R.İhsan Eliaçık

  • 50 Cevap
  • 58051 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ramazan kelimelerinin dünyası
« Yanıtla #15 : 12 Eylül 2009, 02:04:40 ÖS 14 »
Ramazan ayında çokça duyduğumuz kelimelerin ne anlama geldiğini sanırım merak ediyorsunuzdur. İçimdeki dizginlenemez “etimoloji” merakına yenik düştüm ve sizler için bir “Ramazan kelimelerinin dünyası” derlemesi yaptım. Oruç oruç sanırım iyi gelecektir.


Bakın Ramazan kelimelerinde ne manalar var.


RAMAZAN: (R-M-D) kökünden gelen bu kelime “sıcaklık/kızgınlık” ile ilgili kullanılıyor. Arap, yalınayağı ile çölün kızgın kumunda yürüyüp ayağı yanınca buna “ramaza’l-gadem” demiş…Günün ısısı şiddetlenip artınca “ramza’l-yevm”, susuzluktan içi yanınca “ramiza’l-sâim”, koyununu sıcak bir vakitte otlatıp ciğerlerini yaralayınca “ramiza”l-ğanem”, güneş ıssısından kızgın hale gelmiş çöldeki taşa “er-ramzâu”, yaz sonunda yağan ve toprağı sıcak bulan yağmura “er-ramzu”, koyunun sıcakta otlama yerine “el-mermız” demiş… Bu durumda “ramazan” da sıcağın arttığı ay veya yazın ardından güz yağmurlarının başladığı ay demek oluyor…


Bu yılki Ramazan tam da öyle. Hem sıcak, hem de Ağustos ayının sıcaklığı üzerine Eylül’ün güz yağmurları başladı.


Manevi ve ahlaki olarak da her tür şehvetin, aç gözlülüğün, ihtirasın, öfkenin sıcaklığının dinip yerini serinleten yağmura bırakmasını temsil ediyor. Eğer bunlara karşı kendimizi tutarsak, bilelim ki, ardından vicdanımızı rahatlatan, ruhumuzu dindiren yağmur gelecek. Günaha karşı kendini tutan kişinin ödülü yağmur serinliğidir. Çünkü günah mü’min kalbe sıkıntı verir. Sabır zordur ama meyvesi tatlıdır…

RAHMET: (R-H-M) kökü sözlükte “Sevgi, merhamet, şefkat, bağışlama, saf iyilik, güzellik saçıcılık” manasına geliyor. Bu kökten gelen kelimelerin eski dünya dillerinde meşhur ve yaygın olduğunu görüyoruz; Akadcada döl yatağı, rahîm (remu), merhamet eden tanrı (remânu), Aramice rahîm, merhamet (rhm), İbranîce rahîm, merhamet (raham), Hindçe iyilik tanrısı (Brahma) hep aynı kökten… Sevginin ve merhametin babası anlamına gelen Eb-Raham’ın bütün Sami dillerinde ve hatta Hindçede bile kullanıldığını görüyoruz. Buralardan evirilerek Arapçaya İbrahim olarak geldiği anlaşılıyor. Bunların hepsi Arapçadaki rahmet, rahman, rahîm kelimeleri ile aynı anlam ikliminden. Demek ki Allah’ın öz varlığında mündemiç (içkin) bulunana rahmân (çokça seven), bunun mahlûkat üzerindeki tezahürüne de rahîm (sevgisi taşıp yayılan) diyoruz.

Rahmet kökü, Türkçede, şimdilerde pek kullanılmayan fakat Çantay, Elmalılı, Ö.R. Doğrul gibi “klasik” meallerde çokça gördüğüm “yârlığamak” kelimesini çağrıştırır. İçinde sevgi, saygı, şefkat ve merhamet anlamları yatan bu kelime aslında çok hoş. “Rabbim rahmeti ile yârlığasın”, “Rahmetinle yârlığa ya Rabbi”, “Rahmetinle yârlığa kıl ya gâni” deyişlerinde geçtiği gibi “yârlamak” veya “yârlayıcı” esasında yâr muamelesi yapmak demektir ki sevgi ve merhametin neticesidir. “Allah yâr ve yardımcımız olsun” derken de bu kastedilir… Demek ki “rahmet ayı” dediğimizde sevgi ve merhamet ayı demiş oluyoruz. Yani insanların birbirlerine yâr muamelesi yaptığı; sevgi ve merhamet hassasiyeti ve yoğunlaşması yaşadığı, çevreye, doğaya, insanlara gayet derin ve mistik bir iyimserlikle bakmanın arttığı ay demek oluyor. (bkz. “Sevgi ve merhamet” ve “Besmele” başlıklı makaleler).


BEREKET: (B-R-K) kökü sürekli, kalıcı olma, çoğalma, yayılma, birikme anlamında kullanılıyor. Bu anlamda “Allahu teâla ve tebâreke” dediğimizde Yüce, Ulu, Kalıcı, Daim olan, Ölmeyen, Yok olmayan, Yaşayan ve hep Yaşayacak olan Allah demiş oluyoruz. Kuran’ın “mübarek” bir kitap olması bu anlamda insanların kalbinde kalıcı olması, insanlık vicdanında çağlar boyu yankılanması, insanlığı sarıp sarmalaması, tutması, onlar tarafından benimsenmesi ve giderek ona inananların, gönül verenlerin çoğalması, artması manasındadır. Bu durumda mübarek beldeler de “yankısı çağlar boyu süren, kalıcı, sürekli yerler” demek olur… “Rahmet ve bereket ayı” da sevgi ve merhametin kalıcı, sürekli olduğu, çoğaldığı, yayıldığı ve giderek yerleşik hale geldiği/gelmesinin istendiği, bütün yıla yayılmasının hedeflendiği, insanlarda kalıcı/sürekli bir ahlaka dönüşmesinin amaçlandığı, bunun öğretildiği, taliminin yapıldığı ay demek oluyor.


ORUÇ: (S-V-M) kökü de Arapça’da tutmak demek. “Oruç tutmak” ise Osmanlıca’nın Farsça ile Arapça arasında sentez ve hakemlik misyonunu ifade eden en güzel deyimlerindendir. Bir imparatorluk dili olduğunun en güzel göstergelerindendir… Oruç Farsça gün (ruz) kökünden geliyor. Günlük (ruzname), çağ, devir, sabah meltemi (rüzgâr), yenigün (nevruz), gün gibi (piruz) kelimeleri bu kökten… Şu halde oruç tutmak, “günü tutmak, bir günlük kendini tutuş” demek oluyor. İslami literatürde ise “Kişinin bir gündüz boyunca yemeden, içmeden, cinsel arzulardan uzak durması, bunlara karşı kendini tutması” manasında. İnsan hayvandan, şehir ormandan işte bu “kendini tutabilmek” sayesinde ayrılır. Bu nedenle bütün büyük dinlerde oruç bir insanlaşma aracı olarak yer alır… Hakîm (bilge) kelimesi de “Ata gem vurmak” kökünden geliyor. Bu durumda Kuran’ı Hakîm de “İnsanoğluna, kendisine gem vurmayı öğreten kitap” demek olur. “Allah hakîmdir, hikmet sahibidir” demek de “Allah insana kendini tutmayı, arzularına gem vurmayı öğreten bilgelik dolu hükümler gönderendir. Yüce bilgelik kaynağıdır O.” demek olur.


İFTAR: (F-T-R) kökü de bir şeyi açmak, yarmak, ilk defa icat etmek demek. Arap, deriyi iyice sepileyip yumuşak yapmaya “fetara’l-cilde” demiş…Demek ki “iftar vakti” ruhen sepilenme, yumuşama vakti demek oluyor. İçimizdeki şehveti, ihtirası, öfkeyi sepiliyor, yumuşatıyor, iyice inceliyoruz. İftar sofrasındaki son 5 dakikayı düşünün…İç dünyamız nasılda yumuşuyor, inceliyor, insana bir dinginlik çöküyor. Sonra ezanla birlikte “açılım” yapıyoruz. Yeme içme dünyasına dönüyoruz… Orta harfi ince “te” ile okunduğunda sakin olmak, dinginleşmek, fersizleşmek manası kazanıyor. Yani içimizdeki şehvet, ihtiras, bencilik ve öfkenin sakinleşmesi, dinginleşmesi, fersiz hale gelmesi… Onun için ayın sonundaki bayrama da “iydu’l-fıtr” (sakinleşme, dingin hale gelme bayramı) deniyor. Türkçe’deki “fatura” sözcüğü de bu kökten. Bu durumda “fıtr sadakası” işte bu dinginleşmenin, yumuşamanın faturası oluyor. Öyle ya her işin bir faturası var. Sakinleşmekten, dinginleşmekten, bencilliği yenmekten maksat neydi? Ötekini düşünme, verme, paylaşma, ötekine doğru “açılım” yapma, kendi Ben’ini aşabilme, Benlik zindanından çıkma ayı, bayramı…


SAHUR: (S-H-R) kökü “erken, erken olmak” ile ilgili. Arab zihninin ‘eşyaya isim koyma’ tercihi, güneşin doğuş vaktine “seher” demiş. El çabukluğu, erken davranarak göz boyamaya da “sihir” demiş. Erken kalkarak gece yemek yemeye de “sahur” demiş. Bunların hepsi aynı kökten… Demek ki sahurun “erken” davranmakla ilgili bir anlamı var. Şöyle: Erken davranıp içinizdeki şehvet, ihtiras, bencilik ve öfkenin göz boyacılığına kendinizi kaptırmayacaksınız, bunların büyüsüne kapılmayacaksınız, gece uyanıklığı içinde olacak, büyüye kapılmış adam mahmurluğundan ayıkacak, diri bir zihinle kendinize hakim olmayı öğreneceksiniz… Demek ki “sahura kalkmak”, aslında erken davranmayı öğrenmek demek oluyor. Şehvetten, öfkeden, ihtirastan, bencilikten önce davranıp bunları yenecek; sağınızdan, solunuzdan, arkanızdan, önünüzden girip sizi büyüsü altına almasına izin vermeyeceksiniz.


SADAKA: (S-D-G) kökü “doğru söylemek/gerçeği tasdik etmek” demek. Doğruluk anlamına gelmekle birlikte daha ziyade sözün doğruluğu manasında. Kur’an’da zekat anlamında da kullanılır. Bu durumda “sadaka vermek” ne oluyor? “Sadakallahu’l-azim” (Büyük olan Allah doğru söyledi) cümlesinde de geçtiği gibi sadaka vermek, bir sözü doğrulamakla ilgili. Sadaka verdiğiniz zaman hangi sözü doğrulamış oluyorsunuz? Çünkü “sadaka verdi” demek “doğru söz söylemeyi verdi” demektir ki pek anlaşılmıyor. Ancak Kur’an’ın anlam dünyasında çok esaslı bir anlamı var. Biraz araştırdığımızda bunun “Mallarında muhtaç ve mahrum olanların hakkı vardır.” (Meâric; 24, Zariyat; 19) ayeti ile ilgili olduğunu görürüz. Siz, sadaka verdiğinizde bu gerçeği tasdik etmiş oluyorsunuz. Onun için “İsteyeni geri çevirme” denir. Onun için “Sadakalar yoksullar, muhtaçlar, yolu kesilmişler, köleler, borçlular, kalpleri ısındırılacaklar… içindir.” denir. Yani bunların malınız üzerinde hakkı olduğunu “tasdik” ettiğinizi göstermek için vereceksiniz. Vermiyorsanız “sadakat” göstermiyor, muhtacın ve mahrum hakkına “ihanet” ediyorsunuz demektir. İşte “sadaka vermek” bu oluyor.


Tabi bu sadaka, dilenciye atılan sadaka veya ucundan kırkta birci sadaka değil. Mülkü bölüşme, paylaşma hakkını kabul etme anlamında sadaqa/tasadduq… Çünkü Kur’an (Hud; 87) zenginlerin malları üzerinde dilediği gibi hareket edebileceğini savunan “liberal” mülkiyet anlayışını reddeder. (Sadaka sözcüğü Türkçe zihinde “Allah rızası için bir sadaka” dilenci yalvarışını hatırlattığı ve böylece de mahvedilmiş kelimeler listesinde yer aldığı için ne söylesem bu kelimeyi kullanmaya devam ettikçe olmuyor. Onun yerine tasadduk diyelim. Kelimedeki asalet sanki geri geliyor.)

ZEKAT: (Z-K-Y) kökü bir şeyin artması/çoğalması/fazlalaşması demek. Kelime bu mana etrafında dönüyor. Sevgi arttı (zeka’l-hubb), mal çoğaldı (zeka’l-mâle), adam zengin oldu (zeka’r-racul) şeklinde kullanılıyor. Peki o zaman “zekat vermek” ne demek? Tam karşılığı “fazlalaşmışı/çoğalmışı vermek” demek oluyor. Nitekim Ku’an’da genellikle onlar ki zekat verirler (ati’z-zekât) şeklinde “vermek” fiili ile birlikte kullanılır. Aksi halde tek başına ‘onlar ki çoğaltırlar, biriktirirler, fazlalaştırırlar’ olur ki doğrusu ‘böyle çoğalmış/birikmiş/fazlalaşmış (zekaten) olanı verirler’ demektir.

Tezkiye ile afv kelimeleri Kur’an literatüründe birbirinin yerine kullanılabilecek manaya sahip. Her ikisi de artmak/çoğalmak ve artmış/çoğalmış olmanın getirdiği kirlerden (mülkte şirk, ihtiras, kibir, cimrilik, kıskançlık, bencillik vb.) arınmak, temizlenmek manası etrafında dönüyor. Örneğin “Beni af et” demek “Benden sadır olan fazlalığı görme, hoş gör” demek oluyor. Keza afiyet olsun (aldığın fazlalık sana iyi gelsin), afedersiniz (fazlalık yapıyorum ama…), muaf olmak (fazlalıktan hariç tutmak), muafiyet sınavına girmek (ek/fazla sınava girmek) kelime ve deyimleri bu manadadır. Hepsinde de fazlalık manası vardır. Zekat kökünden gelen kelimeler de aynen böyle. Mesela tezkiye olmak üzerinden fazlalığın alınması demek oluyor. “Mahkemede tezkiye oldum” dediğinizde “Üzerime atılı/fazlalık duran suçtan arındım, temizlendim, o fazlalığın bana ait olmadığı anlaşıldı” demiş oluyorsunuz.


Zekat vermek işte bunlarla ilgili. “Zekat veriniz” demek, “Fazlalaşanı veriniz, birikeni dağıtınız” demek oluyor. Kur’an’daki kelimelerin kullanımı üzerinden söyleyecek olursak bu verme, paylaşma ve dağıtma özelliği inanmak ve namaz kılmaktan daha önce geliyor. Bu şu demek: Kur’an mülk sahiplerini malları dura dura soyut bir imana değil; mallarından vermeye çağırır. Mülk/bahçe sahiplerine “zekat veriniz”” demek “iman ediniz” demekle eşdeğerdir. Eğer vermezlerse bahçe sahipleri kıssasındaki zenginin “Keşke Rabbime şirk koşmasaydım” sözünden de anlaşılacağı gibi Allah’a (mülkte) ortak koşmak (şirk) ile ilgili bir durum var demektir.


Bütüne ait mülkten kendine pay devşirerek, kendinde fazlalık meydana getirerek, kumlara karışmayı kendine yediremeyip korunaklı kum tepelerinde yaşayarak, fazlalıkları bütüne iade etmeyerek işlenen şirk türüne mülkte şirk diyoruz. Kur’an’ın bahçe sahipleri kıssasında anlattığı ilk şirk bu.


Kur’an’ın mülkte fazlalık meselesini birincil mesele yaptığını ve ilk Mekke yıllarından itibaren zekata (birikmişe, fazlalığa) dikkat çektiğini görüyoruz. “Birikmiş, fazlalaşmış olanlar sizin putunuz olacak, şirk buradan geri gelecek” dercesine sürekli verme, dağıtma, paylaşma vurgusu yapmanın bu kadarı tesadüf olabilir mi? Kur’an’ın ister nuzül sırasına göre, ister normal sıraya göre rastgele bir yerinden açıp okuyun, bir kaç sayfa geçmez ki vermekle, paylaşmakla ilgili bir ayet geçmemiş olsun.


***


Evet… Ramazan kelimelerinin dünyası böylesine uzayıp gidiyor. Daha 10-15 kelime üzerinde daha durulabilirdi. Özelikle Ramazan ayında çok duyduğunuz kelime ve kavramlar olduğu için bunları seçtim.


Konfüçyüs’e sormuşlar dünya nasıl değişir diye ‘kelimeleri değiştirin’ demiş. Marx’a sormuşlar kelimelerin işe yarayıp yaramadığını nasıl anlarız diye ‘hayatla yüzleştirin’ demiş…


Hayırlı ramazanlar.



Ey halkım söyle
« Yanıtla #16 : 29 Eylül 2009, 10:48:55 ÖS 22 »
Ey halkım söyle

Tevrat’ın son bölümü olan Malaki şöyle bitiyor: “Rabb’in büyük ve korkunç günü gelmeden önce size peygamber İlyas’ı göndereceğim. O, babaların yüreklerini çocuklarına, çocukların yüreklerini babalarına döndürecek. Öyle ki gelip ülkeyi lanetleyerek yok etmeyeyim.” (Malaki; 4/5).


İncil’in son bölümü olan Vahiy kitabı da şöyle bitiyor: “Bunlara tanıklık eden “Evet, tez geliyorum!” diyor. Amin! Gel, ya Rab İsa! Rab İsa’nın lütfu kutsallarla birlikte olsun! Amin.” (Vahiy; 22/20-21).


Kur’an’ın son suresi olan Nâs da şöyle biter: “De ki: İnsanları şüphelere düşüren sinsi fısıldayıcıların şerrinden, görünür görünmez tüm belaların şerrinden insanların Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım.” (Nâs; 1-6)

***


Bitiş bölümlerinden de anlaşılacağı gibi Kur’an, önceki Tevrat ve İncil’den uslup, tema, vurgu ve geleceğe bakış açısı (eskatoloji) bakımından esaslı farklarla ayrılır. Bu, aynı zamanda Kur’an’ın dini dünyaya getirdiği reformu da yansıtan önemli bir farktır.


Önceki Tevrat ve İncil’in, bu konuda, daha önceki Vedalar ve Avesta metinlerinin etkisi altında olduğunu görüyoruz. Yani her ikisinde de Hindu-Caynacılığının ve İran-Mecusiliğinin açık etkisi var. Bu metinlerde daima muntazır (beklenen, gözlenen), musavver (özelikleri açıklanan) ve muhayyel (hayali kurulan, düşlenen) bir “kurtarıcı mehdiden” bahsedilir.


Şöyle ki:


* Hindistan’daki Caynaizme göre Mahavira, dünyaya belirli aralıklarla gelen kurtarıcılardan (cayna) biriydi. Mahavira’dan önceki son kurtarıcı (cayna) 250 yıl kadar önce gelmişti. Çünkü dünya kuruluşundan beri canlı bir öz olan civa (ruh) ve cansız madde­lerden (aciva) oluşur. Civalar doğaları gereği tüm bilgiyi, erdemi ve sonsuz mutluluğu içerirler. Bu özelliklerini açıkça göstermemelerinin sebebi daha baştan türlü türlü maddelerle kirlenmiş, bulanmış olmalarıdır. Böylece gerçekte kusursuz ve ölümsüz olmaları gereken civalar ölümlü, maddi vucutlara bağlanmış olurlar. Civanın bu kirli maddeye bağlanmışlıktan kurtulmasının yolu, maddeden bağımsızlaş­ması ve yeni kirlenmiş maddelerin alınmasının önlenmesiyle mümkündür. Bunun için kişi sıkı perhiz yapmalı, katı bir disiplin içinde yaşamalı, çileci ve erdemli bir yaşam sürmelidir. Bunu en yüksek düzeyde yapan kişiye de cayna (kurtarıcı) denir ve her 250 yılda bir ‘yüzyılın başında’ zuhur ederek insanlığı kurtarır… Bugün Mahavira taraftarları (caynalar) Hindistan’da seçkin bir azınlık çevrede iki milyon civarındadır...


* Mecusiliğe göre, yaratılıştan kıyamete kadar zamanın süresi her biri üçer bin sene devam eden, dört devreden meydana gelen 12.000 senedir. Birinci devrede (1-3000) Ahura-Mazda melekleri, iyi ruhları ve Fravaşileri, yani canlıların ezeli ruhsal suretlerini yaratmıştır. Bütün bunlar sonsuz bir gelecekte mevcutturlar… İkinci devrede (3000-6000) sonsuz yaratılış maddeye dönüşür. Maddeye dönüşen ilk insan Gayomart ve hayvanlar aleminin ilk boğa ruhu olgun ve günahsız bir hayat sürmeye başlarlar. Kötülük tanrısı Ehrimen birinci devredeki hücumunun boşa gittiğini ve nihai zaferi Ahura-Mazda’nın kazanacağını görerek tekrar yeni bir saldırıya geçmek ister. Bu defada Ahura-Mazda galip gelir… Üçüncü devrede (6000-9000) Ehrimen dünyaya girer, ilk insanı ve ilk boğayı öldürür. Fakat ilk insan ve boğa kederlerini önceden görerek nesillerini bırakmayı ihmal etmemişlerdir. Ehrimen’in bütün kötülük güçleri, devler, cinler vs. dünyayı kaplar. Yeryüzünde iyilerle kötüler birbirine karışır.


Dördüncü devrenin (9000-12.000) başında ise insanlara yardım etmek için Ahura-Mazda Zerdüşt’ü gönderir. Tanrı, onun ruhunu henüz ikinci devrin başında yaratmıştı ve o zamandan beri sonsuz alemde ruhen yaşıyordu. Zerdüşt’ün yaptığı tebliğ bin yıl sürecektir. Zerdüşt’ten sonraki ikinci bin yılda, yine Zerdüşt’ün zürriyetinden bir peygamber gelecektir. Bu peygamberin tebliği de bin yıl sürecek, üçüncü bin yılda ise “beklenen mehdi” zuhur edecektir. Adı Soşyant olan bu mehdi peygamber dünyaya hakim olan şer güçlerini temizleyecek, Zerdüşt’ün tebliğini yenileyecek, dünya Zerdüşt’e inananlar ile dolacaktır. Bin yılın sonunda ise, hakimiyeti Ahura-Mazda’ya teslim edecek ve bu suretle dünya son bulacaktır…


* Maniheist metinlere gore ise Mani, çeşitli zamanlarda insanlığa kurtuluş yolunu göstermek için görevlendirilen ilahi elçilerden (paraklit) sonuncusudur. Kendisinden önceki Zerdüşt, Buda ve İsa gibi şahsiyetler hep aynı yolun yolcusuydular. Mani’den sonra peygamber gelmeyecek ancak yalancı elçiler zuhur edecektir. Mani, yeryüzünden ayrıldıktan sonra ruhlar alemine gitmemiş, şu an ay gezegeninde beklemektedir. Oradan insanlığa yol göstermeye devam etmektedir. Maniheizme göre ruhların yeryüzü ve beden hapishanesinde kurtularak ışık alemine yükselmelerine paralel olarak dünyada zulüm ve şiddet artacak, kötülük çoğalacaktır. Ayrıca yalancı Mithra (Deccal) ortaya çıkacak ve insanları saptırmaya çalışacaktır. Ahir zamanda son ışık parçacığının da kurtuluşunun yakın olduğu bir dönemde dünyanın sonunun habercisi olan büyük bir savaş zuhur edecektir. Bundan itibaren dünyaya yalnızca günah ve kavga egemen olacaktır. Daha sonra ışık elçisi İsa Mesih ikinci kez yeryüzüne gelecek ve insanları yargılamaya başlayacaktır. İsa Mesih dünyanın tam ortasına oturacak, iyiyi kötüden ayıracaktır. Bu ayrıma göre o ana kadar henüz ayrılmamış olan Mani bağlıları ona katılarak sağ tarafına oturacaklar ve kazananlardan olacaklardır…


***


Şimdi…


Ey halkım söyle!


Elini vicdanına koy ve düşün: Acaba bu tür ifadeler Kur’an’da neden geçmiyor?


Arayın tarayın Kur’an’ın hiç bir yerinde böylesi bir eskatoloji (gelecek tasavvuru) bulamazsınız.


Mehdinin geleceğine, İsa’nın ineceğine dair yapılan zorlama yorumların hiçbirinin aslı astarı yoktur. Konuyla ilgili hadis olduğu iddia edilen rivayetlerin tamamı uydurmadır. İbn Haldun, altıyüzyıl önce Mukaddime adlı eserinde bunları tek tek ele almış ve kesin bir şekilde çürütmüştür. (bkz. “İsa nerede?”, “İsa gökten inecek mi?” ve “İnzâr ve intizâr” başlıklı makaleler).


Bunların hepsi eski dünya dinlerinin kurtarıcı beklentisini yansıtan boş inançlarıdır. Kur’an’ın bunların hiç birine itibar etmediğini ve insanlığa bambaşka bir gelecek tasavvuru getirdiğini görüyoruz.


Bu açıdan bakınca, evet, Kur’an son derece futurist (gelecekçi) bir kitaptır. Yoğun bir şekilde gelecekte olacaklardan ve yarınlarda beklenmesi gereken şeylerden bahseder. Fakat bu asla eskiden yaşamış bir kahramanın dirilerek yeniden dünyaya gelmesi veya bir kurtarıcının ortaya çıkıp dünyayı kurtarması beklentisi değildir.


Peki nedir?


Kur’an’ın “İleride şunlar olacak, bekleyin” dediği şey nedir?


Üç şey: 1- Ölüm 2- Afet 3- Kıyamet!


Bütün Kur’an bunlara dair uyarılarla dolu…


Açın herhangi bir yerinden bir kaç sayfa okuyun, göreceksiniz.


Bunun dışında beklenecek hiç bir şey yok!


Ne mehdi gelecek, ne İsa inecek, ne mesih zuhur edecek!


Bunların hepsi Kur’an öncesi eski dünya eskatolojilerinde kalmış çaresiz, zavallı, boş beklentilerdir.


Aslında bu tür rivayetleri “Mehdi Kur’an’dır”, “Her Müslüman mehdidir”, “İsa’nın ruhu geri dönecek, davası hakim olacak” vs. şeklinde “tevil” ederek yorumlamak da mümkün.


Fakat ben bu yoldan kazançlı çıkanın yine pusuya yatmış bekleyen ve halkı aldatmayı meslek haline getirmiş din simsarları olacağı kanaatindeyim. Asıl böyle yapılınca onlara prim verilmiş olacaktır. Bu nedenle tereddütsüz hepsi reddedilmelidir. Bunun hesabını hem dünyada hem de ahirette vermeye hazırım. Bu kadar kesin, aslı yok bunların!


***


Peki, elde Kur’an gibi bir “bürhan-ı hakikat” varken, bu kitabın bağlıları olduğunu iddia eden Müslümanlar dahi, nasıl oluyor da hala mehdi, mesih veya nuzul-i İsa beklentilerine inanabiliyor?


İşte cevabı : “Ey Rabbim, benim halkım bu Kur’an’ı mehcur bıraktı” (terketti/bir kenara attı/uzaklaştı)“ (Fussilet; 30).


Yani: En güzel hadis (ahsenu’l-hadis) Kur’an iken uydurma hadislerin peşine düştü. Uydurma rivayetler yoluyla eski dünya dinlerinin boş inançlarını 200 bin uydurma rivayet yoluyla yeniden dinine soktu. Senin dinini tersyüz edip iyiyi kötüden, gerçeği kurgudan ayıran Furkan’ı terketti. Akif’in tabirleriyle “Nebiye atf ile binlerce herze uydurdu/Yıktı din-i mubini de yeni bir din kurdu...”


Usül ulemasının defalarca söylediği gibi bende yineliyorum: Gelecekten/ğaybtan haber veren, bir kişiyi veya kesimi yeren, diğer bir kişiyi veya kesimi öven, Kur’an’ın vurgusu, teması ve söylemi dışında vurgular, temalar ve söylemler içeren tüm hadisler uydurmadır, batıldır! Böyle asgari 200 bin, azami 1.5 milyon uydurma rivayet vardır ve hepsi de piyasada dolaşmaktadır.


Muhammed’in getirdiği din bu yolla tersyüz edilmiş, yerine Ehl-i Kitap dinine benzer yeni bir din kurulmuştur.


Kanımca mevzu (uydurma) rivayetler konusu İslam’ı yıkan üç şeyden birisidir (bkz. “İslam’ı yıkan üç şey“ başlıklı makale).


Hz. Peygamber’in Kur’an dışındaki nasihatlerini derleseniz en fazla 500 rivayeti geçmez. Bunlar da daha çok ahlak, ibadet, doğruluk, dürüstlük, merhamet, adalet vb. etrafında döner. Kur’an’ın ana söylemini doğrular nitelikte ve onunla direk irtibatlıdır. Bunlar dahi Hz. Peygamberin emri veya tevsiyesi üzerine değil; sahabelerin kendiliğinden tuttuğu notlardan ortaya çıkmıştır. Dini değil; sosyolojik değere haizdir. Dini değer ifade eden tek şey Allah’ın kitabı Kur’an’dır. Çünkü Allah bizi kendi kitabından hesaba çekecektir. Buhari’nin veya Ebu Davud’un kitabından değil. “Dini değer“ derken bunu kastediyorum...


***


Şimdi...


Ey halkım söyle!


Artık uydurma treninden ne zaman ineceksin?


Sermayeyi kediye yüklemekten ne zaman vazgeçeceksin?


Burhan-ı hakikat’e ne zaman döneceksin?


Ey halkım söyle!


Allah’ın kitabı ölüm, afet ve kıyamet uyarıları yapar durur.


Oysa sen...


Ölüm gelir aldırmazsın...


Afet olur akıllanmazsın...


Kıyamet yaklaşır umursamazsın...


Bilmem ki daha neyi beklersin?


Ey halkım söyle!


Allah’ın kitabı ölüm, afet ve kıyamet uyarıları yapar durur.


Oysa sen...


Mehdiyim diyene koşarsın..


Mesihim diyene kanarsın...


İsa’yım diyene söğüşlenirsin...


Defalarca aldatılır, kandırılır, yine aynı şeyi yaparsın.


Trafik kazası olur böcek gibi çiğnenirsin...


Deprem olur tezek gibi ezilirsin...


Sellere kapılır kütük gibi kıyılara vurursun...


Bunlara neden olan rantçılardan, kaçak binacılardan, dere yatağı haramîlerinden hesap sormak aklına gelmez, hep kurtarıcı beklersin...


Allah’ın kitabının ölüm, afet ve kıyamet uyarılarını teberrüken okuduğundan görmezsin. Bunları boyuna ölülerin arkasından üfürür durursun.


“Açıp nazm-ı celilin bakarsın yaprağına/veya okuyup geçersin bir ölünün toprağına... İbret olmaz sana, hergün okursun ezberde/ yoksa bir maksat aramazsın ayetlerde...”


Mehdiyim diyene koşarsın..


Mesihim diyene kanarsın...


İsa’yım diyene söğüşlenirsin...


Defalarca aldatılır, kandırılır, yine aynı şeyi yaparsın.


Bilmem ki daha neyi beklersin?


Ey halkım söyle:


Hala “Beni uyaran olmadı” mı diyeceksin!

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net


Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #17 : 30 Eylül 2009, 11:55:06 ÖÖ 11 »
Apaçık isyana teşvik, başkaldırıya zemin hazırlama var bu yazıda... :o  Ne diyeyim Allah ıslah etsin...  ::)
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #18 : 02 Ekim 2009, 11:00:41 ÖÖ 11 »


Alıntı
Rahmetli
Apaçık isyana teşvik, başkaldırıya zemin hazırlama var bu yazıda... :o  Ne diyeyim Allah ıslah etsin...  ::)



abi hangi yazının neresine itiraz ettiğini anlayamadım.
açabilirmisin lütfen...




Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #19 : 03 Ekim 2009, 06:51:39 ÖS 18 »
s.a.
Yazarımız birçok dinden mehdilik anlayışla iligli ortak paydalardan derleme yaparak örneklemeler getirmiş lakin din-u risalerlerden örnek vermeyi ya bilerek atlamış yada gözden kaçırmış.bende musevilik,isavilik,mecusilik yada manihezimde çok daha içiçe olduğmuz nur talebelerinin ve üstadlarının peygamberimize dayandığını idda ettikleri mehdilik anlayışını burada serdetmek istiyorum;

Bediüzzaman, Peygamberimiz (sav)'in hadislerine dayanarak, Allah'ın her yüzyıl başında bir müceddid göndereceğini bildirmektedir.

Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah her yüz sene başında şu ümmetin dinini bidatten (dine sonradan sokulan hurafelerden) ayıracak, yenileyecek (ilim sahibi) BİR ZATI gönderir. (Sünen-i Ebu Davud, 5/100)


HİCRİ 12. ASRIN MÜCEDDİDİ KİMDİR?

Baştaki hadis-i şerifin "her yüz sene başında dini tecdid edecek (yenileyecek) bir müceddidi (yenileyiciyi) gönderiyor" müjdesinin ihbarına (verdiği bilgilere) muvâzi (uygun) olarak HAZRET-İ MEVLANA HALİD -ekser ehl-i hakikatin tasdikiyle (din alimlerinin büyük bir çoğunluğunun onaylamasıyla ve ittifakla)- 1200 senesinin yani ON İKİNCİ ASRIN MÜCEDDİDİDİR. (Barla Lahikası, s. 120)

Peygamberimiz (sav)'den sonra, hadislerde bildirildiği gibi her yüzyıl başında insanlara din ahlakını ve hükümlerini anlatan, dönemin ihtiyaçlarına göre açıklamalarda bulunan bir müceddid gelmiştir. Örneğin İmam-ı Rabbani 1000. Hicri yılın müceddididir.

HİCRİ 13. ASRIN MÜCEDDİDİ KİMDİR?

Madem TAM YÜZ SENE SONRA aynen dört cihette (yönde) tevafuk ederek (tam uyarak) RİSALE-İ NUR ECZALARI (BÖLÜMLERİ) AYNI VAZİFEYİ GÖRMÜŞ... Kanaat verir ki -nass-ı hadis ile (hadisin şüpheye yer bırakmayan ifadesi ile)- Risale-i Nur tecdid-i din (dini yenileme) hususunda BİR MÜCEDDİD HÜKMÜNDEDİR. (Barla Lahikası, s. 121)

Bediüzzaman bu sözünde ise, Hz. Mevlana Halid-i Bağdadi'den tam yüz sene sonra kendisinin ve eserlerinin bir müceddid görevi gördüğünü açıklamaktadır. Buna göre, 13. asrın müceddidi Bediüzzaman Said Nursi'dir.

Bediüzzaman, Risale-i Nur'un müceddidlik yani dini yenileme görevini tam olarak yerine getirdiği konusunda güçlü bir kanaati olduğunu belirtmiştir. Risale-Nur'un etkileri ile müceddidlerin faaliyetleri tam bir uygunluk göstermiş, 12. asırdaki Hz. Mevlana Halid ile aynı görevi, Hicri 13. yüzyılda Bediüzzaman'ın vesile olduğu Risale-i Nur yerine getirmiştir. Dolayısıyla Hicri 12. asrın müceddidi Mevlana Halid'den tam yüz sene sonra yayınlanan Risale-i Nur dolayısıyla, risalelerin yazarı olan Bediüzzaman da 13. ve 14. asırlar arasındaki müceddiddir.

HİCRİ 14. ASRIN (BULUNDUĞUMUZ YÜZYILIN) MÜCEDDİDİ KİM OLACAKTIR?

"Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli "lamlar" ve "mimler" ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi'nin Şakirtleri olabilir." (Şualar, s. 605)

Bediüzzaman, İslam aleminin üzerindeki zulüm ortamının kendisinden "bir asır sonra" ancak Hz. Mehdi vesilesi ile dağıtılacağını söylemiştir. Kendisinden bir sonraki yüzyılda yani Hicri 1400'lü yıllarda Hz. Mehdi'nin yapacağı çalışmalarla, Müslümanların büyük sıkıntılardan kurtulup feraha kavuşacaklarını açıklamıştır.

İSTİKBAL-İ DÜNYEVİYEDE (dünyanın geleceğinde) 1400 SENE SONRA GELECEK bir HAKİKATİ asırlarında KARİB (yakın) ZANNETMİŞLER. (Sözler, s. 318)

Bediüzzaman bu sözleriyle İslam tarihinde pek çok kişinin Hz. Mehdi'nin kendi dönemlerinde geleceğini düşünerek yanıldıklarını belirtmiş ve Hz. Mehdi'nin geliş zamanı hakkında bilgi vermiştir:

Bediüzzaman "1400 YIL SONRA" tarihini vererek aynı zamanda "14. ve 15. yüzyıllar arasında görev yapacak olan müceddidin de Hz. Mehdi olduğunu" haber vermektedir.

bana göre bütün bunların arkasında şu mesaj yatıyor ;
"Az daha pasifize olup sabredin! müslümanlar!..sıkın az biraz daha dişinizi.. köşenizde büzüşüp ulul zulme ulul emr niyetine itaat ederk bu yaptığınıza legalleştirmeye çalıştığınız mazeretleri üretmeye devam edin.. edin edin çekinmeyin nasıl olsa mehdi gelip sizi kurtaracak.bekleyin, az sonra ama önce reklamlar.. "

Önümde iki yol vardı ben az kullanılmış olanı seçtim..

Kürt sorunu: Gurur ve onur
« Yanıtla #20 : 07 Ekim 2009, 01:06:40 ÖÖ 01 »
Kürt sorunu: Gurur ve onur

Önce yazının temel öncülü mahiyetinde iki soru;


1- 1921 anayasasında “Türk” kelimesi geçmiyor. Meclise bile “Büyük Millet Meclisi” deniyor, devletin ismi olarak da “Türkiye Devleti” tabiri kullanılıyor, neden?

2- On kıtalık İstiklal Marşı’nın hiçbir yerinde “Türk” kelimesi yok, niçin?


Bu soruların cevabı önemlidir.


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, 1 Ekim’deki Meclis açılış konuşmasında, konu tamamen bu olduğu halde “Türk” veya “Kürt” sözcüklerini hiç kullanmadı, bu yüzden de eleştirildi. Fakat ben bu tutumu girişteki iki sorunun mana ve ruhuna dönüş olarak okudum ve gayet yerinde buldum.


Çünkü Türkiye’nin bugün adına “Kürt sorunu” veya bu sorunu çözmek için “demokratik açılım” adını verdiği sorun, bu iki soru da saklı “kurucu akıl” ile çözülebilir.


1921 anayasasında bu kurucu akıl vardı. M. Akif tarafından yazılan İstiklal Marşı sanıldığının aksine tamamen bu aklı yansıtmaktadır. En son Cumhurbaşkanı’nın meclis açılış konuşmasında da bu aklın ipuçlarını gördüm. Konuşmayı kim hazırladı veya hazırlanmasına katkıda bulundu ise tebrik ederim. “Vizontele” filminden replik haline gelen cümle ile söyleyeyim; “Şerefsizim benim de aklıma gelmişti…”


Şunu da söyleyeyim, “Ergenekon” ve “Açılım” mevzularından asıl meseleye bir türlü sıra gelmiyor. Ergenekon ve Açılımdan daha önemli mesele mi var diyeceksiniz. Evet, var. Asıl mesele “iktidar zenginleri” meselesidir. “Harun gibi gelip Karunlaşanlar” meselesidir. Ben işin bu tarafına bakarım. Bazen, iş buraya gelip dayanmasın diye iktidar çevrelerinin bu mevzuları uzatıp durduğunu ve üzerine yattığını da düşünmüyor değilim. Onun için Ergenekon ve Açılım mevzularının bir an önce sonuçlanması gerekiyor.


Neyse…


Yazının konusuna dönelim.


***


Nedir bu kurucu akıl?


1921 anayasasını hazırlayanların zihninde, o dönemde henüz daha silinmemiş olan “imparatorluk aklı” vardı.


İmparatorluk aklı bir dinler, mezhepler, kabileler, ırklar birliği üzerinden çalıştığı veya çalışması gerektiği için “tekçi” dayatmaları kaldıramaz. Aksi halde içeriyi tutamaz.


Kendilerini hala imparatorluk varisi olarak gördükleri için Osmanlı Kanun-i Esasi’nde “Ahalinin kaffesine Osmanlılar ıtlak olunur” yerine “Türkiye Devleti”ni düşünmüşler. Elde kalan Osmanlı coğrafyasına da “Türkiye coğrafyası” demişler. Fakat zihinlerinin gerisinde hala “Ahalinin kaffesine ne diyeceğiz?” sorusu var. Bunu bilinçli bir susuşla, sadece “Büyük Millet” olarak anıp bırakmışlar. Bu 1921 anayasası için böyle…


Fakat sonraki yıllarda malum “Türk” vurgusu öne çıkmış. Sadece öne çıkmakla kalmamış dayatılmış. Öyle ki bırakın anayasaya girmeyi her yana yayılmış; Türk Naranciyesi… Türk Kalp Vakfı…Türk böbrek tedavisi…Türk plastik sanayi…


Bölünmüş, dağılmış, yenilmiş zihin “Türk” kelimesine sarılmış, dört elle tutunmuş…


Bölünmüşlük ve dağılmışlığın derin psikolojisini bu sözcüğe tutunmada apaçık görebilirsiniz.


İyi de imparatorluk sadece Anadolu dışında değildi ki. Anadolu içlerinde de imparatorluk ahalisinin kaffesinin bir bölümü ve de dağılan yerlerden kaçanlar/gelenler vardı. Altan Tan’ın kitabında verdiği rakamlara göre şu an dünyadaki 30 milyon Kürt’ün, 15 milyonu Türkiye’de yaşıyor.


“Olsun, zamanla Türkleşirler” diyenlerin yanıldığı apaçık ortada.


İmparatorluk kalıntısı bir zihin tarafından kurucu ilkeleri belirlenen fakat gitgide tek tipçi bir uluslaşma süreci yaşatılan Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı serencam kanımca budur.


Bugün gelinen noktada bir çok Türk 24 saat Kürtçe yayın yapan TRT Şeş’i izlerken “Vay be, demek bu Kürtçe 24 saat hiç durmadan konuşulabilen bir dil ha!” diye şok yaşıyor. “Memlekette Türkçe’den başka 24 saat konuşulabilen bir dil varmış ya!” diyerek yaşanan sessiz ve derinden bir şok bu.


“Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı” dedirten bir hatırlatma aynı zamanda.


Kanımca tarih boyunca imparatorluk harcıyla yoğrulmuş olan bu toprakların ruhu, tekçi dayatmalara itiraz etmekte, harcına etnikçi hamur katılmak istenmesinden rahatsız olmaktadır.


Bu nedenle “Türk” veya “Kürt” etnikçiliğini bu hamur kaldırmaz, kaldırmıyor.


***


Bazen insanların dilinde sözcükler fetişleşerek normal ve asli anlamlarını kaybederler. Sosyolojinin veya siyaset bilimin konusu olmaktan çıkar, “psikolojik” birer fenomene dönüşürler.


“Türk” veya “Kürt” sözcüklerinin başına gelen de bundan başkası değil.


Bu kelimeler binlerce yıldır evlerde, kahvelerde, çarşılarda, pazarlarda kullanılır ve kimse bundan rahatsız olmazdı.


Ama şimdi öyle değil.


Özellikle egemen figür “Türk” sözcüğünde temerküz ettiği için, bu kelime kullanılarak çok canlar yakıldı. Egemenler, imparatorluk bakiyesi bir ülkeye bu kelimeyi dayatmanın ters tepeceğini göremediler. Hala da göremeyenler var.


***


Bunlar birer psikolojik kavrama dönüştü demiştim.


O halde psikolojinin kavramlarıyla ifade edelim; “Türk” yerine “gurur”, Kürt yerine “onur” diyebiliriz rahatlıkla çünkü altlarında yatan psikoloji bu.


Gurur, Arapça “aldanmak” kökünden gelir. Bu nedenle ucu kaçmış, abartılı bir gurur daima aldatıcıdır. “Türklük gururu” sizi etrafınızı göremez hale getirerek köreltebilir. Hatta çevrenize zarar verir hale gelirsiniz haberiniz bile olmaz. Kendi gurur fanusunuza hapsolur, dışarıda neler olup bittiğini anlayamaz hale gelirsiniz. Böylece bir çok şey elden gider de ruhunuz bile duymaz. Bütün gururlar hatta din gururu bile böyledir. Adı üzerinde gurur adamı aldatan şeydir.


Onur ise Arapça haysiyet sözcüğünün Türkçesidir. “Nerede” demek olan “haysu” kökünden gelir. Demek ki onur yani haysiyet “nerede duracağını bilmek” ile ilgilidir. Bu nedenle nerede duracağını bilmeyen adama onursuz yani haysiyetsiz deriz. “Kürt”ün onur yani haysiyet arayışı nerede duracağını bilemezse birilerinin oyuncağı haline gelir ve haysiyetini tümden kaybeder… “Diyarbakır cehenneminden” (hapishanesinden) sonra… “Türkçe konuşacaksın, sen Türksün Türk, haydi bağır lan en büyük Türk Atatürk!” diye yediğiniz tonla dayaktan sonra… Yıkılan köyünüz, yakılan tarlanızdan sonra… Lice’de paramparça olan 14 yaşındaki kızınız Ceylan’dan sonra kulağınıza eğilen bir terör fısıltısı sizi dağa çıkarabilir. Siz onurunuz için savaştığınızı sanadurun, üç bin metredeki tepelere inip kalkan uçaklardan atılan lojistikle çoktan çakalların ağına düşmüşsünüzdür… Tarih bunun onlarca örneği ile doludur. Bütün onur arayışlarının başına bu gelmiştir. Onun için adı üzerinde onur (haysiyet) nerede duracağını bilmektir.


“Mamak Cehennemi’nden” çıktığım 1981 sonbaharında aklımdan ilk geçen onurum yani haysiyetim için dağa çıkmaktı. Çünkü yaşadığım şartlar bana başka çare bırakmamıştı. Onur (haysiyet) ne demek iyi bilirim. “Nerede duracağımı bilmek” beni bundan vazgeçirdi. Böylesi durumlarda insan “Ez bütün çiçekleri, kendine zalim dedirt” dercesine ensenizde poza pişiren mağrurlar aleyhine yabancı güçlerle işbirliği yapabilecek hale bile gelebilir. Kişiyi bundan nerede duracağını bilmek kurtarır.


Fakat böyledir diye “böyle gelmiş bu devran, böyle gider” de diyemeyiz. Şurası bir gerçek ki döner dolaşır daima onur arayışı kazanır. Gerçekten onuru çiğnenmiş birisi dünyanın en haklı ve en karşı durulmaz gücüdür. Yeter ki nerede duracağını bilsin, onurunu çiğnendiği yerde arasın. Onuru, gururun intikamı olarak kullanmakla kalmayıp, yeni bir karşı-gurur haline getirmesin.


***


Bu nedenle diyorum ki bu topraklara gurur da onur da lazımdır.


Çünkü bastığımız topraklar gurursuz ve onursuz yaşayamaz.


Mesele ne ile gurur duyacağımız ve onuru nerede arayacağımızdır.


Kimsenin gurur incinmemeli, onuru çiğnenmemelidir.


Gurur devlete, onur millete aittir.


Çünkü devlet milletin örgütlenmiş ortak gücüdür. Bu nedenle Türk’ün veya Kürt’ün devleti olamaz. “Adalet devleti; ortak iyinin iktidarı” olur. Bu her ikisini de massedip içine alır. Devleti ortak devlet, milleti ortak millet, ülkeyi ortak ülke haline getirir. “Türkiye Devleti”nin 1921’deki kurucu aklında bu vardı. O akla dönmekten başka çare kalmamıştır.


***


Bu ‘konsept’ten (temel bakış açısından) bakılınca, anayasaya Kürt sözcüğü sokulmak bir yana, Türk sözcüğü de çıkarılmalıdır. 1921 anayasasında olduğu gibi “Türkiye Devleti” ifadesinden başka “Türk” dahil herhangi bir etnik köken, “İslam” dahil herhangi bir din, “Sünni” dahil herhangi bir mezhep ve “Atatürk” dahil herhangi bir kişi ismine yer verilmemelidir.


20 Kânun-ı Sani 1337 (20 Ocak 1921) tarih ve 85 no’lu kanunla kabul edilen ve iki yıl kadar yürürlükte kalan 1921 anayasasına hakim olan anlayış aynen böyleydi. Bu anlayış ile güncellenerek yeniden hazırlanmalı, “kurucu anayasa” sıfatı ile referanduma sunulup milletçe onaylandıktan sonra yürürlüğe girmelidir. Kanımca Türkiye’nin dönüp dolaşıp geleceği yer bundan başkası değildir.


Etnik köken, din, mezhep veya şahıslar devletin değil; milletin veya millet içindeki kişi ve toplulukların vasfıdır. Bunlar milletin gönlünde yaşar ve atardamarlarından akar. Yok edici bir dış tehlike veya asimile edici bir iç tehdit anında, bir kedinin üzerine gelene canhıraş atılması gibi meydana atılır, tehlike geçince normal seyrine dönerler. Bunu gayet tabiî görmek gerekir. Bu, millet morfolojisinin tabiî refleksidir.


Devlet ise hepsinin “ortak kamu gücü” olup adaletten başka varlık gerekçesi yoktur.


Bu haliyle “Türkiye Devleti” bir ve bütündür. Türkiye Devleti ile vatandaşlık bağı olan herkese “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” denir. Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkesler, Zazalar, Rumlar, Ermeniler, Arnavutlar, Araplar vs. kendi dil, kültür ve geleneklerini özgürce yaşarlar. Kendi anadillerini özgürce öğrenirler ve öğretirler. Kendi çocuklarına kendi isimlerini, kendi yörelerine kendi adlarını özgürce verirler. Bütün diller, çocuklar, yöreler, beldeler, şehirler, dağlar, taşlar, ovalar, dereler vs. “milletimizin” ortak gücü, zenginliği, gururu ve onurudur.


Ben bu gururu ve onuru TRT Şeş’i seyrederken Kürtçe tek bir kelime bilmememe rağmen hissediyorum. Türkiye’nin batısı 24 saat Kürtçe yayın yapan TRT Şeş’i izlerken “Vay be, demek bu Kürtçe 24 saat hiç durmadan konuşulabilen bir dil ha!” diye şok yaşıyor. Ben bizzat şahit oldum. “Evet” dedim, “Daha bir de Arapça, Farsça, Ermenice, Rumca, Arnavutça vs. olduğunu düşün. İşte senin gururun burada; Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Fars’ın, Ermeni’nin, Rum’un yan yana olduğu yerde…”


Bir çok Kürt de, “küresel çakallar” olmadan bu sorunun çözülebileceğine inanamıyor. Ona da diyorum ki; “Bal gibi olur, olmak zorunda… Onuru başka yerde arama, burada ara; ekmeğini yediğin, suyunu içtiğin yerde…”



Not: Yazılarımızla sürekli yeni tanışanlar olduğu için, “Kürt sorunu”, “Atatürk” “cumhuriyet” veya “laiklik” vs. konularında neden yazmıyorsun diyenler oluyor. Oysa bunların hepsi hakkında makalelerim var hem de tekraren. Bunun için bu sitede (haber10.com) veya www. ihsaneliacik.net adlı kişisel sitemden, örneğin “Türke, Kürde , Araba, Aceme çağrı”, “Darusselama hoş geldiniz”, “Benim gözümde Atatürk”, “Ordu ve din”, “Cumhuriyet ve siyasal İslam”, “Türkiye’nin aklı ve vicdanı; 1921 ruhu”, “Anayasanın rengi; Adalet”, “Cumhurbaşkanı hayali; hayali Cumhurbaşkanı” başlıklı makalelerimize bakılabilir. Yakında siyasi içerikli makalelerimiz “Bu Belde; Türkiye yazıları” adıyla, ekonomi-politik içerikli makalelerimiz “Mülk yazıları” adıyla ve diğer İslam’da dini düşünce ile ilgili makalelerimiz 5 ayrı kitap halinde çıkacak…Yine 2003 yılında çıkan ve yakında yeni baskısı yapılacak olan “Adalet Devleti; Ortak iyinin iktidarı” adlı 600 sayfalık siyaset felsefesi üzerine kitabımıza da bakılabilir. Yani bu konularla çokça ilgiliyim, fildişi kulesinde oturmuyorum vesselam. İlgiyle sorup soruşturanlara teşekkür ederim…

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

‘Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!’
« Yanıtla #21 : 15 Ekim 2009, 09:23:48 ÖÖ 09 »
Şehirde “Muhammed geliyor” diye sesler duyuldu…


Evsliler, Hazreçliler… Medine’de daha önce yıllarca birbiriyle savaşmış, aralarında kan davası olan onlarca kabile; kadın erkek, çoluk çocuk Medine’nin girişine doğru yürüdü…. Nihayet çölün kızgın güneşi şehri kavururken ufukta göründüler.


Hep bir ağızdan şarkılar başladı. Erkekler ellerini açmış yakarıyor, kadınlar zılgıt çekiyor, çocuklar bağrışıyordu. Şehrin girişinde büyük bir kalabalık çoşkuyla Mekke’den Medine’ye hicret eden Hz. Peygamber’i karşılıyordu.


Kalabalık “İşte o” diye Hz. Ebubekir’in üzerine üşüştü. Bağırlarına basmak, omuzlarına almak ve doyasıya sarılmak istiyorlardı. “Hayır” dedi ikinin ikincisi; “Allah’ın Resulü o, ben değilim.” İnsanlar, su arkının yön değiştirmesi gibi ona koştular, etrafını sardılar…


Yüksekçe bir taşın üzerine çıktı, eliyle hafifçe susmalarını işaret ettikten sonra, “ilk” olarak şunları söyledi;


“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmek için de aranızda selamı yayınız… Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize hasım olmayınız. Birbirinizin arkasından çekiştirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz! (Kunû yâ ibadallahi ihvâna)…”


***


Dikkat edin, Ey “Müslümanlar” kardeş olunuz değil; Ey “Allah’ın kulları” kardeş olunuz!


Yani: Ey Evsliler, Hazreçliler, Kaynukalılar, Nadirliler, Yahudiler, Hrıstıyanlar, zenciler, beyazlar, zenginler, yoksullar! Merkezde oturanlar, kenar mahallelerde yaşayanlar! Şehirde’de kim yaşıyorsa bütün herkes! Hiç biriniz büyük, hiç biriniz imtiyazlı, hiç biriniz sahip değilsiniz. Paylaşınız, bölüşünüz, kardeş olunuz kardeş! En yüksek insanlık ideali budur!


Şehrin semalarında yankılanan ilk sözler işte bunlardı.


Medine’de “yeni dünyanın” temelleri işte bu sözlerle atıldı.


183 aile birbiri ile kardeş oldu; ilk yapılan da buydu.


Kaynaştılar, paylaştılar, bölüştüler.


“Yar yanağından gayrı” her şey ortak oldu.


Öyle ki bir ineğin sütünden 10 aile birlikte içiyordu.


Bu, bir anlamda, kıssaların anasında “Orada aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119) diye tarif edilen ebedi ve ideal ülke “cenneti” ilk kurma girişimiydi. Çünkü cennet dünyada kurulmak için vardı, başarılamazsa “Kurmaya çalıştığınız bu muydu?” diyerekten “ödül” olarak ahirette verilecekti. Müslümanın zihin dünyasında cennet ütopyasının dünyevi ve uhrevi anlamı bu olmak icap eder. Cenneti kurmaktan, yaşamaktan ve yaşatmaktan dünyada nasibi olmayanın ahirette de nasibi yoktur.


Cennet, her şeyden önce kardeşlik demektir. Paylaşım, bölüşüm, sevgi, merhamet, adalet, eşitlik, doğruluk, dürüstlük, özgürlük demektir…


Sonradan ortaya çıkan bütün ayrılıkların gayrılıkların sona ermesi, “takva” elbisesi dışında bütün elbiselerin çıkarılması, “erdem” dışında bütün rütbelerin sökülmesi, “insan” dışında bütün renklerin, ırkların, kabilelerin, dillerin anlamsızlaşması, “bölüşmek” dışında bütün sahiplenmelerin ortadan kalkması, “sevgi” dışında bütün hislerin bayağılaşması, “Hakk” (gerçek ve adalet) dışında bütün otoritelerin yok olması demektir…


İşte Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde ilk bunu yaptı.


Yürünecek yolun (din), yaşanacak şehrin (medine) ve kurulacak uygarlığın (medeniyet) temelinde neyin yatması gerektiğini gösterdi. Buradan bakarsanız gerisi teferruattır…


Onun için, o gün, bir taşın üzerine çıkarak yaptığı o konuşma ezeli ve ebedi insanlık idealini ifade etmektedir: “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!”


***



Bütün şairler bunu terennüm etti; “72 millet birdir bize” (Yunus Emre).


Bütün ozanlar bunu söyledi: “Gel birlik kavline girelim kardaş” (Aşık Veysel)


Bütün devrimler bunun için yapıldı; Eşitlik, kardeşlik, özgürlük, adalet, birlik…


Gelmiş geçmiş bütün peygamberler, bilgeler, büyük filozoflar hep bunu söyledi.


Artık mesele “Ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz” noktasına gelmiştir. Yani kimin, bizzat ve bilfiil kalkıp bunu yaptığı, yaşadığı ve yaşattığı önemlidir.


Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinin ilk yılları başta olmak üzere, tüm Mekke ve Medine hayatı boyunca bunu bizzat ve bilfiil kalkıp yapmış, yaşamış ve yaşatmıştır.


Öyle ki Medine’nin ilk yıllarındaki o “kardeşlik devriminde” bir tür komün hayatı yaşandığı bile söylenebilir. Çünkü bugün bırakın 10 ailenin bir ineğin sütünden içerek yaşamasını, komşu komşusundan kaçıyor. Bugünün muhafazakarları, komşusu açken tok yatar durumda olmamak için olmalı (ki böyle olduğunu bile sanmıyorum) tok ve asude semtlere taşınıyor. Böylece komşusu açken tok yatmamış oluyor (!).


İnsanlar bayramlarda kardeşlikten, paylaşmaktan, kaynaşmaktan “tek başına” güneşleneceği kıyılara kaçıyor.


Bazıları “O dönemde yokluk kıtlık vardı, öyle oldu” diyor. Hayır bayım! Bu bir iman, bilinç, ideoloji ve projedir! Çok bilinçli olarak öyle yaşadılar. Mescidin kapısına mal mülk yığıldığı halde peygamberimiz tenezzül etmedi. İstese rahatlıkla Karun olabilirdi, hiçbir engel yoktu. Böyle yapmakla bir toplumun (Medine’nin) harcında neyin yatması gerektiğini gösterdi. Çünkü o usve-i hasene (en güzel örnek) idi.


Medine’ye geldiğinde o taşın üzerinde “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!” derken seçim konuşması yaptığını mı sanıyorsunuz?


***


Bu cümleyi bir yerde daha söylediğimi hatırladım.


1992 yazıydı sanırım, bir gurup arkadaşla İran’a gitmiştik. Tahran’da milyonluk Cuma namazındayız…Cuma namazını Rasancanî veya Hamaney kıldırıyordu. Kalabalığın içine karışmış halde namazı kıldık. Namazdan sonra, orada herkes sağ ve sol yanında oturanla musafaha (tokalaşma; Allah kabul etsin deme) yapıyor. Selam verir vermez kalabalık sarmaş dolaş oluyor.


Yanımda Tahran’a yakın bir köyden geldiği belli olan bir İranlı Azeri oturuyordu. Solundaki ile musafahalaştıktan sonra baktım bana dönmedi. Tereddüt içinde bekliyordu. Namazda baktıki bizim secde ettiğimiz yerde “Kerbela taşı” yok, bir de biz ellerimizi göbek hizasında bağlıyoruz, ne olur ne olmaz necistir bunlar diyerekten hiç oralı olmadı.


Yüzüme öyle bir baktı ki, o bakışta 14 asırlık Şiî-Sunnî ayrılığının bütün serancamı vardı. “Sen Türkiyeliseen” diye kelimenin sonunu Fars ağzıyla melodi gibi uzatarak sordu, “Beli” (Evet) dedim. Ardından “Sunnîseen, ellerini bağlisen, Kerbela taşı yohtur secdende, Hz. Hüseyin’in şefaatinden mahrum olmuşsen” dedi.


Sanırım beni necis sayıyor olmalı ki bana dokunmuyor bir türlü. O tereddüt içinde beklerken ben birden eline yapışıp kendime doğru çektim. Pazarlık yapar gibi sıkı sıkıya sallamaya başladım. Sallarken “o cümleyi” okuyordum; “Kunû yâ ibadallahi ihvana!” (Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!).


O bana şaşkın şaşkın bakarken şöyle şeyler söyledim: “Agacan! Dere tepe aşmışam, yedi gün yedi gece yol gelmişem. Yanına oturmuşam, omzumu omzuna vermişem. Aynı kıbleye yönelmişiz, aynı fatihayı okumuşuz, aynı Allah’a yakarmışız, aynı peygambere salavat getirmişiz. Sen hala tereddüt edirsen, necis mi acaba diye düşünirsen. Ver elini ben senin gardaşınam…”


Bu minval üzere konuşmalar yaptıkça adamcağız “Agacan! Doğru söylirsen. Heyli zemon ki sunni görmemişem. Biz böyle nemaz kabul olmaz bilirik, sen iyi okumuşsen, bağışlayasan” dedi. Boynuma öyle bir sarıldı ki sanki 14 asırlık bir hasret vardı gözlerinde….


“Köyümüze gel, konağımız ol. Aşımız, ayranımız yahşidir” dediyse de işimiz vardı ayrıldık. Ayrılırken ona dedim ki: “Eğer ki bir gün sen bizim konağımız olursan secdede Karbela taşı ile, kolların yanda namaz kılarsan, namazdan sonra Ali’ye, imamlara böyle mersiyeler okursan, senin bana yaptığını sana yapacak “necisler” göreceksin. Benim sana yaptığımı sen de onlara yap; tut ellerini ben sizin gardaşınızam de…”


**


Öyle ya bu ümmet “Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz” diye kurulmadı mıydı?


Şu Ehl-i Sünnet –Şia ayrılığı ne hazindir.


Bu ümmet kıyamete kadar bu ayrılıkla mı yaşayacak?


“Ebubekir mi, Ali mi halife olmalıydı?”


İyi de onlar öleli 14 asır olmadı mı?


Ahmet el-Katip’in yeni çıkan “Tarihte kalmış ayrılık: Sünnîlik ve Şiîlik” kitabını okurken işte bunlar aklımdan geldi geçti. (Şiddetle okumanızı tavsiye ederim; Ahmet el-Katip; Nedenleri Tarihte kalmış ayrılık; Sunnîlik-Şiîlik, Mana yayınları, İst., Eylül, 2009).


Ahmet el-Katip Şiî havzalarında yetişmiş, son dönem İslam’ın yenilikçi simalarından birisi. Şiîliğe ve Sunnîliğe her ikisine birden esaslı ve sarsıcı eleştiriler getiriyor. Şiîlerin Ehl-i Beyt imamlarını, Sunnîlerin de sahabeyi kutsayıp etraflarında efsaneler üretmesinin ilk dönemlerde olmadığını, sonradan ortaya çıktığını klasik kaynaklara derinlemesine bir vukufiyetiyle ortaya koyuyor. Böylece bir taraftan “Şiî İmamet mitolojisinin” diğer yandan da “Sunnî saltanat ideolojisinin”; her ikisinin birden aşılmadıkça ümmetin önünde yeni ufuklar açılamayacağını savunan Fas’lı M. Abid el-Cabiri’ye Şiî kanattan güçlü bir destek veriyor.


Ahmet el-Katip kitabın sonunda Ehl-i Sunnet-Şia (veya Alevî –Sunnî) ayrılığının sona erdirilmesi için çözüm yolları önermiş. 12 maddelik bir de sonuç bildirgesi hazırlamış. Sunnî-Şiî adlarının terk edilmesi, bu ayrımın çağımızda artık bir manasının kalmadığı, tarihte kalmış bir ayrılık olduğu gibi çarpıcı önerileri var.


Daha önce “Ehl-i Kitap kimdir?” başlıklı yazımda söylemiştim, eğer bu yapılmaz da tarihin tortuları temizlenmek yerine iyice kabuk bağlamaya devam ederse “Ehl-i Sünnet” veya “Ehl-i Şia” (her ikisinin birden iddia ettiğinin aksine) bırakın “Öz Muhammedi İslam” veya “Peygamberin sahih yolu” olmayı, yeni “Ehl-i Kitap” toplulukları haline gelecekler, belki de geldiler bile.


Ahmet el-Katip’in kitabı buna bunları bir kez daha düşündürdü.


Ali Şeriati’nin dediği gibi ne Hz. Ebubekir Sunnî, ne Hz. Ali Şiî, ne Hz. Musa Yahudi, ne Hz. İsa Hristıyan, ne Budha Budist, ne de Karl Marx Marksist idi. Onların bunlardan haberi bile yoktu. Dirilip gelseler de adlarına yapılanları görseler, acaba ne yaparlardı, merak ediyorum.


‘Her şey biz yaşarken oldu.’


Onun için köke, iyice köke dönmeliyiz. Hani parçalanmış (kabilelere, mezheplere, dinlere, etnik kökenlere, guruplara bölünmüş) Medine’yi yeniden kuran o ilk cümleye: “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!”


“Bölüştük ne varsa ekmeği aşı

Harç yaptık şehre sevgiyi barışı

Bağrımızdan çıktı Bilal’in haykırışı

Hayyalesselah, Hayyalelfelah dedik

Hançereler bile anladı da

Bir insan anlamadı bizi”

recepihsan@gmail.com

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #22 : 15 Ekim 2009, 02:31:43 ÖS 14 »
üstadın yüreğine, gönlüne sağlık...
hakikaten ufuk açıcı bir yazı olmuş. yaptıklarımızı tekrar gözden geçirmemize vesile olacak bir ses... düşünmeye sevkeden, eyleme sevkeden bir söz...
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #23 : 15 Ekim 2009, 02:35:43 ÖS 14 »
Ülkemizin güncelinde yaşanan  olayalarına ıışık tutan bir yazı olmuş...
Özellikle burası dikkat çekici:

"Dikkat edin, Ey “Müslümanlar” kardeş olunuz değil; Ey “Allah’ın kulları” kardeş olunuz!


Yani: Ey Evsliler, Hazreçliler, Kaynukalılar, Nadirliler, Yahudiler, Hrıstıyanlar, zenciler, beyazlar, zenginler, yoksullar! Merkezde oturanlar, kenar mahallelerde yaşayanlar! Şehirde’de kim yaşıyorsa bütün herkes! Hiç biriniz büyük, hiç biriniz imtiyazlı, hiç biriniz sahip değilsiniz. Paylaşınız, bölüşünüz, kardeş olunuz kardeş! En yüksek insanlık ideali budur!"

Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #24 : 15 Ekim 2009, 03:28:51 ÖS 15 »
BU YAZI MEZHEPÇİLİK TAASSUBUNU ELEŞTİRMİŞ VE İNSANLARIN BİRBİRLETİYLE OLAN İLİŞKİLERİNİ DÜZENLEMEDE BU DAR GÖRÜŞTEN KURTULARAK KARDEŞLİK HUKUKUNU DAHA GENİŞ BİR ÇERÇEVEYE YAYMASINI ÖNGÖREN BİR YAZI OLMUŞ.ELBETTEKİ İNSANLAR ARASINDA BİR TAKIM PRATİKSEL UYGULAMLARDA BAZI AYRIM NOKTALARININ OLMASI DOĞLDIR. MUTLAKAKA Kİ BU AYRIŞIMLARIN İTİKADI OLMADIĞI MÜDDETÇE İNSANLARI BİRBİRİNDEN UZAKLAŞTIRMAMASI GEREKİR. LAKİN ÖZ DEDİĞİMİZ DEĞERLERDE BİRLİKTELİK ŞARTTIR.ÇÜNKÜ KURANINDA BU ÖZE ATIFTA BULUNARAK "ANCAK MÜMİNLER KARDEŞTİR"İFADESİNE YER VERDİĞİ GÖRÜLÜR.DEMKKİ ESAS OLAN İMAN BİRLİKTELİĞİDİR. İMANIN DA NE OLDUĞU, MÜMİNLERİN İNANCININ NEYİN ETRAFINDA OLUŞMASI GEREKTİĞİ KURANDA BELİĞ OLARAK ANLATILIR.BU BAKIMDAN ALLAHIN, KARDEŞLİĞİ DAHA DAR BİR ÇERÇEYE KOYDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM .ABD(KULLUK) ASLINDA MÜMİN OLMAKLA EŞTİR. YANİ BİR MÜMİN AYNI ZMNADA ABD DIR, BİR ABD DA HAKEZA MÜMİNDİR. LAKİN BİZ KENDİ KÜLTÜRÜMÜZÜN ETKİSİYLE ABDI "ALLAHIN YARATTIĞI HER İNSAN" FORMUNDA DÜŞÜNEREK ANLAMI GENİŞLETMİŞ OLUYORUZ.İHSAN HOCA ABDI BU ÖLÇÜDE OLMASADA GENEDE ESNEK TUTMUŞ.O YÜZDEN BU YAZI ŞİİLERİN İTİKADİ AYRILIKLARINI GÖZ ARDI EDEN BİR YAZI OLMUŞ.MESELA BEN KENDİ ADIMA SÖYLEYİM AYNI ALLAH'A İNANDIĞIMIZ, AYNI KIBLEYE(TABİ KIBLE DERKEN SOMUT ANLAMINI KASDEDİYORUM YOKSA AYNI DEĞERLER SİSTEMİNİ BENİMSYEN MANASINDA DEĞİL) DÖNDÜĞÜMÜZ, AYNI FATİHAYI OKUDUĞUMUZ, AYNI PEYGAMBERE SALAVAT GETİRDİĞİMİZ HALDE CÜBBELİ AHMET HOCAYLA KARDEŞ OLDUĞUMU DÜŞÜNEMİYORUM.NEDEN ÇÜNKÜ İMAN NOKTALARIMIZ FARKLI;ZATEN EN BAŞTA KENDİMİZE EDİNDİĞİMİZ İMAN KAYNALARI FARKLI BU DA DOĞAL OLARAK ÜZERİNDE İTTİFAKA DEĞİL İHTİLAFA YOL AÇAN İMAN PRENSİPLERİNİ DOĞURUYOR.KARDEŞ OLMAYI İSTEMEK FARKLIDIR GERÇEKTEN KARDEŞ OLMAK ÇOK DAHA FARKLIDIR.BEN DE BİR ŞİİAYA SARILIP ONUNLA KARDEŞ OLMAYI İSTERİM VE BU NOKTADA BANA SORUMLULUK DÜŞER; İRŞAT SORUMLULUĞU. AKSİ TAKDİRDE ZATEN KARDEŞ OLDUĞUMU DÜŞÜNDÜĞÜM BİRİNE HAKİKATI GÖTÜRMEK DURUMUDA HİSSETMEM KENDİMİ.VELHASILI KELAM KARDEŞ BULMASI ZOR GERÇEKTEN.
Önümde iki yol vardı ben az kullanılmış olanı seçtim..

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ebuzerleşmeyelim inşallah
« Yanıtla #25 : 29 Ekim 2009, 06:22:04 ÖS 18 »
Ebuzerleşmeyelim inşallah
                                                                       İHSAN ELİAÇIK

“İhtiyaçtan fazla mal haramdır, hırsıklıktır... Açlar, yoksullar dururken villalar alınıyor, ciplere biniliyor... Altın ve gümüş yoksullar üzerinde hegomanya kurmak için kullanılıyor... İnfak edilmiyor… Mülkte şirk koşuluyor... Bahçe sahipleri kıssası ölülerin ardından okunup duruyor… Kırkta bir diye bir şey tutturulmuş gidiyor… Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelere taşınanlar var… Sokaktaki açtan, yoksuldan haberiniz var mı? Bu din yeryüzünün sokaklarında aç gezen 1 milyar insan için ne diyor hocam? Bu din fekku ragabe (kölelere özgürlük!) diyerek başlamadı mı hocam?...”

Çevresinde tefsir sohbetleri, fıkıh dersleri yapmasıyla ünlü hocaefendi, yanına gelen gencin bu türden heyacanlı konuşmaları karşısında once yutkundu, sonra ensesini kaşıdı, vereceği cevabı düşündükten sonra söyle dedi: “Tamam seni anlıyorum, gençsin heyecanlısın. Şimdi namaz vakti, namaza kalkalım inşallah…”

Namazdan sonra çıkarken kapıda gencin kulağına eğilerek kafa konforu rahat o esaslı nasihatını verdi: “Ebuzerleşmeyelim inşallah!”

***

“Ebuzerleşmeyelim…”

Bu söz uyuşmuş, asude “dindar zihnin” klasik repliğidir.

İslam tarihinin bütün imparatorluk fıkhını özetler.

Bu kafaya gore Ebuzer aşırılığın adıdır.

Bu tür refleksif tepkilerle dindar zihin kendi kendine kafa konforunu iade etmek ister.

***

Buna benzer bir kaç refleks daha var. Bizzat şahit olmuşumdur.

Kur’an’ın ilk 23 suresinden örnekler vererek anlatıyorum mesela.

Yanıma yaklaşıyor ve şöyle diyor: “Bunlar senin şahsi fikirlerin Kur’an öyle demiyor değil mi?

Ben de diyorum ki: “Öyle desem rahatlayacak mısın? İyi o zaman... he bunlar benim şahsi fikirlerim. Kur’an öyle demiyor. Alak suresi zenginlikle tuğyan arasında ilişki kurarak başlamıyor. Kalem suresinde ilk bahçe sahipleri kıssasını anlatmıyor. Mülk sahiplerini ısrarla eleştirmiyor... Bunlar tamamen ındi görüşlerim. Kur’an’ın ilk meselesi mülk değil; havadan sudan bahsediyor. Bahçe sahiplerini ölülerinizin arkasından okuyasınız veya geceleri uykudan önce iyi gelir diye anlatıyor. Bankadaki paracıklarına, yengenin kollarındaki altın ve bileziklere bir şey olmayacak, merak etme...” (!).

Böyle deyince “Oh be!” diyor ve gayet rahatlamış ve kafa konforu iade edilmiş bir halde gidiyor.

Veya aynı tornadan çıkmış gibi başka bir refleks; “Bunlar solculuk, İslam’da böyle şeyler yok. Sen solculardan etkilenmişsin...”

Ona da “Ya evet, 30 yıl önce Mamak’ta solcularla yatmıştım, oradan kalmış, Kurtulamadım gitti yani” diyorum.

Dindar zihin kendi Kitabı ile yüzyüze gelmekten kaçıyor!

Bunun için, zihni, refleksif olarak rahatlayacağı bir bahane arıyor. Kendisini rahatlatacak, gerçekle yüzleşmekten kurtaracak bir argüman buldu mu ona sarılıyor ve kafa konforunu bozacak ‘tehlikeli fikri’ dışına atıyor...

“Ebuzerleşmeyelim inşallah” bunun tipik örneği.


--------------------devamı var--------------------------------
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt:Ebuzerleşmeyelim inşallah
« Yanıtla #26 : 29 Ekim 2009, 06:23:55 ÖS 18 »
Ebuzerleşince ne olacaksa?

Aç ve açıkta kalacağını, elinde avucunda ne varsa infak edeceğini, Hind fakirleri gibi olacağını, çoluk çoçuğunun sersefil olacağını sanıyor.

Sanki biz bunu söylüyoruz.

Tam tersi Ebuzerleşmeyelim dediği şey bunlar olmasın diyedir. Ama kendi celladına gülümsersen böyle oluyor.

***

1- “ (Ortalamasından) bir ev, bir binek (araba) saliha bir eş, yıllık 4 bin dirhem (aylık 3-5 bin TL) gelir. Ve bunları alabilecek, evirip çevirebilecek bir iş, ticaret, ortaklık vs.” her yetişkine farzdır. (Bunlar sahih rivayetlerden hesaplanarak çıkarılmıştır).

2- “ Bunlar temel ihtiyaçtır, mülkiyet değil. İhtiyaçtan fazlası mülkiyet olup kanımca Müslümana haramdır, hatta hırsızlıktır. Mülk Allah’ındır!”

3- “Bundan fazlasını biriktirmeyecek, infak edecek, paylaşacak, bölüşeceğiz. Bireysel kurtuluş ve köşe dönmeyi değil; toplumsal kurtuluş ve dayanışmayı esas alacağız. Badireleri ancak böyle aşabiliriz. Peygamberimiz böyle yaparak zulüm çemberinini kırmadı mı? ”

3- “Dinimizin atar damarı buradadır. Bunu yapmayan kendini baştan aşağı gözden geçirmelidir...”

İşte bu aktüelleştirerek çağa taşıdığımız söylemlere “Ebuzerleşme” diyorlar.

“Ne sırıtıyorsun, anlattığım senin hikayen” diyen Ebuzer söylemine “Ebuzerleşmeyelim” demek...

‘Hep kahır, hep kahırr...’

***

‘Hep kahır, hep kahırr’ dedirtecek başka bir örnek daha;

Yalova’da konferans vermiş İstanbul’a evine dönüyordu... Oturduğu koltukta cep telefonunu unuttuğunu otobüsten inince anladı. Telefonunu almak için bir hamleyle otobüse doğru koştu. Tam o esnada geriden gelen bir otobüsün çarpmasıyla otagarın yağmurdan ıslak parkeleri üzerine serileverdi...

Üzerine gazete kağıtları örttüler.

“Şurada bir adama otobüs çarptı, ölmüş galiba” sesleri duyuldu. “Profesörmüş, İbrahim Canan yazıyor” dediler...

Gazeteler “Profesör cep telefonu uğruna öldü” diye yazdığında o defnediliyordu.

***

Ah benim güzel hocam!

Böyle yalnız ve gariban ölümlere dayananam.

Nitekim haberi duyduğumda dayanamadım.

Otogarları bilirim, çok gelip giderim öyle.

Yalnız biner, yalnız inerim.

Yalnızlık bana hep ümmetin o görkemli yalnızını hatırlatır.

Issız çölde yalnız yatan Ebuzer...

Bu ismi duyunca elektrikleniyorum. İçimin derinlikleinden bir heyecan dalgası yükseliyor. Titriyorum ve haykırasım geliyor.

Ah benim güzel hocam!

Sen öyle yalnız ve gariban otogar köşelerinde ölmeyesin diye meydanlara atılan, sarayların duvarlarını inleten Ebuzer hakkında aşağıdaki sözleri söyleyen sen mi olmalıydın?

Beni tarifsiz elemlere garkettin. Kahrıma kahır kattın.

Senin ölümüne mi yanayım, İstanbullu Ebuzer’in Ğifarlı Ebuzer’ için söylediklerine mi yanayım, klasik ‘dindar zihnin’ aşağıdaki sözlerinde kendini ele veren hal-i pür melâline mi yanayım, neye yanayım...

Bakın otogar köşelerinde ölüp üzerine gazete kağıtları örtülen İstanbullu Ebuzer Canan hoca, Ğifarlı Ebuzer hakkında neler yazmış;

“Zamanımızda solcu fikirlere bulaşanlar, sermaye düşmanlığına Ebu Zerr’i örnek vererek İslam’ın da zenginlere, ferdi zenginliğe karşı olduğunu söylemektedirler. Burada hataya düşülmektedir. Evet, Ebu Zerr, ashabdandır, hemde büyüklerinden. Ve Rasulullah ashabının hepsinin doğru yolda olduklarını söylemiştir, bu da doğrudur. Ancak gözden kaçan bir husus var. Hz. Muaviye de ashabdan, Hz. Osman da, Ebu Hureyre r. da. Hz. Osman devrinde hayatta olan ve Ebu Zerr’e katılmayan büyük çoğunluk niye görmemezlikten geliniyor. İslam’ın bir başka dusturu da ihtilaflı hususlarda çoğunluğun iltizam edilmesidir. Ümmet-i Muhammed de sıratı mustakim olacak. Geniş cadde “Hz. Osman ve Hizbi”nin yoludur. Ebu Zerr Hazretleri’nin görüşü ferdi kalmaktadır. Cadde-yi Kübra olamamaktadır. Her isteyen o ferdi, o dar yolda gidebilir, kimse İslam adına o yolda gideni itham edemez, mani olamaz. Ama o yolu beğenip tercih edenler de öbür yolu, çoğunluğun yolunu itham edemez, buna hakları yoktur. Ve ümmet ferdi patikalara değil, büyük çoğunluğun cadde-i kübrasına sevkedilir. Dinimiz zekat, sadaka gibi emirler yerine getirildiği taktirde servete karşı değildir…” (Prof. Dr. İbrahim Canan/Kütübü Sitte Muhtasarı c.3 s.540).

“Ashab arasında ihtilaflı meselelerde ümmete rehber olacak esas ekseriyetin görüşüdür. Ferdi anlayışlarda ısrar etmek, İslami espiriye uymaz. Ebu Zerr’in görüşüne saygı duyulur ama İslam budur denemez. Belki “İslam'a aykırı değil, dileyen tatbik edebilir, onu tatbik etmeyen itham edilemez” denebilir. Zira ashab olsun, tabiîn olsun, zekatı vermek kaydıyla para biriktirmenin caiz olduğunda ittifak ederler. Ashabdan büyük zenginler bile çıkmıştır…” (Prof. Dr. İbrahim Canan/Kütübü Sitte Muhtasarı c.7. s.337).

Ah benim güzel hocam, ah!

İşte bizim hâl-i pür melâlimiz bu.

“Aç sabahlayıp da kılıcını çekmeyene şaşarım” diyen Ebuzer, sen böyle olmayasın diye savaşmıştı. Şimdi o çölde yatıyor, bak onun yerine söylüyorum: “Otogar köşelerinde ölen yoksul bir ilahiyat profesörünün, zenginleri savunan birisi olduğuna şaşarım.”

Ne hazin bir durum!

***

-----------------devamı var----------------------
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: Ebuzerleşmeyelim inşallah
« Yanıtla #27 : 29 Ekim 2009, 06:26:12 ÖS 18 »
İşte bunlar İslam’ın yaman çelişkisidir.

Yoksulların, ezilenlerin, açların, alınıp satılanların, kölelerin tarihteki son dinî çığlığı olarak, “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) diyerek doğmuş, ilk 23 surede mülk sahiplerini bombardımana tutarak başlamış, okurlarına ilk bahçe sahipleri kıssasını anlatarak başlamış, “Lehu’l-mülk” sesleriyle servet kalelerini, “Lailahe illallah’ nidalarıyla imparatorluk duvarlarını yıkmış bir dinin sonraki hocaefendileri, profesörleri, şehyleri, mollaları, tutar o yıkılan kalelerin ve duvarların savunucu ve hatta koruyucusu haline gelirler.

Kendisi de bir Ebuzer’dir ama Ebuzer’i açlıktan öldürenlere övgüler düzer.

‘Kendi celladına gülümser.’

Yaşadığı hayata bakmaz, ilhamını hayatın içinden almaz. ‘700 yıllık eserlerlerle averelik eder’. Sırf “Böyle gördük dedemizden” kör gelenekçiliği yüzünden Seyyid Kutup’un tabiri ile “haraketu’l-fıkıh” üretmez; “varakatu’l-fıkıh”ı tekrar eder durur.

Oysa o varakatu’l-fıkıh (eski kitaplarda/sahifelerde yazılı fıkıh) Ömer’i vuranların, Ebuzer’i çöle gömenlerin, Ali’yi hançerleyenlerin, Hüseyin’i susuz bırakanların, Harre’de Medine’yi yağmalayarak 900 sahabe kadınına tecavüz edenlerin ve Kabe’yi mancınıkla ateşe verenlerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Zenginlerin, kodamanların, cariye ve köle sahibi olma peşine düşmüşlerin, “fekku ragabe”yi tersine çevirenlerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Sultanların, saray ahundlarının, harem ağalarının, zindandan İmam-ı Azam’ın kırbaçtan morarmış cesedini çıkaranların, hile-i şer’iyecilerin, kırkta bircilerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Çünkü maharref bir Ehl-i Kitap fıkhı haline gelmiş durumda. Defteri dürülmeli, tarihe intikal etmeli ve ‘Müslüman Ehl-i Kitap fıkhı’ muamelesine tabi tutulmalıdır.

Çağa “hareketu’l-fıkıh” lazımdır. Yani ilhamını doğrudan doğuya Kur’an’dan alan, sokağın tozuna toprağına bulanmış, hayatın atardamarlarından fışkırıp gelen, suyu ilk kaynağından içen; Peygamberin, Ömer’in, Ali’nin, Ebuzer’in düştüğü yerden kalkan, daima yoksulu, ezileni, mazlumu, dışlanmışı, yalnızı, garibi, azınlıkta kalanı koruyan ve kollayan yaşayan fıkıh...

Yaşayan Kur’an fıkhı bu olmak icap eder.

***

Yazılarındaki bu zenginlik antipatisi nedir böyle diyeceksiniz...

Okuduğum Kur’an’da zengini öven ve zenginliği teşvik eden bir tek ayet görmedim. Varsa bilen meydan okuyorum, göstersin. Övülen ve teşvik edilen sürekli olarak paylaşma, verme ve bölüşmedir.

İslam’ı yıkan üç şeyden (3m) ilki kesinlikle mülk meselesidir.

Hz. Peygamber ümmetin şirke düşeceğinden korkmamış ama mal mülk sevgisinden korkmuştur. Hasan-ı Basri bu ümetin putunun mal tutkusu olduğunu söylemiştir.

“Vermek için zengin olmalıyım” lafı içi boş bir avuntudur. Böyle olanlar nedense sonra hep “Ebuzerleşmeyelim” demeye başlıyorlar.

Kanımca kişinin kendisine “Ben zenginim” demesi bile Kur’an’ın hem lafzına hem ruhuna aykırıdır: “Siz yoksulsunuz, Allah’tır zengin olan.” (Muhammed; 47/38).

Allah’ın sürekli olarak ‘mülk O’nundur, zengin O’dur, aziz O’dur, büyük O’dur, kibriya O’dur’ vb. şekilde kendini yüceltmesi, tabiri caizse ‘kibirli’ konuşması, aslında, bizdeki kibri kırmak içindir. “Birbirinize tanrılar gibi davranmayın, oturun oturduğunuz yerde, ne olduğunuzu sanıyorsunuz siz? Sonunda ölünce üç gün sonra leşiniz kokacak, dâhi sandığınız o beyninizi mezarda kurtlar böcekler yiyecek...” dedirtmek içindir...

Bu halk bunları öğrenmeli. Hocalar, şeyhler, mollalar uyanmalı. Otogarlarda ölüp giden yoksul profösörler, ölmeden önce geçmişe eleştirel bakmalı, yaşayan fıkıh üretmeli. İslam kalkarsa buradan ayaga kalkacak...

Aksi halde ‘Ebuzerleşmeleyim inşallah’ sözü ile daha çok uyutulacağız...

Not: Aşağıdaki linkte Kayseri’den kadim dostum Kemal Ersözlü tarafından kaleme alınan “Bir adalet savaşcısı Ğıfarlı Ebuzer” başlıklı kitapçık çapında enfes bir makale var. Lütfen okuyunuz, okutunuz, dağıtınız...

http://www.ulumulhikmekoeln.de/seminerlerdizisi/ebuzer.htm#_ftn50

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net

Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

Dinle Ebu’l-Kasım’dan
« Yanıtla #28 : 06 Kasım 2009, 07:10:32 ÖS 19 »
Dinle Ebu’l-Kasım’dan


Malum, peygamberimizin doğuş sırasıyla Kasım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Külsûm, Fâtıma, Abdullah, İbrahim adında üçü erkek dördü kız olmak üzere yedi çocuğu olmuştu. Bu yedi çocuğun altısı Hatice’den, yedincisi Mâriye’den idi. Fatıma hariç hiç birisi yaşamadı. Fatıma da kendisinden 6 ay sonra vefat etti.

Peygamberimizin ilk çocuğu Kasım idi. Bu sebepten künyesi Ebü’l-Kasım (Kasımın babası) oldu. Hz. Peygamber, Ebû’l-Kasım adıyle çağırılmasından hoşlanırdı. Sahabeler de kendisini bu isimle çağırırlardı. Kasım iki sene yaşadı. Mekke’de vefat etti. Peygamberimizin çocukları içinde ilk ölen Kasım oldu.


Hadis kitaplarında özellikle Ebuzer hadisleri “Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki” diye başlar. Ben de onun bu gayet hoş ve içten ifadesini esas alarak bir derleme yaptım. Aşağıda aynı adla yayınlamayı düşündügüm “40 hadis şerhi”nden seçme hadisler okuyacaksınız. Kendi oluşturduğum hadis seçme kriterlerime göre (bkz. “Hadis üzerine” başlıklı makale) ve sadece mülk konusu ile ilgili olanlar seçilmiştir.


Bu yazıda “Dostum Ebu’l-Kasım” konuşsun, ben susuyorum.


***


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Üç şey ortaktır: Su, ateş, mera. Bunlardan alınacak bedel de haramdır.” (İbn Abbas’tan: Kütüb-i Sitte; hadis no: 772).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Kim malının zekâtını sevap umarak verirse, ona sevap verilir. Kim de zekâtını vermezse biz zekâtı ve malın yarısını (cezâlı olarak, zorla) alırız. Bu, Rabbimizin kesin kararlarından biridir. Âl-i Muhammed’e ondan bir hak yoktur.” (Muaz’dan: Ebû Dâvud, Zekât 4, (1575); Nesâî, Zekât 4, (5, 15, 16).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Şu Uhud dağı kadar dinarım (altınım) olsa ey Ebuzer, evimde üç gece bırakmak istemem. Ancak üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanını da Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim.” Ve elleriyle önüne, sağına soluna dağıtma işareti yaptı. (Ebuzer’den; Buhârî, Zekât 4; İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6; İsti'zân 30, Rikâk 13, 14; Müslim, Zekât 34 (992).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun onlar zararda!” Ey Allah'ın Resûlü, annem babam sana feda olsun, onlar kimlerdir? dedim. Dedi ki: “Onlar mal yığanlardır!” Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol verenler müstesna” dedi ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar az! (Ebuzer’den: Müslim, Zekât, 301, (590); Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, (617); Nesâî, Zekât 2, (5, 10-11).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Ka’b İbnu İyâz’dan; Tirmizî, Zühd 26, (2337).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “İnsanoğlu malım malım der. Halbuki âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka sahibi olduğu neyi var?” (Abdullah İbnu'ş-Şihhîr’den; Müslim, Zühd 3, 4, (2958); Nesâî, Vesâya 1 (6, 238); Tirmizî, Tefsîr, Tekâsür, (3351).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Altına tapanlara lanet olsun! Gümüşe tapanlara lanet olsun!” (Ebu Hureyre’den; Tirmizî, Zühd 42, (2376).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Altın ve gümüş (biriktirenler) kahrolsun!” diye haykırdı ve bunu üç kere tekrar etti. (Abdurrezzak’tan; Kutüb-i Sitte; Zekat, 2011, İbn Kesir; Tövbe 34. ayet tefsirinde).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” (Ka’b İbn Mâlik’den; Tirmizî, Zühd, 43, (2377)


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Size ümem-i kadime (eski kavimlerin) hastalığı sirayet etti: Bu, (mal) hasedi ve buğzudur. Bu kazıyıcıdır. Bilesiniz; kazıyıcı derken saçı kazır demiyorum. O dini kazıyıcıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.” (Zübeyr’den; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 57, (2512).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Allah’ın eli (yedullah) doludur. Gece ve gündüz boyu yapılan arkası kesilmez infaklar onu azaltmaz. Arz ve semâvâtın yaratılışından beri Allah’ın infak ettiklerini düşünün! Bunlar, O’nun elindekinden hiçbir şey eksiltmemiştir.” (Ebû Hüreyre’den; Buhârî, Tevhîd 22, 35, Tefsir, Hûd 2, Nafakât 1; Müslim, Zekât 37, (993); Tirmizî, Tefsîr, (3048).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Bir adam, Allah’ın Resulü’ne uğradı. Peygamberimiz yanında bulunan zâta: “Şu gelen kimse hakkında görüşün nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın zengin eşrafındandır, bir kıza tâlib olsa hemen verirler, birisi lehine şefaatte bulunsa, hemen kabul ederler” dedi… Derken az sonra bir adam daha uğradı. Peygamperimiz “Peki bunun hakkında görüşün nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah'ın Resûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Bir kıza tâlib olsa vermezler, şefaatte bulunsa itibar etmezler, bir şey söylese dinlemezler?” cevabını verdi. Bunun üzerine dedi ki: “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?” (Sehl ibn Sa'd’dan; Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15, İbn Mâce, Zühd 5, (4120).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mutlu edecekse dünyada bir yolcunun azığı kadarı ile kifâyet et. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş sayma.” (Aişe’den; Tirmizî, Libâs 38, (1781).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Allah’ım, Muhammed ailesinin rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette ‘yetecek kadar’- (Ebu Hureyre’den; Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, (1055); Tirmizî, Zühd 38, (2362).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Allah'ım, beni yoksul olarak yaşat, yoksul olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de yoksullar zümresiyle birlikte haşret.” Âişe sordu: “Niçin ey Allah'ın Resûlü?” “Çünkü”, dedi, “Onlar cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe! yoksulları sev ve onları meclisine yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana yaklaşsın.” (Aişe’den; Tirmizî, Zühd (2353).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “ (Miraç sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun yoksullar olduğunu gördüm. Zenginlerin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler…” (Üsâme İbn Zeyd’den; Buhârî, Rikâk 51, Müslim, Zühd 93, (2736).


* Dostum Ebu’l-Kasım ‘Ey Allah'ın Resûlü! Ben seni seviyorum’ diyen bir adama “Ne söylediğine dikkat et!” dedi … Adam: ‘Vallâhi ben seni seviyorum!’ deyip, bunu üç kere tekrar etti. Bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, yoksulluk için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene yoksulluk, hedefine koşan selden daha süratli gelir.” (Abdullah İbn Muğaffel’den; Tirmizî, Zühd 36, (2351).


* Dostum Ebu’l-Kasım bir gurupla otururken uzaktan bize doğru gelen Mus’ab İbn Umeyr’i gördü. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Peygamberimiz onu görünce, (Mekke’de iken yaşadığı zenginliği ve bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Ka’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” ‘O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de taate daha çok vakit ayıracağız.’ “Hayır!” buyurdu, “Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” (Ali b. Ebi Talib’den; Tirmizî, Kıyamet 36, (2478).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Ey Ensar topluluğu! Siz cahiliye devrinde Allah’a kulluk yapmazken, üzerinize düşeni yapar, malınızı doğru yolda harcar, misafirlere ikramda bulunurdunuz. Fakat Allah size hak dini ve Resulünü gönderdikten sonra, artık mallarınızı biriktirmeye mi başladınız? Mallarınızdan infak ediniz. Zira insanların yırtıcı hayvanların ve kuşların yediği mallarınız sebebiyle size ecir verilecektir.” Bunun üzerini oradakiler dağıldılar ve herkes bahçesini çeviren duvarları yıkarak insanların ve hayvanların geçebileceği geçitler yaptılar. (E-Terğib; 4/156)


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Gerçekten de bu altın ve gümüş sizden önce gelen ümmeti helak etti. Cimrilik, hırs ve övünmeden kaçınmadığınız takdirde bunlar sizin de helak sebebiniz olur.” (Tırmizi; Zühd 16, Muslim; Zühd 1).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Zenginlik fitnesinin şerrinden ve yoksulluk fitnesinin şerrinden sana sığınırım.” (Buhari; Deavat 38,40,42, Muslim; Zikr 15,50)


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, ne bir sa’ hurma, ne de bir sa’ hububat gecelememiştir.” (Enes’den; Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, (1215); Nesâî, Büyû 50, (7, 288).


* Dostum Ebu’l-Kasım (öldüğü vakit geride) “Ne dinar, ne dirhem, ne köle, ne cariye ne de başka bir şey bıraktı. Onun bıraktıkları beyaz katırı, silahı ve yakınları için tasadduk ettiğiydi.” (Amr İbnu'l-Haris el-Huzâî’den; Buhârî, Vesaya 1, Cihad 61, 86, Humus 3, Megazî 83; Nisâî, Ahbas 1, (6, 229)


* Dostum Ebu’l-Kasım (öldüğü vakit geride) “Ne dinar, ne dirhem, ne koyun ve ne de deve bıraktı. Hiçbir vasiyette de bulunmadı.” (Aişe’den; Müslim, Vasiyyet 18, (1635); Ebu Davud, Vasaya 1, (2863); Nesâî, Vesaya 2, (6, 240)…


* Dostum Ebu’l-Kasım’ın şöyle dediğini işittim: “Biz peygamberlere varis olunmaz, bıraktığımız sadakadır!” (Ebubekir ve Aişe’den; Buharî, Feraiz 3; Müslim, Cihad 51, (1758); Muvatta, Kelam 27, (2, 993); Ebu Davud, Harac 19, (2976, 2977).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Bir evin gölgesi, katıksız ekmek ve Ademoğlunun avretini örten şeyden ötesi fazladır. Ademoğlunun onda hakkı yoktur” (Tırmızi; Zühd, 9/206)


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Ben yalnız bölüştürücüyüm” (Buhari; Humus, 7).


Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Hiçbir nebinin süslü püslü bir eve girmesi doğru olmaz” (Hanbil; 5/221, Ebu Davud; Atime, 8, İbn Mace; Atime, 56).


Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Yanıbaşında komşusu aç iken tok yatan mümin değildir.”(Kenzu’l-Ummal; Hadis No: 24904).


* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Kıyamet günü öyle topluluklar gelecek ki, amelleri Tıhame dağı kadar oldukları halde cehennem ateşine girmeleri emredilir.” Dediler ki ey Allah’ın Resülü onlar namaz kılıyorlar mıydı? “Evet” dedi. “Onlar namaz kılıyorlar ve oruç tutuyorlardı, hatta gece namazına kalkıyorlardı. Ancak dünyalık bir şey gördüklerinde hırsla atlıyorlardı.” (İbn Mace; Zuhd, 2/1418).



***


Sadaka Resulullah ev kemâ gal…


recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.net
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

‘Biz de ikisi de var’
« Yanıtla #29 : 16 Kasım 2009, 03:58:47 ÖS 15 »
‘Biz de ikisi de var’

Geçen hafta içinde Habertürk TV’de Palçiçek Pamir’in Karşıt Görüş proğramına çıktım. Proğramda MUSİAD eski başkanlarından Erol Yarar ile İslam ve Burjuvazi konusunu tartıştık.

Tartışmadan her ne kadar entelektüel bir haz alamasam da, temel mesajları verme açısından fena olmadı. Aşırı yüklenme nedeniyle internet sitem az kalsın çöküyordu. Mail trafiği de cabası…

Bu yoğun ilgiden “İslam abdestli kapitalizm üretmek için var değildir” mesajının yerine ulaştığı anlaşılıyor.

Erol Yarar gibilerin “Sahabeye hakaret ediyor” veya “Komünistlik yapıyor” salvolarının bunu durdurması mümkün değil. Pandoranın kutusu açıldı. Bu tartışma daha da büyüyerek devam edecek ve zamanın ruhunun değiştiğini herkes görecek.

Bize eskiden “yeşil komünist” derlerdi. Şimdi yeşile de gerek kalmadan “komünist” diyerek ‘bahçelerine’ sarılıyorlar. Sırrı Sürreyya Önder dostumun telefondaki espirisi her zamanki gibi harikaydı: “Artık yeşile de yok, terfi etmişsin, hadi hayırlı olsun!”

12 Eylül’den hemen önce, o zaman Kırşehir’de lisede okuyordum, Akıncılar ve MTTB’ye gider gelirdik. Duvarlara “Sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna doğru” diye yazılar yazardık. O zaman yaftamız yeşil komunistti…

Sonra yeni yaftalarımız oldu: Radikal, İrancı, mezhepsiz, modernist, tarihselci, dinde reformcu…

Bunlar da hakkımda yazılan son iki eleştiri yazısından: Liberal-sosyalist, materyalist, naturalist, neo-mutezilî, batınî, ulusalcı…

Yaftalamadan edemiyor yurdum insanı.

Ha babam yafta vuruyorlar.

Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiiri aklıma geldi: “Vurun ulan, vurun, ben kolay ölmem!”

30 yıl önce (1980) Mamak Cezaevi kapısında başçavuşa verdiğim cevap, Balçiçek Pamir’in proğramındaki (2009)“Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?” sorusuna verdiğim cevap ile aynı: Müslüman.

Bu kadar.

***

Kur’an’ın “tarihe, hayata ve tabiata dönüşü” için esastan bir yeniden okuma yapıyoruz. Bu, Muhammed İkbal’in “İslam’da dinî düşüncenin yeniden inşası” dediği şeydir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Karanlıklarda söylediklerinizi bir gün gelecek çatılardan haykıracaksınız.” Hiçbir güç buna engel olamaz. Hiçbir yaftalama bunu durduramaz ve saptıramaz.

Artık Ebuzer İslam’ı var. Solculuğa, komunistliğe gerek yok. Çağın vicdanı buradan çıkacak. Ebuzer, ıssız çölde yattığı o mezardan kalkarak çağımıza gelecek. Tıpkı İsa’nın mezarından kalkıp döneceği gibi dünyaya dönecek. Tabiî bu, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzer’in vb. getirdiği ve savunduğu İslam’ın ruhunun geri dönmesi; zihinlerde bilinç, yüreklerde heyecan olarak yeniden yeşermesi demek oluyor.

Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Ben veya bir başkasının katkısı fark etmez, tarihin akışı bu yöndedir. Onun için ‘zamanın ruhu değişti’ diyorum.

***

Gerçi defalarca yazdım, bilen biliyor ama binlerce kişi yazılarımızla yeni karşılaştığı için iki konuya açıklık getirmek istiyorum.

Birincisi proğramda Hz. Osman’a hakaret ettiğim iddiasıdır.

“İslam’ın yenilikçileri” kitabımızın birinci cildindeki “Hz. Ömer”, “Hz. Ali”, “Ebuzer”, “Ammar b. Yasir” bölümlerini okuyanlar bilirler, biz dönemin ekenomi-politik analizini yapıyoruz. Eğer bunu yapmazsak mesafe katedemeyiz. Çünkü yeryüzünde İslam ümmeti diye bir şey varoldukça bu isimler de var olacaktır. Bunları silip atamayız, olayları görmemezlikten gelemeyiz. Çünkü istediğiniz kadar ayet hadis okuyun “Bahçe sahibi” dindar zihin hemen “Hz. Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a, Saad bin Ebi Vakkas’a ne diyeceksin?” demekte ve ayeti hadisi tınlamamaktadır.

Dindar zihnin şunu bilmesi gerekiyor: Ebuzer (ve şu an biz) Hz. Osman’ın kişisel hayatını, hayasını, imanını, peygamberimize olan yakınlığını, İslam’a olan hizmetlerini eleştirmedik, eleştirmiyoruz. Böyle bir şey olamaz, olabilemez.

Fakat “kamu icraatı” eleştiriye açıktır.

Çünkü ülke (ümmet) hazinelerinin anahtarı kendisine teslim edilmiş olan, savaşa ve barışa karar verme yetkisi kendisinde olan, halkın mukadderatını etkileyecek kararlar verme makamında oturan yani kamu otoritesi yetkisi kullanan herkes, evet herkes eleştirilebilirdir.

İşte “herekse ait olan” bu alan (kamu) “herkesin” eleştirisine açıktır.

Kamu yetkisini kullandığı sürece hem hesap sorulabilir ve hem de eleştirilebilir olmak durumundadır. Aksi halde hesap sorulamaz ve eleştirilemez olursa diktatör ve hatta giderek tiran olur. Zaten diktatörlük ve tiranlık da bundan başka bir şey değildir.

Bu eleştiriyi yapacak olanlar da o ülkenin (ümmetin) aydınlarıdır. Aydın bu anlamda halkın vicdanıdır. Eleştirilemeyeni eleştirebilendir. Gelecek nesillerin ibret almasını ve bir daha o hataların tekrar edilmesini engelleyecek olan “eleştirel analizi” ortadan kaldıran “kutsallık perdesine bürünme” ve böylece “kamu icraatlarını sorgulamaz kılma” nın büyüsünü bozar. Böylece aydın ülkenin (devletin/ümmetin) donmuş dimağını açarak geleceğe yürümesini sağlar.

İşte Ebuzer bunu yapmıştır. Sahabenin çoğu da bunu yapmıştır. Hz. Osman da hiçbir zaman kamu icraatlarının eleştirilemez olduğunu söylememiştir. Bizzat hilafet makamında çatır çatır tartışmışlardır.

Eğer siz geçmişte hilafet makamında oturmuş birisini, kamu icraatları sebebiyle eleştirilemez görürseniz, bugün de, aynı/benzer makamda oturanları eleştirilemez görürsünüz. İslam toplumlarında eleştirilemez, sorgulanamaz, hesap sorulamaz liderlerin çıkıp durmasının kökleri buralara dayanmaktadır. Çünkü kamu bilinci yeterince gelişmemiştir. “Kamu icraatları sebebiyle eleştiri” ile “kişiliğe hakaret” birbirine karıştırılmaktadır.

Halbuki ilki meşru, ikincisi yasaktır.

Bu söylediğime değil Hz. Osman, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, eğer kamu yetkisi kullanmışsa Ebuzer, hatta Hz. Peygamber’in kendisi bile dahildir. Ona Allah’ın Resulü olarak tabiî ki itaat etmemiz gerekir, amennâ fakat “kamu icraatı” söz konusu olunca, ‘savaşı şöyle yapalım’, ‘barışı imzalamayalım’, ‘hurma ağaçlarını aşılamayalım’ vs. diyebilirsiniz. Eğer bunlardan kaynaklanan bir zarar ortaya çıkarsa ‘bu yanlıştı, yapmamalıydık’ deme hakkınız vardır. Bunların hepsi olmuştur.

Bugün dahi “kamu yetkisini” kim kullanıyorsa “kamudaki tüm icraatları” eleştiriye açık olmak durumundadır. Çünkü kamu “herkese ait olan” demektir ve herkese ait olan hakkında karar verenler eleştiriyi göze almak durumundadırlar. Aksi halde tabiatları kaldırmıyorsa istifa etmeli, yerlerini tahammüllü olanlara bırakmalıdırlar. “Kamu” adı üzerinde kimsenin özel alanı, malı, mülkü ve çiftliği değildir. Nihayetinde ölmek, istifa etmek veya emekli olup gitmek suretiyle kamu görevi bitecek ve fakat milletin/ümmetin örgütlü gücü, ortak hazinesi veya toplumsal tini (ruhu) demek olan “kamu” devam edecektir.

İşte buna kamu bilinci diyoruz. (bkz. “En büyük kamu” başlıklı makale)

Bu nedenle başta Hz. Osman olmak üzere sahabeler “kamu icraatları” sebebiyle eleştirilemez ve sorgulanamaz değildir. “Burada yanıldı” demek sanıldığının aksine gayet ilerletici ve ders çıkarıcıdır. Üstelik günümüze yönelik son derece öğretici tarafları var. Öyle ki “Adalet Devleti” adlı kitabımdaki kimi kamu felsefesi teorileri, Hz. Osman döneminin yanlış icraatlarından çıkardığım sonuçlardan çıkarılmıştır. Yani bana gayet öğretici olmuştur.

***

İkincisi proğramda komunistlik yaptığım iddiasıdır.

“Kur’an’dan kapitalizm hele abdestli kapitalizm hiç çıkmaz. Eğer bir ekonomi-politik çıkarılacaksa, Kur’an kavramlarını kullanmadan, bugünün kavramları ile söyleyecek olursak sosyalizme eğilimlidir…”

“İslam’ın politik duruşu sol bir duruştur.”

Bu sözlerden benim komunistlik yaptığım nasıl çıkıyor?

Şunu da söyleyeyim: Kelime anlamıyla komunist (communist) sözcüğünden rahatsız olmam. Çünkü İslam’daki cum’a, cem, cemaat, cumhur sözcüğü ile aynı köktendir: topluluk, toplu, ortaklaşa olan demektir. Fakat bir ideoloji olarak komunizm ile herhangi bir alakam yoktur. Kendimi solcu, sosyalist veya komunist diye tanımladığım hiç görülmemiştir. Kur’an’dan çıkardığım kimi ekonomi-politik yorumların bunları çağrıştırır olması, bir ideoloji olarak komunizmi savunduğum anlamına gelmez. Nitekim “devlet kapitalizmi” tabirini kullanmıştım.

Daha önce Gerçek Hayat Dergisi’nde “Biz de ikisi de var” başlıklı makalede ve “Mülk Yazıları” kitabıma aldığım “Kur’an’dan kapitalizm mi çıkar sosyalizm mi?” başlıklı makalede bu konuları etraflıca anlatmıştım.

Bu kavramları kullanarak meseleyi anlatmaktan kastım “çağın idraki” içinde konuşabilmektir. Aksi halde “İslam o değildir bu değildir” dediğiniz zaman çağın idraki içine giremiyor ve o dili kullananlarla iletişim kuramıyorsunuz.

Buradan bakılınca asıl söylemek istediğim şu: İslam’ın politik duruşu sol ise metafizik duruşu sağ olur. Çünkü “Evreni yaratan ‘Allah’ var, yerin göğün ‘sahibi’ O’dur, Allah’ın ‘yasa’ları ile oynamamalıyız, yarattığı tabiat ‘düzen’ine uymalıyız, gönderdiği peygamberlere ‘itaat’ etmeliyiz…” dediğinizde bunlar çağın idrakinde gayet ‘sağ’ vurgulardır. Bu açıdan metafizik duruşu sağ olur.

Öte yandan “Zulme karşı direnmeliyiz, kula kulluğa son vermeliyiz, açları, yoksulları doyurmalıyız, malımızı onlarla bölüşmeliyiz, zengin ile yoksul eşit hale gelinceye kadar yardımlaşmalıyız, faize son vermeliyiz, insana emeğinden başkası yoktur, zulmedenler yakında nasıl bir inkılab ile devrileceklerini göreceklerdir, ezilenler yeryüzünün varisi olacaktır..” dediğinizde bunlar da çağın idrakinde gayet ‘sol’ vurgulardır.

Demek ki ‘çağın idraki içinden’ konuşursak, İslam’ın metafizik duruşu tabiattaki ‘yaratıcının koyduğu düzeni koruma’ gibi sağ temalar içerirken, politik duruşu insanlıktaki ‘bozuk düzeni değiştirme’ gibi de sol temalar içeriyor.

Bu nedenle Gerçek Hayat Dergisi’ndeki o yazıda (8 ay önce) anlattığım gibi, 30 yıl önce Mamak Cezaevi’nin kapısında başçavuşun “Sağcı mısınız, Solcu musunuz ulan!” sorusuna Balçiçek Pamir’in proğramındaki gibi “Müslümanım” demiştim. Başçavuş kızıp “Ne demek lan o, biz gavur muyuz? Birileri çıkmış adalet, eşitlik, özgürlük, yoksulluk, açlık, emek, devrim mevrim diyor, birileri de Allah, kitap, vatan, millet, din, iman diyor. Siz hangisini diyorsunuz?” deyince “Biz de ikisi de var” demiştim.

Aynı yaftalar, aynı kalıplar, aynı önyargılar….

Artık bunları kırmanın zamanı geldi de geçmedi mi?

recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.net
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)