Haftanın Gündemi .. "Mustafa " ..

  • 62 Cevap
  • 34757 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Haftanın Gündemi .. "Mustafa " ..
« : 06 Kasım 2008, 10:13:36 ÖS 22 »



  Yazarlar / Engin Ardıç


   
Anıtkabir farizası


 

Başlığı böyle attım ama kuşkuluyum: Şimdi birçok solcu ve de halkçı, “fariza ne demek” diye soracak, sinirimi bozacak. Hani hac mevsiminin “bu sene kurban bayramına” denk gelmesine şaşan gazeteci kızlar vardı ya, onlar gibi... Kimi hayvan da “Osmanlıca konuşuyorsun, demek ki hükümete yağ çekiyorsun” diyebilir.

Deniz Baykal, partisinin kuruluş yıldönümünde, yanına binlerce adamını alıp Anıtkabir’e çıkmış. “İzdiham” yaşanmış, falan filan.

Orada gelenektir, “şeref defteri” imzalanır ve daha önce iki satır da birşeyler yazılır. Atatürk kalkıp onları okuyamayacağına göre, arkada bekleyen muhabirlerin okumaları ve gazetelerine bildirmeleri için.

Yazılanlar genellikle ya imza sahibinin “Atatürk’ün ne kadar izinde olduğunu” belirtmeye yöneliktir, ya da birşeyler ya da birileri bu yoldan “Atatürk’e şikâyet” edilirler. Elbette şikâyet edildikleri merci, aslında Cumhuriyet Gazetesi ve Genelkurmay falandır.

Bu ziyaret yerli yersiz, vara yoğa yapılan bir ziyarettir. Milli bayramlarda da oraya gidilir, maç kazanıldığı zaman da, parti kuran da soluğu orada alır, ihracat rekoru kıran da.

Bir örneği başka bir ülkede yoktur. Sovyet yöneticileri bile resmi törenlerde Lenin’in anıtkabirinin içine girmezler, damına çıkarlardı...

Bir arkadaş, 10 Kasım günleri Ankara’ya gidemediği için Dolmabahçe Sarayı’na gidiyor, yani Atatürk’ün yattığı yere ulaşamayınca öldüğü yeri tavaf ediyor, bunu her sene yapıyor ve okuyucularına da hararetle tavsiye ediyordu...

(Fariza, izdiham, hararet, şikâyet, tavaf, muhabir, sene... Sen iyice gerici oldun be Engin Ardıç!)

Aynı arkadaşlar, halk kadınları bağlı başlarıyla türbe türbe gezip çaput bağlayınca çok kızarlar.

Yapılan, temelde aynı şeydir.

Eh, Nutuk’u kutsal kitap, Çankaya’yı Kâbe, Atatürk portrelerini ikona, ilkokul öğretmenlerini rahip, tayyör-etek giyen iri kalçalı memur hanımlarını da rahibe gibi algılarsan, Anıtkabir’i de elbette peygamber türbesi kabul edeceksin!

Onlar çaput bağlayacaklar, sen şeref defterine yazı yazacaksın.

Onlar dua edecekler, sen esas duruş göstereceksin.

Orada ezan okunacak, burada Onuncu Yıl Marşı.

Sonra da ya kızıp köpüreceksin, ya da kara kara soracaksın, “biz nerede yanlış yaptık”...

Atatürk’ü sevdirmediniz, insanları ondan soğuttunuz, bıktırdınız, yanlışı orada yaptınız.

Öğretmediniz, ezberlettiniz. Düşündürtmediniz, korkuttunuz. Özgür bırakmadınız, ezdiniz. Açıklamadınız, yasakladınız. Tartışmadınız, örtbas ettiniz.

Atatürk size hedef olarak çağdaş yaşama biçimini, rehber olarak da bilimi gösterdi, siz tuttunuz bir “Kemalizm dini” icat ettiniz.

Üstüne üstlük, faşizmi de solculuk diye satmaya kalktınız.

Bir kısım basın yuttu ama halk yutmadı.

Atatürk’ü anmak mı istiyorsun sevgili dostum?

Andrew Mango’nun mükemmel Atatürk biyografisini oku... Lord Kinross’a da, Şevket Süreyya Aydemir’e de beş basar. Üstelik kırk sekiz Anıtkabir ve de yirmi altı Dolmabahçe ziyaretinden daha faydalıdır. Zihnin açılır.

KAYNAK

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: kemal-izm
« Yanıtla #1 : 06 Kasım 2008, 10:14:29 ÖS 22 »
bu konuda önemli bir yazı da ahmet inselin heykeller yazısıdır.
okumayanlar ve unutanlar için tekrarda fayda var....


Heykeller

 

AHMET İNSEL / 14.04.2003/ GAZETEM.NET

Büyük acıları, kıyımları, savaşları anlatan filmleri, belgeselleri ve şimdi de savaşın gerçeğini seyrederken aklıma hep Jules Verne’in “80 Günde Devrialem” kitabındaki Fogg’un Atlantik Okyanusu’nu aşışı geliyor; Londra’ya zamanında varmak için eski bir gemi satın alan Fogg yolculuğun sonlarına doğru kömür bitince gemiyi parçalayarak tahtalarını yakar. Gemi kendi kendini yokederek hedefine doğru ilerler.
İnsanlık da Fogg’un gemisi gibi kendi kendini yakarak ilerleyebiliyor galiba, sürekli olarak insan hayatını yakarak yol alıyor.
Bu tuhaf yolculuktan ve kendini yakıt olarak kullanan acıklılıktan hiç olmazsa dersler çıkarmalı diye düşünüyorum, “yolculuğu” daha güvenli ve sancısız hale getirebilmek için bir şeyler öğrenmeli.
Son Amerika Irak savaşından da herhalde herkes kendine görev bazı dersler çıkardı, tecrübelerine bazı yeni bilgiler kattı.
Ben de, birçok başka şeyin yanısıra, daha önceki tecrübelerimden de yararlanarak heykellerle toplumlar arasındaki ilişki konusunda genellemeler yapma imkanı verecek bazı fikirler edindim.
Bence bir ülkede yalnızca tek bir adamın heykelleri dikiliyse sonunda o heykeller yıkılıyor.
Bir de, ülkesinde sadece tek adamın heykelleri olan ülkeler savaşları kaybediyorlar.
Ben Paris’te adımbaşı Napolyon’un heykeline, New York’ta Washington’un heykellerine, Londra’da Cromwell’in heykellerine, Roma’da Garibaldi’nin heykellerine, Berlin’de Bismarck’ın heykellerine rastlamadım.
Bu insanlar, kendi ülkeleri için önemsiz miydi?
Hayır, önemsiz değildi.
Ama her yan onların heykelleri ile kaplı değildi.
Gördüğüm heykeller ya heykel sanatı açısından değerli eserlerdi ya da büyük sanatçıların heykelleriydi.
Peki gelişmiş ülkelerde tek adamın heykellerine rastlanmazken niye bazı ülkelerde sadece bir adamın heykeliyle donanıyordu ülke?
Bana sorarsanız, bu heykeller geri kalmış ülkelerde gerçekleri saklamak için oluşturulmuş büyük bir dekorun önemli parçalarıydı, bu heykellerle yüceltilen ve eleştirilemeyen insanların arkasına konuşulması istenmeyen korkunç gerçekler saklanıyordu.
Sovyetler’de Lenin heykellerinin, Romanya’da Çavuşesku heykellerinin, Irak’ta Saddam heykellerinin arkasında büyük yolsuzluklar yatıyordu.
Biz de tek heykelli ülkelerdeniz.
Nereye gitseniz Atatürk’ün heykellerine rastlarsınız.
Mustafa Kemal, tarihimizin önemli şahsiyetlerinden biri ama tek önemli şahsiyet değil, Osmanlı’dan bu yana altı yüz yılda bu ülkede birçok başka insan da yetişti.
Ayrıca Washington, Napolyon, Garibaldi, Bismarck, Cromwell de kendi ülkeleri için çok önemli tarihi şahsiyetler.
Biz niye sadece Atatürk’ün heykellerini dikiyoruz?
Ve, bu heykellerin arkasına sakladığımız gerçek ne?
Heykellerini dikerek Atatürk’ü mü yüceltiyoruz yoksa onu tartışılmaz bir kutsallık konumuna getirerek onunla özdeşleştirdiğimiz bazı çarpıklıkları mı bu heykellerin ardına gizliyoruz.
Bence, bu heykeller, Türkiye’nin çarpıklıklarını ve yolsuzluklarını saklamak için kullanılıyor.
Ordunun siyasetin içinde olmasıyla başlayan bir dizi hukuksal ve ekonomik tuhaflık Atatürk’e ve Atatürkçülüğe bağlanarak heykellerin ve o heykellerin yaratması istenen kutsallığın ardına saklanıyor.
Ordunun siyasetteki yerini tartışamıyorsunuz, dolayısıyla savunma harcamalarının Türkiye’ye ve Türk ekonomisine yüklediği külfeti tartışamıyorsunuz, bugünkü şartlarda bu kadar büyük ordu beslemenin anlamını tartışamıyorsunuz, Türkiye’yi Avrupa’dan kopartan Kıbrıs sorununu kimin yarattığını ve yaşattığını tartışamıyorsunuz, niye bir Kürt sorunumuz olduğunu tartışamıyorsunuz, Irak’taki Türkmenleri yakınımız kabul ederken Kürtleri niye düşmanımız kabul ettiğimizi tartışamıyorsunuz, vatandaşlarımızın bir kısmıyla kan bağı olan Türkmenlerle diğer vatandaşlarımızla kan bağı olan Kürtleri birbirinden böylesine ayırmanın Türkiye’yi ırkçı bir devlet konumuna sokup sokmadığını tartışamıyorsunuz, Amerika’nın Irak’a saldırmasını hukuksuz bulurken bizim Musul ve Kerkük’e saldırmayı düşünmemizin hangi hukuka sığdığını tartışamıyorsunuz.
Heykeller bütün bu tuhaflıkları arkasına gizliyor.
Ve tartışamadığımız konular da hayatımızı zehirleyip bizi gün geçtikçe daha anlaşılmaz bir fakirliğin ve kaosun içine itiyor.
Türkiye bu “tabularını” tartışamazsa geleceğini kurtaramayacak ve geleceği başkaları tarafından belirlenecek.
Atatürk’ün tarihimizdeki yerini ve önemini inkar etmeden onu çarpıklıkların “kutsal kalkanı” durumundan çıkartmamız gerekiyor bence.
Tek heykelli ülkelerin hangi ülkeler olduğuna bakarsanız, tek heykelli bir ülke olmakla pek övünülemeyeceğini de anlarsınız.
Ben bir Atatürk hayranı değilim, onun çok önemli işlerin yanısıra çok önemli hatalar yaptığını da düşünüyorum ama onu bütün çarpıklıkların temsilcisi haline getirilmesinin de haksızlık olduğuna inanıyorum.
Hayat, o heykelleri, başka ülkelerdeki kadar vahşice olmasa da yavaş yavaş azaltacak, azaltmalı da, Saddam’ın Irak’ıyla aramızda paralellikler çizilmesinin sevinilecek bir yanı yok.
Kutsal kişilerin olduğu toplumlarda kutsal çarpıklıklar vardır.
Gelişmişlik kutsallıklardan kurtulmakla mümkün olabiliyor.
Sadece Türkiye’yi değil Atatürk’ü de kurtarmanın zamanı yaklaştı bence.
Tek heykelli bir ülke olmak uğur getirmiyor.
Türkiye’yi uğursuz bir ülke olmaktan, Atatürk’ü de uğursuzlukları saklayan bir perde olarak kullanılmaktan çıkarmanın kime zararı var?
Yeni heykeller diksek diyorum.
Güzel heykeller.
Gerçeklerin konuşulduğu, gelişmiş bir ülkeye yakışacak heykeller.
Bir cumhuriyet kurmuş olmak o zaman belki, onu kuranlar da dahil, hepimiz için daha övülecek bir hale gelir.

KAYNAK

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: kemal-izm
« Yanıtla #2 : 06 Kasım 2008, 10:17:23 ÖS 22 »

Nabi Yağcı

    Atatürk'ten Mustafa çıkar mı


    Can Dündar'ın filminden daha doğrusu filmin kendisinden söz etmeyeceğim; birincisi filmi görmedim, ikincisi çok merak da etmiyorum doğrusu. Merak etmemem bu filmi ortaya çıkaranların sanatsal, fikri değerleriyle ilgili olmadığı gibi Mustafa Kemal'in kendisiyle de ilgili değildir. Elbette bir devletin kuruluşuna ve sonra da o devletin ideolojisine, fikriyatına ve hissiyatına damga basmış bir siyasi liderin hakkında film de yapılabilir, belgeseller de çekilebilir, şimdiye dek hiç bilmediğimiz kişilik özellikleri kitap veya film olarak ortaya konabilir; ortaya konuş biçimi çok sanatkârane, çok ustalıklı, çok incelikli, çok çarpıcı da olabilir. Bunlar olabilir kuşkusuz. Filmin arka planıyla ilgili tartışmalar da beni ilgilendirmiyor. Kısacası ilgilendiğim "Mustafa" filmi değildir, bu film çok başarılı da olmuş olabilir. Beni ilgilendiren konu Atatürk'ten bir Mustafa'nın çıkıp çıkamayacağı meselesidir. Bu ise ne bu filmle ne de Atatürk'ün şahsıyla alakalı bir meseledir.

    Belki de beni alakadar eden şeyin film ile ilgili tek yanı bu filmin adından ibarettir. Bu ülkenin tüm resmi meydanlarının orta göbeğinde, kamusal alanlarında tek tip heykelleri, büstleri olan, bütün resmi dairelerde, kullandığımız paralarda, miting meydanlarında taşınan bayraklarda tek tip resmi olan, başkent Ankara'nın orta yerinde Kâbe gibi ziyaret edilen bir anıtmezar içinde yatan, özel bir kanunla korunan bir insan olarak Atatürk, Mustafa olamaz. Olmasın anlamında değil, isteseniz de olamaz, yüz bin kitap yazsanız, onlarca film yapsanız da olamaz, Atatürk'ten Mustafa çıkarılamaz. Olamazlığın nedeni film yapımcılarının, yazarların yaratıcı yetenekleriyle ilgili olmadığı gibi Mustafa Kemal'in şahsıyla da ilgisi yoktur. İlgi, Mustafa Kemal'den Atatürk yaratanlara ilişkindir.

    Prototip bir Atatürk imajı yaratıldı, bir çocuk bile çalakalem bir Atatürk profili çizebilir size; çamuru yoğurup az buçuk heykel yapmasını bilen biri de bir Atatürk heykeli çıkarıverir. Ortaya çıkan şey bir insanın profili değil kafalarda yaratılmış tek tip imajın profilidir. Bu profilin içine, göz gibi gözleriyle, dudak gibi dudaklarıyla kaşlarıyla, karakter özelliklerini yansıtan mimik çizgileriyle gerçek insanı yerleştirmek olanaksızdır. Atatürk'ü herhangi bir insan gibi, yiyip içerken, gezerken gösteren sayısız fotoğrafı vardır ama o fotoğrafa bakanların gördükleri senin benim gibi bir insan değil, tepesine kutsal bir hale yerleştirilmiş insan-üstü bir varlığın imajıdır.

    Atatürk'ün insani yönü vurgulanarak Atatürk heykellerine can verilemez. Mesele objede değil objektiftedir, görülende değil görendedir. Sorun kendine güvenmek yerine o heykellerin koruyucu büyüsüne güvenen, başı ağrıdığında çareyi Anıtkabir'in mistik havasına koşmakta bulan, bir kurtarıcıya, koruyucu meleğe gereksinim duyanların algı dünyasıyla ilgilidir. Onlar bir insan olarak kendi güçlerinin farkına varmadıkça Mustafa Kemal, Atatürk olmaya devam edecektir. Film etrafındaki tartışmalar da bunu göstermiyor mu? Bu büyü bozulacak diye Deniz Baykal'ın ödü kopuyor.

    Bu nedenle kanımca Can Dündar'ın filmi, içeriğinden ve kendi mesajından bağımsız olarak salt ismi nedeniyle Atatürk ile "Mustafa" arasındaki paradoksu göstermesi açısından, salt bu açıdan ilginç sayılmalıdır. Bu paradoks sivilleşememiş yani kendine güven kazanamamış toplumumuzun çok düşündürücü sosyal psikolojisinin ürünüdür. Bu sosyal psikoloji gerçeklikle bağını yitirmiş insanların ruh halidir. Büyüdüğünün farkında olmayan ana kuzusu insan hali. Kendine ait bir dünya kuramayan, kurulu dünyanın dışına çıkmaktan tedirgin olan, çıkanları ise kendinin düşmanı sanan, özgürlükten korkan insanların ruh hali. Acıklı bir durum.

    Öte taraftan, hocalara, şıhlara, şeyhlere, üfürükçülere tapıncı kırmaya soyunmuş bir insanın sonuçta kendisinin tapınç konusu bir put haline gelmesi, getirilmesi herhalde o insanın kendisi için de çok acıklı bir durumdur. Atatürk'ün de insan olduğunun gösterilmesiyle, güler yüzlü Atatürk portreleri çizmekle bu paradoks aşılamaz. Bunu gösterme gayreti ve bu gayretin etrafında yapılan tartışmalar bile bu büyük çelişkinin ne denli içselleşmiş, incelmiş bir nevi panteist, (kamu-tanrıcı) bir dinin, gizli bir totaliter ideolojinin ürünü olduğunu görmeye yeter.

    Cumhuriyet'in kuruluşunun üstünden 85 yıl geçtiği halde etnik kökeni, inancı, fikirleri ne olursa olsun sırf insan olmaktan gelme bir sevgiyle birbirlerini seven bir toplum ortaya çıkaramamışız, hatta gidiş tersine. "Atatürk'ü güler yüzlü Mustafa yaparsak bu, olur" diye mi düşünülmekte acaba?

    Özcesi sorun ne Mustafa'da ne de Atatürk'te, sorun bu kamu-tanrıcı Atatürkçülükte.


KAYNAK

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: kemal-izm
« Yanıtla #3 : 06 Kasım 2008, 10:19:35 ÖS 22 »


Atatürk


Ahmet ALTAN

Tabii ki insanlar saçmalayabilirler.
Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.
Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı.
Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum:
“Atatürk’ü kısa göstermiş.”
Eee, ne olmuş?
Uzun boylu muydu Mustafa Kemal?
Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı.
Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi?
“Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar.
İçmiyor muydu?
Sıkı içiciydi ve içiyordu.
Ne var bunda?
Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu:
“Atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.”
Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları?
Vardı ve çoktu.
Kimin yok ki?
Hepimizin var.
Mesele tam da burada işte.
“Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.”
“Onun insani zaafları olamaz.”
Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte.
“Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?”
Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz?
Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru.
Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı.
Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler.
Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar.
Neden yapıyorlar bunu?
Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından.
Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar.
Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var.
O da Kuzey Kore’nin yöneticisi.
Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum.
Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar.
Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor.
Değerlendirilmemesi de gerekir.
Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi.
Ama hepsinin de zaafları vardı.
O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir.
Ya da sevmez ve saygı göstermez.
Atatürk bir diktatördü.
Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar’a da söylemişti.
Katı bir adamdı.
Muhaliflerine karşı çok sertti.
Çok ihtiraslıydı.
Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi.
Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı.
Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti.
Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu.
“Bu, Mustafa Kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten.
Batılı bir hayat tarzını Türkiye’ye getirmek isterdi.
Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi.
Bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı.
Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı.
Denemişti.
Bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya’da, Selanik’te, Berin’de gördüğü hayatın Türkiye’de de yaşanmasını istiyordu.
Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu.
Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu.
Yaratılamazdı, yaratamadı.
Ama Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu.
Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı.
Bu gerçek değişmez.
Atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez.
Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez.
Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var.
O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar.
Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten.

KAYNAK

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: kemal-izm
« Yanıtla #4 : 06 Kasım 2008, 10:24:41 ÖS 22 »

“Mustafa!”

Abdurrahman Dilipak

31 Ekim 2008 Cuma

   

Neredeyse bir asır geçti, hâlâ Mustafa Kemal’i tartışıyoruz. Daha doğrusu tartışamıyoruz.. Tartışır gibi yapıyoruz..

Can Dündar’ın “Sarı Zeybek”ten sonra “Mustafa”sı da tartışma konusu oldu..

Mustafa Kemal’in bir oğlu olup olmadığını tartışıyoruz..

Peki kim bu Abdurahim Tuncak! Mustafa Kemal’in Van’dan evlat edindiği biri mi, yoksa gerçek evladı mı?

Abdurrahim Tuncak’ın kızı Nuray Çulha, filme itiraz ediyor, babasının 1908 doğumlu olduğunu söylüyor. “Üç aylıktan itibaren o evde. 5 yaşında sünnet edildiğinde Zübeyde Hanım’ın yatağında çekilmiş sünnet fotoğrafı bile var” diyor.

Mustafa filminde, Mustafa Kemal’in Tuncak’ı 8 yaşında Van’da evlat edindiği anlatılıyor.

Dündar’a göre “Atatürk’ün 1916’da Doğu’da görevliyken 8 yaşındaki Abdurrahim’i evlat edindi” Halep’te ikisinin birlikte çekildiği fotoğraf var. Bugün 62 yaşında olan Nuray Çulha “Babam 3 aylıktan itibaren Atatürk’ün evindeydi” diyor, Vatan gazetesine yaptığı çarpıcı açıklamada.

“Atatürk babanızı 1916’da evlat edinmedi mi?” sorusuna Çulha, “Babam 1908 doğumlu. Atatürk’ün annesinin Kur’an’ında yazıyor. Zübeyde Hanım, babamın doğum tarihini Kuran’a kaydetmiş. “Abdurrahim 1908” diye yazıyor. Bir de kızı Naciye’nin ölüm tarihini yazmış. Atatürk’ün Naciye isminde bir kızkardeşi ölüyor veremden. Onun ölümünden sonra Akaretler’deki eve geliyorlar.”

Mustafa Kemal yaşarken İtalyan heykeltıraşlara kendi heykelini yaptırıp, Sarayburnu’na, İstanbul ve Ankara’ya diktirmiş.. CHP’liler herhalde bunların yazılıp, çizilmesinden, konuşulmasından rahatsız.. Gerçekler ortaya çıktıkça, CHP ve İsmet İnönü’nün ürettiği “Mustafa Kemal” resminin boyaları silinip gerçek ortaya çıkıyor.. Mustafa Kemal’i, İsmet İnönü’nün ve CHP’nin elinden kurtarmadıkça, gerçek Mustafa Kemal’i göremeyeceğiz gibi sanki!

Hani durup dururken bir de “Naciye” çıktı..

“Abdurrahim Tuncak, bir iddiaya göre 1908’de Diyarbakır’da doğmuş, 1998’de ölmüş. Atatürk’ün manevi oğlu olduğu söyleniyor ama, oğlu olduğunu söyleyenler de var. Onun Mustafa Kemal’e benzerliği, bilmem neredeki bir dağdaki bir gölgenin Mustafa Kemal’in silüetine benzemesinden daha ciddi bir olay! Mustafa Kemal’in, öğrenimine yurtdışında devam etmesini uygun gördüğü Abdurrahim 1929 yılında Berlin Teknik Üniversitesi’ne gitmiş ve tüm giderleri karşılanmıştır. 1934 yılından sonra Tuncak soyadını almıştır. Abdurrahim Bey, Savarona adlı yatın satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yapmıştır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nda çalışmış ve oradan emekli olmuş.”

Gerçekler ne zaman ortaya çıkacak bilmiyorum. Ama Mustafa Kemal’le ilgili anlatılan resmi bilgiler dışındakiler hep sansürlenmiştir. Anne-baba, dede, doğum yeri, tarihi, kardeşleri, ilişkileri, aşkları, mektupları, hakkında yazılan-söylenenler hep bir “sır” gibi saklanmıştır..

Ilgaz Zorlu yıllar önce “Şemsi Efendi Mektebi hakkında” yazdıkları ile aslında resmi bilgilerin nasıl bir kurgudan ibaret olduğunu gözler önüne sermişti.. Şemsi Efendi denen kişi aslında Şimon Zwi isimli Sabatay bir Kabbalist’ti.. O okulu da, Sultan Abdulhamid’in Selanik’te sürgün edildiği konağın sahibi Yahudi zengin Alatini Efendi kurdurmuştu.. Bu gerçeği açıkça ortaya koymazsak, o zaman bundan başka anlamlar çıkartılır.. Yoksa o zaman saray çevresinden birileri de Fransız ya da Amerikan okullarına gidiyor, evinde Fransız mürebbiyeler tarafından yetiştiriliyordu!

Mustafa Kemal ne zaman, nasıl öldü? İsmet Paşa o zaman nerede idi?

İsmet Paşa’nın kökleri..

“Dindar” bilinen Fevzi Çakmak’ın Üzeyir Garih’le yolları nerede kesişiyordu?.. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi kimdi? Özbekler Tekkesi’ne kadar uzanan bu derin sır neyin nesi idi?

Sahi İsmet Paşa’nın amcazadeleri şimdi nerede yaşıyorlar?

Mustafa Kemal Samsun’a gizlice mi çıktı, yoksa çıkışında da, Samsun’a varışında da İngilizler bilgi sahibi mi idi?

Mustafa Kemal, Traplusgarp’tan sonra nereye gitti?

Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Samsun’a götüren gemi nerede, ne oldu? Geminin seyir defteri nerede? Suç duyurusunda bulundum, hiç bir işlem yapılmadı. Gemi ile ilgili yazışmadığım yer yok, kimsenin bir şey yaptığı da yok. Kimse bir şey de söylemiyor..

İttihat Terakki’nin el koyduğu Osmanlı hazinesindeki 90 ton altına ne oldu? Ses yok.
Peki Şam’daki 3 ordu silahsız ve tayınsız bir şekilde terhis edildikten sonra, silah ve altınlara ne oldu? Ses yok.

1. İnönü Savaşı diye bir savaş oldu mu?

Olmaz olur mu, kitaplar dolusu bilgiler var. Ama ya anılar.. Daha bir sürü cevapsız soru..

Rıza Nur’un anlattıkları, Ziya Gökalp, Osman Nuri Çerman, Lazarı Franco, Moiz Kohen ya da namı diğer Tekinalp, Hayim Nahum Efendi, Emanuel Karaso.. Kim bunlar, bugünkü bakiyeleri kimler? Bunlar şuyuu vukuundan beter hadiseler.. Doğru olan ise iddiaların üzerini örtmek değil, tartışmaya açmak..

Mustafa Kemal’in torunu Nuray Çulha diyor ki, “Babam 3 aylıkken Ata’nın evindeydi..”

Buyurun bakalım. Araştırın bakalım, Abdurrahim beyin üzerindeki, Bursa başta olmak üzere bir çok ildeki gayrimenkuller ne zaman, nereden ve nasıl kazanılmış?

Peki bu işin böyle olmasını kim istiyor? Mustafa Kemal mi saklıyor bir çocuğu olduğunu, yoksa onun adına başkaları mı? Ve kim yaparsa yapsın, niçin böyle davranıyorlar?

Can Dündar, eminim bildiklerinin binde birini bile yazmamıştır.. Bu işi böyle kıyısından köşesinden, parça parça ortaya çıkartarak mesafe alınamaz.. Kuşkular gerçeği boğar. Türk Tarih Kurumu, İş Bankası, Çankaya, hükümet, arşivde ne varsa ortaya koymalı ve bu konuda kim ne biliyorsa söylemeli.. Dürüst ve gerçekçi olmalıyız..

Öyle anlaşılıyor ki, birileri Mustafa Kemal’i anlatma adına herşeyi gizliyor.. Bildiklerimiz ise sanal bir kurgudan ibaret.. Onun için her ideolojik grup ve her iktidar kendine göre bir Mustafa Kemal icad ediyor. Bu ise Mustafa Kemal’e yapılan en büyük haksızlık ve saygısızlık.. Bırakın gerçek ne ise ortaya çıksın. Gerçek bizi özgür kılacak. Tarih, övgü ya da sövgü kitabı olmamalı.. Tarih bir toplumun ortak hafızası ve tecrübeler birikimidir.. Tarihi tahrif edenler, o toplumun sadece geçmişi değil, geleceğini de karartırlar.. Hiç kimsenin, bu ülkenin çocuklarını, soru sorduğu, gerçeği araştırdığı için yargılamaya hakkı olmadığı gibi, kendi tarihlerini öğrenmek için onları yabancı arşivlere muhtaç ve kendi tarihinden mahrum bırakmaya hakkı yok!

Cevabını arayan o kadar çok soru var ki! Biz geçmişi ve geleceği çalınmış bir halkız. Selam ve dua ile..

KAYNAK


Ynt: kemal-izm
« Yanıtla #6 : 07 Kasım 2008, 02:20:04 ÖÖ 02 »
Yeni Şafak Gazetesi Kitap Ekinde 27 Ekim 2007’de yayınlanan haber:
 
Atatürk Okulda Nasıl Öğretiliyor?

Bilgi Üniversitesi'nden Esra Elmas'ın yaptığı tez çalışması, ilkokul
çocuklarının Atatürk'ü bir peygamber gibi algıladıklarını, Türkiye'de
zamanın Atatürk ile başladığı ve ondan öncesinin kötü ve karanlık olduğunu
düşündüklerini ortaya koyuyor
 
Esra Elmas'ın tez çalışması olan "İlkokul Çocuklarında Atatürk Algısı
Sevgili Atatürkçüğüm" Kürşat Bumin'in önsözüyle hayykitap tarafından
yayınlandı. Çocukluk Tarihi, Cumhuriyet Projesi, Okul ve Okulun Tasarımı
gibi bölümlerle ön bilgiler veren kitap, daha sonra çocuklarda Atatürk
algısını inceliyor. Gelir durumları ve sosyal konumları birbiri ile benzeşen
ailelerin çocuklarının devam ettiği bir özel okul ve çeşitli sosyal gruplara
ait ailelerin çocuklarının bir arada bulunduğu bir devlet okulu olmak üzere,
iki ayrı okuldan 60 öğrenciyle yapılan anket çalışmasının sonuçlarını
değerlendiriyor Esra Elmas.
 
Ankette "Atatürk sizce nasıl biridir?", "Atatürk'ü hangi yönüyle
hatırlıyorsunuz?", "Atatürk yaşıyor olsaydı hayatınızda bir fark olur
muydu?" gibi soruların cevaplanması istenmiş öğrencilerden. Verilen cevaplar
ise en özet ifadesiyle Atatürk'ün çocukların zihninde insan üstü bir varlık
şeklinde algılandığını ortaya koymuş. Çocukların algısında, Türkiye'de
zamanın, miladi takvimin Hz. İsa ile başlaması gibi, Atatürk ile başladığı,
ondan öncesinin kötü karanlık ve anlamsız bulunduğunu, hatta oluşturulan
kusursuzluk imajı ile çocukların zihninde Atatürk'ün bir peygamber, bir
Tanrı konumuna yerleştiğini söylüyor Esra Elmas tezinde.
 
Bu çalışmayla neyi amaçladınız?
 


Çalışmanın amacı Aydınlanma'nın etkisi ile dinin egemenliğine son vererek
insan merkezli akıl rehberliğinde kendini kuran, modern toplumlara özgü ve
genel olarak siyasal figürler olan tarihi şahsiyetler etrafındaki algıyı
Türkiye ve Atatürk özelinde ve çocuklara bakarak yanıtlamaya çalışmaktı.
Atatürk modern bir proje olarak cumhuriyetin kurucusu ve toplumun büyük
kesimi için rejimin pek çok idealinin ete kemiğe büründüğü önemli bir figür.
Atatürk figürü etrafında şekillenen algı bu yüzden önemli. İlköğretim
öğrencisi çocuğun algısı iki kere önemli. Henüz sistemin etkisinin
'depolaşmadığı' zihinlerde bir tarihi kişiliğin tanımlanma tarzı, onunla
kurulan bağı, o tarihi kişilik aracılığıyla iletişim kuran resmi tezi ve en
önemlisi o tezin kendini tanıtma tarzının arkasındaki motivasyonları
resmeder. Atatürk'ün kendi kurduğu, pozitif bilimi referans alan okullarda
ne şekilde aktarıldığı ve algılandığı bize resmi söylemin içeriğine dair çok
şey söyler.
 
Devlet ideolojisindeki Atatürk figürünün mutlak ve sorgulanamaz olması
çalışmalarınız esnasında sıkıntı oluşturdu mu?
 
Somut olarak ve 'dış kaynaklı' bir sıkıntı yaşanmadı. Ama bir 'iç ses' her
ne kadar etkisi altına girmeseniz de mutlaka peşinizden geliyor. 'Her şeyin
kolayca yanlış anlaşılabildiği' bir siyasal kültür tecrübe ediyoruz hepimiz.
Dikkatli olma konusunda neredeyse bir dürtüye sahibiz.
 
Atatürk'ün hayatı anlatılırken kullanılan karga taşlamak gibi sembollerin
metaforik anlamlarını tespit için özel bir çalışma yaptınız mı?
 
Bunun için özel bir çalışma yapmadım, yapmak da ne kadar anlamlı olurdu
bilmiyorum. Sonuç olarak ben de, çocukların Atatürk'ü anlatırken
kullandıkları kelime, sıfat ve benzetmeler üzerinden kendi okumamı, yorumumu
yaptım. Bunu "canım böyle istedi ve böyle yaptım" diyerekten yapmadım
kuşkusuz. Sonuç olarak Atatürk okulda, sokakta, evde vs... benim de
deneyimlediğim, benim de hakkında birikim sahibi olduğum bir figür.
Çocukların algısı ile benim algımın karşılaştığı noktaların, karşılıklı
girdiğimiz diyalogun sonucunda oluşan tespitler bunlar. Sosyal bilimler ve
özellikle benim bu çalışmada kullandığım yöntem olarak içerik ve söylem
analizi zaten "bilme'nin değil "anlama"nın, anlayabilmenin peşindedir.
 
Çocuklardaki Atatürk algısının okulda belirgin şekilde tanrısal bir anlam
taşıması, ancak okul dışında etkili olmamasını nasıl açıklayabiliriz?
 
'Okul dışında etkili olmadığı' tespitine katılmıyorum. Çünkü sadece okul
içine mahsus bir algı değil bu. Dahası sadece okulda üretilen ve tüketilen
bir algı da değil. Böyle bir kabul yaparsak bugün en önemli şikâyet
merciinin Anıtkabir olmasını ya da 10 Kasım'larda saat dokuzu beş geçerken
akmakta olan trafiğin dahi durup, insanların arabalarından inip saygı
duruşunda beklemelerini nasıl açıklayacağız. Ya da daha geçenlerde
Emirdağ'da yeniledikleri Atatürk büstünün eskisini ne yapacaklarını
bilemeyen, çöpe atmaktan çekinip sonra da gece yarısı gizlice gömen
insanlara ne diyeceğiz. Bu insanlar kişisel hayatlarında Atatürk'ü hiç de
tanrısal şekilde algılamıyor olabilirler. Ama onlara bunu yaptıran şeyi
nasıl açıklayacağız? Öte yandan zaten bir Tanrı'ya inanların Tanrısı olmadı
Atatürk diyelim ama çoğu zaman bir Tanrı'ya inanların da "ötekileştirdiği"
bir figür oldu. Dolayısıyla okul içi ve dışı diye bir ayrım yapmak çok
mümkün değil. Fakat bu bizim çaresiz ve edilgin olduğumuzu da göstermez.
Atatürk gibi başka dokunulmazlıkların da eleştirilebildiği bir hal her zaman
mümkün. Çocukların bu çalışma için verdikleri yanıtlar da bu umudu taşıyor.

"Hasbunallah ve ni'me'l-vekil"

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: kemal-izm
« Yanıtla #7 : 07 Kasım 2008, 02:52:02 ÖÖ 02 »
Kemalizm adına hutbe, peşinden Cuma namazı sahih olur mu?

bu makale üzerine bir gelişme :


Atatürk Hutbesine Tepki
 
 
Güneştepe Camii'nde geçen cuma günü Atatürkle ilgili hutbe sırasında imama tepki gösteren 50 yaşındaki M.H.A.,jandarma tarafından gözaltına alındı.Çıkartıldığı mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

06/11/2008


Olay, geçen cuma günü Merkez Osmangazi İlçesi Yunuseli Mahallesi'ndeki Güneştepe Camii'nde meydana geldi. "Cumhuriyet Bayramı" nedeniyle Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili hutbe okuyan cami imamı S.Y.'ye, camide bulunan M.H.A. ayağa kalkarak tepki gösterdi. M.H.A. iddaya göre imam S.Y.'ye, "Allah'ın evinde, Allah düşmanlarından neden bahsediyorsun? Seni Allah'a şikayet edeceğim" diye bağırdı.


İmamın tepki göstermesi üzerine M.H.A., devriye gezerken olayı fark edip camiye giren Osmangazi İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri tarafından gözaltına alındı. Hakkında `İnkılap kanunları ve Atatürk aleyhine karşı gösteride bulunmak' suçundan işlem yapılan M.H.A., çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

KAYNAK

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: kemal-izm
« Yanıtla #8 : 07 Kasım 2008, 03:06:12 ÖÖ 03 »

Reel Atatürkçülük  /  Fikret Başkaya
 
1923 sonrasında ülkenin kaderini elinde tutan yönetici klik, Mustafa Kemal’i putlaştırmadan, yapılanları [inkılapları] yüceltip-kutsamadan ve olup bitenlerin tartışılmasını yasaklayıp-engellemeden iktidar olamayacağını biliyordu.

tamamı için tıklayınız






KEMALİZM NEDİR ?

 
 
Kemalizm bazen bir ideoloji, bazen isyankâr bir ruh hâli, bazen bir çağdaşlaşma projesi olarak çıkıyor karşımıza.Kemalizm bazen de bir din olarak kendini gösteriyor. İnsanlar bir dağa düşen gölgede, bulutlarda Atatürk’ü görüyorlar.İnsanlar bir dağa düşen gölgede, bulutlarda Atatürk’ü görüyorlar. Ona “yaratıcı” diyorlar. Hamd ve şükran duygularını ifade ediyorlar. “Bizi izlediğini biliyoruz Atam” diyerek onunla konuşuyorlar.

09/10/2008


Sunuş: Kemalizm bazen bir ideoloji, bazen isyankâr bir ruh hâli, bazen bir çağdaşlaşma projesi olarak çıkıyor karşımıza. Kimilerine göre Türk Solu kemalizmin devamı. “Hayır” diyor kimileri, Kemalizm evrensel solun Türkiye’deki şeklidir. Kemalizm bazen de bir din olarak kendini gösteriyor. İnsanlar bir dağa düşen gölgede, bulutlarda Atatürk’ü görüyorlar. Ona “yaratıcı” diyorlar. Hamd ve şükran duygularını ifade ediyorlar. “Bizi izlediğini biliyoruz Atam” diyerek onunla konuşuyorlar.

Kemalizm nedir? Bu soruya en doyurucu yanıtı veren sanırım Derin Sular sitesi’nin yazarı Serdar Kaya oldu. Çok sayıda referans ile desteklenmiş, tarafsız bir dille kaleme alınmış bu yazıyı herkese tavsiye ederim. Tabi en başta kendisini “Kemalist” olarak tarif edenlere.

MY

” […] Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’ye ithal ettiği sosyal, kültürel, politik ve ekonomik uygulamalar bütünü hakkında bir kitap ya da manifesto kaleme alarak düşüncelerine temel teşkil eden noktaları açıklama gereği duymadı.

Kemalizm adına bir temel eserin yazılmamış olması, Atatürk’ün Altı İlke konsepti çerçevesinde tam olarak neleri kast etmiş olduğu konusundaki birincil kaynakları, CHP parti programları, partinin Atatürk dönemindeki uygulamaları ve Atatürk’ün söz ve demeçleri ile sınırlı kılıyor.

Bu üç birincil kaynak arasında, CHP parti programlarının ve bu programlar çerçevesinde gerçekleştirilen uygulamaların, Kemal Atatürk’ün söz ve demeçlerine nisbeten daha muteber olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira pragmatist bir lider olan Kemal Atatürk’ün, farklı dönemlerde (ya da aynı dönemde farklı kitlelere hitaben), birbiriyle çelişmek bir yana, tamamen zıt istikamette olan çok sayıda sözüne rastlamak mümkün. Zaten Kemalizm (ya da genel anlamda Kemal Atatürk) konusundaki kafa karışıklığının temel nedeni de bu. Zira Türkiye’de önemli bir çoğunluk, Kemal Atatürk hakkında öğrenegeldiği (doğru ya da yanlış) bilgiler doğrultusunda oluşmuş olan bir Atatürk
kavramına sahip. Gerek Kemal Atatürk’ün kitlelere tanıtılması esnasında tarihi verilerden hareket edilmeyip ululayıcı söylemlere sığınılması, gerek mevcut verilerin kullanılması konusunda seçici davranılarak tek yönlü bir portre çizilmesi, gerekse Kemal Atatürk’e ait olan pek çok sözün birbirine tamamen zıt argümanlar içermesi nedeniyle, birbiriyle çelişkili çok sayıda Atatürk miti aynı anda toplumda kendine yer edinebiliyor. […] ”

Devamı için: http://www.derinsular.com/pdf/kemalizm.pdf

KAYNAK

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: kemal-izm
« Yanıtla #9 : 07 Kasım 2008, 03:31:28 ÖÖ 03 »
Bir dogmayı kurtar(ama)mak... / ÖZEL
Bir dönem Kemalizm ile dogma haline getirilen Atatürk bu kez insani bir ideal olarak sunulmaya çalışılıyor.... Araştırmacı Yazar Fatih Tezcan Timeturk için değerlendirdi...

Perşembe, 30 Ekim 2008 00:53

 Fatih Tezcan / TIMETURK



”Bu belgelere ulaşmak için 15 senemi verdim…Uzun süre güven testlerinden geçtim…Böylelikle demir kapılar açıldı ve onlara ulaştım…Bu ülkede şöyle baştan sona bir Atatürk Filmi yapılamamıştı, bi’ yapalım dedim…” diyordu alkışlar eşliğinde Mustafa filminin yapımcısı Can Dündar…

 Bu sözler, Kemalizm’in tabana yayılması adına ve biraz da sempatik Cumhuriyet Çocuğu  Can’ın hatırına verilmesini umduğum bazı önemli ‘arşiv tavizleri’nin işaretiydi sanmıştım…

Gitmeye karar verdim filme gerçi ama, açıkçası, ceplerinden alınan paralarla havaya atılan fişeklere ağzı açık bakan kalabalıkların arasından Bağlarbaşı’ndaki sinemaya çıkarken “bu adam populizm yaptıysa boşa gidiyoruz” fikri de yok değildi hani kafamda...

Çünkü konuyla alakalı taradığım yüzlerce çalışmadan sonra biliyorum ki bu ülkede, hakikatlerden çalmamak kaydıyla, ne Mustafa filmi yapılabilirdi ne de Kemal…

 Ve gördüm ki Atatürk’ün ölümünün ancak 70. yıldönümüne yetiştirilebilen ilk hayat hikayesi anlatımı çok kötüydü…

Lafı gevelemeden ifade edebilirim ki Can Dündar’ın ‘Mustafa’ filmi tam bir fiyasko!

Bunun nedenleri pek çok tabi ama başlıcaları,

Filmde olanların umulanların yarısı bile olamaması,

Filmden eksik edilenlerin toplamının, seyircide “hala her şeyi saklıyorlar” dedirtecek ölçüde çok olması,

Filmdeki bazı özel hayat bilgilerinin abartılarak ve resmen kötü bir biçimde verilmesi,

En neti de filmin fikri bir altyapıya oturmamış görülmesiydi…

Bilinçli yüz kişiye “Bu film neye hizmet etti?” diye sorduğunuzda alacağınız cevapların büyük çoğunluğu “rahatsız edici bir duygu sömürüsü, çokça kafa karışıklığı ve hatta ikilemler” olacaktır…

Yönetmen, Flashback ile “Dört Mevsim” tablosundan Selanik’e giderek hikayeyi anlatma fırsatı veriyor kendisine…

Zübeyde Hanım’ım Ahmed adındaki çocuğunun cesedinin gömülü olduğu sahilden bir fırtınada dalgalar sayesinde açığa çıkmasının ve çakallarca parçalanmasının anlatımı özenle seçilmiş …

”Kader dediler Mustafa’ya ama kabul etmedi!” …

Filmde yok gerçi ama Mustafa’nın ‘Atatürkleşirken geçirdiği ateistleşme dönemi’nde “Kaza, kader, talih, tesadüf deyimleri Arapçadır ve Türkleri ilgilendirmez” dediğini zaten biliyoruz…

Kargaları kovalaması, ileride düşmanları kovalayacağının işareti ve hatta Kaymak Hafız’ın dayağı, 80 senedir İslami eğitim sisteminin nefret ettiriciliğine inandırmak için birer subliminal mesaj olarak kullanıldı ve filmde de var…

Can Dündar’ın en güvendiği materyaller ilk defa açıklanan “Mustafa Kemal’in notları”ydı şüphesiz …

Her gün her saat ağladığını yazdığı ilk not veya parasızlığını tesbit ettiği ikincisi , ‘insanlaştırılmaya çalışılan Atatürk’ün gençliğinden seyirciye taşınıyordu…

Bu arada Atatürk’ün Willhelm bıyıklarından tutun da aşkını ifadesini aktarırken girilen gereksiz detaylara kadar hemen her ayrıntıda, Can’ın, Atatürk hakkında hemen hiç bir şey bilmeyen halka, Atatürk hakkında konuşma liyakati olan kişilerin başında Can Dündar’ın olduğu yargısını aşılama’ telaşı seziliyordu…

Bunu ne kadar hakkettiğini eleştiriler karşısındaki duruşundan biraz anlayabileceğiz…

Normalde bir filmde olanlar eleştirilir olmayanlar fazla değil evet ama konu milyonlarca kişinin hayatını düzenleme iddiasında ve zorlamasında olan bir düzenin kurucusu olduğunda olmayanların neden olmadığı sorusu tabiî ki haklı olarak bizlerce soruluyor…

Filmde olanları, notların dökümlerini zaten medyada bulabileceksiniz ama filmde olmayanların dökümünü saymaya kalksak bir değil yüz yazı yetmez…

Bir defa Mustafa Kemal’in neden ismini önceleri M.Kemal sonraları K.Atatürk olarak yazdığı, yani ‘Mustafa’ yı neden yazmadığı yok…Öyle ya…Orjinal adı Mustafa varken neden Mustafaizm falan değil de riyaziye hocasının işgüzarlığından gelen isme müsned Kemalizm, bu yok…

Selanik’teki ev var ama öncesi yok…

Daha Mustafa’nın gerçek doğum tarihi dahi yok…

“Evlendi” diyor ve geçiliyor mesela ama Latife Hanım ile olan nikahta esasen imam yok, dua yok ve bunlar filmde yok…

8 yaşındaki Abdurrahim’i evlatlık aldığı var ama ileride Atatürk’e olan benzerliğinden dolayı gazetecilerce sıkıştırılan Abdurrahim’in verdiği cevap yok…

“Annesi öldü” diyor film ama annesinin mezarına yapılan klasik İslami mezarı neden istemediği ve koca taşı dağdan alıp mevtanın üstüne neden koydurduğu yok…

Ankara’ya gelişinde seymenlerin karşılaması bile var ama Ankara’yı tercih nedeni yok…

Ankara’nın nasıl modern bir başkent olduğu vurgulanıyor ama bunun o zamanki zaten çok fakir olan devlet bütçesine olan darbesini gösteren rakamlar yok…

Mustafa’nın, o dönemde İstanbul’dan gelen ‘vatan hainidir, katli vaciptir’ fetvasının duygu ve düşünce dünyasındaki negatif etkileri sığır sürüsüne kadar anlatılıyor ama aynı dönemde başka neler yaptığı, kimlerle görüştüğü yok…

Mustafa’nın “İnsan tabiatın her şeyden büyük ve aslında her şey olduğunu anladığında…” demesi var ama “o zaman insanı kim Yarattı? Hazreti Muhammed kim?” gibi ortalama vatandaşın soracağı soruların cevabı yok…

Bunların cevabı o Mustafa’da uzun uzun vardı ama bu Mustafa’da yok...

Sayılamayacak kadar çok “önemli ve gerekli” şey, hem de teğet geçilmesine rağmen alınmamış.

Yani sıradan insanların bunları öğrenme fırsatı yine harcanmış…

Yok yok yok…

Bu filmi ilkokul İnkılap Tarihi derslerinde veya bazı askeri okullarda gösterilebilecek sığlıkta bir Powerpoint gösterisi olmaktan çıkaran bir şeyler olmalıydı…

Ama yok…

Belki, ‘Kemalizm’in tanrılaştırılmış ve çağdışılaştırılmış Kemal’inin yanına veya yerine “biraz daha insan” Mustafa’nın ikame denemesi’ olarak betimlenebilir ve bu yapımcının da istediği bir şeydir…

Ama işte tam burada özel hayat aktarılmak istenirken hem aşırıya kaçılmış hem de tarih araştırmacılarının “sadece bu kadarını mı anlatacaktınız?” taaccübüne ve tebessümüne muhattab olunma riski göze alınmış olmuyor mu?…

Öyle ki sonlara doğru ‘kötü bir Fransız Kara Film’ andırması bile söz konusu Mustafa’nın…

Burada “amatör sinema eleştirmenliğine” mola verip ifade etmek zorundayım ki,

Dini reddettiğinden dolayı dinin “tedrici/aşamalı devrim metodunu” zaten kaale almayan resmi ideoloji, pozitivist bir atakla dinin yerine yerleştirdiği bilimin dahi ‘sosyal platformlarda köklü değişiklerin uzun zamanlar alacağını/alması gerektiğini’ ifade eden verilerini göz ardı etmiş ve itiraf ettiği şahsi ihtirasların etkisiyle kıyım metodu belirlemiştir ve üstüne üstlük bu sözünü ettiğim itiraf da filmde var!

Ha siz, bu muhteris devrimlerin neden olduğu toplumsal travmanın etkileri geçmek üzereyken yine bu sistemin dayatmalarının ülkenin önünü kestiğini görecek ve kalkıp “Tamam, rahat olun, bakın Kemal gitti, Mustafa geldi, hem o da sizin gibi rakısında, gece hayatında, hadi seyredin ve sevin” diyeceksiniz öyle mi…

İşte filmi fikirsel altyapısında havada bırakan bu durumdur.

Üstelik bu yapılmaya çalışılırken iç tutarlılık da yok.

Hani en popüler yalanı, ‘Atatürk de Müslümandı’yı kullanırsınız ve bunun üstüne bir film yaparsınız da anlarız…

Nasılsa bunun için elleri dua pozisyonunda onlarca karesi, Balıkesir Zağanospaşa hutbesi gibi birçok “erken dönem Kemalizm” materyali de mevcut…

O da yok…

Lisede ilk sınıfta kızlar ve içki yüzünden notların kırık gelmesi…

Her gün 3 paket sigara ve bir büyük rakı …

İnce saz ve sabahlara kadar ya içki sofrası ya bilardo…

Bunlar ve nicesine “tabiatın her şeyden büyük ve aslında her şey olduğu” fikrini, emperyalist basında oryantalizm kokan övgü dolu ifadelerle süslü “İslami düzeni nasıl kısa zamanda kaldırdığına” dair yazıların özenle alınmasını ve bu uğurdaki diktatörlüğünün dahi altının çizilmesini eklediğimizde, istemeden olsa düşünmeye başlıyoruz…

Acaba birileri, özellikle genç nesillere, filmin sonlarındaki bir ifadeyle “Eğer Atatürk’ü sevecek ve örnek alacaksanız ‘tanrının krallığını gökyüzüne kendi hakimiyetini yeryüzüne hakim kılan’ Mustafa Kemal Atatürk’ü yakından tanıyın ve öğreninki, ateist kimliği, seküler hayatı, devrimci metodu ve devrimleri korumada diktatör olarak anılmaktan dahi korkmayan tavrıyla örnek alın” mesajı mı vermek istiyor…

Biliyoruz ki bu ülkede bunu da açıkça ifade eden birileri var…

Darbeci diktatöryal zihniyet, Ergenekon ve Perinçek sadece birkaç örnek…

Eğer Can Dündar da böyle bir şeye niyetli ise, belki bu kendi içinde tutarlı bir görüştür, zira devrimler o dönemdeki global sekülerist-ateist-pozitivist fikir ve güç yapısından ilham ve destek almıştır ve laisizm bunun sadece işletme sistemidir, doğru ama…

Ama bu hareket tarzı, inançlarına ve toplumsal kodlarına indirilen demir pozitivist yumrukların yaşattığı travmanın sonrasında stres bozukluğu yaşayan Türkiye ve izahtan vareste mevcut konjukturu paylaştığımız dünya ölçeğinde marjinal kalmaya mahkumdur.

Yada diğer bir ifadeyle hasta yatağında daha önce kendisine suikast planladığı histerisine kapıldığı insandan başka çağıracağı kimse kalmayacak kadar yalnız kalan Mustafa kadar yalnız kalmaya…

Anlaşılan o ki Can Dündar henüz bunu anlayabilmiş, yol haritasını çizebilmiş değil…

Uhreviyat hatırlatan ve sanki halka daha bir yakınmış gibi duran Mustafa isminin, tükenme noktasına gelen Kemalizm için yedek ve yeni imaj çalışması olarak kullanılması söz konusu ise bu, John Dewey’den alınan pragmatizm derslerine sadıktır ama bu halk her ne isim olursa olsun herhangi bir dayatma sürecine o veya bu şekilde sokulmaktan artık çok uzaktır!

KAYNAK

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Haftanın Gündemi .. "Mustafa " ..
« Yanıtla #10 : 07 Kasım 2008, 01:30:51 ÖS 13 »
Evet gene bir Cuma ..
Gene güzel ve anlamlı bir gün bizler için ..
Herşeyden Evvel Mubarek Cumanız hayırlara vesile olsun ..
Geçtigimiz hafta vizyona giren Can Dündar'ın "Mustafa" flimi epey yankı uyandırdı ..
Çok şeyler konuşuldu söylendi ..
Hangi Atatürk soruları gene gündeme düştü ..
Görülen o ki Kutsanmış bir Atatürkten vazgecmeye niyetleri yok bazı kesimlerin ..
Kutsadıkları bu isim arkasına saklayacak çok şeyleri var sanırım ..
Evet bizim mahalleden nasıl izlendi bu flim ?
Ve neler uyandırdı bellegimizde ..
Atatürk kimdi ?
Günümüzde var olan birçok versiyonundan hangisi gerçekteki Mustafa Kemaldi ?
Ve hakkında çekilen ( üstelik karşıtı bile olmayan bir kişi tarafından çekilen ) bir flimi bile begenmeme sebebleri neydi ?
Ve neden bir isim üzerinden bu kadar çok fırtına kopartılır bu ülkede ?
Sanırım bu ülkenin açıktan olmasa bile kapılar ardında tartışılan en meşhur konusu ...
Ve bu flimle birlikte tartışmalar biraz olsun göz önüne serilmeye başlandı ..
Kanunla korunan bir ismi tartışmakta kolay olmasa gerek ..
Evet buyrun konumuz "Mustafa " ...
Bakalım bizim mahallede neler düşünülüyor bu konuda ..

Baki Selamlar ...
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı sülfile

  • ***
  • 394
  • حركة المقاومة الاسلامية
Ynt: Haftanın Gündemi .. "Mustafa " ..
« Yanıtla #11 : 07 Kasım 2008, 11:20:19 ÖS 23 »
Filmin faragmanları ve bilgilerini bu siteden bulabilirsiniz. Hakkaten güzel site olmuş.

http://www.mustafa.com.tr/


Ve Mustafa Kemal hakkında değişik yorumlara sahip bu kitabıda alıp okuyabilirsiniz. Hatta korsanını bulursanız banada alın:) Ya ben 8 tl buldum amaaaaaaan boş ver dedim sonra bir baktım piyasada 28, nette 25 tl. Yaw bu bilgi birikim işi semeriyle seksene mağloluyo azizim ::)


http://www.ilknokta.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/42695.htm


Gelelim sadete Mustafa hakkında ne yapılmıştırda eleştiriye yada yanlı tavırlara sahne olmasın. Film zaten baştan isimde çuvalladı "Mustafa". Bazı kesim kanka muhabbetini sevmedi. Kim ola ataya dezze oğlu muhabbeti yapan tiz kellesi uçurula haberleri ile camiayı sarstı. E buda Can'ın işine gelir zira en çok izlenen film en çok tartışılan filmdir. Bir atraksyonu olmamış yapıta yapıt demez camia. Neysem efenim izleyene iyi seyirler ben dediğim gibi Mustafa filminin de korsanı çıkana kadar beklicem:)
Ya kalkın direnin cemaat çocuklar ölmesin, yada susun saklayın korkuları çocuklar görmesin!!!

Ynt: Haftanın Gündemi .. "Mustafa " ..
« Yanıtla #12 : 08 Kasım 2008, 04:10:12 ÖÖ 04 »


filmi izlemedim ama konu hakında sizinde bahsettiğiniz üzere,atatürk ve onun türkiyede tartışılamaz konumuna dair,bazı  tabular tartışılmaya farklı sesler çıkartılmaya başlandı,eğer filmin sinema kısmı ile alaklı bir değerlendirme yapmıyacak,atatürkün lider kültü hakında tartışacaksak bende bişiler söylemek isterim;

-uzun yıllardan bu yana dayatılan,atatürkün tanrısal imajından,artık bazı kemalistlerinde  sıkıldığını görmek sevindirici bi gelişme,her ne kadar daha bir çoğu filmden yola cıkarak atatürkün böylesine zaaf sahibi biri olduğuna inanmak istemeyip kendi günahlarını örtbas edecek bir kalkanın ortadan kalkmasından  tırsıyor olsada,bir çokları artık itiraf etme noktasına gelmiş gibi,bu filim ile başlayan sorgulamaları bir aşama olarak kabul edilebiliriz,zira bu konuları kemalistlerle konuşmanın imaknsızlığını,kapalı kutularının çokluğunu,bağnazlıklarını göz önünde getirdiğimizde,en azından bundan sonra bu noktada bazı yanlışları izah ederken,muhatablarımızın dinleme ve anlama olasılıklarının artabileceğini düşünebiliriz.

-ALLAH inancını sorgularken her türlü rahatlığı daha doğrusu pervasızlığı gösterenler,söz konusu atatürkün mustafaya dönüşümü,diğer bi ifade ile  insan'laştırılmasına geldiğinde neden hiç tahamül edemezler anlamak çok güç,bunun tek açıklamsı kendi çıkarlarını korumak ve o isme sığınmak olarak açıklanmamalı ki zaten buda yeterince doyurucu bi cevab olmaz,burda onun ötesinde kemikleşmiş bir zihniyetten bahsetmek daha mümkün gibi,bizlerin ALLAH -Peygamber konusunda samimi teslimiyetimiz nasılsa bazı kemalistlerin atatürk algıları aynı şeydir,burda önyargısız yalın haliyle yaklaşırsak,şunu sölemek mecburiyetindeyiz ;evet gerçekten iman etmişler ve hepsi atatürkün arkasına saklanıp bazı kirli emeller gerçekleştirmiyor,ciddi olarak tabii oluyor ve özümsüyolar,her kemalistin samimiyetsiz,kişilksiz olduğunu sölemek yerine,bu bağlılık,bu kutsallık atffetme,düşüncesi nasıl oldu da bu düzeye getirildi bunu konuşmak lazım,bu bağlanışını,nasıllığına baktığımızda,en basitinden görebileceklerimiz ;cumhuriyetten bu yana geliştirlen ve enjekte edilen her dayatmada bazı kurumların etkileri kendisini hisettiriyor[eğitim-ekonomi-siyaset-din-bilim-tarih] tüm bunların batı sevdalısı,muhteris bir lider tarafından  uyarlanlanıp zorla  hazm ettirilmeye çalıştığını,bunları ulusal birlikteliğin olmassa olmazı haline getirdiğine ikna edildiğini düşünürsek,kemalistelrin teslimiyetinede çok fazla şaşırmamış ve daha iyi anlamış oluruz.

-Dünya halklarının,ulusal liderlerini sahiblenmedeki orantıya ve  verdikleri değerlere baktığınızda hiç birisinde türkiyede ki gibi katı bir sahiblik göremezsiniz,onunla birlikte hiç bir batı ülkesinde tarihi karakterlerini bir çırpıda silip yerlerine "la yusel" ayarında birini koyduğunu ve onun geleceğe mudahale edeceğine inanıldığınıda göremezssiniz,türkiye dışında herhangi bir ülkeyi gezip görme fırsatım olmadı,ama başka ülkelerde de burda olduğu gibi büstler  bayraklı afişler,ve belli günlerde kutsama ayinleri,yada her seferinde  tehlike anında  korunak olarak kulanılan bir anıt mezarları varmı diye merak ediyordum,bu meramımı,değişik ülkelerde yaşayan bir kaç kişiye açtığımda,hepsinin verdiği ortak cevab,türkiyede ki gibi saplantı haline dönüşmüş bir zorak-i aşkın olmadığını halkkın bu kadar mudahaleye ve zihinsel baskıya musade etmeyeceği yönündeydi,şaşırdım,kendime ve ülkemdekilere acıdım,garibtir bu konuyu düşünürken ali şeriatini de öze dönüş adlı eserinde bu konudan bahsettiğini ve eleştirdiğini gördüm :),tüm bu kuşatıcılığa anlam vermek çok zor,bütün resmi dairelerde,şehirlerin merkezi noktalarında,okulların her sınıfında,bir çok işyerinde (bizim burda,işlerini azıcık rayına koyan,ufaktan ufağa büyüyen her işyeri atatürk posteri asmak zorundadır,atatürk posteri asmayanlar için iyi gözle bakılmaz ve ona göre muamele görürler) ders kitaplarında,daha bir sürü şeyde atatürk ile karşılaşılıyorsa ve her portrenin altına veciz sözü eklenip zihinlerimiz piskolojik bir baskı altına alınıyorsa,burda bir sevgiden ziyade,kitlesel müdahale ve özünden koparma gayretinden bahsetmek daha doğru olur.

-filmin fragmanında  atatürkün halkın bu sefaleti ve bilgisizliğini görüp hüzünlenediğini,onların seviyesine inmek yerine,kendi (batı) seviyesine çıkarmak istediği vurgusu yapılıyor(muş),reklamlarda falan öle söleniyor(ddu),uygar medeniyetler düzeyine ulaşmakverefah düzeyini yükseltmek ile değerlerinden kopuk,seküler biryönetime dönüştürüldüğünün söylenmesi,daha doğrusu bu itirafın yapılmazı gerekmezmiydi,gerekirdi ama onlardan bunu beklemek çok  fazla şeydir,bunu istemek yerine almak lazım,nasıl alınır sorusuna verebilecek keskin bir cevabım yok ama şunu fark çok sıırııtıyor gibi,türkiyedeki insnaların atatürke bağlılığı ile batı dünyasındaki halkların bağlılğı birbirinden çok farklı,mesela demirperde ülkelerinde bir lider  bazı vaadlerde bulunur,halk onu seçer iktidar yapar her türlü yetkiyi eline verir,zamanla bunların aksi geliştiği zamanda buna gerekli mudahaleyi yapar ve hak ettiği değeri verir,türkiyede böyle olmayışının ana sebeblerinden bir taneside çok titiz bir politika izlenip içten içe haps ettirildiğini görrüsünüz,ilk çıkışlarda sultanın buyruğunda bir ordu komutanı,sonraları kendisine biat eden kişilerle kurtuluş mücadelesi vermesi ve en önemliside bu evrelerde halkın hasasiyet gösterdiği konulara oldukça önem göstermesi,onların dili ile konuşup sulh sağlandığında istenildiği gibi bir idare biçimi iddiasında bulunmasıydı,zamanla  bazı kazanımların ardından halkın talepleri göz ardı edilip,tüm bunların müsebibi olarak gösterilen bir hilafet,afyon niteliğinde bir din algısı söylemini geliştirmelerive onun bağlamında alternatif olarak sunulan prensibler ilkeler,devrimler vesair bir sürü değişim ler,buna karşılık sesiz kalıp bunları kabullenmek yolunu tercih eden koca bir kitle ve zamanla  tıkır tıkır işleyen ve asla sorgulanamayan ,değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen,nur topu gibi bir kemalist despotizmimiz oluyor,tüm bu evrelerden geçmiş atatürk ile harmanlanmış bir inanç yüzüden itiraz edilemiyor,sorgulanamıyor olduğu gibi kabul görüyor ,iki sorgulama arasında ki fark budur birisinde halkın olmassa olmazı konumundaki inanç kulanılarak sunulan bir lideridiğerin ötekisinde de tamamen maddi kazanımları vaad eden ve ona göre şekillendirilen bi lider ,biri zamanla kazanılmayınca sorgulanıp alternatifler üretiliyor bir diğeride bizim ülkemiz gibi bunu asla sorgulayamıyor,sorgularsa inancından bazı kuralalrı ihlal edeceği korkusu,yada toplum nezdinde hakir görüleceği korkusununu yaşayan tiplemedir.




bide bu film ve beraberinde getirdiği sorgulama sürecinden sonra,ümit ettiğim bi gelişme daha var,hani bir kemalistten duymaya alıştığımız o klasik şablon vardır ya"o olmasaydı...o yapmasaydı.....o savaşmasaydı... gibi saçma isnatalar yerini,biz olmasaydık...biz yapmasaydık... gibi ifadelerle değişeceğini umit ediyorum,bunu aslına ruccu etmekten çok taasubtan kurtulmak ve doğruyu kabul etmeye hazır gelme olarak görebiliriz.

-sarı saçlı mavi gözlü kurtarıcı türküsünden sıkıldı artık bu memleket,artık kendi türkülerini,kendi gerçeklerini dillendirmesi lazım,mustafanın saçının sarı olmasının,türkleştirilecek potansiyel topraklar demek olmadığı,gözlerinin maviliğini denizaşırı yerlere dikmek demek olmadığını anlamak zamanı gelmiştir.

haber sitelerinde gezinirken atatürkçü düşünce derneğinin bu filme ateş püskürdüğünü ve bildiri yayımladıkalrını gördüm dikkatimi çeken bi kaç başlık var;

* Film neden Atatürk'ün karga kovalama sahnesiyle başlıyor

* Uzun boylularla yan yana göstererek kısa boyuna vurgu yapılıyor

* Günde bir büyük rakı içiyordu denilerek bir ayyaş portresi çiziliyor

* Son Padişah Vahdettin'e neden vatan haini muamelesi yapılmıyor


-1,60 boylarında olmayı bile hazm edemiyolar,yahu ellerinden gelse boyunu uzatacaklar :) bu komik itirazlara yorum yapmak bile gerksiz,bir lider düşünü ki tebaası tarafından böylesine ucuz yönlerle sahib çıkılmaya çalışılsın,o lider bir kere daha ölür,hatta hiç bir zaman  gerçek bir lider olamamış ,iki kere ölmüş demektir :)
 


filmden yola çıkarak yukardaki tespitleri yapmak ne kadar doğru bilmiyorum ama atatürkten mustafaya geçiş dönemi kemalistler için ne kadar acı gerçeklerle yüzleşmek demekse en az bizim içinde o kadar acılarımızı tazelemek hatta kanatmak demektir,bu yaraya tuz basmakla  acısı dinmiyor artık,uzvu koparmak çaremidir derseniz onuda  tabiblerimize bırakalım,bakalım onlar ne düşünüyolar,zamanla görecez..

85 yılda heykeli ile kandırıldığımız bir atatürkün,kaç yılda insan olanı ile idare etitirlecez onuda zaman gösterecek...

selam ile.

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: Haftanın Gündemi .. "Mustafa " ..
« Yanıtla #13 : 08 Kasım 2008, 02:02:56 ÖS 14 »

sayın erbaiin paylaştığınız yazıyı siz mi yazdınız yoksa alıntımıdır ?
eğer alıntı ise kaynak (linkini) ve yazar ismi belirtirmisiniz lütfen...
saygılar



Mustafa!
 
Abdurrahman Dilipak  - Vakit

Mustafa Kemal bugün hâlâ, aradan bir asra yakın zaman geçmesine rağmen askeri vesayet altındadır..
Taraf’ta Ayhan Aktar geçen gün yazısında “Ölümünden sonra, Atatürk’ün şahsi evrakına askerler el koymuştur. Üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın (ATASE) elindeki günlükler, mektuplar, notlar eksiksiz olarak yayınlanmamıştır. Bu düpedüz ayıptır! (...) Tek Parti Dönemi üzerine çalışan bir akademisyen olarak, Cumhurbaşkanı Gül’ü göreve davet ediyorum: Lütfen, Atatürk’ün evrakını Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ne geri isteyiniz ve hemen yayına hazırlatınız! ATASE’nin elinde 70 yıldır rehine gibi duran Atatürk evrakının -ve de hatırâsının(!)- özgürlüğe kavuşmasının vakti gelmiştir artık” diyordu. Evet aynen katılıyorum..
Lütfen! Çankaya arşivlerini yayınlayın.. Yakın tarihimizle ilgili belgeleri Çankaya'da toplayın..
Atatürk'ün nöbet defterinin 1. Cildi ne zaman yayınlanacak? (Evet evet, 2. cildi değil, 1. cildi) Bunları scan edip, hemen aynı şekilde internette yayınlayabilirsiniz. Artık bu işler eskisi kadar zor değil..
Ben de cumhuriyet tarihi üzerine çalıştım bir zamanlar. Başıma gelmeyen kalmadı. Tehditler, küfürler, davalar..
Atatürk'ün bu ülkede bir tabu olmasını isteyenler var!
Öyle ki, mesela Bandırma gemisi nerede diye soramıyorsunuz? En azından cevab alamıyorsunuz. En sonunda Sayıştay'a yazdım, tekrar yazdım, cevap yok!
Mustafa Kemal'in mektupları açıklanamıyor..
İstiklal Mahkemesi zabıtları Meclis arşivinde bekletiliyor. İş Bankası, Ziraat Bankası arşivleri, AOÇ, CHP, Halkevleri Arşivleri, Genelkurmay, MİT, Emniyet, Başbakanlık.. Özel Arşivler, her yerde bölük pörçük evrak var.
Emniyet Genel Müdürlüğü ve İstanbul, Ankara Emniyet Müdürlüklerinin bile o döneme ilişkin tutanakları yasak kapsamında.
Neden korkuluyor? Gizlenen ne?
Ne saklanıyor? Kim, kimden, niçin korkuyor?..
Gerçek Mustafa Kemal bir tane. Ama piyasada o kadar çok Mustafa Kemal var ki, birbiri ile çelişen..
Dindar mı, ateist mi bu kişi?
Diktatör mü, demokrat mı?
Mason mu, yoksa Mason Locasını kapatan biri mi?
Komünist mi, anti komünist mi?
Mustafa Kemal'in evliliği bir sır. Oğlu var mı, yok mu bilmiyoruz.
Her şey bir kurgudan ibaret sanki..
Şemsi Efendi mektebi hakkında ne biliyorsunuz?
Şimon Zwi kimdi?
Mustafa Kemal; fiziki beden olarak kısa mı, yoksa kükrediğinde dağları yerinden oynatan iri yarı bir adam mı?
Trablusgarb’da gözünden yaralanmıştı. Sadi Borak, borik asidle gözünü tedavi etmeye çalıştığı için Borak soyadı verildi daha sonra kendine.. Ama hep Mustafa Kemal'in keskin gözlerinden söz eder resmi kayıtlar. Yoksa cepheden yazdığı mektuplarda da, daha sonraki yıllarda annesine gönderdiği mektuplarda da gözünden şikâyet eder hep..
Mustafa Kemal'i en iyi bilen kişilerden biri olan Sadi Borak, Mustafa Kemal hakkında yanlış bilinen bilgilerle ilgili uzun bir makale yazmıştır.. İşte yanlışlıklardan bir demet: Ali Rıza Efendi 1888’de değil, resmî bir belgedeki kayda göre 28 Kasım 1893’te ölmüştür. Annesi Zübeyde Hanım 1924 yılında değil, 14 Ocak 1923 pazar günü İzmir’de ölmüştür. Atatürk’ün bir tek kızkardeşi değil, Fatma ve Naciye adlarında iki kızkardeşi daha vardı. Önce, 1,5 ay kadar devam ettiği Fatma Molla mahalle mektebine yazdırılmıştır. Daha sonra devam ettiği okulun adı “Şemsi Paşa” değil, “Şemsi Efendi”dir. (Daha doğrusu Şimon Zwi okulu) Şemsi Efendi (sonraları “Fevziye mektebi” ile birleşmiştir) okulundan sonra “Selanik Mülkiye İdadîsi”ne değil, “Mülkiye Rüşdiyesi”ne girmiştir. Birinci Dünya Harbi’ne katılışımız 28 Temmuz 1914 değil, 11 Kasım 1914’tür. Bazı kaynaklarda gösterilen tarih, Birinci Dünya Harbi’nin başlama tarihidir. Tarihlerimizin hiçbirinde “8 Mayıs Arıburnu Zaferi” diye bir kayıt yoktur. Herhalde 25 Nisan zaferinden söz etmek isteniliyor. Garip bir yorumlama: Mustafa Kemal, doğuda kazandığı zafer üzerine 16. Kolordu’ya vekâleten atanmış!.. Bir komutanın asaleten görev yaptığı kolordusuyla zafer kazandıktan sonra o kolorduya vekâleten atanmasının tarihte örneği yoktur. Mustafa Kemal, 16. Kolordu Komutanlığından sonra 7. değil, 2. Ordu Komutanlığına vekâleten atanmıştır. Mustafa Kemal, Bağdad’ı kurtarmak için değil, tam tersi, Bağdad üzerine yapılacak bir seferi önlemek için görev kabul etmiştir.
Mustafa Kemal'in Trablusgarb’tan Bulgaristan'a gidişindeki kronolojik kopuşu nasıl açıklayacaksınız?
Yeter mi, mesela, bir iddiaya göre Kurtuluş Savaşında, 1. İnönü Savaşı diye bir savaş yok. Masabaşında üretilen bir savaş var.. Herhalde birileri bunların ortaya çıkmasından rahatsız olduğu için, yani bir yalanı korumak adına, tarih sansürleniyor..
Milleti soyan adamların yakasına kocaman bir Ayyıldız, ya da Atatürk resmi asması, ya da bir dolandırıcının dükkanına besmele asması gibi bir şey.. İşte asıl, gerçek istismar bu. Bizim dilde buna münafıklık denir..
Mustafa Kemal'i Kemalistlerden kurtarmadan Mustafa Kemal'e rahat yok! Birileri kendi vurgunu, soygunu için, cinayetleri için Mustafa Kemal'i kalkan olarak kullanmaya çalışıyor.. En son yaşanan, ucu Denktaş'a kadar uzanan sendika vurgunu olayını biliyorsunuz.. ADD ve ÇYDD'nin ne işlere bulaştığını da okuyorsunuzdur gazetelerden..
Darbecilerin ve çetecilerin bu maske arkasına saklanarak neler yaptıklarını da biliyoruz.. Onların gerçeğin ortaya çıkması ile kozlarının ellerinden alınacağını düşünüyor olabilirler..
Kendi tarihimizi yabancı arşivlerdeki bilgilerin satır aralıklarından, ya da söylentilerden, sahaflardaki kitaplara düşülen notlardan, mezatlarda satılan evrakdan damıtmaya çalışmayalım..
En çarpıcı gerçek, en hafif söylenti kadar tehlikeli değildir..
Prof. Aktar’ın çağrısına katılıyorum..
Selâm ve dua ile..

KAYNAK

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: Haftanın Gündemi .. "Mustafa " ..
« Yanıtla #14 : 08 Kasım 2008, 02:05:04 ÖS 14 »
Alıntı
Taraf’ta Ayhan Aktar geçen gün yazısında....
Prof. Aktar’ın çağrısına katılıyorum.....

ayhan aktarın çağrısı aşağıdadır. tamamı için TIKLAYINIZ.

NOT: Ölümünden sonra, Atatürk’ün şahsi evrâkına askerler el koymuştur. Üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın (ATASE) elindeki günlükler, mektuplar, notlar eksiksiz olarak yayınlanmamıştır. Bu düpedüz ayıptır! Mustafa dolayısıyla bazı belgelerin ilk kez ortaya çıktığını Can Dündar günlerdir Milliyet’te ballandırarak anlatıyor. Anlaşılan, ATASE görevini yapmaktan âcizdir! Tek Parti Dönemi üzerine çalışan bir akademisyen olarak, Cumhurbaşkanı Gül’ü göreve davet ediyorum: Lütfen, Atatürk’ün evrâkını Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ne geri isteyiniz ve hemen yayına hazırlatınız! ATASE’nin elinde 70 yıldır rehine gibi duran Atatürk evrâkının –ve de hatırâsının(!)- özgürlüğe kavuşmasının vakti gelmiştir artık.