İnsan Hakları ve Özgürlük Kavramları İslamileştirilemez!

  • 0 Cevap
  • 4003 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

İnsan Hakları ve Özgürlük Kavramları İslamileştirilemez!
« : 07 Mayıs 2009, 10:40:33 ÖÖ 10 »
‘İnsan Hakları’ ve ‘Özgürlük’ Kavramları İslamileştirilemez!

M. Kürşad Atalar

Bu yazıda, modernitenin en temel kavramları arasında yer alan 'insan hakları' ve 'özgürlük' kavramının İslamileştirilemeyeceği tezi savunulmaktadır. Bu amaçla, temel İslami kaynaklardan üzerinden bir tahlil yapılmaya çalışılmakta ve kavramın modernite içerisinde yüklendiği anlamlarla, temel İslami kavramlar arasındaki 'bağdaşmazlık' incelenmektedir. Nihayet, bu bağdaşmazlığın, iki farklı alem tasavvuru arasındaki köklü zıtlıklardan kaynaklandığı tespitinde bulunulmaktadır.
Anahtar terimler: İnsan Hakları, Özgürlük, Hak, İbadet, Din.
'İnsan Hakları' ve 'özgürlük' kavramları, Batı siyasal düşüncesinin temel kavramları arasında yer almaktadır. Bu kavramları, modernizasyon sürecinin başat felsefi ve ideolojik kavramları olarak bilinen rasyonalizm, hümanizm ve sekülarizmin siyasal dilde somutlaşmış ifadeleri olarak görmek mümkündür. Siyasal alan, ideolojilerin bir nevi siyasal programa dönüştükleri platform olduğu için, bu iki kavramı irdelemek, aslında bir bakıma Batı siyasal düşüncesinin temellerini de araştırmak demektir. Ancak bu tartışmanın sahici bir 'anlamı'nın olabilmesi için, reformist ya da revizyonist yaklaşımların kavramsal araçlarının değil, İslam'ın siyasal dilinin kullanılabilmesi gerekmektedir. İşte bu amaçla, öncelikle bu iki kavram, ideolojik içeriği itibarıyla analiz edilecek, ardından da İslam'ın siyasal dilini oluşturan bazı terimler çerçevesinde bu kavramların eleştirisi yapılmaya çalışılacaktır.
Batı Terminolojisinde 'İnsan Hakları' ve 'Özgürlükler'
Batı siyasal düşüncesinin başat kavramlarından biri olan 'İnsan Hakları' (Human Rights), liberal 'doğal hukuk' teorisinin geçirdiği evrim sonucunda ortaya çıkmış(1) ve özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.(2) Günümüzde ise, kavramın, modern siyasal söylemin en popüler kavramlarından biri olduğu gözlemlenmektedir.(3) Kavram, popüler siyasal kültürde öylesine etkin bir konuma sahiptir ki, bazı Müslüman çevreler bile kavramı içselleştirmeye çalışmışlar(4) ve aktivitelerinin meşrulaştırıcı bir aracı olarak kullanmaktan geri durmamışlardır. Bu yüzden, kavramın bu pozisyonu nasıl elde edebildiğini anlamak için, öncelikle 'insan hakları' şeklinde formüle edilen terkibin kavramsallaşma sürecinin iyi tahlil edilmesi gerekmektedir.
Bilinmelidir ki, bu sürecin kökeni, doğal hukuk kavramına uzanır. Süreci antik dönemle başlatanlar da olmasına rağmen,(5) 'doğal haklar' kavramı, ilk kez somut bir biçimde John Locke (1632-1704) tarafından formüle edilmiştir. Ona göre, bireyler, "yalnızca insan (human) olmalarından kaynaklanan", yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi haklara sahiptir. (6) İnsanlığın ilk hayat evresi olan 'doğal durum' (state of nature) ortamında zaten var olan bu haklar, tarihsel süreç içerisinde insanların topluluk halinde yaşamaya başlamalarıyla birlikte devlete devredilmiştir.(7) Devlet bu hakları koruyamıyorsa, o zaman bireylerin devrim yapma hakları bile doğar.(8) Ancak, bireysel hakları önceleyen bu saf doğacılığa karşı, toplumun haklarının öncelenmesi gerektiğini öne süren 'toplumcu' teoriler de ortaya atılmıştır.(9) Doğal hakları, "ayağı yere basmayan saçmalıklar" olarak gören Bentham,(10) "en çok sayıda insan için en çok hazzı" önerirken, 19. yüzyıl Alman idealizminin ve Avrupa'da gelişen ulusçuluğun da etkisiyle, Marksistler, hakların topluma ait olduğu tezini savunmuşlardır.(11) Muhafakazarlar da doğal, evrensel ve vazgeçilmez haklar anlayışını reddederler. Çünkü muhafazakarlık, ontolojik olarak zayıf gördüğü bireyin aile, din ve gelenek gibi kurumlarla desteklenmesini gerekli görür ve bireyin soyut düşüncelerinden ziyade, tarihsel birikim ve pratik tecrübenin önemli olduğunu kabul eder.(12) Fakat bütün bu karşıt görüşler, Batı düşüncesindeki baskın eğilim olan liberal 'doğal haklar' nosyonuna yönelik birer itiraz olarak kalmışlardır. Denilebilir ki, başarabildikleri tek şey, belki, doğal haklar kuramını, 'insan hakları' kuramı şekline dönüştürmek olmuştur.(13)
Felsefi temellerini liberalizmin belirlediği 'insan hakları' kavramının tarihsel gelişim sürecine bakıldığında, önceleri, 'haklar'ın, bireyin özel çıkarlarının devlet tarafından ihlaline karşı, bireyi korumak amacıyla ortaya atıldığı görülebilir. Ancak zamanla, haklar, sosyalizmin getirdiği modifikasyonlarla 'sosyal devlet' anlayışının hakim olması sonucunda, sadece devlet faaliyetlerine karşı bir korunak değil, bireyin devletten istediği 'meşru talepler' olarak algılanmaya başlamıştır.(14) Bu anlayış ise, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde etkili olmaya başlamıştır. Her ne kadar 'dokunulmazlıklar' ve 'yetkiler' de haklar arasında sayılsa da, siyaset teorisyenleri, daima 'özgürlükler'(15) ve 'talepler'i, hak kategorisi arasında öncelemişlerdir.(16) Bu dönemin bir başka özelliği ise, hakların içeriklerinin daha analitik düzeyde belirlenmeye çalışılmasıdır. Bu bağlamda haklar, 'medeni', 'siyasi', 'ahlaki' ve 'hukuki' vb. olmak üzere çeşitli kategorilere ayrılmış(17) ve haklarla 'ödevler' arasındaki ilişkinin mahiyetine ilişkin somut formülasyonlar yapılmıştır.(18) Bu dönemde, liberal haklar teorisine, 'hukuki' bir içerik kazandırılmış ve böylece bu teorinin meşruiyet temelleri güçlendirilmiştir.(19)
Kısacası, 'insan hakları' kavramı, çerçevesini liberalizmin çizdiği ve içeriğini de esas itibarıyla yine liberalizmin belirlediği bir terkiptir. Buna göre, insan, doğuştan birtakım 'haklara' ve bunları kullanma 'özgürlüğüne' sahiptir. 'Doğal' ve 'rasyonel' olana karşılık gelen bu hak ve özgürlükler, aslidir; hiçbir gerekçe ile iptal edilemezler. Birey, rasyonel ilkeler temelinde örgütlediği toplumsal düzenekte dilediğince yaşar; bir başkası, insanın bu 'mahrem' alanına müdahalede bulunamaz.(20)
Batı siyasal düşüncesinin en temel kavramlarından bir diğeri olan 'özgürlük'(21) ise, en genel ifadesiyle, "sınırlamaların ve engellerin olmaması" ya da "zorlamanın olmaması" olarak tanımlanabilir.(22) Kavram üzerinde farklı yaklaşımlar olmakla birlikte(23), terimin asli anlamını oluşturan unsurların, yine liberalizmin 'doğal hukuk' ve 'hümanizm' kavramları olduğu söylenebilir.(24) Buna göre, rasyonel 'birey'in diğer bireyler ve devletle olan ilişkileri, doğuştan getirdiği 'haklar' temelinde tanımlanmalıdır.(25) Bu durumda, 'temel hak ve özgürlükler'e sahip olan birey, her türlü değerin de kaynağı olmaktadır. Tanrı dahil, dışarıdan ona değer vazedecek başka bir güç/kaynak yoktur.(26)
İşte 'İnsan Hakları' ve 'özgürlük' kavramlarının felsefi altyapısı özetle bundan ibarettir. Bu içeriğin, İslam ile bağdaşıp-bağdaşmadığının gösterilmesi için ise, 'İnsan Hakları' terkibinde bulunan 'insan' ve 'hak' terimlerinin, ayrıca da 'özgürlük' kavramının zıddı olan 'ibadet' kavramının, İslami terminoloji çerçevesinde analizi gerekmektedir.
İslami Terminolojide 'İnsan' ve 'Hak' Kavramları
Kur'an hem 'insan' hem de 'hak' terimlerini kullanır. Bununla birlikte, bu kullanımlarda, 'İnsan Hakları' terkibinin içerdiği anlamları meşrulaştıran bir içerik yoktur. Kur'an, 'insan' terimini, çoğunlukla beşerin 'negatif' özelliklerini tasvir ederken kullanır.(27) Ancak bu kullanım, içerikteki zıtlık kadar önemli değildir. Zira asıl zıtlık, Kur'an'ın 'insana bakışı' ile liberalizmin 'human'ı tanımlayışı arasındadır. Kur'an, insana hem 'takva' hem de 'fücur'un ilham edildiğini söyler ve kişinin 'arınması' durumunda, kurtuluşa ereceğini bildirir.(28) Nefsini arındırmayanın durumu, 'aşağıların aşağısında' olmak iken(29), nefsini arındıran, 'model insan' olarak 'mü'min' sıfatını alır. Liberalizmin 'human'ı ise, 'rasyonel birey'dir ve 'değer' vazetme pozisyonundadır.(30)
Benzer bir durum, 'hak' terimi için de söz konusudur. Kur'an, 'hak' terimini, en yalın manada, 'gerçek'in karşılığı olarak kullanmaktadır.(31) Ancak Kur'an'da 'hak' kelimesi bir başka kullanımla daha yer almaktadır ki, asıl kafa karışıklığına neden olan da budur. İnsan Hakları kavramına Kur'an'-dan delil arayanlar, özellikle İsra:26, Rum:38, En'am:41 ayetlerindeki 'hakkahu' ve Bakara:180, 236, 241; Yunus:4, Nahl:38 ve Rum:47 ayetlerindeki 'hakkan' tabirlerinin, bu tezlerini ispat ettiğini öne sürmektedirler. Halbuki bu ayetlerin hiç birinde, 'doğal' ve 'devredilemez' haklar nosyonunu meşrulaştıracak bir işaret yoktur. "Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da" (İsra:26), "Öyleyse yakınlara hakkını ver; yoksula ve yolcuya da" (Rum:38) ve "Ürün verdiğinde ürününden yiyin ve hasad günü de hakkını verin" (En'am:141) ayetlerinde 'infak' veya 'sadaka' yükümlüğünden bahsedilmektedir(32) ve bu 'haklar' açıktır ki ilahi kaynaklıdır. Bakara: 180, 236 ve 241. ayetlerin "muttakiler ve muhsinler üzerinde bir hak" olarak ifade ettiği yükümlülükler ise vasiyet etmek, mehir vermek ve boşanmış kadınların geçimliklerini temin etmektir. Bu üç 'emir' de, görüldüğü gibi, yine ilahi kaynaklıdır.(33)
Hukuk (fıkıh) literatüründe kullanılan Hukukullah ve Hukukulibad kavramlarında da, yine mü'minlerin 'ödevler'ine ilişkin bir vurgu vardır. (34) Buna ilaveten, literatürde bir hukuk'un-nas değil de hukuk'ul-ibad kavramsallaştırması yapıldığı hususuna da dikkat edilmelidir. Bu terkibin belirleyici ögesi, 'ibad' (kullar) terimidir ve bu da, İslami terminolojide 'hak'kın, sorumluluklar ve yükümlülükler bağlamında tanımlandığını gösteren iyi bir örnektir. Zira 'ibadet' teriminin anlam içeriğini tayin eden şey, 'bağlılık' ve itaattir. (35) Bu içeriği ile 'kul hakları' olarak formüle edilen şeyin, 'insan hakları' ile hiçbir alakası yoktur. Hukuk literatürünün sık sık kullandığı 'beş emniyet' kavramsallaştırması ise, (36) esas itibarıyla 'adalet' kavramı temelinde tanımlanmıştır. (37) Bunların, Batılı manada doğal hak, eşitlik(38) ve özgürlük kavramlarını meşrulaştırıcı bir mahiyeti yoktur.
Özetle, İslam'da, 'hak' kavramı, 'doğal hukuk' ve 'rasyonalizm' kavramları temelinde değil, 'kulluk' ve 'yükümlülükler' temelinde tanımlanmıştır. Ve bu tanım, 'İnsan Hakları' kavramında olduğu gibi, beşerin zihinsel bir soyutlaması değil, inkarı mümkün olmayan bir gerçekliğe (hakk) istinat etmektedir. Dolayısıyla Hukuk'ul-ibad, El-Hakk (Mutlak Gerçek) olan Allah'ın çizdiği 'hudutlar' ile (Hududullah) kayıtlıdır. Bu terminoloji de, 'human' kavramı temelinde tanımlanmış "doğal ve vazgeçilmez haklar"a yer yoktur. İslam'da 'hak' terimi, İslam'ın insan modeli olan 'mü'min' kavramı temelinde tanımlanmıştır. Mü'min ise, her şeyden önce 'kul'dur. (39)
Popüler Söylemde 'İnsan Hakları'
'İnsan hakları' kavramının İslami terminolojiyle bağdaşmazlığı açık olmasına rağmen, kavramın bazı Müslüman çevrelerde kabul gördüğü gözlemlenmektedir.Bunun üç temel nedeni vardır. İlki ve en önemlisi, düşünsel yetkinlikle alakalıdır. Bugün 'kul hakları' (veya 'Allah'ın hakları') kavramlarıyla, 'insan hakları' kavramları arasındaki farkın (veya bağdaşmazlığın) görülememesinin asli nedeni, hem İslami kavramların hem de Batılı kavramların anlam dünyalarının yeterince bilinmemesidir. (40) İkincisi ise, nefsle (veya heva ile) ilgilidir. Bugün Modern Batılı kavramlar, çekiciliklerini yitirmekle birlikte, özellikle aktüel hayatı tanzim etmeye devam ettikleri için, kitleler - hatta 'aydınlar' - üzerinde hala etkisini sürdürmektedir. (41) Üçüncü faktör olarak da, İslam dünyasına yönelik sömürgeci emelleri sayabiliriz. Bugün küresel güçler, bu kavramlar sayesinde, Müslümanların direnme iradelerini temelinden sarsmak istemektedirler. (42)
Popüler söylem, kavramlarla 'iktidar eliti'(43) arasındaki ilişkiyi anlamak açısından da önemlidir. Bütün seçkinler, 'genel irade'nin(44) kavramlarını, kendi iktidar alanlarını genişletmek için kullanmak isterler. (45) Postmodern dönemde popüler söylemin belirleyeni olan 'özgürlükler' ve 'insan hakları' kavramları da, bu bağlamda, iktidar elitinin siyasal emelleri istikametinde kullanılmaktadır. (46)
'İbadet' Versus 'Özgürlük'
Batı siyasal söyleminde, 'doğal hukuk' ve 'hümanizm' terimleri temelinde tanımlanmış özgürlük kavramının İslam'daki tam zıddı, 'ibadet' kavramıdır. İnsan modeli farklılığı ile başlayan bu zıtlık, son tahlilde, siyasal rejim farklılığı biçiminde kendisini gösterir. Bu ilişkiyi anlamak için, öncelikle 'özgürlük' kavramının muadili olarak görülen 'hürriyet' teriminin semantik tahlilini yapmamız gerekmektedir. Bunun ardından da, ibadet ve 'hürriyet' kavramlarının anlam içeriklerinin bağdaşmazlığı gösterilecektir.
Hürriyet teriminin kökü olan 'ha-ra-re', Arap dilinde, 'bağdan kurtulma' veya 'arındırma' eylemleri için kullanılır. Araplar, harrertü'l-abd tabirini, kölenin, efendilik-kölelik ilişkisini kuran bağdan kurtulduğu durumlar için, yani kölenin 'azad edilmesi' eylemine karşılık olarak kullanırlar. Harrertü'l-kitab ise, "yazılı bir metni, onda herhangi bir yanlışlık bırakmayacak biçimde hatadan arındırmak" anlamındadır. (47) Benzer şekilde, ettinu'l-hurr, "kumdan, taştan, balçıktan ve herhangi bir kusurdan arındırılmış çamur"; raculun hurr ise: "kendisini her şeyden soyutlayıp, başkalarıyla olan bağlarından kurtulmuş kişi" demektir.
Kur'an, aynı kökten türemiş bazı sözcükleri kullanmış olmasına rağmen, 'hürriyet' terimini, bu formuyla hiçbir yerde kullanmamıştır. Bakara: 178. ayette yer alan 'hurr'dan kasıt, 'kölelikten kurtulmuş' (redeemed) kişidir. (48) Aynı fiil kökünden türetilen 'tahriru rakabe' yine 'köle azad etmek' anlamında 'boyunduruktan kurtarılma' demektir. (49) Ali İmran:35. ayette geçen, 'muharreren' tabiri ise, Hz. Meryem(AS)'in, bir takım yükümlülüklerden 'muaf tutulmuş' olarak Beyt-i Makdis'in hizmetine koşulmasını anlatır.
'Özgürlük' kavramını meşrulaştırmaya çalışanların dayandıkları ayetlerin de(50) konuyla alakası yoktur. Zira Bakara: 256. ayette(51), insanın söz ve fiillerinde 'özgür' olduğu anlamı çıkmaz; burada sadece kişinin, din olarak İslam'ı seçip seçmemekte serbest olduğu ifade edilmektedir. (52) Tevbe:6'da(53), bir müşriğin sığınma talebinin kabul edilme gerekçesi açıklanmaktadır; buradan da 'bir arada yaşamaya' ilişkin bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. İsra:54'de(54) ise, Peygamberimizin, başkalarının iman bekçisi (vekil) olmadığı vurgulanmaktadır. Bu ayetten, İslami bir yönetimde farklı dinden veya inançtan grup ya da cemaatlerin, 'kamu hukuku'nu ilgilendiren alanlarda dahi, kendi iç hukukları uyarınca yaşayabilecekleri sonucu hiçbir biçimde çıkarılamaz. Kaf:45'de, (55) Allah'ın elçisinin, insanları imana sevk etme konusunda zora başvuran biri (cebbar) olmadığı beyan edilmektedir ki, buradan, Allah'ın şeriatının uygulanması konusunda ya da siyasi iradenin tebaa üzerinde 'kuvvet' gerektiren icraatlar yapamayacağı konusunda bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Alak:9-10. ayetler(56) ise, 'inanç özgürlüğü'ne ilişkin en küçük bir imada dahi bulunmamaktadır; zira ayetlerde sadece namaz kılanı engelleyenin kınanması söz konusudur. Kafirun:6 'da(57) ise: müminlerle kafirlerin dinlerinde asla uzlaşamayacaklarından bahsedilmektedir. Burada da yine 'din özgürlüğü' kavramını meşrulaştıracak bir ifade yer almamakta, bilakis Hz. İbrahim'in müşriklerden beraetini ilan etmesi ve müşrik topluma karşı tabir-i caizse 'başkaldırısı' söz konusudur. (58) Görüldüğü gibi, bu ayetlerin hiçbiri, felsefi ve ideolojik içeriğiyle 'özgürlük' kavramının İslam'dan onay aldığına delil gösterilemez.
Özgürlüğün, İslami bir kavram olmadığını, tarihsel tecrübeye bakarak da anlamak mümkündür. Nitekim, Batı'nın kültürel açıdan Müslüman dünyasını etkilemeye başladığı döneme değin, Müslümanların dilinde ve literatüründe hürriyet (özgürlük) terimine rastlanmamaktadır. (59) Teriminin yer aldığı ilk metin, 1798'de Mısır'ı işgal teşebbüsünde bulunan Napolyon Bonapart'ın yayımladığı deklarasyondur. (60) Napolyon, Mısır'ı işgalinin gerekçesini açıklarken şu ifadeyi kullanmıştır: "özgürlük (hurriyya) ve eşitlik ilkeleri üzerine kurulmuş Fransız Cumhuriyeti adına buraya geldim." Hiç kuşku yok ki, bu kullanım siyasi içeriklidir. Terim, bu tarihten sonra da, aynı içerikle, Arapça ve diğer dillerde (Türkçe de dahil) kullanılmaya başlamıştır. (61)
Burada Napolyon'un sözleri Arapça'ya çevrildiğinde, Mısırlılar'ın, 'eşitlik' teriminin değil, hurriyya ('özgürlük) teriminin tercümesini anlamakta zorlandıkları görülmektedir. Bu gerçekten önemlidir; zira bu zorluk, gerçekten 'özgürlük' kavramının, Müslüman zihnine yabancı olmasından kaynaklanmıştır. (62) Kur'an'da yer alan hurr terimi, onlar için ancak 'legal/hukuki' manalar ifade etmektedir. Çünkü Müslümanların literatüründe 'iyi' ve 'kötü' yönetimler için kullanılan mecazlar, 'özgürlük' ve 'kölelik' değil, 'adalet'(63) ve 'zulüm'dür(64).
'İbadet' Niçin Merkezi Bir Kavramdır?
İslami terminolojide, Batılı söylemin 'özgürlük' kavramıyla ifade etmeye çalıştığı manalarla ilgili kavram 'ibadet'tir. Bu yüzden, özgürlük kavramı üzerine bir tartışmada, bu kavramın analizi kaçınılmaz olmaktadır. Kelimenin fiil kökü olan a-be-de, 'gönülden bağlılık' ve 'itaat' unsurlarının belirgin olduğu durumlar için kullanılır. (65) Kur'an ise, aynı kökten türeyen bir fiili (ya'budun), insanın varoluş gerekçesini izah ederken de kullanır (66) ancak, belki de daha önemli olanı, aynı fiil kökünün, insan eylemlerinin mahiyetine ilişkin bir mana taşıyor olmasıdır. Yani Batı siyasal söyleminin 'özgürlük' kavramıyla idealleştirdiği değerlerin muadillerini İslami terminolojide karşılayan terim, 'ibadet'tir. Bu ise, bu terimin, insan eylemlerini tanımlarken dahi merkezi öneme sahip olduğunu gösterir. Buna göre, sadece kulun Allah'ı razı etmek için yaptığı günlük ritüeller değil, siyasi otoriteye itaat de 'ibadet' kapsamına girer. (67) Bu, aynı zamanda şu demektir: 'ibadetsiz (ya da dinsiz) insan' olamaz. O halde, örneğin ateizm, 'dinsizlik' değildir; sadece Allah'ın varlığını veya kudretini inkar eden 'bir başka din'dir. Aynı şekilde 'özgür insan' da, esas itibarıyla 'dinli'dir; zira o da 'hevası'nı ilah edinmek suretiyle bir 'şey'e bağlanmaktadır (veya tapmaktadır). (68)
Buradan 'özgürlük' kavramının 'sahici' bir 'anlam'ı olup-olmadığı tartışmasına geçilebilir. Bu noktada, haklar ve özgürlükler alanında Batı'nın bizzat kendi içinden dahi eleştiriler yaklaşımlar sergilendiğine dikkat edilmelidir. (69) Ancak burada daha önemli olan, 'özgürlük' kavramı yerine, 'bağlılık' ilkesinin reel hayatta belirleyici konumda olduğunu kabul etmektir. (70) Bir başka ifade ile, 'özgürlük', sahici bir temeli olmayan, 'ütopik' bir kavramdır; hayatın özüne tekabül eden, insan ilişkilerine damgasını vuran ise, 'bağlılıklar' ve 'sorumluluklar'dır (ve bu bağlamda 'ibadet' kavramıdır). (71)
İşte bu noktada şunlar söylenebilir: Madem ki, bütün insanlar bir şeye 'bağlı'dır ve bu bağlılıklar da farklı farklıdır; o halde gerçekten 'bağlılığın' yöneleceği varlık kim (veya ne) olmalıdır? Bu önemli sorunun cevabı, ancak bağlanılacak varlığın kimseye muhtaç olmaması ve eksikliklerden münezzeh olması gerektiği şeklinde verilebilir. Bu özellikler ise ancak Yaratıcı'da mevcuttur. (72) Şu halde 'kula kulluk'un söz konusu olmaması için(73), Allah'a bağlanılması gerekir. Bu bağlılığın adı da Allah'a ibadet (kulluk)tir. (74)
Kısacası, Batı siyasal söyleminin temel kavramlarından biri olan 'özgürlük' kavramı, aslında Batılı insanın 'put'laştırdığı bir kavramdır.(75) Bu söylemin en merkezi kavramlarından biri olmasına rağmen, özgürlük kavramının sahici bir gerçekliği yoktur. Bu yüzdendir ki, her insan 'dinli'dir; her insan ibadet eder ve her insanın ma'budu/ilahı vardır. 'Özgür yaşadıklarını' sananlar aslında bir başka şeyin kuludurlar.(76) Müslüman ise, sadece Allah'a ibadet eder ve onun mabudu, kul edinme hakkına sahip tek varlık olan Allah'tır.
Sonuç
Görüldüğü gibi, günümüzün en popüler siyasi kavramlarından olan 'insan hakları' ve 'özgürlük' kavramları, özleri itibarıyla, İslam'la bağdaşmamaktadırlar. Müslümanlar, bu bağdaşmazlığın altını kalın çizgilerle çizmeli ve siyasal söylemlerini oluştururken, İslami terminolojinin orijinal kavramlarını kullanmalıdırlar. "Özgürlük ve insan hakları kavramları İslam'la bağdaşır" tarzı bir söylemin bir dönem popüler olan "demokrasi İslam'la bağdaşır" veya "Sosyalizm İslam'la bağdaşır" tarzı savunmacı/özür dileyici söylemlerden özde bir farkı yoktur. Bilinmelidir ki, bu tür söylemlerin İslamileştirilmesi çabaları, aslında, bu söylemi kullananların, hakim kültüre teslim olmuşluklarını gösterir. Modernitenin eril kavramlarını sorgulayabilecek yetkinlikteki bir üsluba sahip olmak için ise, öncelikle İslam'ın temel kavramlarının iyi bilinmesi ve içselleştirilmesi gerekir.

(Karakter kısıtlaması yüzünden, dipnotları ayrıca ekleyeceğim.)