmuş. Allah’ın bahsettiği kadarını bil o kadarına inan, üstelik bu açıklamaların dine bir yararı da yok. Yani günlük hayatımızı dine göre yaşamak için hiçbir doğru yok, hurafelerle kafamızı doldurmaktan ve cümle alemi de saptırmaktan başka bir şey ifade etmeyen şeyler. Ama filan insanın tefsiri diye cümle alem önünde şapkasını çıkarıyor saygı gösteriyor. Tabi yaramaz şeylere saygı göstermenin de esaslı yaramazlık olduğunu belirtmek gerek. Akıllılık ile akılcılık konusunda bir ayniyet görüldüğü kanısındayım veya zannındayım, bana mı öyle geldi bilmiyorum. Kur'an-ı Kerim akıllılık ile anlaşılır, yaşanır ve hayata geçirilir. Akılcılık, hepimizin bildiği gibi, aklı ve aklın ürünü olan fikirleri düşünceleri ilah edinen bir düşünce ekolünün batıdaki adıdır, onun Türkçe’ye çevrilmişidir. Ama akıllılık ile akılcılık arasında uzaktan ya da yakından bir alaka bulunmamaktadır. İslâm aklı olana hitap etmekte ve aklı olan tarafından anlaşılmasını istemekte “düşünmüyor musunuz, hala düşünemeyecek misiniz, akletmeyecek misiniz”, daha ileri giderek “akletmeyenler davarlar gibidirler,” diye sürekli akıllılığı, aklı gereğince kullanmayı öğütleyen bir kitap. Başka şeyle midemizle, ciğerimizle anlayacak bir halimiz yok, akletme cihazı olarak akılla anlayacağız. Ama akıl onu anlamada bilgi ve rolü olan şeydir yoksa akıl Kur'an-ı Kerim’den üstün değildir, Kur'an-ı Kerim’e rağmen ahkam kesecek hali de yoktur. Böyle olsaydı Allah, başından beri hiç elçi de göndermez, vahiy de göndermezdi. Öyle ya madem aklımızla bulabiliriz, nitekim Cibril, Muhammed (as)’a ilk geldiğinde düşünüp duruyordu, başını alıp buralara gidiyorsun, söyle bakalım kendi aklınla ne sonuca vardın, söyle. Yok ne söyleyecek falan olmuş, filan olmuş. Ondan sonra o diyor sana bilmediklerini öğretmek üzere ben gönderildim. Ben söyleyeyim sen tekrarla diyor.

Sokağa kadar yayılmış, bir anket yapsanız işte sorsanız şer'i delilleri “kitap, sünnet, icma, kıyas” bu bu kadar ezberlenmiş, bu kadar yaygın olmasına rağmen teoride bilinir. Fakat pratikte bir türlü kıyası fukahadan yukarı çıkamıyor, kitaba ölüyoruz diriliyoruz bir türlü sıra gelmiyor. Hani teoride birinci sırada delildi. Nasıl oluyor bu iş. Yani söylediğimiz ile yaptığımız bir birinin tersi şeyler. Bunlar dikkat edilmesi ve üzerinde durulmasında yarar gördüğüm şeyler. Çok teşekkür ederim.