Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce

  • 0 Cevap
  • 5379 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce
« : 05 Mayıs 2009, 11:28:53 ÖÖ 11 »
ÇAĞDAŞ MÜSLÜMAN SİYASİ DÜŞÜNCE
-ZAAFLARI VE POTANSİYELLERİ-

M. Kürşad Atalar

   Bu yazının amacı, Müslümanların ‘çağdaş dönem’ olarak bilinen tarihsel evrede siyasi düşünce bağlamında ortaya koyduğu düşüncenin temel zaaflarını (ve potansiyellerini) tartışmaktır. Bu maksatla, öncelikle, “Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce” tabirinin açılması gerekmektedir. Yazıda, bu tabir ile, Müslümanların Batı (veya Modernite) ile karşılaşıp yüzleşme çabası gösterdikleri dönemde ortaya koydukları siyasi düşünce kast edilmektedir. Dönemsel olarak, bu sürecin başlangıcını farklı tarihlere kadar götürmek mümkün olmakla birlikte, süreci, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlatmak da mümkündür. Ancak hangi dönemi başlangıç evresi olarak kabul edersek edelim, netice itibarıyla, bu tarihsel düşüncenin mahiyeti önemlidir ve bu yüzden burada asıl bu nokta üzerinde durulacaktır.
Yazıda, siyasi düşüncenin ilk tavsif edici ögesi olan ‘çağdaş’ terimini tercih etmemizin nedeni, ‘modern’ sıfatının taşıdığı ‘sorunlu’ içeriktir. Zira ‘modern’ terimi, kaçınılmaz biçimde ‘ideolojik’ mahiyeti olan bir kavramdır ve bu yüzden, Müslüman düşünceyi herhangi bir biçimde bu terimle ilişkilendirmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Bu nedenle, yazıda, ‘zamansal açıdan paydaşlığı’ karşılayacak ‘çağdaş’ terimini kullanmayı tercih ediyoruz. Siyasi Düşünceyi ‘İslami’ sıfatıyla değil de, ‘Müslüman’ sıfatıyla tavsif etme nedenimiz ise, beşerin ürettiği her düşünceyi ‘İslami’ olarak vasıflandırmanın hatalı olduğu yönündeki kanaatimizdir. Çünkü bir görüşün ‘İslami’ olduğunu, ancak onun Kur’an’a uygunluğu belirler. Müslümanların ürettiği düşünce ve pratikte ise, değişen oranlarda hatalar bulunabileceği için, üretilen düşünceye, ‘Müslümanların ürettiği düşünce’ anlamında ‘Müslüman’ denilmesi daha uygundur. ‘Siyasi Düşünce’ ile kast edilen şey ise, sadece siyasetin temel kavramları (iktidar, devlet, seçim, otorite, demokrasi vb.) ile ilgili olan değil, bilakis belki de daha ziyade  felsefi (veya ‘ideolojik’) kavramlarla ilgili tartışmalardır. Dolayısıyla bu dönemde yürütülen felsefi/ideolojik tartışmaların da, bu düşünce ile ilişkisini irdelemek önemlidir.

Çağdaş Müslüman Siyasi Düşüncenin Mahiyeti

Çağdaş Müslüman Siyasi Düşüncenin mahiyetini belirleyen temel unsurlardan biri, Müslüman kavimlerin Batı ile karşılaşması ve onunla yüzleşme arzusudur. Bu dönemin tipik özelliği ‘yenilmişlik duygusu’nun beslediği tepkiselliktir. Çünkü Müslümanlar, bu dönemde siyasi güçlerini neredeyse bütünüyle yitirmişlerdir. Bu ise, doğal olarak, yenilginin nedeni üzerinde yoğunlaşma ihtiyacını doğurmuştur. Yenilginin nedenleri konusunda ise, bazı kesimler, bizatihi İslam’ın sorumlu olduğunu ileri sürüp, çözüm önerilerini Batı’yı bütünüyle taklid etmek olarak belirlerken, diğer bazıları, “Batı’nın tekniğini alıp, kültürünü reddetme” yaklaşımını benimsemiş, bir başka kesim ise, bütünüyle reddiyeci bir tutum takınmıştır. Bu yaklaşımları kabaca iki ana grupta toplamak mümkün olduğu gibi, grupları kendi arasında tasnif etmek ve daha rafine tahliller yapmak da mümkündür. Eğer kabaca bir değerlendirme yapılacaksa, Batı ile karşılaşan ve yüzleşme çabası gösterenleri: 1) intibakçı, 2) reddiyeci olarak tasnif etmek mümkündür. İntibakçı grup, gelenekle bağları koparıp, yeni ve modern olanın benimsenmesi taraftarı iken, reddiyeci grup, geleneğe sımsıkı sarılmayı ve türedi olan modern değerleri reddetmeyi öngörmüştür. Ancak bu tasnif, bazı gerekli ayrımları imkansız kıldığı için, daha analitik bir kategorizasyon çabası göstermek daha  faydalı olacaktır. Buna göre, Batı’yla karşılaşma sonucu Müslüman dünyasının verdiği tepkiyi, 4 farklı kategori (ideolojik grup) içinde toplayabiliriz: Bunlar: 1) Sekülaristler, 2) Modernistler, 3) Gelenekçiler, 4) İslamcılar’dır.
Bu grupların temel özellikleri ise şöyle izah edilebilir: Sekülaristler, meşruiyet temellerini bütünüyle değiştirmiş ve Batılı değerlere iman etmiş kesimlerdir. Modernistler, meşruiyet temellerini İslam’dan aldıklarını iddia etmekle birlikte, modern değerlerin ‘evrenselliği’ne iman etmiş, ancak İslami değerlerin de bu evrensel değerlerle uzlaştırılabileceğini savunan kesimlerdir. Gelenekçiler, Batılı değerlere karşı olan, bu karşıtlıklarını ise gelenek temeline oturtan, ancak ‘reel hayat’ta karşılaşılan sorunları çözmeye yönelik hiçbir ciddi önerileri olmayan kesimlerdir. İslamcılar ise, hem Batı’nın değerlerine kökten karşı çıkan, hem de geleneğin eleştirilmesini elzem gören ve İslam’ın moderniteden üstün olduğuna inanıp, birikimi ve yetkinliği ölçüsünde reel hayata ilişkin somut önerileri olan kesimlerdir.
Sekülaristler, meşruiyet temellerini, açıkça Batılı değerler üzerine bina ettikleri için, bu grubun siyasal öngörülerini Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce içinde değerlendirmek mümkün değildir. Ancak Modernistler, bazı noktalarda sekülaristlerle ortak düşünseler de, son tahlilde, görüşlerine İslam’dan dayanak arama çabası gösterdikleri için, genel kategori içerisinde değerlendirilebilirler. Diğer iki grup ise, zaten, meşruiyet temeli olarak İslam’ı kabul ettiklerini deklare etmektedirler. Bu nedenle Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce dediğimizde, modernist, gelenekçi ve İslamcı kesimlerin görüşlerini kast ediyor olacağız.
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’yi, iki önemli ana başlık altında incelememiz yararlı olacaktır. Bu başlıklar: 1) düşüncenin siyasal gelişmelerle ilişkisi, ve 2) kavramlar’dır. Malum olduğu üzere, bütün düşünce akımları, ait oldukları ‘tarihsel’ dönemin düşünsel atmosferinden bir biçimde etkilenirler. Bütün beşer düşüncesi bundan hali değildir. Ancak, yine beşer düşüncesinin bir diğer vasfı da, tarihsel hadiselerden ‘bağımsız’ bir yönünün bulunmasıdır. Düşünce, vakıalardan etkilenir; ama bu etkiyi ‘belirleyici’ kabul etmek isabetli değildir. Etkilenmenin varlığını kabul etmek mümkündür ama belirleyicilik kabul edilemez. Ki bu ikincisinin adı, ‘tarihselcilik’tir. Bu nedenle, tarihselciliğin tuzağına düşülmeden, düşüncenin, yerel koşullardan bağımsız işleyen vasfının da kabulü gerekir. Bu noktadan sonra, artık meseleyi her iki açıdan da incelemeye başlayabiliriz.

Tarihsel Etki

Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’yi etkileyen temel faktör, Müslümanların Batı ile karşılaşması ve yüzleşmesi vakıasıdır. Özellikle 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan tartışmaların temelinde bu husus vardır. Burada farklı yaklaşımların dört ana grupta temsil edildiğini gözlemliyoruz. Sekülaristler, Batı’lı değerlerin adaptasyonundan yanadır. Bu grup, Batı’nın sadece ekonomik, askeri ve teknik üstünlüğünden değil, kültüründen de etkilenmiştir ve özetle ‘batıcı’ olarak bilinir. İkinci grupta, Batı’yı toptan reddeden ve geleneğe sıkı sıkıya sarılmayı öneren gelenekçiler yer alır. Bu grup ise, genel olarak ulemadan ve halk tabanı olan geleneksel fıkhı ve sufi kesimlerden oluşmaktadır ve temelde aktüel sorunu görmezden gelme yaklaşımını benimsemektedir. Üçüncü grup ise, bir nevi ‘orta yol’ bulma çabasındadır. Modernitenin değerleriyle İslami değerleri uzlaştırma çabası güden bu grubu ‘Müslüman modernistler’ olarak nitelemek mümkündür. Dördüncü grupta ise, başlangıçta ‘reaksiyoner’ bir tavır gösteren fakat zaman içerisinde ‘yetkinlik’ emareleri gösteren ‘İslamcılar’ yer almaktadır. Bu grubun üslubunda önceleri: “Batı’nın tekniğini alalım, kültürünü bırakalım” yaklaşımı hakim bir söylem olarak kendini gösterirken, zaman içinde, kimi eksikliklerine rağmen, moderniteye ‘köklü’ eleştiriler getirebilecek bir düşünsel seviyeyi yakalamıştır. Bu dört grubun içinde, İslam Düşüncesi’ne katkıları açısından tezleri ciddiye alınmış ve etkileri bugüne değin gelen önerilerde bulunmuş olanı, İslamcılardır.
19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında baş gösteren Batı ile karşılaşma veya modernizmle yüzleşme meselesi, ilk dönem Müslüman Siyasi Düşünce’nin ‘reaksiyoner’ karakterini anlamak açısından önemlidir. Burada tipik bir ‘yenilmişlik psikolojisi’ vardır ve bu psikoloji, Müslüman Siyasi Düşünce’yi de etkilemektedir. Müslümanlar, Batı karşısındaki yenilginin nedenini aramakta ve cevabı bulmakta (veya dillendirmekte) zorlanmaktadırlar. Sonunda ‘İslamcı’ olarak adlandırılan grup, çareyi özetlemiştir: “Öze Dönüş.” Ancak bu yönelimin yöntemi ne olacaktır? İşte bu noktada Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’un isimleriyle özdeşleşen iki farklı öneri getirildiğini söyleyebiliriz. Afgani, ‘acilci’ çözümden yanadır ve ‘ıslah’ın, derhal alınacak tedbirlerle sağlanabileceğini düşünmektedir; Abduh ise, ‘eğitim’ kavramına vurgu yapar; sürecin uzun olduğunu ve sonuca, ‘kavimlerin nefislerinde olanı değiştirmeleri ile’ ulaşılabileceğini söyler. Osmanlı Devleti’nin çöküşü, Afgani’nin tezinin fiilen iptali anlamına geldiği için, Müslümanlar, bu kez (biraz da mecburen) ikinci seçeneğe yönelmiş ve Abduh’un önerisi ile paralel bir strateji takip etmeye başlamışlardır. Hilafetin yeniden inşası yönündeki girişimlerin de netice vermeyeceği görüldüğü için, bu kez bambaşka bir model denenmiştir. Bu, “İslami Hareketler” dönemi olarak adlandırabileceğimiz, Mısır’da Müslüman Kardeşler, Pakistan’da Cemaat-i İslami, Ürdün’de Hizbuttahrir, İran’da Fedayan-ı İslam gibi örgütlerin kurulması sonucunu doğuran yeni bir ‘tarihsel evre’ye işaret etmektedir.
İşte bu noktada yapılması gereken tespit şudur: siyasal ve sosyal gelişmeler, bu yeni modeli denemeyi zorlamıştır. Nasıl ki Afgani’nin modelini, İslam dünyasının giderek kan kaybetmesi vakıası ciddi ölçüde etkilemişse, İslami Hareketler’in ortaya çıkışını da, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra, Müslümanların siyasi güçten bütünüyle mahrum kalmaları vakıası ciddi biçimde etkilemiştir. Bu yeni dönemde, bir yandan Öze Dönüş’ün gereği olarak, düşünsel arınma faaliyeti devam etmiş, diğer yandan, bununla paralel olarak, yeniden toplum ve devlet tanımları yapma ihtiyacı hasıl olmuştur. Bu nedenledir ki, İslam tarihinde, Hz. Peygamber’in Mekke tecrübesinden sonra ilk defa, (yeniden) bir ‘cahiliye’ toplumu tanımı yapılmıştır. Tanımın sahibi olan Seyyid Kutup, Müslüman Kardeşler Hareketi’nin genel anlayış ve stratejisine köklü eleştiriler getirmiş ve bir anlamda sahih bir İslami Hareket’in ‘programı’nı oluşturmaya çalışmıştır. Her ne kadar Kutup’tan önce, Reşid Rıza, geleneksel Hilafet kavramının dışında, bir ‘İslam Devleti’ kavramsallaşması yapmaya çalışmışsa da, bu kavramın içeriğinin, orijinal boyutları olmadığı, önerilerinin, Abduh’un tezlerinin bir tekrarı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kutub’un ‘cahiliye’ toplumu tanımı, Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’nin en kritik kavramsallaştırmalarından biridir. Çünkü, hem ideolojik temelleri hem de bu toplumun İslam Toplumu’na dönüşmesi için önerdiği yöntem, gerçekten dönemine göre orjinaldır. Ancak Kutub’un bu önerisinin temelinde de, Mevdudi’nin ideolojik yaklaşımının etkili olduğu görülebilir. Bizzat Kutub’un itirafıyla, Mevdudi’nin “Kur’an’a Göre Dört Terim” kitabında ortaya koyduğu siyasal terminoloji, Kutub’un bütün yazdıklarını yeniden gözden geçirmesine sebep olacak ölçüde etkileyici olmuştur. Açıktır ki, Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’de, Mevdudi, ‘İslam Devleti’ kuracak ‘İslam Devrimi’nin temel ideolojik kavramsal çerçevesini çizen kişidir. Bu konudaki görüşleri de, bütün Müslüman Dünya’da benzer etkiler yapmıştır.
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’nin bir diğer alt kolu, militan örgütlerdir. Bu örgütlerin beslendiği temel ideolojik kaynak, yine ‘radikal’ düşüncedir; ancak örgütler, özellikle ‘yöntem’ konusunda farklı yollar izlemişlerdir. Bunun başlıca nedeni ise, mücadele seyri içinde, İslami Hareketler’in, seküler rejimlerle giderek artan bir zıtlaşma içine girmiş olmasıdır. Bu tarihsel zemin, örgütlerin ‘şiddet içeren’ yöntemleri benimsemesi yönünde itici bir güç olmuştur. Özellikle Mısır örneğinde, militan örgütlerin, seküler rejim güçleriyle fiili çatışmaya girmeyi göze aldıkları ve fakat amaçlarına ulaşamadıkları görülmüştür.
Tarihsel koşulların, siyasal düşünce üzerindeki etkisini ise, belki de en iyi şekilde ‘modernist’ grupta görmek mümkündür. Bu grup, modernitenin temel kavramlarını ‘meşrulaştırıcı’ bir söylemi benimsemiştir ve bu yüzden, ‘orijinal’ bir siyasal düşünce üretememiştir. Grubun, sosyal adalet, demokrasi, özgürlük, insan hakları, eşitlik gibi kavramları İslamileştirme gayreti, tipik bir ‘öykünme’ çabasıdır. Bu ise, özü itibarıyla, Müslümanların ‘yenilmişlik psikolojisi’nin sonucudur. Modernistler için Batı, ‘örnek’ uygarlıktır; İslam ise, bu uygarlığa katkıda bulunmuştur ve katkısı da itiraf edilmelidir. Bu yaklaşımın bir benzerini, erken dönem MüslümanlarınınYunan Felsefesi ile karşılaşması hadisesinde görmek mümkündür. O dönemde de, felsefenin ‘prestiji’ büyüktü ve Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi şahsiyetler, bu vakıadan etkilenip, felsefeyi ‘İslamileştirmeye’ çalıştılar. Benzeri bir gayreti, bugün ‘Müslüman Modernistler’ göstermektedir. Bu ise, siyasal düşünce üzerindeki ‘tarihsel etki’yi gösteren iyi bir örnek olarak alınabilir.
Gelenekçilerin tarihsel koşullardan etkilenmelerini ise en iyi açıklayacak kelime, ‘reddiyecilik’tir. Batı’nın Müslümanların siyasal iktidarlarını alaşağı etmekle kalmayıp, günlük hayatta dahi modern pratikler üretecek denli Müslüman toplumlar üzerinde etkili olması, gelenekçilerin ‘korumacı’ (veya ‘muhafazakar’) ve ‘tepkisel’ bir yaklaşım geliştirmelerine neden olmuştur. Gelenekçiler, bu yüzden modernitenin bütün kavramlarını reddetmişler ve gelenekte Müslümanların ürettiği bütün kavramları muhafaza etmeye çalışmışlardır. Bu ise, zaten ‘çürümüş’ olan aktüel siyasal düşüncenin cam fanüs içine alınması çabasından başka bir şey değildir. Modernite, devasa gücüyle bu cam fanusu kırdığında ise, ortada ‘düşünce’ adına hiçbir şey bırakmamış; böylece gelenekçiler, aktüel düşünsel tartışmalardan uzak kalıp, tabir-i caizse, diskalifiye olmuşlardır.
Şu halde, Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’yi etkileyen pek çok tarihsel faktörü, Batı’nın İslam dünyasını sömürmesi ve Müslümanların siyasal iktidarlarını kaybetmeleri vakıası ile bağlantılandırmak mümkündür. Hilafetin İlgası’nın başlattığı tartışmaları da, İsrail’in kurulmasıyla başlayan tartışmaları da, hatta Petrol Krizi ve Postmodernizm dolayımındaki tartışmaları da, bu ana nedene bağlamak mümkündür. Ancak, bütün bunların ötesinde, unutulmamalıdır ki, Müslüman Düşüncesi’nin, tarihsel koşullardan bağımsız olarak işleyen bir mahiyeti de vardır. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra başladığını kabul edebileceğimiz ‘ihya’ veya ‘ıslah’ hareketinin ‘somut’ ürünlerinin de, 20. yüzyılın ikinci yarısında artık görülmeye başladığını söyleyebiliriz. Şimdi ‘kavramlar’ üzerinden Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’yi irdeleyebiliriz

Temel Kavramlar

Batı ile yüzleşme döneminin ilk evresindeki siyasal tartışmaların çoğu, klasik dönem Müslüman siyasi düşüncenin kavramlarıyla yapılmıştır. Bunlar, Halifelik, ehl-i hal ve’l-akd, şura, icma, biat kavramlarıdır. Yapılan tartışmalarda, bir yandan modernitenin kavramları kullanılıp, bunlara cevap yetiştirme gayreti gözlenirken, öte yandan meşruiyet zemini, hep bu klasik kavramlardan aranmıştır. Hilafet konusundaki tartışmalar bunun göstergesidir. Halifeliğin ilgasından sonra ise, siyasal tartışmaların mahiyeti değişmeye başlamış; bu da terminolojiye yansımıştır. Sünni düşüncenin ‘realist’ karakterinin zamanla değişmesi ve ‘idealizm’ unsurunun öne çıkmasının nedeni de burada aranmalıdır. Şeriat’ın fiilen uygulanabilmesi imkanını ortadan kaldıran bu fiili durum, Müslümanların vicdanını incitmiş; bu da sonuç itibarıyla, ‘idealist’ olarak nitelendirilebilecek siyasal düşünce ve eylemlerin popülarite kazanmasını tetiklemiştir. Benzer bir durum, Şia için de söz konusudur. Fakat başından beri, Şia’yı ‘realist’ olmaya zorlayacak tarihsel koşullarla doğrudan irtibatı olmadığı için, modern dönemde Şia düşüncesinin ‘idealist’ karakterinin öne çıkması, Sünni düşünceye nazaran daha kolay olmuştur. Bu noktada, Şia’nın ‘imamet’ ve ‘şehadet’ kavramlarının özel bir katkısı olduğu söylenebilir. Fakat bilinmelidir ki, Şia düşüncesinin öne çıkan hususiyeti, kavramlardan çok, şahsiyetlerle ilgili olmasıdır. İmamet bahsinin Şia düşüncesinde merkezi yer işgal etmesinin nedeni de budur. Kavramlar konusunda ise Sünni düşünce daha hassastır. Belki de bu yüzden, Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’nin iki temel kavramsallaştırması olan ‘cahiliye’ ve ‘İslam devleti’ tabirlerini, Sünni kökenli düşünürler üretmiştir.
Bu noktada, ilk olarak Reşid Rıza’nın kullandığı ve zamanla içeriği farklı akımlara göre değişen ‘İslam Devleti’ kavramı üzerinde durulmalıdır. Reşid Rıza, kavramı, şura, içtihad vb. diğer klasik dönemlerde yoğun olarak kullanılan terimleri ‘modern’ içeriklerle tanımlamasına rağmen, Seyyid Kutup, kavramı, modernitenin bütün unsurlarından arınmış, Ümmet’in siyasi iktidarını sembolize edecek bir içerikle tanımlamıştır. Aynı içerik, Mevdudi’nin terminolojisinde de vardır. İslam Devleti kavramı, İslami Hareketlerin siyasal terminolojinin merkezinde yer alır. Kelim Sıddıki’nin, İran Devrimi modelini bütün Müslümanlara önerirken kullandığı şu ifade, bu düşüncemizi yeterince kanıtlamaktadır: “Bütün Müslümanlar İslam Devrimi yoluyla bütün dünyada İslam Devleti kurmak zorundadırlar. Bu Müslümanların üzerine düşen itikadi bir görevdir.” Ancak bu ‘orijinal’ kavramsallaştırma, bir başka orijinal kavramla birlikte düşünüldüğünde, Müslümanların günlük siyasal pratiklerine ilişkin yeni önerilerle de karşılaşılmaktadır. Bu kavram ise, ‘cahiliye’dir. Seyyid Kutub’un ürettiği bu kavram, hem Müslümanlar için yeni bir ‘toplum’ tanımlaması getirmektedir; hem de daha önceki ‘dar’ (ülke) kavramı temelinde yapılan tartışmayı, kökünden değiştirmektedir. Kutub, modern dönemdeki Müslüman toplumları ‘cahiliye’ olarak tanımlamakla, bu toplumların hem ‘Müslümanlığı’nı ‘itikadi açıdan’ ciddi bir biçimde sorgulamakta, hem de mevcut siyasi yapıların meşruiyetini reddetmektedir. Geriye, elbette, Müslümanların, cahiliyeyi ortadan kaldırıp, ‘Ümmet’i tesis etmeleri sorumluluğu kalmaktadır. Kutub’un burada önerdiği yöntem ise, ‘ilahi’ dediği ve Hz. Peygamber’in Mekke şartlarında takip ettiği yöntemdir. Buna göre, “La ilahe İllallah” diyen ve bu biricik söz ile cahiliyeyi reddeden Müslümanlar, mevcut toplumdan ayrı bir örgütlenme (İslami Hareket) içine girecekler ve bu hareket zamanla güçlenecek ve tıpkı Hz. Peygamber’in Medine’de yaptığı gibi, kendi iktidarını kuracaktır. Model budur. Bu model, Müslümanların tarihsel siyasal deneyimlerinden kökten farklıdır ve bu yüzden orjinaldir. Şia dünyasında farklı isimler altında denense de, İran örneğinde, içerik itibarıyla (kimi organizasyonel boyutları farklı olsa da) benzeri bir yöntem takip edilmiştir. Nihayet sonuçta İran’da Devrim’le kurulan devlet, böylesi bir ‘devlet’tir.
Kutub’un ‘cahiliye’ kavramı temelinde yaptığı tanım ve yorumların, militan örgütler  tarafından ‘kısmen’ yanlış anlaşılması, Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’de ‘farklı’ bir düşünsel ve eylemsel pratiği ortaya çıkarmıştır ki, buna ‘militanizm’ denebilir. Özellikle Mısır örneğinde net bir biçimde görüldüğü gibi, ‘cihad’ kavramını, ‘silahlı mücadele’ olarak yorumlayan bu gruplar, ya Kutub’un ‘cahiliye’ kavramına farklı bir açıdan bakmışlar ya da klasik fıkıhtaki ‘irtidad’ kavramı temelinde bir strateji takip etmeyi tercih etmişlerdir. Bu gruplar, ya Et-Tekfir ve’l-Hicre örneğinde görüldüğü gibi, ‘hazırlık evresi’ni toplumdan soyutlanma şeklinde algılamışlar ya da Cihad Örgütü örneğinde olduğu gibi, toplumun ‘irtidad’ etmiş olduğu yorumundan hareketle, ona karşı şiddet kullanımını meşru görmüşlerdir. Bu grupların siyasi düşüncesinin merkezindeki kavram da ‘İslam Devleti’ olmasına rağmen, toplum tanımı konusunda farklı düşüncelere sahip olmaları, onların ‘yöntemsel’ açıdan da farklı pratikler ortaya koymalarına neden olmuştur.
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce’nin bir diğer akımı olan ‘Müslüman Modernistler’ ise, siyasal tartışmalarında, orijinal bir kavram önerisinde bulunmak yerine, modernitenin kavramlarını meşrulaştırma tavrını benimsemişlerdir. Nitekim, bazı çevrelerce İslam’ın ‘ilk liberali’ olarak adlandırılan Ali Abdurrazık, siyaset kurumunun (ve düşüncesinin) ‘beşeri’ karakterine atıfla, demokrasinin de Bolşevikliğin de, yerine göre, pekala ‘İslami’ siyasi rejimler olarak kabul edilebileceğini söylemiştir. Benzer bir üslupla Müslüman modernistler, ‘şura’nın demokrasi anlamına geldiğini, temel insan hak ve özgürlüklerinin İslamileştirilebileceğini vs. ileri sürmüşlerdir. Ancak Müslüman modernistlerin bu yaklaşımı, Müslüman kitlelerin vicdanında ciddi bir yer bulamamıştır. Bu yüzden, bu yaklaşımın ürettiği siyasal düşünce, ‘eklektik’ kalmış, halk tabanında ciddi bir yansıması olmamış ve statükonun devamından başka bir sonuç da doğuramamıştır. Müslüman modernistlerin yapmaya çalıştığı şey, tipik manada, ilk dönem ‘Müslüman’ filozoflarının yapmaya çalıştığı şeydir. Farabi nasıl ‘Medine-i Fazıla’yı, Aristo’nun ‘Politika’sından esinlenerek yazmışsa, Müslüman Modernistler de, modernitenin ‘demokrasi’ modelinden etkilenerek siyasal düşünceler üretmeye çalışmışlardır.
Gelenekçiler ise, genel olarak, aktif bir biçimde yürüyen bu tartışmalarda yer almamışlardır. Temel tavırları, klasik fıkhın görüşlerini tekrarlamaktan ibaret olan gelenekçiler, çoğunlukla geleneksel kurumların (örneğin, Hilafet’in) yeniden ihyasından yana bir tavır takınmışlardır. Fakat bu tavır, açıkçası ‘romantik’ sayılmalıdır. Çünkü Hilafet’in ilgasından sonra, bu yaklaşımın somut bir netice üretmesinin mümkün olmadığı açıktır. Hilafet’in yeniden tesisi için çaba gösteren grupların, bu nedenle, reel siyasal tartışmaların içinde yer alma şansları olmamıştır. Bu nedenle, bu grupları, anakronolojik romantizm örneği olarak görmek mümkündür.
Çağdaş Dönem Müslüman Siyasi düşüncesinin bu temel yaklaşımlarının, modern dönemde siyasal pratikleri de olmuştur. İslamcı (veya Radikal İslamcı) akım, dünyanın hemen her köşesinde 1970’li ve 1980’li yıllarda popülerliği yakalamış ve nihayet İran’da bir de ‘devrim’ yapma başarısını göstermiştir. Afganistan, Lübnan, Cezayir ve Sudan deneyimleri ise, bu akımın ciddi kalkışma örnekleri olarak alınabilir. Fakat özellikle 1990’lı yıllardan sonra, Batılı güçlerin de askeri (ve düşünsel) taarruzları sonucunda, İslami Hareketler’in görece gerilediği gözlemlenmektedir. İran’da bile Hatemi iktidarı döneminde, devrim kadrolarının siyaseti (ve söylemi) değişebilmiş ve zaman zaman ‘modernist’ (veya ‘liberal’) emareler gösterebilmiştir. Yine aynı yıllarda özellikle ‘gelenekçi’ görüşler popülarite kazanmış ve bu eğilim, Batı tarafından da destek görmüştür. Bir dönem İslami Hareketler’in içinde yer alan kişi ve gruplar, ‘sistem içi’ne çekilmiş ve ‘parti siyaseti’ yolunu açıkça benimsemişlerdir. İşte bu gelişmenin nedeni üzerinde ciddi olarak durulmalıdır.

Çağdaş Müslüman Siyasi Düşüncenin Zaafları

Bu noktada söylenecek ilk söz, siyasi düşüncenin zaafının, genel olarak düşünsel/ideolojik zaaftan kaynaklandığıdır. Yani Müslümanların, karşılaştıkları sorunları çözme noktasında sıkıntı yaşamaları, öncelikle, kendi terminolojilerini iyi bilmemeleri (ve doğal olarak, kullanamamalarıyla) alakalıdır. Bir başka ifade ile, Müslümanlar, siyasal hareket (ve hatta devlet) kurmalarına rağmen, düşünsel yetkinlik açısından zaaflar taşıdıkları için, temel sorunlarına çözüm bulamamaktadırlar. Çağdaş dönem tecrübesini bu şekilde özetlemek mümkündür. Yaşanan sıkıntıları, dış baskılarla izah etmek de bir yaklaşım olarak görülebilir, ancak isabetsizdir. Çünkü aktivite üreten şey, temelde düşünsel dinamizmdir. Ekonomik ve siyasal güç, ancak bu dinamizm olursa, anlamlıdır ve sürece katkıda bulunabilir. Düşünsel yetkinlik olmadığında, her iki faktör de, sonuca götürücü bir etki doğuramazlar.
Örneğin, çağdaş dönemde üretilen İslam Devleti kavramının içeriğinin ‘sorunlu’ olduğu söylenebilir. Bu konuda belki de en somut önerileri getirmiş olan Mevdudi’nin çabasının dahi, eklektik unsurlar içerdiği görülmektedir. Bilindiği gibi Mevdudi, muhalifleri tarafından Bolşevik modelin kopyasını üretmeye çalışmakla da suçlanmıştır. Dikkatli bir gözle bakıldığında, gerçekten ‘terminolojik safiyet’ açısından bazı kusurlar olduğu söylenebilir. Nitekim, Mevdudi’nin: “İslam’ı, yerine göre bir ‘dini demokrasi’ olarak görmek mümkündür” görüşü ve ardından da Pakistan’da ‘parti politikası’ yöntemini uygulaması, bir anlamda bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Aynı şekilde İran’da, Humeyni, demokrasiye açık eleştiriler yöneltmesine rağmen, devrim kadrosu içinde yer alan Hatemi, liberal bir söylemi benimseyebilmiş, Lübnan’da Hizbullah lideri Fadlallah, demokrasi hakkında hayırhah ifadeler kullanıp, siyasi düzenin içinde yer almakta bir beis görmemiş, Hamas ise ‘siyasi düzen’ içerisine girme yönünde benzer emareler göstermiştir. Bütün bunlar, hep şu gerçeğe işaret etmektedirler: Müslümanlar, sahih ve orijinal dile vukufiyetleri ölçüsünde sahih eylemlerde bulunabilmektedirler. Bu temel noktada sorunlarını çözmedikçe de, sağlıklı siyasal düşünceler ve kurumlar oluşturamamaktadırlar.
Bu bağlamda yapılması gereken şeyi en özet bir şekilde, “Müslümanların, öncelikle İslam’a vakıf olmaları gerektiği” şeklinde ifade edebiliriz. Gerçekten de sorun buradadır. İslam’a vukufiyet ise, öncelikle İslam’ın temel kavramlarına vukufiyeti gerektirir. Bunun için, “İslam’ın insan ve toplum modeli”nin iyi bilinmesi gerekir. Bu modelin temelini ‘mümin kul’ oluşturur; çatısını ise, ‘takva’ esasına dayalı ‘birlik’ (Ümmet) anlayışı oluşturur. Temelde, Allah’a teslimiyet vardır. Zaten bu dinin adı da onun için İslam’dır. Bu, müminin ‘birey’, ‘vatandaş’, ‘işçi’ vs. olmadığı anlamına gelir. Mümin, kuldur. Allah’ın yüksek otoritesine teslim olmuştur; yani ‘hududullah’ ile sınırlıdır. İşte bu nedenle, mümin, ‘özgür’ olamaz. Mü’minin ‘ödevleri’ vardır; ‘hak’ ise, zaten El-Hakk ve El-Hakim (Hüküm ve Hikmet Sahibi) olan Allah’tır ve O’nun tarafından belirlenir. Beşerin belirlediği bir ‘hak’, İslami manada bir ‘hak’ değildir. Hak, El-Hakk’tan soyutlanamaz. Dolayısıyla İslam, ‘hakikat’in bizatihi kendisidir. Hümanizm, rasyonalizm ve sekülarizm üçlüsünün ürettiği ‘insan hakları’ ve özgürlük kavramları, İslam’ın hak, ibadet ve teslimiyet kavramlarıyla çelişir. Bu nedenle bu üçlünün ürettiği siyasi model olan demokrasi modeli de İslamileştirilemez. Müslümanlar bu kavramlar konusunda bu netliğe ulaşmadıkça (ve içeriğini de yetkinlikle doldurmadıkça) siyasi düşünce üretme noktasında zaaflarla malul olmaya devam edeceklerdir.

Çağdaş Müslüman Siyasi Düşüncenin Potansiyelleri

Zaaflarla malul olmakla birlikte, düşünsel gelişim süreci açısından bakıldığında, İslam dünyasında düşüncenin ‘başlangıç evresi’ni aşma temayülleri gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu gelişmeyi, ‘orijinal dil’e vukufiyet kriteri ile ölçmek mümkündür. Eğer Müslümanlar, orijinal İslami dili iyi kullanabilirlerse, hayatı ‘değiştirme’ (hatta ‘hayata hükmetme’) noktasında ilk ciddi adımı atmış olacaklardır. Bu gerçekleşmediği sürece de, hakim ideoloji karşısında ‘tepkisel’ tavırlar almayı sürdüreceklerdir. Geçtiğimiz asır boyunca, Müslümanların ‘geriliğin’ asli nedeni, ne maddi yetersizlikler ne de kitlesel destek konusunda karşılaşılan sorunlardır. Bilakis asıl neden, orijinal dile vukufiyet  konusunda yaşanan sıkıntılardır. Çünkü dünyayı değiştirmek için, öncelikle bu değişimin ‘nasıllığı’ konusunda netleşmek gerekmektedir. Nasıl ki plan olmadan bina yapılamıyorsa, aynı şekilde, orijinal dile vukufiyet kesbedilmeden de İslam’ın istediği şekilde bir ‘inşa faaliyeti’ gösterebilmek mümkün değildir.
Bu açıdan bakıldığında, siyasi düşüncenin kavramları, iyi bir ölçüt olabilir. Çünkü siyasi düşünce, genel manada düşünce binasının ‘üst’ katında yer alır. Yani felsefe temel ise, siyasi düşünce çatı mesabesindedir. Dolayısıyla, bu şu anlama gelmektedir: kelimenin doğru anlamıyla bir ‘İslami’ siyasi düşünce üretildiğinde, orijinal dile vukufiyet sorununun çözüldüğü söylenebilir. Başka bir ifade ile, Müslümanların ‘orijinal’ manada bir siyasi düşünce üretememiş olmaları, orijinal dile vukufiyet noktasındaki sorunların devam ettiğini gösterir. ‘Çağdaş’ dönem açısından bir kritik yaptığımızda, genel manada ‘düşünce’nin sorunlarla malul olduğu açık olduğuna göre, siyasi düşünce noktasında henüz somut ürünler ortaya konulamamış olmasını doğal karşılamak gerekir.
Ancak, Müslümanların, zaaflarının yanında ‘potansiyelleri’ de vardır. Zaten düşünsel gelişimi sağlayan da bu potansiyeldir. Müslümanlar yaklaşık olarak 1 asırdır bir ‘düşünsel dinamizm’ süreci yaşamaktadırlar. Bunun elbette ‘harici’ nedenleri de vardır. Fakat dinamizmi sağlayan şey, harici olmaktan ziyade ‘dahili’dir. Bu ise, esas itibarıyla, gelişim sürecinin ‘iyi yolda’ olduğu anlamına gelir. Bu dinamizmi sağlayan asli öge ise, ‘kaynağa yönelme’ tavrıdır. Buna ‘Öze Dönüş’ de diyebiliriz. Bu tabir, bir gerçeklikten ziyade, bir ‘özlem’i yansıttığı için, şu an itibarıyla somut sonuçlar vermemiştir. Ancak, bu yönelimin olumlu yanı, istikametin doğru olmasıdır. Müslümanlar bugün artık çözümün Kur’an’ı iyi anlamak ve Kur’an’a tabi olma noktasında da Peygamberimizin sahih örnekliğini takip etmek olduğunu bilmektedirler. Bilmedikleri şey, bunu nasıl yapacaklarıdır. Nasıl sorusunun somut cevabı ise ancak ‘Hikmet’ konusundaki yetkinliğe bağlıdır. Gerçi ‘nasıl?’ sorusuna cevap olarak, geçtiğimiz yüzyılda bir çok deneyim yaşanmıştır, ancak henüz bu deneyimlerden somut bir netice çıkarma aşamasına gelinmemiştir. Bu aşama, ‘model üretme’ veya ‘program’ aşamasıdır. ‘Manifesto’ veya ‘Deklarasyon’ ile başlar, ‘Hareket’ ile devam eder ve ‘Devlet’ ile neticelenir. Farklı coğrafyalardaki pratiklerin yekunu bağlamında da, en sonunda, ‘Medeniyet’ adını alır.
Kanaatimce, Batılı temel paradigmaların çöktüğü zamanımızda, İslamcılık akımının merkezinde yer aldığı bu düşünsel dinamizm, mezkur zaaflarından arınıp, potansiyellerini geliştirebilirse, İslam dünyasının mevcut hali de zaman içinde değişecektir. Bu noktada Müslümanlara düşen görev, öncelikle orijinal İslami dile vukufiyeti sağlamak, ardından da bu dili, moderniteyi ‘aşacak’ yetkinlikte kullanabilmektir. Sanılmasın ki, içinde bulunduğumuz dönem, Müslümanlar açısından en sıkıntılı zamanlara tekabül etmektedir. Hayır, bilakis içinden geçmekte olduğumuz dönem, pek çok ‘imkan’ı da içinde barındırmakta olan bir geçiş dönemidir. Tabir-i caizse, düşünsel yetkinlik/ideolojik cazibe açısından, zaman Müslümanların lehine işlemektedir. Bugün Batı’nın insanlığa önereceği yeni bir kavram veya model kalmamıştır. Batı, düşünsel alanda iflas etmiştir. İçinden geçmekte olduğumuz dönem, Batı için, ‘Gerileme Devri’, bizim için ise ‘Fetret Devri’dir. Gerilemenin sonu yıkım, fetretin sonu diriliştir. Müslümanlara düşen görev, sürecin aşamaları konusunda isabetli tahliller yapmak ve uygun aşama için uygun çözümler üretmeye çalışmaktır. Bu konuda ne kadar çok ‘tecrübe’ edinirsek, çözüme ulaşmak şansımız da o oranda artmaktadır. Son yüzyıl içinde siyasal alanda pek çok tecrübe edindik. Önemli olan, bu tecrübelerden ders alıp, ileriye doğru bir adım daha atmaya çalışmaktır. Bunu sağlayacak olan şey ise, ‘dinamizm’in devamı konusundaki hassasiyeti kaybetmemektir.


Kaynak: İktibas