Ahmet ALTAN yazıları...........

  • 97 Cevap
  • 50829 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #90 : 30 Temmuz 2012, 03:05:41 ÖS 15 »
müsade edin serender açıklayacak..

Adam müslüman bir toplumda yaşıyor. Ne kadar ne olsa arada böyle makale malzemesi çıkacak haklı malzemeler bulacak. Bulmaması mümkün değil. Bizim milletimizin yüzde yetmişi Müslüman çok şükür . Belki daha da fazlası...

Konuya takılmıyorum başlığa takıldım...

Qani Bize Allahlı dinsiz olmayı bi iyice anlatsan?

Makalede sadece müslümanların yanlışları yok. Bağıra bağıra Allah inancı da var.
Hoş derdi bağcıyı dövmek olmasaydı Bütün yanlış yaşanmasına rağmen içinde Allah olduğu için dinide bağrına basardı ya!
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı Qani

  • ***
  • 496
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #91 : 30 Temmuz 2012, 04:19:25 ÖS 16 »
deistler allahın var olduğuna ama işleyişe karışmadıkalrına inanırlar.
materyalistler deistlere biraz gülümseyerek bakarlar. çünkü "nolur  nolmaz" diye ihtiyatlı davrandıklarını düşünürüz. türkiyede sayıalrının hayli fazla olduğunu, ama herhangi bir düşünce sistemi içerisinde değilde uygulamada yaptıklarını düşünüyorum...
genelde çok hızlı fatiha okurlar. :)
oruç tutar gibi görünürler.
tartışmada dinle ilgili konularda genelde susar, yada kışkırtıcı bir iki cümle edip bıyık altından dinler.


Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #92 : 31 Temmuz 2012, 04:56:29 ÖS 16 »
Ahmet Altan oruç tutuyor sanırım malum oruç bu sıcaklarda insana çarpabiliyor kendisini de duygusal boyutta etkilemiş olabilir nitekim övündüğü dinsizliği anladığı veya anlamadığı din paradigması içinde yaşadığı halleri romantize ederek ifade ettiği cümleleri bize bunu gösteriyor.herkes bi şekilde din üzerinden nemalanabiliyor kendiside bir yazar olarak zamanı iyi kavramış.Dini kimin ne olarak anladığı değilde, din'i hayatın ta kendisi olarak ele aldığımızda içindekiler olsun dışındakiler olsun herkesin bi şekilde dine bağlı olduğunu görüyoruz..
Bu dünyası olmayan dinin, öteki dünyası da yoktur..!

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
PKK ve savaş
« Yanıtla #93 : 25 Ağustos 2012, 12:34:56 ÖS 12 »
PKK ve savaş

 
Türkiye’de her şey müthiş bir kızışma içinde, kendi kendisiyle ve çevresiyle sürtüşerek aşınıp eskiyor.
 
Bundan kurtulabilen hiçbir örgüt, parti ya da kuruluş yok.
 
Bu ortaklaşa eskime, toptan bir çöküşün de, bir yenilenmeye hazırlanmanın da işareti olabilir.
 
Ben daha iyimser olanlardanım, bunun bir kabuk değiştirip tazelenme dönemi olduğunu düşünüyorum.
 
Bir türlü kopamadığımız geçmiş yüzyılın değerlerini epeyce kanlı ve acılı bir şekilde geride bırakıp yeni bir aşamaya geçeceğimize inanıyorum.
 
Bunu gerçekleştirmeye aday bir siyasi kadro yok henüz ortada, bizi değişmenin bu noktasına kadar getiren AKP belki de doğal bir aşınmayla yorulup geçmiş değerlerin arasına doğru çekildi.
 
Ama her yeni dönemin kendi kadrolarını yarattığı da tarihin bize öğrettiği bir başka gerçek.
 
Geniş bir zaman perspektifinden ve soğukkanlılıkla bakınca bu bir “yenilenme” dönemi ama hepimiz yaşam süresi kısıtlı birer fani olarak bu yenilenmenin öncesindeki eskime ve çürüme evresini yoğun acılarla yaşıyoruz.
 
Bu eskime ve yenilenme aşamasında PKK da kendi rolünü oynuyor.
 
PKK, tarihin bu aşamasında serinkanlılıkla değerlendirilmesi neredeyse imkânsız bir örgüt, ya büyük övgülerle ya büyük yergilerle değerlendiriliyor.
 
Hâlbuki bugün ne yaşadığımızı en iyi gösterecek işaretlerden biri, PKK’nın varlığındaki derin çelişkiler.
 
Öncelikle herhâlde “PKK bir terör örgütüdür” saptamasının kolaycılığından kaçınmak gerek.
 
Evet, alçakça terör eylemleri yapıyor, Antep’te olduğu gibi terörün en rezil hâllerinde kendini gösteriyor ama “terör örgütü” kolaycılığının içine sığacak bir örgüt de değil, hiçbir terör örgütü yüzbinlerce askeri olan bir orduyla haftalarca savaşıp, arka arkaya saldırılar düzenleyemez.
 
PKK, sıkıştığında teröre başvuran küçük bir ordu.
 
Bizim cevabını aramamız gereken soru şu:
 
Bu ordu nasıl oluştu?
 
Bu, sanıldığı kadar kolayca cevap verilebilecek bir soru değil.
 
“Kürt davası” adına binlerce genç insanı toplayıp silahlandırabilen PKK’nın Kürt halkına ne vaat ettiğine bakarsanız, cevabın niye zor olduğunu da anlarsınız.
 
Ne vaat ettiği “KCK anayasasında” yazıyor, bir “tek adam, tek parti diktatörlüğü” vaat ediyor, bugün herhangi bir Afrika kabilesinin bile kabul etmeye yanaşmayacağı korkunç bir “vaat” bu.
 
Peki, niye Kürt halkının neredeyse yarısı, kendisine “diktatörlük ve şiddet” vaat eden bir örgütü, seçimde o örgütün işaret ettiği partiye oy vererek destekliyor?
 
Bunun cevabını bütün Türklerin ve “Türk devletinin” iyi düşünmesi gerektiğini sanıyorum.
 
Milyonlarca Kürt, “Türkler tarafından aşağılanmak mı yoksa Kürt diktatörlüğünde yaşamak mı” gibi insafsız bir ikilemle karşı karşıya bırakıldığında, Kürt diktatörlüğünü tercih ediyor.
 
Bugün Türk devletinin Kürtlerde yarattığı bu “aşağılanmışlık” duygusu ve bu duygunun sonucunda ortaya çıkan öfke, milyonlarca Kürdü bir “diktatörlük” vaadini bile kabul etmeye zorluyor.
 
PKK’nın Kürtler arasındaki “efsanesi”, otuz yılda verdiği binlerce kayıp, Türk devletinin “anadilinizde çocuklarınızı okutamazsınız” gibi manasız dayatmalarıyla birleştiğinde, PKK’yı önemli bir seçenek hâline getiriyor.
 
CHP milletvekili Aygün’ü kaçıran dağdaki PKK’lıların bile artık “anlamsız” bulduğu bu savaş, benim görebildiğim kadarıyla, bu denklem üzerinden yürüyor.
 
Ben, PKK yönetiminin “barışa” yanaşacağını sanmıyorum, ta 33 asker katliamından beri ne zaman “barış” kapıya gelse, barış için bir umut belirse, PKK yönetimi barış iklimini bozacak bir iş yapıyor.
 
Barış PKK’nın yöneticilerine bugün sahip olduklarından fazlasını vermiyor çünkü, siyaset yapma yolu açılsa bile siyaset yapabileceklerini sanmıyorum, “efsanelerini” oluştururken çok da günah işlediler, siyaset sahnesinde bu günahların hesaplarını vermekte çok zorlanırlar, zaten böyle hesaplaşmalara da alışkın değiller.
 
PKK’yla barış görüşmeleri yapılabilir elbette, PKK yönetimi de bir gün belki barışa razı olur ama çözümü sadece “PKK’yla barışmakta ya da PKK’yı yenmekte” gören hiçbir siyaset başarıya ulaşamazmış gibi geliyor bana.
 
PKK, vaatleri, hayatı ve siyaseti anlama biçimiyle geçmiş yüzyılda takılıp kalmış bir örgüt, Kürt meselesinde çözümü “sadece” PKK üzerinden arayan herkes geçmişin içinde boğulur ve gelecekle ilgili bir sonuç alamaz.
 
Çözüm, milyonlarca Kürdü, “tek parti diktatörlüğü” gibi dehşet verici bir vaadi tercih etme zorunda bırakmayacak toplumsal koşulları yaratmakta yatıyor.
 
Türklerle Kürtler her konuda eşit olacak, Kürtler kendilerini aşağılanmış hissetmeyecek.
 
“Yeni” Türkiye’de bu mutlaka gerçekleşecek.
 
Mesele, bu “yeni” döneme mümkün olduğu kadar az kanla ve acıyla geçmek, “eşitliğin” insani bir hak olduğunu ölü çocukların sayısı artmadan anlamak.
 
Bunu anlayan, zaten bu ülkeyi yeni dönemde yönetecek kadro olacak.
 

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #94 : 25 Ağustos 2012, 02:03:41 ÖS 14 »
bu ülkenin em önemli kurum ve kuruluşlarında batının devşirmeleri 80 yıldır KÖŞELERİ TUTMUŞLAR , hangi iktidar gelse  ETKİSİZLEŞTİRMEK için  her şeyi yapıyorlar çünkü bunlar  DERİN DEVLET ve bizler buişi 80 küsür yıl önce KAYBETMİŞİZ şimdi Ülkeyi GERİ ALMAYA Çalışıyoruz da MİLLETİN BU İŞE AKLI ASLA EREMEZ..çünkü onlar bu ülkeyi Orduyu, Yargıyı, Medyayı hala KENDİLERİNDEN sanıyorlar ne YAZIK Kİ.
İbrahim elindeki baltayla içimdeki putları devir

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Savaş ve sessizlik
« Yanıtla #95 : 04 Eylül 2012, 11:20:42 ÖÖ 11 »
Savaş ve sessizlik
 
Gece yarısına doğru PKK Beytüşşebap’ı basmış, on askerle üç PKK’lı hayatını kaybetmiş, AFP ölü PKK’lı sayısının 20 olduğunu iddia ediyor ve geceyi bunca ölüyle kapatan Türkiye sabahı sanki böyle bir olay olmamış gibi karşılıyor.
 
Televizyonlar bambaşka programlar yapıyorlar.
 
1925’e, Takrir-i Sükûn günlerine geri döndük.
 
Medyanın uyguladığı sansürün nedeni de bildiğimiz o ezberlenmiş cümle:
 
“Terörün propagandasını yapmayın.”
 
Bu, bir terör olayı değil, bu bir askerî saldırı.
 
Biraz ötesinde Bolu Komando Tugayı’nın bulunduğu kasabaya PKK ağır silahlarla saldırıyor, on askeri öldürüyor, PKK militanları polis lojmanlarının önüne kadar geliyorlar.
 
Olanları halktan saklamak, gerçeği değiştiriyor mu?
 
Değiştirmiyor.
 
Sadece halkın bu olayların nasıl biteceğini sormasını, bu ölümleri bitirecek girişimlerin halk tarafından tartışılmasını önlüyor.
 
Ne olursa olsun ama halk bilmesin.
 
Bir hükümet, gerçekleri halktan saklamak istemeye başladı mı sorun büyük demektir.
 
Arka arkaya yaşadığımız bu acılarla ilgili çok soru duruyor ortada.
 
PKK artık kasaba merkezlerine saldırıyor.
 
Görünen PKK’nın saldırıda, ordunun savunmada olduğu.
 
Büyük kayıplar verildiği.
 
Ölen o on askerin hesabını kimden soracak bu halk?
 
PKK’yı suçlamak en kolayı ama PKK’yı suçlamak, lanetlemek sadece insanların gönlünü serinletiyor, o kadar.
 
Yaşadıklarımızın önlenmesine bir faydası yok.
 
Hâlbuki, Uludere katliamına kadar ortada görünmeyen PKK’nın şimdi birdenbire nasıl kasabalara girebilmeyi başardığını sormamız gerekiyor.
 
Bunun nedenini anlamamız gerekiyor.
 
Orduyu bu kadar savunmasız, PKK’yı böylesine gözükara kılan gerçekleri öğrenmemiz gerekiyor.
 
Beytüşşebap’ta kalabalık bir halk grubunun PKK’lıların cenazesini almak için toplanmasının neyin işareti olduğunu, bir dahaki seferde neyle karşılaşacağımızı bilmemiz gerekiyor.
 
Biz bu ülkede yaşıyoruz.
 
Bu ülkenin sahibi burada yaşayan yetmiş milyon halk.
 
Bu soruların muhatabı da hükümet.
 
Yaşanan felaketleri önlemekle yükümlü olan o.
 
Uludere’den bu yana büyük bir değişim var, yaşananların askerî nedenlerini bilmiyorum ama büyük bir psikolojik kırılmanın herkes gibi ben de farkındayım.
 
Eskiden böyle olaylar olduğunda insanların AKP’nin bu sorunları çözeceğine dair bir ümidi olurdu ama iktidarın siyasetini ve dilini değiştirmesi, şiddete abanması, bu ümidi yok etti.
 
Kimsede böyle bir ümit yok artık.
 
Sessizlik, bu ümidi yeniden yaratmıyor.
 
Bu ümidi yeniden yaratacak olan hükümet, onun izleyeceği siyaset, yapacağı açıklama, ortaya koyacağı plan, hazırlayacağı demokratik anayasa.
 
Ama iktidar ne yapacağını bilmez gibi gözüküyor ve sadece sessizlikten, sansürden medet umuyor.
 
Kaç ölümü daha bu halktan saklayabilirler?
 
Kaç genç çocuk daha bu sessizlik içinde ölecek?
 
Bu medya ne kadar zaman daha halktan gerçekleri gizleyecek?
 
Güney sınırımız tam bir bela yuvasına döndü, Suriye ile savaşın eşiğinde duruyoruz, İran sınırlarımızda yeni bir askerî manevra başlatıyor, Irak Türkiye’yi tehdit ediyor.

Hatay bölgesindeki Suriyeli “mülteci” kamplarında neler olduğu hepimiz için bir sır, Şam’da gezdiği bir cezaevinde “muhalif güçlerin” tutuklu askerleriyle konuşan Robert Fisk, Independent gazetesine yazdığı haberde, Cezayir asıllı bir Fransız tutuklunun Hatay’daki kampa geldiğini, orada görüştüğü bir “şeyhin” etkisiyle Suriye’ye geçtiğini anlattığını söylüyor.
 
Mülteci kampları Suriye’ye militan gönderme merkezleri mi?
 
O şeyh kim?
 
Eğer Türkiye Suriye’ye silahlı muhalifler gönderirse, karşılığında Suriye’nin ve onun müttefiki İran’ın neler yapacağını düşünüyoruz?
 
Türkiye’nin Suriye’de bizzat çatışmalarda taraf olmasıyla, PKK’nın birden güçlenmesi arasında bir bağ var mı?
 
Suriye diktatörü Esed’e karşı olmak, onun halkına zulmetmesine karşı çıkmak adil ve hakkaniyetli bir davranış ama bu haklı tavrı Suriye’ye silahlı askerler gönderip savaşa taraf olmaya kadar uzatma hakkını hükümete kim verdi?
 
Meclis’ten habersiz ülke topraklarında yabancı silahlı gruplar barındırmak, onların sınırdan geçmesine göz yummak, hatta desteklemek yasalara uygun mu?
 
Yasalara uygun değilse, iktidarın yasaları çiğnemesini kim sorgulayacak?
 
İktidarın Suriye politikasıyla PKK’nın güçlenmesi arasında bir bağ varsa, daha kaç askeri ölüme teslim edeceğiz, iktidar bu askerlerin ölmesini önlemek için ne yapacak?
 
PKK’nın saldırıları hakkında istihbarat yok mu, istihbarat varsa gerekli önlemler alınmıyor mu, alınmıyorsa, bu önlemleri almayanlar kimler?
 
Böylesine çok soruyla ve ölümle dolu bir durumu medya hangi hakla halkından saklayabilir?
 
Bu sessizlik, iktidarı böylesine başıboş bırakmak daha fazla askerin ölmesine yol açmaz mı?
 
İktidarı eleştirmeyelim diye çocukları ölüme mi bırakalım?
 
Gene ölüm sarmalına düştü Türkiye.
 
Üstelik bu ölümleri medyanın insafsız sessizliği ve ağır bir ümitsizlikle yaşıyor bu toplum.
 

Ahmet Altan

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #96 : 06 Eylül 2012, 01:02:54 ÖÖ 01 »
"........................................Vah Ahmet Altan vay!...
Hey gidi aslan parçası hey!...

Sen ki, haddinden fazla özgürlükçüsün!...

Sen
su katılmamış safi demokratsın!...
Sen ki,
hoşgörünün feriştahısın!...
Sen ki,
liberalin dibisin!...

Anlat aslanım anlat, heyecanlı oluyor!...

Senin için en son şöyle demiştim Ahmet Altan;

‘Ulan..,’ diyorum bazen,
ne olurdu sanki şu askerler daha çok darbe planı yapsalardı!.. Sen de o belgeleri yayınlamakla.., darbecilere karşı mücadele etmekle meşgul olsaydın da, bu günlerini görmeseydik keşke aslanım!...”

Ama gördük işte!..

Dün,
Pegasus’un üzerinde kötülerle savaşan Bellerophontes gibiydin..,

Bugün ise Don Kişot olmuş, ‘canavar gördüm’ diyerek yel değirmenine saldırıyorsun!...

***

Sadece biz değil, Orhan Miroğlu da görmüş ve hatta yaşamış bazı gerçekleri...

Miroğlu diyor ki;

“Ben bugünkü Taraf’ın, yazmaya başladığım Taraf olduğu kanaatinde değilim.Taraf’ın benim için miadı doldu...”

Evet, bizim için de miadın doldu Ahmet Altan...

Halkın vicdanı olmak yerine Başbakan’a ve hükümete giydirip egolarını tatmin etme yolunu seçtin...

Şahsi meselelerine ve takıntılarına mahkum oldun ve bu yüzden ‘aykırı düşünen ama makulü bulan aydın’ diye bildiğimiz o kimliğin yerlerde süründü...

***

Zaman zaman ‘acaba Ahmet Altan’a haksızlık mı ediliyor?..’ diye düşündüğüm anlar oldu...

Lakin Orhan Miroğlu’nun açıklamalarından sonra hiç bir şüphe kalmadı kafamda...

Miroğlu bir müddet önce Ahmet Altan’ın Erdoğan Sendromu hastalığına düçar olduğuna dair bir yazı kaleme almıştı.. ( bundan yaklaşık 1 ay önce )

O yazıda;
Ahmet Altan’ın yazılarına anlam veremediğinden, bazı eleştirilerinin insafla bağdaşmadığından ve kendisini tekrarladığından söz etmişti..

Makul ve seviyeli bir eleştiriydi...

Ve o yazıya (haddini aşarak!) şunu da ilave etmişti Miroğlu;

“Eğer bu irade olmasaydı..,
bu irade,
ülkenin en devrimci dinamiği olan İslami kesimle buluşmasaydı,
bu buluşmaya güven duymasaydık,
sahip olduğumuz bu düşüncelerle, hiçbirimiz bu ülkede kalmayı sürdüremezdik...”

İşte bu yazıdan sonra olanlar olmuş!...

Olanları da şöyle anlatıyor Miroğlu;

“Taraf’ın bir formatı var, o gün yazı yazan tüm yazarların, isimleri ve yazılarının başlıkları birinci sayfada yer alıyor.

Ondan sonra benim yazılarım, 1-1,5 aydır hiçbir yazım orada kullanılmadı..”

Daha sonra ‘yazıları kısalt’ baskısı günbegün artmış..

Son olarak da geçtiğimiz Pazar gönderdiği ‘Vur kendini dağlara..’ başlıklı yazısı gazetede yer almamış...

Bu arada Taraf da ‘biz sansürlemedik, yazı uzundu gazeteye koymadık..’ diyerek pek inandırıcı olmayan bir açıklama yaptı...

‘Uzundu, kısaydı, koydun, koymadın..’ tartışması bir yana.., Şurası bir gerçek ki, Taraf, Miroğlu’na tam saha pres uygulamış!...

Vah Ahmet Altan vay!...

Her daim Erdoğan’ı diktatör olmakla suçluyor, despotizmden yakınıyordun..

Hey gidi aslan parçası hey!...

Sen ki, haddinden fazla özgürlükçüsün!...

Sen su katılmamış safi demokratsın!...

Sen ki, hoşgörünün feriştahısın!...

Sen ki, liberalin dibisin!...

Ama Erdoğan çok diktatör!

Öyle mi?..

Anlat aslanım anlat..,
heyecanlı oluyor!..............................."(Hikmet Genç)



slm.

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Ahmet Altan Allah'ı Arıyor!
« Yanıtla #97 : 10 Ekim 2012, 01:27:13 ÖÖ 01 »
Yazdığı yazılarla gündem oluşturan Taraf gazetesi yazarı Ahmet Altan yeni yazdığı yazısında kainat ve Allah konusunu işledi.
 
 
Yazıda önemli konulara temas eden Altan Tanrı var mı. yok mu gibi sorulara cevap aradı ve bu cevapları için kendisi ve okurlarını oldukça düşündürdü.
 
 
 
Kainatın ve insanın yaratılışını karşılaştıran Ahmet Altan'ın yazısı şöyle:


KAİNAT VE TANRI


Bazen oluyor.

 Bir şey seyrediyorsunuz ve sizi saran gerçeklik birden yıkılıyor, hayatın gündelik akışı anlamını yitiriyor.

 

 Bir tesadüf eseri dün ünlü fizikçi Hawking’in “evreni tanrı mı yarattı” sorusunu tartıştığı bir programı izledim.

 

“Bu koca kainat kimin eseri” sorusunun cevabını arıyor ve sorudan soruya geçiyordu.

 

 Bunu da benim gibi cahiller daha iyi anlasın diye bir yemeği tarif eder gibi tarif ediyordu, “Bir evren yapmak için maddeye, enerjiye ve büyük bir genişliğe ihtiyaç var” diyordu.

 

 Sonra Einstein’ın ünlü formülüne geliyordu.

 

“Einstein maddeyle enerjinin bir paranın iki yüzü gibi olduğunu buldu, madde enerjiye dönüşebiliyordu.”

 

Böyle olunca kainatı yapmak için ihtiyaç duyulanlar ikiye iniyordu, madde ve boşluk

 

 Maddeyi büyük bir boşlukta enerjiye dönüştürdüğünüzde bir “kainat” yaratabiliyordunuz.

 

 Sonra o kaçınılmaz soruyu soruyordu:

 

“Maddeyi kim enerjiye çevirip kainatı yarattı?”

 

Kibarca devam ediyordu, “Kimsenin inancına saygısızlık etmek istemem ama bunu yapmak için bir tanrıya ihtiyaç yok”.

 

Neden tanrıya ihtiyaç yok sorusunun cevabını da şöyle veriyordu:

 

“Enerjiye dönüşebilecek olan atomaltı parçacıklarının rastgele ortaya çıkıp, rastgele kaybolduklarını keşfettik. Bu parçacıklar büyük patlama dediğimiz anda enerjiye dönüşerek kainatı oluşturdular. Bunun için tanrıya ihtiyaçları yoktu.”

 

Bu işleri iyi bilenler benim anlatımımdaki cehaleti affetsinler, teknik hatalar yapıyorsam da genelde söylediği buydu.

 

 En azından maddenin bir tanrıya ihtiyaç duymadan ortaya çıkıp enerjiye dönüşerek kainatı oluşturacağını öylesine açık söyledi ki ben bile net bir şekilde anladım.

 

 Bütün kainat, tanrıya ihtiyaç bırakmayacak şekilde, Einstein’ın E=Mc2 formülüyle açıklanabiliyordu.

 

 Küçücük bir formül sırları çözüyordu.

 

 Maddenin enerjiye dönüşebildiğini keşfettiğinizde kainatın önemli bir sırrını çözmüş oluyordunuz.

 

 Daha sonra “yıldızların nasıl oluştuğunu” anlatan başka bir belgesel izledim.

 

 Kainatın içindeki o milyarlarca yıldız, o rengarenk ahenk aslında hep aynı olayın tekrarından ibaretti, büyük bir ısının içinde birbirine çarpan helyum atomları yıldızları meydana getiriyordu.

 

 Yıldızların ortaya çıkışı aslında hep aynı olayın tekrarıyla mümkün olduğundan, İngiltere’deki bir laboratuarda her gün yeni “yıldızlar” yapıyorlardı.

 

Bunlar “minicik” yıldızlardı ama o kocaman yıldızların bütün özelliklerini taşıyorlardı.

 

Kainata yalnızca maddeden, yıldızlardan, ısıdan, ışıktan baktığınızda, kainatın rastgele ortaya çıkan maddeciklerin enerjiye dönüşmesiyle yaratılmış olabileceğini söyleyen teori, bütün basitliğine rağmen ikna edici bir sahiciliğe de sahipti.

 

 Bütün kainat neticede tek bir formüldü.

 

 Ve, o formülün tekrarından ibaretti.

 

 Benim aklıma takılan soru başkaydı.

 

Einstein’ın o kısacık formülü ile muhteşem sonsuzluğu, olağanüstü kainatın yaradılışını anlayabiliyorduk.

 

 Ama koca kainatı açıklayan formül tek bir insanı bile açıklamaya yetmiyordu.

 

İnsandan geçtim sıradan bir canlıyı bile açıklamıyordu benim anladığım kadarıyla.

 

 Bir canlının “gözünün” oluşumu bir yıldızın oluşumundan çok daha karmaşıktı.

 

Kılcal damarların haritası, yıldız haritalarından daha giriftti.

 

 Madde enerjiye dönüştüğünde büyük bir kainat, galaksiler, güneş sistemleri, yıldızlar, gezegenler bütün haşmetleriyle ortaya çıkabiliyordu, çeşitli atomların ve atomaltı parçacıklarının belli bir hızda birbirlerine çarpmaları ışıklar ve alevler içinde yıldızları oluşturuyordu ama bir insan beynini aynı yöntemlerle yaratamıyordunuz.

 

 Kainatın ve yıldızların oluşumu laboratuarlarda yeniden canlandırılıyordu ama atomlarla, ışıklarla, ısılarla “yeni bir düşünce” yaratmak imkansızdı.

 

Görkemli bir şeydi kainat ama o “kainatı” kavrayan, sırrını çözen “düşüncenin” yanında gene de sönük kalıyordu.

 

 Her deneyde aynı sonucu veren “yıldızlara” kıyasla her deneyde başka sonuçlar veren “duygular”çok daha anlaşılmazdı.

 

Kainatı anlayabiliyorduk, insanı anlayamıyorduk.

 

 Bu milyarlarca galaksiyi “rastgele bir maddenin enerjiye dönüşümüyle” açıklamak mümkündü ama o kainatın bir köşesinde, küçücük bir gezegenin üzerinde bedenleriyle, düşünceleriyle, duygularıyla kainattan da girift olan insanların nasıl ve niye yaratıldığını anlamak, bunu herhangi bir formülle, herhangi bir varsayımla açıklamak mümkün olmuyordu.

 

 Muhteşem ve sonsuz kainat “tek bir patlamayla” bir anda oluşabiliyordu ama bir insanı “tek bir patlamayla” bir anda yaratamıyordunuz.

 

 Sonsuzluğun o korkunç genişliğiyle, yıldızların milyonlarca yıl süren yaşamlarıyla kıyaslandığında çok zavallı kalan, çok kısa sürede varlıkları tükenen insanlar nasıl oluyordu da bütün zavallılıklarına karşın kainattan daha anlaşılmaz, daha karanlık, daha çözülmez bir karmaşaya sahiptiler.

 

Tanrı var mı yok mu bilmiyorum ama onu aramak isteyen sonsuzlukta, galaksilerde, güneşlerde, yıldızlarda değil, insanda aramalı bence.

 

 Sır, insanda çünkü.