R.İhsan Eliaçık

  • 50 Cevap
  • 58052 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
DİNDAR AHLAKSIZ, DİNSİZ AHLAKLI OLURSA?
« Yanıtla #30 : 02 Ocak 2010, 12:53:15 ÖS 12 »
DİNDAR AHLAKSIZ, DİNSİZ AHLAKLI OLURSA?
Dini ahlaki içeriğinden soyutladığınız an "ahlaksız dindarlığın" türemesi kaçınılmazdır.

Bazen ahlaksız bir davranışın dindarlardan, ahlaklı bir davranışın da dinsiz olarak bildiklerimizden gelmesine şaştığımız anlar vardır.

Bunun sebebi ne olabilir?

Böyle bir durumda galiba ya “din”, “ibadet”, “ahlak” ve “hayat” kavramlarının içi boşaltılmıştır, ya kavramlar anlam kaymasına uğramıştır, ya da hatlar iyiden iyiye birbirine karışmıştır…

Ama en önemlisi de din, ibadet, ahlak ve hayattan ne anladığımızın farklı ve değişmiş olmasıdır.

Dini kutsal duygular, ibadeti ritüellerin tekrarı, ahlakı belden aşağılık, hayatı da yalan dünya olarak anlayınca hepsini paçavraya çevirmiş oluyoruz aslında.

“Irz ve namus” kavramlarının, artık sadece belden aşağıyı ifade etmesinde olduğu gibi…

Oysa ırz, arz etmekten geliyor ve kişinin topluma arz ettiği, ilan ettiği, duyurduğu şey demek; açık bir vaatte bulunmak, düğün ilan etmek vb.

Namus da nomos (ilke, kural) kökünden geliyor ve kişinin kendini bağlayıcı ilkeler koyması, kural kabul etmesi demek; taahhütte bulunmak, nikah kıymak, sözleşme yapmak, antlaşma imzalamak vb. 

Bu durumda kişinin “ırzı ve namusu”, açık sözü, ilanı, duyurusu, taahhüdü, sözleşmesi, antlaşması, kendini bağlayan beyanı, vaadi vs. demek oluyor.

Böyle olana ırz (arz) ve namus (nomos) sahibi, bunları çiğneyen ve yerine getirmeyene de namussuz yani nomossuz; kuralsız, ilkesiz, ilan ettiği şeyi yerine getirmeyen, taahhüdünde durmayan, vaadini çiğneyen, sözü kendini tutmayan kişi diyoruz.

Görülüyor ki ahlak sadece cinsellikle ve belden aşağı ile sınırlandırılacak bir kavram değil. Din de tekrar edilip durulan ritüellerden ibaret değil.

Din, ibadet ve ahlak ticaretten siyasete, ekonomiden evliliğe doğrudan hayat mecralarında algılanması ve yaşanması gereken hal, tutum ve davranışlar.

Dindarlaşma denince neden namaz kılanların artması, oruç tutanların çoğalması, hacca gidenlerin veya başörtüsü takanların giderek artması vs. geliyor da, örneğin borcunu ödeyenlerin, sözünde duranların, küstükleriyle barışanların artması, komşuların barışması, açların, yoksulların iş bulması, mağdurların haklarını alması, mutlu evliliklerin çoğalması, boşanmaların azalması, kul hakkına riayetin artması, işçi haklarında düzelme vb. akla gelmiyor?

Çünkü din kutsal inançlar ve mucizevî olaylar, ibadet tekrarlanan ritüeller, ahlak da sadece kadın kız meselesi ile ilgili olarak anlaşılıyor.

Hal böyle olunca bu türden bir dindarlık, hayatın diğer alanlarını din, ibadet ve ahlakla ilgili saymıyor. En azından o kadar da önemli görmüyor. Öyle ya Allah şirk koşanı affetmez; kul hakkını yemek pek önemli değil nasıl olsa affedeceğini söylüyor! ‘Kutsalı zikret, itikadını kurtar, ritüeli de vaktinde eda et’ de  hak hukuk sonraki iş  (!)

Oysa tam tersi; Allah buzağıya tapan İsrail oğullarını affetmesi örneğinde olduğu gibi şirk koşmayı affedebilir (4;53) ancak kul hakkını asla affetmez (42;42, 1;117). Ahirette bu konuda söz ve yetki, hakkı yenene yani mazluma/mağdura verilmiştir.

Öte yandan dini itikattan, ibadeti de ritüelden ibaret görenlerle, ahlakı din dışı bir alan olarak anlayanlar ilginç bir şekilde buluşuyorlar. Her ikisi de din ve ibadeti itikat ve ritüele hapsediyor ve gündelik hayattan dışlıyorlar. Birisi “kutsala beşer eli değip bozulacak” diye, diğeri “kutsal din duyguları siyasete bulaşacak” diye…

Bunun nedeni din ve ahlakın ayrı ayrı alanlarmış gibi algılanmasıdır.

Oysa din ve ahlak aynı şeyin iki yüzüdür. Bu ikisi bir ve aynı şeydir.

***

Kur’an’a göre Allah “doğruluk ve dürüstlük yolu” üzerindedir (15; 44), kendine “sevgi ve merhameti” farz kılmıştır (6; 12). Peygamberimiz “büyük bir ahlak” üzeredir ve “o nedenle” seçilmiştir (68; 4)…

Keza Peygamberimiz “Haya, dinden midir?” diye sorulunca “Bilakis dinin tamamıdır” der. “Mu’minin keremi dinidir” diyerek cömertliği, asaleti ve şerefi “din” olarak vazeder. “Size bedene hafif gelecek ibadeti haber vereyim mi: Güzel ahlak sahibi olmak…” diyerek “ibadeti” de “ahlak” olarak vazeder.

Abdest suyunu “Allah ve Resülü’ne sevgilerinden dolayı” eline gözüne sürdüklerini söyleyenleri görünce “Eğer Allah ve Resulüne olan sevginizi göstermek istiyorsanız emanete ihanet etmeyin, sözünüzün arkasında durun ve komşunuz sizden emin olsun” diyerek Allah’a ve Peygambere bağlılığın aslında gündelik hayat içinde “ahlaka” bağlılık olduğunu ifade eder.

Bunlar bize din ve ahlaktan ne anlamamız gerektiğini gösteriyor mu?

Dikkat edin! Allah “kendi üzerinde” olduğu şeye insanları çağırıyor!

Dikkat edin! Peygamber ibadeti doğrudan doğruya “ahlak” olarak vazediyor!

Bu şu demek:

1- Ahlak esasında kişinin “kendisi” ile çelişmemesi durumudur.
2- Din esasında ahlaktan ibarettir. Bu nedenle de özü doğruluk ve dürüstlüktür. Tekrarlanan ritüeller (nüsuk) ise dindarın şahsı ile ilgili özel görevleridir.

Biraz daha açarsak;

Söylediğiniz bir şey yaptığınız bir şey olmalıdır. İnsanları söylediğinize değil Allah’ın ve peygamberin yaptığı gibi üzerinde olduğunuz şeye çağırmalısınız. Kendinize yapmayacağınız bir şeyi başkasına yapmamalısınız. Ya göründüğünüz gibi olmalı, yada olduğunuz gibi görünmelisiniz. Bu bize felsefe ile ahlak arasındaki farkı gösterir. Felsefe teorik, ahlak pratiktir. Demek ki ahlak felsefesi pratiğin teorisi iken, felsefi ahlak teorinin pratiği oluyor.

Siz toplumda ahlakınız ile öne çıkmalısınız. Ritüeliniz (nüsuk) ile değil… Nüsuk (namaz, abdest, oruç, hac, kurban) ahlaklı insan yetiştirmek için araçtır. Bu da bize nüsuk ile ibadet arasındaki farkı gösterir. Çünkü asıl ibadet hayatın içinde ahlakî faaliyet olarak yapılandır. Nusuk; vakti, yeri ve zamanı belli olan, önceden belirlenmiş hareketlerden oluşan ve onu yapan herkesin öyle yapmak zorunda olduğu ritüller iken, ibadet; vakti, yeri ve zamanı olmayan, önceden belirlenmiş hareketlerden oluşmayan ve onu yapan herkesin öyle yapmak zorunda olmadığı “hayatın içinde faaliyet” esnasında ortaya çıkan şey demek olur. Bu da doğrudan doğruya ahlak dediğimiz alanı içine alır.

Dini ahlaki içeriğinden soyutladığınız an “ahlaksız dindarlığın” türemesi kaçınılmazdır.

Peki bu nasıl olur?

Din bir gerçek hayat yolu, ahlak da bir gerçek hayat ilkeleri olarak algılanmadığında ikisi birbirinden kopacağından kaçınılmaz olarak olacak olan budur.

Örneğin din sadece itikat, ibadet de “ritüellerin tekrarı” olarak anlaşıldığında, ahlakî içeriğinden soyutlanmış olur. M. Akif’in tabiri ile “Allah de ne istersen becer/Oh ne ala ne şeker” türünden umursamaz dindar tipleri türer. Din, Şeriati’nin dediği gibi anlamsız tekrarlar ve katı bir şekilcilik olarak algılanır. Dinin direği doğruluk, dürüstlük ve adalet değil; örneğin namaz (ritüel) haline gelir. Bu türden bir dindarlık komşusu açken tok yatmaktan hiç rahatsız olmaz ve fakat namazı vaktinde eda edememekten ödü kopar. Halbuki o namaz ona “komşun açken tok yatamazsın” demekteydi…

Demek ki din, ibadet, ahlak ve hayat anlayışlarımızı ciddi bir şekilde gözden geçirmemiz ve yeniden inşa etmemiz gerekiyor…

İhsan Eliaçık
yazar@kadinnews.com
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #31 : 03 Ocak 2010, 09:09:54 ÖÖ 09 »
Es Selamu aleykum

Çok yararlı bir yazı. Allah (cc) yazandan da Fecr kardeşimden de razı olsun.

Dindarlaşma denince neden namaz kılanların artması, oruç tutanların çoğalması, hacca gidenlerin veya başörtüsü takanların giderek artması vs. geliyor da, örneğin borcunu ödeyenlerin, sözünde duranların, küstükleriyle barışanların artması, komşuların barışması, açların, yoksulların iş bulması, mağdurların haklarını alması, mutlu evliliklerin çoğalması, boşanmaların azalması, kul hakkına riayetin artması, işçi haklarında düzelme vb. akla gelmiyor?

Aslında bu yapılan ibadetlere ( namaz , hacc , tesettür vs ) bakış açılarında değerlendirme kıstasları içinde ilim , ihlâs/samimiyet  aranmıyor.Hal böyle olunca da yapılan ibadetler göstermelik ve değerlendirmeleri de şekle yönelik gerçeği yansıtmayan mütalâalar olarak kalıyor. İlim ve ihlâs olmadan bu ibadetleri yapan müslümanlarca oluşturulan islâm ve müslüman bilinci de işte böyle dar bir çerçeve içine hapsediliyor. (Müstesna şahsiyetleri tenzih ederim )

Allah (cc) hepimize ilim , amel , ihlâsla kendine kulluk etmeyi nasib ve müyesser eylesin. Amin.

Allah (cc)'na emanet olunuz.

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #32 : 03 Ocak 2010, 08:15:24 ÖS 20 »
Ben de bu yazıyı çok beğendim ve bir iki kez okudum.Eklediğin için Allah razı olsun Fecr.

"Dindar" olarak tabir ettiğimiz insanlarda görülen ahlaki zayifetler müslümanları gerçekten çok rahatsız ettiği gibi
islama yakınlık duyan-islama ısınmak üzere olan insanların da geri adım atmasına sebep oluyor.

Ahlak boyutu ihmal edilmiş bir din, gerçek bir din olamayacağı gibi bunu hayat tarzı edinen insan da dindar sayılamaz...

Yazarın dediği gibi " din, ibadet, ahlak ve hayat anlayışlarımızı ciddi bir şekilde gözden geçirmemiz ve yeniden inşa etmemiz gerekiyor…"



*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
DEVRİMCİ ZAHİTLİK
« Yanıtla #33 : 13 Ocak 2010, 04:52:47 ÖS 16 »
DEVRİMCİ ZAHİTLİK
 

Ali Şeriati'nin "Devrimci zahitlik" dediği mülk (iktidar ve mal) ile ilgili algılayış ve duruş Kur'an'da çok yerde ele alınır ama en çarpıcı olanı Hadid suresinde…



Bakın nasıl.

Biliniz ki dünya  hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, güç ve zenginlik yarışından ibarettir. Yağmuru düşünün… Bitirdiği ot çiftçileri imrendirip heyecanlandırır. Bir de görürsün ki sararıp solmuş sonra da çerçöp olmuş! Ahirette ise ya şiddetli bir azap, ya da bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı gelip geçici bir zevkten başka bir şey değildir… Bu nedenle siz Rabbinizin affına nail olmaya bakın. Allah’a ve Peygamberine iman edenler için hazırlanmış olan yerler ve gökler kadar geniş cennet için yarışın. İşte bu Allah’ın lütfudur ki onu lâyık gördüğüne verir. Allah çok büyük lütuf sahibidir… Yeryüzünde ve insan hayatında size isabet eden hiç bir şey Bizim irademiz olmadıkça meydana gelmez. Bu Allah’a göre kolaydır; bundan hiç şüpheniz olmasın… Bu şundan dolayıdır; elinizden gidene üzülmeyesiniz ve elinize geçenle de şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenmiş şımarıkları sevmez… Bunlar hem cimrilik ederler hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim vermekten kaçınırsa bilsin ki Allah zengindir, övgüye layık olan O’dur.” (Hadid; 57/20-24).

Demek ki bir oyun, eğlence, süs, aramızda böbürlenme (tefâhur beynekum), güç ve zenginlik yarışı (tekâsür amvâlüküm ve evlâdukum) olan, çer çöpe dönen bahçeye benzeyen, gelip geçici bir zevklenmeden ibaret “dünya malı” elimize geçtiğinde şımarmamalı, geçmediğinde kederlenmemeliyiz. Bilakis “dünyada adalet” istemeli ve buna talip olmalıyız. Hemen sonraki ayetlerde buna geçilir;

Biz peygamberlerimizi söze dayalı apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlıkta adalet daim yaşasın diye kitabı  ve mizanı indirdik. Ve kendisinde hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için birçok faydalar olan demiri indirdik. Bütün bunlar Allah’ın kendisine ve peygamberlerine içtenlikle/gıyabında yardım edenlerin kimler olduğu bilinsin içindir. Allah çok güçlüdür, üstündür; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Hadid; 57/25).

Demek ki dünyadan el etek çekmek bir yana, bilakis içine içine dalıp bir taraftan “hak ve adalet” istemeli, bunun için “kitabı” rehber almalı, insanlar arasında hassas teraziler (mizan) kurmalı; sadece adaletten yana taraf olmalı, ayırımcılık, kayırımcılık yapmamalı, adaletin “demir” yumruğunu sadece ve yalnızca zulme indirmeli, diğer taraftan da bunları yaparken oyuna, eğlenceye, süse, gösterişe, böbürlenmeye, güç ve zenginlik yarışına kendimizi kaptırmamalıyız.

Güç (demir) elimize geçince şımarmamalı, geçmeyince de karalar bağlamamalıyız. Emvâl (mal, mülk) ve evlâd (adam, güç, çevre, şan, şöhret) hırsından arınmalı ve fakat adalet coşkusu ile dopdolu olmalıyız…

Hemen sonraki ayette de devrimci zahidliğin, miskin zahitliğe (ruhbanlık) dönüşmemesi için dikkat çekeliyor ve uyarılarda bulunuluyor;

Sonra onların ardından öteki peygamberlerimizi gönderdik. Keza Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerinde bir şefkat, sevgi ve merhamet meydana getirdik. Rahipliğe gelince, onu onlar uydurdular. Biz onlara böyle bir şey emretmedik. Allah’ın rızasını aramak amacıyla böyle yaptılar, fakat gereğini de yerine getirmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, ama çoğu yoldan çıkmıştı.” (Hadid; 57/27).

Demek ki zühd ruhbanlık demek değil.

Zühd, ne olursa olsun bir yere gelmeyi (kariyerizm) ve içine girdiği (makam, mevki, mal, mülk) kabının biçimini almayı reddetmek demek. “Eline geçince şımarma, geçmeyince üzülme” denmesinin anlamı bu

Bunun için Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali birer “devrimci zahid” idiler. Mal ve mülk önlerinde seriliydi, isteseler Karun gibi zenginleşmeleri içten bile değildi. Bilinçli bir ideolojik duruş ve asil bir tavırla bambaşka bir yol tuttular ve ne olursa olsun bir yere gelmeyi ve içine girdikleri kabın biçimini almayı (kariyerizmi ve konformizmi) reddettiler.

Bunu anlamayanlar bu dinden hiçbir şey anlayamazlar ve “1400 yıl öncesine mi döneceğiz” der dururlar…

Demek ki “Canım o zaman öyleydi, imkanlar azdı, fakru zaruret içindeydiler, ama şimdi öyle değil…” diyorsanız fena halde yanılıyorsunuz.

Tam tersi; fırsat ellerine geçtiği halde bile isteye böyle yaşadılar.

Çünkü eşya ile ilişkileri, varoluşsal duruşları farklıydı. Dünyanın tam içindeydiler evet, hatta üzerine üzerine yürüdüler ama ona bambaşka bir yerden bakıyorlardı. Dahası tam bir mü’min yüreğine ve imanına sahiptiler. Allah’a güvenleri muazzam, ahirete imanları derin, ölümle yüzleşmeleri korkusuzdu. Malla, mülkle kendilerini güvene ve garantiye alma derdine düşecek kadar “düşmüş” değildiler. Şu kapitalist çağın insanları ve hatta Müslümanları olarak onları anlamakta ne kadar da zorlanıyoruz, değil mi?

Demek ki zühd tespih çekmekle, zikir yapmakla, abdestsiz gezmemekle, sarıkla, cüppeyle, türbanla, kandil geceleriyle, gül yağıyla, hacılara su dağıtmakla, Kabe’nin örtüsünü değiştirmekle, kırk kez hacca gitmekle ilgili bir şey değil.

Mülk (iktidar ve mal) ile kurduğun ontolojik ilişkiyle ilgili….

Eşyaya bağlanan, iktidara sığınan, güveni malda gören özgür olabilir mi, bununla ilgili…

Ne olursa olsun bir yere gelme (kariyerizm) ve geldiği yerde içine girdiği kabın biçimini alma (konformizm) ile ilgili…

Kur’an’ı okuyun hangi sayfada olursa olsun boyuna bizi bundan kurtarmaya çalıştığını görürsünüz.

Müslümanların düştüğü yer burasıdır.

Kalkış da buradan olacaktır.


İhsan Eliaçık
yazar@kadinnews.com
 
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
ZAMANI VE MEKANI KUŞANMAK
« Yanıtla #34 : 24 Şubat 2010, 10:46:49 ÖÖ 10 »
ZAMANI VE MEKANI KUŞANMAK

Kuran’ın "Çağ dile gelsin" diye başlayan "Asr" suresini ve "Şu belde dile gelsin" diye başlayan "Beled" suresini birde bu gözle okuyalım. İlkinde zamanı, ikincisinde mekanı kuşanma idraki verilir. Kendi zamanından ve kendi mekanından medet umma öğretilir…






“Zamanı ve mekanı kuşanmak” derken ile İbn Haldun ve Montesque’ye ait iki tesbitin ihtiva ettiği manayı kastediyoruz.

İbni Haldun ünlü “Mukaddimesi”nde “Medineyetler farklı durumlarda farklı mahiyetler arzeder.” derken, Montesque “Kanunların Ruhu” adlı kitabında “Bir ülkenin kanunları o ülkenin coğrafyası ve manevi iklimi ile doğru orantılı olur.” demekteydi.

Mehmet Akif, bu tesbitlerin ihtiva ettiği manayı çok güzel şiirlerleştirerek şöyle demişti;

“Bir de inmez gökten bir şey bütün yerden taşar
Kendi ahlakı ile bir millet ölür yahut yaşar.”

***

Akif’in “gökten gelen şey” tabiri günümüz Türkiye’sinde konumuz bağlamında iki türlü ortaya çıkmaktadır.

İlkinde yenilenme “başka bir mekandan” beklenmektedir. Burada “gökten gelen şey” yeryüzünün başka bir mekanında gerçekleşen yenilenme atılımlarından medet ummak, onların aynısının burada da olacağını, olması gerektiğini sanmaktır.

Bu tarz yenilenme anlayışının kökü mekan olarak dışarıdadır. Burada yeryüzünün “batı” denilen bölgesinde gerçekleşmiş aydınlanma ve rönesans hareketleri, sanki bütün dünyada yaşanması zorunlu gelişmelermiş gibi ilgili ülkeye ve topluma dışarıdan dayatılır.

O ülkelerin kendi tabiî diyalektiği içinde şekillenmiş ayrımları ve çelişkileri burada da varmış addedilir; kilise-laiklik, burjuva-proleterya vs.

Buradan baktığımızda “Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi” veya “modernite değerlerinin kökleştirilmesi” kavramlarının içerden yenilenme stratejisi ile çeliştiğini düşünüyorum.

Bunu Türkiye için çok tanıdık bir cümle üzerinden açayım;

 “Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak” tabirini hepiniz bilirsiniz. Bu söz içerden yenilenme stratejisiyle çelişmektedir. Bunun biraz daha yumuşatılmışı olan “Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkarmak” tabiri de aynı durumdadır. Çünkü her ikisinde de gösterilen hedef dışarıda oluyor. Orada bir yaratılmış uygarlık var, o kesin doğru biz gidip ona ulaşacağız veya orada bir doğru var biz milli kültürümüzü gidip onun üzerine çıkaracağız. Oysa bu sözün doğrusu şöyle olmalıdır; Bir çağdaş uygarlık yaratmak!

Aynı şekilde Türkiye’nin Avrupa Birliği projesinin de içerden yenilenme strateji ile çeliştiğini düşünüyorum. Sanıldığının aksine AB projesi Türkiye’nin gerçek anlamda yenilenme ihtiyacını ertelemekte, ötelemekte ve yönlendirmektedir. İbn Haldun’un dediği gibi medeniyetler farklı zamanlarda farklı durumlar arzeder.


***
İkincisinde ise yenilenme “başka bir zamandan” beklenmektedir. Burada da “gökten gelen şey” yeryüzünün başka bir zamanında gerçekleşen yenilenme atılımlarından medet ummak, onların aynısının burada da olacağını, olması gerektiğini sanmaktır.

Bu tarz yenilenme anlayışının kökü de “zaman” olarak dışarıdadır. Burada, zamanın “Asr-ı Saadet” adı konulan diliminde gerçekleşmiş hareketler, sanki bütün zamanlarda yaşanması zorunlu gelişmelermiş gibi ilgili ülkeye ve topluma dışarıdan dayatılır.

O zamanların kendi tabiî diyalektiği içinde şekilenmiş ayrımları ve çelişkileri burada da varmış addedilir; cahiliye-asr-ı saadet, daru’l-islam-daru’l-harp vs.

Buradan baktığımızda da “Cahiliye toplumunu dönüştürmek” veya “Asr-ı saadeti yaşamak veya yaşatmak” kavramlarının içerden yenilenme streteji ile çeliştiği düşünüyorum.

Çünkü biz ibda (peygamberlik) çağında yaşamıyoruz. Sanki İslam yeni doğuyormuş gibi hareket edemeyiz.

Zira ihya (geçmişi olduğu gibi diriltme) çağında da değiliz. Dünyada hiçbir değişiklik olmamış, sanki her şey yerinde duruyormuş gibi de hareket edemeyiz. Apaçık gerçek şudur: Bizler bu dünyada yokken dünya çok değişmiş, Ashab-ı Kehf gibi artık paramız bu dünyada geçmez olmuştur.

Bilakis biz inşa çağında yaşamaktayız. Artık aramızda peygamber yok ve köprülerin altından çok sular akmıştır. Yıkılan evimizi eskisinin tıpkısı olarak değil, ne olursa olsun “yeni bir ev” olarak yeniden inşa etmek zorundayız.

Demek ki “batıdan” veya “tarihten” tercümeler yapıp duramayız. Artık kendimiz telif yazmak zorundayız. Yazdığımız telifin içinde batıdan ve tarihten yapılmış tercümelerin etkileri ve izleri olabilir ama büyük sentezin bir “unsuru” olarak… Bunu yaparken “Medineyetlerin farklı durumlarda farklı haller arzedeceğini” ve “Kanunların ruhunun o ülkenin coğrafyası ve manevi iklimi ile doğru orantılı olacağını” bilmek zorundayız.

Şu halde Türkiye toplumu “içerden yenilenme staretejisine” mecburdan da öte mahkumdur.

Kendi ürünümüzü kendi bahçemizde yetiştirmek zorundayız. Dünyada ciddiye alınmak istiyorsak bunu başarmak zorundayız. Ürünü yetiştirmeden önce dünyada ne gibi yeni gelişmeler olduğunu, hangi teknojilerin uygulandığını gezip görmek tabiîki hakkımızdır. Buna kimse bir şey diyemez. Fakat dönüp dolaşıp ürünü bizzat kendi bahçemizide yetiştirip dünya pazarlarına arzetmek zorundayız. “İşte bu ürün böyle yapılır” demek için buna mecburuz. Gerçek anlamda üreticilik, yaratıcılık budur. Kaldıki Türkiye toplumu, tarihi, birikimi ve insan potansiyeli ile bunu yapabilecek güçtedir.

Anadolunun yaratıcı dehası tükenmemiştir.

Yeter ki başka zamanlardan ve başka mekanlardan medet ummayı terkedelim. Bizzat olmakta olana, oluş halinde olana yani “vakıa” ya yoğunlaşalım. Kendi gücümüzü bilelim ve çağın göğsüne “kendi ellerimizle” tohum ekelim. Eski sufilerin tabiri ile akıp giden zaman ve boyuna yeniden yaratılan mekanda “anı” yaşayalım.

Kuran’ın “Çağ dile gelsin” diye başlayan “Asr” suresini ve “Şu belde dile gelsin” diye başlayan “Beled” suresini birde bu gözle okuyalım. İlkinde zamanı, ikincisinde mekanı kuşanma idraki verilir. Kendi zamanından ve kendi mekanından medet umma öğretilir…

Çağ dile gelsin!
İnsanoğlu kesinlikle ziyan içindedir.
Bu ziyandan sadece iman edenler,
İyilik, güzellik ve doğruluk için çalışanlar,
Hak ve adalet için elbirlik olanlar ve elbirlik güçlüklere göğüs gerip
acıları paylaşanlar kurtulmuştur
.” (Asr; 103-1-3)

Bu şehir dile gelsin!
Bağrından çıktığın işte şu şehir dile gelsin!
Babalar, anneler, çocuklar hepsi dile gelsin ki;
Biz insana zorluklara karşı dayanma gücü verdik
.” (Beled; 90-1-4)




İhsan Eliaçık
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

R.İhsan Eliaçık-Âhir zaman ilmihâli
« Yanıtla #35 : 07 Temmuz 2010, 03:43:47 ÖS 15 »

Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış…

Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum.

Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.

Nitekim Kırbaşoğlu, eserine, “İslam’ın geleceği, geleceğin İslam’ının inşasına, bu da, inşayı gerçekleştirecek yeni nesil Müslümanlığının mimarlarına bağlıdır” diyerek ve çocukları Seha Enis, Ayşe Nevra ve Zeyhep Berra’nın şahsında “Asım’ın Nesli’ne” ithaf ile başlamış…

“Âhir zaman ilmihâli”, bir “Giriş” ve sonrasında “Metafizik değerler”, “Ahlakî değerler”, “Ahlak esasları”, “İbadetler” ve “Sosyal hayat” olmak üzere toplam altı ana bölümden oluşuyor. Kitabın sonun da bir de “Seçme hadisler” ve “Hz. Peygamber’in dilinden dualar” eklenmiş…

***

Kitap daha “Giriş” bölümünde “İslam’a ve dine baktığınız yeri değiştirin” mesajı vererek başlıyor:

“Aynı zamanda İslam, gerçek dünyada var olan bir hadisenin, hukuk, şehirler, devletler ve medeniyetler yaratan bir hareketin adıdır…” (s.19).

“Din bir uyanıştır… Din, insanoğlunun da içerisinde yer aldığı bir var oluşun, evrenin, hayatın, insan için ne anlama geldiğine dair ilahî bir cevaptır… Din, bizatihi insanın nereden gelip nereye gittiği sorusunun cevabıdır…” (s. 21).

“Din yeryüzünde ezilenlerin çığlıdır… Din, gerçek şartlara gerçek bir protestodur… Din yeryüzünde her tür kötülüğe, haksızlığa ve zulme karşı bir isyan ahlakıdır… Din, egemenlerin sahte tarihine karşı, tarihi düzeltme davasıdır… Din, varlığa etik bir yaklaşımdır… Din kapsamlı bir dünya görüşüdür…” (s. 22).

“Din, Muhammed İkbal’in dediği gibi ‘salt fikirden ziyade amel/eylem’, Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi ‘bir düşünüş biçiminden ziyade yaşayış’, Hasan Hanefi’nin dediği gibi ‘pasif akideden devrimci imana” geçiş, İsmail Raci Faruki’nin dediği gibi de ‘dünyayı cennete dönüştürme’ projesinin adıdır…” (s. 22).

Görüldüğü gibi daha giriş bölümünde, eserin, “İslam’ın yenilikçi damarı”ndan beslendiğini, güçlü bir şekilde yeniden ifadelendirerek onların çağdaş ilmihâlini çıkarma eğiliminde olduğunu anlıyoruz.

***

Metafizik değerler bölümü “tevhid” ile başlıyor. “Kelime-i şehadet”in anlamı anlatıldıktan sonra “İslam’ın ve imanın şartları” diye bilinen formülasyonun yanlışlığı üzerinde duruluyor. Klasik ilmihallerde sıkça görülen “32 Farz”, “54 farz” gibi listelerin zamanın ihtiyacına cevap vermekten uzak olduğu söyleniyor.

“Tevhid’in yansımaları ve boyutları”adlı başlık altında genişçe bir bölümde tevhid meselesi enine boyuna ele alınıyor. İsmail Raci Faruki’nin eserinden yola çıkarak hazırlandığı anlaşılan bu bölüm yenilikçi düşünürlerin tesbitleriyle de destekleniyor.

Tevhid meselesi, dünya görüşü, metafizik, ahlak, dünya düzeni, siyaset, ümmet, toplumsal düzen, hukuk, tarih, bilgi, estetik, aile, ekonomi, eşitlik, özgürlük ve eğitim gibi çeşitli açılardan ele alınıp işleniyor.

Birkaç örnek…

“Bir dünya görüşü olarak tevhid; Kozmos ve hayatın mücerret bir fenomen değil; Allah’ı işaret eden açık bir mucize olmasıdır. Gazzalînin dediği gibi ‘Bütün mucizeler tabiî, bütün tabiat da mucizevîdir’…” (s. 56).

“Metafizik ilke olarak tevhid: Bilim için gerekli olan nedenselliğin iplerini gizli güçlerin elinden alıp Allah’a bağlamak demektir. Bu durumda bilim tanrının tabiattan tecridini değil; hayaletlerin, gizli güçlerin, kötü ruhların tabiattan tecridini gerektirir…” (s. 57).

“Ekonomi ilkesi olarak tevhid: M. İkbal’in ‘Siyasi hareket İslam ruhunun bir ifadesidir’ demesi gibi ‘Ekonomik hareket, İslam ruhunun bir ifadesidir’ tarzında bir sözü söyleyebilecek bir İslam düşünürüne kapılar ardına kadar açıktır… Madem ki imanın gereği olarak Allah’ın birliği yanında ‘insanların birliği’ ve ‘tabiatın birliği’ sözkonusudur. O halde Tevhid’i göre Allah’ın insanoğlunun istifadesine sunduğu dünya nimetleri arasında yer alan tabiatın/ekonomik imkanlarının da insanlar arasında olabildiğince adil bir şekilde dağılımını sağlamak gerektiği sonucuna varmak zor olmayacaktır… Günümüzde gerek İslam dünyasının, gerek bütün insanlığın karşı karşıya bulunduğu ciddi problemler ve krizler, İslam’ın sosyal adaletçi, eşitlikçi, dayanışmacı yönlerinin esas alınmasını adeta zorunlu kılmaktadır…” (s. 91, 93, 100).

“Özgürlük ve eşitlik ilkesi olarak tevhid: ‘Lailahe illallah’ sadece metafizik bir ilke değil; insanın hayatına ve ruhuna tahakküm eden her türlü ruhbanlık sistemine, kabile ve aşiret reislerinin baskısına, kral, sultan ve padişahların ya da modern despotların haksızlık ve zulümlerine, insanları köle ve koyun sürüsü gibi gören iktidar sahiplerine, kısacası insanın iradesine ipotek koyan her türlü ‘tiran’a karşı kurtuluşun anahtarıdır…” (s. 100).

Tevhid’in böyle bir çok yönü ele alındıktan sonra, “Metafizik değerler alanı” diye ifade edilen kitabın bu ilk bölümü “Allah”, “Ahiret”, “Peygamberler”, “Melekler” ve “Kitaplar” anlatılarak sona eriyor.

Burada da birbiriden ilginç ve çarpıcı konularına değinilmiş.

Birkaç örnek…

“Allah’ın sıfatları tabirine Kur’an’da ve sahih hadis rivayetlerinde rastlanmaz…” (s. 109).

“Cennet ve cehennem hayatı bazı İslam felsefecilerinin ve Batınî eğilimli kesimlerin iddia ettiği gibi sadece ruhanî bir hayat değil; insanın bizzat yaşacağı hem ruhanî hem bedenî gerçek bir hayat olacaktır…” (s. 117).

“İnsanı kurtaracak olan iman ve salih amelden başka bir şey olmadığı içindir ki ‘kurtarıcılık’ inancı gibi ‘şefaatçilik ve aracılık’ düşüncesi de Kur’an’a yabancıdır. Şefaat fikri ciddi problemler içeren bir takım hadisler yoluyla gelmiştir. Bu konudaki görüşlerin gözden geçirilmesi gerekmektedir…” (s. 120).

“Kıyamet alametleri diye bilenen anlayış kesin, açık ve tartışılmaz bir iman esası değildir. Kur’an’da kıyamet bu türden rivayetlerde anlatıldığı gibi alametlerin azar azar ortaya çıkışı ile değil; aniden olacaktır…” (s. 124).

“Hz. Peygamber normal bir insandır ve insanüstü hiçbir özelliğe sahip değildir. Ve fakat fevkalade yüksek seciye ve ahlaki hassasiyetleri vardır…” (s. 129, 131).

“Kur’an’da ‘melekler’ hakkında verilen bilgiler gayet sınırlıdır. Oysa günümüzde Müslümanların ‘melek’ tasavvurunın büyük oranda Kur’an dışı malzemeden beslendiğini itiraf etmek gerekir. Mesela -Cibril ve Mikail dışında- Azrail, İsrafil ve her bir gök katının görevlisi olduğu söylenen İsmail, Mihail, Yayil, Salsayil, Kelkayil, Semhail ve Rufail gibi değir melek isimleri böyledir. Hatta araştırmalara göre Azrail hadis rivayetlerinde bile geçmemektedir… Muhtemelen İbranice olan bu isimler Yahudi geleneğinden Müslümanlara geçmiş görünmektedir… Keza geleneksel İslam anlayışında bir iman esası gibi sunulan “kabir azabı” , ‘menker-nekir’ ve ‘mübeşir-neşir’ melekleri, içinde köpek veya insan resmi bulunan evlere meleklerin girmeyeceği, onların tuvalette iken, boy abdesti alırken ve cinsi münasebet esnasında insandan uzaklaştıkları, insanların iyiliklerini ve kötülüklerini sayan meleklerin sayıları, şekilleri ve giyimleri, bunların görevlerine dair tafsilat, özellikle tabiat olaylarının ve bir takım kozmik gelişmelerin baş aktörleri olarak melekleri gösteren mitolojik nitelikli rivayetler ve bu rivayet malzemesinin sunduğu bilim-kurguyu aratmayan inanılmaz detaylı tasvirler bir iman meselesi olmaktan ziyade bir kültür olgusu olarak kabul edilmelidir. Zira bu bilgilerin hiçbirisi imana konu olabilecek açık ve kesin Kur’anî bilgiler değildir…” (s. 134).

“Elimizdeki Tevrat ve İncillerde Kur’an ile tamamen örtüşen azımsanmayacak bir ortak payda vardır. Tevrat ve İncil’den Kur’an’a ters düşmeyenleri tasdik etmeli, ters düşenleri reddetmeliyiz. Kur’an’a parçacı yaklaşmamalı, ayet ve sure bütünlüğünü gözetmeli, Kur’an’ın bir reçete değil; metot verdiğini, yaş-kuru her şeyin hazır çözümünü vermediğini, bizim geliştirmemize bıraktığını bilmeliyiz…” (s. 141-145).

***

Kitabın ikinci ana bölümü “Ahlaki değerler alanı” başlığını taşıyor.

Bu bölümün başlıkları: “Homoecenomicus’ten homoreliguus/İslamicus’a… İslam ahlakının unutulan boyutu: sosyal ahlak… Sosyal ahlaksızlık versus sosyal ahlak… Ahlak dşı her davranış bir değildir… İslam’ın kendisi bir sosyal ahlaktır…İslam sevgi dini olduğu kadar kızgınlık ve öfke; Barış dini olduğu kadar da mücadele, direniş ve savaş dinidir… İslam sadece evet değil; hem evet hem hayır dinidir… İslam’da hoşgörü de vardır horgörü de… Mu’min hayra sevdalı şerre öfkelidir… Müslüman taraf tutmak zorundadır, tarafsız olamaz…Ahlak isyanından sürekli ahlak devrimine…İbadetler ve sosyal ahlak…Ahlak-ibadet ilişkisi…İslam ahlakının temel ilkesi: hayra destek şerre köstek olmak…Çağdaş bir Hilfu’l-Fudul’e doğru…Sosyal ahlak: Temiz toplum…Temiz (ahlakî) topluma giden yol…Ahlak ve hukuk…” (s.147-180).

Başlıklardan da anlaşılacağı gibi ahlak konusu klasik ilmihallarden çok farklı ele alınıyor. Devlet ahlakından vatandaş ahlakına, örgüt ahlakından baskı gurupları ahlakına, işçi ve işveren ahlakından pazarlama ve reklam ahlakına, medya ahlakından akedemik ahlaka, çevre/ekoloji ahlakından sanat ahlakına kadar çok geniş bir çerçevede ahlaki yaklaşımın çerçevesi çiziliyor ve ahlak konusu buralarda, özellikle sosyal ahlak olarak temellendiriliyor. (s.178).

***

Kitabın üçüncü ana bölümü “İslam’ın ahlak haritası” olarak belirlenmiş.

Önceki ahlak bölümünün devamı mahiyette olana bu bölümde Kur’an’ın bireysel ve toplumsal ahlak esasları “yapılması gerekenler” ve “yapılması gerekmeyenler” şeklinde iki bölümde halinde işleniyor.

Ömer Özsoy ve İlhami Güler’in Kur’an Fihristi çalışmasından geniş ölçüde yararlanılarak hazırlandığı anlaşılan bu bölümde yapılması gerekenler takva, zikr, şükür, ihlas, tövbe ve istiğfar, dua, tevekkül başlıkları ile ele alınmış ve her bölümde ayetlere, alıntılara ve hatta şiirlere yer verilmiş. Şu kadarını söyleyeyim ki bu kavramlara dair yorumları klasik ilmihallerde bulmak mümkün değildir.

Yapılmaması gerekenler de tekebbür ve istiğna, küfür, Allah’tan umudu kesmek (kunût), Allah’ın adını istismar etmek, dinde olmayan aşırılıklara gitmek, Allah’a verilen sözleri tutmamak, Allah’a ve Rasulüne ihanet etmek… (s.194-200)

İnsanlara ve tabiata karşı yapılması ve yapılmaması gerekenler başlığı altında ise salihat ve ma’ruf, yetim, öksüz ve yoksulu doyurmak… Yetimin malını korumak… İstikamet üzere olmak… Ana-Babaya iyilik… Sabru sebat… Nefse hakimiyet ve öfkeyi kontrol… Ölçü ve tartıda dürüstlük… Doğrudan şaşmamak… Allah’ın yolundan sapmamak… Mü’minlere yumuşak (saldırgan) kafirlere sert olmak… Şûra… Vermek… Güzel söz ve gönül alma… Allah yolunda harcamak… Allah için borç vermek… Müslüman kardeşlerimize kendimiz tercih etmek… Akrabalarla ilgili yardım… Adil olmak… İffet ve namusun korunması… Emanete riayet… Vaadinde durmak… Dürüst şahitlik… Antlaşmalara riayet… İyilikleri aracılık etmek… Zulme karşı yardımlaşma ve dayanışma… İyiliği emretmek kötülüğü yasaklamak… İslam kardeşliği… Cahil cühela takımına uymamak… Kötülüğe iyilikle karşılık vermek… İnsanları özgürlüğüne kavuşturmak… Selama daha güzeli ile mukabele etmek… Tacizlere karşı tedbir ve tesettür… Mahrem alanlara izinsiz girmemek… Bir arada yemek-içmek… Dünya-ahiret dengesini gözetmek… Güzel söz söylemek… Yakın çevreye iyi davranmak… Allah için harcananlar geri gelir… (s. 201-249).

Bütün bu başlıklar altında konular ele alınıyor. Ve her bir bölüm Kur’an’dan bir ayet ile başlıyor ve konu ile ilgili “yaşayan” yorumlar yapılıyor. Geçmişte kalmış, bugün için yararı olmayan hiçbir “ölü” anlatıya yer verilmemeye çalışılmış. Eseri bu yönüyle çok tuttum.

Bu bölümden birkaç örnek…

“Elimizin altındakilere rızıkta eşit hale gelme korkusu olmadan vermek… ayetine bakarak zengin tabakalardan fakir ve yoksul tabakalara doğru bir servet akışı sonucunda- birleşik kap misali- ortaya çıkabilecek ‘ekonomik açıdan sınıfsız toplum’a bile Kur’an’ın sıcak baktığı sonucu çıkarılabilir…” (s. 215).

“Bir arada yeme-içme ayetinin (Nur; 61) söyledikleri gayet açık olmakla beraber, nedense bazı Müslümanlar geçmişte de günümüzde de kadınlarla bir arada yemek yeme meselesinde Kur’an çizgisine aykırı bir şekilde anlaşılmaz bir ısrar içinde oldukları görülmektedir… Gerek ailelerin, gerekse toplantı ve resepsiyonlarda kadınlarla erkeklerin bir arada yemek yemesi olsun, bu gibi durumlarda halvet meselesi söz konusu değildir…. ‘Fitne’ söylemenin arkasına sığınarak bunu ortadan kaldırmaya çalışmaları ise Kur’an’ın açık beyanına ters düştüklerini gösterir…” (s. 243).

“Yapılmaması gerekenler” başlığı altında ise hırsızlıktan zinaya, adam öldürmekten içki, kumar ve fal bakmaya, cimrilikten iftiraya, yalandan riyakarlık, gösteriş ve çalım satmaya, eşcinsellikten rüşvete, büyü yapmaktan dinde zorlamaya kadar bir çok mesele tek tek ele alınmış ve her başlık konuyla ilgili bir ayet ve yorumu ile verilmiş. (s.249-303).

***

Kitabın dördüncü ana bölüm de “ibadetler”e ayrılmış.

Başta namaz olmak üzere, cami, kıble, ezan, abdest, gusul, teyemmüm, namaz vakitleri, kaza namazları, cemaatle namaz, cuma namazı, bayram namazı, oruç, hacc, kurban, zekat, sadaka, nafile ibadetler, dualar, zühd ve tasavvuf gibi konulardan oluşan bölümde merak edilen bir çok konuya açıklık getiriliyor. (s. 308-341).

Birkaç örnek…

“Hastalık, yolculuk, aşırı meşakkat ve meşguliyet vb. sebeplerle her bir namazı vaktinde kılmak imkansız veya fevkalade zor bir hale gelirse, bir ruhsat olarak, öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları birleştirilerek (cem edilerek) iki vakitten birisi içinde art arda kılınabilir… (s. 316).

“Namazları cemaatle kılmak, kadın-erkek, genç-yaşlı, amir-memur herkes için aynı şekilde geçerli bir kuraldır. Bilhassa ülkemizde kadınların sadece Ramazan’da teravih namazlarına iştirak edip, beş vakit namaz, Cuma ve bayram namazlarında cemaate katılmamalarının, Hz. Peygamber dönemi uygulamalarına uygun olduğu söylenemez. Çünkü asr-ı saadette erkeklerle beraber, kadınlar ve çocuklar beş vakit namazlarını Mescid-i Nabevi’de kılarlardı. Ayrıca Hz. Peygamber özürlü hanımların bile bayram namazlarında hazır bulunmalarını mutlaka tembihlerdi…” (s. 319).

“40/1, 10/1, 20/1 gibi zekat oranların yaşanan şartlara göre artırılıp azaltılması mümkündür…” (s. 334).

“Halk arasında Salatan tuncina, Salat-ı terficiye, Karınca duası, Cevşen duası, Çevirgel duası veya İsm- Azam duası gibi adlarla anılan duaların, keza Delail-i Hayrat, Mecmuatu’l-Ahzab, Cevşen, Dua mecmuası gibi adlar altında piyasaya sürülen kitaplardaki duaların-Kur’an ve sahih hadis rivayetlerinde yer alan çok azı hariç-nerdeyse tamamı, kaynaklarda bile geçmeyen, dolayısıyla aslı olmayan, dayanaksız, mesnetsiz, isnatsız metinlerdir…” (s. 360).

“Tasavvufta almak değil vermek esastır. Dolayısıyla bir tarikat veya tasavvufi cemaat, mensuplarından maddi şeyler (para, mal vb.) talep ediyorsa ya da bir takım yayınları satın alması, bağışta bulunması vb. konularda psikolojik baskı uyguluyorsa, orada son derece dikkatli olmak, talep edilen bu gibi şeylerin nerelere harcandığının şeffaf biçimde denetlenip denetlenmideğine bakmak, bunların Şehy ve yakınlarının çıkarı için (ev, apartman, daire, villa, araba vs.) kullanılıp kullanılmadığına mutlaka dikkat etmek gerekir…” (s. 343).

***

Kitabın son bölümü ise “sosyal hayat” başlığını taşıyor.

“Gündelik hayat” ve “Toplumsal hayat” şeklinde ikiyi ayrılan bölümde yine “yaşayan” sorunlara yer verilmiş. Sadece başlıklarına bakın nasıl bir “yaşayan ilmihal” ile karşı karşıya olduğunuzu göreceksiniz…

“Gündelik hayat: Doğum çocukluk ve ergenlik… Aile hayatı… Evlilik… Boşanma… Cinsel hayat… Doğıum kontrolü ve kürtaj… Akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri… Selamlaşma, tebrikleşme, hatır sonra, teşekkür, özür dileme, aksırma… Beslenme, yeme-içme… Sağlık, spor… Sanat, turizm, eğlence ve özel günler… Engelliler ve yükümlüler… Hasta, düşkün, yaşlı, dul, yetim, öksüz, kimsesiz ve fakirler… Giyim-kuşam, zinet, süs ve aksesuar… Temizlik ve hijyen… Çevre ve teknoloji… Trafik… İletişim ve medya… Ölüm, cenaze, taziye…” (s. 347-386).

“Toplumsal hayat: Siyaset ve yönetim… Şura… Ahlakın siyasete dönüşü… İktisat… Hukuk ve adalet sistemi… Şeriat: eylem ahlakı… Dünya düzeni ve uluslarası ilişkiler… Savaş hukuku… Cihad, direniş, şehadet/istişhad… Çevre hukuku… Uzay hukuku… Göç, insan kaçakçılığı ve ticareti… Şehirleşme…” (s. 390-424).

***

Görüldüğü gibi “Ahir zaman ilmihali” tam bir modern çağ ilmihali olma özelliği arz ediyor.

Yaklaşık 500 sayfalık eserin yarısı “ahlak” ve “sosyal hayat” başlıklı bölümlere ayrılmış. Buradan ilmihalin en temel özelliğinin ne olduğu sanırım anlaşılıyor.

Dili, yer yer bir ilhimal dilinde olmaması gereken akademik (homoecenomius/homoislamucus vb.) ifadelere ve uzun cümlelere kaçsa da, klasik dilde yer alan yecûz/lâyecûz (caizdir/caiz değildir) veya haramdır, mekruhtur vb. ifadeler yerine analiz eden, meseleyi ortaya koyan ve okuyucuyu meselenin içine çeken hoş ve kolay bir dili var.

“Ahir zaman ilmihali”, bu açılardan, son yıllarda yükseliş eğilimine giren İslam’ın sosyal adaletçi dilini oluşturma, halkın ilmihale olan geleneksel meyli ve ilgisi nedeniyle söylemi kitlelere yayma yönünde çok güçlü bir katkı sağlıyor.

Bu türden çalışmaların hayatın diğer bütün alanlarında da artarak devam etmesi en büyük dileğimizdir.

Hayri Kırbaşoğlu hocamıza tekrar teşekkürler.

Bu yaz günlerini “Ahir zaman ilmihaline” ayırın ve daha da elinizden düşürmeyin derim.

(Ahir zaman ilmihali; M. Hayri Kırbaşoğlu, yayınevi, Ank., Nisan 2010).

recepihsan@gmail.com


Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #36 : 08 Temmuz 2010, 09:19:34 ÖÖ 09 »
İtiraf edeyim çok uzun yazıları okuyamama gibi bir
            eksikliğim var,ama bu yazıyı hiç sıkılmadan zevkle okudum:)

yazılanlar ışığında kitabın dolu dolu olduğuna kani olabiliriz.
evet gerçekten de, yazın bu uzun günlerinde sıkılmadan okunabilecek
değerli bir eser bence,elime geçmesi duasıyla:):)

 

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #37 : 08 Temmuz 2010, 10:20:36 ÖÖ 10 »
eser alışığın dışında bir ilmihal bilgisi sunuyor.bu anlamda güzel.
Ama piyasada çok fazla abartıldığı gibi ezber bozan veyahut toplumsal dönüşüme sebebiyet verecek bir içeriktede değil.
Ahirzaman ilmihalinin daha dolgunlarınıda bilenler bilir  :)..
aslında ben bu başlığa şunun için geldim
bu ahirzaman ilmihali her şehirde bir dağıtımcıya veriliyor
bursadaki kardeşlerimiz o bir dağıtımcıya ve bu esere ulaşmak isterlerse diye adres vereyim
kendim için bir şey istiyorsam ... :)
Bursa /Kozahan Kitabevi {kozahan-iç avlu-119 numara }
Bursadaki kardeşler burdan başka bir yerde aramasınlar..boşuna efor  sarf etmiş olurlar.benden demesi :)

selam ile..


 

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #38 : 08 Temmuz 2010, 10:41:17 ÖÖ 10 »
İhsan Eliaçık ın yorumlarından yola çıkarak bu eserin "alışılmışın" dışında ama faydalı olacağı izlenimini uyandırdı bende...
En kısa zamanda ben de almak istiyorum bu kitabı...

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #39 : 08 Temmuz 2010, 11:13:12 ÖÖ 11 »
eser alışığın dışında bir ilmihal bilgisi sunuyor.bu anlamda güzel.
Ama piyasada çok fazla abartıldığı gibi ezber bozan veyahut toplumsal dönüşüme sebebiyet verecek bir içeriktede değil.
Ahirzaman ilmihalinin daha dolgunlarınıda bilenler bilir  :)..
aslında ben bu başlığa şunun için geldim
bu ahirzaman ilmihali her şehirde bir dağıtımcıya veriliyor
bursadaki kardeşlerimiz o bir dağıtımcıya ve bu esere ulaşmak isterlerse diye adres vereyim
kendim için bir şey istiyorsam ... :)
Bursa /Kozahan Kitabevi {kozahan-iç avlu-119 numara }
Bursadaki kardeşler burdan başka bir yerde aramasınlar..boşuna efor  sarf etmiş olurlar.benden demesi :)

selam ile..


 


Peki ökkeş abi bursa dışında olanlara verebileceğiniz bir adres var mı,hani biz bursada değiliz ya..:):)

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #40 : 08 Temmuz 2010, 11:16:47 ÖÖ 11 »
bu numaradan ulaşıp gerekli bilgileri alabilirsiniz.
0312 439 01 69

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #41 : 08 Temmuz 2010, 11:39:44 ÖÖ 11 »
bu numaradan ulaşıp gerekli bilgileri alabilirsiniz.
0312 439 01 69

  çok sağolun Rahman razı olsun.

Ynt: R.İhsan Eliaçık-"Kapuska" (Bir 12 Eylül hikâyesi)
« Yanıtla #42 : 27 Temmuz 2010, 12:08:22 ÖS 12 »


Önümüze konulan ve bir mahalle pazarından sonra toplanan “lahana artıklarıyla” yapıldığı izlenimi veren “kapuska” adlı içimizi döndüren yemeğe tahta kaşık sallayan üç kişiden birisi de bendim.

Farklı ideolojik guruplardan gelmiş ve üçü de şimdi aynı “kapuskaya” talim etmek ve aynı ranzada tıkış tıkış yatmak zorunda kalan bu üç kişi; Rizeli bir balıkçının solcu, Maraşlı bir çitçinin ülkücü ve Kayserili bir memurun İslamcı oğlu olan ben…

Rizeli balıkçının oğlu hızlı bir solcuydu. Hep “İşçi, köylü, kır gerillası” filan der dururdu. Bazen yumruğunu sıkarak konuşur, masaya vurur, kapitalizm, emperyalizm filan derdi. Gerçi orada saç sakal yasaktı ama o benim zihnimde hep “Görkemli sakalıyla Suphi” olarak kalmıştır. Ona göre Türkiye sosyalizme mecburdu. Tarihin diyalektik akışı bu istikametteydi. Bunun önünde durmak imkansızdı. Eninde sonunda sosyalizme geçilecek, sınıfsız toplum kurulacaktı.

Babası ODTÜ’de profesör olan diğer “komite” üyesi arkadaşıyla birlikte yatsı namazlarından sonra yanıma gelirler ve derin tartışmalar yapardık. Onların macerası da diğerlerininki kadar ilginç ve heyacan vericiydi.

Ankara’dan bir gurup arkadaşıyla birlikte Anadolu’nun köylerine dağılmışlardı. Rizeli balıkçının oğlu o sıralarda ODTÜ’de öğrenciydi. Başlarında o vardı. Amaçları Anadolu köylüsünü örgütleyerek devrime katmaktı. Devrimin Çin’de Mao’nun yaptığı gibi köyden şehre doğru olacağına inanmışlardı. Ve bu amaçla köylere dağılarak yaz sıcağında tarlalarda çalışacaklar, köylünün yanında olduklarını gösterecekler ve “merkez komiteden” gelen işaretle köylüleri Ankara’ya doğru harekete geçireceklerdi. Nihayet Ankara’da devrim güneşi doğacak, işçi-köylü iktidarı kurulacaktı.

Rizeli balıkçının oğlu, bu hayallerle arkadaşlarıyla birlikte gittiği Orta Anadolu’nun köylerinden hayal kırıklığı içinde geri dönmüştü. Çünkü köye gittikten bir ay sonra haklarında yayılan söylenti şuydu; “Ulan, bunlar komünistmiş. Bayram namazına bile gelmediler. Cenabetken yıkanmıyorlar, uğursuz bunlar… Mahsulün bu yıl iyi gitmemesi de bunların yüzünden…”

Rizeli balıkçının oğlu, bunları anlatır,  şöyle derdi; “Ya hoca, işte böyle… Bizimle uğruna gençlimizi adadığımız bu halk arasında kapatılması mümkün olmayan bir mesafe var; din… Bu işi bir türlü çözemedik. Camiye gitsen devrimcilik elden gidiyor, gitmesen vatandaş damgayı vuruyor… Benim anlayamadığım, siz niye camiye gitmiyordunuz? Halbuki git camiye, bir aşır oku, bir vaaz ver, tamam. Köylü etrafında pervane olur. Elinizdeki bu imkanı neden geri tepiyorsunuz? Hadi biz dinsiz komunistiz, halk bize onun için şüpheyle bakıyor, peki sizin derdiniz ne? Anladığım kadarıyla sizin de halkla aranız pek iyi değil…”

Ben de “Orası uzun hikaye, geçelim” der savuştururdum. Ama sorduğu sorular çok anlamlıydı. Cezaevinden çıktıktan sonra bir anda ortalığı kaplayan “Cuma namazı, daru’l-harp” vs. tartışmalarına bir türlü içimin atmaması beklide bu yüzdendi.

***

Maraşlı çiftçinin oğlu ise ateşli bir ülkücüydü. Ben onunla da konuşur, hemhal olurdum. Ama solcu ile ülkücü asla birbirleriyle konuşmazlardı. Mamak Cezaevine ilk geldiğimizde önce onların koğuşuna gitmiştik. Cezaevinin girişinde bizi sorgulayan başçavuş, namaz kılıyorlar diye onların yanına vermişti.

Bir akşam üstü Ankara’nın Mamak semtindeki nizamiye kapılarından içeri girdiğimiz Mamak garnizonu, Hüseyin Gazi dağının eteklerinde bir askeri kışlaydı. Taş duvarları kalın cezaevi ise asker hükümlüler için yapılmıştı. 12 Eylül darbesiyle Türkiye çapında büyük yargılamaların yapıldığı, örgütlerin sorguya çekildiği bir merkeze dönüştürülmüştü.

Cezaevinin girişinde başçavuş bizi sorgularken, arkamızda ışıklı pırıltılarıyla Ankara görünüyordu. Tam yirmi beş yıl önce, bir Ağustos gecesiydi. O zamanlar 18 yaşındaydım. Benimle birlikte 18-19 kişi daha vardı. En önde ben duruyordum.

Başçavuş “Necisiziniz ulan” diye sorunca ben “Müslümanız” deyiverdim. Bunun üzerine  başçavuşun yüzünün rengi attı, sinirlerek “Ulan ne demek bu, biz gavur muyuz, ben size necesiniz diye soruyorum, sağcı mı solcu mu, ne haltsanız onu söyleyin!” diye çıkıştı. Ben yine “Sağcı da solcu da değiliz, Müslümanız” diye ısrar edince Başçavuş iyice küplere bindi. Bu sefer, “Bak oğlum, tepemi attırma, alırım ayağımın altına. Kimisi din, iman, vatan, millet filan diyor, kimisi de, özgürlük, eşitlik, devrim mevrim diye tutturmuş, siz ne diyorsunuz, onu soruyorum?”  Verdiğim cevap bardağı taşıran son damla oldu; “Valla, başçavuşum bizde ikisi de var!” Sonuçta Başçavuş, üzerimizi aratıp birkaç kişide misvak, takke vs. bulunca “namaz kılıyorlar” diye önündeki askere şöyle dedi; “Yaz lan, sağcı…”

Böylece ben Maraşlı çiftçinin ülkücü oğlunun kıdemlisi olduğu B blok ikinci koğuşa gönderildim. Onbeş gün sonra 12 Eylül olup da koğuşlar karıştır-barıştır yapılınca Rizeli balıkçının oğluyla da aynı koğuşa düştük ve “kapuskaya” hep birlikte tahta kaşık sallamaya başladık…

İşte o Maraşlı çitçinin oğlu, ilk koğuşlarına gittiğimde beni sorguya çekmişti. 25-30 kişilik küçük koğuşun kapı girişindeki yerine ranzasını kurmuş, etrafını şerit gibi örtüyle çevirerek bir tür “otağ” kurmuştu. Ranzanın tepesinde bir “tuğ” eksikti. Gazeteler önce ona gelir, gerekli sansürleri “teşkilat” adına o yapar, sırayla okunduktan sonra  en son sıradaki bana ancak öğleden sonra sıra gelirdi.

Beni, etrafı yatak nevresimi ile çevrili “otağına” aldığında, bir taraftan elinde tablasıyla sigara sarıyor, diğer yandan soruyordu. Sardığı sigara kağıdının ucunu diliyle ıslattıktan sonra parmaklarıyla çevirerek bastırması bir iki dakika sürüyordu. Bu arada hiç konuşmuyordu; “karizma” yapıyor, “racon” kesiyordu. Sonra perdeyi hafiften aralayıp “Oğlum, ateş” deyince perde arasından “şak” diye bir çakmak yanıverdi. Sigarasından bir fit çekip ranzanın tavanına doğru üfledikten sonra, “Bak hemşerim, haberinizi gazetede okudum. Dağda yakalanmışsınız, kamp yapıyormuşsunuz. Bunlar beni ilgilendirmez. Biz burada ortak yaşıyoruz. Teşkilat var, paralarını bize vereceksin. Hep birlikte harcayacağız…” diye konuşmaya başladı.

Ben de “Ya ne parası, bir haftadır oradan oraya perişan durumdayız. Bende üzerimdeki pejmürde kıyafetlerden başka bir şey yok. Varsa siz bana verin…” vs. dedim. İki yandan çenesine kadar sarkmış “Yavuz” bığınının altından hafiften gülerek; “Desene sende züğürtsün”. “He ya, benden yağ çıkmaz, siz bana bir yer gösterin, bir haftadır uykusuzum, biraz kestireyim, başka bir şey istemem” dedim.

Daha sonra “yedi leşi” olduğunu öğrendiğim Maraşlı çitçinin oğluyla diğer koğuşa nakledildik. Onun kıdemi, karizması ve raconu 12 Eylül sabahı, volta yerinde yüzüstü yatırılmış vaziyette üzerimizde gezen komando askerlerin “Bitti lan, sağcılık solculuk bitti. Bundan sonra hepiniz Atatürkçüsünüz” naralarıyla peş paralık olmuştu. Zoraki saç sakal traşıyla ortaya çıkan “cascavlak” kelle de cabası…

Maraşlı çiftçinin ülkücü oğlu namaz kılardı. Daha çok namazı ben kıldırırdım, onlar da cemaat olurdu. Koğuşlar karıştırıldığı için, ben namaz kaldırırken solcular toparlanır, sessizce dinlerlerdi, gürültü yapmazlardı. Ama bazen ülkücü namaz kıldırınca gürültü yaparlar, hiç oralı olmazlardı. Namazdan sonra sorardım; “Bakın, namaz aynı namaz., neden ben kıldırınca susuyorsunuz da o kıldırınca gürültü çıkarıyorsunuz?” Şöyle derlerdi; “Bırak hoca, onlar faşist, önce ellerindeki kanları temizlesinler, abdest mabdest temizlemez onları…”

Bu yüzden olacak Maraşlı ülkücü sık sık “Aslında siz yeşil komunistsiniz, bak solcularla aranız kallavi, dışınız yeşil içiniz karpuz sizin. Hatta onlardan daha tehlikelisiniz” diyerek sataşırdı. Ona göre ülkücüler beş bin şehit vererek Türkiye’nin bir Sovyet eyaleti haline gelmesine mani olmuştu. Müslümanlık sadece dua etmekle olmazdı, mücadele edilmeliydi, gerekirse İslam için kan verilmeliydi. Ülkücüler bunu yaparken selametçiler (bize öyle derlerdi) yorganı kıvırıp yatıyordu…

***

Bir gün Rizeli balıkçının oğlu elinde bir gazeteyle bizim hücreye geldi. Yanımda Maraşlı çitçinin oğlu da vardı. O gelince kalkıp gitmek için davrandı, fakat ben omzundan bastırarak oturmasını sağladım. Rizeli, “Bak hoca ne yazmış ‘it oğlu it’ diyerek okumaya başladı.. Hatırlayabildiğim kadarıyla, yazıda,  o zamanlar yeni okuduğum Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanındakine benzer temalar işleniyordu.

Yani Anadolu’yu aşağılayan, Anadolu insanına yukarıdan  bakan, “aristokrat” usluplu, “dönmelik” makamında havalar: Çiğ köfteyi diline doluyor, lahmacunla alay ediyor, türkü söylemenin köylülük olduğundan dem vuruyor, oruç tutmanın, namaz kılmanın geri zekalılık olduğunu, dinin korku neticesi ortaya çıktığını vs. anlatıyordu.

Birden üçümüz de sustuk ve birbirimize bakakaldık. Sanki damarımıza basılmıştı. O anda sanki aynı kumaşın desenleri olduğumuzu farkedivermiştik. Aşağılanan, alay edilen doğrudan doğruya bizdik. Solcu, ülkücü, İslamcı vs. değil, düpedüz biz. Bu “biz” başka bir şeydi. O ana kadar hiç farketmediğimiz bir şey.

Yazıyı dinlerken, çoçukluk yıllarım, memleketim, anam-babam bir şerit gibi gözümün önünden geldi geçti. “Burada aşağılanan benim, geçmişim, hatıralarım” deyiverdim. Baktım onlarda aynı şeyi söylüyor. Bir anda sağıcılığı solculuğu unutarak “Anadolulu” oluvermiştik. Hava iyice değişmişti…

Önce Rizeli aldı sazı eline; “Ordunun dereleri aksa yukarı aksa…”

Sonra Maraşlı tiz bir çıkış yaptı; “Maraşlı Şeyho’nun oğluyum ben…”

Ve sıra bana geldi; “Gesi bağlarında dolanıyorum, yitirdim yarimi aranıyorum…”

Ve hiç durmadan, belkide bir saat, türkü üstüne türkü söyledik. Yazıya cevabımız bu olmuştu. Hem de ne cevap! Tam damardan girmiştik. Orada tam anlamıyla “biz” oluvermiştik. Ah, o biz, nasıl bizdi o… Damağımda öyle bir tad bırakmıştı ki, yıllarca onu arayacaktım…

***

Kapuskaya tahta kaşık sallayan o üç kişiye ne mi oldu?

1981 yazı sonunda Mamak’tan çıktım. Onlar birkaç yıl daha yattı. Sonra onlarda çıktı. Yıllarca kendilerinden haber alamadım.

Yıllar sonra İstanbul’un bilbordlarının “Tarkan Konserlerinin”nin afişleriyle donatıldığı bir zamanda, birisini “Demedim mi Haydar, bu İstanbul yutar adamı” şarkısı eşliğinde “Yosmalar içinde kepaze olduk (hocam)” derken, diğerini de “Kızıl Elma Koalisyonunda” nutuk atarken gördüm…

Bense o “biz”i aramaya devam ediyorum.

Aslında aynı damardan gelen üç kuşağın dramıydı bu. Her defasında başka bir kılıkta görünen, her defasında başka bir jargonla başkaldıran masum Anadolu’nun saf çocukları… Öyle derin, öyle bencileyin…

Kapuskaya gelince…

25 yıl oldu hala “lahana” yiyemiyorum.

(İ. Eliaçık/Öyküler - Mart 2005/ Bayrampaşa/İst.)


'KAPUSKA' ( BİR 12 EYLÜL HİKAYESİ )
« Yanıtla #43 : 05 Ağustos 2010, 06:14:33 ÖS 18 »
'KAPUSKA' ( BİR 12 EYLÜL HİKAYESİ )   /   RECEP İHSAN ELİAÇIK


Önümüze konulan ve bir mahalle pazarından sonra toplanan “lahana artıklarıyla” yapıldığı izlenimi veren “kapuska” adlı içimizi döndüren yemeğe tahta kaşık sallayan üç kişiden birisi de bendim.

Farklı ideolojik guruplardan gelmiş ve üçü de şimdi aynı “kapuskaya” talim etmek ve aynı ranzada tıkış tıkış yatmak zorunda kalan bu üç kişi; Rizeli bir balıkçının solcu, Maraşlı bir çitçinin ülkücü ve Kayserili bir memurun İslamcı oğlu olan ben…

Rizeli balıkçının oğlu hızlı bir solcuydu. Hep “İşçi, köylü, kır gerillası” filan der dururdu. Bazen yumruğunu sıkarak konuşur, masaya vurur, kapitalizm, emperyalizm filan derdi. Gerçi orada saç sakal yasaktı ama o benim zihnimde hep “Görkemli sakalıyla Suphi” olarak kalmıştır. Ona göre Türkiye sosyalizme mecburdu. Tarihin diyalektik akışı bu istikametteydi. Bunun önünde durmak imkansızdı. Eninde sonunda sosyalizme geçilecek, sınıfsız toplum kurulacaktı.

Babası ODTÜ’de profesör olan diğer “komite” üyesi arkadaşıyla birlikte yatsı namazlarından sonra yanıma gelirler ve derin tartışmalar yapardık. Onların macerası da diğerlerininki kadar ilginç ve heyacan vericiydi.

Ankara’dan bir gurup arkadaşıyla birlikte Anadolu’nun köylerine dağılmışlardı. Rizeli balıkçının oğlu o sıralarda ODTÜ’de öğrenciydi. Başlarında o vardı. Amaçları Anadolu köylüsünü örgütleyerek devrime katmaktı. Devrimin Çin’de Mao’nun yaptığı gibi köyden şehre doğru olacağına inanmışlardı. Ve bu amaçla köylere dağılarak yaz sıcağında tarlalarda çalışacaklar, köylünün yanında olduklarını gösterecekler ve “merkez komiteden” gelen işaretle köylüleri Ankara’ya doğru harekete geçireceklerdi. Nihayet Ankara’da devrim güneşi doğacak, işçi-köylü iktidarı kurulacaktı.

Rizeli balıkçının oğlu, bu hayallerle arkadaşlarıyla birlikte gittiği Orta Anadolu’nun köylerinden hayal kırıklığı içinde geri dönmüştü. Çünkü köye gittikten bir ay sonra haklarında yayılan söylenti şuydu; “Ulan, bunlar komünistmiş. Bayram namazına bile gelmediler. Cenabetken yıkanmıyorlar, uğursuz bunlar… Mahsulün bu yıl iyi gitmemesi de bunların yüzünden…”

Rizeli balıkçının oğlu, bunları anlatır,  şöyle derdi; “Ya hoca, işte böyle… Bizimle uğruna gençlimizi adadığımız bu halk arasında kapatılması mümkün olmayan bir mesafe var; din… Bu işi bir türlü çözemedik. Camiye gitsen devrimcilik elden gidiyor, gitmesen vatandaş damgayı vuruyor… Benim anlayamadığım, siz niye camiye gitmiyordunuz? Halbuki git camiye, bir aşır oku, bir vaaz ver, tamam. Köylü etrafında pervane olur. Elinizdeki bu imkanı neden geri tepiyorsunuz? Hadi biz dinsiz komunistiz, halk bize onun için şüpheyle bakıyor, peki sizin derdiniz ne? Anladığım kadarıyla sizin de halkla aranız pek iyi değil…”

Ben de “Orası uzun hikaye, geçelim” der savuştururdum. Ama sorduğu sorular çok anlamlıydı. Cezaevinden çıktıktan sonra bir anda ortalığı kaplayan “Cuma namazı, daru’l-harp” vs. tartışmalarına bir türlü içimin atmaması beklide bu yüzdendi.

***

Maraşlı çiftçinin oğlu ise ateşli bir ülkücüydü. Ben onunla da konuşur, hemhal olurdum. Ama solcu ile ülkücü asla birbirleriyle konuşmazlardı. Mamak Cezaevine ilk geldiğimizde önce onların koğuşuna gitmiştik. Cezaevinin girişinde bizi sorgulayan başçavuş, namaz kılıyorlar diye onların yanına vermişti. 

Bir akşam üstü Ankara’nın Mamak semtindeki nizamiye kapılarından içeri girdiğimiz Mamak garnizonu, Hüseyin Gazi dağının eteklerinde bir askeri kışlaydı. Taş duvarları kalın cezaevi ise asker hükümlüler için yapılmıştı. 12 Eylül darbesiyle Türkiye çapında büyük yargılamaların yapıldığı, örgütlerin sorguya çekildiği bir merkeze dönüştürülmüştü.

Cezaevinin girişinde başçavuş bizi sorgularken, arkamızda ışıklı pırıltılarıyla Ankara görünüyordu. Tam yirmi beş yıl önce, bir Ağustos gecesiydi. O zamanlar 18 yaşındaydım. Benimle birlikte 18-19 kişi daha vardı. En önde ben duruyordum.

Başçavuş “Necisiziniz ulan” diye sorunca ben “Müslümanız” deyiverdim. Bunun üzerine  başçavuşun yüzünün rengi attı, sinirlerek “Ulan ne demek bu, biz gavur muyuz, ben size necesiniz diye soruyorum, sağcı mı solcu mu, ne haltsanız onu söyleyin!” diye çıkıştı. Ben yine “Sağcı da solcu da değiliz, Müslümanız” diye ısrar edince Başçavuş iyice küplere bindi. Bu sefer, “Bak oğlum, tepemi attırma, alırım ayağımın altına. Kimisi din, iman, vatan, millet filan diyor, kimisi de, özgürlük, eşitlik, devrim mevrim diye tutturmuş, siz ne diyorsunuz, onu soruyorum?”  Verdiğim cevap bardağı taşıran son damla oldu; “Valla, başçavuşum bizde ikisi de var!” Sonuçta Başçavuş, üzerimizi aratıp birkaç kişide misvak, takke vs. bulunca “namaz kılıyorlar” diye önündeki askere şöyle dedi; “Yaz lan, sağcı…”

Böylece ben Maraşlı çiftçinin ülkücü oğlunun kıdemlisi olduğu B blok ikinci koğuşa gönderildim. Onbeş gün sonra 12 Eylül olup da koğuşlar karıştır-barıştır yapılınca Rizeli balıkçının oğluyla da aynı koğuşa düştük ve “kapuskaya” hep birlikte tahta kaşık sallamaya başladık…

İşte o Maraşlı çitçinin oğlu, ilk koğuşlarına gittiğimde beni sorguya çekmişti. 25-30 kişilik küçük koğuşun kapı girişindeki yerine ranzasını kurmuş, etrafını şerit gibi örtüyle çevirerek bir tür “otağ” kurmuştu. Ranzanın tepesinde bir “tuğ” eksikti. Gazeteler önce ona gelir, gerekli sansürleri “teşkilat” adına o yapar, sırayla okunduktan sonra  en son sıradaki bana ancak öğleden sonra sıra gelirdi.

Beni, etrafı yatak nevresimi ile çevrili “otağına” aldığında, bir taraftan elinde tablasıyla sigara sarıyor, diğer yandan soruyordu. Sardığı sigara kağıdının ucunu diliyle ıslattıktan sonra parmaklarıyla çevirerek bastırması bir iki dakika sürüyordu. Bu arada hiç konuşmuyordu; “karizma” yapıyor, “racon” kesiyordu. Sonra perdeyi hafiften aralayıp “Oğlum, ateş” deyince perde arasından “şak” diye bir çakmak yanıverdi. Sigarasından bir fit çekip ranzanın tavanına doğru üfledikten sonra, “Bak hemşerim, haberinizi gazetede okudum. Dağda yakalanmışsınız, kamp yapıyormuşsunuz. Bunlar beni ilgilendirmez. Biz burada ortak yaşıyoruz. Teşkilat var, paralarını bize vereceksin. Hep birlikte harcayacağız…” diye konuşmaya başladı.

Ben de “Ya ne parası, bir haftadır oradan oraya perişan durumdayız. Bende üzerimdeki pejmürde kıyafetlerden başka bir şey yok. Varsa siz bana verin…” vs. dedim. İki yandan çenesine kadar sarkmış “Yavuz” bığınının altından hafiften gülerek; “Desene sende züğürtsün”. “He ya, benden yağ çıkmaz, siz bana bir yer gösterin, bir haftadır uykusuzum, biraz kestireyim, başka bir şey istemem” dedim.

Daha sonra “yedi leşi” olduğunu öğrendiğim Maraşlı çitçinin oğluyla diğer koğuşa nakledildik. Onun kıdemi, karizması ve raconu 12 Eylül sabahı, volta yerinde yüzüstü yatırılmış vaziyette üzerimizde gezen komando askerlerin “Bitti lan, sağcılık solculuk bitti. Bundan sonra hepiniz Atatürkçüsünüz” naralarıyla peş paralık olmuştu. Zoraki saç sakal traşıyla ortaya çıkan “cascavlak” kelle de cabası…

Maraşlı çiftçinin ülkücü oğlu namaz kılardı. Daha çok namazı ben kıldırırdım, onlar da cemaat olurdu. Koğuşlar karıştırıldığı için, ben namaz kaldırırken solcular toparlanır, sessizce dinlerlerdi, gürültü yapmazlardı. Ama bazen ülkücü namaz kıldırınca gürültü yaparlar, hiç oralı olmazlardı. Namazdan sonra sorardım; “Bakın, namaz aynı namaz., neden ben kıldırınca susuyorsunuz da o kıldırınca gürültü çıkarıyorsunuz?” Şöyle derlerdi; “Bırak hoca, onlar faşist, önce ellerindeki kanları temizlesinler, abdest mabdest temizlemez onları…”

Bu yüzden olacak Maraşlı ülkücü sık sık “Aslında siz yeşil komunistsiniz, bak solcularla aranız kallavi, dışınız yeşil içiniz karpuz sizin. Hatta onlardan daha tehlikelisiniz” diyerek sataşırdı. Ona göre ülkücüler beş bin şehit vererek Türkiye’nin bir Sovyet eyaleti haline gelmesine mani olmuştu. Müslümanlık sadece dua etmekle olmazdı, mücadele edilmeliydi, gerekirse İslam için kan verilmeliydi. Ülkücüler bunu yaparken selametçiler (bize öyle derlerdi) yorganı kıvırıp yatıyordu…

***

Bir gün Rizeli balıkçının oğlu elinde bir gazeteyle bizim hücreye geldi. Yanımda Maraşlı çitçinin oğlu da vardı. O gelince kalkıp gitmek için davrandı, fakat ben omzundan bastırarak oturmasını sağladım. Rizeli, “Bak hoca ne yazmış ‘it oğlu it’ diyerek okumaya başladı.. Hatırlayabildiğim kadarıyla, yazıda,  o zamanlar yeni okuduğum Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanındakine benzer temalar işleniyordu.

Yani Anadolu’yu aşağılayan, Anadolu insanına yukarıdan  bakan, “aristokrat” usluplu, “dönmelik” makamında havalar: Çiğ köfteyi diline doluyor, lahmacunla alay ediyor, türkü söylemenin köylülük olduğundan dem vuruyor, oruç tutmanın, namaz kılmanın geri zekalılık olduğunu, dinin korku neticesi ortaya çıktığını vs. anlatıyordu.

Birden üçümüz de sustuk ve birbirimize bakakaldık. Sanki damarımıza basılmıştı. O anda sanki aynı kumaşın desenleri olduğumuzu farkedivermiştik. Aşağılanan, alay edilen doğrudan doğruya bizdik. Solcu, ülkücü, İslamcı vs. değil, düpedüz biz. Bu “biz” başka bir şeydi. O ana kadar hiç farketmediğimiz bir şey.

Yazıyı dinlerken, çoçukluk yıllarım, memleketim, anam-babam bir şerit gibi gözümün önünden geldi geçti. “Burada aşağılanan benim, geçmişim, hatıralarım” deyiverdim. Baktım onlarda aynı şeyi söylüyor. Bir anda sağıcılığı solculuğu unutarak “Anadolulu” oluvermiştik. Hava iyice değişmişti…

Önce Rizeli aldı sazı eline; “Ordunun dereleri aksa yukarı aksa…”

Sonra Maraşlı tiz bir çıkış yaptı; “Maraşlı Şeyho’nun oğluyum ben…”

Ve sıra bana geldi; “Gesi bağlarında dolanıyorum, yitirdim yarimi aranıyorum…”

Ve hiç durmadan, belkide bir saat, türkü üstüne türkü söyledik. Yazıya cevabımız bu olmuştu. Hem de ne cevap! Tam damardan girmiştik. Orada tam anlamıyla “biz” oluvermiştik. Ah, o biz, nasıl bizdi o… Damağımda öyle bir tad bırakmıştı ki, yıllarca onu arayacaktım…

***

Kapuskaya tahta kaşık sallayan o üç kişiye ne mi oldu?

1981 yazı sonunda Mamak’tan çıktım. Onlar birkaç yıl daha yattı. Sonra onlarda çıktı. Yıllarca kendilerinden haber alamadım.

Yıllar sonra İstanbul’un bilbordlarının “Tarkan Konserlerinin”nin afişleriyle donatıldığı bir zamanda, birisini “Demedim mi Haydar, bu İstanbul yutar adamı” şarkısı eşliğinde “Yosmalar içinde kepaze olduk (hocam)” derken, diğerini de “Kızıl Elma Koalisyonunda” nutuk atarken gördüm…

Bense o “biz”i aramaya devam ediyorum.

Aslında aynı damardan gelen üç kuşağın dramıydı bu. Her defasında başka bir kılıkta görünen, her defasında başka bir jargonla başkaldıran masum Anadolu’nun saf çocukları… Öyle derin, öyle bencileyin…

Kapuskaya gelince…

25 yıl oldu hala “lahana” yiyemiyorum.

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #44 : 04 Eylül 2011, 11:31:16 ÖS 23 »
Pazar, Eylül 4

KÜRD SORUNU, KANLI ÇANAK VE HACERU'L ESVED

“Ortak” Türkçe’nin en sevdiğim kelimelerinden birisidir.
Gündelik dilde “Na’ber ortak?” veya “Ya ortak baksana…” gibi ifadelerle daha sevimli bir hal alır ve sosyal bilinçaltımızı ifade eder.
“Adalet Devleti” adlı 2003’te çıkan kitabımın alt başlığına da“ortak iyinin iktidarı” demiştim.
Bu yazıda ise bir “ortaklık” hikayesinden bahsedeceğim.
Bir çok konuda olduğu gibi “Kürd sorunu” hakkında da size de gayet ilham verici gelebilir.
Önce rivayeti okuyalım:
***
“Kabe’nin duvarları yeniden örülüyordu. Haceru’l-Esved’in (Siyah taş) bulunduğu yere kadar yükseltildi. Hacerü’l-Esved’in yerine yerleştirilmesi işine gelince, Kureyş kabileleri arasında sert bir tartışma ve çekişme başladı. Her Kabile, yalnız başına kendisi kaldırıp yerine koymak istiyor, buna, en çok kendisinin layık olduğunu iddia ediyordu.
En sonunda birer tarafa çekildiler, and içtiler ve çarpışmak için hazırlandılar.
Abdu’d-Dâr oğulları; ortaya içi ‘kan’ ile dolu bir çanak getirdiler. Müttefikleri olan Adiy oğulları ile birlikte ellerini ‘kanlı çanağa’ batırarak bu yolda ölmeyi göze aldıklarına yemin ettiler. Bundan dolayı onlar ‘kan yalayan’ diye anıldılar.
Kureyş kabileleri bu iş üzerinde dört veya beş gece durdular. En sonunda Mescid-i Haram’da toplanarak birbirleriyle konuştular. Birbirlerini insafa davet ettiler.
O zaman Kureyş’in en yaşlısı olan Ebu Umeyye diye anılan Huzeyfa bin Muğire ‘Mescid’in kapısından ilk giren hakem olsun!’ dedi. Huzeyfa’nın teklifi makul bulunarak kabul edildi. Gözler birden Beni Şeyba kapısına çevrildi.
Nihayet Beni Şeybe kapısından birisi göründü. ‘Bu el-Emin, Muhammed! Onun vereceği karara razıyız’ dediler.
Durumu anlattılar.
‘Bana bir örtü (genişce bez) getirin’ dedi. Velid bin Muğire’nin elbisesini getirdiler. Başka bir rivayete göre (Belâzurî) de kendi harmanisini yere serdi. ‘Her kabileden birer adam, bunun birer köşesinden tutsun’ dedi.
Örtünün dört ucundan birisini, kabilesi adına Utbe b. Rebia’ya… İkinci ucunu Ebu Zem’a b. Esved’e…Üçüncü ucunu Ebu Huzeyfa b. Muğire’ye… Dördüncü ucunu Kays b. Adiyye (As b. Vail’e) tutturdu.
‘Kaldırın onu’ dedi. Konulacak yere kadar kaldırdılar. Sonunda Haceru’l-Esved’i kendisi alıp eliyle yerine yerleştirdi ve üzerinden duvar örülmeye devam edildi.” (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Mekke Devri; s. 108-109).
***
Bu rivayet, İslam tarihinde Peygamberlik öncesi dönemden bir sahnedir.
Hilfu’l-Fudul, Medine Vesikası gibi daha nice “ortaklık” örnekleri var. Ticaret kervanları, ganimet bölüşümü, tarlada çalışma işleri de hep böyledir.
Onun ekonomi-politik bilincinin daima işe ortak etme, meseleye katma, birlikte yapma şeklinde tabarüz ettiğini görüyoruz.
Şimdi…
Buradan ne çıkar?
Buradan, Türkiye’nin ve hatta dünyanın meselelerini çözmede “işe ortak etme” bilinci çıkar.
Türkiye’nin meselelerini “Türkiye ahalisini” ortak ederek çözeceksiniz.
Bir mesele varsa onu tarafları ortak ederek, işin ucundan tutturarak çözeceksiniz.
Bunu numara, desise, plan, kumpas ile değil; gerçekten ve sahiden “taşı yerine” koymak için yapacaksınız.
Ellerinizi “kanlı çanağa” batırarak, intikam yeminleri ederek, “kan yalayanlar” olarak anılmanızı sağlayacak devlet politikaları ve örgüt eylemleriyle bir yere varamazsınız.
***
Kanımca Kürd sorunu, en temelde bir adalet ve eşitlik sorunudur. “Kürd yok” demekle “Allah yok” demek aynı yere varır. Çünkü halklar ve diller Allah’ın ayetleridir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur, bütün halklar eşittir.
Sorun aynı anda “Türk’ün endişesi” giderilerek ve “Kürd’ün onuru” iade edilerek çözülebilir. Bunun için de ortak vicdan lazımdır. Bu, her geçen gün yara alıyor.
Barışın dili, bir gözü Türk’ün endişesinde, diğeri Kürd’ün onurunda olan bir dildir. Bunun dışındakiler “kan yalayanların” dili olarak tarihe geçecek.
Demek ki “Bölünüyor muyuz!” Türk’ün endişesi olarak, “Kürdüm ve öyle kalacağım!” talebi de Kürd’ün onur arayışı olarak kaydedilmek ve dikkate alınmak durumunda.
“Asker” ve “gerilla” dili barışın dili değildir. Üçüncü bir dil yaratılmak zorunda.
Ben Anadolu topraklarında ortak ülke ve ortak devletten yanayım. Kürdistan benim nazarımda  bu topraklarda ayrı bir devletin değil; coğrafyanın ve bölgenin adıdır. Ortak ülke, ortak devlet olmalıdır. Buna Türk veya Kürt devleti değil; Türk’ün ve Kürd’ün ortak devleti olarak “Adalet Devleti” demekteyim. Burada Türk, Kürt ve diğer tüm halklar “ama”sız, “fakat”sız ve“ancak”sız eşittir.
Bu nasıl başarılacak?
Tek yanlı dayatma ile bir yara varılamaz. Anadolu halklarının vicdanı tam bir eşitlik içinde ortak bir vicdan, ülke ve devlet yaratabilir. Bunun ontolojik (tarihsel, coğrafi, kültürel, dinsel) zemini mevcuttur. Bu olduktan sonra bir yanımızın Türk, diğer yanımızın Kürd diye atmasında bir mahsur yoktur. Aynı kalbin bir Türkiye, bir Kürdistan diye atması yaşam göstergesidir. O zaman bir bedenin iki güçlü pazusu oluruz ve emperyalizmin emellerini kursağında bırakırız. Aksi halde parçalanıp yem oluruz. Ne Kürdistan Kürtlere, ne Türkiye Türklere kalır.
Evet, ortak bir vicdan, bundan bir ortak ülke, bundan da bir ortak devlet çıkarmak mümkündür. Bunun zemini önce kanlı çanağa batırılmış ellerin yıkanması, ortaya bir örtü serilmesi, herkesin bir ucundan tutması ve böylece taşın yerine konmasıdır.
Ortak vicdan, birbirimizin ölüsüne daha fazla ağlayabilerek, ortak ülke özellikle Kürd’e memlekette daha fazla yer açarak mümkündür. Öyle ki bu yer açma eşit hale gelinceye kadar olmalıdır. Burada fedakarlık daha çok ‘egemen’ olana düşmektedir.
Egemenlik gayr-i şahsileşip ve gayr-i etnikleşip eşitlik sağlandıktan sonra görülecektir ki, esas sorun, Türk ile Kürd arasında değil; Türk’ün Türklüğünü, Kürd’ün de Kürtlüğünü kendine yegane meslek yapmış, buradan beslenen, buradan semirerek sömüren, bu iş bitince işsiz kalacağını düşünen Türk ve Kürt “kenz”cileri ile geri kalan tüm ahali arasındadır.
Demek ki barış, öldürmek için ellerin batırıldığı “kanlı çanaklardan” değil; yaşatmak için ellerin bir ucundan tuttuğu yere serilen “örtülerden” çıkıyor.
Demek ki mesele yere bir örtü serme ve ucundan tutma bilinci ve iradesindedir.
Bu memlekete lazım olan Türklük ve Kürtlük değil; ortaklık çoşkusudur. Adalet, eşitlik, kardeşlik, merhamet iklimidir.
Ayrı bir “Kürdistan” çoşkusu içindeki bir adamı ne Kürtçe TV, ne anadilde eğitim kesmez, kesmeyecektir.
“Türklük” guruna kendini kaptırmış bir zihin, Kürtçe konuşan birisine karşı ‘içindeki o zalim şüpheyi’ hiçbir zaman atamayacaktır.
Çünkü “ortak ruh” kaybolmak üzere, hatta kaybolmuş.Ucundan tutacakları yere serilen bir örtü heyecanı taşımıyorlar.
Bakın, bize lazım olan “somut çözüm önerileri” filan değildir.
Ortak ruh, ortak vicdandır. Bu ülke bunu kaybediyor.
Bir an önce ellerimizi “kanlı çanaktan” çıkarıp yıkamamız, yere serilecek bir örtünün ucundan tutmamız gerekiyor.
Bir gün bu örtüyü seren bir “el-Emin” çıkacaktır.
Taş birlikte yerine konacak, yaralar sarılacak, ülke yeniden örülecek ve ortak vicdan kazanacaktır.
Bu rüzgar dağdan da esebilir ovadan da.
Bu ülke bunu başarabilecek tarihe, vicdana, bilinçaltına, ruha sahiptir.
Yeter ki buna inanın.
Önce inanın.

http://www.ihsaneliacik.com/2011/09/kurd-sorunu-kanl-canak-ve-hacerul-esved.html
 
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)