Nazan BEKİROĞLU

  • 32 Cevap
  • 27337 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4812
  • Dosdoğru ol!
Şairin zamanı dil
« Yanıtla #15 : 17 Nisan 2011, 09:59:47 ÖS 21 »
Şairin zamanı dil
Sanatların sultanı şiir, dili gündelik kullanımının dışında bir alana çekmesiyle, bir üst dil üretme çabasıdır.


Sözcüklerin birer birer ya da kafileler halinde sözlük anlamlarının dışına taşmaları şiirin bel kemiği imajı doğurur. Lâkin sözü gündelik dolayımının dışına zorlamak şair yalnızlığının da başlıca nedenidir.

Dilin zamanesinin önünde giden şair, soylu bir yalnızlığa mahkûmdur bir bakıma. Kendi çalıp kendi söylemek ile karıştırılmaması gereken bu yalnızlıkta o, yıllar sonrasının dilini kullanmakta, ancak böyle dilin doğurabileceği bir algıya hitap etmektedir çünkü. Vaktinden erken gelmiştir. Ama öyle de olmak gerekir. Çünkü hiçbir şair kendi vaktine doğmaz. Doğarsa şair olmaz. Onun miyarı dil ve zamandır. Zamanından evvel doğduğu halde görece kalabalıklara ulaşmak bahtiyarlığına erişen şairin ya etrafındaki kalabalık da zamanın ötesindedir (mutlu beraberlik), ya da onun şiiri değerine rağmen farklı bir özelliğinden dolayı sevilmektedir (popülerleşme, didaktizm, ideoloji vb.).

Şairin sunduğu, yadırganır bir yeniliktir. Fakat sunulan yenilik de neticede şairin karnındaki mana ile okurun algısı arasında bir ilgiye muhtaçtır. O ilginin kurulabilirliği, şairin okunurluğunu sağlar. Fakat meşakkatli bir ilgidir bu ve doğal olarak şiirin az okunur-az satarlığının da yorumudur. Neticede şairin kurduğu üst dil soyutlaştıkça soylulaşır. Kalabalıkların ilgisinden hoşnut kalmak "düz yazanların" ilgi hanesine kaydedilirken şairin yalnızlığı çoğaldıkça çoğalır. Çoğu, başlangıçta kendi ülkelerinde taşlansa da gerçeği bilen ve gören habercilere benzer onlar. Bu yüzden yalnızlık şairlere yaraşır.

Fakat koca bir yalnızlığa mal olsa bile dil, gramer âlimlerinin değil kabiliyetli yazarların, yazarlardan bile çok şairlerin elinde gelişir. Çünkü dil, en fazla da şairin kendini tehlikeye atarak indiği uçurumlardan topladığı tecrübelerle zenginleşir. Dil, genel geçer kuralların, standart kullanımın dışında, en ihtilâlci şahsi tavrını şairin elinde bulur ve o da her şeyden evvel bir cesaret demektir.

Cesaret, çünkü bu tür bir cesaret, dili bir yandan imgeleştirerek zorlarken diğer yandan gramer kurallarını ve alışkanlıkları zorlamayı da beraberinde getirir. Dilin üzerine çıkma hakkını kendinde bulan şair dili evirir çevirir, eksiltir, arttırır, imlâ bozar, gramer yaralar, sözdizimini altüst, kuralları ters yüz eder. Şair orada atını derin suya doğru sürer. Uçurumdan sarkar. Her şeyi ve en fazla dilini riske eder. Başka türlüsü mümkün değil çünkü o, mevcut dille yetinemez.

Şairin zar attığı yerlerdir bunlar. Gönüllü deformasyon. Bilinçli ihlâl hakkı. Bütün kuralları bilenin kural tanımazlığı. Ârifâne bir tecahül. Bilmeden değil ama bilip de küçük görme, öteye geçme. Şiir, bilmektir. Lâkin bütün bilinenleri de bir çırpıda ezip geçmektir. Eğer tutarsa, o zaman şairin ağzına yepyeni bir dil verilir. Sadece kendisi değil kullandığı dil de zenginleşir. Cenab "saat-i semen-fam (yasemin renkli saat)", "havf-ı siyah (siyah korku)" dediğinde, Haşim bir kamış olmaya kalkışarak göllerin suyuna daldığı demde, yer oynamıştı yerinden. Ama sonra sular sonsuz bir zenginlikte durulmuştu.

Tutucu dil âlimlerini usta şairlerin dilini gözden geçirirken basiretsizliğe düşüren; uzgörüsüz eleştirmeni de şiir gibi bir üst dilde gramer hatalarını tesbit etmeye yeltendirerek şairleri bıyık altından güldüren şey, kara kaplı kitap kuralcılığının putkırıcılıktaki sırrı anlayamamasındandır. Âlim ve eleştirmen haklı bir bakıma. Emniyet hali! Oysa vasata haram olan, usta şaire mubahtır. Kamuya yasak olan, usta şairin hakkıdır. Ayrıcalık.

Fakat bu ayrıcalığın bedeli hayli ağırdır. Öyle riskli bir yerdir ki orada tohum, çatlamazsa çürür. İpin üzerindeki cambaz şayet karşıya geçemezse cesaretinin bedelini ağır bir kazayla öder ki ölümcül. Öyle yerler öyle gözü pek teşebbüsler vardır ki orada dil gelişmezse yozlaşır. Ve söylediği bugün için olmayan şair eğer yarın için de değilse onun için vakit artık hiçbir zamandır.
 
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3018
Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #16 : 25 Ocak 2012, 03:20:54 ÖÖ 03 »
Kaç kez inanmadığımız yazıların altına imza attık sözün inanılmaz cazibesi uğruna. Sözün cazibesi, söze hakim olmanın inanılmaz hazzı uğruna ruhumuzu mu satıyoruz yoksa? .. Söz uğruna hayatı bir yalan gibi yaşadık. Ne kadar yalancıydık. Kurduğumuz oyunlarda oysa her şey ne kadar da inandırıcıydı...
Aşktan bahsettik, aşkı tanımıyorduk. Öldük, ölmüyorduk. Sadakatten sözettik, sadakati bilmiyorduk. Sevdik, aslında sevmiyorduk. Aldık veriyorduk; verdik alıyorduk...Söz yerini buluyordu sadece, iyi düşüyordu, uygun...İçimiz bir hoş...Habire büyüyorduk..
Kaç kez yeri geldi diye; cümleler sarfettik aritmetik sağlamlığı bol formüller doğrultusunda...
Söz yerini bulsun da!
Söylesek ölürdük...
İnanmadan söyledik, yine öldük..."

Nazan Bekiroğlu

Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Kar yağıyor
« Yanıtla #17 : 29 Ocak 2012, 10:36:30 ÖS 22 »
   
Nicedir tek damla yağmur bile düşmüyordu bu şehrin üzerine. Oysa işte, deniz önce açıklardan itibaren kabarıyor. Rüzgâr geliyor sonra. Fırtına çok geçmeden patlıyor.


Deniz derinlerden doğru kaynamaya başlıyor. Dalgalar koca dağlar gibi birbiri ardınca devrilmeye başlıyor, kumsalı basıp iskeleden aşıyor.

Bulutlar ufka yaklaşıyor. Ufuk görünmez oluyor sonra. Muazzam bir sis kütlesi, denizin üstünden anbean gelmeye başlıyor, göz göre göre. "Kar geliyor." diyor şehrin yaşlıları, burunlarını sızlatan keskin soğuğu tanıyarak, havayı koklayarak. Sadece denizin dilini bilenler değil en tecrübesizler bile anlıyor. Kar başlıyor.

Fasıla koyuyor, ara veriyor. Durup durup yeniden başlıyor. Ama sessiz sessiz, ağır ağır, tane tane. Biteviye. Günlerce. Kar yağıyor.

Turuncu sis lâmbalarının şemsiyesine, karanlık denizin üzerine, bir odanın tek penceresinin açıldığı koruda ağaçların kuytusuna. Yol işaretleri ve ışıklı levhaları ihmal edilmiş otobanlarda nereye gideceğini kestiremeyenlerin, yola çıkıp da çok geçmeden gerisin geri dönenlerin bile üzerine. Kar yağıyor.

Doldurulan denizi de, oyulan dağı da, taş kesen kalbi de örtüyor sütresiyle. Her şeyin üzerine bir örtü çekiyor, ne var ne yok, iptal ediyor. Kendi hükümranlığından başka geriye hiçbir şey bırakmıyor.

Bir kuş tüyüyle dokunuyor. Uyanılmaz uykulardan, geç kalınan sınavlardan, düşülen gafletlerden uyandırarak, yeniden rüyaya yatırıyor. Kar yağıyor.

Omzuna bir kuş tüyü konsa ağzından burnundan kan boşananların üzerine, her hikâyenin sonunda kar yağdığını unutmuşların göz bebeklerine, yaşadıklarından en fazla şüphe ettikleri yerde kendini hayata vurduranların kan ayaklarına kar yağıyor.

Yüzmeyi derin sularda öğrenip de sığ sularda boğulan mahir yüzücülerin kulaçlarına, kalbin akışı durduğu için aklı suçlayanların aklına, her kar tanesinin bir levh-i mahfuz sözleşmesi olduğunu unutanların hatırasına. Görmüyor musun? İçinde bir suret, bir sancı, bir doğum, bir mesnevi var. Bir demet nergis açıyor derken. Kar yağıyor.

Âh, nasıl yağıyor bir bilsen!

Göklerin kapılarına talip olup da bedel ödemeyi göze alamayanların,

gerçeği görmek isteyip de acıya razı olamayanların,

söz etmeye kalkışıp da dili tutulanların bile üzerine yağıyor.

Sadece soylu bir tekrar değil bu, perdeler açılıyor. Ağır ağır, tane tane, kar yağıyor.

İnsanın kendisini dünyanın henüz ilk gününde hissetmesine neden olabilecek ürpertici bir sessizlik içinde, bir gözyaşı şişesinin yeşil ve yarı aydınlık gölgesinde. Kayıplara alışkın köşe başlarına gül yaprakları serperek, her şeyi kemale erdiren o büyülü dokunuşla kar yağıyor, sessizce.

Noktası konmamış cümlenin sonunu getirmeye çalışırken sözün ucunu tümden kaçıranlara kalemi bıraktıran bir sesle. Durup durup bir noktaya saplanmış bir bakış armağan eden bir sesle.

Bütün sesleri yutarak sessizce.

Gecenin bir vaktinde gümüşten bir el dokunmuş gibi.

Soğuk ayın önünden geçen kurşuni bulut gibi, ihtiyacın olan tek şey gibi, sessizce.

Yazılacak son bir yazın kalmış da sen ona uyanmışsın gibi soğuk ve sessizce.

Suyuna sabununa nicedir dokunmadığın benzetmelerin hepsini sırtlanıp, kendini bir tepe başından aniden koyuverircesine.

Demedim mi ben sana, bak işte kar yağıyor.

Söylenmemiş cürümün sözlerini dilemiş gafletteki kalbe bile, kar iniyor.

Unutmuştun oysa. Hiç mi ummuyordun? Ama bak, her bir tanesi gaflete merhamet edenin adıyla, kar yağıyor.

Nesi varsa getiriyor, ne'n yoksa gönderiyor.

Bu şehri aklarcasına. Kaybolanları elinden tutup kaldırırcasına.

Bir daha durmazcasına.

Sessiz sesiz, ağır ağır, tane tane göklerden dökülüyor.


 

Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Yolların sonu
« Yanıtla #18 : 08 Nisan 2012, 01:00:49 ÖS 13 »

Dört ucundan bağlanmış bohçam hazır değil. Aklım yarı yollarda kalmış, feleğim gibi hesaplarım da çoktan şaşmış benim.


Ama yine de Sen beni de Kâbe'ye yüz vuran sonra duasını şaşıran bir Mecnun-ı bîçaren kabul et. Yolların sonundayım, gidecek yerim yok, yolumu açık et.

Hazırlıklarını tamamlamışların tatlı telâşıyla çıkmıyorum bu yola. Ezilmiş, hırpalanmışlarla birlikte geliyorum. Küskünlerin, yorgunların kafilesindeyim ben de. Kırgınların, yaralıların, gidecek yeri, atacak adımı kalmamışların, vurulmuş da ortada kalmışların, ölmüş de cenazesi unutulmuşların grubundayım; yolunu şaşırmışların, kendisini karanlık bir ormanın ortasında bulmuşların. Dilese de oluvermemişlerden, ruhu defalarca yanan, derisi diri diri soyulan, her defasında bir daha yansın diye bir daha yenilenlerindenim. Hiç yara almam sanırken aldığım yaralarımdan tanınırım belki. Yürümeye mecali kalmamış da iki koluna girip sürüklenen hastalar kafilesine kaydedilmiş olmalı adım.

Bu halde, bilmiyorum ki neyi götürür neyi bırakırım? Ne'den bütünüyle kopar neye gönülden bağlanırım? Neyi tanır neyi hatırlarım? Neyi unutur neyi şaşırırım? Gidip de geri dönemem belki, nutkum tutulur, görüp de konuşamam. Taş kesilirim, iki sözü bir araya getirip de anlamlı bir cümle kuramam, başına büyük bir harf sonuna nokta koyamam.

Gördükten sonra yazamam ihtimal. Olsun, aklıma düşen cümleyi kaydetmeyivereyim bu kez de. Yanıma kâğıt ve kalem almayacak denli dünya yüklerinden soyunarak, eş dostla, çoluk çocuk, konu komşuyla bir daha hiç dönmeyecekmiş gibi vedalaşarak ve gerçekten de geri dönen bu giden olmayarak, yani en fazla da ben, ben'le vedalaşarak; dünyaya dair bütün tanışıklıklardan sıyrılarak yepyeni bir yüzle yepyeni bir giyimle gireyim yola.

Değil mi ki insanın insana, insanın hayvana, kurda kuşa, börtü böceğe, dala, ota, yaprağa, taşa, toprağa, en önemlisi insanın kendi kendisine zerre miskal zarar vermesinin yasaklandığı o yere gidiyorum ben. Hayatın beni yorduğunu sağır sultanlar duymuşken, bu dünyada gidebileceğim tek yere, varlığın doğasına kıl kadar müdahalede bulunmayı yasaklayan bir sınır ötesine dönüyorum yüzümü. Varlığı cennet doğasında saklamayı emreden o yerde balçıkla sıvanmış kalbime bir el dokunur elbet gözyaşımı silen bir Kimsesizlerin Kimsesi bulunur.

O sınıra, o eşiğe dayanarak şöyle bir bakayım etrafıma başımda akıl gözümde nur kalırsa eğer. Yörüngesini bulmuş o mahşer kalabalığına bakayım da o kıyamet sabahında her bir âdemoğlunun bir zamanlar dünya yaşamında ruhlarına geçirdikleri ten libasının dönüşün hızıyla bir gömlek gibi sırtlardan sıyrılıp bir kenara fırladığını göreyim.

O dönüşte tenlerin sarı, kırmızı, mavi, turuncu ve diğer bütün renkleri öyle hızla birleşsin ki rengârengim önce bembeyaz olsun sonra kurşun gibi bir siyahta dursun. O simsiyahın önünde benim de beni ben yapan yanlarımı, yönlerimi, renklerimi yok eden, farklılıklarımın altını çizen değil onları silen, taş rengi, toprak rengi, yaprak rengi bir gömleğim olsun. Yetmiş iki milletten insanla aynı renge boyanıp aynı yüze sahip olayım, kendimi terk edeceğim yörüngeye dâhil olayım. Orada bu dünya ile öbür dünya, masiva ile mavera, buralar ile öteler, asıl ile suret, fizik ile metafizik arasında uzanan koridoru, açılan kapıyı, çekilmiş eşiği, uzanan ağacın sınırını, işaret taşını ben de fark edebileyim. Gafletle geldim gafletle gitmeyeyim.

Rabbim, derin kederler, güceniklikler, sitemler, küskünlükler, kırgınlıklar, cürümlerim kadar büyük acılar içinde geliyorum. Baştanbaşa hatayım ben de. İyi de benim içimdedir kötü de. Şeytan da benim dilimden konuşur melek de. Habil de benim Kabil de. İsyanım yoktur Sen şahitsin, hâşâ, ama küstahlığımı, gafletimi, heveslerimi affet. Kapından çevirme geri. Silme kayıtlarından, beni de hesaplarına dâhil et. Bana da kulum de, beni de defterine kaydet.

Bana da nasip et. Gidecek yerim yok, benim de yolumu açık et.


 


 

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #19 : 10 Nisan 2012, 01:21:37 ÖS 13 »
giderken bu sözler söyleniyorsa dönerken kim bilir neler söyleyecek...

Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #20 : 10 Nisan 2012, 02:04:46 ÖS 14 »
Ben de bu gidişin dönüşünü çok merak ediyorum ve tanık olmak istiyorum inşaallah...

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3018
Ynt: Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #21 : 24 Mayıs 2012, 07:11:26 ÖS 19 »
       
Aşkın hâlleri 7  Nazan Bekiroğlu



Hâlden hâle girmesi aşkın doğasındandır. Cennet-mekân bir duygu olmasına rağmen değişken mizacı onun bir dünya bulaşığı taşıdığını da gösterir. Makamdan makama atlar aşk, hâlleri vardır.


Hayranlık ile başlar aşk, her hayranlık bir hayret doğurur. Nasıl olduğuna, bunun nasıl olup da sizi bulduğuna, üstelik sadece sizi bulduğuna hayret ettiğiniz ihtilâlli bir kamaşma hâli. Evren ile bir bütün olduğunuzu, yaradılışın sadece size mahsus kılındığını hayretle fark edersiniz. Dünya bu kadar güzel miymiş, insanlar bu denli iyi? Bütün şarkılar sizi bütün kelimeler onu anlatmakta; Züleyha "çöre otu" dese de Yusuf'tan bahsetmektedir aslında. Her ilgi aynı merkeze çıkar. Bu, harikulâdedir. Bir yörüngeye bağlanmış, onun etrafında dönmektesinizdir artık. Üstelik mukabelesi de vardır. Sizin, yörüngesine girerek etrafında döndüğünüz parıltılı seyyare de sizin etrafınızda dönmektedir. Orada zaman durur. Âşıkın zamanı cennet zamanıdır çünkü, onun kalbi zamansızdır. Aşkın duygular arasındaki müstesna yeri zamansızlığı yani cennet zamanını daha bu dünyada kalbe tecrübe ettirmesiyle ilgili olmalıdır.

Hayranlık ve hayreti, "yaratma" izler. Vasf edilse bile bu şehr içre olmayan dilberleri, hiç olmayan kadınları gerçek sanmaya başlarsınız. Duvardaki fotoğraf gerçekteki sevgilinin yerini tutmaya başlar. İmaj gerçeğin yerini işgal eder saygısızca. Sır, sevgilinin kendisinin bile boy ölçüşemeyeceği bir heyulâya dönüşür. Aşkın en ihtişamlı fakat en tehlikeli makamıdır bu. Ama başka yolu yoktur.

Gün gelir yarattığınız sen ile gerçek sen'in aynı olmadığını fark etmeye başlarsınız. Durup dururken durgun suyun üzerine bir fiske vurulur, bir küçük taş düşer. Su dalgalanmaya mı başlamıştır? Büyünün bozulduğu ilk andır bu. Âşığın kalbinde dünya zamanı bir iki saniye ilerlemiştir. Büyünün bozulmasından çok daha fazlasını, büyünün bozulabileceğini anlarsınız o an. Kendinizi bunun böyle olmadığına ikna etmek için gerekçeleriniz henüz yeteri kadar kuvvetlidir. Her defasında düştüğünüz kuyudan çıkmanız mümkün olur, yine cennet zamanı olur. Ama öyle bir an gelir ki bu kez oradan çıkmanızın artık mümkünü kalmamıştır. Üstelik aşkın gailesi insanı aşk olgusu ile yüz yüze getirmesidir, bir aşkın yıkılması bütünüyle aşka olan inancı yerle bir eder. Bir aşk biterse "aşk"ın bittiği makamdır bu. Kıyamet hâli burada başlar.

Kıyamet hâlini aşkın enkaz hâli izler. Yarı ölü, soluk alıp vermekte zorlanırsınız ve bildiğiniz tek şey vardır: Bu böyle gitmez. Bu yüzden aşkın inkılâbı elzem, ya sükûnete ya cinnete ya nefrete dönüşmesi kaçınılmazdır.

Sükûnet makamında her şey bir gölgeye dönüşmüş, sakinleri bu dünyada kalmayı, hiç olmazsa avunmayı başarmışlardır. Görece kazasız geçmişlerdir bu yangın koridorundan.

Cinnete düşenler dağ gibi dalgaların kıyıyı uğultularla dövdüğü vakitlerde çıkarlar ortaya. Yüzlerinden tanırlar birbirlerini. Bir yarıları inip de tahammül edemedikleri derinde kalmış, vurgun yemişlerdir onlar. Karanlık bir sözcük, kırık bir hıçkırık, yaralı bir gülüş kaplamıştır yüzlerini. Bakarlarsa da görmezler. Bu dünyadan değillerdir artık. Varlıkları ile yoklukları arasında bir fark yoktur. Kırık bir şarkıyı mırıldanırlar biteviye. Onlar dokunulmazlardır.

Nefret, aşktan boşalan yere dolduracak daha uygun bir duygu bulamayanların hâlidir. Enerjisi aşk kadar yoğun, aşk kadar ateş tek duygu belki nefret olduğundan. O da bir şeyi, tek şeyi, aynı şeyi muhatap aldığından. Aşk kadar yakıcı bir o kadar katıksız. Aşk kadar dengesiz, aşk kadar toz duman.

Nihayetinde af hâli gelir aşkın eğer gelirse. Nefretin bile son bulduğunu fark ettiğiniz bir sabah af makamında olduğunuzu fark edersiniz. Nefreti besleyen aşk da ortadan kalkmıştır aniden. Hayret! Söndürdüğünüz bütün kandiller bir bir yanar. Kaldırdığınız bütün giysiler yeniden sırtınızdadır artık. Affedersiniz. Af dilersiniz. Zaman yeniden dünya zamanıdır. Ve af, aşkın külliyatı içinde en pahalı makamıdır. Bedeli bizatihi aşkın kendisidir çünkü.

 

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3018
Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #22 : 08 Haziran 2012, 03:01:36 ÖS 15 »
"Su yaratılmamış olsaydı susamayı bilmezdik. Hasret varsa bir yerde mutlaka vuslat da olmuş olmalı. Kavuşmasak özlemezdik''....

Nazan Bekiroglu

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3018
Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #23 : 04 Ağustos 2012, 05:35:03 ÖÖ 05 »
"Çünkü en zayıf olduğum yerden sınanmış en hassas olduğum yerden vurulmuşum. Hangi yanımdan yara alsam o yanımdan ağrımışım. Taşıyamam zannettiklerimi taşımış, taşırım zannettiklerimin altında kalmışım. İçimdeki ummanı önce sızdırmış sonra taşırmışım..Öyleyse hepsine de amenna. Değil mi ki seçilmişim.."

Nazan Bekiroğlu

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3018
"İki yabancı"
« Yanıtla #24 : 13 Ağustos 2012, 04:49:40 ÖS 16 »
"İki yabancı"

 
Nicedir Balkan ve I. Cihan Harbi'ne dair yanık defterleri karıştıran biri olarak, bizatihi savaşın rezaletini görmüş yerli ve yabancı subayların, askerlerin, gazetecilerin hatıratlarını okuyorum. Gözümün önüne her defasında bir fotoğraf geliyor: Dizlerindeki fer tükenerek bir hendeğin kenarına çöküvermiş, tayın torbası omuzunda, başını kolunun üzerine bırakarak ölüme yakın derin bir uykuya dalıvermiş bir erin resmi bu.




"Askercik"in her savaşta aynı kişi olduğunu anlıyorum bu resme bakarken. Hepsi birbirine benziyor onların ve hepsi yetiştirilmesi için onca emek sarf edilmiş, kendisine onca ümit bağlanmış birer ana evlâdı. Lâkin savaş siyasilerin ihtiraslarında, kumandanların beyininde hazırlansa da asker kesiminin sırtında kazanılıyor ya da kaybediliyor, mutlaka onların sırtına biniyor bu yük.
 
"Niye savaşır ki insanlar şu herkese yetecek dünyada?" diye sormamam gerektiğini biliyorum artık. Bu soru, dünyanın cennet olduğunu zanneden saf kalplerden geçebilir ancak. Oysa dünyanın cennet olmadığını öğrendik çoktan. O vakit kalıyor geriye başka bir soru: Savaşla katliamı, saldırıyla savunmayı ayıran nedir? Yüce bir varlığın korunması uğruna can feda etmekle çirkin bir menfaatperestliğin umuma mal edilmesi arasında nasıl bir çizgi vardır? (Çizginin bu tarafındaki kutsal dokunulmazlar bu yazının dışındadır). Fakat savaşı saldırmacı ve savunmacı olarak ikiye ayırsak bile onun gerçeği değişmiyor. Çünkü savaş, yakıtı masumların bedeni olan bir motordur ve tek masumun bile nâhak yere öldüğü yerde bütün evren ölmüş demektir.
 
Savaşın "Ne" olduğunu düşünüyorum şimdilerde, kavram olarak değil yaşam olarak "Ne" olduğunu. Onun manası belli ama maddeye nasıl büründüğünü merak ediyorum. Durgun suların durup dururken nasıl dalgalandığını, o ilk bulanma anını.
 
Savaş önce bir zihinde bir fikir olarak beliriyor ya da aynı anda farklı zihinlerde zuhur ediyor olmalı. O fikir benzer fikirlerle besleniyor, onaylanıyor, kışkırtılıyor, neticede kıvama geliyor. Sonra resmiyet kazanıyor; meclisten, padişah iradesinden, resmî gazeteden geçiyor, kanuna dönüşüyor. Kâğıt ve mürekkeple varlık buluyor bu aşamada fakat henüz soyut, hâlâ kâğıt üzerinde. Sonra şifreli telgraflar, telefonlar ve ajanslarla gönderilen emirler ve talimatnamelerden ibaret bir eylem takvimi coğrafyanın en ücra köşelerine kadar kan pompalayan bir damar ağı gibi atmaya başlıyor. Hâlâ kelime halinde, kâğıt üzerinde. Fakat o emir yüz binlerce insanın hayatını bir anda değiştiriyor, onların bambaşka bir yaşamın içine geçmesine sebep oluyor. O yüz binlerce insanın birer'liğinin, kendi hayatlarına dair tasarruflarının hiçbir anlamı kalmıyor. Hazırlıklar tamamlanıyor, ordular kuruluyor ve savaş mıntıkasına doğru sevk ediliyor. Bunun bir de ayniyle tekrar eden bir mukabili var: Karşı ordu. Nihayet iki ordu birbirine doğru yaklaşırken savaşın manası orada madde kazanıyor. Önce top sesleri duyuluyor. Biraz daha yaklaşıyorlar. Bombalar fırlatılıyor, şarapneller patlıyor. "Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak" işte bu zamanda kopuyor, "sırtlara, vadilere, sağnak sağnak" boşanıyor Âkif'in tasvir ettiği gibi. Biraz daha yaklaşıyor iki ordu. Bu defa tüfek atışı başlıyor. Kafasından, gözünden, karnından, kalbinden vurulanlar nereden vurulduğunu çoğu kez anlamıyor bile. Bu da bir süre devam ediyor. Sonra birden tüfek sesleri de kesiliyor, sessizlik oluyor. İşte o zaman anlaşılıyor ki süngü savaşı başlamış, artık göğüs, göğüse dayanmıştır.
 
Birbirini hiç ama hiç tanımayan, dünyalar bir araya gelse karşılaşma ihtimali de bulunmayan iki yabancı, birbirinin tenini, terini, etini, kanını, sıcaklığını, kokusunu hissederek; nefes nefese, yüz yüze, ölümüne kucaklaşıyor. İkisinin iniltisi, çığlığı birbirine karışıp kanı yekdiğerinin omuzuna damlarken biri diğerinin gözünün içine bakıyor. Ve en mahrem haliyle görüyor karşısındaki yüzü, üzerine ölüm ürpertisi sinerken.
 
Dostoyevski benzer bir bağlamda sormuştu: "Böylesi bir yakınlıktan hangi ruh kendisini yara almaksızın kurtarabilir?"


*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3018
Hiç kuşku yok, seçilmişim
« Yanıtla #25 : 17 Eylül 2012, 03:28:55 ÖS 15 »
Hiç kuşku yok, seçilmişim

Ne garip! Önce ceset kılınmışım, sonra ruh üflenmiş bana.


İçecek suyum, yenecek lokmam, ikbalim, itibarım, idbarım, çilem varmış. Benim de yürünecek yolum varmış şu küre-i âlemde, bu dünya üzerinden ben de gelip de geçecekmişim.

Yoklar defterinde değilmiş kaydım. Toprak kıvamında takılmamış, cesetle toprak arasında kalmamışım. Ruhsuz bir beden olarak doğmamış, şuursuz bir ruh olarak yaratılmamışım.

Adem'den vücuda geçmişim, vücuddan hayata, hayattan ruha, ruhtan şuura.

İnsan olarak yaratılmışım.

Taş değilmişim, toprak, su, hava, ateş değilmişim. Everest'te bir çiçek, Ağrı'da bir kaya parçası, bir çalı horozu değilmişim.

Öyleyse seçilmişim.

Ya seçilmeseydim? Bunca acıya, bunca çileye rağmen ya var olmasaydım? Adım, kullar listesine yazılmasaydı benim de? Levh-i mahfuza bir insan ismi olarak geçmeseydim? Ben olmasaydım ya? Bir kader biçilmeseydi, bir ruh üflenmeseydi bana, hareketli kılınmasaydı şu kırk dokuz kiloluk bedenim?

Hiç kuşku yok, seçilmişim. Bir insan olarak yaratılmış, dünyaya salınmışım. Kaderimi kuşanmış, her kazaya her belâya ezelden "Beli" demişim.

Bir sürgün gömleği geçirmişim eynime, epeyce ağır gelmiş. Bu yüzden "İyi ki" demişim yeri gelince, ama daha çok "Keşke" demişim. Yeri gelmiş bir dağ altında ezilmiş yeri gelmiş bir kaşık suda boğulmuşum.

Tel kopmuş da teli koparan yokmuş. Kan akmış da bir vurulan bir vuran yokmuş. Ama işte bir vurgun varmış ortada da hiç kimsenin suçlu olmadığı yerde bir suçlu bile yokmuş. Çünkü suç yokmuş. Farzı, muhal olmaktan çıkaran yegâne, cesaretmiş de o da bende yokmuş.

Çünkü en zayıf olduğum yerden sınanmış en hassas olduğum yerden vurulmuşum. Hangi yanımdan yara alsam o yanımdan ağrımışım. Taşıyamam zannettiklerimi taşımış, taşırım zannettiklerimin altında kalmışım. İçimdeki ummanı önce sızdırmış sonra taşırmışım.

Kelimeler verilmiş bana, isimler öğretilmiş. Bir âh çekilse dünya dönecekken; ben, her şey karanlığa gömülmeden önce, kendimden sonsuzluğa bir şey bırakmaya kalkışmışım. İsmimin ilk hecesi bir somun ekmek son hecesi su dalgasıymış oysa. Aynı sözcüklerle özetlerim kendimi sanmışım da ezberlemem gerekeni sökememişim bile. Elif'te takılıp kalmışım.

Gün gelmiş feryat etmişim yolumu kaybedip, sonra "Nerede kayboldun sen?" diye kendi yakama yapışmışım. Hesap sormuşum fütursuzca, küstahça.

En önemlisi de ölümlüymüşüm ben. Üstelik ölümlü olduğunu bilen tek canlıymışım. Ben kendi ölümüme refakat ederken bana refakat eden karanfil kokusunu almışım daha ölmeden. Karşısında en eylemsiz kaldığım ölüm kendi ölümüm olmuş. Yani hâlâ gaflette, hâlâ hepi topu kendi ölümünü anlatan bir roman kahramanıymışım.

Dayanamamış, arabayı sağa çekmiş, "Benden bu kadar" demiş, şimdi artık sadece beklemeye başlamışım. İki elimi iki yanıma sarkıtmış, kendimi boşluğa bırakmışım. Nedense radyonun düğmesine dokunuvermişim birden. Bir cümle çıkmış bahtıma, öylesine durup dururken: "Bir günahtan çıkıp bir günaha batarlar. Ama yine de ümit vardır çünkü af vardır." diyormuş bir ses.

Gördüklerimin rüya olan hayatlar değil, hayat olan rüyalar olduğunu anlamışım. Rüyalarımı kaydetmek gibi onları yorumlamayı da bir tarafa bırakmışım. Rüya içinde gördüğüm bir rüyadan uyanmışım. İtidalse bunun adı şimdi ben mutedilmişim.

Anlamışım ki dünya âlem perdesinde ben de gelip geçici, ben de bir gölgeymişim. Asıldan nasibim var ama şimdilik suretmişim.

Öyleyse hepsine de amenna. Değil mi ki seçilmişim.

 

*

Çevrimdışı ZeynebVera

  • **
  • 66
  • BizimÜmmetTakıntımızVar
Ynt: Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #26 : 11 Ekim 2012, 01:39:52 ÖS 13 »
"Çayın miktarına en uygun su miktarını kestirebildiğinde sen de çay da demlenmişsin demektir."

-Nazan Bekiroğlu, Nar Ağacı
"..Kimse Allah'ın müsade ettiğini yapmama engel olamaz.."

-Şamil BASAYEV

*

Çevrimdışı ZeynebVera

  • **
  • 66
  • BizimÜmmetTakıntımızVar
Ynt: Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #27 : 15 Ekim 2012, 06:31:54 ÖS 18 »
''Öyle ezildi ki içim hüzün desem yetmiyor,
keder desem yetmiyor.''

Nazan Bekiroğlu
"..Kimse Allah'ın müsade ettiğini yapmama engel olamaz.."

-Şamil BASAYEV

*

Çevrimdışı ZeynebVera

  • **
  • 66
  • BizimÜmmetTakıntımızVar
Ynt: Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #28 : 16 Ekim 2012, 03:52:53 ÖS 15 »
Tamam. Yorgunsun. Allah şahit, bilenler şahit çok yorgunsun.
Yaşanmakta olan bütün acılar gibi yaşanmış ve yaşanacak olan bütün acıların da kalbinin üzerine çöreklendiğini zannetmekten yorgunsun.
Böyle bir yükü bu kalp taşımaz biliyorsun. Ben de biliyorum.
Ama ‘kaldır bu acıları benim kalbimin üzerinden Rabbim’ diye bir dua da etmiyorsun.

| Nazan Bekiroğlu
"..Kimse Allah'ın müsade ettiğini yapmama engel olamaz.."

-Şamil BASAYEV

*

Çevrimdışı ZeynebVera

  • **
  • 66
  • BizimÜmmetTakıntımızVar
Ynt: Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #29 : 18 Ekim 2012, 09:06:38 ÖS 21 »
"...Konuşmak ki düşünmektir, düşünmekse özgür bilinç halidir. Bildik, üstünsün. Âmenna!" | Nazan Bekiroğlu
"..Kimse Allah'ın müsade ettiğini yapmama engel olamaz.."

-Şamil BASAYEV