Ahmet ALTAN yazıları...........

  • 97 Cevap
  • 51113 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı şimal

  • ***
  • 398
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #30 : 16 Ekim 2008, 11:07:53 ÖS 23 »
     
 Ahmet Altan rest çekti...

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un dün Taraf Gazetesi ile ilgili yaptığı sert açıklamaya Taraf Gazetesi Yazarı Ahmet Altan, aynı sert uslupla cevap verdi.


Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ'un dün Taraf Gazetesi ile ilgili yaptığı sert açıklamaya Taraf Gazetesi Yazarı Ahmet Altan, aynı sert uslupla cevap verdi. Taraf Gazetesi'ndeki bugünkü yazısında, Genelkurmay Başkanı Başbuğ'a "Siz böyle saygısız, nezaketsiz, tehditkar bir konuşma üslubunu benimseme cüretini nereden buluyorsunuz?" diye soran Altan, 'Haddinizi aşmayın' diyerek, yazısını daha da sertleştiriyor.

Ahmet Altan yazısına şöyle devam ediyor...

İşte bu sözlerle başlıyor Ahmet Altan... Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ'a zehir zemberek sözlerle yanıt veriyor...

Başbuğ'un arkasına kuvvet komutanlarını alarak yaptığı açıklamayı "muhtıra" olarak niteliyor ve Aktütün'de sorumluluğu olduğunu belirtip, "istifa mekanizmasını" hatırlatıyor.
Ardından da şu satırları yazıyor;

"Bizim gerçekleri açıklamamızı bir saldırı olarak nitelediğinize göre bizi de düşman olarak görüyorsunuz.
Eee, ne yapacaksınız?
Saldıracak mısınız, gazeteyi mi bombalayacaksınız, F16'ları mı göndereceksiniz?
Siz ne dediğinizin farkında mısınız?

Baskını bildiğiniz halde o çocukları korumayacaksınız, bunu açıklayan gazeteleri de "ordu tepkisiyle" korkutmaya çalışacaksınız.
General "doğru yerde" durun.
Haddinizi aşmayın!

Ordu sizin hatalarınızı kapatmak için kullanacağınız bir tehdit aracı değildir.

(...)

Tehditlerinizden ve üslubunuzdan hoşlanmadık.
Gerçekleri söyleyin bize.
Gerçekleri.
Biraz cesaret yeter buna.
Cesaretiniz de öfkeniz kadar büyük olduğunda bize gerçekleri söyleyeceğinize eminiz.
O günü bekliyoruz...


*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #31 : 16 Ekim 2008, 11:28:35 ÖS 23 »
Alıntı
Ahmet Altan rest çekti...

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un dün Taraf Gazetesi ile ilgili yaptığı sert açıklamaya Taraf Gazetesi Yazarı Ahmet Altan, aynı sert uslupla cevap verdi.

valla helal olsun hem de ne rest.  türkiye tarihinde görülmüşmüdür böyle tavır. altına imzamı atıyorum.....

ahmet altan yazısının tamamını okumak için TIKLAYINIZ

*

Çevrimdışı ...MuVaHHiD...

  • Sabredenleri müjdele !
  • **
  • 193
    • filistineselam
Siz kimi korkutmaya çalışıyorsunuz ?
« Yanıtla #32 : 18 Ekim 2008, 09:29:35 ÖÖ 09 »
Siz kimi korkutmaya çalışıyorsunuz ? 
 
 
Orgeneral İlker Başbuğ'un ağır açıklamalarına Ahmet Altan'dan zehir zemberek bir yazıyla cevap geldi...
 
Ahmet Altan/Taraf

Genelkurmay başkanına...

Siz, böyle saygısız, nezaketsiz, tehditkâr bir konuşma üslubunu benimseme cüretini nereden buluyorsunuz?

Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu sizin?

Siz kimi korkutmaya çalışıyorsunuz?

Korkutabileceğinize inanıyor musunuz gerçekten?

Bakın ben size dostça bir şey söyleyeyim general, vazgeçin bu kaba tehditlerden, öfkeli jestlerden, asabi mimiklerden.

Bunlar bizi korkutmaya yetmez.

Ha, sanmayın ki bu ülkede "derin devlet" dendiğinde kimin kastedildiğini bilmiyoruz, sanmayın ki patlayan arabalardan, ensesinden vurulan adamlardan haberimiz yok.

Sadece umurumuzda değil.

Bunu anlayabiliyor musunuz?

Bazı insanların, ülkeleri özgür ve mutlu olsun diye her şeyi göze alabileceğini kavrayabiliyor musunuz?

Bunu kavramaya çalışın.

Bırakın bu korkutma çabalarını.

Bunlar yakışıksız işler.

Üstelik gerçeği ortaya çıkarma çabasından bizi vazgeçirmeye de yetmez.

Siz bir şeyler söylediniz dün.

"Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya" davet ettiniz galiba.

Siz, "doğru yerin" neresi olduğunu biliyor musunuz?

"Doğru yer" neresidir biliyor musunuz?

Doğru yer, insanın mesleğini dürüstçe ve gereklerini yerine getirerek yaptığı yerdir.

Biz, "doğru yerde" duruyoruz.

Mesleğimizin gereğini dürüstçe yerine getiriyor ve gerçekleri, yıllardır yalanlarla kandırılan bu halka açıklıyoruz.

Siz doğru yerde durmuyorsunuz.

Kendi mesleğinizin gereklerini yerine getirmiyorsunuz.

Sizin mesleğinizin gereği, size emanet edilen o genç askerleri korumaktır.

Karakol baskınını an be an gösteren kamera kayıtlarına rağmen gerekli tedbirleri almamak, istihbarat raporlarına aldırmamak, çatışma başladıktan sonra yeterince yardım göndermemek ve o çocukları ölüme terk etmek sizin suçunuzdur.

Görevinizi yerine getirmediniz.

Neden?

Niye o çocukları korumadınız?

Bunun için yargılanmanız gerektiğini biliyorsunuz değil mi?

Tabii savcıların sizi mahkemeye çağıramayacağına, sizi yargılayacak bir merci olmadığına güveniyorsunuz.

Ama bu, yargılanmanız gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

Tabii, bir de istifa müessesesi denilen bir şey var.

Sanırım sizin o müesseseden pek haberiniz bulunmuyor.

Başbakanın, hükümetin, parlamentonun sizden hesap sormaması da sizi cesaretlendiriyor.

Ama bir de halk var bu ülkede. ı

Gerçekleri duymak isteyen bir halk.

Ve, o sizin peşinizi bırakmaz.

Biz de bırakmayız.

Arkanıza kuvvet komutanlarını alıp kameraların önüne geçerek asabi bir şekilde medyaya verdiğiniz "muhtıra" bu gerçeği değiştirmez.

Siz bize Aktütün'ü anlatın.

O çocuklar niye öldü?

Niye baskını önlemediniz?

Bir de pek anlayamadığımız bir sözünüz var.

"Bu tip saldırılar karşısında her ordunun vereceği cevap ve tepki bellidir."

Ne demek bu?

Birincisi bir saldırı yok, saldırmıyoruz, gerçekleri açıklıyoruz.

İkincisi, "her ordu" böyle eleştiriler karşısında nasıl tepki veriyor?

Siz nasıl tepki verdiklerini bilmiyorsunuz.

Gelişmiş ülkelerde böyle bir facianın sorumlusu olanlar derhal görevlerinden alınıp yargılanırlar.

Ama sizin aklınızdaki bu değil, açıkça anlaşılıyor.

O zaman, nedir o "ordunun vereceği tepki"?

Ordular, kendilerine saldıran "düşmanı" yok etmek için eğitilirler.

Bizim gerçekleri açıklamamızı bir "saldırı" olarak nitelediğinize göre bizi de "düşman" olarak görüyorsunuz.

Eee, ne yapacaksınız?

Saldıracak mısınız, gazeteyi mi bombalayacaksınız, F-16'ları mı göndereceksiniz?

Siz ne dediğinizin farkında mısınız?

Baskını daha önceden bildiğiniz halde o çocukları korumayacaksınız, bunu açıklayan gazeteleri de, "ordu tepkisiyle" korkutmaya çalışacaksınız.

General, "doğru yerde" durun.

Haddinizi aşmayın.

Bizim ülkemizde, yetmiş milyon insanın boğazından kesip verdiği paralarla ayakta duran bizim ordumuzla, bizi tehdit edemezsiniz.

Ordu, sizin hatalarınızı kapatmak için kullanacağınız bir tehdit aracı değildir.

Haa, bir de "bölücü terör örgütünün eylemlerini başarılı gibi gösterenler, akan ve akacak olan her damla kanın sorumlusu olurlar" sözünüz var.

Bakın bunu doğru söylüyorsunuz.

Ama "başarılı gösteren" kim?

Baskının önlenmediğini açıklayan gazeteler mi yoksa baskını bile bile önlemeyenler mi?

O kandan kimin sorumlu olduğunu şimdi anladınız mı?

Sorumluluğu hissediyor musunuz?

Hissetmelisiniz.

Ve tehditleri bırakıp gerçekleri açıklamalısınız.

Tehditlerinizden ve üslubunuzdan hoşlanmadık.

Gerçekleri söyleyin bize.

Gerçekleri.

Biraz cesaret yeter buna.

Cesaretiniz de öfkeniz kadar büyük olduğunda bize gerçekleri söyleyeceğinize eminiz.

O günü bekliyoruz.

 
Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk !Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir !

*

Çevrimdışı batın

  • ****
  • 600
Kürtler ve Ergenekon
« Yanıtla #33 : 21 Ekim 2008, 05:40:27 ÖS 17 »
Huzursuz bir ülke burası.

Bu huzursuzluk tesadüf değil.

Yaşanan bu huzursuzluktan birileri güç ve para kazanıyor.

Dün iki büyük olay yaşandı Türkiye’de.

Doğu’nun sokakları gene kana bulandı, çatışmalar çıktı, kepenkler kapandı.

Ve, Cumhuriyet tarihinin en büyük davası başladı.

Aslında bu ikisi birbirinden kopuk değil.

Eğer bu ülkede Kürt sorunu olmasaydı, Susurluk çeteleri kurulabilir miydi, onun devamı olan Ergenekon kendine ordu içinden yandaşlar bularak böyle büyüyebilir miydi?

Biz Kürt meselesini çözebilmiş olsaydık ne çeteler olurdu, ne derin devlet bu kadar derine girebilirdi, ne de bu ülke böylesine fakir ve huzursuz yaşardı.

Ama çözemiyoruz bunu.

Niye?

Sanırım bunun temel nedenlerinden biri hem Türklerde hem Kürtlerde bir intikam isteğinin kökleşmiş olması.

İki toplum da birbirine karşı körükleniyor.

İntikam çözümden daha tatlı geliyor birçok insana.

Aslında bu halli zor bir sorun değil.

Bu hava bir haftada değişebilir.

Temel sorun tabii ki daha derinde.

Dün Avni Özgürel’in bizim gazetede yayımlanan konuşmasında Neşe Düzel’e söylediği gibi, bu savaştan büyük kârlar sağlayanlar var.

Unutmayın ki, savaş her türlü karanlık işi çevirmek için büyük bir özgürlük sağlıyor.

Özgürel, “cemseler eşliğinde taşınan uyuşturucudan” söz ediyordu.

Daha önce, bunun benzerini gene Neşe Düzel’e, o zaman MHP’nin yöneticilerinden olan Yahnici de söylemişti.

Tabii sadece uyuşturucu ve silah ticareti yok bu meselenin çözümlenmemesinin altında.

Türkiye’de “iktidarı” belirleyen en önemli etkenlerden biri de Kürt meselesi.

Bu sorun olmadığında bu ülke normalleşecek.

İktidar, halkın seçtiği siyasilerde olacak.

Ama savaş, ülkeyi “askerîleştiriyor” ve askerin iktidarını besliyor.

Peki, sorun bu kadar açıkken, savaşın kendi iktidarlarını kökünden biçtiğini görürken, siyasetçiler bunu neden çözmüyorlar?

Sanırım, askerden korkuyorlar.

Ve, hep kafalarının bir yanında, askerle anlaşıp burayı keyiflerince yönetebilmek hayali yatıyor.

Bir de “kamuoyundan” çekiniyorlar.

Gazeteler ve televizyonlar öylesine “intikamcı” bir yayın yapıyorlar ki siyasetçileri geriletiyorlar.

Burada “barış istemek” ihanet gibi algılanıyor.

“Yurdunu seven insan barış istemez” türünden bir inanış sanki herkesin bilinçaltına işlemiş.

Peki, bu savaş sürdüğü sürece bu ülke huzur bulabilir mi?

Zenginleşebilir mi?

Devletin içindeki çeteleşmeyi önleyebilir mi?

Bu soruların hepsinin cevabı “hayır”.

Söyleyin bana.

Yurt sevgisi, “intikam almayı” mı önde tutar yoksa o yurtta yaşayan insanların daha mutlu, daha zengin, daha özgür yaşamasını mı?

İntikam almayı, “yurtseverlik” sandıkları sürece Türkler de Kürtler de iflah olmayacak.

Bundan emin olabilirsiniz.

Sefil ve kanlı bir hayat hepimizin boynuna dolanacak.

Dün gene bir insan vuruldu sokakta.

Gösteri yapanlardan birini polis, kalbinden vurup öldürdü.

Çatışmalar çıktı.

Kepenkler kapandı.

“Öcalan’a hapiste işkence yapıldığı” yayılmıştı çünkü.

Özgürel’in Düzel’e çok cesur bir şekilde söylediği gibi “Öcalan’sız bir barış” olmayacak.

Türkler kendilerine bir sormalı.

Öcalan’ı İmralı’da, her söylentiye olanak sağlayacak şekilde tecrit edilmiş olarak tutmanın amacı, barışı sağlamak mı, intikam almak mı?

Geçmişten intikam almaya çalışan herkes bir şekilde kendi geleceğini zedeler.

Geçmişten intikam almak için geleceğinizi tehlikeye atmak istiyor musunuz?

Yurtseverliğinizin bu intikam duygusunda yattığına inanıyor musunuz?

Aynı soruyu Kürtlere de sormak gerekiyor tabii.

Mayın patlatmak, karakol basmak, araba yakmak, asker öldürmek hangi amaca yardım ediyor?

İntikam isteğinizi yatıştırmaya mı?

Kürtlerin daha özgür yaşamasına mı?

Ben size samimi inancımı söyleyeyim.

İntikam isteği, kitlelerin aleyhine, “efendilerin” lehinedir.

İnsanların ayaklarına “efendileri” tarafından takılmış prangalardır intikam duyguları.

Halk bu duyguyla hareketsiz kalır, “efendiler” rahatça at oynatır.

Bugün de olan o.

Sizler intikam duygularınızın esirisiniz.

Efendileriniz de çeteler kurarak, karanlık işlere girerek, sizi öldürerek, ezerek hükümranlıklarını sürdürüyorlar.

*

Çevrimdışı ...MuVaHHiD...

  • Sabredenleri müjdele !
  • **
  • 193
    • filistineselam
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........Daha güzel bir hayat
« Yanıtla #34 : 23 Ekim 2008, 09:06:11 ÖÖ 09 »


 
Belki de soruyu böyle sormalıyız.



Burada daha güzel bir hayat sürebilir miydik?



Burada daha güzel bir hayat sürebilir miyiz?



Hepimiz biliyoruz ki sürebilirdik.



Sürebiliriz.



Bunun nasıl bir hayat olabileceği konusunda bir fikrimiz var.



Hiç bir baskıya uğramadan rahatça sere serpe yaşayacağımız bir hayat, inançlarımızın sorgulanmayacağı, düşüncelerimizin korkusuzca ifade edileceği, çocuklarımızın geleceğinden endişe etmeyeceğimiz, işsizlikten bunalmadığımız, gelirin adaletli bir şekilde dağıtıldığı, zenginleştiğimiz, adalete güvendiğimiz, devletin içinden çetelerin çıkmadığı, yarınımızdan emin olduğumuz, savaşsız, dövüşsüz, kansız, huzurlu bir hayat.



Böyle bir hayat işte.



Bizim hayatımız böyle olabilir mi?



Olabilir elbette.



Tabii, bizim böyle yaşamamıza engel olanlar var.



Tabii, bizim hepimizi tek bir kalıptan dökmek, hepimizi itaatkâr kullar haline getirmek isteyenler var.



Tabii, bizi ezerek güç ve para kazanmaya uğraşanlar var.



Tabii, bizi savaşlarda perişan ederek kendi mertebelerini yükseltmeye çabalayanlar var.



Var tabii bunlar.



Zalimler ve zulmediyorlar.



Ama bütün suçu onlara mı yükleyeceğiz?



Önce bir kendimize bakmamalı mıyız?



Neden onların bize zulmetmesine izin veriyoruz diye sormamalı mıyız?



Nasıl oluyor da küçük bir azınlık bu ülkenin çoğunluğunu baskı altında tutuyor?



Niye bu soruyu hiç sormuyorsunuz?



“Silahları var” mı diyeceksiniz?



Silah, kalabalıklardan destek bulmazsa bir işe yaramaz.



Engels’in benim çok sevdiğim bir sorusu vardır.



“Neden aynı adada sadece iki kişiyken Robinson Crusoe, Cuma’nın efendisi olabiliyordu?”



Herkesin aklına hemen, “Robinson’un silahı vardı” cevabı gelir.



Bu, kolay ve yanlış cevaptır.



Onların ilişkisini belirleyen “silah” değildi.



Bizim durumumuz Robinson’la Cuma’nın ilişkisine benzemez ama bu ilişkide de, aynı onların ilişkisinde olduğu gibi “efendiyi” belirleyen “silah” değildir.



Nedir biliyor musunuz?



Bizim, bizi ezen “silahla” ittifak kurup, o silahı düşmanlarımızı ezmek için kullanma arzumuzdur.



Bizi kul eden, bu gizli ve utandırıcı istektir.



Bugün bu çarpık yapı sürüyorsa, birileri hepimizi eziyorsa, istediğimiz gibi yaşayamıyorsak, inançlarımız, fikirlerimiz baskı altına alınıyorsa, bunun en temel nedenlerinden biri bu ülkede süren savaştır.



Savaş, hayatın normalleşmesine izin vermiyor.



Daha güzel bir hayat süremiyoruz.



Dindar biri, eşinin ya da kızının başörtüsü yüzünden baskı görebiliyor.



Türbanlı bir kız üniversite kapılarından döndürülüyor.



Solcular fikirlerinden dolayı yargılanıyor.



Kürtler, Kürtlüklerini yaşamak, anadillerini konuşmak, bir Kürt olarak varolmak istediklerinden kıyıma uğruyor.



Aleviler, mezheplerinden dolayı devletten dışlanıyor, okullarda çocuklarına eziyet ediliyor.



Bütün bu zulmü gerçekleştirenler iktidarlarını “savaş” sayesinde devam ettiriyorlar.



Savaş bittiğinde, onların iktidarı da bitecek.



Peki, kaç dindar, kaç Alevi, kaç Kürt, kaç solcu biraraya gelip ortaklaşa savaşa karşı çıkıyor?



Niye biraraya gelmiyorlar?



Hepsi eziliyor.



Hepsini aynı güç eziyor.



Ama onlar birleşmiyor.



Savaşa ve zulme birlikte karşı çıkmıyor.



Savaşı durdurmadan, zulmü durduramayacaksınız.



Peki, kaç dindar savaşı durdurmak için harekete geçti, kaç dindar Kürtlerin hakkını savundu?



Kaç solcu dindarların türbanına sahip çıktı?



Kaç Alevi, türban hakkı için mücadele etti?



Kaç Kürt, “genç kızların türbanına dokunmayın” dedi.



Türban yasaklandığında, AKP kapatılmak istendiğinde Kürtler neredeydi?



DTP kapatılırken AKP’liler, dindarlar nerede?



Biz daha güzel bir hayat sürebiliriz.



Sürmeliyiz de.



Hepimiz birarada eziliyoruz, hepimizin hayatını çalıyorlar.



Silahları sayesinde yapmıyorlar bunu.



Hepimiz, bizi ezen silahın kabzasının bir ucundan tuttuğumuz için yapıyorlar.



Özgür mü olmak istiyorsunuz, mutlu mu olmak istiyorsunuz, zengin mi olmak istiyorsunuz, güvenli mi olmak istiyorsunuz?



Olabilirsiniz.



Birlikte hareket ettiğinizde bunu yapabilirsiniz.



Savaşı elbirliğiyle sona erdirdiğinizde bu amaca ulaşabilirsiniz.



Silaha kızmayın.



Silahın kabzasına bakın.



Orada göreceğiniz kendi eliniz sizi zebun ediyor.



O ele kızın.



Ve ezilmek istemiyorsanız, çekin elinizi o kabzadan.

Ahmet Altan


Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk !Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir !

*

Çevrimdışı ...MuVaHHiD...

  • Sabredenleri müjdele !
  • **
  • 193
    • filistineselam
Atatürk
« Yanıtla #35 : 06 Kasım 2008, 08:56:45 ÖÖ 08 »
Atatürk

Tabii ki insanlar saçmalayabilirler.

Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.

Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı.

Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum:

“Atatürk’ü kısa göstermiş.”

Eee, ne olmuş?

Uzun boylu muydu Mustafa Kemal?

Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı.

Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi?

“Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar.

İçmiyor muydu?

Sıkı içiciydi ve içiyordu.

Ne var bunda?

Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu:

“Atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.”

Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları?

Vardı ve çoktu.

Kimin yok ki?

Hepimizin var.

Mesele tam da burada işte.

“Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.”

“Onun insani zaafları olamaz.”

Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte.

“Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?”

Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz?

Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru.

Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı.

Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler.

Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar.

Neden yapıyorlar bunu?

Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından.

Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar.

Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var.

O da Kuzey Kore’nin yöneticisi.

Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum.

Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar.

Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor.

Değerlendirilmemesi de gerekir.

Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi.

Ama hepsinin de zaafları vardı.

O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir.

Ya da sevmez ve saygı göstermez.

Atatürk bir diktatördü.

Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar’a da söylemişti.

Katı bir adamdı.

Muhaliflerine karşı çok sertti.

Çok ihtiraslıydı.

Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi.

Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı.

Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti.

Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu.

“Bu, Mustafa Kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten.

Batılı bir hayat tarzını Türkiye’ye getirmek isterdi.

Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi.

Bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı.

Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı.

Denemişti.

Bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya’da, Selanik’te, Berin’de gördüğü hayatın Türkiye’de de yaşanmasını istiyordu.

Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu.

Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu.

Yaratılamazdı, yaratamadı.

Ama Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu.

Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı.

Bu gerçek değişmez.

Atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez.

Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez.

Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var.

O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar.

Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten.
 
Ahmet Altan
     
Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk !Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir !

Haram
« Yanıtla #36 : 15 Aralık 2008, 12:03:57 ÖÖ 00 »
HARAM

Dini siyasete karıştırmamak lazım derler.
Bence dini sadece siyasete değil her şeye karıştırmak iyi olurdu.
Din adına oy istemekten ya da din adına insanları öldürmekten söz etmiyorum, dini, “dünyevi bir iktidarın merdiveni yapmak” değil söylediğim.
Her dinin bir adalet ve hakkaniyet anlayışı, bir helal ve haram ölçüsü var.
Bunlar hayatın her yanında olsa iyi olurdu diyorum.
Kendi başlarına sahip olamadıkları “ahlaka” belki Allah korkusuyla sahip olurlardı.
Dünyadaki siyasetçilerin herhalde yüzde sekseni, doksanı tanrıya inanır.
Bir de dünyaya bakın.
İnançlı insanların yapacağı işler mi bunlar?
Biliyor musunuz, ben bu dindar insanları anlayamıyorum.
Allaha inanıyorlar.
Onun gücüne inanıyorlar.
Onun her şeyi gördüğüne inanıyorlar.
Onun haktan, adaletten, dürüstlükten yana olduğuna inanıyorlar.
Haram yerlerse “cehennemde yanacaklarına” inanıyorlar.
Dürüst olurlarsa “cennete gideceklerine” inanıyorlar.
Sonra da her türlü haksızlığın, haramın kapısını açıyorlar.
Bunu anlamak mümkün mü?
Ben inançlı biri değilim ama eğer inançlı olsaydım, “cehennem” cezasından korktuğumdan ya da “cennet” ödülüne göz diktiğimden değil, sırf “beni yaratanı utandırmamak, üzmemek için” dürüst olmaya çalışırdım.
Bunların öyle kaygıları yokmuş gibi geliyor bazen bana.
Benim anlayamadığım tuhaf bir inanma biçimleri var.
Dindarların neyi nasıl yapacağını belirlemek ve yargılamak benim haddim de değil, hakkım da değil.
Ama biri yüksek sesle ve kuvvetle “dindar olduğunu” söylüyorsa, bunu vurguluyorsa, hatta bunu benim gözümün içine sokuyorsa, o zaman benim onu “kendi inancı ve kendi ahlakıyla” değerlendirme hakkım doğar.
Dindar biri, dürüstlükten uzaklaşırsa ona sorarım, “bu nasıl dindarlık” diye, “hem kendini, hem senin gibi dindarları, hem de seni yaratanı utandırıyorsun.”
Bizim iktidar partimiz dindar insanlardan oluşuyor.
Bunu biliyoruz.
Cumhurbaşkanı da dindar.
Bunu da biliyoruz.
Siz böyle inançlı insanlardan “dürüst olmayan” bir davranış bekler misiniz?
Beklememek lazım.
Onların da dürüstlükten uzaklaşmaması lazım.
Şimdi yeni bir İhale Yasası çıktı.
Bu yasa, “dürüstçe” değil.
Yolsuzluklara, şaibelere, haksızlıklara, adam kayırmalara açık bir yasa.
Bu yasaya, çok insan karşı çıktı.
Bu yasanın kusurları neredeyse teker teker anlatıldı.
Bu yasanın çıkması halinde, devlet ihaleleriyle yapılan işlerde yolsuzluklar olabileceği, devlet binalarının çökebileceği söylendi.
Peki, ne oldu?
İktidar, bu yasayı kimseyi dinlemeden çıkardı.
Cumhurbaşkanı’na döndük.
Birçok insan bir ağızdan, “lütfen bunu imzalama, veto edip geri gönder” dedi.
Ne oldu?
Cumhurbaşkanı kimseyi dinlemedi ve yasayı onayladı.
Şimdi bakın, politikanın binbir türlü oyunu, dengesi, ilişkisi vardır, onlara pek aklım ermez.
Cumhurbaşkanı, iktidar partisiyle ilişkilerini bozmak istemiyordur, siyasetin müteahhitler tarafından finanse edilmesinin yararları olduğunu düşünüyordur falan...
Ama bir de adalet, hakkaniyet, dürüstlük var.
Haram var, helal var.
Bu yasa, “harama” açık.
Bu yasayla çok haram para yenir.
Cumhurbaşkanı bu yasayı onayladığına, onun dürüstlüğünden, inancından kuşku etme hakkımız da olmadığına göre...
Kendisine sormalıyız:
“Siz bu yasayı niye onayladınız?”
“Hiçbir soygun olmayacağına, hiçbir yolsuzluk yapılmayacağına kanaat mi getirdiniz?”
“Bu yasanın kefili misiniz?”
“Yarın bu yasa nedeniyle yapılan yolsuzluklara rastlarsak hesabını size soralım mı?”
Cumhurbaşkanı bu sorulara cevap vermeli bence, bu yasayı niye onayladığını, bu yasayla yolsuzluk olmayacağına nasıl inandığını bize de açıklamalı.
Karşı çıkanların madde madde dile getirdiği kuşkuları, madde madde çürütmeli.
Böyle bir şey yapacak mı?
Hayır.
Başbakan böyle bir şey yaptı mı?
Hayır.
Hiçbir şey söylemeden yasayı çıkarttılar, onayladılar, yürürlüğe soktular.
Öyle aldırmaz davranıyorlar, bu ülkedeki insanları öyle yok sayıyorlar ki benim gibi biri bile sonunda Allah’a sığınmak zorunda kalıyor.
Onlara şöyle demek istiyorum:
İnandığınız Allah her yaptığınızı görüyor, her düşündüğünüzü biliyor.
Bizden kurtulmanız zor ama velev ki kurtulsanız bile...
O’ndan kurtulamazsınız.



Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #37 : 15 Aralık 2008, 12:07:20 ÖÖ 00 »
haram başlıklı yazıya binaen


İki Ömer'den biri!

Geçenlerde Ahmet Altan, can yakıcı bir yazı yazdı. Yazının başlığı "Haram"dı (Taraf, 6 Aralık 2008). Şöyle diyordu: "Biliyor musunuz, ben bu dindar insanları anlayamıyorum. Allah'a inanıyorlar.
Onun gücüne inanıyorlar. Onun her şeyi gördüğüne inanıyorlar. Onun haktan, adaletten, dürüstlükten yana olduğuna inanıyorlar. Haram yerlerse "cehennemde yanacaklarına" inanıyorlar. Dürüst olurlarsa "cennete gideceklerine" inanıyorlar. Sonra da her türlü haksızlığın, haramın kapısını açıyorlar. Bunu anlamak mümkün mü? Ben inançlı biri değilim ama eğer inançlı olsaydım, "cehennem" cezasından korktuğumdan ya da "cennet" ödülüne göz diktiğimden değil, sırf "beni yaratanı utandırmamak, üzmemek için" dürüst olmaya çalışırdım. Bunların öyle kaygıları yokmuş gibi geliyor bazen bana. Benim anlayamadığım tuhaf bir inanma biçimleri var. Dindarların neyi nasıl yapacağını belirlemek ve yargılamak benim haddim de değil, hakkım da değil. Ama biri yüksek sesle ve kuvvetle "dindar olduğunu" söylüyorsa ... o zaman benim onu "kendi inancı ve kendi ahlakıyla" değerlendirme hakkım doğar. Dindar biri, dürüstlükten uzaklaşırsa ona sorarım, "bu nasıl dindarlık" diye, "hem kendini, hem senin gibi dindarları hem de seni yaratanı utandırıyorsun."

Bence Ahmet Altan, hakiki anlamda ateist veya agnostik değil. O, bazı Batılı filozoflar gibi Hıristiyan ilahiyatında tasvir edilen üçlü tabiata sahip, bedenlenebilen, insanın her türlü fiilinin salt İsa sevgisi'yle kabul edilebileceğini öngören; tabiata, hayata ve tarihe müdahil olmayan; sınıf ve din savaşlarında milyonların canına kıyılırken sadece seyretmekle yetinen; hak ve özgürlük arayışlarında, adalet taleplerinde O'nun adına doktrine edilmiş din engel olarak dikilen; aklı ve kalbi tatmin etmeyen; insanın ebedi varoluşsal sorularına cevap vermeyen bir tanrı ve din anlayışına isyan etmektedir. İnanmadığı tanrı "Allah'ı hakkıyla takdir edemeyenler"in tanrısıdır. Altan'ın hanif bir tarafı vardır.

Yazıya mesnet teşkil eden "ihale yasası"ndan hareketle belki ağır hükümlerde bulunduğunu düşünebilirsiniz, ama Altan haklı olarak "iman" ile "eylem" arasında tutarlılık beklemektedir. Siyaseti finanse eden, kamu bütçesini zarara uğratan ve her iktidar döneminde bir zümreyi haksız olarak zenginleştiren bu yasanın takıntısız geçmesi karşısında Altan şöyle demek zorunda kalmaktadır:

"Öyle aldırmaz davranıyorlar ki benim gibi biri bile sonunda Allah'a sığınmak zorunda kalıyor. Onlara şöyle demek istiyorum: İnandığınız Allah her yaptığınızı görüyor, her düşündüğünüzü biliyor. Bizden kurtulmanız zor ama velev ki kurtulsanız bile... O'ndan kurtulamazsınız."

Allah her şeyi gören, bilen ve her şeyden haberdar olandır. Allah'ın bilgisi dışında hiçbir şey cereyan etmiyor; ne varlık aleminde ne bizim hayatımızda. Eğer Allah tarihin bazı istisnai zamanları dışında olaylara müdahale etmiyorsa -ki tam İbrahim ateşe düşecekken, Musa ve halkı Kızıldeniz'de boğulacakken, bir avuç insan Bedir'de savaşırken müdahale etmişti- bizim özgürlüğümüzü ve irademizi sonuna kadar kullanmamızı murad ettiği içindir. Sorumluluğumuz haksızlıklara karşı durmak, kendimiz için istediğimiz şeyi başkaları için de istemek ve yeryüzünde hak ve adaletin tesisine çalışmaktır.

Ahmet Altan'ın yakındığı konular üç yüz senedir Müslüman dünyanın temel sorunudur. Bu sorunu akademisyenler değil, Peygamber duasına konu olan "iki Ömer'den biri" olmaya aday Ahmet Altan sınıfından sorumlu insanların, acısını yüreklerinde hissedenlerin İslam kelamı zemininde ele almaları gerekir, bu profildeki aydınlar soruna eğilmedikçe kendimize karşı saygımızı bile koruyamayız. Benim kanaatime göre, sorun şudur: Bilgilerimiz imana dönüşmüyor; imanımız davranışlarımızda tezahür etmiyor; iman ve amel birliğinden ibaret olan İslam asli tabiatımız haline gelmiyor. Soyut bilgi sahih iman için yetmediği gibi, soyut iman da salih amel için yetmez. Bu yüzden "Yapamayacağımız şeyleri söylemeye" (37/Saff, 2-3) başlıyoruz ve dinimiz bize neyi emrediyorsa aksini yapıp yine de dindar insanlar olarak geçiniyoruz.


*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Gazze’den Darfur’a yol gider...
« Yanıtla #38 : 08 Mart 2009, 12:43:57 ÖÖ 00 »


Gazze’den Darfur’a yol gider...
Ahmet Altan -

07.03.2009
 

Ben ikiyüzlülükten sıkılırım.
Kurnazlıklar bunaltır beni.
Onun için açık konuşalım.
Ve, bütün AKP’lilere ve dindar kardeşlerimize net bir şekilde soralım:
Gazze’de Müslüman çocukların öldürülmesi mi sizi o kadar öfkelendirdi yoksa o çocukları öldürenlerin Yahudi olması mı?
Ya da, “Müslüman, Hıristiyan, Ermeni, Yahudi, Mecuzi, Budist hiç fark etmez ben çocukların öldürülmesine karşıyım” mı diyorsunuz?
Gerçekten siz ne diyorsunuz?
Ne dediğiniz pek anlaşılmıyor çünkü.
Gazze’de küçücük çocukların öldürülmesine bu ülkede gösterilen tepki, bu toplumun bir vicdanı olduğunun işaretiydi.
Başbakan, o çocuklar için Davos’ta bütün diplomatik kuralları altüst eden bir çıkış yaptı ve hem dünyadan hem Türkiye’den büyük bir destek buldu.
Haklı bir çıkıştı ve hak ettiği alkışı aldı.
Peki, ne oldu “Davos fatihi” kahraman başbakana?
Niye Darfur konusunda suspus şimdi?
Darfur’da üç yüz bin insan öldü.
Binlerce çocuk var ölenlerin arasında.
Üstelik o çocukları sadece öldürmediler.
Aşağılıkça bir de ırzına geçmişler çocukların.
Nerde peki sizin o gökgürültüsü gibi patlayan vicdanınız?
Darfur’da Müslüman çocukların ırzına geçip öldürenlerin de Müslüman olması mı sizi böylesine suskun kılıyor?
Müslümanları Müslümanlar öldürürse ses çıkarmayacak mıyız?
Bir an durun.
Ve, kendinize bir sorun.
Eğer Darfur’da o çocukların ırzına geçip öldürenler Müslüman değil de Yahudi olsaydı böyle sessiz mi kalacaktınız gene?
Bunun cevabını kendinize verin.
Kendinize verin bunun cevabını.
Gerçek cevabın ne olduğunu hepimiz biliyoruz, değil mi?
Biliyoruz ki o Müslüman çocukları öldürenler Müslüman olmasaydı yeri göğü inletirdik.
Bu, ikiyüzlülük değil mi peki?
İkiyüzlü bir vicdan olabilir mi?
Başbakan da, Meclis başkanı da, başbakanı destekleyen partidaşları da, Gazze için ayağa kalkan dindarlar da aslında “ölen çocuklar” için üzülmemiş miydi yoksa?
Çocukları bahane mi etmişlerdi?
Meclis Başkanı Köksal Toptan, “Sudan devlet başkanı, seçilmiş biri” diyor.
Eeee, ne olacak?
Seçilmiş birisi, silahlı milis örgütleri kurup onları ordu desteğinde köy baskınlarına göndererek yüz binlerce insanı öldürtebilir mi?
“Seçilmek” insanlara cinayet serbestîsi mi veriyor?
Seçildikten sonra istediğini öldürtebilir misin?
Çocukların ırzına geçmek serbest mi seçilmişlere?
Bu nasıl bir savunma?
Bir söyleyin bana ne olur, Gazze’de mazlumu tutanlar neden Darfur’da zalimi tutuyor?
Sudan’da Arap Müslümanlar, Afrikalı Müslümanları öldürüyor.
Bunun için “Cancavit” denilen milis örgütleri kuruyorlar, bu milisler Afrikalıların köylerini basıyor, kadınlarla çocukların ırzına geçiyor, öldürüyor, evleri yakıyor.
Desteklediğimiz insanın yaptırdıkları bunlar.
Bütün bu yapılanları destekliyor musunuz gerçekten?
Çocukların ırzına geçsinler mi?
İnsanları öldürsünler mi?
Köyleri yaksınlar mı?
Bu yapılanların aynısını Yahudiler yapsaydı destekleyecek miydiniz?
Vicdanımızın verdiği hüküm, zalimin dinine göre değişiyor mu?
Zalim Yahudileri lanetliyor ve zalim Müslümanları alkışlıyor muyuz?
Peki, ya ölen çocuklar?
Gazze’deki çocukların yardıma ihtiyacı var.
Darfur’daki çocukların da yardıma ihtiyacı var.
Sudan Devlet Başkanı El Beşir’i savunmak, onun yargılanmasını önlemeye çalışmak, Darfur’da daha fazla çocuğun ölmesi demek.
Gazze’deki çocukları kurtarmak için ayağa kalkan başbakan, neden Darfur’daki çocukları ölüme gönderen bir adamı savunuyor?
Bunun mantıklı bir cevabı var mı?
Yoksa bunun, utandıracak kadar “mantıklı” bir cevabı mı bulunuyor?
Sudan’da çıkarları olan Çin de El Beşir’i çok “mantıklı” bir hesapla destekliyor.
Bu “mantık” biraz içinizi bulandırmıyor mu?
Gazze’de çocukları savunanlar, Darfur’da çocukları öldürenleri savunuyorlarsa, o zaman “vicdandan” değil “hesaptan” söz etmemiz gerekiyor.
Çocukları “hesaplarımıza” alet mi ediyoruz?
Niye yapıyoruz bunu?
Vicdanlı ve dürüst olmak, “hesaplı” olmaktan iyidir bence.
“Hesap” insanı makam sahibi yapar da, “vicdan” daha önemli bir işe yarar, insanı insan yapar.


kaynak

*

Çevrimdışı Qani

  • ***
  • 496
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #39 : 08 Mart 2009, 06:22:16 ÖS 18 »
Alıntı
Seçilmiş birisi, silahlı milis örgütleri kurup onları ordu desteğinde köy baskınlarına göndererek yüz binlerce insanı öldürtebilir mi?

bunlar bizim ülkemizde vakai adiyeden sayılıyor.
onun için gerek başbakan gerekse cumhurbaşkanı e haliyle meclis başkanı büyük bir muhabbet besliyorlar...tabii işin içinde birde ticaret ekleniyor ve tadından yenmiyor artık...

bakıyorsunuz dünyada ne kadar yasaklı, üçkağıtçı, soykırımcı, dolandırıcı varsa hükümet onlarla beraber...

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #40 : 08 Mart 2009, 10:38:59 ÖS 22 »
Alıntı
Seçilmiş birisi, silahlı milis örgütleri kurup onları ordu desteğinde köy baskınlarına göndererek yüz binlerce insanı öldürtebilir mi?

bunlar bizim ülkemizde vakai adiyeden sayılıyor.


hakikaten qani
bu bir yerden tanıdık geliyor bize...!!!


Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #41 : 09 Mart 2009, 01:01:34 ÖÖ 01 »
Ahmet Altan bu yazısını beğenmedim,direk olaya zıplamış,işaret ettikleri doğru olabilir ama yön konusunda isabet edememiş,müslümanları genelleme yaparak  yargılamaktan aldığı zevki böylesi bir konuya bulaştırması hoş değil,doğru söz söleyeni takdir etmek gerekir ama sapı samanı birbirine karıştırdığında ise yutkunmamak şartı ile.

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #42 : 09 Mart 2009, 07:31:25 ÖS 19 »
Alıntı
erbaiin
Ahmet Altan bu yazısını beğenmedim,direk olaya zıplamış,işaret ettikleri doğru olabilir ama yön konusunda isabet edememiş,müslümanları genelleme yaparak  yargılamaktan aldığı zevki böylesi bir konuya bulaştırması hoş değil,doğru söz söleyeni takdir etmek gerekir ama sapı samanı birbirine karıştırdığında ise yutkunmamak şartı ile.

sayın erbaiin yazar da haklı ama....
evet müslüman kesim içinde duyarlı olan olmayan vs farklılıklar olabilir
ama dışarıdan bakıldığı zaman farklılıklar değil kitle ele alınır
nasıl biz buradan konuşurken solcular komünistler..vs diyerek ötekini genel değerlendiriyor isek
ötekiler de müslümanları cematçisi siyasetçisi radikali ılımlısı hepsini ortak değerlendiriyor.

kaldı ki ;
neden filistin konusunda aşırı duyarlı müslümanlar dünyanın diğer beldelerinde olan zulme 3 maymunu oynarlar ?

alın size darfur.
yıllardır duyarım darfurda bişeyler oluyor ama bilgim yok kim kime ne ediyor
tek bildiğim green day klibi olmuştur
mtv de izlediğim türkçe alt yazılısını bulamadım burdan buyrun : TIKLAYINIZ

biz zulme karşıyız her kimden gelirse gelsin her kime yapılırsa yapılsın ama biraz sorun var gibi...!!!

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #43 : 09 Mart 2009, 10:23:12 ÖS 22 »
yazarın hakkını gasp etmeye çalışmıyoruz bunu belirtelim :) fakat,dikaktinizi çekerim sıradan bir halkevi'nde yada sendikadada oturup,pos bıyıklarıyla oynayan bir  solcu ve türevlerinden bahsetmiyoruz,ahmet altan dan bahsediyoruz,icabında askeriyenin ilah kabul edildiği bir ülke de ordunun paşasına haddini bilderebilen,delikanlı bir kalemden bahsediyoruz,düşmanlarının bile rakiplerine gol atmak için kaleminden medet bekledikeleri bir adamdan bahsediyoruz,cesurca çıkışılarıyla bütün türkiyenin gözünde bir anda konumunu yukarlara çeken bir kalemden bahsediyoruz,her şeyi bu kadar cesurca yzamasını bilen birinin böylesine bir hata yapması kabul edilemez.Altan bu ülkenin insanlarını,onların sosyal/siyasal/inanç yapılarınını en iyi bilenlerden biri olma iddiasında iken yukarda ki yazısı bana göre bir tezat oluşturmuş bahsettiğim özelliklerine.

Evet darfurda bir zulum yaşanmıştır bunu kimsenin inkar ettiği yok fakat bunu kimlerin nasıl kabul ettiğini de dikatli anlamak gerekir,ahmet altan   müslümanlarA -yakıştırdığı tarif ile- "hesapçı" diyebilmesi için kuvetli dayanağı olması lazım değil mi,en basitinden birisini bile itham ettiğimizde elle tutulur adamakıllı deliller sunmanız isteniyor ken koca bir kitleyi hiç parantez açma gereği bile görmeksizin bütün "dindar kardeşlerini" gümbürtüye  götürmesi akıl karımıdır...altan burda dindar kardeşlerini neye dayanarak itham ediyor,meclis başkanının ağzından çıkan politik cümlelerle mi..yada davos sonrası  yapılan bir kaç ucuz siyasi reklamalrla mı..? bunlar yakışık almıyan şeyler...

şunuda karıştırmamk lazım,el beşiri savunmak ve darfurda ki cinayetleri göz ardı etmek farklı -el beşir üzerinden bir takım emperyal faaliyetlere zemin hazırlanmasına karşı çıkmak farklı şeylerdir.,burda müslümanlara ithaf edilen suç eğer uluslar arası ceza mahkemesinin eli ile bir takım zorlama ve dayatmalara zemin hazırlamasına nedenitiraz ettiği ise bu müslümanlar için şeref vericidir.

El Beşir savunuluculuğu yapılmayacak kadar şaibeli bir insandır,bunu inkar eden yok,hasan turabiye yaptığı baskıyı hepimiz biliyoruz,ama UCM'nin verdiği karar ve onun bağlamında bazı beklentiler içerisine girecek olan ülkeleri görmezden gelmekte çok dürüstçe değil,bunuda görmek lazım,eğer bunu fark etmek bunca ithama sebeb ise onada diyecek bişi yok :)



kim olursa olsun zalime karşı mazlumun yanında sloganı kimilerince anlamını yitirmiş yada bazı kurumların elinde eskimiş gibi görünse de ben eminim ki (ahmet altanda emin olsun) halaa  bu ülkede  mazlumalar için tasa eden,zalimden çıkarsız nefret edenler var...haa bide darfura neden sahip çıkılmıyor sözüünü söyleme hakına en çok kimin sahip olduğuda önemlidir,komşu coğrafyalarda meydana gelen zulumlere en cok kimlerin tepki verdiğini de şöyle bi düşünmeli değilmiyiz?

ALLAH ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükm edesin diye sana kitabı hak ile indirdik;hainlerden taraf olma {nisa-106} ayetine iman edişimiz bu genellemeye kurban edilmemiz için yeterlidir.

nedendir bilmiyorum ama  sol cenahtan birisinin bu tarz genellemeler yaparak müslümanalra laf atttığını görünce direk aklıma başbağlar gelir,hade bizi anladık biz müslümanalr hep böle işimize geldiği gibi yapıyorduk madımağı da biz yakmıştık,bu barbarlığı yaparken arkamıza bile bakmamıştık bir an için bunu kabul kabul ettiğimizi düşünelim iyi ama siz niye bunu yapıyorsunuz ki :) bu kadar objektif ve bu kadar adaletli iken  nasıl olduda başbağları görmezden gelebildiniz..? henüz ahmet altan yada onun düzeyinde bir yazardan bu konu hakında delikanlıca bir yazı okumadığımı da belirtmeliyim..

evet maxpanya bir sorun var ama bu sorun özelde müslümanalara mal edilemeyecek kadar hassas ve herkesi eşit değerde sorumlu kılan bir sorun var.

selam ile.


*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Gazze’den Darfur’a yol gider...
« Yanıtla #44 : 30 Mart 2009, 10:54:37 ÖS 22 »
Alıntı

Gazze’den Darfur’a yol gider...
Ahmet Altan -

kaynak


ahmet altan gazzeden darfura yol göstermişti
lakin cevabını unuttum... saolsun serender hatırlattı
ahmet altana cevaben ;


Darfur'dan Gazze'ye Sanal Bir Yol 
    
Cuma, 13 Mart 2009
Fazlı Kayaduman


Image  Ahmet Altan,07.03.2009 günü “Taraf Gazetesi”ndeki  “Gazze’den Darfur’a yol gider…” başlıklı yazısında;
  ”Gazze katliamı” için seslerini yükselten ”İslami kesimin”Darfur’da  ki cinayetler karşısında sessiz kaldıklarını,dile getirip;Müslümanları”Çifte standartlıkla” itham ediyordu.
 
  Söz konusu ithama cevap vermeden önce,Darfur’da ki sorunun içyüzünü bilmemiz gerekiyor.

  Bilindiği üzere ”Sudan” 2,5 milyon km2 yüzölçümü ile  Afrika’nın en geniş ülkesi.41 milyon nüfusunun, % 95’i  Müslüman,% 2’si Animist ve %3’de Hıristiyan.Fert başına düşen GSMH 2500 Dolar. İslam Hukuku ile yönetilen bir ülke…

  Darfur, ülkenin güneyinde;Hıristiyan ve Animist’lerinde yoğun olduğu bir bölge…
 Bu bölgeyi önemli kılan,burada zengin “doğalgaz ve petrol” yataklarının bulunmasıdır.Malum olduğu  üzere bir yerde petrol varsa;orası, "ABD ve Batı’nın ilgi alanı” demektir..!ABD, bu bölgeyi Sudan’dan ayırıp,”Hıristiyanların egemenliğinde bir devlet kurma” çabası gütmektedir.

  ABD,bu bölgede ki Hıristiyan ve Animist’lerden iki gerilla örgütü kurdurtmuş!Ve onları silah,techizat ve  parasal olarak desteklemektedir..! Bu örgütlerin biri “Sudan Kurtuluş Hareketi” diğeri “Adalet ve Eşitlik Hareketi”dir.Bu gerilla hareketleri yer yer hükümet güçlerine baskınlar düzenlemekte ve ağır zayiatlar verdirtmektedir.Ve çoğu zamanda, Müslüman köylere baskınlar düzenleyip katliamlar yapmaktadırlar!   

  Çaresiz kalan Müslüman halkta,bunların saldırılarına karşılık vermek için yeni milis güçler oluşturdular.Bu dağınık milis güçler,”Cancevid” adı altında bir araya geldiler.

  Geniş bir vaha olan,500.000 km2 lik bu bölgenin,hükümet güçlerince kontrol altında tutulması oldukça güç! Dolayısı ile Hıristiyan ve Animist’lerin gerilla örgütleri ile Müslümanların “Cancevid” milis güçleri arasında kanlı çatışmalar eksik olmamaktadır.

  Oynadığı oyununda başarılı olamayan ABD,söz konusu gerilla örgütlerini, kurdurtan, silahlandıran, destekleyenin kendisi olduğunu unutmuş gibi,Sudan yönetimine ültimatom üzerine ültimatom yağdırıyor;

  “Cancevid milislerinin belirlenen bir tarihe kadar yakalayıp silahsızlandırılmasını” istiyor.  Bu geniş vahada bu talebi yerine getirmek zaten olası değil…

  Onbinlerce insan komşu ülke “Çad”ta,mülteci durumunda.Ayrıca “açlık ve sefalet” diz boyu! Bu olaylarda, sefaletin tuzu-biberi olmakta…!

  Gelelim Ahmet Altan’ın ithamına…

  İthamın gerekçesi,CNN’de yapılmış bir mülakatin içeriği…

  Şöyle ki,  kendisiyle  mülakat yapılan asker,ifadeye göre; sıradan bir vatandaşken, Darfur sokaklarında   bir gün bir cemse ile kaçırılıyor! Zorla askeri  eğitim yaptırılıp, asker yapılıyor! Köylere götürülüyor, evler  yaktırılıyor,insanlar öldürtülüyor! Hatta,”Küçük kız çocuklarının ırzına geçmesi için” zorlanıyor..!
  Söz  konusu, İddaya göre;

  Bunu yaptıran kim?
 İslami yönetime sahip “Sudan",devletinin başkanı, Ömer El-Beşir’in askerleri…
 
  Bu mülakatı nakleden kim?
 Meşhur CNN televizyonu.

  CNN kim?
 Sahipleri Siyonist olan ve siyonizmin borazanlığını yapan bir televizyon.”Gazze katliamın”da haberlere   ambargo uygulayan,o meşhur Tv.

  Mülakatı yapan kim?
 Nic Robertson,adlı Siyonist Tv’nin muhabiri.
 Evet..

  Ne de tanıdık,aşina olduğumuz senaryolar.
 Tam,”Made in USA and Made in EU.”
 
  Mülakat kendi içinde çelişkilerle dolu;

 a) Bir kere bölgede çatışanlar, Ordu birlikleri değil,Hıristiyan ve Animistlerden oluşan
gerilla hareketleri ile Müslüman milislerden oluşan,“Cancevid” hareketidir.

 b) Sokakta yürüyen sıradan bir vatandaş,neden zorla kaçırılıp asker yapılsın..?
 Olayın ardında ki “Saik” ne olabilir?Her “Sudan” vatandaşı belli bir yaşta asker olur.Daha fazla askere  ihtiyaç duyulduğunda, asker arttırmanın normal yolları var.Askerlik süresi uzatılır v.s.
 Akıl mantık dışı bir senaryonun “uçuk” ifadeleri!

 c) Bu askerlere zor kullanarak,”Küçük kız çocuklarının ırzına geçmesi sağlanıyormuş..!”Ama bir  resmi devlet,böyle bir şeyi neden yapsın? Ne kazanacak..?  Bunu yapmakla ne elde edecek..?       Sıradan,manyak,ruh hastası veya sarhoş biri, yaparsa; bir yere kadar anlaşılabilir.
  Ama resmi devlet, nasıl yapar, yaptırır?

  Üstelik,”Sudan”da “İslam Hukuku” uygulanıyor.İslam’a göre “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar....”Yani babası,Hıristiyan’da olsa,Putperest’te olsa,”çocuk müslümandır”.İslam’a göre böyle bir suçun cezası çok ağırdır!

  Hatta, böyle bir suçu sabit olana “hayat hakkı” tanınmaz..!
  Herhalde şöyle deniyor olsa gerek..! Sudan ordusu,önce böyle bir suç işliyordu.
Daha sonra   kendilerine  (bu suçun cezası olarak)  “Kısas” cezası uyguluyorlardı..!
Ve sonuç olarak; böyle mülakatlarla , böyle ifadelerle;

  Siyonistlerin ne çirkin senaryolar çevirmekte olduğunu görmüş oluyoruz..!
 Bir de “Gazze Katliamı” ile mukayese ediliyor.
Gazze’de 22 gün boyunca dünyanın gözleri önünde,yer yer canlı yayında siyonistler, bombalaya bombalaya katliam yaptılar..!
Hangi insaf,hangi merhamet,hangi insanlık böyle bir mukayeseye olumlu bakar!?

  Tabii ki Darfur’da da bir “dram” var !
  Bu dramın da müsebbibi,katliamların baş sorumlusu,büyük şeytan,lanetlik varlıkların oyuncağı ABD’dir!
Nerede kan,katliam,namusa saldırı varsa ;(er-geç öğreniliyor ki (istisnası çok az)) orada ,ABD var! Batı var! Taşeronu İsrail var !

  Katliam,cana kıyma,namusa saldırı; Müslümanlıkla zıt şeylerdir.Bunlar varsa işin failliğinde, Müslüman orada yok demektir.Müslüman bir olayda failse, bunlar yok demektir.Birincisinin varlığı, ikincisinin “Müslüman olma” sıfatını yok eder.Velev ki o sıfatı ısrarla kullanıyor olsa dahi…

  Sayın Ahmet Altan “Gazze’den Darfur’a yol gitmez ..”

  Birilerini kendine benzetme,kendi suçunu örtme psikolojisi ile; sun-i,yapay,sanal bir yolla Darfur’u Gazze ile irtibatlandırmaya çalışıyor,Siyonistler.Yani, tersine”Darfur"dan "Gazze"ye sanal bir yol kurulmaya çalışılıyor.

  Böyle çirkin bir senaryonun “figüranı”olmayın! Biz bu oyunu çok gördüğümüz için,farkında olmamamız mümkün değil..!  Yutmayız, bunların fiillerini yerli temsilcilerinden tanırız…

  Rabbim hidayet,nusret,feraset,nasip etsin.

KAYNAK