Ahmet ALTAN yazıları...........

  • 97 Cevap
  • 51124 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Kekik...
« Yanıtla #60 : 29 Haziran 2010, 05:04:08 ÖS 17 »

Kekik

   
Kekik toplamaya çıkan köylüleri taramış askerler.

Bir uyarıda bile bulunmamışlar.

Vurulanlardan biri yetmiş dört yaşında.

Kendini bildiğinden beri o dağlarda kekik toplarmış.

Dört kişi gene kekik toplamaya gitmişler.

“Birden silah sesleri duydum, kendimi hastanede buldum” diyor.

Silah seslerini duyan arkadaşları ise onun kadar şanslı değiller.

Vuruldukları yerde ölmüşler.

Kekik toplamanın hayati bir tehlike taşıdığı bir ülke burası.

Böyle bir ülkeyi, bu ülkede yaşayan hiç kimsenin istemediğine eminim.

İnsanlar huzur ister.

Huzur istemeyenler de vardır elbette, huzursuzluktan, kandan, ölümden bir çıkar umanlar vardır.

Peki, bu ülkenin geleceğine kim karar verecek?

Huzur isteyenler mi, istemeyenler mi?

Geçenlerde dindarlarımızın oluşturduğu örgütler Kürt sorununun hakkaniyet çerçevesinde çözülmesi için bir bildiri yayınladı.

Dindarlarımızın, adaletsiz bir milliyetçilikten, adil bir müminliğe doğru değişmeleri, bu ülkenin çok temel değişimlerden geçtiğini gösteriyor hepimize.

Kürtlerin çok büyük çoğunluğunun PKK’nın Reşadiye baskınını kınaması, doksan dokuz örgütün barış isteyen bir bildiri yayınlaması, başka tür bir değişimin de Kürtler arasında yaşandığının kanıtı.

Silahın, buyurgan, kibirli, hoyrat anlayışının yarattığı bir şiddet iklimi var bu ülkede ama silahtan ve silahın buyurganlığından hoşlanmayanlar da var.

Silah, onu tutan ele bir güç, bir iktidar sağlar.

O iktidarla, çevresini etkiler.

Ama bir yere kadardır bu etkileme.

Hele sorunun “silahsız çözülme” ihtimali önünüze gelmişse, o çözümü zorlaştıran silahtan kuşkulanmaya başlarsınız.

Silah ve çatışma, Kemalistleri, Ergenekon’u, darbe isteklilerini, bir de PKK yöneticilerini güçlendirir.

Çatışma olmadığında ne Kemalizm kalır, ne Ergenekon, ne darbe hesapları, ne de PKK yönetimi.

Bir düşünün.

Siyasi iktidar Habur’daki olaylardan sonra ani bir korkuya kapılmasaydı da “açılımı” sürdürseydi.

Özgürlük ve eşitlik alanlarını genişletseydi.

Kürt ve Türk bütün insanlar kendilerini güvende ve huzurlu hissetseydi.

Hükümetin “açılımında” eksik görülenler siyaset alanında tartışılsaydı.

Bugünkü ortam böyle mi olurdu?

Belki gene ordu operasyonlarını sürdürür, belki PKK gene Reşadiye türü anlamsızlıklarını yapardı.

Ama o zaman hem Türkler hem Kürtler, eli silah tutanlara hep birlikte, “ne yapıyorsunuz, bir durun” diyecek gücü bulurdu.

Şiddeti kışkırtanların bir mazereti kalmazdı.

Ülke, Türk ve Kürt milliyetçilerine, şiddet tutkunlarına böyle teslim olmazdı.

Açılımdan korkanlar, açılım olduğunda kendi iktidarlarını kaybedeceklerini düşünenler, şiddeti arttırsalar da taraftar bulamazlardı, mazeretleri inandırıcı olmazdı, huzur isteyenler seslerini yükseltirdi, güçlerini birleştirirdi.

Bu hâlâ mümkün.

Barışı isteyenler, savaşı isteyenlere karşı birleşebilir.

Kürtlere haklarının verilmesi için önemli bir adım atan dindarlar, artık çözümüm bulunmasını isteyen TÜSİAD, “bu kadar şiddet yeter” diyen Kürtler, bu yeni “birliğin” işaretini veriyorlar.

Kekik toplayan ihtiyarların vurulduğu bir ülkede yaşamak ister miyiz?

Dağlıca’da, Aktütün’de, Gediktepe’de PKK’lıların saldıracağını bile bile önlem almayıp da dağda kekik toplayanları hiç uyarıda bulunmadan öldüren bir ordu “kuşku” toplamıyor mu?

“Açılım” lafını duyar duymaz hiddetlenip baskınlarını, saldırılarını arttıran PKK’ya Kürtler “ne yapıyor bunlar” diye bakmıyor mu?

Açılımı başlattığı için değil yarı yolda korkup durduğu için AKP eleştirilmiyor mu?

AKP’nin korkusunu, PKK’nın saldırganlığını, ordunun çözümü hep silahta aramasını bir yana bırakın.

Barış isteyen Kürtler artık seslerini yükseltiyor, dindarlar Kürtlere sahip çıkıyor, zenginler devreye giriyor, her ırktan milliyetçiler bir yanda kümelenirken, barış isteyenler de karşılarında toplanıyor.

Bir “barış birliği” kurulmalı bu ülkede, cesur ve hakkaniyetli insanlar seslerini çıkarmalı.

Unutmayın ki kekik toplayan insanları ancak böyle bir birlik kurtarır, huzuru ancak böyle bir birlik getirir.

TARAF

Türkler hangisi?
« Yanıtla #61 : 01 Temmuz 2010, 01:00:21 ÖS 13 »
Türkler hangisi?

İş çığırından çıkmaya başladı.

Meclis kürsüsünde cellât pazarlıkları yapıyorlar.

MHP Başkanı, siyaseti iyice seviyesizleştirerek “hadi Apo’yu asalım, ben varım” diye bağırıyor.

Koskoca Kürt sorununa çözüm diye bulduğu şeye bak.

İdam sehpasını kuracak.

Buna da siyaset deniyor bu ülkede.

Yıl 2010, biz hâlâ “öldürmek çözüm değildir” diye yazı yazmak zorunda kalıyoruz.

Şeyh Sait’i astılar, ne oldu, Kürt meselesi mi çözüldü?

Ta Osmanlı’dan bu yana Türkiye çok idam sehpası kurdu, bugüne dek öldürerek, asarak bir tek sorunu çözemedi, çözemez.

MHP Başkanı ve onun gibi düşünenler, “Kürt meselesi” dendiğinde ne anlıyorlar çok merak ediyorum.

Sanırım, sadece sonucu görüyorlar.

Onlara göre Kürt sorunu diye bir şey yok, PKK sorunu diye bir şey var.

Peki, PKK sahneye çıkmadan önce Kürt meselesi yok muydu?

Kürt meselesi Apo’yla mı başladı?

Şeyh Sait asıldığında daha Apo doğmamıştı bile, niye ayaklandı Şeyh Sait?

Niye yirmi dokuz Kürt ayaklanması yaşandı bu ülkede?

Bakın, bir ülkede yaşayan bütün halklar ve bütün insanlar eşit değilse, o ülkede sorun var demektir.

“Eşitlik isteyen herkesi öldürürüm” diyerek sorunu çözemezsiniz.

Bunu denediniz ve başaramadınız.

“Öldürürüm” demeden önce neden insanların ölümü göze alarak dağlara çıktığını anlamanız gerekir.

Niye dağlarda binlerce çocuk öldü?

Niye hâlâ ölüyor?

Binlerce insan ölümü göze alıyorsa, kırk bin ölüm bile insanların dağa çıkmasına engel olmuyorsa, karşınızda ölümü aşan bir sorun olduğunu anlamanız gerekmez mi?

“Kürtler ne istiyor” diye sormak hiç mi aklınıza gelmez?

Kürtler, Türklerle eşit olmak istiyorlar.

Çok basit ve çok haklı bir istek.

Neden eşit olmasınlar?

Eşitliğin kime, ne zararı var?

“Türkiye Türklerin” değil, Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesin.

Türklerin, Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Abazaların, Zazaların, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin, Mıhellemilerin, Yezidilerin.. bu ülkede yaşayan her ırktan, her dinden insanın bu ülke.

Sorun, burada yaşayan insanların bu eşitlik hakkını talep etmeleri değil.

Sorun, bu eşitliğe razı olmamak.

Binlerce yıldır bu topraklarda yaşıyor bu insanlar, bu topraklar onların yurdu, neden kendi yurtlarında “eşitsiz” bir ilişkiye razı olsunlar, neden kendi yurtlarında “yanaşma” muamelesi görsünler?

Neden Türkler eşitlik isteyen herkesi öldürmekle tehdit etsin?

Türk ırkı, diğer bütün ırklardan daha kalabalık diye mi?

Eşitlik anlayışımızı bir “aritmetik” mesele üzerine mi bina edeceğiz?

“Kalabalık olan, kalabalık olmayanı ezer” mi diyeceğiz?

Böyle bir anlayışın hakla, hukukla, adaletle, hakkaniyetle, insanlıkla bir alakası var mı?

Yapacağımız iş çok basit, “bu ülkede herkes eşittir” diyeceğiz.

Türkler, “eşitsizliğin” nerede olduğunu bir türlü anlayamıyor, “nerede eşit değiliz” diye soran çok insana rastlıyorum.

Türklerin sahip olduğu bütün haklara diğer ırkların da sahip olmasıdır eşitlik.

Türk’ün çocuğu kendi dilinde eğitim yapıyorsa, Kürtlerin de, Süryanilerin de, Ermenilerin de, Zazaların da, Lazların da çocukları eğer isterlerse kendi dillerinde eğitim yaparlar.

Amerika’da devlet dairelerinde İngilizce ve İspanyolca levhaları ben kendi gözlerimle gördüm, İngilizce bilmeyen vatandaşlarına daha iyi hizmet verebilmek için devlet kendi isteğiyle İspanyolca afişler hazırlatmıştı.

Neden bizim devlet dairelerimizde de Türkçeden başka duyurular olmasın?

Devlet, Türkçe bilmeyen vatandaşlarına hizmetle yükümlü değil mi?

Kendisi kadar kalabalık olmayanları ezmek, onların haklarını inkâr etmek, bir toplumu yüceltmez, tam aksine, sonunda onu insanları “asmayı” düşünecek bir zavallılığa düşürür.

Ben Türk’üm ve Kürtlerle de, diğer ırklarla da eşit olmak istiyorum, benim sahip olduğum bütün haklara onlar da sahip olsun istiyorum.

Eşitlik eksiltmez insanı, tam aksine barbarlıktan korur.

“Cellâtlık “mı Türkleri temsil edecek yoksa “hakşinaslık” mı, Türkler de artık buna karar vermeli.


ahmetaltan111@gmail.com

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #62 : 01 Temmuz 2010, 06:46:45 ÖS 18 »
   evet yine yazmış Ahmet altan ve yine rahatsız olmuştur birileri..
  ama bu rahatsızlık vicdanlarının verdiği rahatsızlıkmıdır elbette ki hayır,
  bu rahatsızlık bu tür şeylerin tüm kitleler tarafından okunup bilinmesi
  ve gizlenen gerçeklerin dha net bir şekilde gün yüzüne taşınmasıdır.

    İşte baronlar,efendiler bu sözlerden dolayı çok rahatsız olurlar.

 Ama gerçekler birgün  mutlaka gün yüzüne çıkacaktır ve bud evran bu şekilde
 sürüp gitmeyecektir..

*

Çevrimdışı vesâir

  • ****
  • 680
  • I'm muslim don't panic
    • vesair
Büyük insanlar /Ahmet Altan
« Yanıtla #63 : 17 Ağustos 2010, 01:07:53 ÖS 13 »
  KUM SAATİ /15.08.2010
 
Ateşkes ilan edildi.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Çocuklar ölmeyecek demek.

Bundan daha önemli, daha sevindirici bir şey olabilir mi?

Üstelik bu ateşkes belki de gerçek ve kalıcı bir barışın kapısını açacak.

Bu toplum Türküyle, Kürdüyle huzura kavuşacak.

Bu ihtimal önümüzde duruyor.

Çok acılı bir geçmişimiz olduğunu biliyorum, unutulması belki de imkansız acılar çekildi, belki affetmek de mümkün değil ama bütün bunlara rağmen “geleceğe” bir şans tanımak gerekiyor.

Geçmişle gelecek arasında bir tercih imkanının sunulması demek bu.

Hangisini seçeceğiz?

Geçmişin içine kısılıp kalmayı, öfkeyle, acıyla, intikam istekleriyle yanarak, ölerek, öldürerek, hiç bitmeyen endişelerle ve tedirginliklerle yaşamayı mı?

Yoksa sorunların konuşarak çözüldüğü, gençlerin birbirini öldürmediği, özgür, eşit, mutlu bir hayatı yeni baştan yaratmayı mı?

Ben, gelecekten yanayım.

Böyle bir gelecek için mücadele edilmesi gerektiğini de biliyorum.

Bu ülkeyi ve çocukları kurtarmak isteyenler olduğu gibi, bu ülkeyi ve çocukları kendi hesapları için feda etmeyi arzulayanlar da var.

Küçücük bir örnek bile nelerle mücadele etmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

Ateşkes ne zaman ilan edildi?

Öcalan’ın avukatları İmralı’ya gittikten sonra.

O avukatlar daha önce de gidebilirlerdi İmralı’ya, ateşkes daha önce de ilan edilebilirdi.

Ama birileri İmralı’ya giden kosteri bozuverdi, yolculuk iptal edildi.

Eğer o koster dört gün ya da beş gün önce İmralı’ya gitmiş olsaydı belki de üç çocuk daha bugün yaşıyor olacaktı.

Kosterin önceki gün gitmesi belki de bugün başka üç çocuğun hayatını kurtardı.

O kosterin gitmesi için Başbakan’ın devreye girmesi gerekmiş duyduğumuza göre.

Bunu sağladığı için sizi bilmem ama ben Başbakan’a minnettarım.

O kosterle gelen avukatlarla konuşan Apo da bu “ateşkesin” gerçekleşmesini sağladı.

Bunun için de Apo’ya minnettarım.

Bugüne kadar ne olduysa oldu, bundan sonra tek bir çocuğu bile kurtaracak herkese minnettar olurum ben.

Benim için hakkaniyetli, Kürtlerin ve Türklerin iç rahatlığıyla kabul edeceği bir barıştan daha önemli hiç bir şey yok.

Bunları söylediğim için bana kızacaklar olacağını biliyorum ama kızgınlık, öfke bu aşamada neye yarar?

Hem bu çok bencilce bir öfke değil mi, siz kendi öfkeniz için çocukları ölüme göndermeyi gerçekten ahlaka ve vicdana uygun buluyor musunuz?

Çocukları kurtarma fırsatı elinize geçmişken sırf kendi kızgınlığınız yüzünden bu fırsatı heba etmek haksızlık olmaz mı?

Öfke, hep ölüm getirdi.

Öfkeyle hiç kimseyi yaşatmayı beceremedik.

Öfkeyle öldürdük sadece, acı çektirdik ve acı çektik.

Kendimize, ülkemize, insanlarımıza bir şans tanımanın vakti gelmedi mi?

Daha ne kadar savaşılacak, daha ne kadar insan öldürülecek, hiç kimsenin kazanamayacağı bir savaş daha ne kadar sürdürülecek?

Durmalıyız.

Durmalı, düşünmeli ve yeniden başlamalıyız.

Geleceği yaratacak gücü, kararlılığı göstermeliyiz.

Kızgınlıklar içinde kaybolup giden küçük insanlar gibi değil, hayata çok geniş cephelerden bakan, kızgınlıkların üstüne çıkmayı başaran, insanların kaderlerine hükmeden büyük birer lider olmalıyız hepimiz, yetmiş milyon lider, yetmiş milyon Kanuni, yetmiş milyon İskender, yetmiş milyon Eyyubi olmalıyız.

Olamaz mıyız, kısacık bir süre için bile olsa “büyük birer lider” gibi düşünemez miyiz, “geleceği belirleyenlerden biri de bendim” diyemez miyiz?

Yetmiş milyon büyük “lider” olmaya küçük jestlerle de başlayabiliriz, şu son yirmi dört saatte hiç silah patlamadıysa, hiç çocuk ölmediyse bunda Öcalan’ın önemli rolü var, hiç olmazsa ona da diğer mahkumlara tanınan hakları tanıyıp, hücresinde bir televizyon seyretmesini, sabahları gazete okumasını sağlayamaz mıyız?

Bir ateşkes jestine minicik de olsa böyle bir jestle cevap veremeyecek insanlar mı Türkler?

Karşılıklı olarak öfkemizi gösterdik, cesaretimizi gösterdik, biraz da karşılıklı olarak hoşgörümüzü, büyüklüğümüzü gösteremez miyiz?

Çocuklar için bunu yapamaz mıyız?

Yaparız deyin be, yaparız deyin, kurtaralım şu çocukları, yaşatalım.

Bir de kaderin dizginini biz tutup, o kaderi mutluluğa doğru biz sürelim.

ahmetaltan111@gmail.com

 
"HAK İLE MEŞGUL OLMAZSAN ,BATIL SENİ İŞGAL EDER"

*

Çevrimdışı vesâir

  • ****
  • 680
  • I'm muslim don't panic
    • vesair
Ahmet ALTAN /Başörtüsü.
« Yanıtla #64 : 04 Eylül 2010, 10:33:34 ÖS 22 »

Türkiye’de yaşayan insanların psikolojisiyle ilgili ciddi araştırmalar yapılmasını çok istiyorum.

Bu toplum, bir psikiyatrın kanepesine uzansa da anlatmaya bir başlasa.

Sorunların nereden kaynaklandığını bir anlasak.

Bir toplumun içinde “çıkar çatışmalarının” olması anlaşılır bir şeydir, sınıflar ya da zümreler kendi çıkarları için birbirleriyle çatışırlar.

Ama Türkiye’deki ciddi sorunların hiçbiri bildiğimiz “çıkar çatışmalarıyla” açıklanamaz.

Alın şu başörtüsü meselesini.

Beş on bin genç kızın üniversiteye başörtüsüyle gitmesinin engellenmesini hangi somut “çıkar çatışmasıyla” açıklayacaksınız?

Kızlar üniversiteye başörtüsüyle gitse kimin “somut” çıkarı zedelenecek ya da kim bundan somut çıkar sağlayacak?

“Laik bir düzen isteyenlerin çıkarları zedelenecek” derseniz, beş on bin kız öğrencinin başörtüsü takmasıyla “zedelenecek” laiklik zaten gerçek değildir, gerçek laiklik öyle kolayından zedelenmez.

Anadolu’da milyonlarca kadın başörtüsüyle dolaşıyor “laiklik zedelenmiyor” ama birkaç bin öğrenci başörtüsü takınca zedeleniyor, öyle mi?

Buna inanıyor musunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu bile inanmıyor buna ki “başörtüsü sorununu biz çözeceğiz” diyor.

Bunu söylerken o kızların başörtülerini “zorla çıkartarak” sorunu çözmeyi düşünmediğine göre, bunu “laiklikle ilgili bir sorun olarak” değerlendirmediği için çözmeye talip oluyor.

Gerçi daha sonra kendi partisinden korkup sustu ama bunu laiklikle ilgili bir sorun olarak görmediği anlaşıldı.

Zaten başörtülü kızların derslere istedikleri kıyafetle girmesinin de laikliğe bir zararı yok.

Niye olsun?

Diyanet İşleri diye bir kurumun olması, bütün imamların vaazlarının resmî devlet kurumu tarafından belirlenmesi “laikliği zedeler” ama başörtüsü takmak zedelemez.

Laiklik konusunda hassas olanların başörtüsüyle değil Diyanet’le uğraşması gerekir ama hiçbir “laiklik takıntılı” insanın Diyanet’i eleştirdiğini duymazsınız.

Çünkü sorun “laiklik” değil, sorun psikolojik.

Kendini “gelişmiş ve modern” sanan insanlar, “beğenmedikleri” halka kendi “efendiliklerini” bu tür anlamsız jestlerle kanıtlamaya çalışıyorlar.

Başörtüsünü yasaklayabildikleri sürece kendilerini “güçlü” hissedecekler.

Ama bu “hastalık”, sadece bu “modernlik” meselesini bir obsesyona döndürenlerde bulunmuyor.

“Modernlerin” ezmeye uğraştığı Sünni dindarlar da aynı baskıyı Alevilere yapıyorlar.

Alevilerin cemevlerini “ibadethane” olarak kabul etmiyorlar.
Somut bir çıkar çatışması değil bu.

Tümüyle psikolojik, “kim daha güçlü” çatışması.

Kürt meselesinde de aynı psikolojik takıntıyı bulursunuz.

Türkler, Kürtlerin kendileriyle “eşit” olmasını bir türlü kabullenemezler.

Eşit olsalar ne olacak?

Türklerin bundan dolayı uğrayacakları hiçbir “somut” zarar yok.

Ama “eşit” olurlarsa, “buranın efendisi benim” duygusunu” yitirecekler.

Geliyoruz, geliyoruz hep aynı yere takılıyoruz.

“Ben senden daha güçlüyüm.”

Aslında işin acıklı yanı, “daha güçlü olduğunu kanıtlamak” için hayatı birbirlerine zehir eden bu insanların hiçbiri gerçekten güçlü değil.

Tam aksine.

Kendi aralarında girdikleri bu “güç kavgasından” dolayı “güçsüzleşen” bir ülkede, mutsuz ve güvensiz, kan revan içinde yaşıyorlar.

Birbirlerine “güçlerini kanıtlamaya” çalışmaktan vazgeçtiklerinde, bu toplum gürbüzleşip gelişecek ve hep birlikte gerçekten “güçlü” olacaklar ama bunu istemiyorlar, “tek başlarına güçlü olmak” takıntısı yüzünden hep birlikte güçsüz oluyorlar.

Bana, başörtüsü meselesinde, cemevi meselesinde, Kürt meselesinde, birbirimizi parçalamamızı “anlaşılır” kılacak bir neden söyleyin.

Daha mı zengin olacaklar dövüşerek? Hayır.

Daha mı mutlu olacaklar? Hayır.

Daha mı güçlü olacaklar? Hayır.

Bu toplumda güçlü olan kimse yok ki, bu toplum güç kavgasına giren güçsüzlerin toplumu.

Peki, niye bunca yıldır birbirlerine böylesine acı çektirip duruyorlar?

Bunun cevabını bilmiyorum işte.

Onun için biri alıp bu toplumu bir kanepeye yatırıp, derdini dinlesin istiyorum.

Çocukluğu mu kötü geçti bu toplumun, sevgisiz mi kaldı, nedir?

ahmetaltan111@gmail.com
"HAK İLE MEŞGUL OLMAZSAN ,BATIL SENİ İŞGAL EDER"

*

Çevrimdışı kutbay

  • *
  • 2553
    • İslami Düşünce Platformu
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #65 : 05 Eylül 2010, 03:07:16 ÖS 15 »
Yazarın isabetli düşüncelerinin yanısıra "bayağı fikirleri" de mevcut.
Yazılarını okumakta fayda var
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm

Sana ne?
« Yanıtla #66 : 04 Ekim 2010, 02:06:36 ÖS 14 »
Sana ne?

Galiba beni en çok öfkelendiren tavır, güçlülerin güçsüzler karşısındaki o aldırmaz ve insafsız küstahlığı.

Kılıçdaroğlu’nun, Hürriyet gazetesinde Fatih Çekirge’yle yapmış olduğu konuşmayı okuduğumda da aynı öfkeyi hissettim.

Başörtüsü ile türbanın farkını anlatıyordu.

Saçı tümden örterse “türban” olurmuş, saçın bir kısmı gözükürse “başörtüsü” olurmuş falan filan...

Bu adam altmış yaşını geçmiş.

Koskoca bir partinin başkanı olmuş.

Zihinsel gündemini bu laflar mı oluşturur böyle birinin?

Çekirge diyor ki, Anayasa tartışmalarını bu fark belirleyecekmiş.

Yani, üniversiteye giden kızın saçı gözükecek mi gözükmeyecek mi?

Buna öfkelenmemek mümkün mü?

Sana ne kardeşim?

İster saçını açar, ister açmaz, sana ne?

İnsanların saçına başına karışma hakkını kim kime verebilir?

Orduna, polisine, mahkemene, anayasana, her neyineyse işte, ona güvenip insanların yaşama biçimine karışmaktan, onlara müdahale etmekten, “şunu giyemezsin, bunu yapamazsın” demekten daha zorba, daha küstah bir tavır olabilir mi?

Bu nasıl bir küstahlık?

Yeryüzünün her yanında üniversiteler dünyanın en özgür yeridir, gençler istedikleri gibi giyinirler, istedikleri gibi fikirlerini söylerler, partiler yaparlar, üniversite kampusunun etrafındaki lokantalarda canları isterse içki içerler, evlerinde, odalarında sevişirler, ibadet ederler, en saçma konuları bile istedikleri gibi tartışırlar, kızlar isterlerse şortlarını giyer sabah koşularına çıkar, isterlerse başlarını bağlar ibadethaneye giderler.

Onların nasıl yaşadığıyla, nasıl giyindiğiyle, nasıl düşündüğüyle ilgilenmez kimse.

Onların nasıl çalıştığıyla, derslerini ne kadar bildiğiyle, ne kadar yaratıcı olduğuyla ilgilenir hocalar.

Üniversitelerde çocukların özgürlüklerine müdahale etmezler, aksine onlara özgürlüğü öğretirler, özgürce düşünebilmelerini sağlarlar, özgürlüğün kapısını ardına kadar açarlar.

Onların zihinsel gelişmeleri ve özgürlükleri engellenmesin diye hocalar onların en saçma fikirlerini bile ciddiyetle dinler, zaman zaman zirzopluklarına gülüp geçerler.

Üniversite öyle bir yerdir.

Çocukların nasıl giyindiklerine karışılan bir yer değildir.

“Dediğimi yapmazsan seni burada okutmam” diyerek zorbalık yapılan bir yerden özgür düşünceli insanlar çıkabilir mi?

Burası zorba bir ülke.

Küstah bir yönetim var burada.

Herkese, her şeye karışıyorlar.

Sadece üniversiteli kızların başörtüsüne değil, Alevi çocukların derslerine, Kürtlerin anadiline, dindarların ibadetine de karışıyorlar.

Her şeyi devlet kendi belirlemek istiyor.

Zorbalık budur işte.

Küstahlık budur.

Halkın hiçbir kesimi bu ülkede özgür değildir.

Devleti yönetenler her türlü saçmalığı yapabilirler buna karşılık.

Arapça “seçmeli ders” olabilir ama Kürtçe seçmeli ders olamaz.

Niye?

Başörtülü kız üniversiteye giremez.

Niye?

Alevi’nin ibadethanesine ibadethane denilemez.

Niye?

Yasaklar devletin içinde olmalı, devlet görevlilerinin cinayet işlemesi, darbe hazırlaması, çete kurması, yolsuzluk yapması, hukukun dışına çıkması yasaklanmalıyken, bunları serbest bırakıp halkın hayatına karışmış devlet burada.

Ve, buna inatla devam etmek istiyor.

Bu zorbalık sizi öfkelendirmiyor mu?

Güçlünün küstahlığı sizi kızdırmıyor mu?

Koca koca adamların “kızların saçının ne kadarı görünsün” diye tartışması size saçmalığın zirvelerinden biri olarak gözükmüyor mu?

Kız çocuklarını bir “saçmalığa” kurban etmek tepenizi attırmıyor mu?

Bu ülkedeki herkes, fikrinde, inancında, giyiminde, eğitiminde, özel yaşamında özgür olma hakkına sahiptir.

Yeter bu kadar zorbalık, yeter bu kadar saçmalık.

Ezilenler, birbirlerine uygulanan yasakları desteklemek yerine artık bu yasakların tümüne hep birlikte karşı çıkıp, var güçleriyle Ankara’ya haykırmalılar:

Sana ne benim inancımdan, düşüncemden, dilimden, giyimimden?

Sana ne?


ahmetaltan111@gmail.com
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #67 : 08 Ekim 2010, 06:01:11 ÖS 18 »
Sana ne benim inancımdan, düşüncemden, dilimden, giyimimden?

seviyorum Ahmet altan yazılarını..

çok güzel ifade ediyor içimizde geçenleri..

yine okunası bir yazı..

teşekkürler...

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #68 : 10 Ekim 2010, 05:48:31 ÖS 17 »
Bu nasıl bir küstahlık?

Yeryüzünün her yanında üniversiteler dünyanın en özgür yeridir, gençler istedikleri gibi giyinirler, istedikleri gibi fikirlerini söylerler, partiler yaparlar, üniversite kampusunun etrafındaki lokantalarda canları isterse içki içerler, evlerinde, odalarında sevişirler, ibadet ederler, en saçma konuları bile istedikleri gibi tartışırlar, kızlar isterlerse şortlarını giyer sabah koşularına çıkar, isterlerse başlarını bağlar ibadethaneye giderler.

Onların nasıl yaşadığıyla, nasıl giyindiğiyle, nasıl düşündüğüyle ilgilenmez kimse.[AHMET ALTANIN YAZISINDAN ALINTI]

Bunu buraya asıp birde ahmet altanın yazıları düşüncesi güzeldir diyen ve imrenen MÜSLÜMANIN VAY HALİNE,

ahmet altan kimse ilgilenmez bu fiillerle demişya,

maalesef Ahmet altan ve ona imrenenler bilsinler ki ALLAHIN KANUNU İLGİLENİR VE ALAKADARDA EDER MÜSLÜMANLARI, BU TÜR İSLAM DIŞI ÇİRKİN FUHŞİTATLAR....



*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #69 : 11 Ekim 2010, 06:15:13 ÖS 18 »


tebrik ederim müslümanlardan kardeşim önemli noktayı yakaladın...
evet kendim de itiraf etmeliyim ahmet altan yazıları hem tesettür olsun hem tsk düşmanlığı konusunda olsun nefsimize hoş gelmiştir içimizin yağları eriye eriye okumuşuzdur bazen burada paylaşmışızdır.

lakin ileride bizi bekleyen tehlike şu ki  ahmet altan ile düşmanımız ortak olduğu için yazıları ilgimizi çekmektedir.
ama ne var ki ahmet altanın fikri ve dini yapısı bizimki ile uyuşmamakta ve hatta devran döner islam devleti meydana gelirse ilk karşı çıkacaklar arasında olanlardan birisi ahmet altan olacaktır.

çünkü kendisi liberal ve özgürlükçü düşünce yapısına sahiptir ve yasakların her türlüsüne (allahın koyduğu dahil) özgürlükçü tavır koyacaktır. özgürlük kavramını kullananlara hatırlatılır...!!!

bu noktada ahmet altanı içinden doğruları çekip alma adına okumayı ve ama toptan kapılmamayı aramızdaki derin farkı her daim hatırmalayı tavsiye ederim...



*

Çevrimdışı kutbay

  • *
  • 2553
    • İslami Düşünce Platformu
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #70 : 11 Ekim 2010, 06:21:59 ÖS 18 »
Yazıyı birde bizler gibi düşünmeyen ve yaşamayanların gözü ile okusak ?
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #71 : 11 Ekim 2010, 07:03:10 ÖS 19 »
Aslında okuyacağımızı KURAN MİHENGİYLE OKUSAK......

Sorun kalmayacak,yani ALLAH VAR SORUN YOK......

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #72 : 12 Ekim 2010, 02:27:07 ÖS 14 »
Bu nasıl bir küstahlık?

Yeryüzünün her yanında üniversiteler dünyanın en özgür yeridir, gençler istedikleri gibi giyinirler, istedikleri gibi fikirlerini söylerler, partiler yaparlar, üniversite kampusunun etrafındaki lokantalarda canları isterse içki içerler, evlerinde, odalarında sevişirler, ibadet ederler, en saçma konuları bile istedikleri gibi tartışırlar, kızlar isterlerse şortlarını giyer sabah koşularına çıkar, isterlerse başlarını bağlar ibadethaneye giderler.

Onların nasıl yaşadığıyla, nasıl giyindiğiyle, nasıl düşündüğüyle ilgilenmez kimse.[AHMET ALTANIN YAZISINDAN ALINTI]

Bunu buraya asıp birde ahmet altanın yazıları düşüncesi güzeldir diyen ve imrenen MÜSLÜMANIN VAY HALİNE,

ahmet altan kimse ilgilenmez bu fiillerle demişya,

maalesef Ahmet altan ve ona imrenenler bilsinler ki ALLAHIN KANUNU İLGİLENİR VE ALAKADARDA EDER MÜSLÜMANLARI, BU TÜR İSLAM DIŞI ÇİRKİN FUHŞİTATLAR....





ben de tebrik ediyorum seni müslümanlardan kardeş ama sadece alıntıladığın kısmın son cümlesiyle ilgili olarak. çünkü ordan hareketle vardığın nokta ve yönelttiğin eleştiri okları malesef yerini bulamadı bende.

öncelikle şu noktaya bir açıklık getirelim;
"Allah, insanlara irade vermiştir ve insan bu iradesini kullanarak doğru veya yanlışa yönelme serbestisine sahiptir. yani Allah, kendi yolunda giden müslümanlara gidip zorla inanmayanlara doğruyu kabul ettirmeye çalışın diye buyurmuyor ki bu sünnetullaha terstir zaten."

bu önemli noktanın üzerinde durduktan sonra neden alıntıladığın kısımla ilgili tebrik etmek istediğimi de bilfiil belirtmek istiyorum. evet dünyanın heryerinde üniversitelerde görevli bilim adamları insanların ideolojileriyle, giyinişleriyle, ırklarıyla ilgilenmiyor olabilir ama malesef türkiye'de bu durum çok farklı. yazıyı alıntılarken bunu yazacaktım ama nedense vazgeçtim çünkü asıl vurgulanan mevzu bu değildi.

son bir şey daha eklemek istiyorum müsadenizle,
ahmet altan içinde bulunduğumuz zaman diliminde hepimizin de bildiği gibi doğruları (en azından genel çerçevede düşündüğümüzde) korkmadan, cesurca söyleyen inaçsız bir insan. ki bu sıfatı onu sevmemizin önündeki en büyük engeldir. o camianın içinden de olsa varolan gerçeklikten hareketle doğruları ifade ettiğinde faydalanmakta bir mazur olduğunu zannetmiyorum. ahmet altan inançsız biri olabilir ama tespitleri birçok kendini muhafazakar olarak adlandıran yazar ve düşünürden çok daha etkilidir.

sayın max payne kardeşimizin değindiği nokta ise aylar önce dinleme fırsatı bulduğum Hamza Türkmen ağebeyimizin konuşmasında dillendirildi ve ben bunun  da farkındayım.

sandığınız gibi bir imrenme olayı da doğru değil ve bunu ifade bile müslüman kardeşini anlamamak ve ona hakaret olarak algılanır. müslüman ne dediğini bilmeli, anlatmak istediğini sarih bir şekilde açıklayabilmeli önce ve eğer bir düşünceye varmış ve bunu ifade etmek istiyorsa kullanacağı dile özellikle dikkat etmelidir.

selam ile...
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #73 : 12 Ekim 2010, 07:31:43 ÖS 19 »
kardeş ahmet altan bu gün Allahın hükmünün yürürlükte olduğu bi beldede olsa ki yok böyle bi belde O beldede de aynı şekilde ALLAH In hükümlerini sorgulayacaktır.

yani ahmet altan doğruları söylüyor diyorsunuzya Söylermisiniz oki o kadar DOĞRU SÖYLEDİĞİNE KANAAT ETMİŞSİNİZYA BİLİRSİNİZ O ZAMAN ahmet altanda doğrunun belirleyici kaynağı ne.....

ha cesaretine gelince ve müslümanların cesaretsizliği demişsiniz ve böyle bi kıyas yapmışsınız MÜSLÜMAN OLAN YANİ VAHİY İSLAMINDA OLAN Bİ MÜSLÜMANLA MI kıyas yapıyorsunuz ,yoksa KÜLTÜREL Bİ MÜSLÜMANLA MI.....

VE İNSANIN YAZDIKLARI DEĞİL,YAPTIKLARI ÖRNEKLİK TEŞKİL EDER....

Selam ve saygı ayrıca dua ile .....

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #74 : 14 Ekim 2010, 11:51:17 ÖS 23 »



Ahmet Altan’dan yine ‘özel’ bir yazı
14 Ekim 2010 / 17:33
Allah’ı ve yarattıklarını tefekkür etmenin verdiği huzuru sanıyoruz Ahmet Altan da zaman zaman hissediyor ve böyle zamanlarda olağanüstü güzellikte ifadeler dökülüyor kaleminden.

Fakat ne yazık ki bu ifadeleri ‘insanlık’ çerçevesinin dışına taşırmamaya da özen gösteriyor.

Altan’ın sözlerine göre insan için insan tarafından yapılan her iyi şey ibadet kapsamına giriyor.

Oysa ki insanı eşrefi mahlukat olarak en güzel şekilde yaratan Allah, insanın mutluluğu ve huzuru için İslam’ı vahyetmiş ve sadece O’na teslim olunduğu takdirde yaptıklarının ibadet olabileceğini bildirmiştir. Günahların neler olduğunu bildiren Allah, cehennemin de ne için yaratıldığını yine Kendisi bildirmektedir.


KAYNAK

Mucize

Ahmet ALTAN-TARAF


Bütün canlılar içlerinde bir program taşıyorlar.

Ve, o programla çoğalıyorlar.

Düşünsenize, bir damla erkek spermi minicik bir dişi yumurtasıyla buluşuyor, bütünleşiyor ve yumurtadaki programla, spermdeki program birlikte çalışmaya başlıyor.

Yeni bir canlı oluşuyor.

Beyni, akciğerleri, kalbi, midesi, pankreası, dalağı, kan damarları, elleri, kolları, ayakları, parmakları şekilleniyor.

Birkaç istisna dışında bütün insanlarda bu organlar hep aynı yerde.

Kılcal damarlar hep aynı yerlerden geçiyor.

Damarlarda dolaşan kanın miktarı, yapısı herkeste aynı.

Ama tanrı, iki damladan bir canlı inşa etme mucizesiyle yetinmiyor.

Hepsinin kılcal damarlarının dağılımı, karaciğerinin işlemesi birbirine benziyor ama hepsinin bir başka “ruhu”, bir başka zihni, bir başka karakteri oluyor.

Bedensel faaliyetleri nerdeyse tıpatıp aynı ama gene de tümüyle birbirinden farklı milyarlarca insan çıkıyor ortaya.

Tanrı, bununla da yetinmiyor.

Bütün bu insanlara birbirinden farklı parmak izleri veriyor.

Altı milyar birbirine benzemeyen parmak izi yapıyor.

Parmağınızın ucuna bakın, o küçücük yerde altı milyar farklı şekil yaratmanın ne demek olduğunu düşünmek bile, bir insanın nasıl mucizevî bir yaratık olduğunu anlamaya yeter.

Bu mucize binlerce yıldanberi tekrarlanıyor.

O kadar çok tekrarlanıyor ki biz bir “mucize” ile karşı karşıya olduğumuzu unutuyoruz.

Mucize, sıradanlaşıyor bizim gözümüzde.

Kıymetini bilmez hale geliyoruz.

Tanrı mucizelerini yaratıyor ve biz büyük bir nankörlükle o mucizeleri yok ediyoruz.

Aslında, gelişmişlik ve ilkellik, tanrının mucizesine gösterilen özende billurlaşıyor.

İnsan denen mucizenin kıymetini bilmek, gelişmişliğin en önemli işareti.

İlkellik ise, o mucizenin değerini anlamamak ve insanlara hor davranmakla gösteriyor kendini.

Bu açıdan baktığımızda, Şili’deki 33 madenciyi yedi yüz metre toprak altından kurtarmak, herhalde insanlık tarihinin en büyük “ibadetlerinden” biri.

Tanrının yarattığına gösterilen bu özen, onun mucizesine gösterilen bu saygı, insan canını kurtarmak için sarf edilen bu emek, sadece bir gelişmişliğin, insan değeri bilmenin değil, o insanları yaratan “kudrete” duyulan saygının da en büyük göstergesi.

Bilmiyorum dindarlar ne düşünür, ne der ama hangi ibadet, hangi ayin, tanrının yüceliğine, yaratıcılığına, kudretine, eserlerine daha fazla saygı gösterebilir, onu daha fazla memnun edebilir?

Bir de tersini düşünün.

İnsan canına değer vermemeyi düşünün.

İnsanlarınızın yeraltında kalmasına, binlerce ton toprağın altında ezilip yok olmasına, o mucizenin parçalanmasına göz yummayı düşünün.

Bundan daha büyük bir günah olabilir mi?

Böyle baktığınızda, Şili’de kutsal bir ibadetle insanlar kurtarılırken, en büyük günahlar bizim topraklarımızda işleniyor.

Ölmemesi mümkünken sadece aldırmazlık yüzünden ölen her insanla birlikte hepimiz büyük bir günaha girmiş, bir mucizeye ihanet etmiş olmuyor muyuz?

Tanrı, kâinatı tasarlayan, onun içindeki mucizeleri şekillendiren büyük ve eşsiz bir sanatçı gibi gözükür bana.

Her gün gidip o “sanatçının” önünde eğilen, onu selamlayan, ona hürmet eden ama onun eserlerine kabaca, barbarca, aldırmazca davranan, onun mucizelerini hiçe sayan insanlar düşünün.

O “sanatçı”, mucizelerine kötü davrananları sever miydi?

Sadece “kendisine” değil “eserlerine” de saygı gösterilmesini beklemez miydi?

Dindarlar cehaletimi bağışlasınlar ama ben, dinin, sadece tanrıya değil, onun eserlerine de saygı gösterilmesi anlamına geldiğine inanıyorum.

Bir insanın canını kaybetmesine göz yummak da değil sadece, o insanın mutluluğuna engel olmak, onun haklı isteklerini yok saymak, onu acılara ve kederlere terk etmek de bana büyük bir günah gibi gözüküyor.

Her insan tanrının bir eseriyse, onun bir mucizesiyse eğer, o esere saygısızlık etmek tanrıya da saygısızlık etmek anlamına gelmez mi?

Şili’de büyük bir ibadetin gerçekleştiğine inanıyorum.

Ne yazık ki kendi ülkemde büyük günahların işlendiğini düşünüyorum.

Ve, Tanrı, cehennemini, kendisinden ziyade eserlerine hürmetsizlik edenler için yapmıştır sanıyorum.