Ahmet ALTAN yazıları...........

  • 97 Cevap
  • 51115 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Delikanlı adamdan bir kaç soru..
« Yanıtla #45 : 16 Nisan 2009, 04:39:08 ÖS 16 »
12 Eylül niye kötüydü peki?

Önce en basit kuralları sıralayalım.

Dürüstlük iyidir.

Açıklık iyidir.

Netlik iyidir.

İkiyüzlülüğe tenezzül etmemek iyidir.

Kaypaklığa, kayganlığa kaçmamak iyidir.

Bunlarda anlaşıyor muyuz?

Anlaşıyorsak devam edelim.

Askerî darbelerin her türü alçaklıktır.

Kendi halkına silah doğrultmak ihanettir.

Bunda anlaşıyor muyuz?

İşte burada bir sessizlik oluyor.

Kendine "sol" diyen, kendine "aydın" diyen, kendine "yazar" diyen insanların bir kısmında bir kayganlık ve kaypaklık beliriyor bu noktada.

Sizi bilmem ama bende bir tür iğrenti duygusu yaratan bir kaypaklık bu.

"Ergenekon" meselesi ortaya çıktığından beri ortalık iyice bir kaypaklaştı.

Çünkü Ergenekon dediğiniz şeyin ana damarı darbecilik.

Ergenekon'u savunmak için kıvranıp duran bu "solculara, yazarlara, aydınlara" açıkça, net bir şekilde sormalıyız.

Darbe konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bir askerî darbeden yana mısınız?

Değil misiniz?

12 Eylül'ü "lanetleyen", 12 Eylül'de acı çekmiş çok insanda darbe heveskârlığı görmek insanı şaşırtıyor.

Bunlar ya mazoşistler...

Ya da "12 Eylül'de solcuları astılar, o kötüydü, bu sefer dindarları, Kürtleri, demokratları asacaklar, o iyi" diyen ikiyüzlü, aşağılık, vicdansız bir inanışları var.

Sanırım "darbe" konusunda bir türlü açık konuşamamalarının arkasında, "bunun nasıl aşağılık bir iş olduğunu fark eden" bir düşünceyi hâlâ içlerinden silememiş olmaları yatıyor.

Yakında o "düşünce kırıntısından" da kurtulup maskelerini iyice atarak yüzlerini bize gösterirler.

O güne kadar onlara sormalıyız.

Darbeden yana mısın, değil misin?

Darbeden yanaysan, yap darbeyi.

Cezası neyse çekmeye de razı ol.

Bu sefer darbeyi de, darbecileri de affetmeyecekler çünkü.

Yok, "darbeye karşıyım" diyorsan, o zaman Ergenekon'u niye savunduğunu, dilini kulağından çıkarıp açıkça anlat.

Ergenekon'la darbe arasında bir bağ olmadığına mı inanıyorsun?

Ergenekon sanıklarının, bir darbe hazırlığında olmadıklarına mı inanıyorsun?

Eğer öyle inanıyorsan, bulunan cephanelikleri, Danıştay baskınını, Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombayla Ergenekon cephaneliğindeki bombaların aynı seri numarasına sahip olmasını, darbeci paşaların hazırladıkları "lahikaları", fişlemeleri, kayıtlara geçen konuşmaları, yazışmaları, toplantıları, Özden'in ve Balbay'ın günlüklerini, İlhan Selçuk'un "paşaya" söylediklerini, Manisalı'nın General Ersöz'e tavsiyelerini, rektörlerin "hemen harekete geçelim" önerilerini nasıl açıklıyorsun?

Ne bunlar sence?

Oyun mu?

Eğlence mi?

Ergenekon sanıkları arasında bulunan JİTEM'cilerin Güneydoğu'da öldürdükleri insanlar "hayal" mi?

O kuyulardan çıkan kemikler ne?

"Darbeye karşıyım" diyorsan ve Ergenekon'u savunuyorsan bunlara ne diyorsun?

Kıbrıs'ta yapılanlar hakkında, "oğula babasını öldürtecek" beyin yıkamaları hakkında, dağıtılan milyonlarca dolar hakkında ne düşünüyorsun?

Bir sendika başkanının milyonlarca doları darbecilere vermesi sana normal mi geliyor?

Profesörlerle darbecilerin işbirliğini olağan mı karşılıyorsun?

Niye Ergenekon'u savunuyorsun?

Niye gerçekleri gizlemeye çalışıyorsun?

Söyle bize, bunları niye yapıyorsun?

Darbecilerin gelip dindarları, Kürtleri, demokratları asması çok mu mutlu edecek seni?

Çok mu sevineceksin?

O insanların öldürülmesi için çalışanları desteklemek sana "solculuk" gibi mi gözüküyor?

Böyle bir şeyi desteklemek insanca mı geliyor sana?

Yeryüzünde darbecileri destekleyen kaç aydın gördün?

Faşistlerle kolkola giren kaç sanatçı tanıyorsun yeryüzünde?

Biliyorum var birkaç tane ama onlar da "lanetliler" arasında çoktan yerlerini aldılar.

Onların arasına mı katılmak istiyorsun?

Kendine sanatçı diyen, aydın diyen, yazar diyen, gazeteci diyen daha da önemlisi kendine "insan" diyen biri için "darbeyi desteklemekten" daha büyük bir günah, daha büyük alçaklık, daha büyük bir suç yoktur.

"Ben AKP'ye kızıyorum onun için darbeyi destekliyorum" demek insanı alçaklıktan kurtarmaz.

AKP'ye karşıysan ona oy verme, ona karşı bir partiye gir çalış ama "halk benim seçtiğim partiyi seçmez onun için darbe olsun" dersen küçük bir Kenan Evren olursun.

Oluyorsun da.

Üstelik o, darbeyi yapmıştı, sen sadece "işbirlikçisin", darbecilerin peşinde "paşam, paşam" diye dolaşan bir arsızlıkla kirlenmişsin.

"Dindarları, Kürtleri, demokratları assınlar", bunu mu istiyorsun?

Sen buna "solculuk" mu diyorsun, sen buna "sanatçılık" mı diyorsun, sen buna "ilericilik"mi diyorsun?

Bunlar ilericilikse, "rezillik" nedir be oğlum, kaypaklık nedir, alçaklık nedir?

TARAF/Ahmet Altan

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #46 : 07 Mayıs 2009, 09:25:30 ÖÖ 09 »
Katliam ve barış

 Yaklaşık kırk senedir terörün her türünü gördük bu ülkede.

Ama böylesini hiç görmedik.

Bir köyün insanlarının toptan imha edildiğine, bir baskınla çoğu çocuk ve kadın 44 kişinin soğukkanlı bir şekilde öldürüldüğüne hiç tanık olmadık.

Rastladığımız her türden şiddeti aşan bir şiddetle ve terörle karşı karşıyayız.

Üstelik sadece Türkiye’yi değil dünyayı da şaşırtan bu vahşetin nedeni “etnik çatışma” ya da “ideolojik mücadele” gibi isimleri olan, kökleri derine uzanan bir savaş değil.

“İki ailenin” anlaşmazlığı.

Bu katliam, “devletin şımarttığı” korucuların zıvanadan çıkmasıyla açıklanacak gibi değil.

O da önemli bir neden ama böylesine insanlık dışı bir merhametsizlik için daha başka açıklamalara da ihtiyaç var.

Sanırım, yirmi beş yıldır süren savaş, “ölüm ve hayat” kavramlarını derinden sarsıp altüst etti.

Zihinsel iklim zehirlendi.

İnsanların “Kalaşnikovla” sokaklarda dolaşmasının normal karşılandığı, her gün çatışma haberlerinin geldiği, köylere sürekli tabutların gönderildiği bir iklimden söz ediyoruz.

Korucular için gidip bir yerlerde çatışmaya girip adam öldürmek ya da ölmek sıradanlaştı.

Ölümle bu kadar haşır neşir olduğunuzda hayatın ve insanın değeri yok olur.

Ölmek ya da öldürmek doğallaşır.

Öldürme alışkanlığı kaçınılmaz olarak vicdanı ve merhameti törpüler, eksiltir, sonunda tümüyle ortadan kaldırır.

İhtiyar nineleri, hamile kadınları, üç yaşındaki bebekleri makinelilerle tarayabilmek için bütün insani değerlerinizi yitirmiş olmanız gerekir.

Öldürme alışkanlığı, “kendi halkına ihanet ettiği” duygusuyla birleştiğinde, ortaya herkesten ve her şeyden nefret eden, kendini küçümsediği için herkesi küçümseyen, hayatı ve insanı yok sayan bir canavar çıkar.

Bu toplum için asıl büyük tehlike bu “canavarlaşma” işte.

Binlerce korucu var Güneydoğu’da.

Çoğunun haraç ve uyuşturucu işine de girdiği söyleniyor.

Cinayetlerine göz yumuluyor.

Sonunda her şeyin yapılabileceğine, her şeyin mümkün ve mubah olduğuna inanan bir vahşilikle karşılaşıyorsunuz.

Savaş sadece korucuları zehirlemedi elbette.

Savaş tüm toplumu zehirledi.

Öldürme, yok etme, intikam alma, cezalandırma isteği bu toplumda neredeyse herkesin içinde barınıyor.

Herkes bundan payını alıyor.

Ben, bir pusuda on beş askerin öldürülmesinden söz ederken sevinçle gülüveren Kürt gördüm.

Ben, munis munis konuşurken söz Kürtlere geldiğinde “hepsini öldürmek gerektiğinden” bahseden Türk gördüm.

Onlar da bu canavarlığın parçası olmuşlardı.

Susurluk, Ergenekon, JİTEM, faili meçhuller, mayınlı PKK pusuları, baskınlar, çatışmalar, darbe girişimleri, sonunda toplumu bir cinnetin eşiğine getirdi.

Mardin’deki son katliam, o cinnet eşiğinin de aşıldığını gösteriyor.

“Aile anlaşmazlıkları” kırk dört ölüyle sonuçlanıyorsa, diğer “anlaşmazlıklar” nelere yol açar, bir düşünün.

Bu toplum, “savaş yorgunluğunu” bünyesinde hissediyor artık, o vahşi yorgunluk ruhumuzu parçalıyor, lokma lokma ediyor, merhametimizi, vicdanımızı, insafımızı kemiriyor.

Savaş kötüdür, bunu herkes bilir.

Ama daha kötüsü, savaşın insanın “ruhuna” yerleşmesi, öldürmenin sıradanlaşmasıdır.

Biz o aşamadayız.

Bu noktada kendimizi durduramazsak, barışı bulamazsak cinnet tırmanır.

Hasan Cemal, Milliyet gazetesinde çok başarılı bir gazeteciliğe imza attı, PKK’nın şu anki lideri Karayılan ile görüştü.

Karayılan barışçı mesajlar veriyor.

Gerçi o barışçı mesajlar verirken “PKK’nın yerel kadrolarının” mayınlı pusularla asker öldürmeyi sürdürmesi barıştan ziyade cinnete hizmet ediyor ama gene de Karayılan’ın “silahın artık işe yaramayacağını” söylemesi önemli bir gelişme.

Dünyanın savaş istediği zamanlar oldu.

Şimdi dünyanın barış istediği bir dönemdeyiz.

Bundan yararlanmayı bilmeliyiz.

Karayılan, “İmralı’yla konuşun, o olmazsa bizimle konuşun, o olmazsa DTP ile konuşun, o da olmazsa bir âkil adamlar heyeti kurun onlarla konuşun” diyor.

Artık “birileriyle “konuşmak gerekiyor.

Bir Kürt Konferansı’nın hazırlıkları yapılıyor.

Silahları bir süreliğine susturmak barışa hizmet eder.

Hükümet daha kararlı davranırsa, PKK “yerel güçlerine” hâkim olmayı öğrenirse bir barış iklimi yaratabilir, karşılıklı konuşabilir, bu korkunç ve acılı savaşı durdurabiliriz.

Aksi takdirde bu cinnet hepimizin ruhunu esir alacak.

“Aile anlaşmazlıkları” katliamlara dönüşecek.

Mardin, bunun ilk işareti.

Umarım kırk dört insanın kanı, gittikçe daha doğal bulduğumuz bu cinnet uykusundan bizi uyandırır.

TARAF

 

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #47 : 10 Mayıs 2009, 06:55:04 ÖS 18 »
Soranın da anasını

Çimen kokusuna karışmış bir deniz kokusu sabahın serinliğinde bütün sahile yayılmıştı, çimlerin üstü bembeyaz papatyalarla kaplıydı, erguvan ağaçlarının eflatunumsu çiçekleri yapraklarına ayrılıp havada uçuşuyordu, ortancalar kabarmıştı, bahçe çitlerinden mor salkımlar sarkıyordu, kaldırım kenarlarında narin gövdeli leylak ağaçları dizilmişti, manolyalar tomurcuklanmıştı.

Bir neşe, bir işve, bir aşiftelik sinmişti sabahın ışığına, kokuları, çiçekleri, renkleri, cilvesiyle bahar, “gel, gel” ediyordu.

Ben gazeteye gidiyordum.

O öfkeli Kazak Abdal’ın sesi dolanıp duruyordu içimde.

“Gazetenin de anasını...”

Onun o hergele öfkesi, sabahın sevincine, içimin coşkusuna, işe gitmenin kızgınlığına pek bir denk geliyordu.

“Kazak Abdal nutkeyledi,

Cümle halkı ta’neyledi

Sorarlarsa kim söyledi,

Soranın da anasını...”

Gazeteye gelip bilgisayarımı açtım ki...

Ooo, Kazak Abdal kaç para, Türkü Kürdü ağızbirliği etmiş bana sövüyor.

Ne olmuş?

“Barış olsun” demişim.

Barışın da anasını...

Çocuklar ölüp duruyor ya bu diyarda, ben de ölmesinler istiyorum.

Artık iyiden iyiye çıldıran bu iki halk barışsın, savaş bitsin, çocuklar güzel, mutlu bir hayat yaşasın istiyorum.

Her zaman böyle olmaz ama dışarıda bahar doludizgin koştururken panjurları inik bir odada çalışmak beni bunalttığından olsa gerek ben bir kızdım.

Bir sövdüm

Ölmesin diyenin de anasını...

Babamın muhteşem bir sözü vardır, “savaş kârlıysa savaş olur, barış kârlıysa barış olur.”

Artık barış daha kârlıydı ve kaçınılmaz olarak barış olacaktı.

Ama birileri için hâlâ “savaşın” kârı da sürüyordu.

Savaşın da anasını...

Barışa engel olmak isteyenlere bir bahane vermemek, bir an önce barışı sağlamak için bazı “jestler “yapılması gerektiğini söylemiştim, “Erdoğan’ın barış için geldiği 2005’te Diyarbakır’dan kovalanması iyi olmamıştı” demiştim, “PKK silahlı militanlarını sınır dışına çekerse savaş isteyenlerin bahanesi kalmaz” demiştim...

Aman Allahım, ne “Tayyipçiliğim, ne hükümet yandaşlığım, ne pasifistliğim”, hatta Kemalist kardeşlerim üzülecekler ama “ne Kemalistliğim” kalmıştı.

Türkler de öbür yandan yüklenmişti.

Onlara göre de “hain, Kürt âşığı, vatan ve bayrak düşmanı”ydım...

Vatanın da anasını, bayrağın da anasını...

“Deli miyim ulan ben” diye düşündüm.

Sanki “barışı getirmek” gibi bir görevim vardı da görevimi iyi yapmamıştım.

Kürtlerin de Türklerin de derdi birdi, “barış olacaksa olsun ama ne yapılacaksa öbürleri yapsın.”

Kürt çocukları “biz silahı bırakmayız” diyorlardı.

Silahın da anasını...

Barışmak bu kadar ağırınıza gidiyorsa barışmayın.

Öldürün birbirinizi.

Bana ne?

Ben zaten ihtiyarım, kendiliğimden öleceğim, bu konuda hiç yardıma ihtiyacım yok.

“Ama gençler yaşayacaklar, iyi yaşasınlar, mutlu yaşasınlar” gibi manasız bir takıntım var.

Takıntının da anasını...

Bazıları da beni “gazeteyi almamakla” tehdit ediyordu.

İstanbul karşımda öyle nazlı bir kadın gibi serilmiş yatıyor, ağaçlar yaprak yaprak, deniz serin bir mavi, sahiller kıpırtılı, çiçekler çıldırmış.

Almayın gazeteyi.

Alıp da bana mı iyilik yapıyorsunuz?

Hoşunuza gitmiyorsa, işinize yaramıyorsa almayın gitsin.

Bırakın batsın.

Batmayan gazetenin de anasını...

Kim kime iyilik yapıyor?

Siz mi bana?

Ben mi size?

Kim söyledi size benim bir gazete çıkarmaya mecbur olduğumu, Allahın emri değil ya bu, batırırız gider canına yandığımın gazetesini, gazete çıkartacağım diye mevsimleri pencereden seyredeceğim, bir de beni tehdit edeceksiniz.

Bu gazete benim değil, bu gazete kimsenin değil, bu gazete onu kim alıyorsa onun, beğenmiyor musunuz, sevmiyor musunuz, hoşunuza gitmiyor mu, bırakırsınız batar.

Gider tehdit edecek başka birini bulursunuz.

Ne fikirlerimi söyleyeyim diye bir derdim, ne gazete çıkartayım diye bir ihtirasım, ne de okuyucular tarafından tehdit edileyim diye bir arzum var.

Dostsak dostuz.

Değilsek değiliz.

Barış istemiyorsanız...

Barışmayın.

Savaşmak istiyorsanız savaşın...

Barışın da anasını, savaşın da anasını...

Gazetenin de anasını...

Dışarıda bahar var...

Baharın da anasını...


Ahmet Altan - 10.05.2009
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #48 : 10 Mayıs 2009, 08:16:24 ÖS 20 »
yazık olmuş anasına  :D

bi dünya malzeme var..hayrlı işler

Genelkurmay’a soruyorum.
« Yanıtla #49 : 13 Haziran 2009, 02:35:37 ÖS 14 »
Önceki gün polisler geldi.

Başar Arslan’ı buldular.

Savaş Arslan’la birlikte Alkım Yayınları’nın ve Taraf Gazetesi’nin sahibi Başar.

Bir tutanak imzalattılar.

Tutanakta şöyle yazıyordu:

“Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’nın 10.06.2009 tarih ve 2009/406-259 soruşturma sayılı yazısı ile ALKIM Basın yayın Tic. LTD. Şti. (Taraf Gazetesi) sahibi Başar Arslan adına kayıtlı olduğu belirtilen ancak fiilen kimin tarafından kullanıldığı bilinmeyen 0533...... numaralı hattın kim tarafından kullanıldığı tespit edilerek, bu şahsın 24.06.2009 tarihinde ifadesine başvurulmak için Genelkurmay Başkanlığı Askeri savcılığında hazır bulunmasının aksi halde zorla getirileceğinin tebliği...”

Alkım Yayınları zamanında, numaraları birbirini takip eden bir seri telefon almış.

Bu telefonlar Arslan ailesinin fertlerine ve şirket yöneticilerine dağıtılmış.

Polisler geldiğinde Başar o numaranın kime ait olduğunu çıkartamamış hemen.

Ama sonra anlaşılmış ki bu numara aileden bir “hanıma” ait.

Genelkurmay, Taraf Gazetesi’nin sahiplerinin ailesinden bir hanımı izliyor.

Siyasetle hiç ilişkisi bulunmayan genç bir hanım bu.

Bana sorarsanız, tam anlamıyla bir rezaletle karşı karşıyayız.

Birincisi, o telefonların hepsi Alkım Şirketi’nin.

Taraf Gazetesi ise Alkım Şirketi’nin sahipleri tarafından kurulmuş başka bir şirket.

Tutanakta “Taraf Gazetesi”nin adı ne arıyor?

Bu birinci ve en masum soru.

Genelkurmay, “savcılığa ifade vermeye çağıracak” kadar yakından izlediği bir telefonda konuşanın kim olduğunu bilmiyor mu ki bunu Alkım’ın ve Taraf’ın sahibine soruyor?

Genelkurmay, Taraf Gazetesi’ni çıkartan insanların ailesini neden dinliyor?

Dinlemiyorsa neden bu telefonun sahibine çağrı gönderiyor?

Yok, eğer o hanımı dinlemiyorlardı da, o “dinlenen biriyle” konuştuysa, o dinlenen kim?

Hangi nedenle dinleniyor?

İster kendisi dinlensin, isterse “dinlenen biriyle” konuşsun, bu konuşma bir “suç örgütünün” eylemleriyle ya da planlarıyla ilgili değilse hangi nedenle ifadeye çağırılıyor?

O hanımın bir suç örgütünün mensubu olduğuna mı inanıyorlar?

Buna inanıyorlarsa, bu inançlarının kanıtı ne?

Eğer o hanımın bir suç örgütünün parçası olduğuna inandılarsa, durumun bu kadar ciddi olduğunu düşündülerse, onun kimliğini neden “resmî” yollardan belirlemediler de Başar Arslan’a soruyorlar?

Ortada ciddi bir durum varsa, hiç kimseye hissettirmeden izlemeleri gerekirdi.

Ortada ciddi bir durum yoksa, asla izlememeleri ve kimseyi rahatsız etmemeleri gerekirdi.

Yaptıkları, ikisine de uymuyor.

O zaman ne yapmak istiyorlar?

Polisler bu tutanağı getirince ben Ankara temsilcimiz İsmet Demirdöğen’e rica edip, Genelkurmay Askerî Savcılığı’nı ve Basınla İlişkiler Dairesi’ni arattım.

Böyle bir yazıyı yazmadan önce kendilerine bu “tutanağın” nedenini soracaktım.

Tahmin edeceğiniz gibi cevap vermediler.

Rahatça polis gönderiyorlar, bu işlerle hiç ilgisi olmayan bir hanımı izlemeye alıyorlar ama cevap vermiyorlar, açıklama yapmıyorlar.

Çünkü onlar bu memleketin efendileri, canlarının istediğini yaparlar.

İstediklerini dinlerler, istediklerini ifadeye çağırırlar.

Gazetenin avukatı Ergin Cinmen’le de konuştum.

Bir telefonun hangi şartlarda dinlendiğini sordum.

Ancak şu suçlarla ilgili telefon dinlenmesine karar verilirmiş:

“İnsan ticareti, kasten öldürme, uyuşturucu madde imali ve ticareti, parada sahtecilik, fuhuş, suç işlemek için örgüt kurma, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, kara para aklama, silahlı örgüt kurma, casusluk, kültür ve tabiat varlıklarını koruma kanununa muhalefet.”

Şimdi, Genelkurmay, o hanımın bu suçlardan birini işlediğinden kuşkulandığı için mi onu izlemeye alıp ifadeye çağırdı?

Ortada böyle bir suç yoksa, Genelkurmay, muhalif bir gazetenin sahiplerinin ailesini takibe almayı ve rahatsız etmeyi nasıl açıklayacak?

Bakın, biz askerin siyasetten çekilmesini, muhtıralar vermemesini, andıçlar yazmamasını, iftiralar atmamasını isteyen bir gazeteyiz.

Bunun bedelini de öderiz.

Savcılıklardan kâğıtlar gelir, mahkemelere gideriz, yargılanırız.

Sesimizi de çıkarmayız.

Ama her işin bir “raconu” var.

“Aile” bu tür işlere karıştırılmaz, bu ayıptır.

Mafya bile yapmaz bunu.

Mücadeleyle ilgisi olmayan insanlar, hele kadınlar rahatsız edilmez.

Özel hayatlar, mücadelenin dışında tutulur.

Bizim gazetemizin temel ilkelerinden biridir bu.

Biz kimsenin ailesine, çoluğuna çocuğuna, özel hayatına dokunmayız.

Bir ülkenin Genelkurmay’ının da en aşağı o ülkenin bir gazetesi kadar ilke sahibi olmasını bekleriz.

Şimdi Genelkurmay’a soruyorum.

Neden muhalif bir gazetenin sahiplerinin ailelerini dinliyorsunuz?

Neden genç bir kadını rahatsız ediyorsunuz?

Bu gazeteyi, bir kadını rahatsız ederek mi korkutmaya çalışıyorsunuz?

Askerliğe sığıyor mu bu, mertliğe sığıyor mu?

Ve, son soru.

Siz bunları yapmaktan utanmıyor musunuz?

Ahmet Altan/TARAF

Böyle kurtulamazsınız...
« Yanıtla #50 : 13 Ekim 2009, 09:39:01 ÖS 21 »
Böyle kurtulamazsınız... / Ahmet Altan

Artık bu alışkanlıklarını değiştirmeleri lazım.

Üç general çıkacak, insanların gözüne baka baka utanmadan bizim gazeteyle ilgili yalanlar söyleyecek.

Kim olduklarını bilmediğimiz bilirkişiler, "çocuk tahrayla yerdeki mermiye vurdu, mermi yerinden fırlayıp kızın karnına saplandı" türünden saçma sapan raporlar verecek.

Ve, herkes bunlara inanacak.

Eskiden yapıyorlardı bunları.

Kimse inanmıyordu ama "biz bunlara inanmıyoruz" diyen bir gazete çıkmıyordu.

Şu zavallı Ceylan'la ilgili bilirkişinin verdiği rapora bir bakın.

"Daha önce araziye atılmış ancak patlamadan kalmış 40 mm'lik bombaatar mühimmatına elindeki tahra ile vurarak patlaması neticesinde hayatını kaybettiği kanaatine varıldığını..."

"Tahra" dedikleri herhalde Ceylan'ın koyunlarına daldan ot kesmek için kullandığı orağa benzeyen alet.

O aletle mermiye vurmuş da, mermi patlamış da...

Ceylan'ın ilk yapılan otopsisinde saptanan bazı gerçekler var.

Küçük kızın elleri ayakları sağlam.

Mermi karnına isabet edip o minik gövdesini parçalamış.

Bilirkişiler bize bir açıklasınlar bakayım, "bombaatar mühimmatı" nasıl oluyor da üstüne sopayla vurulunca yerinden fırlayıp, o tahtayı vuran kızın karnına saplanarak patlıyor.

Bu bilirkişinin mermisi öyle bir mermi ki üstüne vurulduğunda olduğu yerde patlamıyor, dimdik havaya doğru da gitmiyor, havalanıyor, bir metre yükseldikten sonra doksan derece kıvrılıyor, "hedefi" vuruyor ve vurduğu hedefin içinde infilak ediyor.

On iki gün "araştırma" yaptıktan sonra buldukları "gerçek" bu.

Bütün saçmalıkları bir kenara bıraktığımızda elimizde inanılır bir tek gerçek var.

Ceylan, "bir bombaatar mermisiyle" vurulmuş.

O merminin "yerden havalanıp" kızı karnından vurduğuna inanmamızı bekliyorlarsa daha çok bekleyecekler.

Çünkü buna inanmayacağız.

İnanan birinin çıkacağını da sanmıyorum.

Haa, inanmış gibi yapanlar çıkacaktır ama onlar söz konusu "ordu açıklaması" olduğunda zaten her şeye inanmaya hazırlar, varlık nedenleri bu "inançları" zaten.

Biz şu soruyu sormaktan vazgeçmeyiz.

Ceylan'ı kim vurdu?

O "bombaatarın tetiğini" kim çekti?

Ordu, bu saçma sapan yalanlarla uğraşacağına gerçeği söylemek zorunda.

Yalana fena alışmışlar ve bu alışkanlıklarını değiştirmek zorundalar.

Yalan söylediklerini bizzat bizimle ilgili olarak söylediklerinden de biliyoruz zaten.

Ceylan'la ilgili ilk açıklamalarını yaparken, basın mensuplarının önünde üç general "orduya karşı asimetrik bir savaş verildiğini" söyledi.

Yani onlara göre, "Ceylan'ı kimin öldürdüğünü" soran, "orduya karşı asimetrik savaş yapmak" maksadıyla soruyordu bunu.

O soruyu soran, Ceylan'ı mesele eden bizim gazete.

Şimdi o generallere soruyorum.

"Bizim gazete orduya karşı asitmetrik savaş mı yürütüyor?"

Bir gazetenin, kendi ordusuna karşı "savaş yürütmesi" için bu savaştan bir çıkarı, onu o savaşa yönlendiren bir "bağlantısı" olması gerekir.

Ordunun elinde kocaman bir istihbarat örgütü var.

Çıkartın bakayım şu bizim bağlantıları ortaya.

Hadi...

Deyin ki, "bu gazete şu bağlantısı nedeniyle bize karşı savaş yürütüyor."

Somut somut, açık açık konuşun.

Konuşamazsınız... Çünkü yalan söylüyorsunuz.

Orduya karşı savaş falan yürütmüyoruz, ordunun siyasetten çekilmesini, hukuka uymasını, kendi vatandaşlarını öldürmemesini istiyoruz.

Bunların hepsi hukuki istekler ve bunları istemek bizim hakkımız.

Bir generalin birinci özelliği "dürüst" olmaktır, binlerce insan size "inanıp" sizin emrinizle ölüme yürüyecek, "dürüst" olmayan birine nasıl inanacak peki o insanlar?

Siz dürüst değilsiniz.

Ceylan'ın ölümünü soruşturanların "asimetrik savaş" falan yürütmediğini bildiğiniz halde bunları uyduruyorsunuz.

Niye yapıyorsunuz bunu?

Ceylan'ı kimin vurduğunu saklamak için mi?

Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, eski usul yalanlarla, suçlamalarla gerçeklerin üstünü örtmek, insanları korkutup sindirmek mümkün değil.

Bırakın bunları, siz bize Ceylan'ın nasıl vurulduğunu söyleyin.

Bu "yerden havalanan mermi" palavrası, "asimetrik savaş" palavrası kadar saçma çünkü.

Sizleri televizyonda konuşurken gördüm, genç generallersiniz, önünüzde daha epey yol var gidecek, o kadar yolu yalanla gidemezsiniz.

Dürüst ve saygıdeğer olmayı deneyin.

Bu, sizin adınızı, omuzlarınıza iliştireceğiniz bütün yıldızlardan daha fazla ışıldatır.

Ahmet Altan/TARAF

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #51 : 29 Ekim 2009, 08:16:49 ÖS 20 »
Dünyanın en basit gerçeklerinin anlaşılmasının zor bir hale geldiği bir ülkede yaşıyoruz.

Mesela şu cümleden daha basiti var mı:

“Bir şey bittiğinde biter.”

Hani şu ünlü Öldüren Cazibe filmindeki gibi “takıntılı” biri, ilişkinin bittiğini kabullenemeyip tehlikeli işler yapabilir.

Ama bir “ordu”, o filmdeki takıntılı insan gibi davranabilir mi?

Ortalık, gerçekliği kanıtlanan darbe planıyla karışmış.

Belgenin orijinalini savcıya gönderen “subay” ordu içindeki cuntayı isim isim saymış.

Planın nasıl, kimin emriyle hazırlandığını, plan ortaya çıktığında kırk çuval belgenin nasıl imha edildiğini, hangi numaralı bilgisayarların boşaltıldığını, imha işlemine kimlerin katıldığını er isimlerine varana kadar anlatmış.

Darbe, anayasal bir suç

Birilerinin mutlaka yargılanması, ordunun artık temizlenmesi gerekiyor.

Peki, Genelkurmay Başkanlığı ne yapıyor.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle bir bildiri yayınlayıp “ordunun, üniter devletin teminatı olduğunu” söylüyor.

Hâlâ kendini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Parlamentosu’nun üstünde görüyor.

Devletin idari yapısının nasıl olacağına Parlamento karar verir.

Uygun görüyorsa “üniter” bir yapıyı sürdürür, uygun görüyorsa federasyona geçer.

Bu konuda karar verme yetkisi sadece Parlamento’ya aittir.

Ordunun, “biz üniter devletin teminatıyız” demesi, “Parlamento, bizim karşı çıktığımız bir kararı alamaz” demektir ve bunu demek de aynen darbe planı hazırlamak gibi suçtur.

Parlamento, “üniter” yapının en iyi yapı olduğunu düşünebilir ve bu yapıyı sürdürebilir ama bu konuda ordudan emir almaz.

Anlayabildiğim kadarıyla ordu hâlâ durumun farkında değil.

Suçüstü yakalandığını, arka arkaya hazırladığı belgelerle, verdiği muhtıralarla insanları bıktırdığını, değişen şartlar gereği kendisine yargı yolunun açıldığını sanki hâlâ kavrayamıyor.

Hâlâ kendini iktidarın gerçek sahibi sanıyor.

İktidarın sahibi siz değilsiniz.

İktidarın sahibi bu ülkenin halkı ve onlar adına ülkenin kaderine yön veren Parlamento.

“Darbeciliğin” hesabını vermek yerine biz “üniter devletin teminatıyız” demek de nereden çıktı?

Bu ülkenin siyasetiyle aranızdaki seksen küsur yıllık “ilişki” bitti.

Siz artık Parlamento’nun ve hükümetin emrinde bir devlet kurumu olacaksınız.

Suç işlemeyeceksiniz.

Ülkeyi yönetmeye kalkmayacaksınız.

Halkın, hükümetin ve Parlamento’nun emirlerine uyacaksınız.

Siz sadece bir tek şeyin teminatı olabilirsiniz.

Bu ülkenin sınırlarının güvenliğinin teminatısınız siz.

Sizin işiniz devletin “üniter yapısını” değil, sınırların güvenliğini korumak.

Dağlıca ve Aktütün baskınları, sizin asli işinizi ne kadar doğru yaptığınıza dair ciddi kuşkular yarattı zaten.

Neden kendi işinizi yapmak yerine, sizin üstünüze vazife olmayan işlere karışmaya kalkıp, Parlamento’nun iradesine müdahale ederek suç işliyorsunuz?

Bir ülkenin ordusu her planıyla, her açıklamasıyla suç işler mi?

Bu nasıl bir suç müptelalığı?

Neden hukukun içinde kalmıyorsunuz?

Neden hukuka uymak size bu kadar zor geliyor?

Neden kendi işinizi yapmıyorsunuz?

Genelkurmay, askerliği bırakıp politikacılığa soyununca ardı ardına askerî skandallar yaşıyoruz.

Dağlıca ve Aktütün baskınları, erin eline pimi çekilmiş bomba veren teğmen, Ceylan’ın bir roketle ölmesi hemen ilk akla gelen askerî skandallar.

Genelkurmay Başkanlığı, Parlamento değildir.

Bu Cumhuriyet’in çarpık yapısı nedeniyle yıllarca kendinizi Parlamento’nun üstünde gördünüz, darbelerle, muhtıralarla suç işleyerek Parlamento’ya müdahale ettiniz.

Ama bu “ilişki” bitti.

Niye bunu anlamak bu kadar zor geliyor size?

Niye “politikacılık” size bu kadar “cazibeli” gözüküyor?

Nasıl bir iktidar aşkı bu?

Bu aşk yüzünden suç işlemeyi göze alıyorsunuz.

Türkiye, her suçun hesabının sorulacağı bir döneme giriyor, buna ordunun işlediği suçlar da dahil.

Bunu fark edin artık.

Kışlanıza dönün.

Gücünüz, kendi halkınızla çatışmaya yetmez, sadece sizin değil yeryüzündeki hiçbir ordunun gücü halkıyla çatışmaya yetmez.

Sınırları sağlam tutun ve mesleğinizi gerektiği gibi yapın.

Bu, hem sizin için, hem de ülke için daha iyi olacak.


29/10/2009

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #52 : 23 Kasım 2009, 06:44:18 ÖS 18 »
Ahmet Altan'ın 14 yıl önce milliyet gazetesinde yazdığı yazısı.
{aynı zamanda  gazeteden uzaklaştırılmasının da sebebidir}



Atakürt
17-4-1995
milliyet gazetesi

mustafa kemal, selanik'te değil de musul'da doğmuş bir osmanlı paşası olsaydı, kurtuluş savaşı'nı türklerle ve kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını "kürdiye cumhuriyeti" koysaydı, kendisi de meclis kararıyla "atakürt" adını alsaydı...

kürdiye cumhuriyeti'nin bütün vatandaşlarına "kürt" deneceği için hepimiz "kürt" sayılsaydık, taksim'e, kadıköy'e, kızılay meydanı'na, kordon'a "ne mutlu kürdüm diyene" pankartları asılsaydı...

"kürdiye'de" türk olmadığı, herkesin aslında kürt olduğu söylenseydi, kendilerini türk sananların aslında "deniz kürdü" oldukları iddia edilseydi...

kürtlerin "yedi bin yıllık" bir tarihi bulunduğunu, anadolu'nun esas sahiplerinin kürtler olduğunu, moğolların, hunların, etrüsklerin aslında kürtlerin atası sayıldığını, osmanlıdaki kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.

teoman, cengiz, atilla, osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, berfin, beruj, tiruj, nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...

türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları kürtçe yapılsaydı...

romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi kürtçe çıkarsaydık...

okullarımızda yalnız kürtçe okutulsaydı ve türkçe okutulması yasaklansaydı...

"biz türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var" dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.

istanbul'da, ankara'da, izmir'de, bursa'da, edirne'de polis sürekli olarak bizi izleseydi, "özel timler" bizim "kürdiye cumhuriyeti'ni" parçalamak isteyen "ayrılıkçılar olmamızdan" kuşkulanıp hepimize sürekli "suçlu" muamelesi yapsaydı, sırf türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.

12 eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...

evlerimiz basılsa, ayrılıkçı "türk teröristlere" yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, diyarbakır'a, hakkari'ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...

biz türkler buna razı olur muyduk, "işte hepiniz kürdiye cumhuriyeti'nin vatandaşı olarak birer kürtsünüz, ayrıca türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz" sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?

yoksa, türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin "eşit" vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?

bu ülkenin türk ve kürt vatandaşları var ve tarih "türk" çizgisinden yürümüş, bugün bizim "türk" olarak kabul edemeyeceklerimizi kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.

türkiye'nin bu kanlı karmaşadan "demokrasiyle" ve kürt vatandaşların "kimliklerinin" kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:

- nedir demokratik çözüm, nedir kürt kimliği?

biz türkler, bir "kürdiye cumhuriyeti'nde" yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.

kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?

değmez diyenler "demokrasi" istiyor işte.


Kara Cuma...
« Yanıtla #53 : 12 Aralık 2009, 10:50:06 ÖS 22 »
Bir hükümle bir ülkeyi paramparça ettiler.

Ve, bunu yapmak için öylesine aceleciler ki “gerekçesi yazılmadan karar açıklanmaz” diyen anayasayı da çiğnediler.

Anayasayı çiğneyen bir Anayasa Mahkemesi’ne mi güveneceğiz?

Kürtleri siyasetten attılar.

Nereye gidecek Kürtler, kime güvenecek?

Yıllarca ezdiniz bu insanları, yıllarca işkencelerden geçirdiniz, sokaklarda vurdunuz, köylerini yaktınız, evlerini tarumar ettiniz, dillerini yasakladınız.

Yetmedi mi?

Şimdi de siyasetten çıkartıyorsunuz.

Ahmet Türk olmasın ki “barışı “destekleyen inandırıcı bir yüz de kaybolsun siyasetten.

Anayasası bir “darbe anayasası “olan bir ülkede Anayasa Mahkemesi’nden ne beklenir ki zaten?

Barış umutlarını ezip geçtiler.

DTP’yi mahkûm etmediler yalnızca, bu ülkeyi mahkûm ettiler.

Acıya, yoksulluğa, düşmanlığa, güvensizliğe mahkûm ettiler.

PKK boşuna acele etmiş barışı torpillemek için, biraz bekleseymiş zaten birileri bu işi onlardan çok daha iyi yapacakmış Ankara’da.

Bize ümit haram.

Bize hayal haram.

Bize barış haram.

Hangi Kürt genci bir daha bu ülkeye güvenir?

Hangi Kürt insanı bir daha adalete güvenir?

Her şeyin bir kandırmaca, bir yalan, bir aldatmaca olduğunu düşünmez mi?

Böyle düşünmekte haklı olmaz mı?

Barışın, huzurun, mutluluğun kıyısına kadar gelmiştik, parmaklarımızla dokunabilmiştik bir umuda.

Siyasetten, adaletten umudunu kesen Kürt gençleri ne yapacak şimdi?

Onlar akın akın dağa giderse bundan kim sorumlu olacak?

Kim onları, Türkiye’de adaletin onların hakkını da gözettiğine inandıracak, kim onlara güven verecek?

Türk olmak bu mu?

Türk olmak, kendi hukukuna uymamak, kendi vatandaşlarını sahipsiz bırakmak, kendi ülkeni silahların egemenliğine terk etmek mi?

Eğer Türklük buysa ben böyle Türklükten utanıyorum.

Anayasa Mahkemesi “oybirliğiyle” karar vermiş.

Mahkeme değil kararı veren, oradaki “Türk” yargıçlar.

Türk yargıçlar, Kürtleri siyasetten attılar, bütün Kürtler bunu böyle görecek.

Haksızlar mı böyle görmekte?

“Ben Kürdüm” diyen bir yargıç var mı Anayasa Mahkemesi’nde, aralarında bir tane bile “ben Kürdüm” diyen bir üyenin olmadığı mahkeme, Kürtler hakkında adil bir karar verebilir mi?

Kürtler bu ülkenin vatandaşıysa, neden Anayasa Mahkemesi’nde “ben Kürdüm” diyen bir yargıç yok?

Kürtler bu ülkenin vatandaşı değil, zaten sorun da bu, Türkler bu ülkenin vatandaşı, Kürtler “hem Kürt hem vatandaş” olamıyorlar.

Öyle bir zorluyorlar ki o insanları, ya Kürtlükten vazgeçecekler ya vatandaşlıktan.

Kürtlükten vazgeçmezler.

Neden vazgeçsinler?

Türkler Türk olmaktan vazgeçmiyorsa Kürtler neden vazgeçsin?

O zaman onları vatandaşlıktan vazgeçmeye zorluyorsunuz, siz yapıyorsunuz bunu, siz bölüyorsunuz, siz onları dışlıyorsunuz, siz onlara “gidin” diyorsunuz.

Siyasetin yolunu kapatıyorsunuz, hukukun yolunu kapatıyorsunuz, dağdan başka bir yol bırakmıyorsunuz o insanların önünde.

“Ya benim dediğimi kabul eder Türk olursun ya da dağlarda ölürsün”, söylediğiniz bu işte Kürtlere.

Sonra da neden dağa çıktılar diye bir de onlara kızıyorsunuz.

Kürtler isteklerini, taleplerini kime, nasıl, nerede anlatacaklar?

Nerede çıkacak onların sesi?

“Sesleri çıkmasın” diyorsunuz.

Bir halkı susturamazsınız, ne hakkınız, ne gücünüz var buna.

Barışı öldürüyorsunuz.

Bir Kürdüm ben bugün, içim ölü evi gibi, ümidim, hayalim, ışıksız odalar gibi kapkaranlık, oturacağım, direneceğim, önce kendi içimde bir mum yakacağım.

Titrek, küçük, zayıf bir ışık.

Ve sonra diğer ışıkları görmek için bekleyeceğim.

Her vicdanda bir ışık yanacak ve biz o küçücük titrek ışıklardan yeni bir aydınlık, yeni bir umut, yeni bir hayal yaratacağız.

Siz öldürdükçe biz yaşatacağız.

Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün..
« Yanıtla #54 : 10 Mart 2010, 08:37:19 ÖS 20 »
İmparatorluk ve insan



Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu?

Kerpiç evlerde.

Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı?

Kerpiç evlerde.

İkinci Meşrutiyet’te?

Kerpiç evlerde.

Saltanat kaldırıldığında?

Kerpiç evlerde.

Hilafet kaldırıldığında?

Kerpiç evlerde.

Cumhuriyet ilan edildiğinde?

Kerpiç evlerde.

Şapka devrimi yapıldığında?

Kerpiç evlerde.

1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında?

Kerpiç evlerde.

28 Şubat darbesinde?

Kerpiç evlerde.

Şimdi nerede oturuyorlar?

Kerpiç evlerde.

1299’dan bu yana yaşanan onca olayın, savaşın, darbenin, gelişmenin Doğu ve Güneydoğu köylerine ne faydası oldu peki?

Hiç.

Hâlâ kerpiç evlerde yaşıyorlar, hâlâ kerpiç evlerde ölüyorlar.

O imparatorluk, hilafet, meşrutiyet, cumhuriyet, laiklik, darbeler, savaşlar, cinayetler kimin içindi?

Belli ki oralardaki köylüler için değildi.

Yapılan hiçbir değişiklik, o köylülerin hayatını da ölümünü de değiştirmedi.

Niye yaptık peki biz onca şeyi, kimin için yaptık?

O köylerde yaşamayanlar için.

Yapmasaydık o köylüler için ne değişecekti?

Hiçbir şey.

Bugün yeryüzünün hiçbir doğru dürüst ülkesinde insanlar 6 ölçeğindeki bir depremde ölmezler.

Burada niye ölüyorlar peki?

Cihan imparatorlukları kurmuşuz, cumhuriyetler ilan etmişiz, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını kabul etmişiz, şapka giymişiz, darbe yapmışız, çağdaş olmuşuz ama köylüler kerpiç evlerde sabah vakti yıkıntıların altında ölüyorlar.

Ben yeniyetmeyken mahalle çocuklarının çok sevdiği galiz bir laf vardı, dayanamayacağım söyleyeceğim, “bana faydası olmayan kilisenin papazını öpeyim,” alın imparatorluğunuzu, cumhuriyetinizi, laikliğinizi, ilke ve inkılâplarınızı, şapkanızı, darbenizi, ne isterseniz ondan yapın.

Bunlarının hiçbirinin o köylülere bir faydası yok, olmamış, olmayacak.

Onların hayatını bunların hiçbiri kurtarmaz, onların hayatlarını, buralarda aydın geçinenlerin bile bir tür “fantezi” sandıkları “demokrasi” kurtarır ancak.

“Önce cumhuriyet”, “önce laiklik”, “önce vatan” diye bağıranlar, “demokrasi gelirse ne olacak, memleket bölünecek” diyenler, gidin şimdi bunları Elazığ köylülerinin parçalanmış bedenlerine anlatın.

Demokrasi, insanın her şeyden daha önemli ve kutsal olması anlamına gelir, demokrasi olsaydı, Meclis lojmanlarına, orduevlerine, memur kamplarına, Atatürk heykellerine harcadığınız parayı Elazığ köylerine harcamak zorunda kalırdınız, kerpiç evlerin içinde sabaha karşı yıkılan duvarların altında ezilerek ölmezlerdi.

Asfalt yolları, sağlam evleri, çiçekli bahçeleri olurdu.

Keyfinizce yağmalayıp paylaştığınız paraların, silahlara savurduğunuz paraların, gösterişe harcadığınız paraların hesabını size sorarlardı demokrasi olsaydı, “burada bu derme çatma kerpiç evler dururken o paraları nereye harcıyorsun” diye sorarlardı.

Ama köydeki çobanla siz bir değilsiniz tabii, para sizin, keyif sizin, iktidar sizin, gösteriş sizin, eğlence sizin, babalanma sizin, efendilik sizin, kerpiç evlerle ölüm de zavallı çobanın.

Demokrasi, “çobanla profesörün oyunun eşit” olması değildir, demokrasi, çobanla siyasetçinin, paşanın, profesörün, şehirlinin “hayatının eşit” olmasıdır, aslında istemediğiniz bu, değil mi?

Sizin hayatlarınız, şaşaanız, debdebeniz, köylülerin hayatından besleniyor.

Onun için istemiyorsunuz demokrasiyi, onun için istemiyorsunuz eşitliği.

İmparatorluk yaptınız, meşrutiyet yaptınız, cumhuriyet yaptınız, laiklik yaptınız, inkılâp yaptınız, darbe yaptınız.

Niye hiçbiri o köylülerin işine yaramadı?

Niye ölüyor onlar, neyin eksikliği öldürüyor onları?

Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün.

ahmetaltan111@gmail.com
 

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #55 : 14 Mart 2010, 11:02:58 ÖÖ 11 »


Alıntı
Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün.

güzel bir yazıydı.sadece statükocuların değil (öncelikle özellikle) biz müslümanların düşünmesi gereken bir husus....

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Kâinatın dili / Ahmet Altan
« Yanıtla #56 : 07 Nisan 2010, 05:02:41 ÖS 17 »
Kâinatın Dili - Ahmet Altan
04/04/2010

Gizli bir dili, bütün bilinemezliğinin içinde gizli bir düzeni var kâinatın.

Önceki gece ben eve dönerken erguvan ağaçları, yeni yeni yapraklanmaya başlayan, henüz baharın coşkusuna ayak uyduramamış, kış hüznünü dallarında taşıyan mahzun ağaçlardı, sabah çıktığımda ise hepsi, sadece kendi isimleriyle anılan o “erguvan rengi” çiçekleriyle donanmış, insanı şevke getiren, heyecanlandıran neşeli ağaçlara dönüşmüşlerdi.

O “gizli emir” onların hepsine birden aynı gece “çiçeklerini açmasını” söylemişti.

Hayatın bir yanında büyük bir karmaşa, bir yanında ise sarsılmaz büyük bir düzen vardı.

Gezegenler hep aynı yönde dönüyor, erguvanlar hep aynı günde açıyor, karıncalar hep aynı günde ortaya çıkıyordu.

Bilinen bir akılları, bir zekâları, bir düşünce yetenekleri olmayan ağaçlar, aynı gece çiçeklerini açmaları gerektiğini biliyordu, toprağın içinde dolaşan bir fısıltı onlara “çiçeklerini” açmalarını emrediyordu.

Bir kapris, bir sürpriz, bir şımarıklık gözükmüyor, hepsi aynı emre uyuyordu.

Bu şaşırtıcı büyük “düzenin” bir parçası olan insan ise “karmaşayı” temsil ediyordu.

Tek bir insanın içinde bile o kadar çok duygu, o kadar çok düşünce, o kadar çok istek birbiriyle çelişerek, yer değiştirerek var oluyor, o duygularla düşünceler sahiplerini bile şaşırtarak kaynaşıp duruyordu ki neredeyse bir tek insanın içindeki karmaşa tüm kâinatın düzenine meydan okuyabiliyordu.

Ve yeryüzünde, içinde belirsizliklerin, çelişkilerin, bilinmezlerin olduğu milyarlarca insan dolaşıyor, onların her birinin içinde varlığını sürdüren karmaşa birbiriyle çatışarak, vuruşarak büyük bir duygusal kaos yaratıyordu.

Kâinatı hangimiz temsil ediyorduk?

Aynı gece gizli bir emirle çiçeklerini açıveren o ağaçlar mı?

Aynı gecede defalarca fikir değiştirebilecek olan insanlar mı?

Sanki bütün bunların hepsini yaratan güç, düzeni ve düzensizliği birarada arzulamış, gezegenleri aynı yönde döndürecek kudretini, ağaçlara, karıncalara, tüm hayvanata ve nebatata hükmedecek kesin emirlerle ortaya koyarken, insanlar için açtığı ölüm ve hayat parantezinin içini boş bırakmıştı.

Kâinata hâkim olan “yedi” renkten daha fazla sayıda duygu, bütün kâinatı şekillendiren o “biri düz biri eğri” iki çizgiden çok daha fazla düşünce ve istekle dolu bir ruhu da o “parantezin” yanına koymuştu.

Kendisi yedi renkle iki çizgiden renk ve şekil mucizeleri yaratırken, çok “daha fazlasını” verdiği insanlardan da kendi “küçük” mucizelerini yaratmalarını beklemişti.

İnsanlara “şaşırtın beni” der gibiydi.

“Size bağışladıklarımla beni şaşırtacak işler yapın, eğlendirin beni, kendi mucizelerinizle bana kendi kudretimi kanıtlayın, benim kudretimin sadece mucizeler yaratmaya değil, ‘mucize yaratacakları’ da yaratmaya muktedir olduğunu gösterin.”

Bu, açıkça söylenmeyen, açıkça duyulmayan, toprağın içinde ağaçlara fısıldanan gizli emir gibi ruhlarımıza üflenmiş başka bir gizli emirdi.

Ağaçlar gibi insanlar da uymuşlardı bu emre.

Erguvanlarınki kendini tekrarlayan mucizelerdi, bir gecede hep birlikte açıveriyorlardı çiçeklerini.

İnsanlarınki kendini tekrarlamayan mucizelerdi.

Doğa “düzenden” yaratıyordu mucizesini, biz düzensizlikten yaratıyorduk.

Ağaçlar, balıklar, gezegenler, karıncalar, kediler “mükemmeldiler”, onların değişmesine, farklılaşmasına, yeni düzenler bulmasına gerek yoktu.

İnsanlar “mükemmel” değillerdi, mükemmele doğru ilerliyorlardı.

“Mükemmel” olanlar “kendi” mucizelerini yaratamıyorlardı, onlar ancak çok büyük bir “mucizenin” parçaları oluyorlardı, “yeni” mucizeleri ancak “mükemmel” olmayanlar yaratabiliyordu.

Eğer insanlar da ağaçlar gibi düzenli olsalardı, daha baştan mükemmel yaratılsalardı, hayat başladığı gibi devam eder, ona bir şey eklenmez, yeni mucizelerle çoğalmaz, hep beklenmedik olaylarla değişmezdi.

Bize, tüm insanlara Yaradan’ın büyük armağanı, hepimizi “eksik” yaratması, bu eksiklikle bize “mucizeler yaratma” gücünün yolunu açmasıydı.

Ama her şeyin olduğu gibi “mucize” yaratabilmenin de bir bedeli vardı, o mucizeyi yaratabilmek için büyük bir karmaşanın, belirsizliğin, çelişkilerin içinde çalkalanıyor, zaman zaman kendi duygularımızı bile kavramakta zorlanıyor, kendi ruhumuzda bir armoni oluşturmakta beceriksiz kalıyor, ihtiraslarımızın keskin çengellerine takılıyor, iyiliklerimiz kadar kötülüklerimizle kendimizi şaşırtıyorduk.

Ve, biz eksik “yaratıklar”, Yaradan’ın o kudretli mizah anlayışıyla, “mükemmel” olan her şeyden daha üstün, daha güçlü ve daha muktedirdik, değiştiriyor, çoğaltıyor ve mucizeler yaratıyorduk.

Erguvanlar gizli bir emre uyarak büyük bir düzenle aynı gece çiçeklerini açmışlardı.

Biz ise aynı gizli emir yüzünden yarın ne olacağını bile bilmediğimiz bir düzensizlik içinde kendi mucizelerimizin peşinde koşuyorduk.

ahmetaltan111@gmail.com

http://www.taraf.com.tr/makale/10749.htm
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

Ey kavmim, Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin
« Yanıtla #57 : 12 Mayıs 2010, 08:33:19 ÖS 20 »
Ey Kavmim!
(Ahmet Altan’ın- 6 Haziran 1996 / Yeniyüzyıl)


Ey kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Dönüp de bakmazsın ölülerine

Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın
çalınanlarına
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin

Ey kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin


Korkarsın kendinden olmayan herkesten Ve sen kendinden bile korkarsın
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın
Gündüzleri Maria Magdalena'yi orospu diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın
Zebur'u, Tevrat’ı, İncil’i, Kur'ân’ı bilirsin
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın


Ey kavmim
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin


Dönüp de bakmazsın ölülerine Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın Ama sen
kendi acına da yabancısın
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin
Ve nefret edersin dilencilerden
Utancı bilir ama utanmazsın
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen


Ey kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin


Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun


Ey kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin


Ölülerine dönüp de bakmazsın Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin
Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçemezsin
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın

Ey kavmim Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

*

Çevrimdışı Maveraî

  • Haymatlos..
  • *
  • 497
  • ﺃَﺳْﻠَﻤْﺖُ ﻟِﺮَﺏِّ اﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ
Ynt: Ahmet Altan Yazıları..
« Yanıtla #58 : 13 Mayıs 2010, 12:52:03 ÖÖ 00 »
['Ey Kavmim' başlıklı nesir sevdiğim, beğenerek okuduğum -Halil Cibran'a- ait olduğunu bildiğim şiirvari bir yazı. Yinede emin olmak, emek hırsızlığının önüne geçmek, muhterem Halil Cibran'a hakkını teslim edebilmek adına araştırdım; tüm yorumlar bu yönde. Şahsım adına, mantalite olarak takdir ettiğim üstada ait olduğuna, kalbende aklende kaniyim. Burda bulunan ve okuyacak olanların takdirine bırakarak bu izahlardan sadece birini buraya aktarıcam.]

*Ortalama her türk gencinin düştüğü hataya düşmüşsünüz. "Ey Kavmim" başlıklı yazı Ahmet Altan'a ait değildir. Yıllar önce yeniyüzyıldaki köşesinde yazarının adını eklemeden alıntılamış olduğu bir yazıdır. Bu sözlerin yazarı: Lübnan asıllı Amerikalı yazar Halil Cibran'dır. http://www.zehirliok.com/node/1043

[Yazının devamı da vardı ama hakaret içerikli olduğundan alıntılamadım.
Daha geniş araştırma için aşağıdaki linkten yararlanabilirsiniz:]
http://www.google.com.tr/#hl=tr&source=hp&q=ey+kavmim+halil+cibran&btnG=Google%27da+Ara&rlz=1W1GGLJ_tr&aq=1&aqi=g2&aql=&oq=Ey+kavmim+&gs_rfai=&fp=7d86b18791caee64


[Ahmet Altan sayfası olsada, konuyla ilgili olduğundan üstada ait bir kısa yazıyı aktarmak isterim; nesir olan 'Ey Kavmim'e uslub olarak benzerliğine kıstas olması bakımından.]


''BİR SÖZ SÖYLEMEYE GELDİM VE ONU ŞİMDİ SÖYLEYECEĞİM.
AMA EĞER ÖLÜM ENGELLERSE BENİ, O SÖYLEYECEKTİR 'YARIN TARAFINDAN' ÇÜNKÜ YARIN, SONSUZLUĞUN KİTABINDA HİÇ BİR SIR BARINDIRMAZ.
YAŞAMAYA GELDİM, SEVGİNİN GÖRKEMİNDE VE GÜZELİN IŞILTISINDA;
ONLAR Kİ YANSIMALARIDIR TANRI' NIN... BURADAYIM, YAŞIYORUM VE SÜRGÜN EDİLEMEM YAŞAM ALANINDAN, ÇÜNKÜ CANLIDIR SÖZÜM VE ÖLÜNCE DE YAŞATACAKTIR BENİ... HERKESİN YANINDA VE HERKESİN UĞRUNDA OLMAYA GELDİM VE BUGÜN BENİM TEK BAŞIMA YAPTIKLARIM YARIN YANKILANACAKTIR YIĞINLARDAN... ŞİMDİ NELER SÖYLÜYORSAM TEK YÜREKTEN, YARIN SÖYLENECEKTİR BİNLERCE YÜREK TARAFINDAN...''
{HALİL CİBRAN}



[Bu da A. Altan'ın başka bir yazısından: sayfa içeriğine uygunluğu açısından ve mukayesesi olsun diye bir katkı, küçük de olsa..]

Cami Işıklarına Bakan Çocuk (22 Ekim 2005/Hürriyet)

Sonra büyüdüm...
İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim... O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım. Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım; onlar Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı, ben yokluğunu. Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim. Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Aynayım, bakanlar beni değil ancak kendini görür..

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #59 : 21 Haziran 2010, 02:52:11 ÖS 14 »

Dehşet ve ümit

Devletle AKP yargı zemininde kapıştığı sırada sahneye çok kanlı bir baskınla PKK da girdi.

Sergio Leone’nin o ünlü filmindeki garip sahne gibi üç silahşor düello ediyor.

Kim kimle müttefik, kim kimle düşman, kim kimle ne zaman işbirliği yapacak belli değil, her an her şey değişebilir.

Devlet, ordusuyla ve yargısıyla Kemalizmi ve Kemalistleri temsil ediyor.

AKP, devletle sorunları olan kesimlerle, devletten bağımsız olarak zenginleşen muhafazakârları temsil ediyor.

PKK da Kürtlerin ümitsiz ve öfkeli kanadını temsil ediyor.

Belli ki bu üç “organizma” aralarında barışçı bir çözüm bulamayacak.

Barışa tam yaklaştığımız sırada yeniden savaşa yuvarlandık.

Savaştan en fazla zararı görecek olanlar AKP’nin temsil ettiği zengin muhafazakârlar, onların üretmek, ticaret yapmak, zenginleşmek için barışa, dünyaya açılmaya ihtiyaçları var.

Her çatışma onlara zarar veriyor.

Kemalist devlet, hem zengin hem de kalabalık muhafazakâr kesime karşı kendi iktidarını demokrasi ve hukuk düzeni içinde koruyamayacağını biliyor.

O, varlığını  ve iktidarını koruyabilmek çatışmacı bir ortama ihtiyaç  duyuyor.

Barış olur da çatışma biterse ordunun kışlasına, yargının kürsüsüne dönmesi ve ikisinin birlikte siyasi iktidarı terk etmesi gerekecek.

PKK ise bir barışa, ancak kendisi “barışın bir aktörü” olursa ve barış sonrası şekillenecek siyasette bir yer bulacağı garanti edilirse razı olacak.

Bu üçlü  oyunda en kolay tehdit edilecek olan AKP.

Çünkü devlet de PKK da savaş ortamını istedikleri zaman yaratabilir ve AKP’nin temsil etiği kesimlerin AKP’yi “sorunu çözemeyen parti” gibi görmesini sağlayabilirler.

Böyle bir görüntü AKP’ye siyasi iktidarını kaybettirebilir.

Devlet, “benim iktidarımı sorgulama yoksa seni yargı alanında sıkıştırır, ortamı gerginleştirir ve seni sahneden yargı yoluyla atarım” diyor.

PKK ise, “istediklerimi kabul etmezsen savaşı öyle bir yaygınlaştırırım ki benim isteklerimi kabul etmemek senin varlığını sona erdirir”  diyor.

AKP ise bu ikili sıkıştırma içinde kendine manevra alanları açabilmek için ürkek hamleler yapıyor ama hamlelerinin sonunu getiremiyor.

Kararlı  bir sesle “barıştan ve demokrasiden taviz vermem” diyemiyor.

Çünkü devlet ve PKK varlıklarını sürdürebilmek için kimsenin oyuna muhtaç değil ama AKP hem Türklerden hem de Kürtlerden oy almak zorunda, ortam gerginleştiğinde iki tarafı birden memnun etmek çok daha zorlaşıyor ve AKP yalpalıyor.

Bu kadar çok kan aktığında öyle bir nefret dalgası kabarıyor ki iki tarafta da “öldürelim” çığlıkları yükseliyor.

Özellikle Türk ve Kürt gençleri “intikam” isteğinin şehvetine kapılmış halde, “düşmanlarını” yenebilmek için her şeyden vazgeçmeye hazır gözüküyorlar.

İşin en garibi bin yıldır birlikte yaşayan bu iki kavim birbirlerini hiç tanımıyorlar, iki taraf da kendi öfkesinin diğer tarafı sindirebileceğini sanıyor.

Öldürmek sözkonusu olduğunda ve herhangi bir “otorite” öldürme izni verdiğinde iki yanda da gözünü kırpmadan öldürecek çok adam çıkar.

Ölüm, bu topraklarda yaşayanlara “hayattan” daha çekici gözüküyor.

Dünyadan kopuk, şiddet içinde büyümüş Türk ve Kürt gençleri bugün kanlı bir “iç savaşı” istiyor, son bir hesaplaşma için ülkenin mezbahaya dönmesini, insanların sokaklarda birbirlerini kesmesini arzuluyor.

İstediklerinin gerçekleşmesi halinde neler yaşanacağını, ölenlerin arasında kendi annelerinin, babalarının, sevgililerinin, arkadaşlarının da bulunacağını bir türlü kavrayamadıklarından bu “son hesaplaşmanın” yaşanmasını bekliyorlar.

Bir iç  savaş yaşarsak, bunun sonucunda ne bugünkü Kemalist devlet, ne AKP, ne de PKK kalır; bu üçünün de içinde yer almayacağı yeni bir Türkiye kurulur ve yeni siyasi dengeler oluşur.

Böyle bir savaşı kışkırtan her kurum aslında intihar eder.

Ama asıl  önemli olanı bu değil.

Önemli olan, çok insan ölür böyle bir savaşta.

Bu savaşı kim önleyebilir peki?

Bunu önlemek bugün muhafazakârlara, demokratlara ve PKK dışındaki Kürtlere düşüyor, bu üçü biraraya geldiğinde Türkiye’deki en kalabalık ve en büyük güç oluşuyor, ırkçı bir öfkeden kendilerini kurtarıp, cesaretle “barışa” sahip çıkarlarsa belayı atlatırız.

Böyle bir “barış birliği”, içerde ve “dışarıda” bu savaşı isteyecek olanları durdurur.

Ben böyle bir barış birliğinin kurulabileceğinden, bu ülkenin “ölüme”  teslim olmayacağından ümitliyim, iki tarafta da çocuklarının yaşamasını  “intikam isteğinden” daha önemli görecek kalabalıklar var.

AKP de zikzaklar çizmek yerine bu “birliğe” kararlı bir şekilde katılır ve demokratik hamlelerini derhal yaparsa hem kendini kurtarır hem cepheyi güçlendirir.

Devlet ve PKK hamlelerini yaptı, sıra şimdi bu “barış birliğinde”, onların hamlesi kaderimizi belirleyecek.

ahmetaltan111@gmail.com