Nazan BEKİROĞLU

  • 32 Cevap
  • 28484 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nazan BEKİROĞLU
« : 02 Haziran 2009, 04:07:37 ÖS 16 »


Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim


Fındığına uzak kemençesine yabancı kalsam da, kapım sokağına kapalı, kulaklarım şivesine tıkanmış olsa da. Ben, suyun kıyısında kurulmuş ve nicedir üzerinde bir kadersizliktir dolaşan güzel kentimin bahçeli evlerine ucundan kıyısından yetişebilen son nesildenim. Kötü huylu sözcükleriyle gerçeğine eremesem de ben bu şehrin düşüne yetiştim.
Ben de bir bahçeyi dolduran ağaçların üzerine günlerce yağan yağmurları sıcak bir odanın buğulu penceresinden bir çocuk olarak izledim. O eski zaman evlerinin çatılarına karın ağır ağır dökülüşünü seyrettim. Öyle gecelerde masalcı büyük annelerin son örneklerinden birinden "Altın tartmaz" kızın masalını büyülenmiş gibi dinledim.

Meydandaki Melek sinemasının yıkılmasını, Ayasofya'nın eteklerini dalgaların yaladığını hatırlayamasam da, Sahil Yolu'nun yerinde dalgalar, denizler estiğini hatırlayacak kadar eskiyim. Şimdi, gelişi-gidişi bol otoyollara dönüştürülmüş kumsallarda ben de ayaklarımı suya değdirdim. Başkaya'dan dalıp İskele'den su yüzüne çıkmadım ama ben de babamın gözleri önünde boğulma tehlikesi atlattım. Ben de takaların gümbürtüsüyle uyudum, martı çığlıklarıyla uyandım.

Anlatmayı sevebileceğim kışlık konakları, yazlık köşkleri vardı Trabzon'un. Bu evlerde yaşamayı bilen oturaklı beyefendileri, kırık bir şiveyi adamakıllı asilleştirerek koruyan ağırlıklı hanımefendileri. Polita yolunda sıralanmış yazlıklarda şehrin "bir demet yasemen" yüzünü seyrettim. Ben de Arnavut taşı döşeli sokakların sonunda küpe çiçeği, karanfil, hatmi ile burun buruna geldim. Sulanmış taşlıklarda bir yaz ikindisi, sardunya kokusunu içime çektim. Filbahri altında sersemledim. Fesleğene eğildim, hanımeliyle halleştim. Yaprağını incitmeden çiçeğine meylettim. Surların üzerinde büyüyen gölgemle eğlendim. Aniden bastıran kırkikindi yağmurlarına tebessümümü sindirdim.

Yollarım yağmuruna açılıp Fırıncı Rüştü'süne kapansa da, bulutuna açılıp köyünde tıkansa da, hatta ihanetse bunun adı, ben bu şehre suları ve gecesi mavi, minareleri ve gemileri beyaz bambaşka şehirlerle ihanet etmiş olsam da. Yine de bu şehrin her ekim ayını, Uzun Sokak'ın kim bilir hangi köşesine tezgâhını kurmuş kestaneciyi, bir akşamüzeri ansızın kaldırımlarda ışık topları yapan yağmurları bekler gibi bekledim.

Çocukluğum hem benim hem Trabzon'un cennet düşüymüş. Bir cennet elmasında ağırladım bahçeden sürgünlüğün ilk acısını. Konaktan apartmana. Bahçelerden balkona. Ağaçlardan saksılara. Güzel kentimin bahçeli evlerinin bir bir yıkılmasını, yerini çarpık bir apartman hesabının almasını sineme çektim. Bir şey gelmedi ki elimden, bahçesini yitiren kentimin ruhunu ve mazisini de unutmasını sessizce izledim. Kıvamın bozulması, kimyanın değişmesi an meselesi. Nasıl olduğunu ben de anlamadım, çok ani oldu ama beline ağır bir balta yiyip de boylu boyunca toprağa kapanan koca çınarın iniltileri arasında oldu bu.

Demem o ki, sarf ettiğim şunca cümle, şunca kelam arasında. Bu şehre eklemlenebilecek, ona borçlu, ondan alacaklı, dört duvar ve bir iç bahçeden başka bir şey bulamazken ben, Trabzon manzumesini canlı tutacak ana damarın çoğu kesikti bende. Bir yanım bile değil, çok yanım ayrıksı, yabancı. Ama değil mi ki biyografimin vazgeçilmez cümlesiyle, hep bu şehirliyim. "Bir şehri sevmenin şartı ona hizmettir" derdi Orhan Okay hocam. Sevmenin şartı hizmetse eğer ben, bu şehre bunca yıl hizmet ettim. Buradayım hâlâ. Hiçbir yere gitmedim. Şikayet de etmedim, kimselere bir şey demedim. Söz aramızda kalmasın, gitmeye gücü olup da gitmeyenlere özgü bir duruşla, için için bir taşra kibri bile geliştirdim.

Kıyısında köşesinde kaldığım, caddelerinden ürkek bir yabancının adımlarıyla geçtiğim doğrudur her hafta sonu. Yine de yağmurunda kayboldumsa da bu şehrin, denizinde duruldum, bulutunda bulundum. Bu şehrin havasını soludum, ekmeğini yedim, suyunu içtim. Şehirlerin de sakinlerinin üzerinde hakkı var. Şunun şurasında ben de bu şehirliyim. Ben ki, "iyi ki" değil "keşke"yim hep. Neye tanık olduğumu bilsem, hiç daha fazlasını kayıt düşmez miydim?

 

Nazan BEKİROĞLU-Nesil yatırımı
« Yanıtla #1 : 02 Haziran 2009, 04:11:03 ÖS 16 »


Örselenmiş bir zihniyet halinin metaforu olarak "bahçesini yitirmek" sadece benim şehrimin kaderi değildir. Son yarım asırdır neredeyse bütün Türkiye, ifadesini çarpık yapılaşmanın süreğinde bulan bir kayıp halinde. Şehirlerin, bir zamanlar olduğu şeyle aralarına tekinsiz bir unutkanlığın uçurumu girmiştir ve unuttukları hatırladıklarından daha fazla bir şeydir.
Şehir, bahçesini kaybederken kültürel mazisi ve şehir ruhu da yara almıştır. Oysa şehirleri ayakta tutan, onların kıvamını koruyan, köylüsüyle, kentlisiyle, yerlisiyle, göçmeniyle onun ortak bilincindeki kültürel devamlılıktır.

Öyleyse şehirlere, unuttuğu maziyi hatırlatmalı. Şehir, bir zamanlar olduğu şeyle arasına giren uçurumu önce fark etmeli sonra da aşmalı. Bahçeli devraldığımız kentleri hiç olmazsa zihninde bir bahçe kurabildiğimiz nesillere devredelim. Şehirlerin de sakinleri üzerinde hakkı var, emaneti aldığımız gibi iade edelim.

Uzun vadede nesil yatırımı en uygun ilk adımdır. Bundan 20 yıl sonra şehirleri devralacak, onun gündemini belirleyecek gençlerin ruhlarına, algı tarzlarına biçim vermekten söz ediyorum. Çünkü yarınları biçimlendirecek bir zihniyet ancak nesillere yatırım yapmakla elde edilebilir. Bu da ruh imarı, nesil mühendisliği anlamına gelmektedir. Zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Örnekse Tanzimat, anlamını kavrayacak ve hamlelerini sürekli kılacak gençleri benzer projelerle yetiştirmişti ve kendisini bundan sonra ancak garantiye alabilmişti.

Peki, nasıl gençler? Her şeyden önce estetik duygusu gelişmiş, güzelliği fark edebilen, insan sevgisi, yanı sıra hayvan ve bitki sevgisi de taşıyan, dünyanın insanlar kadar taşa toprağa, börtü böceğe de ait olduğunun bilincinde, empati yeteneği, merhamet duygusu yüksek, özgüvenli, güçlü, kibar, nazik gençler. Ama yanlışlıklar karşısında direnebilen, zorlu mücadeleleri de başarabilen gençler.

Nasıl yetiştirilir onlar, onlara nasıl yatırım yapılır? Okumaya, yazmaya, müzik dinlemeye, tiyatro, sinema ve resim sergilerine gitmeye sevk edilerek. Gezmeleri, görmeleri mümkün kılınarak. Huzurevi, Çocuk Esirgeme Kurumu, hastane ziyaretleri alışkanlığa dönüştürülerek, hayvanların korunması gereken bir şey olduğu öğretilerek. Doğayla iç içe olmaları, mimarinin anlamına ermeleri, güzel yapı ile çirkin yapılaşma arasındaki farkı kavramaları, bahçe kültürüne sahip çıkmaları sağlanarak. Ve daha bir sürü şey.

Çizdiğim programda kültürel baskınlık dikkat çekmektedir ihtimal. Ama öyle de olmalı. Çünkü teknoloji, sanayi, ekonomi, ticaret gibi rahatsızlığı kısa vadede daha çabuk fark edilen "sayısal" oluşumlar özde dil, düşünce, kültür, sanat temeline bağlıdır. Birleşik kaplar gibidir onlar. Taraflardan birinin zayıflaması diğer tarafın da dengesini sarsar, mahiyetini bozar. Kültür yatırımları en az teknoloji yatırımları kadar önemlidir. Ve bizi geleceğe taşıyacak olan dinamik, dağınık parçalar dizisi değil bir bütünlükler cümlesidir. Bu yüzden bir Süleymaniye inşası hâlâ bir Sinan kadar bir Süleyman'ın da varlığını gerektirmektedir.

Bütün bu eğitici etkinlikler arasında kuşku yok ki okumak ve yazmak en önemlisidir. Çünkü okumak da yazmak da dil demektir. Dil ise bir dünyanın nabzının attığı, zenginleştiği, genişlediği, güçlendiği yerdir. Bu nedenle son dönemde hem bazı belediyeler ve valilikler (Trabzon Valisi Nuri Okutan'ın adını bu kapsamda zikretmeliyim) hem de Hayrünnisa Gül Hanımefendi tarafından tanzim ve teşvik edilen okuma günleri gibi yazar-okur karşılaşmalarını da fevkalade önemsediğimi ifade etmeliyim.

Karamsar tablolar çizdiğime bakmayın benim. Hani neredeyse ümitliyim. Ümidim, siyasilerimiz özellikle kültür ve milli eğitim politikalarının iktidarların da üzerinde bir süreklilik taşıması gerektiğini fark ettikçe; kültür yatırımlarının en az teknoloji yatırımları kadar önemli olduğunu fark eden yeni kuşak yerel yöneticilerin sayısı arttıkça, artacaktır. Tekrar etmekte yarar var. Nesil yatırımı zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Ve bu kavramın terimleşme zamanı çoktan gelmiştir.


 

Sor bakalım onlara
« Yanıtla #2 : 01 Ağustos 2009, 11:01:51 ÖS 23 »

 
Bu yazının, kendimi bıraksam gözyaşlarına boğularak anlatacağım bir katmanı, şikâyete yaslanan bir ucu var. Ama bunu kendime saklayacağım. Hocalık tavrımı takınarak ve buruk bir kalple konuşacağım sadece. Dilim döndüğünce anlatacağım. Biliyorum ki his öğretilmez ancak bilgi devredilebilir. Belki o, birkaç zihne çarpabilir.
Bir ideolojiye dönüştürüldüğünde sempatisinin kapsama alanı daralan her şey gibi (feminizm, çevrecilik vs.) hayvanseverliğin de belirli bir sınıfa mahsus, ithal, moda bir duruşa dönüş/türül/mesi korkutuyor beni. Böyle bir bakış bozukluğunda anlam kaymasına uğrayan hayvansever sözcüğünü neredeyse bir sosyete hobisine indirgeyerek itici kılan şey, hayvan sevgisinin insan sevgisine alternatif teşkil ettiği şeklindeki yanılsama. Hayvansever, insansevmezmiş gibi. Oysa bütün canlılara, hatta cansızlara yönelik sevgi, insan sevgisine giden yolun da ilk adımıdır. Hayvan sevmeyen, insanı nasıl sevsin ki?

Fakat burada sevgiden önce söz konusu edilmesi gereken şey haktır. Çünkü sevgi, verip vermemeye bizim karar verdiğimiz bir şeydir. Ama hak öyle değil. Onu, vermek mecburiyetindeyiz. Bunun için, yaratılmış her şeyi Yaratan'ından ötürü seven, sevmenin aynı zamanda bir sorumluluk taşıma ve hak gözetme anlamına da geldiğini bilen eski kültür hayvan hakkı gözetmeyi onu sevmekten üste koyar. Günümüzde hayvan sevgisinin biraz da şaibeli bir terime dönüşmesi bu bilinci kaybetmemizdendir.

Oysa meşhurdur; Eyüp, hasta leyleklerin tedavi edildiği, korunduğu bir mekândı. Sokak kedilerinin beslenmesi için kurulan vakıflar vardı. Kuş evleri şefkatin göstergesiydi eski yapılarda. İstanbul, tavukların aç bırakıldığını fark ettiği anda sorumluları cezalandıran kadılar da tanımıştı. Kanuni, karıncaların bürüdüğü bir ağacı kestirmek için şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'ye bir dörtlükle sual ettiğinde, ondan, karıncanın mahşerde Süleyman'dan davacı olacağını telmihen manzum bir cevapla zarif bir gözdağı almıştı.

Menkıbe mecmualarında anlatılır; Abdülkadir Geylani'nin, sitemle nazar ettiği bir kuşun oracıkta düşüp ölmesi üzerine, sırtındaki cübbeyi çıkarıp müridlerine verdiği ve satın bunu, bedelini de yoksullara dağıtın, belki şu kuşcağızın diyeti olur, dediği. Beyazıd-ı Bistami'nin yolda giderken öldüresiye dövülen bir merkeple karşılaştığında onunla aynı yerden kanadığı. Ve daha pek çoğu.

Bunlar menkıbe belki. Pratik hayatta farklı muameleler de gerçekleşmiş olabilir. Ama toplumsal algı kendisini en çok da bu tür rivayetlerde hissettirir ve bu, bir zihniyet halidir. Neticede, uyuyan kedinin rahatını bozmamak için eteğini kesmiş bir peygamberin ümmetiyiz ve kayıtlarda sabittir Ebu Derda'nın ölüm döşeğinde iken devesine dönerek, "Ey deve, kıyamet günü benden davacı olma, sana taşıyabileceğinden fazla yük yüklemedim." dediği. İlle de Hz. Ömer'in, yerde bulduğu kanlı bir örtünün izini sürerek sırtı yaralı deveyi bulup acısını dindirmek üzere yollara düştüğü. Durumu sual eden Hz. Ali'ye, "Yarın Rabb'im bana, Ey Ömer ben seni halife kıldım, sen neden devenin acısını dindirmedin, diye sormaz mı?" cevabını verdiği.

Yiten bu bilinçtir. Ancak o bilincin sahiplenilmesi halinde; yasalara, bazı belediyelerin bütün iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü çözülemeyen sokak hayvanları sorunu da, sevmeyeni incitmeden ve seveni de riske etmeden, bir biçimde çözümünü bulacaktır. Ancak o zaman bir süs köpeğine cömertçe sarf edilen lüksün bir sokak çocuğundan esirgenmesine duyulan haklı tepkinin tetiklediği yapay kamplaşma da, hedefini şaşırmış öfke gibi kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Bütün bunları canım yandığı için anlattım. Adına ne derseniz deyin, hayvan sevgisi, hayvan hakları veya başka bir şey. İşte o, İslamî, insanî ve medenî bir tavırdır. Üçünden birinde olsun kendisine yer bulamayanlara gelince: Sor bakalım; bu dünyanın sadece kendilerine ait olduğunu onlara kim söyledi?
 

'Baran'; Fıtratın dili - Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #3 : 12 Eylül 2009, 02:09:45 ÖS 14 »
Sanatta ancak fıtrata uygun olanın gönülleri fethedeceğini sezecek kadar bilge, taşmış da durulmuş ırmaklar kadar berrak ve sakin. Bir o kadar derin. Şatafatsız, şaşaasız. İddiasızlığında ihtişamlı.
İranlı yönetmen Mecid Mecidi'nin filmi "Baran", hayatın sert yanına çevrilmiş bir masal ışıldağında küçük sahneler üzerinden akıtılmış aşka dair büyük bir hikaye. Hazin ve zengin. Rikkatli bir doğu dili.

"Sinema Dili" diye bir ara başlık açmak niyetinde değilim. Sadece zannımca, münferit parıltılarına rağmen kesintisiz ırmağının ortak dilini bir türlü bulamamış Türk sineması gibi romanının da yitik malını sahiplenir gibi sahiplenmesi gerekenin böyle bir dil olduğunu işaret etmekle iktifa edeceğim. Şarkın bilgeliğinde halin dili.

O dil ki, tepeden tırnağa aşk olan bir hikayede kahramanlar bütün şunları kimi taşarak kimi sızarak ayan beyan söylüyorlar. Ama erkek olan aşka dair tek kelime etmeden, kadın olansa değil kelime etmek sesini bile işittirmeden.

Erkek (Her sahnede/Her haliyle)

Sen geldin. Benim eziyetim dokundu sana. Ama bağışla, senin sen olduğunu bilmiyordum. Ne zaman ki öfkemin üzerine indi yağmur. O zaman duruldum.

Sen saçlarını tararsın. Ben seni, puslu aynanın içinde bir resim, ağır ağır uçuşan perdenin üzerinde bir gölge olarak fark ederim. Masal keser dört bir yan. Seni yeşiller içinde bir cennet çiçeği velvelesinde ilk kez gördüğümde, sen o musun, diye sormam bile. Bilirim ki rengini gizlesen kokunu saklayamazsın, perdeni çeksen ışığını boğamazsın. Benim gördüğüm benim rüyamda kalır. Senden şüphelenmek yerine çimento yanığı göz bebeklerimden şüphelenmeyi yeğlerim. Fark ederim aynanın sırtındaki sırrı. Eksiğim gibi durduğunu. Güvercinlerin kanat sesleri inşaat işçilerinin yanık türkülerine karışırken fıtratın dilinde işlemeye başlarım. Bir yanımdan sakinleşir ama bambaşka bir yanımdan taşarım.

Bir başka aynada tanırım kendimi. Bundan böyle hoş-halim. Latifim. Gördüm ya seni görülmek de isterim. Yağmurun rengini ateşte seçerken ne yana gitsen sana dönerim. Çıkarırım alnımdaki kara bağı. Bahtımı ekmeğine bağlarım. Anlamsız varlığım anlam bulur. Başkalaşırım. Mademki elinin dokunduğu her şey, bir bardak çay, iki parça şeker olsa bile. Harikulâde bir şey.

Çamura saplanmış kara lastik pabucun bütün masallardaki kristallerden daha varlıklıdır. Ama yokuşun dik senin, yükün ne kadar ağır. Senin taşıdığın benim belimi büküyor. Sen ezilme, bel verme diye her şeyden vazgeçebilirim. Sarı bir sayfanın resmiyeti üzerinden kazınan vesikalık bir fotoğraf gibi bir anda kimliksiz kalabilir, ismim gibi cismimden de geçebilirim.

Kadın (Sadece Bir Sahnede/Peçesini indirmesiyle)

Daha düne kadar yüzüm açıktı sana. Aramızda masumiyet ihlaline dair bir hece yoktu. Çünkü senin farkında olmadığım gibi benim farkımda olduğunun da farkında değildim. Ama şimdi bir bilmek halindeyim ki yüzüm, keskin inen bir satırın gürültüsünde, her şeyi karanlığa boğan bir perdenin düşüşü kadar ani ve kesin, senin yüzüne kapalı bundan böyle.

Çünkü beni fark ettiğin anda ve bunu benim de bildiğim anda ne senin senliğin ne de benim benliğim kalır. Geriye sadece içimizde taşıdığımız Âdem ve Havva ve aramızdaki ezel olasılığı kalır. Bu yüzden şimdi sadece yüzümü değil kalbimi de her an izleyen bir çift göze dair terbiyeyle, aramıza bir uçurum koyuyorum. Senden kaçıyor, kendimi senden gizliyorum.

Ama. Aşkın koşulanda değil kaçılanda, açılanda değil kapananda olduğunun da bilgisindeyim. Peçemi örterek açıyorum sana kapılarımı. Dahası ezeli bir bilginin ürpertisi yüzüme sinerken aramıza bir senlik ve benlik davası sokuyorum. Seni ben karşısında tanımlıyorum yani. Sana yer veriyor, baha biçiyorum. O dairede kendimi tamamlıyorum. Senden gizlenerek seni sen, beni ben yapıyorum. Böylece benim için taşıyabileceğin bütün anlamların farkında olduğumu da beyan ederek benim kadın senin erkek olduğumuzu yüzüme indirdiğim şu peçede aşikâr ediyorum. Bu halimle seni bir mümkün olarak gördüğümü itiraf ediyor, senle ben arasındaki bütün ihtimallere evet diyorum.

 

Irmak unutmaz
« Yanıtla #4 : 13 Eylül 2009, 12:34:40 ÖS 12 »
 
 Nicedir söylenmemiş cümlenin hakkında bir redifin üzerinde döne dururken. Her şey yerli yerinde, her şey her günkü gibiyken. Ama hayat bu işte, bırakmıyor. Eni-boyu gibi derinliği de var şimdi ekranların.
Gerçeğin kuşbakışı köpüren burgacında bulanık su bana dokunuyor, koyu çamur odama kadar sızıyor. Oruç mevsiminde iftar sofralarına kıvılcım sıçramış, ateş düştüğü yerden yakıyor.

Suyun sesi hiç bu kadar ürkütücü olmamıştı. Uzun ve bunaltıcı bir yazın üzerine inen yağmur hiç bu kadar yakmamıştı. O yağmurlar değil bu yağmurlar. Bu ırmak bereket taşırmıyor. Su, bağrına aldığını önce gizliyor sonra olanca gücüyle fırlatıyor. Mezarlar açılıyor, toprak bile cesedini kusuyor.

Evli evinde değil şimdi. Kiminin Karun rahatında, kiminin ömrühayatın kıtkanaatında parsellediği dünya malı suya giderken geriye yalnızca sıkı bir can pazarı kalıyor. Suyun aynasında ölümünden gayrini göremeyen kendi tabutunun kuru tahtasına sarılmış, tutunacak bir ip arıyor. Ama pamuk ipliğinin mecali yok. Pahalı bir bedelle açılıyor gözler hakikate. Dehşet, sararan yüzlere siniyor.

Çoban, sırtını kınaladığı, bahtını bağladığı sürüsüyle birlikte kapılıyor sulara. Yolların ağır kralı TIR şoförü ömrünü geçirdiği ekmek teknesinde, yorgunluk ertesi uykuların tam ortasında devrilip gidiyor. İşçi kızlar, 20 lira yevmiye, her gün gidip geldikleri servislerinde neler olup bittiğini bile anlamadan kapılıyorlar suya sele.

Kurtarılacaklar listesinde ciddiye bile alınmayan, ağzı var dili yok, sözsüz kelimesiz ama yine de bir can taşıyanlar. Onlardan geriye bir isim, çamura saplanmış bir pati izi bile kalmıyor. Talihsizlikleri, başlarını sokabildikleri barınakta onları yine de yine de buluyor. Üstelik elleri kolları bağlı, kafeslerin kilidi açılmıyor.

Sel bu. Allı pullu değil. Vuruyor ve gidiyor. Ama giderken önüne ne gelirse götürüyor. Eğer bırakırsa o bıraktığı da çok derin bir yerinden eksik kalıyor. Kalanların üzerine bir daha asla unutulmayacak isimsiz bir şey siniyor.

Bu kıyameti gören bundan böyle nereye gitse bir ölünün yüzündeki renkle dolaşıp duracak. Ona kendi yüzünde bile ölümü hatırlatan bir dünyada hayatın zaferine bir türlü inanamayacak. Melekleri incitmekten korkarak inen her yağmur damlası bile bundan sonra korkutacak. Ve sanki her an bir yerlerden yeniden patlayacak.

Kalp her yerde aynı çaresizlikle çabalar, insan her yerde aynı. Ama insanlığın can pazarında insanlık komedyası tekmil oynanıyor. Kimi kalpler mühürlerini perçinliyor. İnsanlıktan çıkmışların en arsız en hayâsız en çirkef en rezil yanı gecikmiyor. Suyun öfkesi annesinin kucağından yavrusunu kapıp götürürken akbabalar yırtık camlara sıçramış beyin kırıntılarını didikliyor.

Varlığın özü hava-toprak-ateş-su. Su hepsinden daha kuvvetli daha yıkıcı. Önlenemez gücünü gösteriyor. Önünde ateş de, hava da, taş da, toprak da duramıyor. Çığırından çıkmış, uğuldayarak geliyor.

Ama "doğal" felaket değil bu. Gök suyunu tutamıyor, yer suyunu yutamıyor çünkü. Dünya, emanetine ihanet edilmiş, dengesiyle oynanmış, uyumuna musallat olunmuş olmanın bedelini ağır ödetiyor. Misafirken sahipliğe, geçici iken kalıcılığa, iğretiyken sabitliğe kalkışan; gülün rengiyle, sütün tavıyla, yılanın dişiyle oynayan insandan çok daha uzun ömürlü o. Unutmuyor.

Şehir, silkinip sırtındaki ağırlığı atmaya çalışırken akış yönü kapatılmış, mülkiyeti elinden alınmış ırmak da intikamını alıyor. Bütün istediği denize kavuşmak oysa. Zamanı yok onun. Milyonlarca yıl boyunca arayıp bulduğu, kullanmasa da sahiplendiği, benim dediği yatağını, eninde sonunda, yüz yıl kullanmasa yüz birinci yılında geri alıyor.

 

'Şeb-i Yeldâ', 1914 -Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #5 : 29 Aralık 2009, 12:54:07 ÖS 12 »
Şeb-i Yeldâ. Yılın en uzun ve karanlık gecesi. Ama 22 Aralık 1914'te başlayıp da on beş günlük takvimin yekparesi gibi uzanan öyle uzun ve karanlık bir geceyi, feleğin çarkı dönmeye başlayalı beri hiçbir dağ görmedi. Bu dağ ben olalı böyle rûzigâr görmedi.
Çok yorgundular. Günlerden beri sonbahar yaprakları gibi bir bir dökülüyordular. Ama asıl fırtına onları bende bekliyordu. Dağdım ben. Her dağ gibi aşılmam şarttı. Beni aşamayanı yarı yolda komam dağ olmanın şanındandı. Üstelik sıradağdım ben doruğum bir değil çoktu. Bir uçurumu aşanı ikincisi bekliyordu.

Kar yağıyordu, tipiye dönüyordu. Gökten yağan yetmiyor kar bir de yerden tozuyordu. Kar dursa; zirve rüzgârı yıldız ayazı. Kurtuluşu yoktu. Öyle kısaydı ki gün; sabahla öğle ikindiyle akşam arasında vakit yoktu. Bir tek gece bitmiyordu. Gecenin en karanlık vaktinde yalan, sabah bir türlü yakın gelmiyordu.

Ukbayla dünya arasında düşe kalka bata çıka, yürümek değildi bu. İncecik bacakları incecik bedenlerini taşımıyordu. Haritalarına aldanmış kumandanların; piyano-rapsodilerle harelenmiş, kendilerine ait olmayan hayallerin talimiyle düşmüştüler yollarıma. Oysa dağdım ben, yolum yordamım yoktu. Aldığımı geri vermem hiç yoktu.

Bana geldiklerinde çoktan gitmişlerdi bile. Çoğunun damarlarında tifüs geziniyordu. Günlerdir boğazlarından bir şey geçmemişti. Taam listesini düşününce: Kahvaltı: Yok. Öğle: Yok. Akşam: Şekersiz üzüm hoşafı. Ekmek: Tam! Yerin dibine geçtim. Hele giysileri! Lâl kesildim. Kaputları yoktu, postalları yoktu. Asker olduklarını anlamak mümkün değildi birçoğunun. Sanki bir kısmı gündelik kıyafetle tarladan geliyordu. İçlerinden bir kısmı güneş çocuğu, kar'ı da tipiyi de ilk kez görüyordu.

Bir İsrafil sûru savruldu ki üzerimde o gece. İsyan, çığlık, cinnet, tekbir, tevhid. Kurşun sesi yok, düşman da az ilerde donuyordu. Herkes canının pazarında kendiyle alışveriş ediyordu. Bendim isyanlarının, korkularının, kurdu kuşu susturan çığlıklarının sebebi. Vadimde ormanımda boğuştular sehere kadar. Benimle savaştılar. Lâkin dağdım ben. Benim yenilmem yoktu. Onlardan geriye bir isim benden geriye bir zalim sıfatı kaldı. Allah şahit benim bu işte bir suçum yoktu.

Yoktu, onların hiçbir şeyleri yoktu. Bu cinnet gecesine karşı koyacak varsa varsa bir cesaretleri vardı. Bunca yitikten sonra geriye ne kalırsa o kadarlardı. Önce ellerinden, ayaklarından donmaya başladılar. Kimi en yakın arkadaşının kimi hiç tanımadığının sırtına abanarak toprağa uzandılar. Kimi olduğu yere diz üstü düştü, sonra boylu boyunca devrildi. Kimi ayakta dondu, dizleri kenetlenmişti. Bakışlarını kaldırdı göklere, kirpikleri buz tutmuştu. Donmuştu bakışları gözkapakları inmiyordu. Ateşe değmiş gibi bir anda düşenler oldu. Kimi gördüklerine takat yetiremeyerek cinnete sığındı. Kimi de daha fazla direnmedi. Tevekkeltüteallallah, bir tebessüm sırrıyla kendisini uykuya bıraktı. Sağ yanı çoktan sarkmış, sarılacak bir tüfeği kalmıştı. Ama eninde sonunda hepsi de sırtını bana yasladı. "Henüz 17", 18, 19'du. Hanelerinde bir murat alınıp verilmişliği yok, kalplerinden geçecek kocamış bir ana, çilekeş bir baba hayalinden başka bir şeyleri yoktu. En son kalpleri dondu, hissettim. Bu kadarı bana bile ağır geldi. Allahuekber diye inledim. Arşıâlâ titredi ben mi titremeyecektim?

Gece her birini örttü siyah sütresiyle. Sabah beyazdı. Kar güneşi öyle bir aydınlattı ki buz tülünü, ışıltısından gözlerim kamaştı. Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı. Öptüm her birini gözkapaklarından. Saçlarını okşadım. Pınarında donmuş gözyaşlarını kuruttum rüzgârımda. Her birini sırtında açılan nurdan kanatlarıyla Allah'a ısmarladım.

Sayıları mı? Saymadım ben. Doksanbin değil altmışbinmiş; altmış değil otuzbinmiş. Diyelim ki yüz, elli, on, beş. Hatta tek, bir. Olsa ne fark ederdi ki? Her biri tek her biri bir değil mi? O gece neler olup bittiğini dünya gözüyle kimse görmedi. Ama bilirim ben, çoğunun saçları bir anda bembeyaz kesmişti. Kâğıt yoktu kalem yoktu, mahşer günü tanık benim, bu gecenin kaydı benim üzerime kesildi.


 

Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #6 : 29 Aralık 2009, 07:45:04 ÖS 19 »
narçiçeği, nazan bekiroğlu ile tanışmama vesile olduğun için teşekkür ederim:)
dilini çok beğendim nazan hanım'ın. yazılarının özellikle sonlarını çok seviyorum. sürprizlerle dolu:)
Allah katında din İslam'dır. (Âl-i İmran - 19)

Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #7 : 29 Aralık 2009, 08:14:21 ÖS 20 »
Bir hayranı daha olduğunu kendisine iletirim inşaallah.Ben de diline,  yanyana koyduğu kelimelerinden  oluşan cümle yapısına hayranım:)

Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #8 : 30 Aralık 2009, 03:14:52 ÖS 15 »
Ey  Dağ  ! Sen ne yaptın !  Niyetin nedir ?
Bu ne  haşin  bir  hikâye , ne acımasız bir tasvîr ! 
Nerden çıkardın bunu ?  Karından mı , buzundan mı ?
Yoksa bir öldüren ,  bir  okşayan
Zalim rüzgârından mı  ?
Sen ne anlarsın ey Dağ  gönülden, gönül işinden ,
Nur yüzlü  fidanlarım  için derlenen türkülerden , 
Yakılan ağıtlardan , bestelerden. 
Gönüllerinde nice güzeller , hasretler  vardı
Rabb’leri çok sevdi aldı onları , mükâfatlandırdı
Peygamberlerine  komşu eyledi ; taçlandırdı.
Dur ! ey Dağ dur !  Ölmedi onlar !
Doyamadım  ver çocuklarımı  bana !
Çok üşümüşlerdir sıkı sıkı sarılayım ,
Güzel başlarını  yanan göğsüme yaslayayım ,
Saçlarını koklayıp , öpüp okşayayım
Yalnız birak beni ey Dağ yalnız bırak !
Sessiz sessiz  ağlayayım.




Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri

Ynt: Nazan BEKİROĞLU-Ben de bu şehirliyim
« Yanıtla #9 : 30 Aralık 2009, 03:33:01 ÖS 15 »
Böyle güzel bir yazıya,
bu kadar dokunaklı,
bu kadar güzel,
şiirsel bir anlatımla
yorum yapılabilirdi ancak...

Yüreğinize sağlık Elemin...

Nazan BEKİROĞLU-Yağmur lügatçesi
« Yanıtla #10 : 17 Ocak 2010, 06:52:51 ÖS 18 »
 

Yağmurun bazen ardı arkası kesilmeksizin, hiç ama hiç durmaksızın 20-25 gün yağdığı, sokak aralarının bile rutubet koktuğu, yosun bağladığı, şemsiyenin vücudun doğal bir uzvuna dönüştüğü bir memlekette nasıl olur da yağmurun üç-beş ismi olabilir?
Hepi topu sağanak, çise, bardaktan boşanırcasına. Çok zorlasam mevsimlerde genişleyen anlamlarla ya da ikinci bir isimden medet umarak kurulan tamlamalarla birkaç tane daha: Ahmak ıslatan, yaz yağmuru, nisan yağmuru, bahar yağmuru, kış yağmuru, kasım yağmuru, bir çokluk ekinde ışıklanmış kırkikindi yağmurları. Belki benim şu anda aklıma gelmeyen ya da tümden cahili olduğum bir-iki isim daha.

Çok az. Hani kelimeler hayata aynaydı? Hani hayatı kelimelerden okumak mümkündü en fazla? Hani, Eskimoların dilinde kar yağışına, Fransızcada aşka, Kazakçada geyiğin farklı mevsimlerdeki hüviyetine, Arapçada devenin her haline ilişkin otuzar civarında kelime vardı?

Öyle üç-beş kelimeye sığmaz, yağmur bu. Sabah yağanı akşam yağanı, kesilip de başlayanı, durup durup yeniden yağanı var. Yağmazsa hatırlanmayanı, yağarsa unutulmayanı. Ufukta görüneni, görünüp de gelmeyeni, ağırlaşmış bulutlardan ha düştü ha düşeni var. Vaad edip de vermeyeni, başlayıp ardı arkası kesileni. İçinden karanfil kokusu, fesleğen bahçesi, bahar dalı geçeni. Işıklı bahçelere sicim sicim, iplik iplik ineni, elma çiçek vereni.

Ekim akşam üzeri kaldırımlara ışık topları dökeni, kestanecilerin tebessümüne refakat edeni, bir kucak nergise, beklenmedik bir hikâyeye bitişip de, yazdan sıyrılmış ruhlara hayat vereni var. Kasım başında sayılı gün fırtınasıyla kışa döneni. Kuru çınar yapraklarına usul usul, iri iri düşüp ders böleni. Kül renkli ve adamakıllı yabancı bir sonbahar içinde yol alırken kompartıman camlarından süzülüp süzülüp ineni.

Rüzgârın önünde savrula savrula yağması, yolda izde esip savurması var. Yıldırımla, şimşekle, gök gürültüsüyle geleni, gelip de gitmeyeni, sessiz sedasız başlayıp da bitmeyeni. Öyle ince ince, eğri eğri değil, dağı da denizi de sisinde, kurşunisinde yok edeni, yer ile gökleri birleştireni, yaşanmışı da yaşanmamışı da alt üst edeni, ufuk çizgisini silip süpüreni. Kamçı gibi döveni. Ürküteni.

Serin suyun kuru toprağa inmesinde seyredilirmiş yağmurun en güzeli. Tamam, suyun toprağa karışması var. Lâkin gözden kaçanı, ırmağa, göle yağan yağmur var. Hele hele, yalnızca suyun kıyısında yaşayanlar bilir, yağmur bu, denize düşmesi var. Suyun su üzerinde rengi, biçimi, harikulâdesi var. Suyun suya karışması var.

"Suyun ahlâkı temizdir ateşe bir tek o karşı koyabilir", diyor Bachelard Ateşin Psikanalizi'nde. Ateşten bahsederken suyu anmadan olmuyor yani. Ateşe karşı su var. Kadim bir hikâyenin süreğinde yağmurun azap günlerinin üstüne inmişliği var. Gaflete merhamet edeni, hatanın, günahın, yanılgının azabını pirüpak, cehennem narını "serinlik selâmet" edeni var. O yağmazsa bu acıya katlanılmaz, olanı var. Lâl ü ebkem değil yağmur. Sese ses vermesi var. Onca kırılmış ümidin ama yine de tükenmemiş güzellik niyetinin üzerine inmesi var. Göz pınarına düşeni, yanaktan süzüleni, kana tere karışanı, her hikâyenin sonunda yağanı var.

Hüznün iflâh olmaz heveslilerine hayat. Güneşten sonra yağanı, yağdıktan sonra güneş açtıranı, bulutlarıyla cennet hatırası kılınanı. Ama daha çok hayat. Demem o ki kardan sonra yağarsa bir hayal kırıklığına dönüşmesi var.

Her şey gibi yağmur da aynı anda iki şey; iki kişiliği, iki hüviyeti var. Yılanın ağzında ağu, istiridyenin karnında gevher, Mevlevi tasında şifa. Yüzünü rahmetken zahmete, nimetken eziyete çevirmesi, lûtfederken külfet etmesi, can suyu verirken çürütmesi var. Yarı yollarda koyanı, sel olup boğanı, sabah yağarsa korkulmayanı, akşama kalırsa Allah korusun, olanı. Dalga dalga üstüne, dereleri yataklarından boşaltanı, ırmakları taşıranı var.

Yağmur bu, içinde kendi tezadı, kendi cehennemi. Kerbelâ'ya ineni, Tufana ekleneni.

Bu kadar çok hale bu kadar az isim. Besbelli yağmura ilişkin henüz öğrenilmemiş isimler var.


 

Be'nin noktası -Nazan BEKİROĞLU
« Yanıtla #11 : 26 Şubat 2010, 04:48:24 ÖS 16 »
Biçimlerin en kıdemlisidir nokta, en yetkini. Hemen bütün disiplinlerde her şey noktayla başlayıp noktayla biterken geleneğin noktaya gösterdiği itibar da bir özetler silsilesine gelip dayanır: "Evrenin özeti Kur'an'da, onun özeti başındaki Fatiha'da, onun özeti başındaki Besmele'de, onun özeti başındaki Bâ'da, onun da özeti altındaki nokta'dadır."
Tefsir kitapları Besmele tefsiriyle açılırken, bu nokta üstünde sayfalarca durulur. Mesnevi şerhlerinde de Mesnevi'nin Besmele ile değilse de Bişnev ile başladığı, Besmele'nin bütün anlamının da Bişnev'in başındaki Be'nin noktasına yüklendiği uzun uzun açıklanır. Sufi gelenekte pek çok eserin Be ile başlaması da aynı tavırdan kaynaklanır. Böylece her şey gelip gelip bir noktaya dayanır: Be'nin noktası. Çünkü Be'nin üstünlüğü altındaki noktadadır.

Hakikat ilminde, düşey bir çizgi olan Elif, kavranamaz tekliği, anlaşılmaz birliği, sıradan nazarlara meçhul olan dünyevi dışı alanı, gaybı temsil eder. Hiçbir fiilin, zamanın ve mekânın bulunmadığı, "Ol" öncesi muamma halini, Zât'ın kendisiyle baş başa olduğu ehâdiyeti, Gizli Hazine'yi. Be ise, bilinmek isteyen Gizli Hazine'nin isimlerinde yansıyarak bilinme halidir. Görünür âlemdir. Eski alfabede Be de ufuk çizgisi üzerinde yatay istikamette uzanan bir Elif'tir aslında, ama altına bir nokta almıştır. İşte o nokta Elif'i Be kılar. Elif o noktayla Be'ye dönüşür. O noktayla görünür. Öyleyse Elif'ten Be'ye, görünmeyenden görünüre yol vardır. Yol, o noktadan açılır.

Be'nin sırrı noktasında saklı. Ol, deyince olan, görünmezken görünen, bir isimken vücut bulan, ne varsa, Be'nin altındaki noktanın açtığı kapıdan gelir. Geniş kapılar çekmez bu yükü. Sırr ancak Be'nin noktasından geçebilir.

O noktada zahirden batına yol açılır, ahir evvele bağlanır. İki dil, iki dünya arasında o noktada tercüme mümkün olur. Ne ki ilk nokta çizgi haline gelmeye başlar o zaman; zaman başlar, mekân başlar, fiil başlar. Fiziğin yüzü o noktada metafiziğe bakar, ruh o noktada aslını hatırlar. Bunun için o kara noktanın sırtına yüklenecek anlamlar sonsuz kere çoğaltılabilir ve arka arkaya nokta redifli bir o kadar cümle sıralanabilir.

"İlim şehrinin kapısı", "Be'nin noktası" Hz Ali'ye bakılırsa; "İlim bir noktadır onu cahiller çoğaltmıştır". Çünkü nokta hikmettir, irfandır. Sonradan kazanmaz hazinesini. Her şeyi kendinde hazır bulur. Nokta her şeyi içkinken, ilimse çizgidir, çetrefildir. Sonradan kazanıldığı için cevher değil illettir. Bu kadar şeyi bilmek de gerekli midir? Değil mi ki ufuk çizgisinin üzerindeki nokta uçmaya kalkışır. Ufuk çizgisinin altında kalan nokta arzın çekim kanununa kapılır. Biri uçar biri düşer. Uçan nokta, düşen kara noktadır. Gözlerimiz karanlığa alışalı beri. İçimizdeki gül resmi çizgi nokta çizgi noktadır.

Nokta varlığın özeti. Noktasını bulamamış ya da yitirmiş her harf ol sebepten kusurlu. Ama eski alfabede sıfırı ifade eden şekil de bir noktadır. O zaman varlık yokluk olur, yokluk varlık. Hamid bu yüzden ihtişamlı bir bilmezden gelişle sorar: Bu sıfır nedir hesâb içinde? Tecahül-i arifane, çünkü bütün varlık ancak ona doğru değiştiği bir sıfırla mana kazanır. İlimle kavgalı Fuzuli aşka da ilme de son noktayı koyar o noktada; Leylâ, sûret-i aşk-ı Mevlâ'dır.

Fazla söze hiç gerek yok aslında. Noktanın içinde bütün mümkünler saklı. Mümkün nokta gayr-i mümkün nokta. Sır nokta esrar nokta. Bâb nokta ebvâb nokta.

Bilinenden bir eser yok. Bilinmeyen nokta nokta.

Bir parantez vakt-i ömrüm. Ölüm nokta doğum nokta. İsmimden sual edilse, bilin beni üç nokta.

Bir aynada seyrettim âlemin cümlesini. Aynam nokta sırrım nokta. Umduğum kadar büyük değilmiş, dünya nokta ben nokta.

Öyle uzaklaşmışım ki menzilden sıla nokta gurbet nokta. Döndüm baktım aldığım yol, nokta üstünde nokta. Gelen geçti, giden gitti. Sağım nokta solum nokta. Menzil-i maksûda varmış erenler. Söyleyen yok susan nokta.

 

Nazan BEKİROĞLU--Dili geçmiş zaman baharları
« Yanıtla #12 : 08 Mart 2010, 03:52:58 ÖS 15 »
 
 
Yeşilden maviye, griden lâciverde. Nar çiçeğine.
Havaya suya toprağa. Henüz cemreler düşmeden bile.

Fındık dallarında ilk üç yaprak yeşermeden.

Ağrı dağı eteğinde mor menekşe şelâlelerini köpürtmeden, çuha çiçekleri toprağı delmeden.

Ağaçların gövdesine su yürümeden, kuşlar hikâye söylemeye geçmeden.

Gelinlikli taş bebekler konuşmaya durmadan daha. Yürümeden koşmadan.

Billûr camekân içinde tebessümler sırçasını çatlatmadan.

İmajlar bir pazar kalabalığında mahfazasını kırmadan.

Ne var ne yok dört bir yana saçılmadan.

Bir nabız gümbürtüyle atmadan. Toprak, rayihalarını, papatyalarını henüz saçmadan.

Mavi gül açmadan.

Bahçeler beyaz, mor, kırmızı olmadan. İhtilâller patlamadan.

Ateş sardunyaları filiz, yaprak atmadan.

Kırkikindi yağmurları başlamadan, şemsiyeler bir tarafa fırlatılıp atılmadan.

Yağmur, ışığa kokuya boğulmadan.

Ağaçlar altında ateşler yakılmadan. Denizler kaynamadan. Gemiler suya gölge salmadan.

Her şeyi kemâle erdiren o büyülü dokunuş, dokunmadan.

Ocak ayında. Günler uzamaya başladığı anda.

Hani şeb-i yeldâ geçilmiştir ya nasıl olsa. Öyle bir akşam üzeri.

Ansızın.

Bir tarafa sıyrılan bulutların arasından gökler aralanır da, uzun zaman üzerine yeniden görünen soğuk, derin bir mavi.

Kışın en karasevdalılarının bile kayıtsız kalamayacağı bir berraklık göklerin renginde.

İlk fark ediş.

Beyazlar başka bir beyaz, maviler başka bir mavi.

Farklı bir mavi.

Neredeyse lâciverdî.

Taşın üzerindeki gölgemde farklı bir ebruli.

Akşamın rengi öyle derinleşirdi.

Bütün bir bahar külliyatını anlaşılır kılan bir sevinç hâli.

Gölgeler batı yönüne öyle eğikken, demek vakit çok erkenken.

Aslında henüz hareket yok, daha çok erken.

Ama yine de suyun üzerinde gülün rengi, ağaçların üzerinde rüzgârın sesi başkalaşırdı.

Irmağın aynasının kendisine karıştığı ana damardan daha aydınlık olduğu zamanda.

Bütün renkler başkalaşır, bir olağanüstülük başlardı.

Ağaçlarda bir parılcak yağmuru, korudan yükselen buğu.

Rüzgârın sırtında bambaşka bir fısıltı.

Enginlerden kopa gelen ilk dalganın uğultusu. Suyun üzerinde bir tül okşaması.

Belli, kışın kara kısmı arkada kaldı.

Bir yerlerde baharın emri çıkmış, yolu açılmış. Gönderir nesi varsa, o kadarlaşırdı.

Geleceği kesinlikle bilinip de bir türlü inanılmayan şeylerin gerçekleşmesi gibi kuru dallar bir anda yeşerirdi.

Işık, renk, bulut. Kaldır başını, göklerin emri.

Bir vakit. Bir sezgi. Lâ-mekân.

Bir andı. Önümüz bahardı.

Bakmayın -dili geçmiş zaman kullandığıma. Gecikti bu yazı.

Vallahi yakın, çoktan başladı.

Nazan BEKİROĞLU-Ağrı Dağı eteğinde mor menekşe
« Yanıtla #13 : 14 Mart 2010, 06:20:41 ÖS 18 »
Her zamanki gibi, en önemli parçayı değilse de birkaç önemli parçayı unutarak çıkarım dağlar yoluna. Bedel: Avuç içlerimin nasır tutması. Ağaçlar çiçeklerini yavaş yavaş terk etmeye başlar. Yalan çıkar erken bahar yazıları.
Önce Zigana'dan geçer yolum. Ey ki, bağrında bu yaranın açılmasına izin vermesen zirvenden geçerdim. Sen mehcûr, ben hicrine düşerdim. Sen olmasan eksik kalır geçmişim. Oysa senin yolunda ne kar ne rûzigâr kalmış. Uğultun azalmış, fırtınan zedelenmiş, haşmetin yara almış. Yıllar öncesinde bıraktıklarıma bakılırsa tam bir hayal kırıklığı yaşarım. Çıkmadan inilir eteklerinden. Başımda bir zirveyi aşmanın sarhoşluğu bile belirmez.

Çok geçmez. İki uyku arasında, yazısını yazdığım şeyle, Şeb-i Yeldâ 1914'le yüz yüze gelirim. Bir dağı daha bırakırım arkamda. Anna Karenina'nın evinde yolculuğuma bir gece ara veririm. Siyah bir şal, filizî renkte bir berjerin kolundan sarkarken abajurlar tutuşur tek tek. Sabah. Aralık kalmış kadife perdeden sızan gün ışığı hepsini hükümsüz kılar. Ses değil görüntü olur bütün okuduklarım. XIX. asırlardayızdır. İki kanadı birden açılır salon kapılarının, yeşil bir çini sobadan hararet sızar. Kalın duvarlar, çifte pencereler yetmez. İçerisi saltanat kesilirken dışarıdan sefaletin sesi gelir. Bu kadar mı karanlıkmış bu dağın arkası? Kar fırtınası başlarken gölgeler ezilir.

İnsanın içini yakan bir vâveylâyı izleyerek bilmediğim bir uzun havanın ortasına düşerim. Çözemem sözcükleri, arada duvarlar var. Melodiyi el yordamıyla derlerim. Böyle munis olmamalı bu topraklar. Sahibinden yitik havza; rüya devşiririm. Dağılır mürekkebim beyaz örtüler üzerinde. Bir türlü bir araya gelemediğimi fark ederim.

Bu kadar saltanat bu kadar sefalet, yolun sonunda durur görüp göreceğim. Dağ dağa kavuşur gibi Ağrı dağının eteklerine düşerim.

Ama nazlıymış. Göstermezmiş her zaman kendisini.

Gösterir mi? Göstermedi!

Olsun. Gördüğüm bana yetti. Bir dağın seyredilebileceği en uygun irtifa ancak bir başka dağdaki yansıması. Tendürek'e bakarım. Onca soylu edebiyatında ey Ağrı dağı, senin için söz söyleyenler kafilesine bir köşecikten de ben katılırım.

Ey dağ, tufanın hangi zamanı hangi zemini kapladığına akıl sır erdiremesem de seni göremeyince bile anlarım Nuh gemisinin felâhı ancak böyle yalnız bir ihtişama yakışır. Dalgaları anlatan kısmı sağlam kalmış olsa da gemi ve dağ bölümü kırık tabletlerden okurum kayıp kimliğini. Gerçeğin saklı kalırken efsanen muazzamlaşır. Değil mi ki soyunu ve kavmini, hayvan çiftlerini gemiye aldıktan sonra Nuh'un gemisinde bütün kapılar kapanır.

Ölü dillerin harfleri gibi, eteklerine ve zirvene yazılı muammalı sözlerin bilgisi de bana verilmedi. Ama kadim olanın bilgisinin doğuda kayıtlı olduğunu, onun da son-ucunun insanın saf gerçeğine, hepsi de aynı ortak kaynaktan gelen üst bilgiye çıktığını bilecek kadar ilim-irfan sahibiyim. Demem o ki bir geyiğin bile rüzgârı dinleyemediği zirvende dünyanın başka sonu kalmaz. Bir dokunsam un ufak olacağım taşların üzerine basmadan geçer giderim.

Ey dağ! Bak, yüzüm gözüm çizik, dizlerim kan içinde. Sana gelmeden önce aştığım nice dağın, tökezlediğim nice yamacın hatırına. Selâmı makamına taşımak borç, sana getirdiğim nice selâmın hürmetine. Beni de kabul et beni de siyânet et. Ben ki eteğindeki mor menekşeden daha azım. Köklerim olmasa bile. Bir yanım ateş-ten, bir yanım rûzigâr, bir yanım su olsa bile, en fazla toprağa yakınım.

Ey dağ, bakma ism-i nâzıma, cism-i nâtüvânıma, süsüme püsüme, yüzüğüme küpeme, bir ezber kolyesinde boynuma astığım lirikler külliyâtına. İçime bak. Dönüp geriye baksam kanımı iliğimi donduracak uçurumlara, sarktığım yarlara. Bu yol herkesten çok sana bana yaraşır. Düşmüşüm yollarına. Yolun sonunda aynı kişiysem o zaman kına beni. Eğer aynı kalırsam benim de kör et gözlerimi.

Ey dağ, dünyevî sadelikten çoktan vaz geçtim. Beklediğim tek şey uhrevî haşmetin uğultusu. Bundan böyle elbette ki kalbim kalbine karşı, yeminim sana doğru.

 

Nazan BEKİROĞLU-'Çanakkale hatırası'
« Yanıtla #14 : 22 Mart 2010, 11:08:13 ÖÖ 11 »
 
 
İstemek, fatihlerin olsun. Bana ziyaret yeter. Yol hali bu. Kalemimden sıçrayan mürekkebin lekesi giderek daha ürkütücü büyürken çokça tanıdığım meyvelerin ağaçlarıyla karşılaşmaktan hoşnut, düştüm yollara.
Defalarca geçtiğim şehirlerden bir kez daha geçerek daha evvel hiç görmediğim kentlere ulaştım. Denizle arasına geniş ovalar girmiş liman kentleri vardı yolumun üzerinde. Yekpare sütunları, ürpertici tapınakları yerle bir olmuş, eceli ne ileri ne geri alınabilmiş. Bir kadının sevdasına adanmış şehirlere düştü yolum. Tavanı su, zemini su, duvarları su, evvel şehirlerden geçerek girdim kapılarından içeri. Dirileri karşılayan ölüler şehri. Bir kandil aydınlığında aktık birbirimize ölü gözlerimizle. Durmadım. Devam ettim.

Bazen, kapısından geçer geçmez kendisini gözler önüne seren, beyaz mermer şehirlere girdim; bazen, kendisini ele vermek için çokça basamak çıkmayı koşul koşan şehirlere. Kendi zamanını kaybetmiş kentlerin sokaklarında dolaştım gönlümce. Her defasında bir öncekinin yıkıntıları üzerinde katman katman yükselen öyle şehirler ki, parçalanmış kemikleri müzelik eşyaya dönüştürülmüş gladyatörlerin çığlıkları da kalmamıştı geriye, onları, gösterişli yüzükler ve toprağa bakan bir baş parmakla uğurlayan imparatorlara tutulan alkışlar da.

Bir İsa hüznü taşıyan zeytin bahçesinde tükendi yolum. Kendisi için defalarca savaşılan şehrin en üst katmanında karıştı, havada çarpışmış mermi çekirdekleriyle antik koku kaplarının helezonları birbirine. Dağılmış subay düğmeleriyle dağ kristali gerdanlıklar, altın "diadem"lerle kuruyan kan damlası, dişle tırnakla kazılmış siperlerle mağrur kentlerin temel duvarları, kilit taşları. "Çanakkale içinde aynalı çarşı". Zülüf halkaları ile bir kafatasına kıyamete değin saplı kalacak bir misket arasındaki ani geçişi taşıyan kalbim. Taşı bakalım şimdi ey benim kalbim. Ey benim her şeye müheyya kalbim.

Buhur eyyamında, son menzilinden dönülmüş bir durakta. Şu zakkumun kızılca kıyamet gölgesi yeter. Serapa serinlik, serapa rûzigâr. Her şeyden vazgeçerim ki tarih içinde tarih, Çanakkale siyah-beyaz bir fotoğrafa yüklenir. 1915.

Bağdaş kurarak toprağa oturmuş bir bölük asker. Ama çileli. Ama yaralı. Ama vakur. Her şeyden vazgeçmiş ve her şeyi kazanmış. İnsan, fotoğrafın nadirattan sayıldığı böyle bir devirde bir fotoğraf kâğıdına hangi suretiyle düşmek ister? En güzel duruşuyla mı? En kendi oluşuyla mı? En sevdikleri, en sevildikleri, en kıymetlileriyle mi? Dikkatli bakınca, ön sırada, subayların arasında, bir ceylân. İki de yavru köpek. Muhabbetten ötesinin sonsuza kalacak bu fotoğrafta yeri olmasın. "Ben"; muhabbetten ibaret.

Bu, şefkatin, merhametin hangi duyuş noktası; Şefik'in, Rahim'in hangi tecellisidir ki, insan bir kan ve azap deryasının ortasında, ölümle kalım arasında bir ipin ucunda, varlıkla "bir" oluşu kalp damarının üzerinde ortak çarpış olarak taşıyabilsin? Bir bölük asker, iki yavru köpek ve bir ceylânla fotoğraf çektirebilsin, onları bu kıymetli hatıranın çerçevesine dâhil etsin. Haydi, dışarıda kalma! Gel bakalım, sen de gel! Biz buyuz, bu kadarız efendim. Fütursuz varlığımız, yaratılmış her şeyi, taşı, nebatı, hayvanatı, birlikte kucaklayacak denli geniş bizim! Hayatla ölümün tam ortasında, hem ona hem buna dâhil olduğumuz bu ruh yakazasında. Bu yüzden, bir şeyi değil, yaratılmış her şeyi! Biz bu yüzden savaşların dünyaya armağan ettiği "bunalımlı" nesillerden değiliz. Başkayız biz. Başkalığımız işte şu fotoğraf kâğıdının üstünde. Şu çerçevenin içinde.

Bunun sonrası yok. Kıyamete değin yok olmaz bu şehir. Ey güzel şehir. Ey bunca yangının ardından kalbime inen abartısız aydınlık. Bereketli ovalar üzerinde kutsal ve çileli kılınmış ey zeytin ağacımın yeşili. Ey yitirilmiş gölgemin sükûnetli temennisi.

Üzerimden bir kanat esintisi geçmiş gibi, gecenin bir vaktinde bir el dokunmuş da aniden uyanmışım gibi, pencereden karşıya bakmış da ürpermişim gibi.

Anladım buraya neden geldim. Şehre, ülkeye, mülke-temellüke ilişkin bütün kelimelerimi bu gün burada iptal ettim.