R.İhsan Eliaçık

  • 50 Cevap
  • 57991 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

KUR’AN YERYÜZÜNDEN SİLİNSE GİTSE?
« Yanıtla #45 : 14 Şubat 2013, 03:26:24 ÖS 15 »
KUR’AN YERYÜZÜNDEN SİLİNSE GİTSE?

Kur’an yeryüzünden kalksa kim ona ihtiyaç hisseder?

Bu soruyu kendi yaşadığımız topraklarla sınırlandıralım. Bir sabah kalktığımızı düşünelim. Akşama kadar acaba kim; “burada Kur’an vardı nereye gitti?” der, “bir açıp bakmam lazım” der. Evet, bunu kimler der.

En tepeden başlayalım.
Milletvekilleri desen, zaten laikliğe aykırı olduğu gerekçesiyle mecliste yasa yaparken kimse Kur’an’ı açıp ta bakmaz. “Kur’an’da böyle geçiyor, şu yasayı buna göre düzenleyelim” diye düşünmezler. Çünkü onlar öyle düşünmüyorlar.

Memleketin bütün yargıçlarını ve hakimlerini düşünelim. Hüküm verirken, ceza verirken Kur’an’ı açıp bakmazlar.

Öğretmenler deseniz, sadece din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenleri, o da Kur’an’ı Kerim dersi varsa eğer. Öğretmenlerin büyük çoğunluğu da açıp bakma gereği duymaz.

Askerler bakmaz, bürokratlar bakmaz, tüccarlar bakmaz, bankacılar bakmaz. İş hayatının temelini oluşturan bütün sektörlerde hiç kimse “şurada bir Kur’an vardı nereye gitti bu sabah?” demez.

Peki kim der?

Nerede lazım olur mesela.
Bir cenaze kaldırıldı, orada Kur’an okunması lazım. Yani ölüler için lazım. Yani ölüsü olanlar Kur’an’ı arardı. “Ölümüzün arkasından Kur’an okuyorduk, nerede bu Kur’an?” diye ölüleri için arayanlar olurdu.

Mezarlara gidilecek, orada ölülerin arkasından Yasin okunacak fakat ortada Kur’an yok. Yeryüzünden kalkmış. İşte onlar sorardı. Derlerdi ki: “Nerede bu Kur’an, ölümüzün arkasından Kur’an okumamız lazım.” Eğer Kur’an olmazsa mezarlıkta bir kriz çıkabilir mi? Evet, çıkabilir. Çünkü, ölü murdar gitmiş olur. Öyle inanılıyor. İlla ki Kur’an’dan bir ayet okuması lazım, özellikle de Yasin suresini. Yasin suresinde ise şöyle bir ayet geçer: “Biz onu dirileri uyarman için indirdik.” İşte bu ayetin kendisini, yurdum insanı ölüye okur. Halbuki mezarda Yasin okumak, oraya gelen diriler içindir. Çünkü ölüler duymaz. Dolayısıyla Kur’an’ın olmayışının mezarlıklarda eksikliği hissedilirdi.

Başka nerede hissedilirdi?
Hafızlar bunun eksikliğini hissederdi, çünkü onların da zihinlerinden Kur’an silinmiş olacak. Bütün hafızlar bu durumda işsiz kalmış olacak. Bütün tefsir dersi verenler işsiz kalmış olacak. Bütün Kur’an satanlar, bastıranlar, dağıtanlar işsiz kalmış olacak. Onlar için bir zararı olurdu.

Ama bunun dışında, özellikle de mezarlarda ve cenaze namazlarında sorun çıkacaktı. Kur’an’ın yokluğunda en büyük sorun buralarda yaşanacaktı. Diğer yerlerde pek sorun çıkmayacaktı.

Hele hele hayatın içerisinde, yasa yapılan yerlerde, yargılamaların olduğu yerlerde, pazarlarda, alışverişin olduğu yerlerde, evlenmelerin boşanmaların olduğu yerlerde hiçbir sorun olmazdı. Çünkü buralarda kimse dönüp de Kur’an’ı açmaya zaten ihtiyaç duymuyor.

Sonuç olarak;
İnsan Allah’a ne kadar değer veriyorsa Allah ta insana o kadar değer verir. Sizin dünyanızda Allah’ın bir değeri bir yeri var mı? Bir yere giderken, bir sözü söylerken, bir adım atarken: “hayır olmaz, Allah buna ne der?” diyor musunuz?

Allah’ı umursamaz gibi yaşıyorsanız, O’nun kitabını umursamazca yaşıyorsanız, hiçbir yerde sizin için bir değeri yoksa, bir sabah kalktığınızda Kur’an’ın varlığı ya da yokluğu sizin için hiçbir şey ifade etmiyorsa demek ki siz bunlara değer vermiyorsunuz. Allah ta size değer vermeyecek demektir.

Kur’an’a ne değer verdiğimiz, Kur’an olmasaydı ne olurdu? Diye düşündüğümüz zaman daha net ortaya çıkar.

İhsan Eliaçık
Bu dünyası olmayan dinin, öteki dünyası da yoktur..!

*

Çevrimdışı Müslüman

  • ****
  • 511
  • Allah c.c kelamını kul kelamı ile eşitlemeyin.
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #46 : 14 Şubat 2013, 03:45:41 ÖS 15 »
Soyadıyla cimrilere nisbet yapan yazar İhsan Eliaçık çok marjinal çıkışları olmakla birlikte bazen turnayı tam gözünden vurmayı da biliyor aynen bu yazıda olduğu gibi.

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #47 : 14 Şubat 2013, 06:06:04 ÖS 18 »


güzel ve doğru yazmış eliaçık ama az da olsa kurana sarılan müminleri görmemezlikten gelmemeli diye düşünüyorum.
bir konu açıldığında ya da bir karar vereceğinde rabbim ne der ? izin verir mi ? diyerek kurana danışan soranların;
gibi düşünenlerin azımsanmayacak kadar olduğu muhakkak ( öyle değil mi )
:.)


Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #48 : 15 Mayıs 2013, 01:53:52 ÖÖ 01 »
Bu adamın hakkın da Cübbeli Ahmetin güzel bir yorumunu dinlemiştim.Komşusu açken kendisi tok olan bizden değildirin hükmü bu adama hiç ulaşmamış.Kendisi ısrarla ihtiyaç fazlası mülk edinilemez diyerek din budura getirdiği düşüncelerine denilir ki.

Peki Afrika da Afkanistan da insanların açlıktan kemikleri sayılıyor sen o göbeği nasıl yaptın.Onlar açken senin nasıl boğazından o kadar yemek geçti de bu kadar şiştin.Cebinde lüx sigaran da o biçim.Yanlış anlamayın bunu ben değil cübbeli söylüyordu.


AYNASI İŞTİR  LAFA BAKILMAZ.

Şair şöyle diyor.

Herkes bir yol tutmuş gider

Şu üç günlük dünyada

Hala anlayamadım ben

Kimin neye ne hizmeti var

Bunu da ben söyledim

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #49 : 08 Ocak 2014, 06:50:47 ÖS 18 »
Bu adamın hakkın da Cübbeli Ahmetin güzel bir yorumunu dinlemiştim.Komşusu açken kendisi tok olan bizden değildirin hükmü bu adama hiç ulaşmamış.Kendisi ısrarla ihtiyaç fazlası mülk edinilemez diyerek din budura getirdiği düşüncelerine denilir ki.

Peki Afrika da Afkanistan da insanların açlıktan kemikleri sayılıyor sen o göbeği nasıl yaptın.Onlar açken senin nasıl boğazından o kadar yemek geçti de bu kadar şiştin.Cebinde lüx sigaran da o biçim.Yanlış anlamayın bunu ben değil cübbeli söylüyordu.


AYNASI İŞTİR  LAFA BAKILMAZ.

Şair şöyle diyor.

Herkes bir yol tutmuş gider

Şu üç günlük dünyada

Hala anlayamadım ben

Kimin neye ne hizmeti var

Bunu da ben söyledim


göbek sadece yiyerek yapılmaz, insan sağlığı hakkında biraz bilgisi olan kimse bunu da rahatça bilir. ihsan eliaçık kendi yolu ve çalışmalarında samimidir fakat fikir ve söylemleri için kuranı parçacı bir şekilde tevil etmesi, dinin hakikatini fikirlerinin gölgesinde bırakması oluyor bunu Allahu alem iyi niyetle yapıyor fakat bu tavır müslümanın göstereceği tavır değildir. kendi inandığı ve söylediği şeylere bağlı samimi birisi Allah hatalarından döndürsün yaptığı iyi işleri mübarek etsin.

*

Çevrimdışı Maveraî

  • Haymatlos..
  • *
  • 497
  • ﺃَﺳْﻠَﻤْﺖُ ﻟِﺮَﺏِّ اﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ
Zülkarneyn Kıssası Ne Anlatıyor?
« Yanıtla #50 : 03 Şubat 2017, 09:29:16 ÖS 21 »

Önce bazı “fâideli” bilgiler.

Esâtir, menkibe, kıssa, tarih.
Çoğu zaman bunların birbirine karıştırıldığını görüyoruz.
Oysa Kur’an kıssalarını iyi anlayabilmek için, bu sözcüklerin, bu dili(Arapça) konuşanın zihninde nasıl belirdiğini doğru anlayarak işe başlamamız gerekir…


ESÂTİR kelimesinin kök anlamı Arapça’da “yazmak” demek. Yazı(satır), yazılı olan satırı okumayıp atlamak(istâr), uyduruk söz yazmak(satara’l-ekâzîb), efsane, hurafe(esâtir), havada savrulan toz(mistâr) kelimeleri bu kökten.

Sözcük Arabın zihninde bunları çağrıştırdığına göre, demek ki esâtir, gerçeklikte karşılığı bulunmayan, realiteye tekabül etmeyen, okunmadan geçilmiş, bunun için de gerçeklikle alakası olmayan savrulmuş, atılmış, atmasyon, uydurma anlatılar oluyor. Türklerin masal, Yunanlıların mytus, Frenklerin mit dedikleri evvel zaman efsaneleri olarak mülahaza edilmiş ve hurafeler anlamında kullanılmış(Elmalılı). Ustur/usturî/esâtir, İngilizcedeki tarih, tarihsel olay, geçmiş anlamına gelen history kelimesini çağrıştırır.


MENQIBE kelimesinin kök anlamı da “bir şeyi delmek/halka önderlik etmek” manasında. Delik, yarık(neqb), önderlik etmek(neqabe), kadın peçe giymek(tenaqqub), daracık yol, sokak, övülecek şey(menqabe), peçe(niqâb), yüzbaşı, kavmin efendisi, topluluğun önderi(naqîb) kelimeleri de bu kökten.

Demek ki Türkçe’de menkibe(çoğulu menâkib) kahramanlık destanı dediğimiz şeye tekabül ediyor. Fransızca’daki epique(epik) ile aynı anlamda. Şu halde Arabın zihninde bunları çağrıştırdığına göre menkıbe, eski çağlarda yaşamış kimi halk önderlerini övmek, yüceltmek ve onlara destan yazmak manasında abartı ve yüceltiyi ifade ediyor. Öyleki bu abartı, tarihte yaşamış o önderi(naqîb) kadının yüzünü örten peçe(niqâb) gibi örter, tanınmaz hale getirerek gizeme büründürür ve gerçek hayattan kopararak bir masal kahramanı haline getirir. Menkibe de bu oluyor.


QISSA kelimesinin kökü de “kesmek, kırpmak, takip etmek, aynılık, denklik” demek. Türkçe’ye de geçen kıssa, kısas, makas, takas kelimeleri de bu kökten.

Arap anlatıya qıssa demiş; çünkü anlatı, hikâye edilen hâdiseye adeta denktir. Kıssalar da geçmiş insanların ve olayların izini sürerler ve haberlerini sözdeki dengiyle aktarırlar. Bir anlatının kıssa olabilmesi için izini sürmeye ve yazıya layık bir değere sahip olması gerekir(Elmalılı). Keza İki tarafı birbirine denk olan kesme ve kırpma âletine demaqas denmiş. Trampa veya becayiş de denilen, bir şeyin dengiyle değiş tokuş edilmesine de taqas denilmiş; çünkü takasta değiştirilen şeyler birbirine denk olur. Suçun izini sürme, suça denk bir caydırıcı ceza vermeye de qısas denilmiş; çünkü qısas da suçun cezadaki dengi ve karşılığıdır.

Şu halde kıssaya, ele aldığı tarihî kişi ve olaylar uydurma bir masal olmadığı için esâtir, abartı katıp gerçeklikten koparmadığı için menkıbe, öte yandan yer ve zaman belirtmediği için de tarih diyemiyoruz. Bilakis ele aldığı tarihî kişi ve olayları öykülendirdiği, canlandırdığı, adeta yeniden filme aldığı, dahası tarihî kişi ve olaylar üzerinden evrensel mesajlar vermek istediği için kıssa diyoruz. Çünkü sonraki çağlarda bu tür olayların “denkleri ve benzerleri” olmaya devam edecektir.

Bugün için söyleyecek olursak esâtir masal, menkibe kahramanlık destanı, kıssa da(edebiyatta) yaşanmış bir olayın romanlaştırılması veya öykülendirilmesi (sinemada)tarihi film veya dizilerdeki canlandırma gibi oluyor. Demek ki kıssa, ele alınan tarihsel kişi ve olayın anlatı olarak(retoriksel) karşılığı veya dengi oluyor. Yani kıssa esatir, menkibe veya tarih değildir. Esâtir, kıssayla alakası olmayan büsbütün uydurma, menkibe uçurulmuş, abartılmış hali, tarih de kıssanın malzemesi; mesajı değil.

Sonuç olarak; Kur’an’ın, esâtir, menkibe veya tarih değil, “kıssa” anlattığı sonucuna varıyoruz.
***

Şimdi… Gelelim Zülkarneyn “kıssa”sına.

Eski dünyada(MÖ: Muhammed’den önceki çağlar) krallar ve imparatorlar tanrısal güç sembolü olarak “boynuzlu taç” giyerlerdi. Boynuzlar kutsal boğa kültünü yansıtırdı. Mezopotamya’nın gökyüzü ve sema tanrısı olan An(Anu) boynuzlu başlığı ile yöneticilik ve kraliyet düşüncesinin kişileştirilmiş haliydi. Sümerliler onu An diye adlandırırlardı.Yıldızlar onun askerleri, Samanyolu ise onun kişisel yoluydu(Eliade). İşte bu gök tanrısının yeryüzündeki temsilcisi durumundaki kralların taktığı taca eski çağlarda “Zülkarneyn” deniyordu. Zamanla dinî anlamı unutularak her kralın alelade takdığı bir “krallık armasına” dönüştü. Şu halde Zülkarneyn “iki boynuzlu taç takan krallardan biri” demektir. Araplar bölge halkı olarak bu ismi bilirlerdi ve onlara yabancı değildi. Bu ismi duyunca bir kraldan bahsedildiğini hemen anlarlardı. Nitekim “Gidin Muhammed’e sorun. Eğer peygamberse Nuh tufanı, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn’i anlatsın da görelim” diyerek onu test etmek istemişlerdi. Yani yaşlı Araplar, şeyhleri aşiret odalarında bu tür kıssaları “menkibeleştirilmiş” şekliyle etraflarına anlatıp durmaktaydılar.

Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn kıssasının temel mesajının siyasi olduğunu görüyoruz. Çünkü tarihten malzeme olarak seçilen olayın esas kişisi bir kral, olaylar da krallık-halk ilişkileri ile ilgilidir. Buradan, yer, zaman ve özel isimler verilmeyerek sonraki çağların tüm “kralları” ve “krallık olayları” yani devlet, siyaset ve iktidar ilişkileri için evrensel mesajlar verilmek istendiğini anlıyoruz:

Yeryüzünde kendisine iktidar verilmiş bir siyasal güç(o günkü çağlarda bir kral veya krallık) hangi değerlere göre hareket etmelidir?
İktidarın varlık gerekçesi nedir? Neye karışıp neye karışmamalıdır?
Hangi temel amacın “vesilesi” olarak kullanılmalıdır?
Kur’an, Zülkarneyn örneği üzerinden işte bu kadim sorulara yönelik esaslı mesajlar veriyor
.

Kur’an, o günkü Arapların bildiği Zülkarneyn kıssasını, kişiye, zamana ve mekana gömerek tarihselleştirmek yerine, zaman ve mekandan soyutlayarak bütün zamanlar ve mekanlar için geçerli evrensel siyasi felsefe dersine dönüştürüyor.

İkbal’in tabiriyle “590 yıldır donmuş” olan zihinlerimiz, çoğu kıssada olduğu gibi, aşiret odasında laflayan yaşlı Arabın yaptığını yaparak kıssayı “menkibeleştirmiş”, insanlığın can yakıcı kadim sorunlarına “şifa” olan asıl mesajını ıskalamış. Çünkü biz şifadan okunmuş ayet anlarız. O ayetleri muskaların içinden çıkarıp ortaya bir dökelim bakalım neymiş şifa…

Şimdi, ayetleri muskaların içinden çıkarın, asılı durduğu duvarlardan tozunu silerek indirin! Ey devlet ve iktidar sahipleri! Hastalığınıza şifa, derdinize deva burada…
***

“Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. Onlara söyle: ‘Size ondan bir hatıra anlatacağım.’ Biz ona yeryüzünde imkan verdik. Ona her şeyden sebep verdik.” (Kehf; 18/84)

Yani “imkan” sahibi kılmamızın nedeni sırf iktidar olmak değil; sebepleri, amaçları gerçekleştirmek içindi. Demek ki “imkan” amaç değil, araçtır. İktidarın bizatihi kendisi amaç olamaz; ayette, iktidar, krallık veya devlet değil, “imkan” verdik denmesi dikkat çekicidir. Tüm Kur’an boyunca hep böyledir, hiç “iktidar” denmez, hep “imkan denir. Demek ki “imkanlar” daha yüce amaçları gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanılabilir. Kendisi amaç değildir, geçicidir.

“Devlet” ten daha yüce değerler(hak, adalet, eşitlik, özgürlük, hukuk) vardır. Devlete(o çağlarda kral, krallık) sadece bunun için “tahammül” edilebilir
…
Batılı modern siyaset felsefecilerinden Machivelli, “Hükümdar” kitabında açıkca, iktidarın araç(imkan) değil amaç olduğunu, bizatihi kendi mantığı içinde iktidarın kendi amacını ve tabiatını yarattığını savunmuştur. Siyaset felsefelerinin çoğunun bu görüşten etkilendiğini görüyoruz.

“Derken o sebebe tabi oldu.” (18/85)

Yani bir amaca yöneldi… Verilen imkanın(iktidarın) yüce amaçlar uğruna nasıl kullanılacağının bir örneği olarak yeryüzünde sefere çıktı, yolculuğa başladı…

“Güneşin battığı yöne doğru o kadar gitti ki artık güneş bulanık bir suya dalıyormuş gibi görünüyordu. Gittiği yerde bir halk gördü. Dedik ki:
“Ey Zülkarneyn! Onları ister cezalandır ister iyi davran.” (18/86)


Yani çok uzaklara gitti. Gittiği yerde günahkar bir toplumla karşılaştı. Onları cezalandırmakla iyi muamele etmek arasında, tercih yapmak durumunda kaldı… Burada da “Verilen imkan ne amaçla kullanılmalı?” veya yaygın tabirle
“Devlet ne yapmalı?” sorusunun cevabı veriliyor… Devlet ve iktidar neye karışmalı, neye karışmamalı? Devletin yöneldiği “esas amaç” ne olmalı
?
Sonraki ayet bunun cevabını veriyor?

“O şöyle dedi: Her kim zulmederse onu cezalandıracağız. Gerisi Rabbine havale edilir, O da görülmedik azapla cezalarını verir.” (18/87)

Yani elinde iktidarı tutan(Kur’an’ın orijinal tabiriyle kendisine imkan verilen) birisi olarak benim esas işim “zulümle” mücadele etmektir. İktidarın ana görevi budur; haksızlıkların önüne geçmek ve adaleti ayağa dikmek! Bu hususta hiçbir ayrım yapılmamalıdır. İnsanlar “ötekine” haksızlık yapıp, hak hukuk çiğnedi mi iktidarın görevi başlar. Bunun dışında kalan konular Allah’a havale edilir. Onların hesabını Allah ahirette görür. İktidar bu dünyada her şeye karışacak, insanların başına tanrı kesilecek, günah bekçiliği yapacak diye bir şey yoktur.

“Ancak her kim de iman edip iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışırsa, buna da en güzel şekilde karşılık vardır. İşimizde ona hiçbir zorluk çıkarmayız. (Ona buyruğumuzdan kolay olanını söyleyeceğiz.)” (18/88)

Demek ki insanlar iman edip, iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmalıdırlar (amel-i salihât). İktidar ise, insanlar arasındaki mal, can, ırz, namus başta olmak üzere temel hakları korumaya ve kollamaya yönelmelidir. Bunlara yönelik her türlü saldırı, tecavüz ve hak ihlali ile mücadele etmelidir, yani zulümle savaşmalıdır…

“Sonra yine başka bir amaca yöneldi… Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin, doğayla iç içe yaşattığımız bir halkın üzerine doğmakta olduğunu gördü. İşte böyle, Biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.” (18/90,91)

Demek ki iktidarın, yeryüzünün bir kenarında kendi halinde doğayla iç içe yaşayan, ilkel gördüğü kabile ve toplulukları “çağdaşlaştırmak” için onların yaşam tarzlarını değiştirmeye yönelmemesi gerekir. Onların doğal hayat tarzlarını kendine benzetmeye, zorla değiştirmeye çalışmaması gerekir. İktidar bu anlamda bir halkın hayat tarzına, giyimine kuşamına, yemek yeme biçimine, dini ayin, folklor gibi yerel özelliklerine müdahele edemez. İster ilkel ister modern tarzda yaşasın, ister son model teknoloji kullansın ister kullanmasın, ister karasabanla ister bilgisayarla yaşasın, insanlar zoraki bir şeyi benimsemeye, bir yaşam tarzını kabule zorlanamazlar. Doğayla iç içe yaşayan topluluklar yerlerinden yurtlarından sürülemez, yakalanıp modern şehirlere götürülemez, köle yapılamazlar. Onlar insanlığın zenginliğidirler. Bir halka iktidar bizim elimizde, güçlüyüz kudretliyiz diye tek bir yaşam tarzı dayatılamaz. İktidar ancak ve sadece, “zulüm-adalet” çelişkisini “baş çelişki” olarak görür ve daima adaletten yana taraf olur(olmalıdır).

“Sonra başka bir amaca yöneldi… Nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir halk buldu. Onlar: “Ey Zülkarneyn! Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Bu yüzden onlarla bizim aramızda bir set yapman için sana bir vergi ödesek olur mu, dediler. Dedi ki: “Rabbimin bana verdikleri daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” (18/92-95)

Demek ki iktidarın esas amacı, vergi toplamak, mal yığmak ve bu yolla zenginleşmek değildir. Vergi iktidara 'Ye’cüc ve Me’cüc’e(Herc-u Merc’e) yani kargaşa, altüst oluş, anomie durumu, kanunsuzluk, kuralsızlık, saldırı, talan, işgal hallerine mani olması ve halkını bunlardan koruyacak tedbirler alması için' verilir. Yani devlet, halkın ödediği parayı kamu yararı için harcamak zorundadır. Halkın vergileri iktidar sahiplerinin zenginleşmesi için kullanılamaz. Burada bir üstünlük yoktur. Asıl üstünlük ve erdem, iktidar sahiplerinin kendilerini halk ve kamu yararına vakfetmeleridir…

“Bana demir külçeleri getirin! İki dağın arası demir külçelerle dolunca ‘Körükleyin!’ dedi. Demiri ateş haline getirince ‘Getirin üzerine erimiş bakır dökeyim’ dedi. Artık seddi ne aşabildiler, ne de delebildiler…” (18/96,97)

Demek ki bir iktidar(verilen imkanlar) ülkeyi iyilik ve adalet amacıyla imar etmeli, bu uğurda gerekirse dağları delip kurşun dökmeli, sağlam önlemlerle halkını, saldırı, tecavüz, talan, zulüm ve haksızlıklardan bir zırh gibi korumalıdır.

“Zülkarneyn: Bu, Rabbimin sevgi ve merhametidir. Rabbimin vadettiği an gelince o da yıkılıp gidecektir. Unutmayın, Rabbimin vadi gerçeğin ta kendisidir!” (18/98)

Yani bütün bu önlemler, Allah’ın sevgi ve merhametini çekmek içindir. Yoksa bir toplumun akibeti, zulümler ayyuka çıkar fesat her yana yayılırsa herc-ü merc olur; iyilik, güzellik ve doğruluk(salah) yayılırsa mutlulukla sonuçlanır. İktidarların(kral, devlet, siyasi otorite vs.) esas amacı halkın mutluluğuna yönelik bu tedbirleri almaktan ibarettir… Kıyamet günündeki cennet ve cehennem dahi yeryüzünde yapılanların tabiî sonucundan başka bir şey değildir. Yeryüzünü yakıp yıkan cehennemde de yakılıp yıkılır; yeryüzünü imar eden, her yana mutluluk saçan, cennette de aynısını görür… Bu nedenle devlet, iktidar ve ikbal fani; iyilik, güzellik, doğruluk, iyilik, erdem ve adalet bakidir. Kefeninizle beraber Allah’a bunlarla gitmeye bakın! Yoksa nehir kenarlarında biten otlar gibi yaşamış olursunuz…
***

Kur’an’da tek bir yerde geçen Zülkarneyn kıssası bundan ibarettir. Kur’an’ın bu çağdaki okurları olarak kıssadan şu üç temel mesajı artık çıkarabiliriz:

1- Zülkarneyn yöneldiği birinci yerde, günah işleyen bir topluluğa, ancak zalim iseler müdahele edip cezalandıracağını söylemiş, gerisini Allah’a havale etmiştir. Bu, bir devlet/iktidar için “adaleti esas al!” mesajıdır…

2- Zülkarneyn yöneldiği ikinci yerde, doğayla iç içe yaşayan bir halkla karşılaşmış ve onlara hiç dokunmamıştır.
Bu, bir devlet/iktidar için “hürmet ve özgürlüğü esas al!” mesajıdır…

3- Zülkarneyn yöneldiği üçüncü yerde, saldırı, talan ve işgale uğrayan/uğramak üzere olan bir halkla karşılaşmış ve onlara yardım elini uzatıp demir külçelerle setten duvar yapımına girişmiştir. Bu ise, bir devlet/iktidar için “dayanışma, yardımlaşma ve imarı esas al!” mesajıdır…

Ey vicdanın ve merhametin evrensel sesi, bilgelik kaynağı yüce Kitap! Aldık, kabul ettik…


R. İhsan Eliaçık
Aynayım, bakanlar beni değil ancak kendini görür..