R.İhsan Eliaçık

  • 50 Cevap
  • 57992 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
R.İhsan Eliaçık
« : 10 Şubat 2009, 10:00:35 ÖS 22 »
Tâlût ve Câlût ne anlatıyor?
Malum, Kur'an'da Tâlût ve Câlût kıssası var.
Bakara suresi 243-251 arasındaki bölüme yerleştirilen bu kıssanın diğer bir çoğu gibi tanınmaz hale getirildiğini görüyoruz.
"Ölü Kur'an" anlatıcıları diğer kıssalarda olduğu gibi burada da neler anlatıyorlar neler.
Kıssada geçen Tâlût, Câlût, Tâbût, Dâvût kelimelerine sırlı ve gizemli manalar yükleyerek "Alaaddin'in sihirli lambası" veya "Uçan halı" tadında, Türklerdeki "Deli dumrul", "Kesik baş", "Alper Tunga", Farslardaki "Zalaoğlu Rustem" veya "Yedi başlı ejderha" hikayeleri gibi bir tür Arap ve İbrani halk hikayesi…
Bir çok Kur'an ve Tevrat tefsirini okuyun ağzınız açık kalır ve kıssanın içinde kaybolur gidersiniz. Sinemada fantastik bir film seyretmiş gibi olur, yorgun geçen bir haftanın bütün stresini atarsınız. Zaten modern insan için dinler bunun için var değil mi? Öyle ya "son tahlilde" İslam da dinlerden bir din, Kur'an' da kutsal kitaplardan bir kitap (!).
Mesela kısa bir fragman: Bir beldede binlerce kişi veba salgınından ölmüş, cesetler sağa sola saçılmış, peygamber Allah'tan ölüleri nasıl dirilteceğini göstermesini istemiş, Allah da cesetlere "yaşayın" demiş, etler ve kemikler havada uçuşmuş, gelip bedenleriyle buluşmuş ve böylece binlerce ceset dirilmiş, sonra hepsine 'ölün' demiş ve binlercesi tekrar ölmüş… Tâbût'ta (kutsal sandık) Hz. Adem zürriyetinden tüm peygamber olacakların resimleri varmış, bu Hz. Yakub'a kadar nesilden nesile gelmiş, en sonunda Yakup soyundan gelen İsrailoğullarının elinde kalmış, onlar savaşa girdiklerinde düşmanları ile çarpırşırken melekler üzerlerinde taşıyormuş, Tâbût'tan ses işittiklerinde zafer kazanacakları kesin olurmuş, savaşlardan birinde Amelika (Filistin) kavmine yenilmişler ve Tâbût'u ellerinden alarak tuvalet olarak kullanılan bir yere atmışlar, öyle ki bu sandukanın bulunduğu yerde def-i hacet yapan herkes basur hastalığına yakalanıyormuş, sonra sandukayı oradan alıp iki öküzün/ineğin üzerine koymuşlar, melekler öküzleri sürüp Tâlût'un evine kadar getirmişler, sonra İsrailoğulları sandukayı Tâlût'un evinde görünce onun komutanları olduğunu anlamışlar, kıssada işte bunlar anlatılıyormuş! (Razi, Kurtubi, İbn Kesir, Taberi)….
Görüyorsunuz kıssa nasıl da "kesik baş" hikayesine dönüştürülmüş. Türklerdeki Dede Korkut hikayeleri gibi Arap/İbrani halk mitolojisi olmuş…
Gerçi hikaye ve masallar gayet öğreticidir ve bana göre esaslı edebiyat metinleridir ama Kur'an'ın anlattığı "kıssa" başka bir şey… (bkz. "Kur'an kıssaları; mucize mi masal mı?" başlıklı makale).
Peki, Kur'an'da anlatılan ne o zaman?
Allah'ın kitabı olarak Bakara suresinin o bölümlerine yerleştirildiğine göre, çağlar boyu insanlar okusun diye evrensel mesajlar veriyor olmalı…
Milyonlarca Müslümana bir şey anlatılmak isteniyor olmalı, değil mi?
Dahası bügünkü insanlıkta karşılığı olmalı, çağımıza bir şey söylemeli.
O halde nedir anlatılan?
Önce kısa bir meal-tefsiri, ardından mesajları…
***
Malum, Peygamberimiz Medine'ye hicret edince etrafını münafıklar sarmaya başladı. Bunlar müslümanlık taslamakta ve fakat "cihat" ve "infak" söz konusu olduğunda yan çizmekteydiler. Lafa gelince mangalda kül bırakmamakta ve fakat iş icraata gelince ortalıktan kaybolmaktaydılar.
İşte Bedir savaşı öncesi gelen Tâlut ve Câlut kıssası ile münafıklık marazı deşifre ediliyor. Tarihten bir örnek üzerinden hem o günkü, hem de gelecek çağların Müslümanlarına esaslı mesajlar veriyor. Adeta "Sizi bekleyen esas tehlike budur, bunun üstesinden gelemezseniz işgallere uğrar, hep ayakaltlarında çiğnenirsiniz" deniliyor ve tam da bugünkü İslam dünyasının hal-i pür melalini (ayaklar altında sürünen acınası halini) anlatıyor…
Bakın nasıl…
"Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından kaçanların durumu ne garip! Allah 'ölün' derse öleceklerini, 'yaşayın' derse yaşacaklarını bilmiyorlar. Allah insanoğluna cömertliğinde sınırsızdır. Fakat insanların çoğu nankörlük ediyor. Öyleyse Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, bütün her şeyi işitiyor, biliyor. Allah'a bir güzel borç verecek yok mu? Kat kat fazlasıyla geri ödenecektir! Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Dönüp dolaşıp O'na geleceksiniz." (Bakara; 2/243-245).
Yani: Şu insanlar (işgale uğrayanlar, yabancı çizmeleri altında çiğnenenler) ne garip! Çok kalabalık olmalarına rağmen ölümü görünce kaçar, yurtlarını terk ederler. Hepsi bir kova su dökse İsrail'i sel alacakken, vızıltıları İngiltere adasını sallayacakken rahatlarını ve saltanatlarını kaybetmemek için sus pus olurlar. Ölmeyelim diye kaçarlar fakat korktukları başına gelir, ölürler. Öldük bittik dedikleri bir anda da akla hayale gelmedik şekilde hayat bulurlar. Demek ki "korkunun ecele faydası yok"tur… Oysa "Ecel gelirse cihana baş ağrısı bahane"dir… Allah'ın hükmünden kaçılmaz, Allah'tan ümit kesilmez. Ancak Allah "ölün" derse ölürsünüz, sadece O "yaşayın" derse yaşarsanız. Bu sizin amellerinizle birlikte cereyan eder. "Allah dağına göre kar verir.", "Allah verirse, el verir, sel verir, yel verir". Allah "yürü ya kulum!" dedi mi artık onu kimse tutamaz… Bu nedenle ölümden korkmayın, yığıp biriktirdiklerimiz azalır, fakir düşeriz diye infaktan kaçmayın. Karz-ı hasen yapın. Karşılıksız, hiçbir beklenti içine girmeden verin. Canlarınızla ve mallarınızla seferber olun. Bu nedenle ey iman edenler, gelen ayetleri iyi dinleyin!
"Musa'dan sonra, İsrailoğullarının ileri gelenlerini hatırla. Peygamberlerine 'Bize bir komutan ata ki Allah yolunda savaşalım' demişlerdi. 'Ya savaş emri gelince cayarsanız?' dedi. 'Ülkemiz işgal edilmiş, memleketimizden sürülmüşüz; böyleyken Allah yolunda neden savaşmayalım?' dediler. Savaş emri gelince, pek azı hariç geri dönüp kaçtılar. Allah zalimlik edenleri çok iyi biliyor. Peygamberleri onlara 'Bilin ki Allah size komutan olarak Tâlût'u atadı' dedi. Bunun üzerine 'Biz, liderliğe daha lâyık olduğumuz halde, malı mülkü olmayan yoksul birisi bize nasıl komutan olur?' dediler. 'Allah onu seçti; bilgili ve bahadır birisi, Allah mülkünü lâyık gördüğüne verir, Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir' dedi." (Bakara: 2/246-247).
Yani: Siz (Yahudiler) halkınız üzerinize oligarşi kurarak belirli işleri kendi aranızda paylaşmışsınız. Peygamberliği Lavi ibn Yakup'un boyuna, hükümdarlığı Yehuda'nın soyuna tahsis etmişsiniz… Siz (Müslümanlar) "İmamlar Kureyş'tendir" diyerek işi kabileciliğe vurmuşsunuz. "Oniki imam" soyundan gelmesi gerekir, "Seyyid" olması şarttır, "Şii olamaz", "Sünni caiz değil" vs. yaveleriyle kuruntularınızı din haline getirmişsiniz… Bunların dışından gelenleri önderliğe lâyık görmüyorsunuz. Hâlbuki bu mudur Allah katında ehliyet ve liyakatin ölçüsü? Eğer savaş ise söz konusu olan, işi bilen, savaşmanın gereklerinden olan bilgi, cesaret, yiğitlik, mertlik gibi özellikler liyakat için yeterlidir. Bu özelliklere sahip olan Tâlût gibi birisinin öne çıkmasına şaşmanız yersizdir. Asıl "Yakup'un boyundan, Yehuda'nın soyundan değil (zengin değil parası yok)" şeklindeki oligarşik kuruntularınızdır yersiz olan…
"Peygamberleri onlara 'Onun komutan yapılmasının gerekçesi yanınızdaki kutsal emanetlerde (Tâbût) vardır. Meleklerin indirdiği, Rabbinizin doğru yolunu gösteren o kutsal emanetlerde Musa ve Harun ile onların yolunda yürüyenlerin hatıraları bulunuyor. Eğer inanıyorsanız size bu yeter.' dedi." (Bakara; 2/248)
Yani: Tâlût'un neden komutan olarak tayin edildiğini merak ediyorsanız o size uğur getireceğine inandığınız, içinde ne yazıldığına bile bakmadan el üstünde taşıdığınız, duvarlara astığınız, okuyup üfürdüğünüz, muska yazdığınız, fal baktığınız, bekçisi olmakla övündüğünüz ve "kutsal emanetler" olarak saklayıp durduğunuz o sandığı (bugün Kur'an'ı) bir düşünün… Orada Allah yolunun ilkeleri, doğruluk ve dürüstlük yolunun prensipleri, ehliyetin ve liyakatin ne ile olacağı anlatılıyordu. Tâlût, o kutsal emanetler dediğiniz sandığın (bugün Kur'an'ın) ruhunu sürdüren, o öze, o ruha bağlı, gerçekten o yolda yürüyen birisiydi. Eğer Musa'ya (bugün Muhammed'e) indirilene inanıyorsanız, gerçekten onun yolunda yürüyorsanız kutsal sanduka, sır dolu oda hikayelerini bırakın, yaşayana dönün. Tâlût'un komutan olarak öne çıkmasına itiraz etmenizin bu nedenle hiç bir anlamı yoktur…
"Tâlût askerleriyle beraber savaşa çıkınca 'Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen hariç, kim ondan içmezse bendendir' dedi. İçlerinden pek azı hariç hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince 'Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur' dediler. Allah'a kavuşacaklarına inananlar 'Nice az sayıdaki bir topluluk, Allah'ın izniyle kalabalıkları darmadağın etmiştir. Allah güçlüklere göğüs gerenlerle beraberdir' dediler." (Bakara; 2/249)
Yani: Eğer bir savaşı kazanmak istiyorsanız her şeyden önce zafere olan inancınızı yitirmemelisiniz. Bu çok kuvvetli bir inanç olmalı ve yüksek derecede bir iç disiplin ile desteklenmeli. Nefsine galip gelemeyenler düşmana galip gelemezler. İnanın, kendinize güvenin, tedbirlerinizi alın, vesilelere sarılın ve Allah'a dayanarak yürüyün, gerisi gelecektir. Kendinizi tutun, disiplinli olun. "Geç" denilen yerde geçin, "dur" denilen yerde durun. Ganimet ele geçirme, köşe dönme, malı götürme sevdalarından vazgeçin. Yalnızca iyilik ve adalet için mücadele edin…
"Câlût'un ordusuyla karşılaştıklarında 'Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfirlere karşı bize yardım et.' dediler. Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davut da Câlût'u öldürdü. Allah Davut'a önderlik ve bilgelik verdi, istediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah kötüleri iyilerle defetmeseydi yeryüzü altüst olurdu. Allah insanlığa karşı alabildiğine cömerttir." (Bakara; 2/250-251).
Yani; Davut o dönemde, Tâlût'un ordusu içinde savaşan bir askerdi. Düşman ordusunun başı Câlût ile mübarezeye çıktı. Onu öldürdüğü gibi savaşta nice kahramanlıklar gösterdi. Giderek bütün dikkatleri üzerine topladı ve önderlik makamına kadar yükseldi. Böyle nice ilimleri öğrendi. Onun zamanında bölge en parlak dönemlerinden birisini yaşadı. Bütün bunlar inanmış ve Allah'ı dayanmış bir topluluğun neler yapabileceğine, kötülerin iyiler eliyle nasıl bertaraf edilebileceğine örnektir…
Dinleyin ve ibret alın ey ülkeleri işgal edilmiş, yurtları çiğnenip geçilmiş olduğu halde, üstelik yüz binlerce kişi oldukları halde yerlerine çakılıp kalmış, çaresizce kurtarıcı bekleyen İslam dünyası toplulukları! Dün onlardı, bugün siz, yarın başkası…
***
Demek ki:
Münafıklık hastalığına düçar olan Müslümanlar zillet ve alçaklık damgası yemeğe mahkum oluyorlar. Çünkü onlar binlerce kişi olmalarına rağmen "cihat" ve "karz/infak" kaçkınıdırlar. Can ve mal korkusu nedeniyle şereflerini yitirmiş, onursuz duruma düşmüşlerdir. Bunlar Talut döneminde Şeria'nın, İsa döneminde Yeruşalim'in, Muhammed döneminde Medine'nin münafıkları gibi her çağda boyuna yan çizer, savaştan kaçar, can ve mal derdine düşerler…
Derler ki;
1- "Ülkemiz işgal edilmiş, memleketimizden sürülmüşüz. Bir komutan/önder çıksın ki savaşalım…" Oysa savaş emri gelince de pek azı hariç geri dönüp kaçarlar…
2- Bir komutan/önder ortayı çıktı diyelim, beğenmezler. "Yoksul, parası yok, zengin değil; bizden değil" diyerek kabul etmezler. Oysa aslolan ehliyet ve liyakattir. Kim olursa olsun bilgi, cesaret ve savaş yeteneği olan savaşta önderliğe layıktır. O duvarlarda asılı duran, abdestsiz dokunulamayan, kutsal emanetler odasında ziyaretlere açılan "kitap/sandık" ta çağlar boyu söylenen budur oysa…
3- Komutanı/önderi kabul ettiler diyelim, savaş alanına çıkınca yine yan çizerler. "Sudan içme" denilir içerler, "Kıyada dur" denir durmazlar, "Kalk" denir kalkmaz, "Otur" denir oturmazlar… Boyuna bahane ararlar. Adamı yarı yolda bırakıverirler. En lazım oldukları yerde satarlar. Anında tornistan yapıp saf değiştirirler. Kendi halkına karşı dolar karşılığı savaşır, kurşun sıkabilirler. Çünkü münafık mankurttur aynı zamanda. Tarihini ve hafızasını kaybetmiştir. İflah olmaz bir can ve mal tutkusu vardır…
Bunun içindir ki Kur'an'da samimiyet ile samimiyetsizliğin ayıraç noktası olarak "ağaçtan yeme", "gemiye binme", "deveyi kesme","inek kesme", "nehirden içme" imgeleri kullanılır. Bunlar imani, insani ve ahlaki "sınırların" ifadesidirler. Tâlût ve Câlût kısasındaki nehirden içme de böyledir.
4- Nehri geçtiler diyelim, bu sefer de "Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok" (konjöktür/reel-politik vs.) mazeretleri üretirler. Dünya sistemi ekonomiyi çökertir, bizi yaşatmaz derler.
5- Sonuçta kala kala bir avuç inanmış adam kalır ve onlar da şöyle der; "Nice az sayıdaki topluluk Allah'ın izni ile kuru kalabalıkları darmadağın etmiştir. Üzerimize sabır yağdır, bize yardım et ey Rabbu'l-Müstazafin!"
Bu bir avuç inanmış adam da 312 kişi de olsa Bedir'e çıkıp toprağı titretir. Mü'min olmanın ne demek olduğunu gösterir. Bu nedenle Hz. Peygamber Bedir'de şöyle buyurmuştur; "Siz bugün nehri geçtikleri esnadaki Tâlût'un ashabı kadarsınız. Onunla nehri geçenler gerçekten mü'minlerdi…"
***
Kur'an'daki Tâlût ve Câlût kısassının vermek istediği evrensel mesajlar bunlar olmak icap eder.
Nüzul ortamı gereği ve konu uzamasın diye burada daha çok savaş ile sınırlı tuttum. Siz bunu hayatın her alanına yayabilirsiniz. Çünkü hayat korkmamamız gereken Câlûtlar, destek çıkmamız gereken Tâlûtlar, zırhı ve sapan taşı lazım olan Dâvûtlar, korumamız gereken Tâbûtlar, içmememiz gereken sular ve geçmemiz gereken nehirlerle doludur…
Bu nedenle, bu kıssa, zafere giden yoldaki taşlara, engellere, çukurlara, ihanetlere, bağlara, sapmalara, çekmelere, çelmelemelere rağmen nehri geçerek (engelleri aşarak) kala kala geriye bir avuç kalanların nasıl hedefine ulaşacağının öyküsüdür.
Bir anlamda esaslı bir hayat dersidir.
Bu haliyle kıssa, yenilmiş, işgale uğramış, esarete düşmüş üstelik de günahlara batmış, hatalara, yanlışlara, hurafelere gömülmüş bir kişinin/ülkenin/halkın/ümmetin nasıl kurtulacağını anlatıyor. Bunun yollarına işaret ediyor.
Bir kurtarıcı/komutan/önder (veli/nasir/melik) bekleyenlere muhtaç oldukları kudretin nerede olduğunu gösteriyor.
Câlût'un düşmanlığı, Tâlût'un bahadırlığı, Dâvud'un cesareti, nehri geçen bir avuç insan, cihat ve infak (karz-ı hesen), serdengeçti az bir topluluk, yol gösterici sanduka/tâbut (Kitap)…
Bedir'e çıkan 312 kişi öncesinde bunlar neden anlatılmış olabilir?
Ve bugün bize neden döne döne okutulmakta?
Çünkü büyük davalar hep böyle başlar.
Tarihin akışı böyle değişir.
Tâlût ve Câlût kıssası bunun için, tarihi yapanların "nehri geçenler" olduğunu, Allah'ın onların gören gözleri, işiten kulakları, haykıran sesleri ve yürüyen ayakları olacağını anlatır…
Kur'an kıssalarının kahramanı, bu nedenle, kıssayı o anda kim okuyorsa o olmak icap eder. "Yaşayan kıssa" budur…
Bir de böyle okuyun bakalım geceleri uyku tutacak mı?



Recep İhsan Eliaçık / www.haber10.com
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: Mekke’nin ve Medine’nin İlkleri
« Yanıtla #1 : 17 Şubat 2009, 02:49:11 ÖS 14 »
Mekke’nin ve Medine’nin İlkleri

12 Eylül 1980 darbe yılları bizim fırtınalı gençlik yıllarımızdı.


O dönemde “kurtarılmış bölgeler” vardı. Her gurup “kurtardığı” bölgede “ilklerini” uygulardı. Bölgeye giriş çıkışta bir “militan” kimlik kontrölü yapardı.


Örneğin bizim bölgede oruç yemek yasaklanır, başını açanlar uyarılır, ezan okununca esnafa “Camiye…” denirdi. Duvarlarda “Tek yol İslam”, “İslam gelecek vahşet bitecek”, “Akıncılar” vs. yazardı…


Yine, bu daha sonları ama manzara aynı, örneğin: Çeçenistan’da mücahitler bir bölgeyi ele geçirince “ilk” olarak “Şeriat mahkemesi” kurarlar, yargıladıkları garibana 100 kırbaç vururlar, bunu da fotoğraflayıp dünya ajanslarına gönderirler ve böylece Çeçenistan’a şeriatın geldiğini dünyaya duyururlar. Demek böyle oluyor bir beldeye şeriatın gelişi (!).


Yine, örneğin, öteki bölgede mehter marşları çalar, her yana Türk bayrakları astırılır, gelene geçene “Türk devletlerini say” vs. diye sorulurdu. Duvarlarında da “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Komünistler Moskova’ya” diye yazardı…


Yine, örneğin, beriki bölgede de bankalar kundaklanır, vitrinler indirilir, ilk fırsatta lüks mağazalar basılarak malları halka dağıtılırdı. Devrim mahkemeleri kurulur, duvarlarında da “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa kadar savaş” yazardı…


Şehirler, mahalleler parsellenmişti. Her grubun “fırsat eline geçince” ilk ne yapacağını böylece görmüş olurdunuz. “Eline fırsat geçse ilk ne yapardın” diye sorulur ya… Veya “Padişah olsan ilk ne yaparsın” gibi…


Ama hiç birinin de ne eline fırsat geçti ne de padişah oldular. Tanklar hepsini de ezdi geçti.


“Eline fırsat geçenler” başkası oldu ve sorular, sorgular, mahkemeler değişti. Onlar da ele fırsat geçince ilk ne yapılırsa onu yaptı. Yargıladılar, astılar “Atatürkçülük” ezberlettiler. Çünkü onların “ilkten” anladıkları da buydu. Eline fırsatı geçiren aklında “ilk” ne varsa onu yapıyordu. Aradaki fark tankın, topun kimin elinde olduğuydu.


Bunun için “ilkler” önemli…


İnsanların eline fırsat geçince “ilk” ne yaptığına bakın… Bilinçaltını yansıtır ve geleceğine ayna tutar.


Şimdi aradan 30 yıl geçti.


Ben artık 30 yıl önceki gibi düşünmüyorum ama hala öyle düşünenler olduğunu çok iyi biliyorum. Bu yazı biraz da onlara…


***


Bakın, Kur’an Mekke’de ilk nereden başlamış ve Hz. Peygamber Medine’de “eline fırsat geçince” ilk ne yapmış?


Kur’an’dan başlayalım. Şu dört husus önemli:


1- Kur’an “Allah” tan ilk inen surelerde en çok ne olarak bahsetmiş?


2- Kur’an ilk inen surelerde en çok hangi konu üzerinde durmuş?


3- Kur’an ilk inen surelerde en çok kimi eleştirmiş?


4- Kur’an ilk inen surelerde hangi kıssaları anlatmış?


Bunlar bize çok şey öğretecek…


Baktığımızda, ilk olarak, ilk 20 sure boyunca sürekli “Rabb” sıfatının öne çıkarıldığını görüyoruz. Öyle ki Hira mağarasındaki ilk ayetler bile onunla başlıyor: “Oku yaratan Rabbinin adıyla. İnsanı sevgiden; ilgi ve alâkadan yarattı. Oku! Senin Rabbin çok cömerttir. Kalemi kullanmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak; 96/1-5)


Tek tek inceledim, ilk sureler boyunca bu hep böyle gidiyor.


Peki neden?


Çünkü “Rabb” Seyyid Kutup’un yorumladığı gibi itikadi veya Mevdudi’nin yorumladığı gibi siyasi olmaktan ziyade “iktisadi” içeriği olan bir kavram.


Çünkü Mekke’de kurulu düzenin ekonomi-politiği bunun üzerine kuruluydu… İtikad da, siyaset de buradan çıkmaktaydı. Kabe’nin içindeki putlara hediyeler getirilmese bu putların kıymet-i harbiyesi yoktu. Nitekim Ebu Cehil Peygamberimizle yalnız kaldıkları bir anda şöyle demişti: “Muhammed, söylediklerin aslında doğru şeyler ama bu putlar olmasa Kureyş aç kalır…”

Rabb, besleyen, büyüten, doyuran, ekmek, su, yiyecek, içecek veren demek… Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlar Mekke halkını doyuranın, besleyenin, ekmek, iş ve aş verenin kendileri olduğunu iddia ediyor ve bunu başa kakıyorlardı.


Mekkeli bir öksüz çıkıp da “Rabbimiz Allah’tır!” deyince beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Bunu sarsıcı bir tehdit ve ayaklanma girişimi olarak gördüler ve bu sözü ortaya atanı asla affetmediler.


Buradan, neden sürekli olarak “Rabbiniz Allah’tır” vurgusu yapıldığı anlaşılıyor olmalı.


Demek ki esasında şirk, putların gölgesinde “mal yığmakla” ilgilidir. Bu durumda tevhid de bu malları “bire/bütüne” iade etmekle ilgili olmuş olur. İşte bunu yapan şirkten arınmıştır: “Arınıp temizlenmek için malını veren (kurtulmuştur)” -Ellezî yu’tî mâlehu yetezekkâ- (Leyl; 92/18). Hal böyle olunca taştan tahtadan yontulmuş putlara tapınıp durmanın da bir anlamı kalmıyor, değil mi?


***


İkinci olarak ilk inen surelerde en çok ne üzerinde durulduğuna baktığımızda, bunun mal yığma (kenz) ve mülk biriktirme yani zenginlik ve yoksulluk meselesi olduğunu görüyoruz. Bugünkü tabirle “haksız kazanç ve gelir dağılımınki eşitsizlik”… Kur’an asıl buna şirk diyor.


“Nasıl olur?” diyorsanız, aşağıdaki ayetler ilk inen 20 sureden… Ayet numaralarını vermekle yetinmiyor, nuzül sırasına göre meal metinlerini bizzat aktarıyorum, lütfen dikkatle okuyunuz:


İnsan küstahça azgınlık eder. Kendini her türlü ihtiyacın üstünde görür. Oysa Rabbinedir dönüş…” (Alak; 96/6-8), “Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş?” (Kalem; 68/14), “Karşılıksız harcamada bulunun, böylece Allah’a güzel bir borç (karz-ı hasen) vermiş olursunuz…” (Müzemmil; 73/20), “Servet yığma hayallerine kapılma…” (Müddesir; 74/6), “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun! Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!” (Lehep; 111/1-2), “(Peygamberin) aldığı bilgiler onun geçim kaynağı değildir…” (Tekvir; 81/24), “Dünya hayatını tercih ediyorsunuz aysa ahrettir daha hayırlı ve daha kalıcı olan…” (A’la; 87/16-17), “Kim malından harcarsa ona cenneti kolaylaştıracağız!” (Leyl; 92/5-7), “Öksüze vermiyorsunuz, yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz, her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz, mala mülke gözünüz doymuyor yığdıkça seviyorsunuz…” (Fecr; 89/17-20), “Öksüzü hor görme, isteyeni geri çevirme…” (Duha; 93/9-10), “İnsanoğlu Rabbine karşı nankördür, ele geçirme hırsı gözünü bürümüştür…” (Adiyat; 6-7), “Biz sana bol nimetler (doğruluk, dürüstlük, güzel ahlak) verdik. Sana kin besleyendir asıl kökü kuruyacak olan…” (Kevser; 108/1,3), “Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz, mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş… Bunun sizi nasıl bir ateş çemberine yuvarlamakta olduğunu çok yakında göreceksiniz…” (Takasür; 102/1-6), “Dini yalanlayan (dinin direğini yıkan) kimdir bilir misin? Öksüzü hor görür, yoksulun halinden anlamaz. Gösteriş için namaz kılar, dua eder, vay onların haline!...” (Maun; 107/1-6), “Zenginliğini her şeye yeterli görene bak...” (Abese; 80/5), “Boyuna mal istif ederek sayıp duranın vay haline! Sanır ki malı kendisini sonsuza dek yaşatacak…” (Hümeze; 104/2-3), “Patlayıncaya kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!” (Mürselat; 77/46), “Bilir misin nedir zor olan? Bir köleyi özgürleştirmek... Zor zamanda vermek…Öksüzün başını okşamak…Düşmüşün elinden tutmak…İman etmek, güçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak...” (Beled; 90/12-18)…


Bu böle uzayıp gidiyor…


Bunlar Mekke’de ilk 3-4 yılda inen ayletler. “İlk mesajlar” bunlar… Hemen her inen ilk surede bu meseleye girildiğini, diğer konuların bunun desteklemek için ele alındığını görüyoruz.


“Allah” , “din”, “iman” konuları öyle soyut bir teoloji tartışması olsun diye ele alınmıyor. Bunların hepsi içi gayet dolu, ete kemiğe bürünmüş, canlı, diri, yaşayan ifadeler… Sokaktaki bir durumu, tavır alışı, itirazı, isyanı ifade ediyor: Örneğin Allah’a şirk koşmak mal yığmak demek. Allah’tan yana olmak da vermek, paylaşmak, bölüşmek ve böylece arınmak demek, böyle… Kız çocuklarını diri diri gömmek Allah’a savaş açmak demek. Allah’tan yana olmak da o çocukları kurtarmak, böyle… Köleleri özgürleştirmek, düşmüşün elinden tutmak, öksüzün başını okşamak, zor zamanda vermek Allah’tan yana olmak demek. Allah’ı hiçe saymak ise bunları görmezden gelmek, böyle…


Felsefenin, kelamın, teolojinin Allah’ı değil bu!


***


Üçüncü olarak ilk inen surelerlerde kimlerin eleştirildiğine baktığımızda Mekke’ye egemen olan Kabe çetesinin yani “Yeda Ebu Lehep”in hedef alındığını görüyoruz. Bunlardan şehrin kaderine hükmeden elebaşı 7-8 tefeci bezirganın ilk surelerde çok sert bir şekilde eleştirildiğini görüyoruz. Bunların ellerinde Kabe’ye gelen hediyeleri, sığırları, develeri, altınları, gümüşleri, mücevherleri (en’am) iç etmekten kaynaklanan devasa bir mal ve servet vardı. Bununla tefecilik yapıyorlar, borç veriyorlar, ödeyemeyenlerin kendilerini köleleştiriyorlar, karılarını, kızlarını da genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Allah, Kabe, din ve insan ticareti iğrenç boyutlara ulaşmıştı. “Yeda Ebu Lehep” bu demekti…


Yeterince ayet mealleri verdim, konu uzamasın, ilk surelerde “Mekkeli zengin” eleştirisinin yapıldığı yerler şunlar: Daha ilk surede; Alak 9-19 Ebu Cehil… Kalem 10-15’de Utbe b. Rebia… Müddesir 11-25 arasında Velid bin Muğire ki en Karunları buydu…Lehep suresinin tamamında Ebu Lehep ve karısı…Leyl 8-11’de Umeyye bin Halef…


Tabi bunların hiç birisinin ismi verilmiyor, rivayetlerden çıkarıyoruz. Zaten önemli olan da isim değil; “tipoloji”dir çünkü bu tipler her çağda var. Onun için olmalı ki hiç birisinin ismi verilmiyor; tavırları, tutumları, hırsları, bencillikleri, cimrilikleri, şımarıklıkları, küstahlıkları vs. öne çıkarılıyor. İlk sureler böyle onlarca örnekle dolu. Birkaç tanesi sanırım yeterli.


Buradan Kur’an’ın “ilk” nereden başladığına dair ipuçları çıkarıyoruz. İpucu eksik oldu; apaçık, ayan beyan ortada olan bir ışık tutma, yol gösterme…


***


Dördüncü olarak, Kur’an’ın ilk olarak hangi kıssaları anlatıldığına baktığımızda, Kelem suresi 17-32’de anlatılan “Bahçe sahipleri” kıssasının ilk, Şems 11-15’de anlatılan “Salih’in devesi” kıssasının ikinci kıssa olduğunu görüyoruz.


Daha ilk ayetlerde neden bunlar anlatılıyor? Tevhid çağrısı neden bu kıssalarla başlıyor dersiniz?


Çünkü her ikisi de haksız kazanç, gelir dağılımındaki eşitsizlik yani zenginlik ve yoksulluk meselesi ile ilgili… Paylaşım ve bölüşüm ile ilgili… Mala yığarak değil; vererek arınma ile ilgili…


Bahçe sahipleri kıssası, servetine aşırı güvenen iki zenginin bencilliğini, hırsını, açgözlülüğünü anlatır. Onca servetlerine rağmen yoksulluk meselesine fransızdırlar. Öyle ki bahçelerinden/bağlarından yoksullar gelip de almasın diye sabah erkenden kalkıp gidecek kadar bencil, açgözlü ve Allah’ı (kimsesizi, yalınayaklıyı, yoksulu, öksüzü) hiçe sayar havadalar… Ama sabah geldiklerinde bir afetin çöktüğünü görmüşler ve onca servet yok olup gitmiştir…


Salih’in kavmi Semudlular da açgözlü, saldırgan ve zenginleşmekten daha doğrusu haram yiyicilikten gözü dönmüş bir topluluktur. Öyle ki en iyi bildikleri sahipsiz buldukları her şeyi talan etmektir. Onlara sahipsizliğin, herkese (kamuya) ait olmanın örneği olarak Allah’ın devesi (Nağatallah) örneği gösterilir ve “Ona dokunmayın!” denir. Zira bir şeyin Allah’a ait olması demek hiç kimseye ait olmayıp herkesin ortak malı olması demektir. Öyle ya toprak işleyenin, su içenin, hava soluyanındır! Bunların her biri “Allah’ın devesi” olup dokunulmamalıdır. Çünkü lütuf ve nimet; dolayısıyla da herkese ait “evrensel kamu”durlar… (bkz. “Allah’ın devesine dokunmayın” başlıklı makale).


***


Kur’an’ın Mekke’deki “ilkleri” bunlar…


Bu yazıda “ilkleri” işliyoruz, sonrakiler var daha. Mesela Medine’nin ortalarında, sonlarında gelenler. Onları da duysanız feleğiniz şaşar. Örneğin şu: “Zenginler mallarını yanlarındaki ile eşit hale geliriz diye paylaşmıyorlar. Allah’ın nimetini mi inkar ediyor bunlar?” (Nahl; 16/71).


Söylem bu, çağrı bu, ana tema bu…


Rabb’i, tevhidi ve şirki bu bağlamda anlamazsanız, teoloji ve kelam vadilerinde dolanır, havanda su döğer, gerçek hayattan kopar; tapınak söylemine kayarsınız.


Mekke’deki ilklerin boşuna olmadığını, Medine’deki “ilkler”den de anlayabiliriz.


Söylemin icraata, teorinin pratiğine nasıl döküldüğünü görürsünüz.


Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde “ilk” ne söyledi ve ne yaptı?


Yani “eline fırsat geçince” ilk yaptığı neydi?


Malum, Medineliler onu çoşkuyla karşılayarak, hayli yorucu geçen çöl yolcuğunda beraber hicret ettiği “arkadaşı” Hz. Ebubekir’e yöneldiler. “Hayır” dedi “Allah’ın Resülü odur, ben Ebubekir’im…”


Hz. Peygamber yüksek bir yere çıktı, elinde megafon yoktu tabi ama o halde yalın ve yüksek bir sesle Medine’nin semalarına “ilk” şunları söyledi: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Birbirinizi sevmek için de aranızda selamı yayınız… Kin tutmayın, haset etmeyin, hasımlaşmayın, ey Allah’ın kulları kardeş olun! Bir Müslümana üç günden fazla kardeşi ile dargın durmak yakışmaz…”


Peki, “ilk” yaptığı neydi?


Mescit açmadan önce, ezan başlamadan önce, oruç, hac başlamadan önce “ilk” yaptığı neydi?


183 aileyi birbiri ile “kardeş” yaptı!


Aileler kardeşlerini alarak evlerine götürdüler.


Ne varsa bölüştüler ekmeği, aşı. Harç yaptılar şehre sevgiyi, barışı…


Öyle ki on aile bir ineğin sütünden içiyordu.


Kur’an bu durumu şöyle anlatır: “Bu şekilde sevgi ve merhamet yumağı haline gelenler artık Allah’ın kitabında birbirlerinin can yoldaşlarıdır!” (Enfal; 8/75).


Hani “Şeriat, tarikat yoldur varana, hakikat, marifet andan içeru” diyor ya Yunus, bunu hep batınilikte kullanıyorlar. Tasavvuf vadilerinde dolanıp gerçek hayattan kopuyorlar. Bu meşhur üçlemeyi de gerçek hayat mecralarına çekerek yorumlayalım, bakalım neymiş?


Şöyle düşünsünler mesela, neden hiç böyle anlamazlar: Peygamberimizin Medine’de yaptığı ilk iş kardeşlik ilanı olup İslam’ı hakikat düzeyinde anlamaydı. İlk, asıl ve esas olan buydu! Burada sen-ben yoktu; biz vardı. Her şey bire/bütüne katılmıştı, gerçek anlamda “sosyal tevhid” buydu!


Sonra sen tarikat düzeyine gerileyince malını kırka bölersin, 1’i benim, 39’u senin dersin.


Sonra şeriat düzeyine inince malını kırka bölersin, 39’u benim, 1’i senin dersin.


Oysa aslolan daima “ilk” olandır; hakikat, gerçek, hedef, gaye, ufuk buradadır.


Peygamberimiz işte bu ufku gösterdi… Hakikat, tarikat ve şeriatı anlayacaksanız böyle anlayın, bir şey kaybetmez, bilakis çok şey kazanırsınız…


“Mekke’nin ve Medine’nin ilkleri” bizimde ilklerimiz olsun, asıl o zaman Kur’an iliklerimize işleyecek, yüreğimize inecek, ete kemiğe bürünecektir…

İHSAN ELİAÇIK
http://www.haber10.com/makale/14516
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #2 : 17 Şubat 2009, 04:02:36 ÖS 16 »
Allah Razı olsun
ilki atladığımız için (mi?) çölde dolan(dırılı)p duruyoruz?

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Yeni seçim söylemleri
« Yanıtla #3 : 27 Mart 2009, 09:10:50 ÖÖ 09 »

Zaman zaman Anadolu’yu geziyorum.


Önceki hafta İzmit/Körfez, geçen hafta da Gaziantep ve Kayseri’deydim. Çok iyi izlenimlerle döndüm. Bir yanda şaşırtıcı bir dikkatle iki saat, üç saat dinleyen kalabalıklar… Soru soran gençler… Harıl harıl not tutan bayanlar… Kendini yenilemiş, ufku açık, çalışkan, gayretli, tanıdık yüzler… Gittikçe artan ilim havzaları… Yaşayan Kur’an okumaları vs… Diğer yanda yükselen binalar, gayet hijyenik ortamlar, steril bürolar, iyice göze batan bir zenginleşme…


Seyehat yazıları pek yazmam ama bunlara bir ara ayrıca değineceğim.


***


Seçim ortamı olmasından belki de dikkatimi çeken bir şey var: Numan Kurtulmuş ve Mehmet Bekaroğlu’nun söylemleri konuşuluyor…


Kanımca temsil ettikleri görüş, bulundukları yer ve söylemleri itibariyle bu seçimlerde “yeni”yi bunlar temsil ediyor. Bu nedenle üzerinde durmakta fayda var.


“Harun gelip Karun olmamak”, “Cipe binen türbanlı-durakta bekleyen türbanlı” tartışmasının derinden derine yayıldığını gözlemledim. Seçim sonrası süreç için dini çevrelerin ne konuşacağı ile ilgili de önemli bir ipucu da.


Çünkü bu, seçim ve parti tartışmasından çok öte bir şey…


Öyle ki bu söylemler bırakın AKP’yi bizzat Saadet Partisi’ni bile sarsacak nitelikte. Çünkü bu iki partinin sosyolojisi aynı dini ve kültürel iklimden besleniyor. Hatta olaya “bu açıdan” bakınca aralarındaki fark bile kayboluyor.


Ama şahsen ben Numan Kurtulmuş ve Mehmet Bekaroğlu’nun söylemlerinin ciddi ciddi bir farkı yansıttığına inanmak istiyorum, göreceğiz…


Bu nedenle söylemin kendisini son derece “sahici” bulmaktayım.


Umarım seçim malzemesi olarak kullanılmaz ve asıl girmesi gereken damara girer, esas mecrada seyreder.


***


“Yeni sınıftan” birisi bana “Ebuzer ismini duymak bile beni ürkütüyor” demişti. Bu gayet “rahatsız edici” ve “içe batan” söyleme verilen tepkiden de anlaşılacağı gibi, bu türden söylemler bıçakla keser gibi safların ayrışımına neden oluyor. Bakıyorsunuz, bir anda birçok kişi ve grup aynı koroya katılmış. Eski radikali, tarikatçısı, nurcusu, eskisi yenisi bütün “yeni sınıf korusu” hep bir ağızdan “Ne yani Müslüman zengin olamaz mı, Hint fakiri mi olacağız” nakaratını tekrar ediyor.


Abdurrahman bin Afv’a sarılmalar, Hz. Süleyman’dan örnek vermeler, rızkın onda dokuzunun ticarette olduğuna dair hadisler, mülkiyetin kutsal olduğundan dem vurmalar, bu söylemlerin solculuk ve komünistlik olduğunu ileri sürmeler…


Bir yerde “Peygamberimiz diyor ki: Üç şey ortaktır; su, ateş ve mera..” hadisini okuyunca “cipli” (jeepli) hacı abilerden birisi bana “Karılar da ortak olacak demene az kaldı hoca” dedi…


Sol kökenden gelenler bu tartışmaları sanırım nostaljik bir gülümsemeyle izliyordur…


Görüldüğü gibi daha on kamyon ekmek yememiz lazım. Bu konularda adeta yerlerde sürünüyoruz. Kur’an’da infak, kenz, istiğna, tekasür, tezkiye, arınma, mal, mülk, emek nedir? Ekonomi-politik neye denir? Mülkiyet, temellük, toprak, insan, toplum ilişkisi nasıl olur? Kamu nedir? Küresel kriz neden oluyor? Sovyetler niye çöktü? Marx kim? Kapitalist çağa Muaviye (Emevi) İslam’ından cevap çıkar mı? vs. bütün bunlara hacı abi tepkisiyle “İslam o değildir, bu değildir, İslam gelince her şey hallolur, beşeri sistem bunlar” mantığı ile tepki vermek Müslüman zihni güdükleştiriyor. Hem kendine, hem dinine, hem de çağa yabancılaştırıyor, başka bir gezegende gayet asude hacı abim…


***


Öncelikle işin dini ve kültürel köklerini konuşmamız gerekiyor. Yazılarımda yapmaya çalıştığım da esasında bundan ibaret.


Orada bir dönüşüm yaşanmadıkça bu işler böyle gelmiş böyle gidecektir.


Bize tarihten gelen yanlış şeyler var, bunu kabul etmeliyiz. Burası başlangıç noktası olabilir.


Kur’an mehcur bırakılmış, Peygamber mitolojikleşmiş, Ebubekr anlaşılmamış, Ömer hançerlenmiş, Ali yenilmiş, Ebuzer gömülmüş… Muaviye (Emevi) İslam’ı bize gelen! Abdurrahman ibn Afv’ın mülkiyet anlayışı bize ulaşan. Osman’ın ‘Hırkayı bana Allah giydirdi üç buçuk çapulcu (muhalif) istedi diye çıkarmam’ anlayışı bize gelen siyasi kültür. Kafa bu, kültür bu, anlayış bu… Topyekün dini iklim bu…


Buradan ne çıkar? İnsan mı tabut mu?


Ne çıkar görüyorsunuz.


Halbuki esas çizgi (sünnet) bu değil. O çizgi “Peygamberin kokusu kaybolmadan şeriatı kayboldu” (Hz. Aişe) sözünden da anlaşılacağı gibi unutulmuş, yenilmiş, gömülmüş bir çizgidir. Ve unutulduğu yerden hatırlanmayı, yenildiği yerden galebe çalmayı, gömüldüğü yerden de diriltilmeyi beklemektedir…


***


Bir zamanlar “İslam gelecek vahşet bitecek”, “Sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna doğru” diye duvarlara yazı yazdığımız şimdilerde “müteahhit” eskilerde “mücahid” arkadaşımız, “Diri diri gömülen kız çocukları” ayetinin tefsiri sadedinde söylediğim “Tuzla’da ölen işçiler” konusuna “Bunun din ile ne alakası var” diye tepki veriyor.


Dikkat: Kıyas-ı gayr-ı mükabil (tefsirde yanlış kıyas/karşılaştırma) değil; bunun din ile ne alakası var!


Bunu söyleyen Mevdudi’nin “Dört terim”ini, Seyyid Kutup’un “İslam’da sosyal adalet”ini, Ali Şeriati’nin “İslam ve kapitalizm” kitaplarını okumuş bir eski mücahit!


Artık bunlar öğrencilik yılları radikallikleri oluyor. Öğrenci evlerinin çay ve sigara dumanları arasında kalmış eski bir nostalji… Şimdi kariyerizm ve konformizm var; öyle ya artık onlar çok “ideolojik” şeyler ayol (!)


Ona göre insanların zengin olmasının, mülk yığmasının, cipe binmesinin, yoksulluğun, açlığın dinle alakası yokmuş. Bunlar bir takım ekonomik sorunlarmış. Din böyle şeylerle ilgilenmezmiş. İnsanların o özel hayatıymış, kimse karışmamalıymış. Din bir vicdan işiymiş, kul ile Allah arasına kimse girmemeliymiş!


***


“Kenz’i” (yığmayı/biriktirmeyi),“tekâsür’ü” (çoğaltmayı/zenginlik yarışını) ve “istiğna”yı (zenginliğini her şeye yeterli görme küstahlığını) Allah’ı ve ahiret gününü inkar etmekle ve tağutlaşmayla ilişkili gören bir Kitabın mensuplarını, kariyerizm ve konformizm bataklığı nasıl paçavraya çeviriyor görüyorsunuz, değil mi?


“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” (Mü’min değildir) diyen bir peygamberin günde kırk kez salavat getiricileri, “iktidar ve mülkiyet” denilen o ilişkiye girince ne hale geliyorlar görüyorsunuz, değil mi?


Çünkü tâ ilk başta, tefsir hocalarından dersler dinlerken, şeyhlerinden el alırken, üstatlarının kitaplarını okurken Allah’ı, kitabı ve peygamberi açın ve yoksulun davası olarak görmediler.


Hadi gördüler diyelim, ama bu hiç işlerine gelmedi.


Hadi işlerine geldi diyelim, zamanla bundan nefret ettiler.


Allah’ı açın, yoksulun, mağdurun ve mazlumun inleyen vicdanında değil; teoloji, kelam, tasavvuf, felsefe, fıkıh vs. vadilerinde dolanarak kariyer merdivenlerinde aramak işlerine geldi.


Allah’a gücü ve zenginliği için taptılar.


Eski Mısır’da gücünü ve zenginliğini yitiren Firavunların öldürülerek tanrılıktan düşürülmesi gibi, güç, zenginlik ve kariyer getirmiyorsa Allah’ı (dini, imanı) terk ettiler. Güç ve zenginlik neredeyse tanrıları o oldu.


***


Bu nedenle siyaset arenasını köklü çözüm mecraı olarak görmememe rağmen, Numan Kurtulmuş ve Mehmet Bekaroğlu’nun dilinde “vicdan siyaseti” olarak politik dile dökülen bu söylemin fitilinin neyi ateşleyeceği benim için merak konusu.


Çünkü her yeni ateş sıcaktır, aydınlıktır, umuttur ama yakar da.


En önce de düştüğü yeri yakar.


Bakalım tutuşturulmaya çalışılan bu ateşe ve yeni söyleme seçmenin tepkisi ne olacak, bu seçimlerde en çok bunu merak ediyorum.


*

Çevrimdışı m.ufukalp

  • Mehmet Ufukalp
  • ***
  • 423
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #4 : 27 Mart 2009, 12:03:27 ÖS 12 »
Kuran önceki ümmetlerin yaşadıklarından yaşayan ümmet ders alsın diye bahseder. Tarih tekerrür etmesin, geçmişten ders alınsın diye öğüt verir. Ancak görünen o ki, pek te değişen bir şey olmamış.
Talut, Calut, Tabut Irmak bu gün aynen var ve insanlarda tıpkı o zaman ki gibi davranıyor. En azından çoğunluğu.
O zamanın insanları, zalimlerin zulüm ve işgalleri altında bunalmış, bu ruhla Allahtan kendilerine bir kurtarıcı göndermesini dilemişlerdi. Dileyenler de kendileri idi. Allah Teala da onlara Talutu gönderdi. Ancak Allahın kriterleri beyefendilerin kriterleri ile uyuşmuyordu. Kim bilir belki Allahtan bir kurtarıcı hükümdar istediklerinde bilinçaltında bu kurtarıcının kendilerinden birisi olmasını arzu ediyorlardı. Bu yüzdendir ki, kendi hesapları ile ilgisi olmayan Talut karşılarına kurtarıcı hükümdar olarak çıkmıştı.
Şimdi de öyle değil mi? Musanın Tabutu konumuna Kuran sokulmuş değil midir? Kimisi Kurandan üfürüp üflemekle istifade etme yolunu seçmiş, kimisi de Kuranı kendi aklıyla sınırlandırmış, kendi aklının dar sınırları ile çizdiği Kuran anlayışını hiç kimseye ihtiyaç duymayacak tarzda kendine yeterli görmüş, dünya gezegeninde yalnız ve tek başına Kuran müfessiri olarak yoluna devam etmektedir.
Irmak ise, dünya nimetleri, heva ve hevese hitap eden her şey. Nasılda dalmışlar ırmaktan su içmeye, patlarcasına.
O zamanın insanları, düşmanları ile kuşatılmış olmalarına, onur ve izzetleri düşmanlar tarafından çiğnenmiş olmalarına rağmen, kendilerini kendi kendilerine üstün görüyorlardı. Nasıl bir üstünlükse. Bu yüzden kendilerinin arzuları istikametinde tecelli etmeyen kaderi ilahinin cilvesi Talutun hükümdarlığı onlara göre değildi. Onlar zengin ve soyluydu. talutta kim di? Bu gün de öyle değil mi? Bütün İslam ümmeti küffarın işgali altında olduğu halde, Araplar, Türkler, Hintliler kendilerini en iyi müslümanlar olarak görmekte diğerlerini beğenmemekte, ama düşman işgalinden bırakın kurtulmayı düşmanla işbirliği yapmaktadırlar.
İşte Talut: İran İslam Cumhuriyeti, İşte Calut: Abd, israil ve batı ülkeleri, İşte İsrailoğulları: İslam Cumhuriyetine düşmanlık eden calutların emrinde hareket eden islam ülkesi devletleri.
İşte ırmak: Dünya ve içindeki nimetler. Anlaşılmayacak bir şey yok elbette, her insan fıtratının gereği ne ise öyle anlamakta ve öyle anlamaya da devam etmektedir.

*

Çevrimdışı esen

  • ****
  • 925
  • "lalüebkem"
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #5 : 27 Mart 2009, 10:49:15 ÖS 22 »
evet geçen hafta burdaydı sayın ihsan eliaçık...
gerçekten harika bir konuşmaydı,kendisine duymasada burdan çok ama çok teşekür ediyorum..
evet ogün bizede söyledi hiç bu kadar dkkatli bir kalabalığa konuşmamıştım yanlış yapmaktan çok korktum dedi..
dinleme açısından çok elit bir topluluk vardı salonda.
 nerdeyse bir defter bitirdım dıyebılırım :)
sayın eliaçık Alak suresinden bahsetti ve özellikle tuğyan,istiğna kelimeleri üzerinde durdu.
tuğyanın sebebinin insanın kendini yeterli görmesi olduğunu vurguladı çünkü insanın bundan sonra kendini büyük görmeye ve direk başkalarına müdahele etmeye başlayacağını belirtti..
istiğnanın  aynı zamanda ekonomik bir kavram  olduğunu (zenginlik) belirtti..
zenginleşmek,mal mülk sahibi olmak kendini güvende görmek,herşeyi garanti altına aldığına inanmak gelecek kaygısı olmamak.....böyle bir insanda Allah a iman olur mu???
istiğna eden kişi hemen etrafına bakar gözünü başkasına başkasınınkine diker devamlı gözetmek ister,benim dediğim olsun ister yani daha fazlasını ister..
hz. muhammet,hz. ebubekir karun gibi zengin olmadılar,ölürken hiç birşeyleri yoktu..
işte yanlışın burda olduğunu zengin ile fakirin arasında uçurumlar varsa orda sorun vardır..
varlık bir değer haline getirmemelidir..
çözümün ise ALAK suresinde Allah a dönüş ile olacağını belirtti..
secde etmeyenin dua etmeyenin yani bu ibadetlere gerek duymayanın tuğyanlaştığını belirtti
tuğyanlık,müstağnilik zenginleşmekten mal mülk sahibi olmaktan kaynaklanır..
işte bu tür insanların sonlarından bahsetti
surede bu tür insanların sonlarının bu dünyada al aşağı edileceğinden ve yapılan tefsirlerde bu insanların cezalarının cehennem azabı oldugunu ama bunun yanlış olduğunu yoksa bu dünyada borularını öttüreceklerini belirtti
en sonda enerji kaynaklarına değindi sayın eliaçık
yani enerji kaynaklarının (su petrol v.s.)
nagatallah oldugunu belirtti
yani allaha aittir
bunların özelleştirilmek istenıldıgınden oysa bunların allaha ait oldugundan,lütfu oldugundan her insanın bunda hakkı oldugundan bahsetti
işte böyle böyle herşeye insanın sahip olarak derin zengin-yoksul ayrımlarının olacağını böyle yerlerde müslümanlığın olmayacagını kıskançlık nefret olacagını belirtti
özellikle kendisine bazı cemaatler,tarikatlar hakkında ne düşündüğünü sorduklarını anlattı ve ben hemen o topluluğun zengın ve fakır arasındaki uçurumuna bakıyorum artık dedi ve ona göre kanaatıımı belirtıyorum dedi..
çok ama çok faydalandığım bir konuşmaydı allah razı olsun
notlarımı yazdım buraya çok kopuk oldu biliyorum bu işte usta kardeşlarımden özür diliyorum anca bu kadar düzeltebildim çünkü çok hızlı hızlı almıştım notları..

cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #6 : 27 Mart 2009, 10:58:03 ÖS 22 »
teşekkür ederiz esen
az çok takip ettiğimiz için makalelerinden senin kısaca değindiklerinden hızlı bir beyin jimnastiği yapmış oldum...

Allah Razı Olsun
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #7 : 27 Mart 2009, 11:26:22 ÖS 23 »
süpersin esenciğim,
maşallah çok güzel notlar almışsın..
hepsini okudum ve faydalandım. Allah razı olsun.
İhsan Eliaçık Bursa'ya da gelmişti, gitmiştim..
Bir topluluğu tanımak için o grup içindeki en zengin ile en fakiri çağırın ona göre değerlendirin cümlesi/düşüncesi de oldukça iyiydi. Sizde de tekrarlanmış.. Gerçekten önemli..
Allah razı olsun.
Notlarının takipçisiyim artık esenciğim.. :) Lütfen bizimle de paylaşmayı unutma.. Allah razı olsun :)

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt:DAĞLARDA ÖLEN MUHSİN
« Yanıtla #8 : 28 Mart 2009, 09:35:04 ÖÖ 09 »
Dağlarda ölen Muhsin


Birkaç ay önceydi.


Ankara’da BBP kongresi oluyordu veya henüz olmuştu sanırım.


Ankara’dan sevgili Mahmut Akyol kardeşim telefonda “Hocam evimde bir misafir var, sürpriz olsun,kendisine veriyorum” dediğinde hiç aklıma gelmemişti o olduğu.


“Mahmut bey sizden epey bahsetti. Yazılarınızı Yarın Dergisi’nden beridir takip ediyoruz. Memleketin dürüst siyasetçilere, cesur yazarlara, haykıran şairlere ihtiyacı var. Görüşelim, tanışalım, halleşelim kardeşim…” sesi hala kulağımda.


Orta Anadolu şivesiyle konuşuyor, arada bir “Sende bilirsin, hani bizim Anadolu’da bir söz vardır” diye ekliyordu.


Kendime o kadar yakın hissettim ki anlatamam.


İlk bıraktığı izlenim delikanlılık, dürüstlük, mertlik, içtenlikti.


O sesi sevmiştim, daha görüşecektik, “halleşecek”tik…


***


Muhsin Yazıcıoğlu “özeleştirisi” olan birisiydi.


Kur’an’ın tabiri ile “kendini/yaptiklarini elestirebilen kişilik” (nefsu’l-levvame) özelliği vardı. Bunun için ayrıca değer veriyor ve saygı duyuyordum.


Muhsin Yazıcıoğlu “bir fikri, bir davası” olan birisiydi.


Kariyerizmin ve konformizmin her yanı sardığı, “kendisinden” başka derdi olmayanların mantar gibi her yana yayıldığı ı bir ortamda, “kendisi” dışında bir şeye, bir fikre, bir davaya inanmak başlı başına bir meziyetti. Bunun için de önemsiyordum.


Aramizda yedi yas olduguna gore Mamak cezaevinde yattigimizda ben 19, o 26 yasindaymis.Koguslarda karisik yattigimizdan ulkucu ranza arkadaslarimizin surekli kullandigi ''Reis hucrede,yasiyor,direniyor... '' cumleleri benim icin de hep moral ve direnc kaynagi olmustu.


Mamak’ta hoyratça kıyılan “idealist” bir kuşağın son temsilcisi gibiydi.


28 Subat da soyledigi ''Millete yoneltilen silaha selam durmam''sozu biz arazidekilere ilac gibi gelmisti.


Bunlar hic unutulur mu?


Bu nedenle olum haberini duyunca sanki kolum kanadım kırıldı, 'galiba neslimiz tukeniyor' hissine kapıldım.


Geçen seçimlerde “Millet bizi nadasa bıraktı” demişti. Serpilmeyi bekleyen tohum gibi gününü bekliyordu. Kimseye bulaşmadan süren bu asilce bekleyişi hep takdir etmişimdir.


Ve Muhsin başkan mahpus şehirlerde değil; dik durmanin sembolu dağlarda öldü!


***


Çekip gider gibi…


Dağlarda ölen Reis…


Sanırım onu hep böyle hatırlayacağız.


Ama ölümü çok anlamlı ve çarpıcı geliyor bana.


Dağlar ve ölüm…


İnsana neler hatırlatmıyor ki…


BBP’liler, ülkücüler, Alperenler, sevenleri, dostları üzülmesin.


Anadolu’nun karlı dağlarında ruhunu Allah’a teslim etmek her lidere nasip olmaz.


Maraş’ın dağları Muhsin’i iki gün vermedi.


Sivas’ın, Göksun’un, Elbistan’ın ovaları onu iki gün sakladı.


Annesinin ağlayan yüzünden, bembeyaz yemenisinden buram buram Anadolu akıyordu.


Tıpkı benim, senin hepimizin anası gibi.


Dağlarda ölen “Muhsin”…


Yani Anadolu’nun dağlarına gömülen “Güzel insan”…


“Ben bu dağların maralıyam” der gibi gitti.


Maral yani meral; ceylan, karaca, sevgili…


“Ey mor dağların maralı! Sana dağlarda ölmek yaraşırdı” diyesi geliyor insanın.


O sesi çok sevmiştim; görüşecek, kaynaşacak, halleşecektik…


Dağlara gömülen “Muhsin”, şehirlerden dirilir inşallah.


Yeterki butun dağlarımızın başı sağ/dik olsun.


Ruhu şad, mekanı cennet olsun.


Allah sevgi ve merhametine alsin.

R.İHSAN ELİAÇIK
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: R.İhsan Eliaçık
« Yanıtla #9 : 07 Nisan 2009, 09:20:57 ÖS 21 »
Alıntı
esen
evet geçen hafta burdaydı sayın ihsan eliaçık...

istiğnanın  aynı zamanda ekonomik bir kavram  olduğunu (zenginlik) belirtti..
zenginleşmek,mal mülk sahibi olmak kendini güvende görmek,herşeyi garanti altına aldığına inanmak gelecek kaygısı olmamak.....böyle bir insanda Allah a iman olur mu???
istiğna eden kişi hemen etrafına bakar gözünü başkasına başkasınınkine diker devamlı gözetmek ister,benim dediğim olsun ister yani daha fazlasını ister..


102 tekasür suresi


Mekke döneminde inmiştir. 8 âyettir. Tekâsür, mal, mülk ve çoluk çocuğun çokluğuyla övünmek demektir

1, 2.  Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.     
3.    Hayır; ileride bileceksiniz!    
4.    Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz!    
5.    Hayır, kesin olarak bir bilseniz...    
6.    Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz.    
7.    Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz    
8.    Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?



mevdudi tefsir :

 Burada "elhakumu't tekâsur" kullanılmıştır. Bunun anlamı o kadar geniştir ki, uzun bir yazıda bile zor açıklanabilir. "Elhakum lehu"nun asıl manası "gaflet"tir. Ama Arapça'da bu kelime, "her şeyden ilgiyi kesen meşgale" anlamında kullanılır. Bu maddede "kelimesi kullanıldığında anlamı, "bir lehu (meşgale) seni o kadar "Elhakum" cezbetmiştir ki, gözünde hiçbir şeyin önemi kalmamıştır. O, senin üzerine musallat olmuştur. Gece gündüz onunla meşgul olarak herşeyden gafil olmuşsunuz."

"Ettekasür", "kesret"tendir. Onun üç anlamı vardır. Birincisi, insanın en fazla "kesret" elde etmek için çalışmasıdır. İkincisi, insanların bolluk elde etmek için birbirleriyle yarışması ve birbirlerinin üzerine çıkmaya çaba göstermesidir. Üçüncüsü, insanların birbirlerine karşı kibirli davranmalarının bolluk dolayısıyla olmasıdır.

Dolayısıyla, "elhakumu't tekâsur"un manası, tekâsur size o kadar çekici gelmiştir ki, ondan daha önemli şeylerden gafil olmuşsunuz. Bu cümlede, tekâsur ile ne kastedildiği açıklanmamıştır. "Elhakum" da hangi şeyden gafil olduğu izah edilmemiştir. "Elhakum" (sizi gafil etmiştir.) sözünün muhatabının kim olduğu belirtilmemiştir. Bunu tasrih etmemesinden dolayı bu kelimelerin ıtlakı çok geniş anlamlara, eğlence ve lezzet vasıtalarına, kuvvet vesilelerine, iktidar sağlama çabasına, ve onu elde etmek için yarışmalarına, elde edince de birbirlerine kibirli davranmalarına şamildir. Aynı zamanda "elhakum"un muhatabları da sınırlı değildir. Her devirde insanlar fert veya toplum olarak da olabilir. "Elhakumu't tekâsur"un insanları bu kadar cezbederek hangi şeyden gafil ettiği tasrih edilmemiştir. Bu nedenle anlamı çok geniştir. Yani bu tekâsur insanlara o kadar musallat olmuştur ki, onlar, daha önemli şeylerden gafil olmuşlardır. Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insanî seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağına aldırmazlar. Onlar refah, cismanî lezzetler ve çok fazla imkanlar elde etmek isterler. Ancak sonunun ne olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askerî kuvvet ve en gelişmiş silahları elde etmek isterler. Bu yolda birbirleriyle yarış içindedirler. Fakat onlar, bütün bunların, Allah'ın arzında zulüm yapmak ve insanlığın felaketini hazırlamak anlamına geldiğini düşünemezler. Kısaca "tekâsur", insanları ve milletleri içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevî lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
İntizâr (Bekleyiş) ve İnzâr (Uyanış)
« Yanıtla #10 : 20 Nisan 2009, 07:21:28 ÖS 19 »
İntizâr (bekleyiş) ve inzâr (uyanış)

Beklemek” ve “uyanmak” ile ilgili Türkçe’de o kadar çok türkü, deyim, deyiş var ki;


1- “Üç gün dedin, beş gün dedin aylar oldu gelmedin/Geçen cuma gelecektin haftalardır gelmedin”… “Her seher vaktinde doğanlar gibi/Sabah güneşimi bekledim durdum”…


2- “Uyan uyan Üsküdar’da sabah oldu”… “Uyan uyan sabah oldu/Namazını kıl”… “Uyan çoban uyan sürüde kurt var/Mor koyun yaralı kuzu perişan…”


Birinci guruptakiler “ebedi bekleyişi” (intizâr), ikinci gruptakiler “dinamik uyan(dır)ışı” (inzâr) anlatırlar.


Birinci guruptakiler beklemeyi, durmayı, oturmayı, ikinci guruptakiler harekete geçmeyi, atılımı, praksisi ifade ederler.


İntizâr ile inzâr…


Mehdi gelecek, mesih dönecek, peygamber çıkacak!” ile, “Ölüm var, afet kapıda, kıyamet kopacak!” demek arasındaki fark…


Bugün de gelmedi” ile “Yürü ya kulum!” arasındaki fark…


Bekleyiş ile uyandırış yani intizâr ile inzâr arasındaki fark…


Bu yazının konusu bu…


***


İNTİZÂR: Sözlükte “Gözleyiş, bekleyiş, gözetleyiş” demektir…Türkçe’de nazar etmek (bakmak, gözlemek), nazar değmek (göz değmek), muntazır olmak (gözler/bekler/bakar halde olmak), nazariye (teorik görüş, fikriyat) kelimeleri de bu köktendir… İntizâr inancı eski dünya dinlerinde (Mahaviracılık, Mecûsilik, Yahudilik, Hristıyanlık) son derece yaygın bir itikattı. Genellikle geçmişte yaşamış tanrı-kral veya yarı-tanrı bir kahramanın geri dönüşünün beklenmesi şeklinde yer etmişti. Örneğin eski Mısır tanrı-kralları ölürler ve mezarlarından üç gün sonra kalkar tekrar kaybolurlardı. İsa’nın mezarından üç gün sonra kalkması paskalyası (anastasis) de buradan geliyor…


Hindistan’daki Caynaizme göre Mahavira, dünyaya belirli aralıklarla gelen kurtarıcılardan (cayna) biriydi. Mahavira’dan önceki son kurtarıcı (cayna) 250 yıl kadar önce gelmişti. Çünkü Tanrı her 250 yılda bir cayna (kurtarıcı) gönderir ve insanlığı temize çıkarırdı. Mahavira’nın kurtuluş öğretisine (eskatoloji) göre dünya kuruluşundan beri canlı bir öz olan civa (ruh) ve cansız nesnelerden aciva (madde) oluşur. Civalar doğaları gereği tüm bilgiyi, erdemi ve sonsuz mutluluğu içerirler. Bu özelliklerini açıkça göstermemelerinin sebebi daha baştan türlü maddelerle kirlenmiş, bulanmış olmalarıdır. Böylece gerçekte kusursuz ve ölümsüz olmaları gereken civalar ölümlü, maddi vücutlarla bağlanmış olurlar. Civanın bu kirli maddeye bağlanmışlıktan kurtulmasının yolu, maddeden bağımsızlaş­ması ve yeni kirlenmiş maddelerin alınmasının önlenmesiyle mümkündür. Bu da ancak bu tanrısal özelliklere sahip kurtarıcının (cayna) gelişi ile sağlanabilir…


Mecûsi bekleyiş (intizâr) felsefesine göre de insanlık tarihi üçer binlik dört devreden oluşur. Dördüncü devrenin başında insanlara yardım etmek için Ahura-Mazda Zerdüşt’ü gönderir. Tanrı, onun ruhunu henüz ikinci devrin başında yaratmıştı ve o zamandan beri sonsuz alemde ruhen yaşıyordu. Zerdüşt’ün yaptığı tebliğ bin yıl sürecektir. Zerdüşt’ten sonraki ikinci bin yılda, yine Zerdüşt’ün zürriyetinden bir peygamber gelecektir. Bu peygamberin tebliği de bin yıl sürecek, üçüncü bin yılda ise beklenen mehdi zuhur edecektir. Adı Soşyant olan bu mehdi dünyaya hakim olan şer güçlerini temizleyecek, Zerdüşt’ün tebliğini yenileyecek, dünya Zerdüşt’e inananlar ile dolacaktır. Bin yılın sonunda ise, hakimiyeti Ahura-Mazda’ya teslim edecek ve bu suretle dünya son bulacaktır…


Mahaviracılıktaki “Cayna” ile Mecûsilikteki “Şoşyant”ın, Kitab-ı Mukaddes geleneğinde (Yahudi-Hristıyan) “Mehdi” ile “Mesih”e dönüştüğünü görüyoruz. Çok bilindiği için Yahudilik ve Hristıyanlığa girmiyorum. Nasıl olsa bir takım rivayetler yoluyla İslam’ı da etkilemiş, çoğunuz biliyor ve hatta belki de inanıyorsunuz (!).


İşte bunlar eski dünya dinlerinin bekleyiş (intizâr) inanışlarıydı.


Bu inanışların İslam muhitinde örneğin Buhari’de veya Risale-i Nur’da geçiyor olması durumu değiştirmez. Oralarda geçen her şeye körü körüne inanacağız diye bir şey yok. Bu kitapların da eleştirel analize tabi tutulması gerekir. Gerçi bu türden kitaplara bile sızmış bekleyiş (intizar) rivayetlerini Kur’an’ın inzâr anlayışı doğrultusunda tevil etmek de mümkün ama ben böyle yapılmasından yana da değilim. Bunlar, Kur’an’ın reforma uğrattığı eski dünya dinleri itikatlarının, tekrar yol bularak İslam muhitine sızma girişimleridir ki eleştirel analiz eksikliğimiz yüzünden ne yazık ki yerleşmişlerdir. Bu tür rivayetlerin kesin bir dille dışlanmaları ve reddedilmeleri gerekir.



***


Kur’an’da bu tür inanışlardan eser yoktur.


Kur’an tam bir reformla bu itikatları dönüştürmüş, dinî dünyaya yepyeni açılımlar getirmiştir. Kur’an’ın getirdiği bu reformlardan habersiz olanlar eski dünya inançlarını asılsız rivayetler kanalı ile savunadursunlar, bakın Kur’an’ın dediği ne.


Kuran’ın gelişi ile birlikte insanlıkta bekleyiş (intizâr) felsefesinin sona erdiğini, eski dünyadan yenidünyaya esaslı bir geçişin sağlandığını görüyoruz. Bu geçişi sağlayan ana kavram ise “inzâr”...


Peki, nedir inzâr?


İNZÂR: Sözlükte mastarı “Adamak, kendine gerekli kılmak” demektir… Buradan, uyarmak, ikaz etmek, bir şeyi haber verip korkutmak, ültimatom vermek (inzâren), birbirini uyarmak (tenâzur), uyarı, uyarma, alarm, ikaz, ihtar (inzâr), uyarıcı, uyaran (munzir), uyarıcı, korkutucu, ikaz, uyarı, alarm (nezîr), yangın alarmı (inzâru’l-harîq) kelimeleri gelir… İnzâr kelimesi orta harfi “dat” ile okunduğunda “bakmak, beklemek” anlamı kazanır. Dolayısıyla inzâr “İleride şu fenalık var, ona bakar olun, ondan sakının!” diye uyarmaktır. “Uyarmak” kelimesi de eski Türkçe’de (11. yy) “uyandırmak, uykudan kaldırmak” anlamına gelen odhunmak sözcüğünden geliyor. Yeni Türkçe’de (1974) uyarı, uyarmak şeklinde yeniden türetilmiş. Bu durumda inzâr edilmek uykudan uyandırılan kişinin hali oluyor; gözlerini açıp uyanıyor, etrafını görmeye başlıyor.


Kur’an lisanında inzar üç şeyi: 1- Mevt (ölüm) 2- Afet (deprem, sel, tufan, çöl fırtınası, volkanik patlama, yıldırım vs.) 3- Kıyameti haber verip “İleride bunlardan birisine maruz kalabilirsiniz, o gün gelmeden evvel gaflet uykularından uyanın, kendinize gelin, aksi halde tövbe etmeye vakit bile olmayabilir” diye uyarıda bulunmak anlamında kullanılıyor. Arap muhayyilesinin yangın alarmına inzâru’l-harîq demesinden de anlaşılabileceği gibi inzâr, Türkçe’de “alarm durumu”, “alarm vermek”, “alarm zilleri çalmak” deyimlerindeki manayı çağrıştırır; “Kuraklık, kıtlık alarmı veriyor.” vb.


Kur’an intizar itikadını, inzara dönüştürdüğü gibi örneğin ölmüş eski bir kahramanın mezarından kalkışı (anastasis) inancını da yine kalkmak anlamına gelen qıyâmet sözcüğü ile ifade ediyor. Yalnız bu kalkış tanrı-kralların veya yarı-tanrı kahramanların herkes dururken mezarından tek başına kalkışı değil; tüm insanlığın mezarlarından topyekün kalkışı anlamında kullanıyor.


Demek ki Kur’an eski bir kahramanın beklenmesi manasındaki intizarı, üç şeyin; 1- ölüm 2- afet 3- kıyametin gözlenmesine/ona karşı uyanık olunmasına/alarm halinde bulunulmasına (inzâr), tanrı-kral veya yarı-tanrı kahramanın mezarından diğer herkes yaşıyorken kalkmasını (anastasis) ise tüm insanlığın yeniden dirilerek ayağa kalkışına (qıyâmet) çevirmiş oluyor.


Şu halde ölüm, afet ve kıyamet dışında gelmesi beklenecek/gözlenecek bir şey yoktur.


Hiçbir eski insan/peygamber/kahraman geri gelmeyecektir: “Senden önce hiç bir insana ölümsüzlük vermedik. Sen ölürsen onlar sonsuza kadar yaşacaklarını mı sanıyorlar?” (Enbiya; 34).


Demek ki ölüm, afet ve kıyamet ile uyarmaya/uyanışa çağırmaya “inzâr”, bunu yapana da “munzîr” deniyor. Allah tarih boyunca uyaranlar/uyanışa çağıranlar (munzirun) göndermiş ve insanlığı gaflet uykularından uyanmaya çağırmıştır.


İşte Kur’an’ın “inzâr” dediği şey bu oluyor.


***


İnzârın ilk surelerden itibaren bütün Kur’an boyunca ısrarla işlendiğini görüyoruz.


Kısa bir demet;


İlk surelerde; “İşte böyledir afet! ahiretin azabı ise çok daha büyüktür, ah bir bilselerdi!” (Kalem;33), “Can boğaza dayanıp yatağa düşünce imana gelmek için vakit çok geçtir; artık isteseler de yapamazlar.” (Kalem; 42), “Göğün paramparça olacağı ve Allah’ın sözünün gerçekleşeceği gün!” (Müzzemmil; 18), “Unutma ki diriltici soluğa üflenince çok zorlu bir gün olacak. Kafirler için hiç de kolay olmayacak!” (Müddesir; 8-10), “Cehennem ateşi gerçekten çok büyük bir olaydır. Bu insanoğluna bir uyarıdır, iyiyi ve kötüyü seçmek isteyen herkes için bir uyarı!” (Müddesir; 35-37),


Orta surelerde: “Onlar, önceki çağlarda yaşayanların başlarına gelen günler gibi günler mi bekliyorlar? Söyle onlara: Bekleyin bakalım, ben de sizin gibi bekliyorum.” (Yunus; 102), “İşte bunlar geçmiş uygarlıklardan sana anlattığımız kimi önemli haberlerdir. Onların kalıntılarından hala ayakta olanlar da var, biçilmiş tarlalar gibi silinip gidenler de…” (Hud; 100), “Şu halde hangi ülke halkı, gece vakti uyurken ya da gündüz vakti koştururken afetimizin ansızın gelip çatmayacağından emin olabilir? Allah’ın neler yapabileceğinden çok mu eminler? Doğrusu ancak vurdumduymaz bir halk Allah’ın neler yapabileceğinden gayet emin yaşayabilir.” (A’raf; 97-99), “Görmüyorlar mı ki yerküreyi zaman zaman yokluyoruz, kaçınılmaz sona doğru hızla yaklaştırıyoruz.” (R’ad; 41),


Son surelerde: “Dilleri, elleri ve ayaklarının dile gelip yaptıklarını anlatacağı gün…” (Nur; 24), “İnsanlar sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. Cevap ver; Onu ancak Allah bilir. Kim bilir, o saat belki yarından da yakın!” (Ahzab; 63), “Kendileri oturup da savaşa giden kardeşleri için ‘Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi’ diyenlere söyle: Eğer bunda samimi iseniz ölüme çare bulun bakalım!” (Al-i İmran; 168)


Bunlar binde bir bile değil.


Böyle ölümü, afeti (azabı/musibeti) ve kıyameti hatırlatan, sürekli olarak; ister savaşta ister barışta, isten hazarda ister seferde, ister boşanma davası olsun ister miras bölüşümü hiç fark etmiyor, parağraf başlarında, aralarda ya da cümle sonlarında Kur’an sürekli olarak “inzâr” ediyor yani ya ölümü, ya afeti, ya da kıyameti haber veriyor, uyarıyor, uyanışa çağırıyor…


Yaşayan Kur’an perspektifinden bakarsak, bizim de birbirimize bunu yapmamızı istiyor.


Mehdi-i muntazır (beklenen yolgösterici) beklememizi değil; Mehdi-i munzir (yaşayan yol gösterici/uyarıcı/uyanışa çağıran) olmamızı istiyor.

‘Üç gün geçti, beş gün geçti; haftalardır gelmedin’ diyen, günler, aylar, yıllar, çağlar geçti hala gelmeyen ve zaten gelmeyecek de olan “ebedi bekleyişe” değil; ‘uyan çoban sabah oldu, sürüde kurt var, mor koyun yaralı, kuzu perişan’ diyen “dinamik uyanışa” çağırıyor.


İntizâr ile inzâr arasındaki farkı anlamamızı istiyor. Aksi halde İslam “dinlerden bir din” yerine konulmuş olacak ve dini dünyaya “bu konuda da” getirmiş olduğu yenilik ve reform gözardı edilmiş olacaktır…


***


Dalların meyveye durmasını beklemek ile tohum ekmeye başlamak arasındaki fark…


Karanlığın geçmesini beklemek ile bir mum yakmak arasındaki fark…


Ölmüşün intizârı (ebedi bekleyiş) ile yaşayanın inzârı (anlık/dinamik uyanış) arasındaki fark…


Mezar sessizliği ile yaşam cıvıltısı arasındaki fark…


Gerçek hayat dini “fışkırıp ruhu mücerret gibi” hangisinden çıkar?


İntizârdan mı, inzârdan mı?


R.İHSAN ELİAÇIK
Haber10.com

Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

Peygamber harikalar diyarında
« Yanıtla #11 : 27 Nisan 2009, 03:38:22 ÖS 15 »
Peygamber harikalar diyarında

“Alis Harikalar Diyarında” (Alice’s Adventures in Wonderland), Lewis Carroll mahlasını kullanan Charles Lutwitge Dodgson tarafından 1865 yalında yazılan bir çocuk romanı… Roman, Alis adında bir kız çocuğunun, bir tavşan deliğinden geçerek girdiği fantastik bir dünyada başından geçen hikayeleri anlatır…


Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Türkiye’nin en büyük kentsel parkı olma özelliğini taşıyan çocuk parkının ismi de buradan mülhem ‘Harikalar Diyarı’…


Parkın en ilgi çeken köşelerinden biri ise çocukların rüyalarını süsleyen masal kahramanlarının heykellerinin bulunduğu Masal Adası... Çocuklar için Nasrettin Hoca, Keloğlan, Red Kit, Şirinler, Gülliver, Asteriks, Taş Devri, Pinokyo, Kırmızı Başlıklı Kız, Walt Disney gibi masal kahramanlarının büst yerleri oluşturulmuş…


Ee ne olmuş diyeceksiniz…


Şu: Ne hicri ne de miladi tarihi bile uymayan ve tamamen bir kurgu olan “Kutlu Doğum Etkinlikleri”nin çoğunda Peygamberimiz tam bir ‘harikalar diyarı’ kıvamında anlatılıyor.


Hiç gitmem bu tür toplantılara.


Ama bu sene bazılarına gittim, gözlerimle gördüm, duydum.


Bu etkinlikler vesilesiyle peygamberimizi bir ‘gerçek hayat örnekliği’ olarak anlatmaya çalışanları kastetmiyorum. Onların gayretini görmezden gelecek de değilim. Ama gördüklerim ve duyduklarım üzerine konuşuyorum.


Aslında bu tür anlatılara pek suç da bulamıyorum. Ne yapsın garibim bütün dini kitaplar peygamberleri öyle anlatıyor. Vaizlerimiz de orada ne bulduysa çıkıp vaazını veriyor.


Dini kültürümüzde peygamberlerin bir harikalar diyarı kahramanı gibi anlatılması ne derece doğru?


Sanki bir masal adasında yaşıyorlar… Çizgi filmlerdeki gibi uçan kaçan, tavşan deliğinden geçen, kayadan deve çıkaran, balığın karnında yaşayan, ateşe atılınca yanmayan, gökten kanatlı koç inen, denizleri yaran, ölüleri dirilten, gezegenlere yolculuğa çıkan fantastik bir dünya…


Çocukluğunuzdan beri duymuşsunuzdur. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin harikalar diyarı parkı gibi Diyanet de benzer bir park açsa ve oraya peygamberlerin yaşadığı masal adası benzeri bir ada yapsa sanırım farkı olmaz.


***


Doğru, dini dünya biraz da fantastik bir dünyadır. Böyle fantastik masal kahramanları üzerinden insanların “inanmaya” alıştırıldığını, mevcudu aşabilme azminin gösterildiğini söyleyebilirsiniz. Evet, bu bir yöntem olabilir. Zaten masallar biraz da bunun için vardır.


Dinin, peygamber masalları üzerinden “büyükler için de” bunu yapmaya çalıştığını söylerseniz, işte orada durun derim.


Hangi din, hangi peygamber? diye sorarım.


Tamam, önceki dinlerde böyle şeyler çok. Fakat bu dinleri reforma uğratmak, harikalar diyarını yaşayan/yaşanan bir diyara dönüştürmek, bunun için de dini dünyaya reel, rasyonel ve praksis bir bakış açısı getirmek esas ‘misyonu’ olan “gerçek hayat dini İslam” söz konusu olduğunda bu geçersizdir!


Aksi halde İslam’ı fena halde ıskalamış olursunuz.


***


Bu açıdan bakıldığında “alemlere rahmet” olarak gönderilen yani insanlıkta sevgi ve merhameti yaymak/yerleştirmek/yaşamak/yaşatmak için gönderilen “Allah’ın kulu ve elçisi” bir harikalar diyarı kahramanı değildir!


Bir tavşan deliğinden geçerek masal adasına gitmiş ve orada fantastik bir hayat sürmüş değildir. Doğduğunda ne Kisra’nın ateşi sönmüş, ne Bizans’ın gölleri kurumuş, ne de yıldız kaymıştır.


Hepimiz gibi bir “beşer” olarak doğduğunda hiçbir şey olmuş değildir.


Kainat onun ‘yüzü suyu hürmetine’ de yaratılmış değildir.


Kur’an kainatın hangi şeyden ve ne amaçla yaratıldığını açık açık söyler.


Bunlar, “Hristıyanların İsa’yı aşırı sözlerle övmesi gibi siz de bani aşırı sözlerle övmeyin” sözünden de anlaşılacağı gibi ‘kraldan fazla kralcı’ kesilip hem Kur’an’a aldırış etmeme ve hem de peygamberin uyarılarını dinlememedir.


Bu ümmet önceki ümmetlerin ‘keler deliğinden geçse geçmesi’ gibi adım adım onları izlemiş ve ne yazık ki bunları yapmıştır.


Yanlış olan bunları hala sürdürmek, Kur’an’ın tabiri ile kendini kınayan nefs (nefsu’l-levvâme) yani özeleştiri yapabilen kişilik olamamak, dinî kültürümüzdeki hurafeleri ‘levm’ etmeye yanaşmamak ve hatta bunlardan maddi ve manevi menfaat beklemeye kalkmaktır.


Oysa…


Ne olduysa onun ‘öksüz yüreğinde’ olmuştur. Esasında Muhammed, insanlığa dair esaslı sorular ve büyük arayışlar içinde çıktığı, derin vicdani sorgulamalar ve metafizik gerilimler yaşadığı “Hira” da dünyaya gelmiştir. Oradan şehre inmiş, büyük hareketini başlatmış, iddialarının arkasında durmuş, Bedir’de, Uhut’da vuruşa vuruşa tarihin meydanına çıkmış, böyle böyle ‘doğmuş’tur!


Allah’ın iradesi bir öksüzün vicdanında dile gelmiş, oradan insanlığa seslenmiştir.


Bu, tamamen bir gerçek hayat öyküsüdür.


Hepimizin bir benzerini yaşayabileceği bir yaşam hamlesi…


Onun için “Allah’ın kulu ve elçisi” nde bizim için güzel örnek (usve-i hasene) vardır.


Oysa hiçbir harikalar diyarı kahramanı örnek alınamaz.


***


Hz. Peygamber’in kim olduğu, en iyi, ezanda anlatılır; “Şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir!”


Bu cümle ikişer kereden günde beş kez 72 bin cami minaresinden tekrar edilir.


Türkiye semalarıyla birlikte tüm İslam dünyası semaları bu sözlerle inler.


Türkiye’de günde 72x5= 360x2= 720 bin kez “Muhammed Allah’ın elçisidir!” sözünü duyarız, sadece bir günde!


Bu, Kur’an’ın söylediğine tamamen uygun yüksek sesle haykırıştır.


Çünkü “Muhammed” ismi Kur’an da dört yerde geçer. Üçünde ezandakiyle aynı; ‘Muhammed Allah’ın elçisidir” der (Al-i İmran; 144, Ahzab; 40, Fetih; 29), birinde de “Muhammed’e indirilen” denir. (Muhammed; 2).


Hatta birinde “Muhammed, Allah’ın elçisinden ‘başkası’ değildir!” denerek “başkası” değil; sadece “elçi” (resul) olduğu ısrarla vurgulanır. (Al-i İmran; 144).


Bir çok yerde de ısrarla onun bir mecnun (gizli güçlerle irtibatı olan, tılsımcı, muskacı), şâir (kelime büyüleriyle hayal kuran), kâhin (gelecekten haber veren, şifreci), sihirbaz (büyücü, falcı), muallem (öğretilmiş, beyni yıkanmış) olmadığı vurgulanır. (Tekvir; 22, Hakka; 41-42 Müddesir; 24, Duhan; 14, Tur; 29).


Peygamberimizin bizzat daha sağlında bu konularda uyarılarda bulunduğunu görüyoruz.


İleride olacakları sezmiş olmalı ki “Hakkımda, Hıristiyanların Meryem oğlu İsa`ya yaptıkları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir kulum. Benim için ‘Allah`ın kulu ve elçisi’ deyin.” diye özellikle tembihlemiş (Buhari; Enbiya 44, Tırmizi; Şemail 55, Kütüb-i sitte; Medh 5392).


Ya da şu rivayetteki gibi: “Beni Amir heyetiyle Allah’ın elçisinin yanına gitmiştik. ‘Sen bizim efendimizsin!’ diye hitap ettik. “Efendi, Allah`tır!” buyurdular. Biz “Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!” dedik. Bize “Hepsi bu kadar. Sakın Şeytan sizi uçurmasın” buyurdular. (Kütüb-i sitte; Medh 5391).


Görüldügü gibi hep o ezandaki cümle vurgulanıyor; Muhammed Allah’ın elçisidir!


Peki, neden?


Çünkü…


1- Peygamberlik, mecnunluk, kâhinlik, şâirlik, sihirbazlık, muallemlik, ruhbanlık ve din adamlığı ile daima karıştırılmıştır. Hala da öyledir.


2- Kur’an bütün bunları reforma uğratarak Sami/Arap muhayyilesindeki peygamberliğe reel, rasyonel, praksis (gerçekçi, makul, pratik; hayata dönük) bir yaklaşım getirmiştir.


Bunların farkında değilseniz peygamberi harikalar diyarında dolandırır, eski peygamberlik anlayışı ile karıştırır, böylece bir masal kahramanı haline getirmiş olursunuz. Nitekim ‘sorgulanmamış’ dinî kültürümüzün bunu başardığını (!) görüyoruz.


***


Şöyle ki:


Peygamberin sağlığında inkarcıların sürekli istedikleri; yerlerden pınar fışkırtmak, Uhud dağını altın yapmak, ayı yarmak, parmaklarından su akıtmak, bir kap hurma ile binlerce kişiyi doyurmak, gelecekte kimin başına ne geleceğini haber vermek gibi bir çok mecnunluk, kâhinlik, sihirbazlık ve muallemlik gösterilerinin, vefatından sonra bizzat Müslümanlar tarafından ona yaptırıldığını görüyoruz.


İnkarcıların “Bu ne biçim peygamber; yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor!” (Furkan; 7) sözünü bizzat Müslümanlar da söyler hale gelmişlerdir. Halbuki Kur’an sadece Abdullah’ın oğlu Muhammed’in değil; bütün peygamberlerin böyle olduğunu söyler; “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı.” (Furkan; 20).


Demek ki beklenti hiç değişmiyor.


İnkarcıların bütün taleplerinin, sonraki yıllardaki kimi ‘sorgulanmamış’ kaynaklarca peygambere isnad edilmiş olması dehşet verici, dramatik ve bir o kadar da hazin bir durumdur.


Kur’an der ki: “(Muhammed) Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?’ diyorlar. Önceki sahifelerde de yer alan söze dayalı apaçık delil (Kur’an) gelmedi mi?” (Taha; 133).


Kur’an bas bas bağırır: “Diyorlar ki: ‘Yerden bir pınar fışkırtmadıkça…Hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe yapıp aralarından çaylar akıtmadıkça…Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşürmedikçe…. Veya Allah’ı ve melekleri karşımıza açıkça getirmedikçe… Altından bir evin olmadıkça ya da gökyüzüne çıkıp oradan bize özel bir mektup getirmedikçe sana inanmayacağız!’ Söyle onlara: ‘Rabbimin şanı yücedir. Ben sadece bir beşer, sadece bir elçiyim.’ (Zaten) kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni (işte bu)‘Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?’ demelerinden başka bir şey değildir…” (İsra; 90-94).


Durum buyken inkarcılarla aynı ağızla bizzat Müslümanların ‘Sadece bir beşer, sadece bir elçi’ yetmez, buna inanamayız; ayı yarmalı, parmaklarından su akıtmalı, odunu yanına çağırdığında gelmeli, tükürüğü deva, idrarı şifa olmalı ki peygamber olduğuna inanalım!” dercesine “Mucizât-ı Ahmediye” yarışına girmeleri de ne oluyor?


Bunların inkarcıların taleplerinden ne farkı var?


Sadece bir beşer, sadece bir elçi olsa -ki öyle- inanmayacak mısınız?


***


İnanamıyor olunmalı ki düzmüş de düzmüşler:


Mecnunluk yapmış: Cinlerle konuşmuş! Hani o cinlerle konuşan değildi? Nusaybin’den gelen ve cinlere inanan yabancı bir heyetle görüşmesini cinlerin kendisi sanıyor garibim!

Kâhinlik yapmış: Kimin nerede öleceğini bir bir haber vermiş… Osman’ın halife olacağını, Muaviye’nin başa geçeceğini, Yezid’in kan dökeceğini, Emevilerin, Abbasilerin zuhur edeceğini, İstanbul’un fethedileceğini, Fatıma’nın en önce öleceğini, Ammar’ı baği bir taifenin katledeceğini, İsa’nın nüzulünü, Deccal’in zuhurunu, Türklerle savaşılacağını, daha nice nice olayları haber vermiş…(Said Nursi; Risale-i Nur Külliyatı, Ondokuzuncu Mektup; Mucizat-i Ahmediye bölümü, Hadis kitapları; El-Fiten Ve'l-Melâhim bölümleri, Suyuti; Hasaisu’l-Kübra, 3 cilt birarada).

Sihirbazlık yapmış: Eliyle ayı işaret edince ikiyi bölmüş… Bir kap yemeğe elini dokunmuş ve üçyüz kişi doymuş… Parmaklarından sular akıtıp orduyu doyurmuş… Tükürüğü şifaymış, idrarını içen kadın bir daha hasta olmamış… Bir keçinin sadece ciğer ve böbreklerini bir kaba koymuş ve ondan yüz otuz sahabe doymuş… Hz. Cabir borcunu ödeyemiyormuş; peygamberimiz tarlasında gezmiş ve o yıl mahsul öyle artmış ki Cabir’in hiç borcu kalmamış… Çölde susuz kalınca bir kap suya üfürmüş, elini sokup çıkarınca çeşmeden akar gibi şarıl şarıl su akmış… Def-i haceti için bir yere oturmuş; civardaki iki ağaç hemen gelerek onun üzerini örtmüş kalkınca da ağaçlar tekrar yerine gitmiş… Zehirli bir keçi ona ‘ben zehirliyim beni yeme’ demiş… Hz. Ali’nin gözüne tükürmüş ve gözü iyileşmiş… Bir çocuğun koluna kaynar tencereden su dökülmüş; peygamberimiz çocuğun kolunu tükürüğü ile iyileştirmiş… Güvercin mağaranın kapısını örmüş… Kurt onun peygamberliğini haber vermiş… Deve ona salavat getirmiş… Arslan, ceylan, keler onunla konuşmuş ve risaletini haber vermiş… Ölmüş kızı çağırmış ve dirilip ona buyur (lebbeyk) demiş… Ölmüş adam kalkmış yanında Hz. Enes olduğu halde peygamberle yemek yemiş……( Said Nursi; Risale-i Nur Külliyatı, Ondokuzuncu Mektup; Mucizat-i Ahmediye, Hadis kitapları; El-Fiten Ve'l-Melâhim bölümleri, Suyuti; Hasaisu’l-Kübra, 3 cilt birada)…


Daha neler neler…


Tam bir ‘Muhammed harikalar diyarında’ kıvamı…


***


Bu kıvamda anlatılan peygamber ile Kur’an’ın “Mecnun, kahin, şair, sihirbaz, muallem değil” diyen, “Sadece bir beşer, sadece bir elçi” diye ısrarla vurguladığı resul/nebi arasında çok ciddi bir fark var. Bunu görmemek için akıl tutulması içinde olmak gerek.


Bana öyle geliyor ki Musa’dan sonra Yahudilerin, İsa’dan sonra Hristıyanların “sadece bir beşer, sadece bir elçi” olan bu peygamberlerin çarşıda pazarda dolaşmalarını yetersiz bulup harikalar diyarına göndermeleri, masal adası kahramanları haline getirmeleri, uçtukça uçurmaları gibi Muhammed’ten sonra da Müslümanlar aynı şeyi yaptı.


Biraz kanatıyor ama bu tesbiti yapmadıkça mesafe alamayacağız.


Artık bu peygamberler tapınak dinlerinin muhayyel, mitolojik, tütsülü efsunlu kahramanları…


Gerçek hayat dininin Allah’ın kulu ve elçisi, beşer nebileri değil.


Sadece “kutsal kitap” sayfalarında kalmış, gerçek hayatın içine girmelerine, çarşıda pazarda dolanmalarına izin verilmeyen, bir türlü yere indirilmeyen birer göksel kurgu figürü…


Öyle ya -Allaha muhafaza- içlerinden birisi Musa, İsa ya da Muhammed, harikalar diyarından gerçek hayata gelse; evimize, işyerimize, mahallemize, ülkemize uğrasa çoğumuz rahatsız oluruz. Hatta tepki gösterir, dışlarız. Zamanın değiştiğinden, dünya gerçeklerinden filan bahsederiz. Düzenimiz bozulur, keyfimiz kaçar. Düşünsenize “Komşun açken sen tok yatıyorsun, ne bu hal?” dese ne yaparız? “Bir yıllık ihtiyacımızı ayırdık, gerisini bölüştük, tamam ama gelecek yıl var?” dediğimizde “Sen Allah’a inanmıyor musun?” deseler tımarhaneye göndeririz!


Onun için gelmemeliler, harikalar diyarında, masal adasında kalmalılar.


Onları “yaşayan elçiler” olarak çağa ve hayatın içine taşımaya çalıştığınızda ilk itiraz eden neden bu “kurumlaşmış dinlerin” dindarları oluyor. Böyle yapmakla Peygamberlere saygısızlık yapıldığını, hadislerin, sünnetlerin inkar edildiğini sanıyorlar. Biz böyle konuştukça dört elle o asılsız rivayetlere, hurafelere sarılıyorlar.


Neden?


Ben de diyorum ki bu zaten hep böyleydi.


Hiçbir Peygamber yoktur ki kendisinden sonra getirdiği din ters yüz edilmemiş olsun!


Hiçbir peygamberî söylem yoktur ki kendi çağının “dindarları” ile tersleşmemiş olsun!


Hiçbir Allah’ın kulu ve elçisi, bir beşer nebi yoktur ki devrin “din adamlarının” öfkesini çekmemiş olsun!


Bu devran böyle geldi böyle gidecek.


Zaman kimi haklı çıkaracak göreceğiz…


***


Herkes duysun: Kur’an Allah’ın kitabı olmasa bile ona olan ilgimden hiçbir şey azalmazdı! Muhammed, peygamber olmasa bile onun zamanında yaşasaydım yanında yer alır, davasına inanır, Bedir’de, Uhut’ta, her yerde ona bir şey olmasın diye öne atılır vuruşur, savaşırdım!


Tek bir mucize göstermesini bile istemezdim.


el-Emin (dürüst) hayatı, öksüz vicdanı, cesareti, yiğitliği, mertliği, ekmeğini aşını bölüşmesi, merhametle dopdolu kalbi yeterdi.


İçinde sevgi ve merhamet, doğruluk ve dürüstlük, iyilik ve adalet çağrıları olan, açın, yoksulun, mağdurun, mazlumun, körün, amânın davasını güden Kitab yeterdi.


Varın peygamberi harikalar diyarında dolandırın durun.


Aman yere indirmeyin, çarşılarda pazarlarda dolaştırmayın.


Günde 720 bin kez ezanda tekrar edilen “Muhammed (yalnızca) Allah’ın elçisidir!” sözünü yetersiz bulun, ‘bu yetmez’ demeye devam edin…


Kutlu Doğum etkinlerinden birine gelse eminim içeri almazdınız. “Kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve’ssellemi inkar eden ‘Muhammed’ adında birisi” diye üzerine yürürdünüz.


İbrahim, Musa, İsa…


Hep öyle olmadı mı?


‘Allah’ın kulu ve elçilerine’, 120 binine de selam olsun!


Not: “Besmele” başlıklı makalemizin Kürtçe/Zazaca çevirisi için aşağıdaki linke bakabilirsiniz. Çeviriyi yapan Azer Cem kardeşime teşekkür ederim.

Firavun’un cesedi
« Yanıtla #12 : 11 Mayıs 2009, 09:28:38 ÖÖ 09 »
“Firavun’un müzedeki cesedi”, “Tatlı su ile tuzlu su”, “Petekteki Lafza-i Celal”, “Erciyes’in tepesinde Allah yazısı” türünden anlatıları oldum olası garihsemişimdir.


Neden derseniz, “olmakta olana/oluş halinde” olana sağır, kör ve kalpsiz kesilip, “olağandışılık” beklentisinin Kur’an mu’minliği değil; Tevrat ve İncil inanlılarından olmak olduğu kanaatindeyim.


Malum eldeki Tevrat mucize, İncil de kehanet anlatılarıyla doludur.


Kur’an’da ise yoğun bir şekilde yaşanmış tarih, yaşayan hayat ve canlı doğa tasvirleri vardır. “Olmuş olan” birer ibret tablosu olarak tarihten kesitler, “olacak olan” ise ölüm, afet ve kıyamettir.


Bunlar ise hep “yaşayana” hitaptır. Şu denmek istenir: Ey yaşayan insan! (Yâsîn, Tâhâ!) “olmuş olan” gibi olman mümkündür; ibret al, “olacak olana” ise dikkat et; uyanık ol, kendine gel!


Haliyle bu söylem olağandışılığa değil; olmuş olana, olmakta olana ve olacak olana dikkat çeken bir söylemdir. Ne olmuş olanda, ne olmakta olanda, ne de olacak olanda olağandışılık yoktur! Geçmiş ve gelecek şu an nasılsa öyledir. Dün ve yarın, bugün nasılsa öyledir. İbn Haldun’un dediği gibi suyun suya benzediği gibi mazi (geçmiş) de hale (şimdiye) benzer.


Buna rağmen yaratılışta tekrar yoktur. Boyuna “halk-ı cedid” (yeniden yaratılış) ve hep bir “ezeli şimdi” içinde “ebedi devinim” vardır. “Devinim” belirlenemezliği değil; olmamış olanın kestirilemezliğini ifade eder. Olmakta olan ise içkinlikle devam eden “sürecin” kendisidir ve kestirilebilirdir.


**

Bu çerçevede Kur’an’da bir çok ibretlik olaylar anlatıldığını görüyoruz.


Bunlardan birisi de “Firavun’un cesedi” olayıdır.


Acaba bunun olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan perspektifinden anlamı nedir? Yani “Yaşayan Kur’an” açısından ne anlama geliyor?


Malum, ölü Kur’an anlatıcılarına göre Allah ibret-i alem için Firavun’un cesedini korumuş ve şu an İngiltere’deki British Museum’de sergilenmektedir.


Müzeye gitmenize bile gerek yok, Youtube’da videosunu izleyebilirsiniz, internet çağındayız nede olsa.


Oysa müzedeki cesedin Firavun’a ait olmadığı, bunun bir “şehir efsanesi” olduğu çeşitli defalar yazılıp çizildi. Ben bunlardan sadece birini aktarmakla yetinecek ve asıl “Firavun’un cesedi” ile ilgili ayette ne deniyor onu göstermeye çalışacağım.


***


“Bu ceset, bizim ‘doğal mumya’ dediğimiz türden bir arkeolojik buluntudur. Gerek bizim müzemizde, gerekse dünyanın diğer pekçok müzesinde bunun gibi daha yüzlerce ‘doğal mumya’ mevcuttur. Benzer görünümlü doğal mumyalara Mısır'ın daha birçok çöllük bölgesinde ve Peru'nun Nazca ovasında da rastlayabilirsiniz… Elimdeki resmî kayıtlara göre, Geç Hanedan Öncesi Dönem'e ait olan (M.Ö. 3500-3250 arası) bu ceset, Yukarı Mısır'daki Cebeleyn kasabasında yapılan resmî bir kazıda bulunmuştur. Öncelikle, kazı mahalli Kızıldeniz'e aşırı uzaktır (300 km). Eski Mısırlılar sevdiklerini gündelik hayatta kullandıkları eşyalarla gömmeyi âdet edinmişlerdi. Altından yapılma gündelik eşya ve mücevherat, bu kültürde bütün asillerin mezarlarında mutlak surette karşılaşacağınız çok önemli sınıfsal göstergelerdir. Bizdeki mumyanın çevresinde gördüğünüz kap-kacak, cesedin bulunduğu mezardan çıkan orijinal eşyalarıdır. Bunlar ise gayet sıradan, o çağda avamın kullandığı türden toprak malzemelerdir. Eğer ki bu kişi kutsal metinlerde sözü edilen 'lanetlenmiş firavun' ise o halde içi ve çevresi başka insanlarca düzenlenip süslenmiş olan nizamî bir mezarda değil; gelişigüzel bir biçimde bulunması gerekirdi… Bu kişinin 2. Ramses olduğunu ileri sürmek ise, tarihsel gerçeklerle tam anlamıyla alay etmek demek. Çünkü, Ramses 2'nin mumyalanmış bedeni Mısır'ın Krallar Vadisi'ndeki özel mezarından zaten yıllar önce bilim adamları eliyle çıkarılmıştı ve şu anda da Kahire Müzesi'nde koruma altında bulunuyor. Bütün bu gerekçelerin ışığında, gerçekliğini araştırdığınız iddianın hiçbir tarihî ya da bilimsel geçerliliği ve tutarlılığı bulunmadığını bilmenizi isterim. Böyle bir iddiayı destekleyecek en küçük bir bulguya sahip olsaydık, bu mumyayı müzemiz galerilerinde şu anki konumunda değil zaten çok daha farklı ve görkemli koşullarda sergilerdik.” (Eski Mısır uzmanı Derek A. Welsby’in açıklaması, Ali Murat Güven; 20 Kasım 2005, Yenişafak).


Ali Murat Güven’in araştırma/haberine göre müzede böyle 10-15 mumya ceset daha var. Bu da onlardan biri ve Mısırlı bir köylüye ait. Firavun olduğuna dair hiçbir kanıt yok!


***


“Var, Kur’an’daki ayet!” diyeceksiniz…


İmanlarını “Firavun’un cesedi” gibi şehir efsanelerine dayandıranlar yazının sonunda imansız kalacaklarından en iyisi yazının bundan sonraki bölümünü okumasınlar derim…


Kur’an’da geçen ayet şöyle: “Bugün senin ‘bedenini’ kurtaracağız. Arkandakilere ibret olsun. Ne var ki insanların birçoğu ayetlerimiz karşısında hiç oralı olmuyor.” (Yunus; 10/92)


Bu kökten (b-d-n) gelen kelime Kur’an’da bir yerde daha kullanılır: “Büyükbaş hayvanları da (el-budne) size Allah’ın şiarlarından kıldık” (Hacc; 22/36).


Ayette geçen “beden” kelimesi büyükçe olmak, gövdeli olmak demektir. Cüssenin büyüklüğüne bakılarak söylenirse beden, rengine bakılarak söylenirse cüsse manasına gelir. Bu açıdan semiz deveye de bedene denir. Beden aynı zamanda vücudu koruduğu için zırh manasına da gelir. Nitekim beden de iç organları korumaktadır. Tıpkı gömlekte elin geldiği yere el, sırtın geldiği yere sırt, karnın geldiği yere karın dendiği gibi, zırh da, bedenin üzerinde durduğundan beden adını aldı denilmiştir.(Rağıp, el-Müfredat, b-d-n mad.).


Şu halde ayette iki tefsir mümkün görünüyor.


1-Büyükçe olmak, iri gövdeli olmak manasına bakılarak “Senin büyükçe, iri, gövdeli, devasa (yapılarını) arkandan bırakacağız, koruyacağız. Böylece insanlar arkandan bu kadar budn (büyükçe) hale gelmiş Firavun’un nasıl yok olup gittiğini görerek ibret alacaklar” denmiş olur… Musa zamanında ki Firavun vücut itibariyle sıska birisi olmasıyla tanınırdı. Hemen anlaşılabileceği gibi buradaki büyükçe olmaktan maksat onun görkemli yapıları yani pramitleridir. Nitekim başka bir ayette Firavun “Yere çakılı dev kazıklar/pramitler sahibi” (zu’l-evtad) olarak da anılır. (Sad; 12, Fecr; 10).


2- Zırh manasına bakılarak “Seni bedenini saran altın işlemeli zırhınla birlikte bırakacağız, kenara çıkaracağız. Böylece ‘Firavunlar ölmez’ diyenler ardından senin zırhınla da olsan nasıl öldüğünü görecekler, ibret alacaklar” denmiş olur…


Her iki halde de verilmek istenen “yaşayan mesajlar” ise şunlar olur;


Birinci tefsirden: Görkemli binalara, devasa ordulara, imparatorluk saraylarına sahip nice despotik tiranlar göçüp gitmiştir. Bunların halini görmek istiyorsanız Firavun İmparatorluğu’nun geride kalan devasa yapılarına/pramitlerine bakın. Oralara dünyanın yedinci harikası diye boş gözlerle turistik ziyaretler yapacağınıza ibret alın. Kendi çağınızın görkemli ordu ve binalarına sahip imparatorlukları da bir gün böyle olacak. Onlardan korkmayın, Allah’tır en büyük olan ve ebediyen yaşacak olan…


İkinci tefsirden: “Ben sizin en büyük Rabbinizim” (Naziat; 24) diyen Firavunlar da ölür, öldü, ölecek! Üstelik bedenlerini sarmış altın işlemeli zırhlarıyla… Altından zırhı bedenini ölümden kurtaramaz. Zırhıyla olsa dahi öldürürüz. Her kim ‘Bize ölüm yoktur, biz yıkılmayız, liderimiz ölümsüzdür, ona bir şey olmaz; altın, gümüş, servet, iktidar, zenginlik bize yeter’ diyerek kendini müstağni görürse bilsin ki her nefis ölümü tadacaktır. Dünya kimseye kalmadı, herkes ölecek ve Allah’ın huzuruna gelecektir. Bu nedenle ey insanlar kimseye Rab/ilah gibi davranmayın, Allah’tan başka Rab/ilah yoktur!


Ve siz ey zenginliğini kendine yeterli görerek altın ve gümüşle korunduğunu, güvende olduğunu sanan, görkemli binalara, devasa ordulara ve zırhlı araçlara sahip modern bedenler! ‘Yeryüzünün Tanrılarıyız, İlahlarıyız, Rableriyiz’ diye efelenmeyin! Sizin de sonunuz budur! Siz de ölür, altınla korunmuş bedenleriniz ibret-i alem için yerlere serilir, su kenarlarına atılır. Altını ve gümüşü Firavunlar gibi bedeninizi koruyan zırh gibi kendinize saklamayın… Her şey fanidir, baki olan sadece Allah’ın vechi (yüzü/zatı/kudreti) dir…


***


Görüldüğü gibi ayette geçen “beden” kelimesinin Yunan felsefesindeki ruh-beden ikilemi ile alakası yoktur. Nitekim Kur’an’ın hiç bir yerinde ruh ve beden kelimesi bu ikilemde kullanılmaz. Ruh maddi (hava) veya manevi (vahiy) canlılık veren şey, beden/budne de büyüklük, irilik, devasalık veya koruyucu zırh anlamındadır. Yukarıdaki iki tefsir her ikisine de uygundur.


Nitekim eski müfessirlerin çoğu da yukarıdaki yorumların benzerini yapmışlardır. Örneğin dil alimlerinden Leys beden kelimesinin zırh demek olduğunu söylemiş, İbn Abbas da “Firavun’un üzerinde sayesinde tanınıp bilindiği altın bir zırhı vardı. Allah onu tanınıp bilinsin diye sudan bu zırhı ile çıkardı” demiştir (Razi, Mefatuhu’l-Ğayb, c.12, s. 464).


Meselenin Kur’an metni ve tefsiri açısından durumu bundan ibrettir.


Müzedeki cesedin ise bir köylüye ait olduğunu, dünyanın değişik müzelerinde böyle bir çok mumya ceset olduğunu (Ki mumya çok eski bir mezar ve ölü kültürüdür. Rusya’da Lenin’in cesedi de mumyalıdır) Firavun’a ait olmakla alakasının bulunmadığını, bunun bir “şehir efsanesi” olduğunu yazının girişinde aktarmıştım.


***


Gelelim kıssadan (yazıdan) hisseye…


Batıda bir bilimsel buluş ortaya çıktı mı, biz hemen “Kur’an bunu 14 asır önceden haber vermişti” diye böbürleniriz. İmanımız batıdaki bilimsel buluşların Kur’an’da haber verilmiş olduğuna dayanacaksa yandık demektir.


14 asır önce bu tür buluşlardan hiç haberleri olmadığı halde imanları ile dünyayı sarsan sahabeler, acaba, Firavun’un cesedini müzede mi görmüşler veya tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmadığını keşfeden Kaptan Custo’yu mu dinlemişler ya da petekte Allah yazıldığını görüp de mi sarsmışlar dünyayı?


Tabiî ki Allah’ı tarihin bütün yelpazesinde, hayatın tüm mecralarında ve tabiatın her zerresinde görmüşler. Külliyen varlığı Allah’ın ruhu/nuru olarak kavramışlar. Onunla her zerrede ilişkiye geçmeyi Allah ile ilişkiye geçme olarak anlamışlar.


Oysa biz de öyle mi?


Cesetler (mezarlar) yetmez, illa Firavun’un mumyadan cesedini görmek isteriz.


Denizler yetmez, illa tatlı ile tuzlu suyun keşfini bekleriz.


Dağlar yetmez, illa dağın tepesinde Allah yazısını görmek isteriz.


Arı yetmez, illa petekte Lafza-i Celal yazısı ararız.


Ay yetmez, illa ayın yarıldığını görmek isteriz.


“Keşf” perdeyi kaldırmak “müşahede” de görmek, tecrübe etmek demek olduğuna göre, doğrudan doğruya tarihin, hayatın ve tabiatın olmuş olan/olmakta olan/olacak olan (kevnî) ayetlerine derinlemesine nüfuz etmek/perde gerisine inmek (vera’il-hicab) ve bizzat tecrübe etmek yani keşf ve müşahede lazımdır. Asıl keşf ve müşahede budur. Bu da ancak sağır, kör ve dilsiz olmaktan kurtulmakla mümkündür.


Bundan daha sağlam bir kulp (urvetu’l-vuska) var mı?


Böyle olunca Firavun’un cesedi ile değil; bizzat kendisi ile uğraşırsınız. Altın tanrısı Mammon’a tapan modern Firavunları gözlerinizle görür, kulaklarınızla duyar, dillerinizle hakkı (gerçeği ve adaleti) haykırır hale gelirsiniz. Modern Firavunlar’ın büyücülerini Musa gibi bir bir deşifre edersiniz.


Mü’minlerin “yaşayan imanı” böyle olmak icap eder.


İnanlıların “ölü itikadı” ise define avcısı gibi ceset arar.



Din söyleminden zengin olunur mu?
« Yanıtla #13 : 26 Mayıs 2009, 03:54:29 ÖS 15 »
Bu yazı “En büyük kamu” veya “Peygamberimiz neden zengin değildi?” başlıklı makalelerimizin devamı olarak okunmalıdır.


Söz konusu iki yazıda en başta peygamberlik olmak üzere Allah, Kitap, Peygamber söylemlerinde bulunmanın “en büyük kamu” faaliyeti demek olduğunu, “kamu” kelimesinin sadece devlet değil; “herkes” demek olduğunu, herkese ait bir iş ile iştigal etmenin de maddi olarak “devlet” de, manevi olarak da “din” de tezahür ettiğini, dolayısıyla “din-u devlet” işlerinin zenginlik ve servet yığma (tekasür) aracı olamayacağını, bunun kesinlikle “haram” kılındığını ve bu konuda en güzel örnekliğin (usve-i hasene) Peygamberimizin din-u devlet faaliyeti olduğunu gerekçeleriyle göstermeye çalışmıştık…


Bu yazıda ise bir anlamda ‘Peygamber kürsüsünden’ konuşanların durumuna değineceğiz.


***


‘Peygamber kürsüsünde’ oturanlar veya oradan konuşmayı, yapmayı/etmeyi/eylemeyi iş haline getirenler…


Yani alimler, imamlar, seyyidler, veliler, hocalar, mollalar, şeyhler, şıhlar, ilahiyat profesörleri, cemaat liderleri, kanaat önderleri, vaaz verenler, tefsir yazanlar, dini kitap basanlar, televizyonlarda dini proğram yapanlar, resmi veya gönüllü Allah, Kitap, Peygamber söyleminde bulunanlar, işi gücü bu olanlar, bunların kitabını, VCD’sini, DVD’sini daha bilmem nesini ‘sağmal inek’ yerine korcasına etini, yağını, kılını, tüyünü ve dahi her bir şeyini paraya tahvil edip satanlar, pazarlayanlar, ticaretini yapanlar…


Allah, Kitap, Pegamber söylemlerini, Kur’an’da geçen ifadeyle “Bu yaptığım işten dolayı sizden bir ecr (ücret, karşılık) istemiyorum” (Sad 86, Furkan 57, Şuara 109, 127, 145, 164, 180, Hud 51, En’am 90, Şura 23) halet-i ruhiyesi içinde yapan “adanmışlara” diyeceğim yok. Bilakis onların başım gözüm üstünde yerleri var. Allah sa’ylerini meşkur eylesin, onlara duacıyım…


Benim derdim en büyük kamu demek olan dini hizmet faaliyetlerini, ister resmi ister gönüllü olsun fark etmez kişisel servet yığma ve zenginleşme aracı haline getirenlere… Onlara diyeceklerim var.


***


Din söylemleri ve faaliyetleri üzerinden “Ticaret helaldir” deyu “kişisel servet” yığabilir mi? Katlar, yatlar, arabalar, villalar, yazlıklar alıp, aş üstüne aş, eş üstüne eş, iş üstüne iş çoğaltabilir mi? Buradan, aynı zamanda çarpıcı bir başlangıç ifade eden Kur’an’ın ilk kıssasındaki “Bahçe sahipleri”nden (Kalem 17-32) birisi olunabilir mi?


Dikkat! Konumuz “mal üzerinden ticaret” değil; “din üzerinden ticaret”…


Mal üzerinden ticaret ayrı bir yazının konusu ve onun da şartları var. Diğer bir çok yazıda bu konuya da değinmiştik (Ör. bkz. “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar 1-2” başlıklı makaleler).


Madem din-u devlet faaliyeti en büyük kamudur, nasıl oluyor da bu işlere girenler Harun gelip Karun oluyorlar?


Ve nasıl oluyor da milyonlarca insan “Ne var ki bunda?” diye ellerini ovuşturarak sıranın kendisine gelmesini veya fırsatın eline geçmesini bekliyor ve bu gayet normal/meşru bir şeymiş gibi görülüyor?


Nasıl oluyor da “en büyük haram” üzerinde toplumsal konsessüs olduğu söyleniyor?


Nasıl oluyor da din-u devlet üzerinden servet yığılmasına itiraz edince “aşırı, marjinal görüş” sahibi oluyorsunuz?


Burada “din-u devlet” kavramını, din ile devlet faaliyetinin “kamu” faaliyeti olduğunu, özellikle dinin en büyük kamu demek olduğunu, bu açıdan aralarında fark bulunmadığını, verdiği emek karşılığı olarak her ikisinden de sadece asgari ihtiyaç miktarı olan “nafaka” alınabileceğini, sadece bu kadarının caiz olduğunu, fazlasının kesinlikle yasak (haram) olduğunu birlikte ifade etsin diye kullanıyorum.


***

Baktığımızda Kur’an’ın daha ilk surelerden olan Müddesir 6. ayette din-u devlet üzerinden kişisel mal yığmanın yasaklandığını görüyoruz: “Servet yığma hayallerine kapılma!” (ve lâ temnun testeksir.).


Ayette geçen (m-n-n) kökü bahşetmek, lütfetmek, iyilikte bulunmak, minnet altında bırakmak, iyiliği başa kakmak demek. Türkçe’deki minnet, memnun, memnuniyet kelimeleri de aynı kökten…


Ayette geçen (k-s-r) kökü ise çoğalmak, birikmek, yığmak, artmak manasına geliyor. Türkçe’deki kesret, teksir de bu kökten…


Kur’an lisanında tekâsur mal yığmak yoluyla yapılan çoğalma demek oluyor: “Bir zenginlik yarışıdır (elhâkumu’t-tekâsür) gidiyorsunuz tâ mezarlara varıncaya kadar süren bir oyun ve oynaş…” (Tekâsür; 1).


Veya “Biliniz ki (kimileri için) dünya hayatı oyun, eğlence, süs/debdebe/lüksten ibaret, aranızda böbürlenme (tefâhur beynekum), evlad/çevre/taraftar çoğaltma ve mal mülk yığma yarışından (tekâsur fi’l emvâl ve evlâd) başka bir şey değildir. (Hadid 20).


Şu halde ayette işte bu ‘tekâsür’den ‘memnuniyet’ duyulamayacağı, olmadığı takdirde ‘minnet’ edilemeyeceği, böyle bir beklentinin içine girilemeyeceği, dahası bunun temenni edilemeyeceği, böyle hayaller kurarak peygamberlik yapılamayacağı, bu makamın böyle beklentileri kaldırmayacağı ‘emir kipinde’ ihtar ediliyor.


Baktığımızda Peygamberimizin bu emre hayatının sonuna kadar titizlikle riayet etiğini görüyoruz?


Ya onun yolundan gittiğini söyleyenler?


Onun kürsüsü üzerinde alimlik, imamlık, seyyidlik, velilik, şeyhlik, hocalık, mollalık, şeyhülislamlık, müftülük, din adamlığı gibi resmi, ilahiyatçılık; tefsir, fıkıh, kelam gibi akademik, cemaat liderliği, dini yayıncılık gibi de sosyal kültürel mahfiller kurup, bunu ‘tekâsüre’ çevirenler? Bunun üzerinden mal üzerine mal, mülk üzerine mülk yığınlar?


Halbuki bütün bunlar din-u devlet işleri olduğu için “kamu” faaliyetidirler ve servet yığma aracı olamazlar!


Din ile devleti özelikle bir arada terkip ederek kullanıyorum çünkü her ikisi de kamudur. Yani ‘herkese’ aittir ve kimsenin tekeline giremezler. ‘Herkese’ ait olan ise bir kesimi veya kişiyi zengin etme yeri değildir.


Din soluduğumuz hava gibidir. Onu herkes (kamu) solur. Bir kesim veya bir kişi havayı nasıl kendi tekeline alamaz, ondan rant devşiremez, örneğin tüp içine koyup satamaz ise din-u devlet de böyledir. Bunlardan gelen tüm gelirler ‘herkes’indir. Derhal kişiden çıkıp kamuya yani öksüze, yoksula, düşmüşe, borçluya, özürlüye, muhtaca, mazluma, mahruma vb. iade edilmesi gerekir. Aksi tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek, hırsızlık ve yolsuzluk demektir.


“İyi de adam emek vermiş, onun hakkı” diyeceksiniz?


Bir kamu çalışanının emek hakkı neyse onun da hakkı o kadardır. Yani nafakasını (maaşını) alır ve fazlasını kamuya iade eder. Örneğin veznedarlık yapan kamu çalışanına akşama kadar milyonlar sayıyor diye ne veriyoruz? Veznedar saydığı milyonlardan zimmetine para geçirirse ona ne diyoruz? Bu hususta din ayrı devlet ayrı diye bir şey yoktur; din-u devlet ve mülk-i millet birdir. Hepsi de kamudur; herkese, millete aittir.


Devletten zengin olanla dinden zengin olanın soy kütüğü aynı yere çıkar; hırsız!


Ne dediğim anlaşılıyor olmalı. Konumuz kamu (din-u devlet) üzerinden, özellikle de din üzerinden kişisel zenginlik...


***


Şimdi…


Size şöyle dendiğini duydunuz: “Kendisi züğürt, hıncından böyle konuşuyor.”


Ben de derim ki: Be hey akılsızlar! Be hey yüreği sünnetsizler! Bir adamın neden böyle konuştuğu anlamak için geride bıraktığı 30 yıl yetmez mi?


Size şöyle dendiğini duydunuz: “Kendisinin de tefsiri var. Allah, Kitap, Peygamber, Din üzerine 18 kitabı var?”


Ben de derim ki: Be hey akılsızlar! Be hey yüreği sünnetsizler! Bunlardan başka bir iş yapmayan bir adamın evi, arabası, katı, yatı, fabrikası, ticarethaneleri, 148 kilo altını, yazlığı, villası vs. olup olmadığını, “Bahçe sahibi” haline gelip gelmediğini, “Harun gelip Karun” olup olmadığını anlamak için 30 yıl yetmez mi?


Size şöyle dendiğini duydunuz: “Ne yani Hint fakiri gibi mi olacağız?”


Ben de derim ki: Be hey akılsızlar! Be hey yüreği sünnetsizler! Abdullah’ın oğlu Muhammed, Kuhafe’nin oğlu Ebubekr, Hattab’ın oğlu Ömer, Ebu Talib’in oğlu Ali Hint fakiri miydi ki geriye tek kuruş miras bırakmadılar? Onların “sünneti” veya “şia”sı bu değil miydi? Hani Ehl-i Sünnet? Nerede Şia?


Size şöyle dendiğini duydunuz: “Din-u devlet şan ve şeref ister, makam mansıp mal getirir, onun şanındandır.”


Ben de derim ki: Be hey akılsızlar! Be hey yüreği sünnetsizler! Öyle makam ve mansıp mal getirirse Muhammed’in ailesine bu neden uğramadı? Makam-ı Mahmud (kamuya adanmış, kendine mal yontmayan; bunun için de övülmüş, övgüye layık makam) yetmez mi?


Size şöyle dendiğini duydunuz: “Hem din-u devlette çalışıp hem de ‘buradan’ zengin olmak istiyorum. Ne var bunda?”


Ben de derim ki: Be hey akılsız! Be hey yüreği sünnetsiz! O zaman bu kürsüden inecek, bu işi bırakacaksın! Din-u devletin her ikisinin de yakasından düşeceksin! Bu iki kapı zengin olma, servet ve mal yığma kapısı değildir! Git taş ocağı işlet, dağları del, ithalat, ihracat yap. Buradan konuşuyorsan bedeline katlanarak yaşayacaksın!


***


Şimdi de bir dostumun “Bunu söylersen cemaat liderleri ve dini yayınevleri senin idamını talep ederler” dediği konuya gelelim…


Yukarıda gerekçelerini sıraladım. “Allah, Kitap, Peygamber” söylemlerinde bulunan şahısların, cemaatlerin, yayınevlerinin, yazarların, proğramcıların vs. kazandıklarının “nafaka” miktarından fazlası haramdır!


Çünkü aksi halde en büyük kamu (Allah/Kur’an/Peygamber/Din) üzerinden servet yığılmış olmaktadır.


Nasıl yani?


Tamam, siz üzerinize alınmayın bıçağın altına kendimi yatırıp kendi üzerimden anlatayım;


Mesela yazdığım tefsir 300 bin satsa ve yarın elime 800 bin geçse, bunun ancak bir yıllık nafakam olan 4 bin dirhemini (60 bin) kendime ayırıp geri kalan 740 binini yarın sabaha, en geç de üç gün içinde infak etmem (dağıtmam/elimden çıkarmam) lazım!


Peki kime?


Bu Kitabın asıl sahiplerine!


Öksüze, yoksula, mağdura, mazluma, boyunduruk altında olanları özgürleştirmeye (borç silmeye, borçtan kurtarmaya ki çağımızda köle azat etmek budur!), ezilenlere, mustazaflara…


Kendine, cemaatine, vakfına, holdingine, yandaşına, taraftarına değil; Kitapta adları anılan ve asıl onların sesi ve soluğu olarak doğmuş Kitab-Kerim’in asıl sahiplerine…


Anladınız mı?


Bütün tefsir yazanların, dini kitap basanların, Allah , Kitap, Peygamber söyleminde bulunanların böyle yapması gerekir!


Aynı şekilde bütün devlet imkanlarını kullananların, hazinelerin başında oturanların, makam ve mansıp sahiplerinin böyle yapması gerekir!


Çünkü din-u devlet ve mülk-i millet birdir. Misyonu ve vizyonu aynıdır. “Din faaliyeti” de “devlet faaliyeti” de felsefe olarak aynı kökten neş’et eder.


Bütün dinlerin ve devrimlerin kökünde kardeşlik, eşitlik, adalet, özgürlük, sevgi, merhamet gibi evrensel değerler yatar. Dinler bunun için doğar, devrimler bunun için yapılır. Fakat sonra kurumsallaşmalar ve simsarlaşmalar olur. Kısa zamanda “haydut inine” ve “hırsız yatağına” dönüşürler.


Ancak öyledir diye iyiliğin, adaletin ve kardeşliğin sesi susmaz, susturulamaz; yine yeniden nice güneşler (ve’l-fecr) doğar, hep aynı umutla…


Allah, Kitap, Peygamber davası neden en büyük kamu, din-u devlet ve mülk-i millet neden birdir; bilmem anlatabildim mi?



Ynt: R.İhsan Eliaçık-‘Hanginiz Muhammed?’
« Yanıtla #14 : 14 Ağustos 2009, 10:12:09 ÖÖ 10 »

Önce üç rivayet:


1- “Peygamberimiz ile birlikte oturduğumuz sırada biri gelip ‘Hanginiz Muhammed`dir?’ diye sordu. Allah’ın Resulü ashabı arasında dayanmış oturuyordu. ‘İşte dayanmış olan şu beyaz kimsedir.’ dedik. Adam ‘Ey Abdü`l-Muttalib`in oğlu!’ diye hitâb etti. Peygamberimiz ‘Seni dinliyorum.’ buyurdu. ‘Ben sana bazı şeyler soracağım. Amma soracaklarım (pek) ağırdır. Gönlün benden incinmesin.’ dedi. Peygamberimiz ‘Aklına geleni sor.’ buyurdu. ‘Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına (söyle) bütün halka seni Allâh mı gönderdi?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allâh aşkına (söyle) namaz kılmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allâh aşkına (söyle) oruç tutmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi, ‘Evet.’ buyurdu. (yine): ‘Allâh aşkına (söyle) zenginlerimizden alıp yoksullarımıza dağıtmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi. Peygamberimiz (buna da) ‘Evet.’ buyurunca adamcağız: ‘Sen ne getirdin ise ben ona îmân ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçi benim. Ben, Bekr kabîlesinden Dımâm b. Sa`lebe`yim.’ dedi.” (Buhari; Kitabu’l-ilm, 57).


2- “Peygamberimiz bir gün sahabelere verdiği bir ziyafet sırasında, onlara hizmet ederken, uzaklardan geldiği anlaşılan bir atlı, Peygamberimizin meclisine yaklaşıp: ‘Bu kavmin efendisi kimdir?’ diye sordu. ‘Bu kavmin efendisini arıyorum’ dedi. Allah’ın Resulü ‘Benim’ demedi. O sırada sahabelerine su dağıtmakta olduğundan, atlıya şöyle cevap verdi: ‘Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir!” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463).


3- “Beni Amir heyetiyle Allah’ın Resulünün yanına gitmiştik. ‘Sen bizim efendimizsin!’ diye hitap ettik. ‘Efendi, Allah`tır!’ buyurdular. Biz: ‘Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!’ dedik. Bize: ‘Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi uçurmasın’ buyurdular.” (Kütüb-i Sitte, hadis no: 5391).


Görüldüğü gibi ilk iki rivayette “dışarıdan gelen bir adam”, topluluğun içine karışmış peygamberin kim olduğunu tanıyamıyor. “Hanginiz Muhammed?” veya “Sizin efendiniz kim?” diye soruyor. Birincisinde “İşte şurada yaslanmış oturan beyaz (yüzlü) adamdır”, ikincisinde de bizzat kendisi “Benim” demiyor da “Kavmine hizmet edendir.” diyor. (o sırada su dağıtmaktadır). Üçüncü rivayette ise onu tanıyan bir grup direk kendisine “Sen bizim efendimizin” diye hitap edince “Efendi, Allah’tır!” diye cevap veriyor.


Bu rivayetler Kur’an’da anlatılan “arkadaş peygamber” karakterine tamamen uygundur. Bu nedenle sahih mi değil mi diye şüphelenmeye gerek yok.(ayrıca bkz. ‘Arkadaş peygamber’ başlıklı makale).


***


İçinde yaşadığı topluma karışıp gitmiş birisine “Hanginiz Muhammed?” diye sormak durumunda kalıyorsanız, bilin ki o, derin bir ahlak ve karakter sahibidir.


Çünkü arif lisanıyla kâmil insan “Hanginiz Muhammed?” makamına (tekrar ede ede ulaşılan ahlak ve karaktere) ulaşmış kişidir. Peygamber okulunun asıl amacı bu makama ulaşmış insanlar yetiştirmekti. Böyle birisi dışarıdan bakıldığında halktan ayırt edilemediğinden sıradan biri gibi görünür fakat hiç de sıradan değildir! Çünkü böylesi biri başlangıçta sıradan/halktan biriyken, “hamdım, piştim, oldum” seyrinden geçer ve tekrar başa dönerek halktan birisi olur. İrfan’da son makam tekrar başladığı yere dönmektir. Bayazıd der ki: Marifetullahın (Allah’ı tanıma yolunun) sonu susmaktır!


Dikkat edersiniz, insanoğlu için mal, mülk, bilgi, statü ve iktidar sahibi olmanın getirdiği kibir, ayrıcalık ve sınıflaşmaların ortadan kaldırıldığı iki yer vardır; ihram ve kefen!


Hacda “ihrama girmek” ve ölünce “kefene sarılmak” sonradan edinilmiş rütbe ve kisvelerden sıyrılıp tekrar başa dönmeyi, bütüne karışıp gitmeyi ifade eder. İhramda ve kefende insanoğlu her tür statü belirtici alametlerden sıyrılır; ne rütbe, ne kisve kalır… İhrama girmiş veya kefene sarılmış birisini tanımak için “Hangisi” diye sormak zorunda kalırsınız. Çünkü ayırıcı hiçbir rütbe ve kisve kalmamıştır. Kişiyi yalnızca içi (kalbi) ve amelleri ötekinden ayırır.


İşte “Hanginiz Muhammed?” sorusu, bunu yaşarken yapmayı ifade eder ki İslam’da bütün tasavvuf mekteplerinin veya irfan okullarının amacı bu makama ulaşmış insanlar yetiştirmekti. Tarikatlar bunun için kuruldu, seyr-i süluk (yolda yürüyüş halinde olma)lar bunun için yapıldı. Fakat sonunda ‘keser döndü sap döndü bir gün oldu hesap döndü’ ve en çok rütbeli, makamlı, kisveli, kavuklu, cübbeli, zünnarlı, suflu (yünlü) haller bu topluluklarda görülmeye başlandı.


Bu noktada tasavvuf hareketi içinde tekrar başa dönme amaçlı yani “Hanginiz Muhammed?” sorusunu sordurtacak hale gelme amaçlı protest bir hareketin tâ ilk baştan itibaren doğduğunu görüyoruz: Melametilik!


“Horasan erenleri” de denilen bu hareketin ilk başlatıcıları, her türden halktan ayırıcı rütbe, kisve, suf (yün) elbise giyme, sema, zikr ve vird talimi, tarikat hiyerarşisi, şehy-murid ilişkisine karşıdırlar. “Fakr”ı savunarak ihtiyaç fazlası mülkiyet talebini reddederler. “İsâr” diyerek vermeyi/paylaşmayı teşvik ederler. “Fütuvvet” diyerek digerğamlığı/ötekiciliği savunurlar. “Ahilik” diyerek Anadolu’da kardeşlik iktisadı kurarlar. “Kalendirilik” diyerek kof şekilciliğe isyan ederler, ruhsuz kuralcılığa aldırış etmezler.


Anadolu’nun İslamlaşmasında ve kaynaşarak yeniden inşasında bu anlayışların yattığını görüyoruz.


İslam’ın ilk yüzyılındaki Emevi darbesine ve onun getirdiği mal ve mülk ihtirası ile ganimetçiliğe tepki olarak Hasan-ı Basri gibi zahidlerin karşı çıkışının bir benzeri 13. yüzyıllarda Anadolu’da yaşandı. Osmanlı merkezileşmesinin yaşandığı dönemde de Melametilik, Kalenderilik, Ahilik gibi akımlar Hasan-ı Basri’nin rolünü üstlendiler. Emeviler ilk dönem zahitlerini nasıl dışlayarak merkezileşmişse, Osmanlı da bu akımları dışlayarak merkezileşmiştir. Kuruluş döneminde kullanılmışlar fakat mal ve mülk ihtirası ile ganimetçilik arttıkça bu akımlar da tepki biçimlenmesi olarak ortayı çıkmışlar. Anadolu’daki fütuvvet (mertlik, diğerğamlık, kardeşlik) geleneğinin kökleri buraya dayanmaktadır.


***


Hasan-ı Basri’nin (öl. 110/728) şu sözü kendi döneminde “zamanın ruhunun” nasıl değiştiğini gösterir: “Eğer Allah’ın Resulü’nün ashabından biri şu mescidin kapısından içeri girerek yanımıza gelseydi, kıblemiz hariç, hiçbir şeyimizi tanımazdı.” (İbnu’l-Cevzi; Hasan-ı Basri, s. 69, M. Kubat; Hasan-Basri, s. 108)


Yine zamanın ruhunun değiştiğini gören Hasan-ı Basri’nin daha ilk yüzyılda şöyle dediğini görüyoruz; “Her ümmetin bir putu vardır, bu ümmetin putu da altın ve gümüştür.” (A.g.e, s. 110)


Keza ona göre “Yün (suf) elbise giyen şahsın kibri ipek elbise giyenden daha fazladır.” Hasan-ı Basri, Ferkad es-Subhi adlı zahidin üzerinde yünden yapılmış bir elbise görünce ona “Şu elbisenle insanlar arasında üstünlük mü taslıyorsun. Oysa ben cehennem ehlinden çoğunun bu kıyafeti giyecek olduğunu gördüm” der. Yine “Bir topluluk içinde nefsini kınayan kimse, aslında zımnen kendisini övüyor demektir.” diyerek, samimiyetten uzak, yapmacık, sırf gösterişe dayalı amellerin hayır getirmekten çok kişiyi dalalete sürüklediğini söyler. Ona göre bir Müslümanın “ihtiyacını gidermek” bir ay “itikâfa girmekten” daha hayırlıdır. (A.g.e., s.102-103).


Horasan erenlerinden İbrahim b. Ethem (öl. 166/782), Ahmed b. Hanbel gibi tarlalarda çalışarak, ekin ekip-biçerek, değirmencilik, odunculuk yaparak geçimini temin ederdi. Cömertliğin, yardımseverliğin ve diğergamlığın yok olduğundan şikayet eden İbrahim b. Ethem şöyle diyor: “Gerçek kazanç kendi alnının teri ile karnını doyurmaktır. Yoksulluk şikayet sebebi olamaz. Çünkü tüm mülkiyet Allah’ındır. Mülkiyet Allah’ın olunca elinde mal bulunduran kişinin, gerçekte kendisine ait olmayan mal-mülk ile yoksullara karşı üstünlük taslaması (kendini halktan ayırarak) büyüklenme alametidir…” (Ali Bolat; Melametilik, s. 47)


Yine Horasan erenlerinden Şakık Belhi’nin (öl. 194/810), geçimini “Elime geçince şükreder, geçmeyince sabrederim” diyen birisine “O dediğini Belh’in köpekleri de yapıyor. Biz bulunca dağıtır, bulamayınca şükrederiz” dediğini görüyoruz. (A.g.e, s. 61).


Yine Horasan erenlerinin ulularından Ebu Turab en-Nahşebi’nin (öl. 245/859) mülkiyet görüşü bizim anlamakta güçlük çekeceğimiz türdendir. Ona göre Kur’an’da Hz. Musa “O âsâmdır” diye mülkiyet iddiasında bulununca Allah “Âsânı at” (Taha; 20/18) diyerek haddini bildirmiştir. Bu nedenle ona göre hür tür mülkiyet iddiası kendini toplumdan (bütünden) ayırma olup batıldır. (A.g.e, s. 90).


Yahya b. Muaz (öl. 258/872) da zamane fâkih, şehy ve hocalarına şöyle seslenir ki güncelliğinden hiçbir şey kaybetmiş değil: “Saraylarınız Kayserlerinki gibi, evleriniz Kisralarınki gibi, elbiseleriniz Talut’unki gibi, binekleriniz Karun’unki gibi, sofralarınız cahiliyeninki gibi, mezhepleriniz şeytanınki gibi, Muhammed’inki gibi olanlara nerede?” (A.g.e, s. 98).


Bayazıd-ı Bistami (öl. 264/878) de şöyle der: “Eğer Firavun aç olsaydı ‘Ben sizin en yüce Rabbinizim’ demez, Karun aç olsaydı azgınlık etmez, Sa’lebe aç olsaydı kendisinden övgüyle bahsedilirdi. Halbuki o mülke kavuşunca (karnı doyunca) nifaka düşmüştür.” (A.g.e, s. 108).


Horasan Melametilerinin liderlerinden Hamdun Kassar’ın (öl. 271/884) “Hanginiz Muhammed?” sorusuna halel getirecek her tür davranışı kerih gördüğünü ve Melamet öğretisini bu sorunun gereği ile temellendirdiğini görüyoruz.


Ona göre hırka giymek, suflu (yünlü) elbiselerle gezmek, cübbe, sarık, zünnar, kisve gibi halktan ayrı kıyafetlerle dolaşmak, zikr, sema, vird vermek, şeyh-murid ilişkisi tesis etmek, tarikat kurmak, servet yığmak, mülkü ve ilmi kendine saklamak “Hanginiz Muhammed?” diye sormaya gerek bırakmayıp, kişiyi halktan ayıracağı ve belli edeceğinden riyadır. (A.g.e s.128 vd., 204 vd.)


Keşfu’l-Mahcup yazarı Hucviri’ye göre de aslolan hırka değil; hurka (gönül ateşi) dir.


Demek ki alim ilmiyle, zengin malıyla toplumdan ayrılamaz. Tıpkı resulün risaletiyle ayrılmadığı; “Hanginiz Muhammed?” diye sordurtacak denli topululuğa karıştığı gibi…


Demek ki alim bilgisini, zahid malını, aşık canını verebilendir. Ve bunlardan dolayı hiçbir maddi karşılık (ücret) beklemeyendir.


Kanımca gerçek arifler bunlardır ki böylelerini seviyorum. Bu tür karakter ve ahlakta kesinlikle Kur’an’ın ruhu ve peygamberin kokusu var.


***


Baştaki rivayette geçen adam gibi ben de sorayım: Allah aşkına (söyleyin), günümüzün şeyhleri, hocaları, liderleri burada gördüklerinize ve duyduklarınıza hiç benziyor mu?


Rivayetteki adam gibi dışarıdan gelip, devenizi bağlayarak (arabanızı park ederek) gidip bunlardan birinin yanına girseniz, “Hanginiz şeyhiniz?”, “Hanginiz hocanız?” veya “Hanginiz lideriniz?” diye sorar mısınız, sormaya gerek kalmadan hemen tanır mısınız?


Uygulanan protokolden, oturduğu yerden, giyiminden kuşamından, çevresindekilerin ona davranışından, hal ve hareketlerinden hemen belli olur mu olmaz mı? Topluluğun arasına karışmış, sıradan birisi ile karşılaşmak sanırım hayal.


Siz hiç seçmenleri arasında fark edilmeyen bir lider gördünüz mü?


Siz hiç müridleri arasında fark edilmeyen bir şehy gördünüz mü?


Siz hiç yoksulların arasına karışıp giden ve fark edilmek istemeyen bir zengin gördünüz mü?


Ayette geçtiği gibi böylelerinin halkla (yoksullarla, müridleriyle, seçmenleriyle, seyircileriyle, okurlarıyla, işçileriyle) eşit hale gelmekten, onlardan birisi gibi olmaktan, onların içine karışıp tanınamaz hale gelmekten ödleri kopar.


***


“Hanginiz Muhammed?”


Bu öyle bir soru ki, sorulduğu an, peygamberin kürsüsünde oturarak elde edilmiş bütün kisveleri tiril tiril döker.


Bu öyle bir soru ki “ihram” ve “kefen” dışında adamda hiçbir şey bırakmaz, her şeyini sıyırır döker. İnsanı yalnızca imanı ve yalnızca ameli ile baş başa bırakır.


Bu öyle bir soru ki Allah, Kitap, Peygamber namına konuşan/onun kürsüsünde oturan bütün rütbe, kisve, servet, şan ve şöhret sahiplerini eğer imanları varsa utanç içinde bırakır.


Böyle öyle bir soru ki, sorulunca bütün kastlar yıkılır, hiyerarşiler yerle bir olur.


Bu öyle bir soru ki, sorulunca mağrur rütbeler sökülür, kibirli kasıntılar iflas eder.


Bu öyle bir soru ki efendi-kul ilişkileri ile örülmüş kerpiçten duvarları yer ile yeksan eder.


Onun için “Hanginiz Muhammed?” sorusu üzerine ne kadar düşünsek azdır.


İnsanları, makam, mevki, mal, zenginlik ve iktidar yani “sosyal statü” bakımından birbirinden ayıran ve sınıflaştıran, dahası buna göz yuman bir din, bilin ki “Muhammed’in getirdiği din” değildir.


Onun estirdiği ruh “Hanginiz Muhammed?” sorusunda gizlidir.


Allah’ın selamı, sevgisi ve merhameti “onun” ve güzide “arkadaşlarının” üzerine olsun!


Anam babam bu sorunun muhatabına feda olsun!




recepihsan@gmail.com