Ahmet ALTAN yazıları...........

  • 97 Cevap
  • 51168 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5166
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #1 : 17 Haziran 2008, 01:51:55 ÖÖ 01 »

Genelkurmay ve dört gazete...

Ahmet ALTAN

Dün, Doğan grubunun dört gazetesiyle Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasını görünce “ne oluyor” dedim.
Önce Genelkurmay’dan başlayalım.
Genelkurmay’ın açıklamasında benim yazımdan alıntı yapıldığına göre mesele biraz kişiselleşiyor.
En baştan şunu söyleyeyim ki üsluplarından hiç hoşlanmadım.
Bunu her kim yazdıysa ya da yazdırdıysa üslubuna biraz dikkat etmeli, babaannemin deyimiyle, “ben sizin ağzınızın kaşığı değilim”, öyle aklınıza geleni yazamazsınız.
Kullandıkları kelimelere bakın, “maksatlı, seviyesiz, bayağı, saldırgan.”
Bence daha saygılı bir üslup seçmeye özen gösterin.
Saygı görmek için saygı göstermek gerektiğini de hatırınızdan çıkarmayın.
Şimdi gelelim açıklamanın özüne.
Açıklamadaki şikâyetlerinde haklı oldukları iki nokta var.
Bir generalin sağlık durumuyla, bir başka generalin yaptığı bir gezideki fotoğraflarının yayınlanmasını eleştiriyorlar.
Bizim gazetecilik anlayışımıza göre bu tür haberler ayıptır.
Bizim gazetemize bu konularda haber girmez.
Girmedi de.
Generallerden hiçbirinin özel hayatıyla, ailesiyle, sağlığıyla, seyahatiyle, kısacası kişisel dünyasıyla ilgili haber yapmayız biz.
Çünkü bunlar bizi ilgilendirmez.
Elimize gelen dosyaların hiçbirini basmadık, basmayız.
Ama bir kuvvet komutanı, Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinden biriyle gizlice buluşursa, bunu haber yaparız çünkü bu bütün ülkeyi ilgilendirir.
“Suça bulaşmış iki kurum” dememden alınmışlar.
Muhtıra vermek suçtur... Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi de suçtur.
Suçlu duruma düşmek istemiyorsanız hukukun çizgileri dışına çıkmayın, yasaları çiğnemeyin.
Genelkurmay, “yargı önünde hesap vereceğimi” söylüyor.
Ben bu ülkede otuz yıldır yazı yazıyorum, o sanık sandalyesine çok oturdum.
Sorun, yazarlar sık sık sanık sandalyesine otururken, suç işleyen generallerden hiçbirinin o sandalyeye oturmaması.
Aramızda böyle bir eşitlik oluştuğunda Türkiye de düze çıkacaktır, emin olun.
Ama en iyisi, hiçbirimizin o sandalyeye oturmadığı, herkesin hukuka saygılı olduğu bir ülke kurabilmektir.
Bizim amacımız da zaten budur.
Bunun için hukuka uymayan eylemleri eleştiriyoruz.
Şimdi gelelim Doğan grubunun “dört” atlısına.
Bugün Radikal gazetesinin manşetini gören okurlarıyla yazarlarının çoğunun utandığını düşünüyorum doğrusu.
Çünkü utanç verici bir manşetti.
Radikal’e göre, bir kuvvet komutanıyla bir yüksek yargıcın, ülkenin içinde bulunduğu bu şartlarda “gizli” bir buluşma yapmasını haberleştirmek “acemi bir psikolojik savaşmış”, öyle diyorlar.
Böyle bir buluşma olmasına değil, bu buluşmanın ortaya çıkarılmasına itiraz ediyorlar.
Ve, bunlar da gazeteci.
Vatan gazetesi de Radikal’e katılıyor manşetinden.
Milliyet’le Hürriyet ise, bu “gizli buluşmanın” nedenlerini ve içeriğini hiç merak etmeden, bu haberin yayınlanmasının “Paksüt’ün izlendiğinin kanıtı” olduğunu söylüyorlar.
Dördünün de pek sevimli olmayan bir telaşı var.
Belli ki, gerçek gazetelerin “yeni bir 28 Şubat’ın oluşmasını” engellemek istemesinden rahatsızlar.
Halkın iradesini ve sivil siyaseti devre dışı bırakacak her aranışa destek oluyorlar.
Ordunun muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi onları hiç huzursuz etmiyor ama “gizli” buluşmalar ortaya çıkınca, bu gerçeği gözlerden saklayabilmek için kendilerini parçalıyorlar.
Aynı grubun dört gazetesi birden bize ateş ediyor.
Bu gazetelerin hepsinin de aynı insana ait olması herhalde tuhaf bir “tesadüf”.
Paksüt’ü savunabilmek için sayfalarını ayırmışlar ama fazla telaşlı olduklarından Hürriyet’in Ankara temsilcisi Enis Berberoğlu’nun yazısını okumayı unutmuşlar.
Berberoğlu, “buluşma” haberinin onlara da geldiğini, Paksüt’e bunu iki kere sorduklarında ve Paksüt’ün her iki seferde de bunu inkâr edip, yalan söylediğini yazıyor.
Anayasa Mahkemesi’nin yargıcı, gerçeği ancak bizim gazete bunun haberini yaptıktan sonra kabul etti.
Zaten bu gazetelerin yöneticilerini, okuyucularını ve orada çalışan dürüst insanları da üzecek bir çarpılmayla “meselenin üstünü kapatmak” için hareketlendiren de, bizim gazetenin onların sakladıklarını ortaya çıkarması.
Yalanı bitirmesi.
Bu gazetelerin yöneticileri, bizim gerçekleri yazmamamızı engelleyebilmek için bizimle bir çatışmaya girmek istiyorlar sanırım.
Denesinler bence.
Dürüstlüğün öfkesiyle, “bükülmüşlüğün” kurnazlığı çarpıştığında kimin kazanacağını görelim.
Bakalım kim acı çekecek, kim rezil olacak.
Bu ülkede, bazen muhtırayla, bazen yasaları çiğneyen hukukla, bazen Ergenekon çetesiyle demokrasi dışı bir darbe gerçekleştirilmeye çalışılıyor.
Eski deyimle söylersek, saflar da ayrışıyor.
Bizim yerimiz belli.
Onların yeri de artık iyice açığa çıktı.
Hadi bakalım darbenin “iyi çocukları” gösterin gücünüzü.
Bir gücünüz varsa tabii...

15.06.2008


KAYNAK

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #2 : 21 Haziran 2008, 11:37:23 ÖS 23 »
'Düşman değiliz be paşalar'21 Haziran 2008 08:15Taraf"Yeni bir dönem başlıyor. Bunu görün. Bu toplumun insanlarının da hukuka ve demokrasiye layık olduğuna inanın, bu kadar küçümsemeyin onları"


 
Kabul edelim ki Genelkurma’ın son açıklaması üslup açısından daha tertipli, daha düzgün ve daha nezihti. Öyle denetimsiz laf şakırdatmaları bulunmuyordu. Olması gereken de bu.

Sadece açıklamanın sonunda eski alışkanlıkların tortusu olarak bir "ucuz propaganda" lafı vardı. Bu yanlış bir laf.
 
Bu haber, neyin propagandasını yapıyor? Ve, niye ucuz?
 
Genelkurmay, cevabını veremeyeceği sorulara yol açacak sözleri kullanmamalı bence.
 
Bu, sağlam ve iyi bir haber.
 
Genelkurmay da biliyor ki yayınladığımız belge gerçek.
 
Gerçek olmadığını söyleyecek biri çıkarsa, biz gerçek olduğunu kanıtlarız.
 
"Komuta kademesi tarafından onaylanmış böyle bir evrak bulunmamıştır" tarzındaki mahcup bir açıklamayı da doğrusu doğal karşılıyorum, ne diyebilirlerdi ki?
 
"Biz böyle bir plan hazırladık" mı diyeceklerdi?
 
Böyle bir açıklamayla hiç olmazsa "durumu kurtarmaya" çalışmalarını da olumlu buluyorum, hiç olmazsa böyle bir şeyler yapmanın yanlış olduğunu biliyorlar demektir. Aksi takdirde, "evet biz böyle planlar hazırlıyoruz" derlerdi.
 
Dememeleri, hatalı bir davranış içinde bulunduklarının bilincine sahip olduklarını gösteriyor.
 
"Cumhuriyet Çalışma Grubu" gibi, "Paksüt-Başbuğ buluşması" gibi, "toplumu ordu hizasına getirme planı" gibi haberlerle Genelkurmay’ın üstünde, hiç de alışkın olmadıkları toplumsal bir denetim oluşturduğumuzun farkındayım.
 
Bundan rahatsız olmasınlar.
 
Bir genelkurmay, askerî konular dışında, toplumdan saklamak zorunda olduğu işler yapmamalı.
 
Saklamak zorunda oldukları, saklamaya ve yalanlamaya çalıştıkları her girişimin yanlış olduğunu artık daha baştan fark etmeleri ve yapmamaları gerekiyor.
 
Bu toplumsal denetim, onların da bir iç disipline kavuşmalarına, enerjilerini onları ilgilendirmeyen konulara değil kendi asli işlerine yöneltmelerine yardımcı olacaktır.
 
Entelektüel açıdan da yaratıcılığa çok açık olan askerlik mesleğinin tadını da böylece daha fazla çıkarma imkânına kavuşacaklar.

Kurmaylık, zekânın, öngörünün, sezginin, aklın, tecrübenin, yaratıcılığın bir arada ortaya çıktığı iyi bir meslektir.
 
Mümkün olabilse, bir kurmay toplantısına katılıp onların askerî becerilerini ortaya koydukları Genç kurmaylar, hatta daha yaşlıları bile, kendilerine şunu sormalı bence, "ben muhtıra veren bir paşa mı yoksa bir Kutuzov, bir Patton, bir Montgomery, bir Rommel mi olmak istiyorum."
 
Kuzey Afrika'da karşılıklı savaşan Montgomery ile Rommel'in savaş sürerken buluşup konuştukları bir efsane gibi anlatılır, birbirinin yeteneğine saygı gösteren iki düşman komutanın buluşması kadar heyecan verici ne olabilir?
 
Gerçek bir kurmay için "düşman" kavramı da, "savaş" kavramı da bizim gibi daha sıradan mesleklere sahip insanlara kıyasla çok farklıdır.
 
Rommel'in tank savaşlarında olağanüstü bir yetenek olduğunu, Montgomer/nin onu, onun kitaplarını okuyarak yendiğini elbette siz benden daha iyi bilirsiniz.
 
Bütün bunların yanında "muhtıra" gibi, "siyaset" gibi konular biraz yavan gelmiyor mu size?
 
Bir Kutuzov-Napolyon kıyaslamasını, bu kıyaslamaya yeni unsurlar ekleyerek tartışabilmenin lüksünden vazgeçmek bir kurmay için ne kadar büyük bir kayıp.
 
VVellington'un, "ormanı" bir silah gibi kullanabilmesinin yaratıcılığı sizi heyecanlandırmıyor mu?
 
Siz siyasetten çekilirseniz, bu toplum yolunu kaybetmez, merak etmeyin.
 
Demokrasi sizin sandığınızdan daha iyi ve daha güvenilir bir sistemdir.
 
Demokrasisiz seksen yıl geçirdik, ne oldu?
 
Çok mu iyi bir yerdeyiz?
 
Demokrasi olmaması çok iyi bir şey olsaydı, biz şimdi Avrupa'nın en zengin, en başarılı ülkesi olurduk.
 
Ama değiliz.
 
Laik bir ülke istiyorsanız, bunun garantisi zengin bir ülke olmamızla, zengin olmak ise demokrasiye geçmekle, dünyayla bütünleşmekle mümkün
 
O çok korktuğunuz ilticanın kökü yoksullukta ve siz siyasete müdahale ettikçe yoksulluğu besliyorsunuz.
 
Biraz da bunları düşünün.
 
Bakın bu ülke değişiyor.
 
Dünya değişiyor çünkü.
 
Eğer o bildik çizginizi sürdürmek isterseniz, gene eskisi gibi "yandaş" gazeteciler bulur, istediklerinizi yazdırabilirsiniz, ruhunu satmaya teşne epey adam var bizim mesleğimizde, zaten satıyorlar da...
 
 Ama bundan sonra bizim gibi gazeteler de olacak.
 
Biz olmazsak başka bir gazete çıkacak.
 
Toplumun talebi bu çünkü.
 
Ve, hep bir denetim hissedilecek artık.
 
Mesleğine ihanet eden gazeteciler de teker teker toplum tarafından görülecek.
 
Yeni bir dönem başlıyor.
 
Bunu görün.
 
Bu toplumun insanlarının da hukuka ve demokrasiye layık olduğuna inanın, bu kadar küçümsemeyin onları.
 
Gelin hep birlikte bu ülkede huzuru ve mutluluğu bulalım.
 
Hepimiz yaşlanıyoruz, umarım ölmeden önce sizinle bir masada buluşup, sizin gazetecilerin "irticasavar" olarak gördükleri rakılardan içerek bugünleri konuşup gülüşebileceğimiz "demokrat" bir ülkemiz olur.
 
Montgomery ile Rommel'in bile buluşabildiği bir dünyadan geçerken, bu ülkenin yazarlarıyla generalleri arasında bu kadar büyük uçurumlar varsa, bunun da çok doğru bir şey olmadığını belki o zaman daha iyi fark ederiz.


Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #3 : 23 Haziran 2008, 12:18:14 ÖÖ 00 »
Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a22 Haziran 2008 Pazar
Benim büyük dedem paşaydı.
Babamın anlatımıyla söylersek, “öyle operet generali değildi, soluğu barut kokan gerçek bir generaldi.”
İyi eğitim görmüş bir topçu kumandanıydı.
Çanakkale’de savaşmıştı.
İsmet İnönü’nün hocasıydı.
Ben on yedi yaşında genç bir stajyer gazeteciyken ziyaretine gittiğim İsmet Paşa, beni “senin deden benim hocamdı,” diye karşılamış, bana dedemden söz etmişti.
Çabuk parlayan öfkeli bir yapısı olduğu için ordudaki lakabı, Deli Hasan Paşa’ydı.
Ben onun hikâyelerini dinleyerek büyüdüm.
Askerlik mesleğini bugünkü muhtıracı birçok generalden daha fazla ciddiye almamın, savaş stratejilerine meraklı olmamın, komutan biyografilerine ilgi duymamın nedeni büyük bir ihtimalle çocukken dinlediğim “paşa dedemle” ilgili hikâyelerdir.
Bir generalin nasıl birisi olması gerektiğine dair bilgim var.
İyi bir general ölümle hayat arasındaki o ince çizgide sağlamca durup, kendisine emanet edilen askerlerini, ülkesini, insanlarını korur.
Bunu yapabilmesi için aklını tümüyle işine vermesi, dürüst ve adil olması, askerlerinin kendisine sonsuz bir güven duymasını sağlaması gerekir.
Dünyanın en zor işlerinden biridir yaptıkları.
Onun için, iyi “komutanları” sadece kendi insanları, kendi ülkeleri değil bütün dünya saygıyla anar, ansiklopedilere bakarsanız “düşmanla” iyi savaşmış, savaşırken cesaret ve yaratıcılık göstermiş generallerin isimlerinin, en parlak bilim adamlarıyla ve sanatçılarla birlikte yazıldığını görürsünüz.
Buna karşılık “düşmanla” değil de kendi halkıyla savaşmış, diktatör olmuş generaller dünyanın ortak lanetinin hedefi olurlar.
Öğretmenlikten komutanlığa geçmiş Giap saygıyla anılırken, Pinochet ve Franco gibiler insanlığın dilinde birer küfüre döner.
Ben ordunun siyasete karışmasına tamamen toplumsal ve hukuksal nedenlerle karşı çıkarken, siyasete müdahale eden generallere de mesleklerini iyi yapmadıkları için kişisel bir kızgınlık duyarım.
Bir generalin generallikten vazgeçmesini anlamam çünkü.
Siyasete bulaşmak bir generali, dürüstlükten ve adaletten uzaklaştırır.
Güvenilirliğini azaltır.
Doğrusu ya, bizim generallere de, onlardan mesleklerinin gereğini yerine getirip dürüst ve adil olmalarını bekleyerek bakarım.
Öyle olmadıklarında üzülürüm.
Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın yanına çağırdığı bazı gazetecilere bizim gazeteyle ilgili söylediği sözleri okudum dün sabah.
“O gazetenin finansörüne bakın” demiş.
Gazeteciler baksınlar.
Ama gazetecilerin bakması yetmez, bir genelkurmay başkanı bir gazetenin “finansöründen” kuşkulanıyorsa emrindeki bütün istihbarat örgütleri de bakmalı.
Orgeneral Büyükanıt da, bu gazete de toplumun önünde duruyor.
Böyle imalı bir suçlamadan sonra birimizden birinin toplumdan “özür dilemesi” gerekiyor.
Çoğu gazeteci kılığına girmiş “psikolojik savaş” elemanlarının çoktandır bizim gazetenin “Fethullahçı” olduğunu, AKP’li olduğunu, Soroz’cu olduğunu, o “kaynaklardan” bize para aktarıldığını yaydıklarını biliyorum.
Onlara aldırmadım.
Ama Genelkurmay Başkanı da söylediği zaman ciddiye almak gerekir.
Bu gazetenin hiçbir cemaatle, partiyle, örgütle ilişkisi yok.
Kendi patronları dışında hiçbir para kaynağı yok.
Biz, varlığımızı büyük zorluklarla sürdürüyoruz.
Bütün devlet bankaları da, özel bankalar da bize kredileri kestiler.
Başka gazetelere milyarlarca lirayı gözü kapalı veren bankalar bize küçücük miktarlardaki paraları bile vermiyorlar.
Düşmanlarımız her yandan nefesimizi kesmek için saldırıyor.
Dostlarımızın çoğu, bu kavgada seken bir taş bir yanlarına değer diye mevzilerine çekilip saklandılar.
Sadece sayfalarımızdaki ilan miktarına bakmanız bile açıklar durumu.
Sizin bize “dost” sandığınız insanlar en kritik anlarda paralarımıza el koyup bizi boğulmanın eşiğine getiriyorlar.
Sayıları her gün biraz daha artan okurlarımızdan başka gerçek dostumuz pek az bizim.
Eğer herhangi biri, bu gazetenin o söyledikleri örgütlerle “gizli” bir ilişkisini, “gizli” bir para kaynağını ortaya çıkarırsa, belgesini değil sadece bunu düşündürecek bir ilişkisini göz önüne sererse, burada, herkesin önünde şerefim üstüne yemin ediyorum, o gün bu gazeteyi kapatıp arkadaşlarımla birlikte gideceğim.
Öyle, “komuta kademesince onaylanmış belge yoktur” falan gibi açıklamalar yapmayacağıma emin olabilirsiniz.
Şimdi, Orgeneral Büyükanıt, gazetecilere söylediği o “gizli finansörün” kimliğini açıklasın.
Dürüst ve adil bir generalin yapması gereken budur.
Orgeneral Büyükanıt’tan da bir “generale” yakışanı yapmasını beklemek hakkımız.
Biz “gerçekleri” açıklayacağımıza söz vererek başladık bu gazeteyi yayınlamaya.
Bu, bize çok düşman kazandırıyor.
Düşmanlardan ve düşmanlıklardan çekinmeyiz.
Ama isteriz ki dostlarımızla olduğu gibi “düşmanlarımızla” da övünebilelim.
Bu övünmeyi bize bağışlayacak tek şey onların dürüstlüğüdür.
Ama tabii şunu da düşünmüyor değiliz...
Dürüst olsalar niye gerçekleri açıklayan birine düşman olsunlar ki?

Taraf gazetesi
 

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #4 : 01 Temmuz 2008, 09:29:35 ÖÖ 09 »
Düzeyimiz bu mu?
   
 Ahmet ALTAN

Sizi bilmem ama ben insanlar arasındaki farkları, görüş ayrılıklarının değil, entelektüel ve ahlaki düzeylerinin yarattığına inanırım.
Belki de çocukluğumda okuduğum kitapların etkisiyle hep aristokratların davranışlarını hatırlarım.
Bir şafak vakti birbirlerini öldürmek için bir ormanın kıyısında buluşan iki “rakibin” düellodan önce birbirlerini selamlayışları, hayatları pahasına da olsa kurallara uymaları, silahlarını doğrulttuklarında bile kibarlıktan uzaklaşmamaları, asla hileye sapmamaları hoşuma gider benim.
Aristokratların çoktan kaybolup gitmelerine rağmen “soylu” sözcüğünün her dilde bir övgü olması sanırım onların bu özellikleri yüzündendir.
Düzeylerinden, zarafetlerinden asla taviz vermemeleri, “gülünç” duruma düşmektense ölümü tercih etmeleri, hayatlarının en zor anında bile soğukkanlılıklarını bozmamaları bu “sınıfı” tarihin en özenilen sınıfı yapmıştır.
Artık aristokratlar yok.
Ama “soyluluk” hayatımızın içinde önemli bir değer olarak varlığını sürdürüyor.
Dün, bir haber geldi.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin rektörüyle hocaları Anıtkabir’e gitmiş.
Gazetelerin internet siteleri bu “ziyareti” o alışıldık başlıkla duyurmuşlar.
“Atam, izindeyiz.”
Bir an bu tür bir “ziyaretin” başka ülkelerde olduğunu düşündüm.
Harvard Üniversitesi’nin hocaları, General Washington’un Mount Vernon’daki evine gidip, “izindeyiz general” diyorlar.
Ya da Oxford Üniversitesi’nin hocaları General Cromwell’in “izinde” olduklarını açıklıyorlar.
Heidelberg’lilerin Bismarc’ı, Sorbonne’luların Napolyon’u ziyaret ettiklerini de hayal edebilirsiniz.
Tuhaf geldi, değil mi?
Çünkü onlar böyle bir şey yapmazlar.
Bilimin ve bilim adamlılığın da bir “soyluluğu” var çünkü.
Gerçek bir bilimadamı da “gülünç” duruma düşmektense ölmeyi tercih eder.
Bizimkiler, “gülünç” olduklarının farkında bile değiller.
Cübbeleriyle, bir “kabire” gidip çoktandır aramızda olmayan bir liderin anısına sığınmaya çabalıyorlar.
Üstelik, NTV televizyonundan öğrendiğimize göre, ODTÜ rektörü bir de müzevirlik yapıp, “diğer üniversite rektör adayları arasından altı irticacı var” diye meslektaşlarını ihbar ediyor.
Gerçek bir bilim adamı bir “kabir”den medet umar ve meslektaşlarını ihbar eder mi?
Böyle bir şeyin hangi ülkelerin akademik çevrelerinde hoş karşılanacağını düşünüyorsunuz?
İran belki...
Kuzey Kore.
Ama Norveç’te, Almanya’da, Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da böyle davranışların olamayacağına herhalde hepimiz eminiz.
Bu düzeydeki akademisyenlerin görüşlerinin ya da fikirlerinin ne olduğu hiç önemli değil bence, bu düzeyden hiçbir şey çıkmaz.
Asla iyi öğrenciler yetiştiremezler.
Hocaların düzeyi bu da, politikacıların düzeyi ne?
Karabük’ün AKP’li belediye başkanı, Latife Tekin’in konuşmasına müdahale edip, mikrofonu ünlü yazarın elinden kapmış.
Susturmuş ülkesinin bir yazarını.
Biz Anayasa Mahkemesi’ne AKP’yi susturmaya çalışıyor, bir siyasi partinin görüşlerini açıklamasına engel oluyor diye karşı çıkıyoruz.
Partisi susturulmak isteyen AKP’li belediye başkanı ise eline geçen ilk fırsatta kendisiyle aynı görüşte olmayan bir yazarı susturuyor.
Aynı yasakçılık onun da zihnini esir almış.
Bu yargıçlar, bu hocalar, bu belediye başkanları, fikirleri ne kadar birbirinden farklı gözükse de aslında hep aynı insanlar.
Onların görüşleri değişik ama düzeyleri aynı.
Gülünç olmaktan korkmuyorlar, kurallara uymamağa aldırmıyorlar, kabalaşmaktan çekinmiyorlar, kendileri gibi düşünmeyen herkesi susturmak istiyorlar.
Ve, hocaların yandaşları olduğu gibi böyle belediye başkanlarının da yandaşları var.
Onların birbirine benzediğinin farkına varmadan bir kısmı hocaları, bir kısmı belediye başkanlarını destekliyor.
O yandaşlar da aynı düzeyin insanları.
Onlarla aynı düzeyde olmayan her insan, fikri ne olursa olsun, bu insanların tümüne yabancıdır.
Düzeyli bir Kemalist o “rektörün” yaptığını gülünç bulur, meslektaşlarını ihbar etmesini ayıplar.
Düzeyli bir AKP’li de o belediye başkanının yaptığına sinirlenir.
Şimdi sorumuz şu:
Bu iki grupta da düzeyli olanların sayısı ne kadar?
Bu gruplarda düzeyliler mi daha kalabalık, düzeysizler mi?
Düzeylilerin sayısı diğerlerinden fazla olduğunda...
Gelecekten korkmamıza gerek kalmaz.
Düzeyli biri eninde sonunda gerçeği görüp kabul eder.
Öyle bir insan için gülünç duruma düşmek ya da bile bile haksızlık etmek ölmekten de kötüdür çünkü.

 

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #5 : 04 Temmuz 2008, 09:58:40 ÖÖ 09 »
Darbeciler bugün niçin darbe yapamıyor?

 
Ahmet Altan yine muhteşem bir yazı ile okurlarına seslendi. Altan bu sefer darbecilerin neden darbe yapamadığını sorguladı. İşte sorunun cevabı:
 
 
 
Ahmet Altan'ın yazısı...

Her darbenin bir medyaya ihtiyacı vardır.
Darbe silahsız olur ama medyasız olmaz.
Çünkü darbelerin altyapısını medya hazırlar, ülkeyi “korkunç” bir tehlikeyle karşı karşıya olduğuna ikna etmek, insanlarda “biri gelsin bizi kurtarsın” duygusu yaratmak medyanın görevidir.
Bu ülke yıllarca “komünizm” tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna nasıl inandı?
Türkiye’de komünist bir sistemin kurulmasının ne imkânı ne ihtimali vardı.
İşçi sınıfı bile yoktu o zamanlarda.
Gencecik çocukların hiçbir sosyal temeli, hiçbir toplumsal tabanı olmayan hareketleri bu ülkeye büyük komünist ayaklanması diye nasıl yutturuldu?
12 Mart’ta ihtiraslı generallerin kendi aralarındaki iktidar mücadelesini, bu halk nasıl oldu da “komünist devrimin” önlenmesi olarak kabul etti?
Bu insanlar ne olduğunu bile bilmedikleri komünizmin bir “öcü”, ordunun da tek kurtarıcı olduğuna nasıl inandı?
Medya sayesinde inandı.
Darbe yandaşı medyanın birinci görevi bir “korku” yaratmaktır.
Ortada toplumsal bir “korku” olmadan darbe olmaz çünkü.
Darbe, bir korkunun üzerine inşa edilir.
Eğer vaktiniz varsa gidin bir kütüphaneye bizim gazeteleri bir tarayın.
Nasıl bir dehşet duygusu yarattıklarını göreceksiniz.
Darbeciler de kendilerine bağlı “Ergenekon”larla bu dehşetin yaratılmasına yardımcı olacak eylemleri ateşlerler.
12 Eylül’de yakalanan bir tabancanın sabahleyin bir solcuyu, öğleden sonra bir sağcıyı vurmuş olduğunun ortaya çıktığını hiç unutmayın.
Bir Ergenekon varsa mutlaka bir de medyası vardır.
Ergenekonların beslediği dehşeti halka çarpıtarak sunacak bir medya olmasa, o dehşet eylemleri ne işe arar?
Medya o terörü apaçık yazsa Ergenekonlar teröre mi bulaşabilir?
Ne yazık ki darbeler her zaman kendilerine yandaş medya bulurlar.
Çünkü darbeler çok para dağıtırlar.
Hiç kimse onları denetleyemediği, kimse onlara hesap soramadığı için darbeciler yandaş medyayı paraya boğarlar.
28 Şubat’ın en büyük banka soygunlarının gerçekleştiği dönem olduğunu her zaman aklımızda tutmalıyız.
Darbeci medyanın ne beklediğini anlayabilmek için o dönemi iyi bir incelemek gerekir.
Bugün de Ergenekon’un ve darbenin bir medyası var.
Dehşet yaratmak için programlanmış bir silahlı çeteyi “vatansever” grup, darbecileri “ülkeyi kurtarmak isteyen insanlar” olarak göstermeye çalışan bir medya.
O medyada “darbe” sözcüğüne pek rastlamazsınız.
Eğer rastlarsanız, “aslında böyle bir darbe tehlikesinin olmadığını” anlatan satırlarda rastlarsınız.
Organize bir eylemin sonucu öldürüldüğü, jandarma istihbaratının cinayeti çok önceden bildiği anlaşılan Hrant Dink cinayeti onlar için “birkaç serseri çocuğun” işidir.
Buna inandırmak için çok uğraşırlar.
Darbeleri, çete cinayetlerini perdelemeye çabalarlar.
Ve, “tehlikeyi” abartırlar.
Laiklik tehlikededir.
Kadınlarımızın başlarını bağlamak için gelmektedirler.
İçki yasaklanıyordur.
Avrupa Birliği, Türkiye’de “İslami bir cumhuriyet” kurmak için kıvranmaktadır.
“Cahil” halk irticayı desteklemektedir.
Türkiye’yi “irticadan” kurtarmak için ne halktan ne Avrupa’dan bir ümit vardır.
Ve, Türkiye kurtarılmalıdır.
Bu şartlarda sizce “kurtarıcı” olarak kimi göstermektedir bu gazetelerle televizyonlar?
Adres bellidir.
Daha önce onları paraya boğan bir adres.
“Darbeci paşaların” gözaltına alınması, Ergenekon çetesinin yakalanması onlar için hüzün verici olaylardır.
Bütün bu gözaltıları, soruşturmaları, “Türkiye’yi kurtarmaya uğraşanları sindirecek” operasyonlar olarak sunarlar okuyucularına.
Paşaların darbe hazırladığını ortaya koyan günlükler “unutulmalıdır”, çetenin işlediği cinayetler, attığı bombalar konuşulmamalıdır.
Televizyonlara bakın.
Gazeteleri okuyun.
Kullandıkları sözcüklere dikkat edin.
Darbe medyasını göreceksiniz.
O medyada çalışan çok dürüst insanlar da var ama oralarda “psikolojik savaş” elemanı olan yazarlar ve yöneticiler de var.
Ama bu sefer beceremeyecekler.
Bütün bu gelişmeler, onların beceremeyeceğinin işareti.
Demokrasinin tehlikede olmasına hiç aldırmayan bu medya şimdi şaşkınlıkla bu ülkede “demokrasi” isteyen insanlar olduğunu görüyor.
Ve, komik bir şekilde yüksek tirajlarına rağmen marjinalleşiyorlar.
Çünkü artık darbenin ve Ergenekon’un bir medyası olduğu gibi...
Demokrasinin de bir medyası var bu ülkede.
Onları öfkeden çıldırtan da bu.
Ama onları öfkelendiren, halkı sevindiriyor.
Artık darbe istemiyor çünkü bu ülke.

TARAF

 

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #6 : 11 Temmuz 2008, 09:58:53 ÖÖ 09 »
Gördüğümüz en tuhaf saldırılardan biri bu.



Her şeyi bir acayip.



Önce zamanlamasını anlamak pek kolay değil.



Türkiye, tam Ergenekon ve darbeler konusuna odaklanmışken bütün gündemi değiştirecek bir eylem.



Eylemi yapanların kimlikleri ve geçmişleri bunun bir “El Kaide” operasyonu olduğunu gösteriyor.



Polis yetkilileri de öyle olduğunu söylüyor.



El Kaide’nin tam da Ergenekon iddianamesi açıklanmadan iki gün önce dikkatleri dağıtmaktan nasıl bir çıkarı var, anlayabilmek pek kolay değil.



Biri, El Kaide’nin Türkiye’deki dağınık militanlarını kullanıyor mu, bunu da bilemiyoruz.



Saldırının yapılış biçim de kuşku uyandıracak kadar acemice.



Militanlar “pompalı tüfeklerle” geliyor.



Bu tüfekler, ağır ve çok sert geri tepen silahlardır.



Böyle bir baskın için, uzmanlar daha iyi bilir ama en uygun silahlar değillerdir.



Ancak başka bir silah bulmayanlar kullanır bunu.



Gerekli silahı bulmayan bir El Kaide grubu bu anlayacağınız.



Amerikan Konsolosluğu’na saldırıyorlar ama içeri girmeleri imkânsız.



Ya bunun imkânsız olduğunu bilemeyecek kadar hazırlıksızlar...



Ya da amaçları sadece kapıdaki zavallı polisleri öldürmek.



Eğer amaçları buysa, bunun için üç adamlarını feda etmeleri de garip.



Teröristleri getiren arabanın, onları bırakıp kaçması da bir başka anlaşılmaz nokta.



Saldırı noktasına kadar gelip arabanın plakasının, tipinin açıkça görüntülenip, kayıtlara geçirilmesini sağlamanın amacı ne?



Yok, arabanın şoförü korkup kaçtıysa, bu da pek rastlanılmamış bir “intihar gerillası.”



Kaçmaya böyle hazır birinin aralarında bulunduğu bir grup bunu yaptıysa, onlar polisleri vurup gidebileceklerine inanmışlar ya da inandırılmışlar demektir.



Acaba gerçekten polisleri vurup gideceklerini mi düşündüler?



Bu, bir intihar saldırısı değil miydi?



Onları koruyacağını, yardıma geleceğini söyleyen başka birileri mi vardı?



Acaba saldırganları oraya gönderenler aslında onları “ölüme” gönderdiklerini söylemediler mi?



Bunların cevaplarını da bilmiyoruz.



Bu dört saldırgan, saldırı emrini “dışardan” mı aldılar?



Yoksa emir “içerdeki” bir odaktan mı geldi?



Ya da kendi başlarına mı karar verdiler?



Bunlar da şimdilik cevapsız sorular.



Bu kanlı saldırının “bir mesaj” olma ihtimali de kuvvetli.



Mesaj kimeydi?



Amerikalılara mı?



Türk polisine mi?



Yoksa, Antep ve Maraş baskınlarını ortaklaşa gerçekleştiren Türklerle Amerikalılara duyulan öfkenin sonucu muydu?



Polis yetkilileri, bunun “Antep” baskınına bir cevap olma ihtimalinin çok kuvvetli olduğunu söylüyor.



Çünkü o baskınlarla El Kaide’nin Türkiye bacağı çökertilmiş.



Belki de bu saldırıyla “çökmediklerini” göstermek istediler.



Sorularla dolu bir eylem bu.



Çok iyi korunan Amerikalılara pek bir zarar veremedi ama Türkiye’ye her açıdan çok büyük zararlar verdi.



Üç tane gencecik polis memuru öldü.



İstanbul bir anda “terör” merkezi bir kent görüntüsü edindi.



Ve, Ergenekon soruşturması aniden ikinci plana düştü.



El Kaide’nin amaçları bunlar mıydı?



Bunlarsa, neden dikkatleri Ergenekon’un üstünden kendi üstlerine çekmek istediler?



Buna kim karar verdi?



Niye karar verdi?



Yeraltı dünyası karanlık ve karışık bir dünya.



Orada, oraya inen herkes birbirine bir şekilde “değiyor”, ilişki kuruyor.



Kimin kim olduğunu, kimin kimin hesabına çalıştığını, görünenin ardında neyin saklandığını bir türlü bilemiyorsunuz.



Bu saldırı da soru işaretleriyle ve kuşkularla dolu.



Konsolosluğa saldıran dört militanı harekete geçiren, onlara emir veren bir El Kaide yöneticisi olabilir ama o “yönetici” sadece El Kaide hesabına çalışmıyor da olabilir.



Bu saldırı, Türkiye çok kritik bir noktadayken gerçekleştirildi.



Onun için her şeyi kuşkuyla karşılamak gerekiyor.



Polisleri öldüren bu kanlı ve ahlaksız saldırı belki bir gün aydınlanır.



Ama bizim cevap bekleyen daha büyük bir sorumuz ve sorunumuz var.



Bu dört kişi “Müslümanlık” adına cinayet işlediler, onları oraya gönderenlerin amacı ne olursa olsun, o dört kişi oraya “din” adına gittiler.



Peki, Müslümanlık böyle bir şey mi?



Din bu mu?



İnsanları öldürmek mi?



Cinayet işlemek büyük bir günahken, cinayeti işleyenler Müslüman olunca, bu günah “sevaba” mı dönüşüyor?



Eğer biz bu ülkede hep birlikte demokrat ve özgür bir sistem kuracaksak, dindarlarımızın bu sorulara gür bir sesle cevap vermesi gerekiyor bence.



Ben bu ülkede demokrasiye doğru giden yolda “dindarlara” büyük görevler düştüğüne inanıyorum.



Bize gerçek demokrasiyi getirecek olan en önemli güçlerden biri dindarların içtenliği, masumiyeti ve merhameti.



Bu içtenliği, masumiyeti ve merhameti dile getirmek de, benim gibilere değil, gerçek dindarlara düşüyor kaçınılmaz olarak.

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #7 : 11 Temmuz 2008, 07:53:51 ÖS 19 »

Halktan vazgeçtiler..


Geçen gün çok eski bir ahbabım aradı.
Benden epey yaşlı, dürüst, saygıdeğer bir insan.
Kendi mesleğinde başarılı olmuş, isim yapmış biri.
Gür sesiyle, “Ahmet Altan” dedi, “bırak bu gazeteyi, sen gerçek işine, romanlara dön, çünkü sizin istediğiniz hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.”
“Biz demokrasi istiyoruz, hiç gerçekleşmeyecek olan bu mu?”
“Bu bilinçsiz, eğitim ortalaması dört yıl olan, cahil halkla mı demokrasi olacak? Gidip seçtiklerine bak. Buna mı razı olacağız? Hiç mi farkında değilsin gerçeklerin?”
“Sizin dediğiniz doğruysa ve seksen yılda Cumhuriyet eğitim düzeyi yüksek, bilinçli bir halk yetiştiremediyse, sizin savunduğunuz sistemde bir hata olduğunu düşünmek gerekmiyor mu? Bu halkın bilinçlenmesi ve demokrasinin olması için bir seksen yıl daha mı beklemeliyiz sizce?”
Son zamanlarda buna benzer konuşmaları çok duyuyorum.
Üstelik bunlar darbeden bir çıkar uman sahtekârlar değil, dürüst insanlar.
Ve, bugün halkla ilgili açıkça söylediklerini, on yıl önce kendi kendilerine bile söyleyemez, utanırlardı.
Demokrasiye karşı çıkmak, halkı böylesine aşağılamak, darbe yandaşlığı yapmak, cinayet örgütlerini desteklemek ayıptı o zamanlar.
Şimdi ne oldu?
Bu vicdanlı insanlar, vicdanlarının bile kirlendiğini nasıl fark edemez hale geldiler?
Ayıp duygusu ne zaman biçim değiştirdi?
Türkiye hızla değişiyor.
Bu değişimin sosyolojik ve ekonomik nedenleri var.
Ama bu nedenler, bu insanların ruhlarının değişimini açıklamaya yetmiyor?
Büyük bir psikolojik “travmadan” geçmiş olmalılar.
Bütün vicdani ölçüleri, ayıp duygularını, utanılacak davranışlar listesini darmadağın edecek bir sarsıntı olmalı bu.
Bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Çünkü bu insanların, söylediklerine samimiyetle inandıklarını biliyorum.
Bir insanı değil, kalabalık bir grup insanı değiştiren psikolojik bir depremden söz ediyoruz.
Dağlıca belgelerini, Ergenekon kanıtlarını, darbe planlarını, cinayetleri görmezden gelmelerine, halktan nefret edip aşağılamalarına yol açacak bir büyük hastalıkla karşı karşıyayız.
“Hastalık” sözcüğünü onları iğnelemek ya da üzmek için kullanmıyorum, içtenlikle, inanarak söylüyorum.
Onların da, benim ve benim gibi demokrasi isteyenlerin “hastalandığını” düşündüklerini biliyorum.
Yılların dostları böylesine ayrı kutuplara düşecek hale geldiyse, biri gerçekten hastalanmış olmalı.
Karar vereceğimiz şu:
Demokrasi istemek, halkın taleplerine saygı göstermek, darbelere karşı çıkmak, hukuka uygun bir sistemin kurulmasını savunmak, cinayetleri lanetlemek, dünyanın saygıdeğer bir parçası olmayı istemek mi hastalanmak?
Yoksa, darbeleri desteklemek, orduyu siyaset içinde tutmaya uğraşmak, hukuku askıya almaya omuz vermek, cinayetleri görmezden gelmek mi hastalanmak?
Biz, demokrasinin ve hukukun bu ülkeyi zenginleştirip özgürleştireceğini söylüyoruz.
Onlar demokrasinin ve hukukun bu ülkeyi “şeriata” götüreceğini söylüyorlar.
Ayrıca bütün “gelişmiş dünyanın” Türkiye’ye düşman olduğuna ve burada bir şeriat düzeni kurulmasını istediğine inanıyorlar.
Dünyadan ve kendi halklarından kuşkudalar.
Dünyaya ve kendi halklarına düşmanlar.
Böyle baktığınızda, sığınacakları darbeden ve cinayetten başka bir yer yok.
Onlara göre “şeriat tehlikesi” varsa, her şey mubahtır.
Darbe de yapılır, çete de kurulur, adam da vurulur.
Geçen gün bu korkuyu taşıyan bir hanıma, korkusunun nedenini sordum, bana “Nişantaşı’na kadar geldiler” dedi.
“Geldiler” dediği başı bağlı kadınlar.
Başı bağlı kadınlar, başı bağlı olmayanların “bölgesine” girebiliyorsa tehlike büyüyor demekti ona göre.
Yüzlerce yıldan beri neredeyse bütün Anadolu’da kadınların başlarını bağlayarak dolaşmaları onu tedirgin etmiyordu, onu telaşlandıran “kendi bölgesine” gelmiş olmalarıydı.
Bir de “başörtüsü değil, türban takmış” olmaları.
Nişantaşı’nda on tane türbanlı kadın görmek, darbe istemek için haklı bir nedendi.
Kendisine benzemeyenden böylesine nefret etmek ve kuşkulanmak sık rastlanan bir durum değil.
Bence bu, bir hastalık işareti.
Ben bu ülkede bir şeriat tehlikesi olduğuna inanmıyorum, Anadolu’yu sık sık geziyorum, insanlarla konuşuyorum, böyle bir tehlikenin işaretlerine rastlamıyorum.
Daha önce de “komünizm” tehlikesini görmemiştim.
Bu ülkede bunca yıl yaşadım, hep şeriat tehlikesini, komünizm tehlikesini, bölünme tehlikesini duydum.
Hiçbiri gerçekleşmedi.
Ama binlerce insan öldürüldü.
Ve, defalarca darbe yapıldı.
Asker her zaman siyasetin içinde yer aldı, gazeteler askerî bir rejimi destekledi, hâlâ da destekliyorlar.
Ve, eski dostlarla yollar ayrılıyor.
Biz halka doğru, onlar darbeye ve çetelere doğru yürüyorlar.
Galiba değişim böyle bir şey, toplum “bir parçası” hastalanmadan dönüşemiyor.
Peki, kimin hastalandığını nereden anlayacağınız?
Benim bilebildiğim basit bir ölçü var, bir fikirden değil bir nefretten hareket eden hastalanmış demektir.
Nefret hastalandırır çünkü insanı.

.......

Bunları okudukça, anlıyorum ki bıçağın kemiğe dayandığı gün bugündür.
İnsanlar sıyrılmaya başlıyor bana dokunmayan yılan bin yaşasın fikrinden. Biz muhafazakar insanlar bile, grup grup ayrılıp, "bizimkiler"in haricinde kalanları dışladık.. Sakallı, sakallsız,başörtü takan takmayan, başını önden bağlayan, yandan bağlayan, yenilikçi gelenekçi, vs vs böldük de böldük kendimizi... Şimdi öyle bir zamana geldik ki, vaktiyle "sakıncalı" bulunan adamların yazıları bizim savunduğumuz doğrularla örtüşüyor. Belki de at gözlükleirmizi çıkarıyoruz. Demokrasinin her fert için gerekli olduğunu idrak ve itiraf etmemiz, bu "sakıncalı(!)" adamların itirafından daha zor oluyor. Evet, sabit fikirli cumhuriyetçiler diye tanımlanan insanlar, görmek istediklerini görüyor. Ama cahil, vahşi, pis müslüman ifadelerini de yine bizim gibi insanların davranışlarını görerek söylemiyorlar mı?
Arabasının camını açıp tüküren sakallı adam, küçük çocuğunu direksiyona kucağında oturtarak trafiğe çıkan dindar şoför, piknik alanına bütün çöpünü saçıp giden kapalı kadınlar, sahildeki bankta çekirdek çıtlayıp kabuğunu yere tüküren kapalı kızlar, cami giriş çıkışında birbirini ezen, aynı zamanda kötü kokudan burunlarının direğini kıran dindar müslümanlar, vs vs vs... Biz üzerimize böyle etiketler yapıştırdık.. 

Yakın geçmişimizin unutamadığımız sloganı değil miydi "hukuk bir gün sizede lazım olacak.".. Evet, kafalarına göre işletmeye alışlkın oldukları hukuk, şimdi onların aleyhine işliyor..  yani Türkiye'de artık hukuk işliyor. Şimdi bizler de böyle bir rüzgar yakalamışken, yani Türk Kürt Müslüman gayrimüslüm ve hatta dindar olan olmayan herkesin ortak bir noktada buluşabildiğini görmüşken, bunu memleketimizin hem bugünü hem yarını için sahiplenelim istiyorum.
Türkiyenin yakın tarihi beni ümitsizliğe sevketse de, içimden sayıklıyorum işte: bu kez neden olmasın!!!
selamlar



*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #8 : 13 Temmuz 2008, 11:49:24 ÖÖ 11 »
Yanlış hatırlamıyorsam Altan Öymen o sakin ve eğlenceli üslubuyla anlatmıştı.



Bir gün uçakta giderken koltuğun pek temiz olmadığını görmüş.



Hostesi çağırıp şikâyet etmiş.



“Biraz daha temizliğe dikkat edin.”



Daha sonra uçak bir türbülansa girmiş.



Hava boşluklarına düşerek, çatırtılarla sallanarak, zaman zaman düşecekmiş duygusu uyandırarak zor bela ilerliyormuş.



Uçağın içini tam anlamıyla bir ölüm sessizliği sarmış.



Herkes kemerlerini bağlayıp, koltuk kenarlarına sıkı sıkı tutunmuş.



Hostes dengesini sağlamaya çalışarak yürüyüp Altan Öymen’in yanına gelmiş.



Kulağına eğilmiş.



“Hâlâ koltuklardan şikâyet ediyor musunuz” demiş.



Doğrusu ya bugünlerde bu hikâyeyi çok sık hatırlıyorum.



Türbülansa girmiş bir uçakta gibiyiz.



Daha çok yakın bir tarihte darbe planları yapılmış.



Cuntalar kurulmuş.



Genelkurmay Başkanı bile hedefler arasına yerleştirilmiş.



Üstelik bu planın alt yapısını hazırlayacak büyük bir çete devletin ve toplumun içine dal budak sarmış.



Özel evlere silahlar yığılmış.



Çetenin büyükçe bir parçası yakalanıp hapse konmuş olsa da devletin önemli mevkilerinde hâlâ destekleyicileri var.



Bugünkü Taraf’ta okuyacağınız haberler, bu ülkedeki bazı insanlarda darbe özleminin nasıl sürdüğünü ve sadece Türkiye’yi değil dünyayı da sarsacak planlar yaptıklarını size gösterecek.



Bu planların ve darbe isteklerinin bittiğini de sanmayın.



Daha önceki gün çok sevdiğimiz Kemalist bir dostumuz gazeteye ziyarete geldi.



Gerçekten de dünyanın en dürüst ve temiz insanlarından biridir.



Konuşmaya başladık.



Halkın “kimi seçeceğini bilmeyen akılsızlar kalabalığı” olduğunu söyledi.



Sonra da bir “devrime ihtiyaç olduğunu” inatla savundu.



“Halkı aptal buluyorsun, onu politikanın dışına itmek istiyorsun ve bir devrim yapılması gerektiğini söylüyorsun. Halksız devrim nasıl olacak? Halksız devrime devrim değil, darbe denir” dedik.



Kendisi de darbelerden çok çekmiş, hapislerde yatmış eski dostumuz şöyle bir durup düşündü, “bir darbe yanlısı” olmak ağırına gitti, “Bütün devrimler tepeden yapılır” dedi.



Ama söyledikleri kendisini de tatmin etmedi.



Kendini haklı göstermek için AKP’ye yüklendi.



“Peki, devrim olmasın da bu yolsuzluklar yapan iktidar mı devam etsin” diye sordu.



Biz de, “AKP’nin yolsuzluk yaptığını gösteren belgeleri getir hemen basalım” dedik, “CHP’deki arkadaşlarına söyle ellerinde ne kadar yolsuzluk belgesi varsa bize versinler, biz onları basacağız.”



Sonra da ekledik, “Bir darbe döneminde gazeteler hiçbir yolsuzluk belgesi basamaz ama yarım yamalak bir demokraside bile bu mümkün. Şimdi sence hangisi daha iyi?”



O dürüst ve saf gülümsemesiyle gülümsedi, “Ben bir düşüneceğim” dedi, sonra hemen “ama,” diye devam etti, “ben kolay değişmem.”



Böyle dürüst insanların bile darbe istediği bir dönemden geçiyoruz.



Bu istek de öyle kolay kolay dinecek gibi gözükmüyor.



Ergenekon çetesinin galip gelmesi, böyle bir darbenin gerçekleşmesi bu ülkedeki solcuların, Kürtlerin, dindarların, liberallerin ağır acılar çekmesi demek.



Ben de o hostes gibi eğilip milyonlarca insanın kulağına fısıldayarak aynı soruyu sormak istiyorum.



“Hâlâ birbirinizden şikâyetçi misiniz?”



Bu ülkede darbe hayallerinin yeşerebilmesinin tek nedeni, dindarların, Kürtlerin, solcuların, liberallerin ayrı ayrı köşelere çekilip birbirlerinden kuşku duyması, birbirlerinden şikâyet etmesi.



“Egemen efendiler” onların hepsini sıkıştıkları köşelerde tek tek yakalayıp eziyor.



Eğer bu güçler “demokrasi” fikri etrafında birleşip “darbecilere” karşı seslerini birlikte yükseltseler ülkenin kaderi değişecek ama bunu yapamıyorlar.



Baksanıza, Kürtlerin partisi Ergenekon çetesi konusunda “tarafsız” kalmayı seçti.



Ergenekon’un varlığını sürdürüp iktidarı ele geçirmesi halinde en büyük acıyı Kürtler çekecek hâlbuki.



Ama onlar “tarafsız” durmak istiyorlar.



Doğrusu ya, ben bunu anlamıyorum.



“Bu dindarlara güvenilmez” diyen solcu mektupları, “Allahın sözü varken demokrasi de neymiş” diyen dindar mektupları alıyorum.



Ümit verici olan ise, her üç kesimden de “birleşmeliyiz” diyen mektupların çoğunlukta olması.



Bu ülke “yeni bir anlayışı” doğuracak.



Biraz zorlanacak ama yapacak bunu.



Kürtlüğün, dindarlığın, solculuğun yeni bir sentezini, dünyaya örnek olacak biçimde bu ülke yaratacak.



Belki benimki, bazı okuyucuların söylediği gibi, “aptalca bir iyimserlik” ama ben buna inanıyorum.



Böylesine sallanan bir ülkede “koltukların kirliliğinden” şikâyet etmeyi çok uzatmayacaklarını düşünüyorum.



Her an düşme korkusuyla yaşamaya bir toplum çok fazla dayanamaz çünkü.



*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #9 : 21 Temmuz 2008, 09:59:50 ÖS 21 »
İnanmayacaksınız ama “Neden Susurluk’a karşı çıktınız da, şimdi Ergenekon’u destekliyorsunuz” sorusuna bugüne dek tek bir cevap gelmedi.



Sanki bu soru sorulunca, gözler donuklaşıyor, alt dudak sarkıyor ve yüzdeki ifade boşalıveriyor.



İsterseniz bugün Ergenekon çetesini destekleyen eski “demokrat” ve dürüst dostlarınıza aniden bu soruyu soruverin.



Sonra yüzlerini seyredin.



Eğleneceğinize eminim.



Onlara, “Seni Susurluk’a karşı çıkmaya ikna eden hangi kanıtı bugün Ergenekon’la ilgili bulamıyorsun” diye sorun.



Deyin ki onlara, “Danıştay’a saldıran adamla Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba atan adam aynı, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombayla Ergenekon çetesinin cephaneliğinde çıkan bombaların kafile numarası da aynı… Bu gerçekler, seni nasıl bir sonuca götürüyor?”



Bakalım ne diyecekler.



Danıştay davasına bakarken bu davayla Ergenekon çetesinin bir “ilişkisi” olmadığına karar veren yargıç da bugünlerde bu sorularla karşılaşınca tuhaf cevaplar veriyor.



Mesela, Radikal gazetesine, “Apo’nun davasıyla da bütün PKK davaları birleştirilmedi” diyor.



“Apo’nun davalarıyla PKK davaları birleştirilmediği için Danıştay davasıyla Ergenekon davasının birleştirilmemesi” gerektiği görüşü bana hukuki açıdan biraz garip gözüktü doğrusu.



Sanırım buna benzer tuhaflıkları Ergenekon davasıyla ilgili olarak daha çok duyacağız.



Çünkü saklamaya çalıştıkları gerçek, öyle kolayından bahanelerin, yalanların, çarpıtmaların içine saklanabilecek gibi değil.



Ama asıl soru, niye Ergenekon gerçeğini saklamaya çalıştıkları.



Bundan nasıl bir çıkarları var?



CHP Genel Başkanı Deniz Baykal neden “Ergenekon’un avukatı” olma ihtiyacını hissetti?



O bulunan cephanelikleri, çıkan bombaları, Susurluk’un da önde gelen isimlerinden ve şimdiki Ergenekon davasının sanıklarından olan Veli Küçük’ün mafyayla ilişkilerini, Ergenekon çetesinin “siyasi suikastları” da öngören planlarını bir “çete avukatı” olarak nasıl savunacak acaba?



“Ben çetenin avukatıyım” diye ortaya fırlayan bir parti liderine ilk kez rastlıyoruz.



Tabii Deniz Baykal’a da sormak lazım: “Neden Susurluk’un avukatı olmadın da Ergenekon’un avukatı oldun.”



“Bu ikisinin farklı olduğunu sana düşündüren ne?”



“Susurluk’taki hangi kanıt seni avukatlıktan alıkoydu da, o kanıtı şimdi göremediğin için Ergenekon’un avukatlığını böyle hevesle üstlendin?”



CHP’li dostların ne düşündüğünü de merak ediyorum doğrusu.



Liderlerinin çete avukatlığı onları çok mu memnun ediyor?



Susurluk çetesine karşı “lambaları söndürüp yakan” o camia, şimdi cephaneliklerin, bombaların, bombalamaların, cinayetlerin savunulmasına çok mu seviniyor?



Danıştay saldırısını yapan katilin, Ergenekon cephaneliğindeki bombalarla aynı kafileden olan bombaları Cumhuriyet Gazetesi’ne atmış olması onlarda gerçekten hiçbir kuşku yaratmıyor mu?



En ufak bir kuşkuları bile yok mu?



En ufak?



Bu kadar kuşkusuzluk kimseye şaşırtıcı gelmiyor mu?



Ergenekon çetesinin suçlarının gerçek olma ihtimali milyonda bir bile olsa, bir siyasi parti ve onun lideri bu bir milyonda birlik ihtimali görmezden gelebilir mi?



“Milyonda bir bile ihtimal yok” mu diyorlar?



Ergenekon çetesinin suçlu olma ihtimali hiç yoksa, o cephanelikler ne, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalar ne, Veli Küçük’ün aynı Susurluk döneminde olduğu gibi saptanan mafyayla ilişkileri ne?



Niye CHP bunun avukatı olmak istiyor?



Bütün CHP’liler, liderlerinin üstlendiği bu avukatlığı paylaşıyor mu?



Bütün Kemalistler, bütün Atatürkçüler, Ergenekon çetesinin cephanelikleri olmasını, o cephaneliklerdeki bombaların Danıştay saldırganı tarafından kullanılmasını “olağan” mı buluyor?



Bu, bir suçun ya da suçluluğun işareti değil mi onlar için?



Peki, o zaman niye Susurluk’a karşı çıktılar?



Böyle cephanelikler bulunmamıştı, bombalar bulunmamıştı, o bombaları kullanan bir katil bulunmamıştı?



Niye Susurluk’a karşı çıktılar?



İnanmayacaksınız ama günlerdir sorduğum bu soruya cevap veren kimse çıkmıyor.



Bana neler yazmam gerektiği konusunda akıl verip yol gösteren genç dostlarım da dahil olmak üzere hiçbir yazar bu konuda tek satır yazmıyor, her konuda yazıyorlar, bunu yazmıyorlar.



Sanki tılsımlı bir soru bu.



Soruyu duyan donup kalıyor.



Siz de sorun.



Bakalım bu soruya cevap veren kimseyi bulacak mıyız?



Niye Susurluk’a karşı çıktınız da Ergenekon’u savunuyorsunuz?

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #10 : 25 Temmuz 2008, 02:39:03 ÖS 14 »
Savunmak

Ahmet Altan
 
   


Sürekli görüntüler kayıyor burada.



Karşımızdaki tablo hep bulanıyor.



Bir sis bulutu, gerçekleri şekilsiz gölgelere çeviriyor.



Sanırım bu, bir türlü demokrasiye geçememiş bir toplumda, iktidarı haksız biçimde elinde tutanların, halkın gerçeği görmesini engellemek için uyguladıkları bir yöntem.



Çok uzun zamandan beridir de uygulanıyor.



En tehlikeli iş de, görüntüyü netleştirmeye uğraşmak.



Çünkü netlik, “gizli iktidar” sahiplerini açığa çıkartıyor.



Şimdi epeydir süren bir tartışma var.



Bu tartışmanın bir ucu kendine “laik” diyen, hatta “solcu” da olmak isteyen bir kesim.



Bir ucu da demokrasinin bu ülkede bütün kurallarıyla uygulanmasını isteyenler.



Demokrasiyi geri itip laikliği öne çıkartanlar, demokrasiyi savunmanın AKP’yi savunmak olduğunu söylüyorlar.



Ardından da, AKP’nin “şeriat” istediğini vurguluyorlar.



Demokrasi talebiyle AKP yandaşlığını ve şeriatçılığı aynı sepetin içine yerleştiriyorlar.



Bundan amaçları, AKP’den kuşku duyan, onun kaygan politikalarından hoşlanmayan insanları, demokrasi karşıtı bir cephenin çatısı altında toplamak.



AKP’den korkan, ona güvenmeyen o kadar çok insan var ki epeyce bir kalabalığı böyle etkileyebiliyorlar.



Şimdi şu soruyu sormak gerek:



Demokrasiyi savunmak, AKP’yi savunmak mı?



Demokrasiyi savunursanız siz AKP’li mi olursunuz?



Bu önemli bir soru çünkü özellikle şehirli kadınların bir kısmı arasında “AKP’li olmak,” olabilecek en büyük suç ve günah.



Öyle olmamak için Ergenekon’u da, darbeyi de savunabilirler.



Bu insanlara gerçekleri anlatmak gerekiyor.



Bugün Ergenekon’a karşı çıktığınız zaman AKP’yi savunmuyorsunuz.



Sivil siyaseti savunuyorsunuz.



Sivil siyasetin bütün unsurlarını, bütün siyasi partileri, sivil kuruşları savunuyorsunuz.



Halkın iradesini savunuyorsunuz.



Kendi iradenizi savunuyorsunuz.



Buranın “gizli bir iktidarı” olmadığında, sivil siyasetin kuralları egemen olduğunda, istediğiniz partiyi destekleyebilir, istediğiniz sivil kuruluşun üyesi olabilir, her fikrinizi açıkça söyleyebilir, fikirlerinize yandaş arayabilirsiniz.



Ama buranın “silahlı bir iktidarı” olmasını, bu iktidarı besleyecek çetelerin devlet içinde büyümesini savunursanız, beslediğiniz bu zehirli sarmaşık sonunda sizin de hayatınıza dolanır.



Hiçbir konuda fikirlerinizi açıklayamazsınız.



Hiçbir uygulamaya muhalefet edemezsiniz.



Bakın, bugün “laikliği demokrasiden” önemli bulanlar, ulusalcılığı ve bağımsızlığı da öne çıkartıyorlar.



Ve, bu ülkenin çıkarlarını sivil siyasetin değil, silahlı bir iktidarın koruyacağına inanıyorlar.



12 Eylül yönetiminin başı olan Kenan Evren, diktatörlüğü döneminde, Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına dönmesine hiçbir karşılık beklemeden razı oldu.



Normalde, böyle bir anlaşma karşılıklı tavizlerle olabilirdi, Yunanistan’ın isteği gerçekleştirilirken Türkiye kendi bazı isteklerini de masaya getirebilirdi.



Getirmedi.



Kimse buna itiraz edebildi mi?



Edemedi.



Bugün böyle bir anlaşmayı sivil bir iktidar yapsa, halk ve medya ona bunun hesabını sorar.



Bunun gerçekleşmesini önler.



Ama bir askerî yönetimde bunu yapamazsınız.



Hayatınızın ve ülkenizin hangi parçasının tehlikeye gireceğini bilemezsiniz.



Unutmayın ki, bir toplumun çıkarlarını en iyi o toplumun kendisi savunur.



O toplumun tepesine silahla oturan birileri değil.



Daha önceki örnekleri de hatırlayın.



AKP “zina yasası” çıkarmaya kalkmıştı.



Çıkartabildi mi?



Hayır.



Niye?



Toplumsal bir tepkiyle karşılaştı çünkü.



Bir darbe yönetimi böyle bir şey yapsaydı, karşı çıkıp önleyebilir miydiniz?



“Darbe yönetimleri öyle şeyler yapmaz” diyorsanız, bundan çok eminseniz, ben de size 12 Eylül’de Kenan Evren o kararı nasıl aldı diye sorarım.



Darbe yönetimleri her şeyi yapar.



Banka da soyar, Türkiye’nin çıkarlarını da feda eder, yalan da söyler, halkı da ezer.



Yaptılar da zaten.



Bugün Ergenekon’a ve darbeye karşı çıkmak, sivil siyaseti, özgürlüğü ve demokrasiyi savunmak demek.



Sadece AKP’yi değil, CHP’yi, MHP’yi, DTP’yi, ÖDP’yi de savunmak demek.



Bir partiyi değil, bütün partileri savunuyorsunuz demokrasi taraftarı olduğunuzda.



O partilerin taraftarlarının konuşma hakkını garanti altına alıyorsunuz.



Ve, siz de o partilerden birinin taraftarısınız.



Partinizi savunmak istemiyor musunuz?



Bu halkı savunmak istemiyor musunuz?



Eğer bu ülkede Ergenekon ve darbeciler galip gelirse, sizi o çok küçümsediğiniz halktan ayıracaklarını ve size iyi davranacaklarını mı sanıyorsunuz?



28 Şubat, bankaları kimlere dağıttı bir bakın.



Giden sizin paranızdı.



Sahip çıkabildiniz mi?



Demokrasiyi savunursanız, bir partiyi değil kendinizi, geleceğinizi, paranızı savunacaksınız.



Geçmiş darbelerde neler olduğunu bir hatırlarsanız, ne demek istediğimi de daha iyi anlayacaksınız.

*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #11 : 26 Temmuz 2008, 03:27:51 ÖS 15 »
Yüz yıllık temizlik
 
 
Bu toplum neredeyse bir asır boyunca devletin içine saklanmış katillerin cinayetlerini sessizce seyretmek zorunda kaldı.



Geçen yüzyılın başında Balkan ülkelerindeki ulusal bağımsızlık hareketlerine karşı Osmanlı zabitlerinin başlattığı “faili meçhul” cinayet alışkanlığı bir daha iyileşmedi.



“Devletin çıkarı” için adam öldürme neredeyse “kutsal bir gelenek” olarak benimsendi.



Hukuku yok sayan cinayetlerin devletin çıkarına olmadığı, aksine devleti bir suç örgütüne dönüştürdüğü, yolsuzluklara yol açtığı, adaleti yok ettiği hiç düşünülmedi.



Balkanlar’da insanlar bu zihniyetle öldürüldü.



Osmanlı’nın son döneminde iktidarı ele geçiren İttihatçılar’ın muhalifleri bu zihniyetle sokaklarda vuruldu.



İttihatçılar’ın istihbarat örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından düzenlenen Ermeni soykırımı bu anlayışın sonucuydu.



Ali Şükrü Bey’i bu geleneğin cumhuriyetin içine doğru uzanmaya başlayan gölgesi öldürdü.



Komünist Mustafa Suphi’yi bu gelenek boğdurdu.



Üniversite gençliği bu alışkanlıkla kışkırtılıp ölüme gönderildi.



Bu alışkanlık sonucu binlerce Kürt fail-i meçhul cinayetlerin kurbanı oldu.



Türk aydınları bu anlayış sonucu suikastlara uğradı.



Susurluk böyle kuruldu.



Ergenekon devletin içine kadar böyle yayıldı.



Bu ağır ve kanlı suçlardan dolayı bazı katiller tek tek yargılansa da hiçbir zaman bu zihniyet topluca sanık sandalyesine oturtulmadı.



Bu anlayıştan ve bu anlayışın devlet içindeki temsilcilerinden hesap sorulmadı.



Hesap sorulabileceği akla bile getirilmedi.



Hukuku ve demokrasiyi reddeden cumhuriyet alabildiğine kirletildi.



Şimdi ilk kez ciddi bir davayla karşı karşıyayız.



İlk kez hukuk, bu İttihatçı zihniyetin mirasçılarını mahkeme salonuna getiriyor.



Ergenekon davasının açılabilmesi, bu davayla ilgili olarak emekli generallerin tutuklanabilmesi bile bu cumhuriyet için büyük bir adım.



“Devlet adına” işlendiği söylenen cinayetlerin de bir cezası olabileceğini bu toplum belki de ilk kez düşünüyor.



Gerçek bir devlette, “devlet adına cinayet” diye bir kavramın olamayacağını, devletin görevlilerinin de hukuka uymak zorunda olduğunu yüz yıllık bir dönemden sonra şimdi fark ediyoruz.



Yüz yıl süren İttihatçı cinayet geleneği, şimdi cumhuriyetin ve devletin hücrelerinden siliniyor.



Arınıyoruz.



Bu çok da kolay olmayacak elbette.



Ama bu konularda ilk adım en zor adımdır ve o adım atıldı.



“Devlet adına cinayet” geleneğinin işlediği suçlara yer veren Ergenekon iddianamesini okumak bile insanı derinden sarsıyor.



“Devlet ve laiklik” adına hareket eden bu güçler, iddianameye göre öncelikle “laiklere” saldırmışlar.



Danıştay’ı basıp bir yargıcı öldürmüşler.



Cumhuriyet Gazetesi’ni bombalamışlar.



Bu işleri de emekli askerler örgütlemiş.



İnsanları korkutup bir “darbeye” razı edebilmek için yapmışlar bunları.



İddianameyi tam ayrıntılarıyla inceleme fırsatını henüz kimse bulamadı.



Ama bakabildiğimiz, görebildiğimiz kadarıyla epeyce kanıt var ortada.



Sanıklar arasındaki konuşmaların kasetleri dosyalara eklenmiş.



Tanıklar bulunmuş.



Sanırım, “devlet adına cinayet” işlemenin cezasız kalacağına inanan bir geleneğin bugünkü temsilcileri, bu inanca kendilerini fazlaca kaptırarak delilleri ve bağlantıları saklamak için büyük bir çaba göstermemişler.



Yüz yıldır sürüp giden bir öldürme alışkanlığının bir gün aniden suça dönüşebileceği, hukukun bu devletin bir yerlerinden çıkabileceği hiç akıllarına gelmemiş.



Bu davanın sonuçları ne olur, kim suçlu çıkar, kim beraat eder bilmiyoruz.



Ama sadece bu dava bile, bu cumhuriyetin artık kendisini suçtan arındırma iradesini gösterdiğini, bu devletin içinde “temiz bir cumhuriyeti” arzulayanların bulunduğunu ortaya koyuyor.



Bundan sonra artık kimse kolay kolay “devlet adına adam öldüremez” bu ülkede.



Bunun hukuki bir sonucu olabileceğini tarihimizde ilk kez bu kadar berrak bir şekilde algılıyoruz.



Biz seksen beş yıllık cumhuriyet tarihinde gerçek bir devlet olamadık.



Devletimsi bir şey olduk sadece.



Çünkü hukuksuz devlet olmaz.



Toplumsuz devlet olmaz.



Biz hukuku ve halkı hep devletin dışında tuttuk.



Devletin içinde olanların cinayetler işlemesine göz yumduk.



Şimdi gerçek bir devlet, gerçek bir cumhuriyet olabilme şansıyla karşı karşıyayız.



Bu devlet, “devlet adına cinayet işleme” alışkanlığını genlerinden silebilirse, hukukun, demokrasinin yolu açılacak.



Toplum, kendi devletine sahip çıkabilecek.



İnsanlar, öldürülme korkusu olmadan fikirlerini söyleyebilecek.



Ergenekon davasının açılabilmesi bile bu ülke için büyük bir gelişme.



Tarihimizde bir benzeri olmayan bir olaya tanıklık ediyoruz.



“Devlet için işlenen cinayetleri” savunanlar, Ergenekon’un “avukatlığını” yapanlar, bu olayı küçümseyerek hukukun önünü kesmeye gayret edenler biraz zorlanacak.



Ama insanlarımız yaşama özgürlüğüne kavuşacak.



Yüz yıllık “öldürme” geleneği sona eriyor.



Şimdi “yaşatma” geleneğinin bu topluma yerleşeceğini umut edebiliriz.

Ahmet Altan

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #12 : 30 Temmuz 2008, 12:24:31 ÖS 12 »
Alçaklık...
Ahmet Altan
 
İnsanın kendini öfkeden ve acıdan kopartıp, sadece aklın çizgisinde yazı yazması çok zor böyle zamanlarda.



O küçük Aleyna’nın resmini görüp de soğukkanlılığını koruması pek mümkün değil.



Keder bütün ruhunuzu parçalayıp en altta saklı olana, o koyu ve mutlak vahşete ulaşıyor, intikam almak, o insanları öldüreni bulup ona acı çektirmek istiyorsunuz.



Çok insani bir ıstırap, nerdeyse hayvani bir şiddet tutkusuna dönüşebiliyor.



Bunu kendimden biliyorum.



Duygularımı anlatmaya kalksam ortaya çıkacak olan beni de, sizi de ürkütür.



Buna izin vermemem gerektiğini biliyorum.



Bu alçakça saldırıyı yapan her kimse, onun isteği de beni bir hayvana dönüştürmek zaten.



İtiraf edeyim ki dönüştürüyor da...



Bir hayvan gibi hissedip, bir insan gibi yazmaya uğraşıyorum.



Çünkü kendimi duygularıma bıraktığımda, bunu yapanları kendi ellerimle parçalama isteğime gem vuramadığımda, intikam isteğinden kurtulamadığımda, hayvani bir vahşetin esiri olduğumda, bir hayvan gibi güdüleceğimi, yönlendirileceğimi de hissedebiliyorum.



Amaç da bu herhalde.



Beni ve benim gibi hisseden milyonlarca insanı “bir hedefe” yönlendirmek, saldırtmak.



Bu öfkeyle, doğruyu yanlıştan ayırma ihtimalim çok da fazla değil.



Aklın o soğuk ama koruyucu limanına sığınmaya çabalıyorum.



Kim yaptı bunu, diye soruyorum.



Niye yaptı, diye soruyorum.



Güngören’deki o yoksul ve masum insanları öldürmesinin amacı neydi, diye soruyorum.



Gündemi değiştirmek istediklerinin farkındayım.



Türkiye’nin en büyük hukuki operasyonu olan Ergenekon’u bir anda kenara itti birileri.



Bunu insanları öldürerek yaptı.



Saldırının hemen ardından, saldırgan olarak PKK gösterildi.



Hürriyet gazetesi açıkça PKK’nın sorumlu olduğunu yazdı, İstanbul Valisi PKK’nın adını söyledi, polis PKK’dan kuşkulandığını ima etti, Başbakan isim vermeden PKK’yı gösterdi.



Eğer bunu PKK yaptıysa, Kürt halkından bütün bağlarını kopartmış, Kürtler’i hedef göstermiş, etnik bir çatışmaya yol açacak bir adımı bilinçli olarak atmış demektir.



Bu yaptığı, insanlığa olduğu kadar Kürtler’e de ihanettir bence.



Ve, “derin devletin” emrinde olduğu yolundaki söylentileri doğrulamış olur.



Ama PKK’nın her sözcüsü, askerî ve sivil kanadı, ardı ardına açıklamalar yaparak, “biz yapmadık” diyor.



İnkâr edecekleri bir eylemi neden yapsınlar?



Bunun cevabını bilemiyorum.



Ama herkes ortaklaşa böyle bir yanılgı içinde olabilir mi, onu da kestiremiyorum.



Acaba PKK’nın içinde, derin devletle işbirliğine girmiş bağımsız bir grup var mı, ona da kesin bir cevap verecek bilgilere sahip değilim.



Kimin yaptığı konusunda bir fikrim yok.



Şu yaptı diyemeyeceğim gibi şu yapmadı da diyemem.



Ama kesin olarak bildiğim bir şey var.



Bunu her kim yaptıysa, yakalanmakta olan çetelere, derin devlet uzantılarına yardım etmek için yaptı.



Saldırının düzenlenmesindeki o soğukkanlı alçaklık, o korkunç planlama, yapanların “profesyonel” olduklarını gösteriyor.



Özel bir eğitimden geçirilmiş olmalılar.



Onları oraya, insanları öldürmeye gönderenler, büyük bir kargaşa, öfke ve toplumsal çatışma yaratma amacıyla göndermişler.



Böyle bir karmaşa kime yarar?



Demokrasiye yaramayacağı kesin.



Bu tür saldırılar, “otoriter” yönetimlerin yolunu açmak için gerçekleştirilir çünkü.



Bu saldırıyı düzenleyenlerin amacı da bu olmalı.



Demokrasiye doğru yol almaya çalışan Türkiye’yi demokrasiden uzaklaşacağı bir yere çekmek.



Böylesine derin bir keder ve öfke hissederken insanın savrulması, intikam alabilmek için her yolu mubah görmesi mümkündür.



Tabii, şu Amerika’daki ünlü Hudson Enstitüsü’nde yapılan toplantıda konuşulan senaryolardan birinde, “Beyoğlu’ndaki postanenin önünde bir bomba patlasa, elli kişi ölse, ne olur” sorusunun tartışıldığını da hatırlıyor insan.



O senaryonun içinde bazı suikastların yapılması da vardı.



Bilmiyorum, o hazır senaryolardan biri mi yürürlüğe kondu.



Arkasından suikastlar mı gelecek?



Büyük şehirlerin varoşlarında Türk-Kürt çatışmaları mı?



Sonra sınırötesi operasyonlar...



Ve otoriter bir yönetim mi?



Bu saldırıyı düzenleyenlerin bir planı olmalı.



Bunun ne olduğunu tahmin edip ona göre davranmalıyız.



Kendimizi sokaklara atıp intikam gösterileri yapmak yerine, belki doğru soruları sormalıyız kendimize.



Kimin çıkarı var o masum insanların ölümünde?



Böylesine öfke, acı, intikam isteği ve hayvani bir vahşetle doluyken bunlardan sıyrılıp aklın soğuk duvarları arasına sığınmak kolay değil, bunu kendimden biliyorum.



Ama o ölenlerin intikamını alacaksak, bunu yapanlara bunun bedelini ödeteceksek, bunu öfkeyle yapamayacağız.



Bunun için aklımız lazım bize.



O minicik Aleyna’nın hatırına, ben aklın, öfkemi hiç de yatıştırmayan yol göstericiliğine razı olacağım.



Ve, soracağım, kimin işine yarıyor bu ölümler?

*

Çevrimdışı ...MuVaHHiD...

  • Sabredenleri müjdele !
  • **
  • 193
    • filistineselam
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #13 : 31 Temmuz 2008, 07:23:09 ÖS 19 »
Bu dava bir hukuki facia olarak başlamıştı...



Bir hukuki facia olarak da bitti bence.



Geçen yıl 27 Nisan’da yasalara aykırı olarak bir muhtıra veren ordu, 22 Temmuz seçimlerinde çok ağır bir tepkiyle karşılaşıp geri çekilerek yerini yargıya bıraktı.



Seçimlerden önce “367” felaketine imza atan Anayasa Mahkemesi’nin bu sefer de AKP’yi kapatarak görevini yerine getireceği bekleniyordu anlaşılan.



Yargıtay Başsavcısı, bütün hukuki kuralları zorlayarak bir dava açtı.



Başsavcı, AKP’nin “şeriat odağı” olduğunu iddia ederek bu partinin kapatılmasını istedi.



Bu davayı görüşen Anayasa Mahkemesi ne karar verdi peki?



Altı üyenin “kapatılsın” demesine karşılık, dört üye “kapatılmasın ama para cezası verilsin” dedi, bir üye de davanın baştan reddedilmesini istedi.



Şeriat ciddi bir suçlama.



Ama şeriat gibi bir konuda, Anayasa Mahkemesi üyesi düzeyine gelmiş insanlarda bile ortak bir kavram ve tarif oluşmamış.



Altısının “şeriat” gördüğü yerde, beşi “şeriat” görmüyor.



Altısı, bu “parti şeriat odağı” diyor.



Beşi “değil” diyor.



Ama “değil” diyenler de, “kapatılacak kadar şeriatçı değil ama para cezası verilecek kadar şeriatçı” deyip para cezası kesilmesinden yana oy kullanıyor.



Ne demek “para cezası verilecek kadar” şeriatçı?



Şeriatçıysa kapatın.



Değilse niye para cezası veriyorsunuz?



Bu nasıl hukuki bir ölçü?



Şeriatçılığın ne kadarı kapatılmayı, ne kadarı para cezasını gerektiriyor?



Şeriatçılığı böyle “basamak basamak” değerlendirmek mümkün mü?



Bence, 367 kararı da, türban kararı da, bu son AKP kararı da hukukla pek ilintili kararlar değil.



Bunlar siyasi kararlar.



Askerî muhtıranın başarısızlığından sonra bir yargı darbesi girişimiyle karşılaştık.



Ama gerek dünyadan, gerekse Türkiye’nin içinden gelen tepkiler böyle bir darbenin sonuçlarının pek parlak olmayacağını gösterdi girişimcilere.



Ayrıca, AKP’nin kapatılması halinde, ağustos ayında yapılacak Askerî Şûra’dan çıkacak tayin ve terfileri imzalayacak resmî bir otoritenin ortada kalmaması ihtimali de doğmuştu.



Bu “ihtimal” de kararı etkilemiş olabilir.



Doğrusu, birçok insan gibi ben de böyle olabileceğini düşünüyorum.



Böyle bir şeyin akıldan geçmesi bile yeterince kötü.



Bir mahkemeyle ilgili, insanın aklından böyle şeyler geçer mi?



Daha önce o mahkeme 367 gibi hukuk dışı bir karar almışsa, geçer.



Peki, şimdi ne olacak?



Lekeli bir hukukumuz vardı.



Lekeli de bir siyasi iktidarımız oldu.



Anayasa Mahkemesi’nin “yarısından fazlasının” şeriatçı bulduğu bir parti, ülkeyi yönetmekte herhalde epey zorlanır.



Bu karar, her seferinde karşısına çıkarılacak.



Yargı, darbeyi tam gerçekleştiremedi ama bıçağı soktu.



Oradan kanırtacak.



Kendilerini Türkiye’nin sahibi olarak görenlerin dişi artık halkın iradesine geçmiyor.



Ama hâlâ yaralayabiliyorlar.



Süratle yeni bir seçime gitmek gerekiyor bence.



Nasıl 22 Temmuz ordu müdahalelerini durdurup onu hukukun içine çekilmeye zorladıysa, yeni bir seçimle de yargıyı hukukun içine çekmek lazım.



Yargı da burada bir “halk” olduğunu anlamalı.



AKP de artık daha demokrat ve kararlı bir çizgide durmanın, kendisi için de ülke için de daha hayırlı olduğunu fark etmeli.



Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var.



Özgürlükleri güvence altına alan bir anayasaya.



Kürtleri de, Alevileri de, dindarları da, demokratları da, solcuları da koruyacak, herkesi eşit vatandaş statüsüne getirecek, fikirleri ve inançları özgürleştirecek bir anayasaya.



Seçim Yasası’nı, Siyasi Partiler Yasası’nı baştan aşağı değiştirmek de artık bir zorunluluk.



Sistemin “bozuk yanlarından acaba ben de yararlanabilir miyim” kurnazlığı yürümüyor, sistem o bozuk yanından yeniden büyüyor çünkü.



Sistem bütünüyle değişmeden hiç kimse güvence altında olmuyor.



Ordunun politikanın dışına çıkıp asıl işine döneceği, yargının siyasallaşmaktan uzaklaşıp hukukileşeceği, siyasal partilerin “tek adam” yönetimi altında aşiretleşmeyeceği, bütün fikirlerin örgütlenme hakkına sahip olarak kendilerini demokrasi içinde ifade edip parlamentoda yerini bulacağı, tüm vatandaşların eşit olacağı, insanların nasıl giyinip, nasıl konuşacağına “devlet otoritesinin” karışamayacağı, devletin şeffaflaşacağı, “derin devletin” bitirileceği bir ülke yaratmak için gerekli koşullar oluşmuş gözüküyor.



Neden biz de gelişmiş, özgür, zengin bir ülke olmayalım?



Neden bu ülkenin her fikirden, her dinden, her ırktan insanları kendilerini güvencede hissetmesin?



Bence yaşadığımız hukuk faciası büyük de bir fırsat yaratmış durumda Türkiye için.



Yeni bir seçim ve yeni bir Türkiye fırsatı.



Bu ülke de tarihinde ilk defa mutluluğun, güvenin ve özgürlüğün tadını tatsın.



Biz ümitler dünyasına, facialar kapısından geçerek giriyoruz.



Bir faciadan daha geçtik.



Umarım girdiğimiz bu ümitler dünyasının gereklerini yapacak feraseti de gösteririz.
Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk !Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir !

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #14 : 09 Ağustos 2008, 12:48:43 ÖS 12 »
Önce Umur Talu’dan başlayalım...



Talu, Güngören sanıklarından Hüseyin Türeli’nin “Silopi’den giriş yapmış bir bombacı olduğu” konusundaki yazısını Sabah gazetesinde çıkan bir habere dayandırdığını yazdı.



Kendi adının Hürriyet’le birlikte anılmaması gerektiğini ima etti.



Haklı... Kim şu günlerde adının, yalan bir manşetle çıkan gazeteyle birlikte anılmasını ister?



Genç yaşına göre çok eski ve tecrübeli bir gazetecidir Talu, yazısında belirttiği gibi onu çocukluğundan tanırım, üzülmesine üzüldüm.



Ama bu konularda dikkatli olunması gerektiğini o benden daha iyi bilir.



Kendi adımızı korumak için gösterdiğimiz haklı özeni başka insanların hayatları için de göstermeliyiz.



Ne yazacağı konusunda ona öğüt vermek benim haddim değil ama böyle bir “faux depar”dan sonra içerdeki insanların hangi suçtan orada bulunduklarını, bu konuda çıkan haberlerin kaynağını sorgulamak ona yakışacaktır.



Onun bir “suçlama kampanyası” içinde bilinçli bir şekilde yer almadığını öğrenmenin beni gerçekten sevindirdiğine de emin olsun.



Şimdi gelelim asıl meseleye.



Bir ülkede hükümet, içişleri bakanı, emniyet, medya, insanları suçlayıp sonra susamaz.



Kamuoyu önünde kesin bir dille suçlanan insanların neden “mahkemede” başka bir suçtan tutuklandığını, suçlayanların hepsi açıklamak zorunda.



Manşetimizde bu konuyla ilgili bir dizi soru okuyacaksınız.



O soruların yanıtlarının verilmesi gerekiyor.



Kimsenin “soruşturmanın selameti” için susulması gerektiğini söylemeye de hakkı yok.



Bu insanlar suçlanırken “soruşturmanın selameti” gibi bir endişe bulunmuyor da, neden suçlandıkları sorulduğunda mı bu endişe ortaya çıkıyor?



Suçlamak serbest, savunmak yasak mı?



Herkes suçluyor.



Kim savunacak?



Neden bir anda yalan haberlerden oluşan bir suçlama kampanyası başlatıldı, kim başlattı, niye başlattı?



Amaç neydi?



Bu Güngören meselesinde bir tuhaflık var.



Gerçek mutlaka ortaya çıkacaktır.



Gerçeğin ortaya çıkmaması hükümetin siyasi pazarlıklarından, polis iktidar ilişkisine kadar birçok konuda soru işaretleri yaratıyor.



Soru işaretleri sadece bu konuyla da sınırlı değil.



Son zamanlardaki bütün terör olayları tuhaf.



Türkiye’nin içinde bulunduğu bu kritik dönemde önce Amerikan Konsolosluğu’na bir saldırı düzenlendi.



Amacı anlaşılamadı.



Kimse resmen üstlenmedi.



Ardından Güngören saldırısı oldu.



PKK’nın yaptığı söylendi.



Ama kimse üstlenmedi.



Onun da amacı anlaşılamadı.



Dün de Birinci Ordu karargâhını hedef alan “havanlı” bir saldırıyla karşılaştık.



Ben yazıyı yazarken henüz kimse saldırıyı üstlenmemişti.



Bu saldırının da amacı anlaşılamadı.



Anlamlandırılması pek kolay olmayan, manasız gözüken kanlı saldırılarla karşı karşıyayız.



Kimsenin üstlenmediği bu saldırıları her kim yapıyorsa onun bir amacı olmalı.



Silahlı bir örgüt kendi propagandasını yapmak istiyor desek, saldırıları üstlenen yok.



Saldıranların bir talebi var desek, öyle bir talep de dile getirilmiyor.



Peki, niye birileri insanları öldürüp duruyor?



Henüz bunu açıklayabilen kimseye rastlamadık.



Benim tahminim, kim olduğunu bilmediğimiz birileri, kim olduğunu bilmediğimiz başka birilerine kanlı cinayetler üstünden bir mesaj göndermeye uğraşıyor.



Belki, hâlâ “terör” yaratabilecek bir gücün olduğunu göstermek istiyorlar.



Belki, “siz bizi yakalayamazsınız” diye meydan okuyorlar.



Bilmiyorum.



Bildiğim tek şey, bu saldırıların “yanlış insanların ya da yanlış örgütlerin” üstüne yıkılmasının asıl suçluları saklayıp, onları cesaretlendireceği.



Öyle günlerde yaşıyoruz ki bu saldırganların işbirlikçileri her yanda olabilirler.



Bilerek hedef şaşırtabilirler.



Bu açılardan baktığınızda Güngören saldırısından sonra olanlar çok önem taşıyor.



“Bombalama suçundan” tutuklanmayan birinin neden elbirliğiyle “bombacı” ilan edildiğini anlamamız gerekiyor.



Hrant Dink cinayetinin sanığı yakalandıktan hemen sonra katilin olay yerindeki görüntülerini televizyonlarda izlemiştik.



Şimdi yakalananların arasında “bombacı” da varsa biz niye böyle bir görüntüye hiçbir yerde rastlamıyoruz?



Neden bombacı olduğu iddia edilen sanığın söylemediği sözler, onun tarafından söylenmiş gibi gazetelere manşet oldu?



Sonra neden bu yalan haberler hakkında bir düzeltme yayınlanmadı?



Bunları bilmek, son zamanlarda karşılaştığımız ve bir türlü manasını çözemediğimiz saldırıların nedenleri hakkında bize bazı ipuçları verebilir sanıyorum.



Bizi saran bu karanlığın içinde minicik de olsa bir ışığa, küçücük de olsa bir ipucuna ihtiyacımız var.