Nazan BEKİROĞLU

  • 32 Cevap
  • 27298 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Antikacı dükkanı
« Yanıtla #30 : 21 Eylül 2014, 12:05:07 ÖS 12 »
Antikacı dükkânı

Nazlanarak da olsa sonunda başlayan yağmurların altında bir gün ittim antikacı dükkânının kapısını. Dışarıdaki serine aldırmadan klimalardan püsküren soğuk hava içimi üşüttü. Onca eşyanın eskiliğine mukabil bahar dalı gibi taze bir genç kız yanıma yaklaştı. Ne istediğimi sordu güler yüzle. Bir hediye arıyordum, dedim, şöyle biraz bakayım. Tabii efendim, dedi, buyurun. Bir süre sağa sola bakındım. Çok geçmeden başım döndü.






Bir antikacı dükkânına girmek her zaman için iki taraflı bir tecrübe. Bir yandan onca seçilmiş eşya karşısında geçmişin güzelliği ile kalbiniz ışıldarken diğer yandan aynı eşyanın yaşanmışlık boyutu içinizi acıtır. Keza bunca yaşanmışlık üzerinden elde edilen servet ahlâki bir sorunu da daima beraberinde taşır. Metaın fiyatı belli ama yaşanmışlığa bir bedel biçilebilir mi? Kimlerden nasıl toplanmıştır bunlar? Ucuza mı kapatılmıştır, hak ettiği bedelle mi alınmıştır? Dahası, hak bir bedelden söz edilebilir mi, alın teri var mıdır bu işin? Diğer yandan antikacılar olmasa bunca eşya kaybolup gidecek midir? Bunlar sıkıntılı mevzular.

İşte onca dolabı, rafı, masaüstünü, yerleri tıka basa dolduran bu kadar eşya. Her birinin bir zamanlar bir sahibi vardı. Ve büyük ihtimalle o sahiplerden hiçbiri kullandıkları eşyanın bir gün antikacı eline düşeceğini hesaplamış değildi.

Şu incecik kahve takımları, çay takımları. Kim bilir kimlerin masasında yer almıştır? Hangi sevinçler ve öfkeler dökülmüştür içlerine? Hangi sesler porselenin hücreleri arasına sirayet etmiştir? Şu çerçeveye kimin fotoğrafı takılmıştır özenle?

Tezgâhtar kız nazikçe izahat veriyordu. Adı bile aklımda kalmayan markalar, ressamı meşhur boyama tabaklar; taklitleriyle karıştırılmaması gereken, şimdi bir zamanlar koruduğu mücevher kadar kıymetlenen kutular. Bu gaz lambası 1920’den kalma, şu Viyana yapımı 1828. XX. asır bile artık antikaya dönüşecek kadar eskimişken XIX. asır kıymetli, XVIII. asır iyice kıymetli. Her halde XVII. asırdan kalma olanlar da vardır ama böyle uluorta sergilenmez onlar. Gizli çekmecelerde korunaklı, ancak itibarlı müşterilere çıkarılırlar.

En acısı da iyice özel olanlar. Şu yatak odası tuvalet takımları meselâ. Porselen saplı bir el aynası, fildişi arkalıklı bir tarak, sırtı gümüş kaplama elbise fırçası. Kimi tekeş, kimi takım halinde, eskimemiş, bozulmamış. Ve ah aynalar. Kimi el aynası, kimi cep aynası. Kiminin billuru hafif çizik, kimi pürüzsüz, durgun bir su yüzeyi kadar temiz. Ama hepsinin içinde bizim şu an göremediğimiz binlerce görüntü.

Aynalardan daha ürpertici olan ise fotoğraflar. Köşede duran bir albümün kapağını kaldırdım. O sırada tezgâhtar kız açıkladı. Onun, dedi, albümü antika. Fotoğrafları sahafa gidecek. Albümün kapağında ağaçlar arasındaki bir çift geyiğin kabartma tekniğiyle basılmış resmi. Kenarda da iki süslü harften ibaret gümüş bir marka. Antikacı diliyle, iyi korunmuş, temiz bir parça. Başımı kaldırdım. Genç kız ne demek istediğimi anladı. Fotoğraflar bu mesleğin en hazin yanıdır, dedi. Nasıl olur da, dedim, aile fotoğrafları sahaf eline düşebilir? Aklıma yaz boyunca ailemin eski fotoğraflarının peşine düşmem, her birini eş dost, akrabadan türlü rica minnetle toplayıp çoğaltarak aile albümlerini yeniden tertip etmem geldi. Benden sonrakilere kalsın diye. İçimden bir ürperti geçti. Tezgâhtar kız açıklamaya devam etti. Çoğunun varisi yoktur, dedi. Yani kimsesiz ölenler mi? Terekesi eş dost tarafından toplananlar mı? Oysa fotoğraflar ne kadar kalabalık. Doğum günü partileri, düğün törenleri, nikâh masaları, nişan toplantıları, yeni yıl kutlamaları, bayram cemiyetleri. Hepsinin öznesi belli. Bunlar kimsesizler mi?

Kim bilir, dedim gayriihtiyarî, bizim fotoğraflarımız ne olacak? En iyisi bütün fotoğrafları yakmak. Genç kız, haklısınız, dedi, en iyisi geriye iz bırakmamak.

Eli boş çıktım antikacı dükkânından. Caddenin kalabalığına bakarken gözümden bir perde kalktı sanki. Bunların hepsi bir gün ölecek. Aklımda da o cümle: En iyisi geriye hiç iz bırakmamak. Fakat artık ne kadar geç. Kalbim öyle ezik ki.

Ynt: Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #31 : 21 Eylül 2014, 12:18:13 ÖS 12 »
çok güzel
Emegine yüregine sağlık
serçeler duaya durduğu zaman...

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #32 : 23 Eylül 2014, 06:14:59 ÖS 18 »
uzun zamandır nazan bekiroğlu okumamıştım narçiçeği abla teşekkürler..iyi geldi  ;D