Niçin 'Özgür' Olamayız?

  • 0 Cevap
  • 2157 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Niçin 'Özgür' Olamayız?
« : 05 Mayıs 2009, 12:23:48 ÖS 12 »
Niçin "Özgür" Olamayız?
Kürşad Atalar

Bir süredir Batı siyasal düşüncesinin merkezi kavramlarından biri olan ‘özgürlük’ üzerine yazıyorum. Ancak yazılarım, muhtemel tahminlerin aksine, kavramı olumlayıcı yönde değil. Bilakis ben ‘özgürlük’ün sahici bir ‘anlamı’ olmadığını savunanlardanım. Niye mi? Çünkü, özgürlüğün bizatihi bir ‘gerçekliği’ olduğuna inanmıyorum da ondan...


İnsan, ‘seviyor’ ve ‘inanıyor’sa bağlanma kaçınılmazdır. Şu dünyada, ‘sevmeyen’ ve ‘inanmayan’ var mı? (Ericc Fromm’un kulakları çınlasın!) O halde, ‘özgür insan’ kavramsallaştırması da, nihayetinde ‘anlamlı’ olmamalı.


Peki Batı düşün tarihinde adına medhiyeler düzülen, uğruna ciltler dolusu kitaplar yazılmış (Thomas Paine ve J.S. Mill’in de kulakları çınlasın!), yoluna Braveheart’ımızı feda ettiğimiz ‘özgürlük’, ütopyalarımızın meşrulaştırıcısı, içi boş bir kavram mı?


Evet, öyle.


Gerçi, hepimiz yeri geldiğinde: “senin özgürlüğün benim özgürlüğümün başladığı yerde biter” deriz. Ya da bir başkası bizim hareket alanımızı daralttığında : “özgürlüğün de bir sınırı var elbet!” diye söyleniriz. Yani hepimiz ‘sınırsız özgürlük’ olmadığı konusunda aslında hemfikirizdir. Fakat ‘mümkinat’ bağlamında konuyu değerlendirenimiz pek olmaz.


Burada doğru soru şu olmalıdır: eğer sınırsız özgürlük yoksa, ‘sınırlılık’ ve ‘özgürlük’ kavramları birbiriyle nasıl bağdaşır?


Bağdaşmaz.


Bu gerçeği modern filozoflardan Foucault görmüştür ve ‘iktidar’ kavramı temelinde yürüttüğü tartışmanın sonunda, modernitenin, bu soruna ilişkin olarak, ‘kendi içinden’ bir çözüm üretmesinin imkansızlığına işaret etmiştir. O, pek çoklarının, kişinin özgürlük alanını genişlettiğini düşündüğü mekanizmaları, aslında tutsaklığı besleyen süreçler olarak değerlendirmiştir. Böyle olunca, tam özgürlüğe kavuştuğunuzu sandığınız anda, aslında tutsaklığınızın arttığını keşfedersiniz.


Aslında Foucault’un yaptığı, yalın bir gerçeğe parmak basmaktan başka bir şey değildir.


O gerçek, özgürlük paradigmasının öngörülerinin ütopya olduğudur.


Bu görüşümü destekler mahiyette iki örnek vermek isterim. İlki, bir reklam filmi karakteri olarak resmedilen ‘özgür kız’ tiplemesidir. “Özgürlük içimizde” sloganı ile arz-ı endam eden kızımız, laissez faire’nin tipik bir örneğidir sanki. Dilediğince dolaşır; otostopla dünyayı gezer, Tarkan’la geçici aşklar yaşar; özgür partneriyle gah kovalamaca oynar, gah vuslata erer, Mission-2’yu aratırcasına maceralar yaşar. Hayat, ‘özgürler’ için, kimi zaman Peri Bacaları’nda, kimi zaman Van Gölü’nde tüketilecek bir serüvendir. Sorumluluk yoktur, kendilerini sınırlayan ‘bağlardan’ kurtulmuşlardır...


Böylesi bir tiplemenin ‘gerçek hayat’ta bir karşılığı olabilir mi? Hadi çok küçük –ve zengin- bir azınlığın çocukları için bu tiplemenin geçerli olduğunu varsayalım. Gezsin, tozsunlar; hayatlarını diledikleri gibi yaşasınlar... Peki ilerleyen yaşlarda da aynı şeyleri yapabilecekler mi? Cevap ‘evet’ ise, o taktirde bu ‘özgürler’in ne işleri, ne aşları ne de bir gelecekleri olabilir. Çünkü reklamdaki tiplemeler, asla sorumluluklar/bağlılıklar örgüsü içinde inşa olan ‘yerleşik’/sivil bir yaşamın parçası olamazlar.


Bu reklam filminin, belirli bir ‘yaşam tarzı’nı özendirmek için çekilip-çekilmediğini bilemiyorum. Ancak ‘belirli bir yaşam tarzı’nı içselleştirmiş bir zihnin ürünü olduğuna kuşkum yok. ‘Özgür kız’, hiç kuşkusuz, postmodern –belki de liberal- düşüncenin ikonlarını resimleyen bir reklam karakteri. Ancak reel hayatla uyum arzetmiyor.


Reklamın senarist(ler)i, belli ki, bir ideolojinin dilini konuşuyor ve o bağlamda bir tip yaratıyor(lar). Bu tipleme, açıkça bir ‘yaşam tarzı’nı öneriyor ve bağlılarından belirli bir takım ‘pratikler’i istiyor. Reklamda resmedilen tiplerin, ‘özgür yaşam’ın gereklerine aykırı hareket etmelerini düşünemezsiniz. Örneğin, ‘özgür kız’ın, bir Anadolu köyünün yaşam tarzını beğenip, oraya yerleşmesini ve evlenip, çoluk-çocuğa karışmasını bekleyemezsiniz. Eğer bunu tercih ederse, o artık ‘özgür’ kalamaz!


İkinci örneğimiz, İslamiyat ve Ortadoğu uzmanı Bernard Lewis’in “İslam’ın Siyasal Dili” adlı eseri. Kitabında İslam literatüründe ‘siyasal’ alana ilişkin kavramların tarihçeleri ve anlam dünyalarını araştıran Lewis, ‘özgürlük’ kavramının İslam tarihindeki macerasını, Napolyon’un Mısır’ı işgaliyle başlatır. Ona göre, İslami literatürde bu olayın öncesinde özgürlük kavramına rastlanmamaktadır. Bu tezini ispatlamak için, tarihsel vesikalardan örnekler veren Lewis, terimi, Batı literatüründeki anlam içeriğiyle ilk kullanan siyasal akım olarak Jön Türkler’i gösterir.


Aslında Lewis’in, burada yapmaya çalıştığı, ‘özgürlük’ nosyonunun mülkiyetinin Batı’ya ait olduğunu ispatlamaktan başka bir şey değil. O, böylece, İslami vocabulary için bir ‘eksiklik’ isnadında bulunuyor. Çünkü Lewis, öncelikle Batılı okura hitap ediyor. Biliyor ki, bu okur için, özgürlüğün olmadığı bir yaşam tarzının geçerliliği yoktur.


Çoğu İslamcının hışmını üstüne çektiğini bilmeme rağmen, Lewis’in, özgürlük kavramının İslam literatüründe 19. yüzyıla değin yer almadığına dair bu tespitine ben katılıyorum. Ve bunu gayet doğal karşılıyorum. Belki Lewis’e burada söylenebilecek tek söz, Hz. Ali’nin Harici muhaliflerine karşı söylediği şu söz olabilir: “söz hak, niyet batıl.”


Niçin mi?



Gerçekten de, İslam düşün tarihinde, bu kavramın yakın-anlamlı varyasyonlarının dahi, insan eylemlerine ilişkin tartışmalarda öne çıktığını göremeyiz. Tam tersine, ve gönül rahatlığıyla, bu alana ilişkin belirleyici kavramın ‘ibadet’ olduğunu gözlemleyebiliriz. Literatürden buna dair pek çok örnek vermek mümkün. Örneğin çağdaşımız Mevdudi, bu kavramın önemini vurgulamak için özel bir kitap yazmıştır. Fakat tüm görüşlerin öyle ya da böyle referans kaynağı olmak durumundaki Kur’an’a baktığımızda, Lewis’in tespitini doğrulayan pek çok ayetle karşılaşırız.


Kur’an, hiçbir yerde siyasal ve felsefi içerimiyle ‘hürriyet’ (özgürlük) kavramını kullanmıyor. Sadece kölelik hukukuna ilişkin olarak ‘hurr’ kelimesini (kölenin zıddı anlamında) kullanıyor. Bunun tersine, insan eylemlerine ilişkin belirleyici terim olarak ‘ibadet’ terimiyle sıklıkla karşılaşıyoruz. Örneğin, Kur’an, sadece Allah’a değil, Firavun’a da ‘ibadet edildiği’nden bahsediyor. Hatta, kişinin kendi arzu ve isteklerine ‘tapma’sını dahi konu ediniyor. Yani, sevme, inanma, bağlanma ve itaat etme eylemlerini karşılamak için Kur’an’ın seçtiği terim ‘ibadet’tir.


Şu halde, Lewis’in haklılığının bir değeri olmamalı. Çünkü Lewis’in haklılığı, bir ‘eksiklik’ olduğu tezini kanıtlamıyor. Foucault’cu gözle bile baksak, ‘özgürlük’ sahici anlamı olmayan bir kavram. Bu durumda, İslam literatüründe bu kavramın yer almıyor oluşu, kınanacak bir şey değil, aksine ‘anlamlı’ görülmeli.


Şu halde ‘bağlı olma’ noktasında, müslüman ile ateistin, mümin ile anarşistin farkı olmamalı. Yani bir ateist “Tanrı yoktur” dese dahi, onun da bir ‘dini’ (hayat algılayışı, dünya görüşü, yani yaşam tarzı) vardır. Eğer böyle ise, Tanrı’ya tapanla, paraya, kadına, şöhrete, doğaya... tapan arasında fark yoktur. Yine eğer böyle ise, Tanrı’ya tapanla, materyalist (maddeye tapan) arasında da fark yoktur. Hatta eğer böyle ise, Tanrı’ya tapanla, ‘özgür kız’ arasında dahi fark yoktur.


Peki o halde “özgürlük nerede?”


Kaynak: Gazetem.net