Ahmet ALTAN yazıları...........

  • 97 Cevap
  • 50828 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #15 : 14 Ağustos 2008, 01:21:08 ÖS 13 »
Çocuklar ve din...

     Dindar olmak isterdim. Dini bilmek isterdim. İsterdim ki bana inanmayacak, benden kuşku duyacak insanlara, onların inanacağı ayetlerle, hadislerle seslenebileyim.



Eminim ki kutsal kitapların, kutsal sözlerin bir yerinde “din adına gösterişi” lanetleyen bir cümle vardır.

O cümleyi bilebilmek isterdim.

Ve, onlara o cümleyi söyleyebilmek isterdim.

Bir dağın yamacındaki bir binaya küçük kızları doldurup onlara Kuran öğretmeye kalkmanın bir amacı vardır.

Nedir o amaç?

O çocukları hayatın kötülüklerinden korumak mı?

Allah’ın büyüklüğünü onlara anlatmak mı?

Onlara cennete giden yolu göstermek mi?

Peki, o çocukları ölümden korumayı hiç düşünmeyen biri, onları hayatın kötülüklerinden koruyabilir mi?

Hayatın kötülüklerinden biri, çocukların hayatını hiçe saymak değil mi?

Dindar olmak isterdim.

Dini bilmek isterdim.

Asıl ibadetin, çocukları iyi ve güvenli yaşatmak olduğunu söyleme hakkına sahip olmak isterdim.

Yaptığın binaya aldırmadan Kuran dersi vermenin bir “şekil”, bir “gösteriş”, bir “günah” olduğunu söyleyebilecek bir bilgim, dağarcığımda söylediğime şahit gösterebileceğim “kutsal” bir cümle bulunsun isterdim.

Öyle bir bilgim yok.

Öyle bir cümle bilmiyorum.

Ne kadar çaresizim.

Bir günahkâra niçin inansınlar?

Bir günahkârın, günah bulduğuna onlar niçin “günah” desinler?

Ama içimden, ta derinimden o kadar eminim ki o çocukları o binaya sokmanın günah olduğuna.

Hiçbir ibadetin bu günahı silemeyeceğine o kadar eminim ki...

Ve, ben bunu anlatamadığım için o kadar çaresizim ki.

Ben dinden hiç korkmadım.

Ben dindarlardan hiç korkmadım.

Ama dini sadece bir şekil, bir gösteriş sananlar hep ürküttü beni.

“Din öyle bir şey değil,” diye bağırmak istedim.

Din öyle bir şey değil.

Din gösteriş değil.

Biliyorum, bunu söylemeye benim hakkım yok.

Ben bunu söyleyemem.

Ama dindar olmasam da ta içimden, ta derinimden biliyorum, “kul kula emanettir” ve biliyorum, “ibadet, sana emanet edileni korumakla başlar.”

O çocukları korumayan herkes, o binanın sağlam olmasını sağlamayan herkes, “dinin gösterişçiliği” tarafından mahkûm edilmekten korktuğu için o binayı kapatmayan herkes günahkârdır bence.

Ben dindar olmak isterdim.

Dini bilmek isterdim.

“Din adına yapılan her gösteriş, sevabı şekilde her arayan her davranış, insanı günaha götürür,” diyebilmek isterdim.

Bunu diyebilmek isterdim gerçekten, buna bütün kalbimle inanıyorum çünkü.

O çocukları öldürdüler.

Kazanacakları sevabı, çocukların hayatından daha fazla düşündükleri için öldürdüler.

Ve, o kadar çoklar ki...

Kimse o çocukları korumaya gitmedi.

Kimse o binayı kapatmadı.

Bunu yapmaya kalkana “dinsiz” diyeceklerdi çünkü.

“Asıl dindar, o binayı kapatacak cesarete ve dürüstlüğe sahip olandır” diyebilmek isterdim.

Ama diyemem ki...

Kim bana inanır?

Hangi dindar inanır bana?

Kutsal bir cümle bilmiyorum ki...

Tanrıya inanmasam da tanrıyla ilgili bir sezgim var ama benim.

Onun “benim yarattıklarımı koruyun, birbirinizi koruyun” diyeceğine eminim.

Böyle bir dua bilseydim, ben o duayı ederdim.

“Diğer kullarımı sevmeden, beni sevemezsiniz” diyeceğine eminim.

Bundan eminim.

Eğer varsa, O, benim bundan emin olduğumu biliyor.

Benim hiçbir dindara din anlatmaya hakkım yok.

Cahilim ve inançsızım.

Ama inansaydım ve bilseydim, “en büyük ibadetin insanları, çocukları korumak” olduğunu söyleyen bir cümle bulurdum.

Ve inansaydım ve bunu söylemeye hakkım olsaydı, ben hayatım boyunca bu cümleyi tekrarlar, bir tek çocuk ölmesin diye dinimden vazgeçmeye, onu kızdırmaya, en ağır cezalarla cezalandırılmaya razı olurdum.

Ve, bunun en büyük ibadet olduğuna ve bunun O’na duyulan en büyük sevgi olduğuna iman ederdim.

Ve, hiç kimse inanmasa da O buna inanırdı.

 

Ahmet Altan




*

BaD-ı SaBa

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #16 : 16 Ağustos 2008, 06:01:33 ÖS 18 »
Yavaşlık

Ahmet Altan
 
   


Milan Kundera, Yavaşlık isimli kitabında bu “hız dünyasında” yavaşlığın erdemlerini anlatır.



Hatırlamak için yavaşlarız ona göre.



Unutmak içinse hızlanırız.



Gözden kaçırdığı bir ayrıntıyı yeniden gözünün önüne getirmek, o anı yeniden zihninde şekillendirmek isteyen birinin adımlarının yavaşladığını fark ederiz.



Kendisini rahatsız eden bir gerçeğin hayalinden kurtulmaya uğraşan biri ise adımlarını hızlandırır.



Yaşama biçimimiz de öyle değil midir?



Geçmişi anımsamak, onu tekrar yaşamak istiyorsak hayatın içinde yavaşça dolaşırız, daha ziyade kendi köşemizde eski duyguları bir daha ele geçirmeye uğraşırız.



Unutmak isteyen biri ise kendini hızlıca hayatın içine fırlatır, o hareketli temponun istenmeyen anıları silmesini bekler.



Bu, insanlar için doğrudur herhalde.



Ama söz konusu Türkiye devleti ve siyaseti olduğunda, insanlara ait bu “yavaşlık” teorisi tam tersine döner.



Biz yavaşlayarak unutmaya uğraşırız.



Yavaşlarız ve yavaşlatırız.



Bizim âlemimizde yavaşlık unutkanlığı getirir.



Buna inanırız.



Yavaşlık neredeyse bir “virtüöz” becerisiyle kullanılır.



Sadece bugünkü haberlerden ikisine baksak “yavaşlığa” verilen değeri görürüz.



AKP’li bir yönetici CHP tarafından çok ciddi bir biçimde yolsuzlukla suçlanıyor.



Ana muhalefet partisi arka arkaya belgeler yayınlıyor.



Sorular soruyor.



Ve, AKP’li yönetici doyurucu cevaplar veremiyor.



Vermesi de zor gibi görünüyor.



İktidar partisinin, bu kadar önemli bir suçlama karısında “hızla” hareket etmesi, olanı biteni aydınlatması, ya kendi yöneticisine hesap sorması ya da topluma hesap vermesi gerekmez mi?



Gerekir.



Peki, AKP öyle mi yapıyor?



Hayır.



Gayet ağırdan alıyor.



Yavaşça hareket ediyor.



Bu yavaşlığın, yaşananları unutturması için bekliyor sanki.



Hızla tepki vermesinin olayı büyüteceğini, “unutulmaz” hale getireceğini hesap ediyor sanırım.



Kıpırdamıyor bile.



Partiden dişe dokunur bir açıklama yok.



Bir tepki de yok.



CHP’nin elindeki belgelere karşılık bir şey söyleyemiyor.



Kendi yöneticisini de sigaya çekemiyor.



Biraz ışığa yakalanmış bıldırcın şaşkınlığı var hallerinde.



Öyle duruyorlar.



Bu yavaşlık, olayı unutturmaya yetecek mi?



Eskiden olsa belki yeterdi.



Ama bunca gazetenin çıktığı, bunca televizyon kanalının yayın yaptığı bir ülkede artık “yavaşlık” eskisi kadar başarıyla “unutturmayı” beceremiyor.



Aksine, “yavaşlayan” kuşku yaratıyor.



Devlet ise bu konularda AKP’den çok daha başarılı.



Yavaşlıkla çok daha uzun zaman kazanıyor hatta genellikle “unutturmayı” da beceriyor.



Daha doğrusu beceriyordu.



Artık devlet de zorlanıyor.



Önceki gün Ergenekon davası kapsamında emekli bir albay tutuklandı.



Yakalanan albaya baktığınızda, onun adının Susurluk Raporu’nda geçtiğini görüyorsunuz.



Devlet adına “tetikçilik yapan Kürt itirafçılar, albayın “komutanları” olduğunu söylemişler.



Bu tetikçiler, “faili meçhul” olarak kayıtlara geçen birçok cinayetin faili.



Albay da onların komutanı.



Adı biliniyor.



Tanıklar var.



Ama albay, bu olaylarla ilgili iddialar ortaya atıldıktan, kayıtlara geçtikten 12 yıl sonra yakalanıyor ancak.



Buna “yavaşlık” demez misiniz?



Bu süre içinde albayı unutturmayı da başarmışlar.



Eğer albayın Ergenekon’la ilişkisi saptanmasa ya da böyle bir ilişkiden kuşkulanılmasa belki de bütün bu iddialara rağmen ona hiç kimse dokunmayacak.



Ama Ergenekon meselesi “hızlanınca” albay da yakalandı.



Tabii bugüne kadar bu “yavaşlık” sayesinde paçasını kurtaran çok insan oldu.



Yeni olaylara karışmayanların çoğu bir yerlere sinip saklandı, üstlerine devletin böyle işlerde kullandığı o karanlık pelerini örtüldü.



Gözden kaybolup gittiler.



Ama zaman değişiyor.



Türkiye’nin alışkanlıkları ve hızı da değişiyor.



Eskiden yakalanmayanlar şimdi yakalanıyor.



Bu olumlu bir gelişme.



Yaşadığımız bu olumlu aşamada, bundan kendine bir başarı payı çıkarma hakkına sahip iktidar partisi ise yöneticisiyle ilgili yolsuzluk iddiaları karşısında devletin eski refleksini gösteriyor.



Halbuki bunun yürümeyeceğini en iyi kendilerinin bilmesi gerekir.



Bunca tutuklama onların döneminde yapıldı.



Sanırım birisinin onlara hatırlatmasında yarar olacak:



Artık “yavaşlık” olayı unutturmuyor, unutulan “yavaşlayan” oluyor.



AKP, yolsuzluk iddiaları karşısında bu kadar yavaş davranırsa, seçmenleri bu partiyi unutur.



Hem de AKP’nin sandığından daha “hızlı” yapar bunu.


*

Çevrimdışı ...MuVaHHiD...

  • Sabredenleri müjdele !
  • **
  • 193
    • filistineselam
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #17 : 21 Ağustos 2008, 08:36:55 ÖS 20 »
Yeni baştan

20 Ağustos 2008

    Tuhaf memleket burası, tuhaf. Hastalanmış bir yer. Bünyesinde bir tümör var sanki.



Bence o tümör, ordunun ve yargının siyasetteki rolü.



Orduyla yargıyı siyasetten çıkarmadıkça bu ülkeyi düzeltmeye imkân yok.



Ne yaparsanız yapın sürekli ateşlenir burası.



Bu iki kurumun siyasetle ilişkisi, bütün hayatın ritmini bozuyor.



Üstelik siyasetle iç içe olduklarından kendi mesleklerinin gereklerine göre değil, siyasetin gereklerine göre davranıyorlar.



Ve biz hem ordusuz hem yargısız kalıyoruz.



Ordusu olmayan, yargısı olmayan, siyasi bir özgürlüğe alan açamayan sıkışık bir hal alıyoruz.



Şu meşhur Dağlıca baskınını hatırlıyorsunuz değil mi?



Çok kuşku verici bir olaydı o.



İlk önce bütün suç, esir düşen sekiz askerin üstüne yüklendi.



Bizim gazete, durumda bir gariplik olduğunu sezdi.



Olayın üstüne gittik.



Ve gittikçe de, birtakım karışık işlerle karşılaştık.



Baskın yapılacağı önceden biliniyordu.



PKK’lıların geldiği, yığınak yaptığı görülmüştü.



Baskını haber veren istihbarat raporları vardı.



Ama hiçbir önlem alınmamıştı.



Alınmadığı gibi de PKK’nın saldıracağı yolun üstündeki kuvvetler azaltılmış, baskına uğrayacak taburun projektörleri yakılıp açık bir hedef haline getirilmiş, subayların önemli bir kısmı izne gönderilmişti.



Taburun komutanı da düğüne gitmişti.



Ne oldu Dağlıca’da, diye sorduk.



Bugüne dek Genelkurmay Başkanlığı’ndan açık net bir cevap gelmedi.



Onca “hata” nasıl yapıldı, bilen yok.



Genelkurmay, “gerekli önlemler alınmıştı” dedi ama ortada pek bir önlem de gözükmüyordu.



Şimdi bu kuşkulu durumu daha da kuşkulu hale getiren başka bir gerçek çıktı ortaya.



Dağlıca’nın tabur komutanı, daha sonra Ergenekon sanıkları arasına katılacak bir hanımla haberleşiyormuş.



Komutanla, Ergenekon sanığı arasında ciddi bir haberleşme trafiği yaşanmış.



İnanmayacaksınız ama tabur komutanı, tabur mevzilerini ve PKK gözetleme noktalarını gösteren bir fotoğraf göndermiş Ergenekon sanığına.



Üstelik yazışma biçimlerinden, aralarında çok ciddi bir “ideolojik” birliktelik olduğu da seziliyor.



İnsan, dostlarıyla haberleşir, onlar da iyi dostlarmış birbirlerine mektuplar gönderiyorlarmış desek, dünyanın neresinde, hangi tabur komutanı karargâhının fotoğrafını “internet” üzerinden bir tanıdığına gönderir?



Önemli noktaları o fotoğrafın üzerinde işaretler?



Askerlik kurallarına uyar mı bu?



Bir de, tabur komutanının fotoğraflar gönderdiği “yakın dostu” bir Ergenekon sanığı çıkıyor.



Şaşırtıcı bir tesadüf, değil mi?



İnsan, “neler oluyor” diye sormadan edemiyor.



Fevkalade kuşkulu bir baskının hedefi olan bir karakolun komutanı, bir Ergenekon sanığının yakını.



Yazışmaları, Ergenekon dosyasına giriyor.



Ve, Dağlıca ile Ergenekon bir yerde buluşuyor.



Bazen bana öyle geliyor ki bütün “kuşkulu” olayların hepsi, sonunda öyle ya da böyle Ergenekon’la buluşacak.



Baksanıza Dağlıca bile Ergenekon dosyasının içinden çıkıverdi.



Bir ordu siyasetin içinde bulunmamalı.



Hiçbir zararı olmasa bile orduda çok ciddi disiplin zaaflarına yol açıyor siyaset merakı.



Üstelik, karşılaştığımız olaylar “disiplin zaafı” kavramını da çok aşıyor.



Çok başka sorular yaratıyor.



Mesela, orduda daha kaç tane “Ergenekon sanıklarıyla haberleşen” subay var diye merak ediyorsunuz.



Bunlardan kaçı o “dostlarına” gizli kalması gereken belgeler gönderiyor?



Neden ordu bu subaylar hakkında hiçbir önlem almıyor?



Ordu niye Dağlıca konusunda dişe dokunur bir açıklama yapmıyor?



Niye suç o sekiz askerin üstüne yıkılmaya çalışıldı en başta?



Dağlıca ile ilgili bir soruşturma varsa, bu soruşturmanın sonuçları ne oldu?



Soruşturma yoksa, niye yok?



Dağlıca baskının sorumluluğu hangi seviyeye kadar yükseliyor?



Üstleri, Dağlıca komutanının Ergenekon sanıklarıyla haberleştiğini biliyor muydu?



O zaman bilmiyorlarsa şimdi biliyorlar.



Ne yapacaklar?



Bizim ordu, aynı zamanda kendini bir siyasi otorite, hadi daha açık konuşalım bir “iktidar odağı” olarak gördüğünden kimseye hesap vermek zorunda olmadığına inanıyor.



Bu, yanlış bir inanç.



Ordular, toplumlarına hesap verirler.



Onları sağlıklı ve disiplinli tutan da budur zaten.



Türkiye, orduyu ve yargıyı siyasetin dışına çıkartmadığı sürece hastalığına bir çare bulamaz bence.



Her gün yeni bir gariplikle karşılaşırız.



Üstelik de insanların hayatlarını mahveden garipliklerle.

ahmetaltan111@gmail.com

AHMET ALTAN - TARAF
Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk !Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir !

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #18 : 25 Eylül 2008, 12:35:03 ÖÖ 00 »
Ezan
 

Arada bir öğlenleri Kadıköy’deki Osmanağa Camii’nin yanına gidiyorum.

Oradaki müezzinin sesini seviyorum.

Ezanı kendine has bir tarzda, araları biraz uzatarak ve çok güzel okuyor.

Cumaları söyleyişi sanki daha da tatlılaşıyor.

Güzel söylenen ezanı seviyorum.

Benim her öğlen gidip ezan dinlememin bir hediyesi gibi biraz önce gelen bir paketten Ahmet Özhan’ın söylediği ilahilerin başında ezan çıktı.

Şimdi onu dinliyorum.

Bir ney taksiminin ardından ezan başlıyor.

Çocukluğumu hatırlatıyor biraz bana.

Akşam ezanından sonra boşalan kömür kokulu sokaklarda, iyice gölgelenen alacakaranlık kaldırımlarda ağır ağır yürüyerek eve giderdim.

Hep benimle kalacak bir yalnızlığın kokularını, seslerini ve kurşuni rengini içime sindirirdim.

O seslerin içinde ezan da vardı.

Hep de orada kaldı sanırım.

Din, benim gibi mahcup bir sevgiyle uzaktan bakanlara bile huzur verici, insana hem yalnızlığını hem sonsuzluğunu anlatan bir tesirle dokunuyor yaklaştığınızda.

Çok sık olmasa da bazen geceleyin camiye giderim.

Işıklarının çoğu sönmüş, kandil misali birkaç lambayla aydınlanmış o büyük kubbenin altında yalnız başıma otururum.

Öyle otururum.

Her şey sonsuzluğun kuvvetli ışığı altında solgunlaşana kadar halıların üstünde bağdaş kurup beklerim.

Ve, o sonsuzluğu bir yalnızlık içinde hissetmekten hoşlanırım.

Tanrı, evinin kapılarını bazen açar, bazen açmaz bana.

O saatte camiye giremeyeceğimi bana bir hoca efendi ya da bir bekçi söylese de, ben onu tanrının söylediğini düşünürüm.

Kapılar açılmadıysa, “bir kırgınlık var” diye geçiririm içimden.

“Onu kıracak bir şey yaptım, onun için açmıyor kapısını.”

Hiç zorlamam.

“Peki” der ayrılırım.

Bilirim ki o kapılar yeniden açılacaktır.

Bir gece gittiğimde beni buyur edecektir.

Şefkatli bir ses “hadi açayım kapıları” diyecektir.

Bundan hiç kuşkulanmam.

Kendimden kuşkulanırım.

Bir dindar gibi gitmem oraya, ibadete, dua etmeye gitmem.

“Sana inanıyorum” demeye de gitmem.

Bir şey istemeye de gitmem.

O’ndan korkmam, ölümden korkmam, korktuğumdan gitmem oraya.

Hiçbir nedeni yoktur gitmemin.

Giderim sadece.

Kokusunu, ışığını, huzurunu, sonsuzluğunu sevdiğim için giderim.

Söylenmeyen bir ezan duyarım o sessizliğin içinde.

Kömür kokulu sokaklarda dolaşan bir hayali görürüm.

Hayatla ölüm iki küçük çocuk gibi oturur karşıma.

Ben onların başını okşarım.

O benim başımı okşar, öyle hissederim.

Öyle otururum.

Bir şey söylemem O’na.

Ne söyleyeyim?

Kim olduğumu biliyor, günahlarımı biliyor, her şeyi biliyor.

“Sen inançsız birisin, niye geldin evime” demiyor.

O demez.

Bazen kapılarını açıyor.

Bazen onu kıracak bir şey yaptıysam eğer kapılarını açmıyor bana.

Sessizce uzaklaşıyorum.

“Bir dahaki sefere” diyorum, “açacak kapılarını”.

Açmasa da açana kadar gideceğim.

İnançsız biri için tuhaf inançlarım var benim, en açılmayacak gibi görünen kapıların bile çok istersen, samimiyetle istersen, dürüstlükle istersen açılacağına inanırım.

Ve, ne dindarlara yapılan zulmü anlarım, ne de dindarların yaptığı zulmü.

Dinin yanında, çevresinde, içinde bir zulüm olmasın isterim.

İnan ya da inanma ama dine dokun.

Korkulacak bir şey yok.

Türbanlı çocukta da, oruç yiyende de korkulacak bir yan yok.

Korku dinden uzak bence.

Geceleri camiye gittiğimde, o loş ışıkta, sonsuz bir aydınlığın bütün hayatı solgunlaştırdığını gördüğümde korkmam ben.

Kimse korkmaz.

Hayat ve ölüm iki küçük çocuk gibi oturur yanıma.

Onlara gülümserim.

Belli belirsiz bir hüzün, neye olduğunu bilmediğim bir özlem, derin bir şefkat hissederim.

Bir şey söylemem.

Bir şey istemem.

“İnançsız” olduğumu içimden bile geçirmem, yapmam böyle bir kabalık, O da hatırlatmaz zaten.

Öyle otururum.

Bir konuğum ben orada.

Bazen kapısını açar, bazen açmaz.

Yakında gene gideceğim.

Bakalım açacak mı kapılarını.

Yoksa bir “kırgınlık” mı var aramızda...
 
Ahmet ALTAN

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #19 : 25 Eylül 2008, 12:40:58 ÖÖ 00 »
Bu yazıyı okuyunca içimden "hidayete erse ne iyi olur" diye geçirdim yazar için.
"İnançsızım" demesine rağmen acaba kendi içinde bir savaş mı veriyor ? Kimbilir?

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #20 : 25 Eylül 2008, 01:00:19 ÖÖ 01 »

ahmet altanın çocukluk yıllarından kalan izlere bakmak lazım....
dini sevdirmek yada korkutmak...!!!



23 Ekim 2005
Ahmet ALTAN   

Cami ışıklarına bakan çocuk...


Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.


Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.

Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.

Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.

Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...

Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

Allah’ı çok sevmiştim.

Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.

Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.

Ama beni sevmesini isterdim.

İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik.

Beni sevmiyordu.

Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

Tanrı’dan bir beklentim yok.

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.

KAYNAK

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #21 : 25 Eylül 2008, 01:02:51 ÖÖ 01 »
küfrün; "üstünü örtmek" anlamı taşıdığını biliyoruz.
ama adamcağız haykırıyor aslında inandığını ama her nedense inanmamış gibi gözükmek zorunda olduğunu.önce ebu talibe benzettim ama yok değil.
rabbim üstündeki örtüyü kaldırsın inşallah
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #22 : 25 Eylül 2008, 01:11:55 ÖÖ 01 »
istemeden dilime dolandı şu ayetler. yoks ayet alıntılamayı sevmem biliniyor:)

"Ey insan: seni engin kerem sahibi Rabbine karşı aldatan nedir?
O seni yaratan, belini doğrultan ve seni dengeli kılan,
Dilediği biçimde sana şekil veren Rabbine?"

İnfitar suresindendi bu ayetler
cazibesine kapılmak adına tamamını okuyunuz.. lütfen.. hatta arapcasını önden okuyunuz..müthiştir..
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #23 : 25 Eylül 2008, 01:13:02 ÖÖ 01 »


çocuklar ve din yazısında da görüldüğü gibi erdemli bir insan... aslında aklını kullanarak doğru yolu bulabilir.
ama sanki dini güzel temsil eden dindarlardan ziyade dini kötü temsil eden dinci !!! ler yüzünden dine de önyargılı kalıyor ...

rabbim hidayet nasip etsin diyelim...

not : bu konuyu ahmet altan bölümü ile birleştiriyorum bilginize....

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #24 : 25 Eylül 2008, 01:16:50 ÖÖ 01 »
başkasından etkilenmeye de infitar cevap veriyor aslında
dur hepsini ekleyeyim:

1. Gök yarıldığı zaman,     
 
2. Yıldızlar saçıldığı zaman,     
 
3. Denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman,     
 
4. Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,     
 
5. Herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek.     
 
6, 7, 8. Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?     
 
9. Hayır, hayır! Siz hesap ve cezayı yalanlıyorsunuz.     
 
10, 11. Halbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır.     
 
12. Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.     
 
13. Şüphesiz, iyiler Naîm cennetindedirler.     
 
14. Şüphesiz, günahkârlar da cehennemdedirler.     
 
15. Hesap ve ceza günü oraya gireceklerdir.     
 
16. Onlar oradan kaybolup kurtulacak da değillerdir.     
 
17. Hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?     
 
18. Evet, hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?     
 
19. O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.
 
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı sahra

  • ****
  • 1140
  • Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden
    • sahraninkaleminden
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #25 : 25 Eylül 2008, 06:04:41 ÖÖ 06 »
Ahmet Altan a ait son iki yazıyı okuduğumda şunu hissettim,kaç insan yada inanan rabbiyle böyle güzel bir muhabbet kuruyor?O'na bu kadar samimi buluyor kendini?"Bugün açmadıysan kapını vardır bir sebebi,bir dahaki sefere belki"...
Aslında inanmıyorum diyen her insanın tek eksiği yaratılanlardan şahidi bulunmayışıdır diye düşünüyorum.Halam,amcam ailemin içerisinde inanmadığını iddaa eden fakat bir o kadarda bize ve inancımıza saygı  duyan kişiler olunca buna tanık olmam çok mümkün.Halamın ben inanmıyorum derken,başı sıkıştığında bizlerden dua talep etmesi,babama bakarken yada dinlerden ki gözlerindeki sıcaklık ve sevecenlik bunlara bir sebep.kendilerine bile itiraf edemedikleri fakat ansızın dillerinden dökülen arayış veya bulmuş olduklarından sebepsizce kaçışları...Diyeceğim o ki inanmıyorum diyen her yürekte itiraf edilmeyen bir sevgi gizli tutuluyor bence...
Balçıkla karışınca,ruhun duruluğu kalmadı...

Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #26 : 25 Eylül 2008, 11:02:16 ÖÖ 11 »
Ahmet Altan'ın hissettikleri fıtri bir konu aslında. Kendini bu kadar dinleyince içindeki temiz fıtrat Allah'ın varlığını ona haykırıyor. O sadece içindeki duygular ile nefsi ve şeytan arasında gidip geliyor. Allah'ı seviyor bunu kendi de söylüyor zaten. Ama kendisinden bir beklentisi olmasını istemiyor. Her sevgi ispat gerektirir. Ahmet Altan bu sevginin ispatsız olması gerektiğine inanıyor bence. O'nu seviyorum demenin yeteceğini sanıyor belkide. Yada ben onu yanlış anlıyorum.
Dinle ey İsrail!Ey gökler dinleyin, ey yeryüzü kulak ver! RAB’in öfkesi dinmedi, eli kalkmış durumda

*

Çevrimdışı vesâir

  • ****
  • 680
  • I'm muslim don't panic
    • vesair
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #27 : 25 Eylül 2008, 04:12:43 ÖS 16 »
"Din, benim gibi mahcup bir sevgiyle uzaktan bakanlara bile huzur verici, insana hem yalnızlığını hem sonsuzluğunu anlatan bir tesirle dokunuyor yaklaştığınızda...."

"Ve, o sonsuzluğu bir yalnızlık içinde hissetmekten hoşlanırım...."


"Bilirim ki o kapılar yeniden açılacaktır.

Bir gece gittiğimde beni buyur edecektir.

Şefkatli bir ses “hadi açayım kapıları” diyecektir.

Bundan hiç kuşkulanmam.

Kendimden kuşkulanırım.

Bir dindar gibi gitmem oraya, ibadete, dua etmeye gitmem.
........

"Kokusunu, ışığını, huzurunu, sonsuzluğunu sevdiğim için giderim."
**************
 
Ben Mehmet Altan okuyan ,ama Ahmet Altan okumayan biri olarak ..bu yazıları paylaşan arkadaşımıza teşekkür ediyorum ..şuna hiç şüphem yokki özünü farkeden herkez bu gibi hislerle hemhal olmuştur ...Fıtrat yazmış arkadaşımız evet bencede inkar edilemez bir sevgi var ...Rabbim içinmizdeki vesveselerden kurtulup bütünüyle temizlenenlerden eylesin........vesselam

"HAK İLE MEŞGUL OLMAZSAN ,BATIL SENİ İŞGAL EDER"

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #28 : 05 Ekim 2008, 10:32:29 ÖS 22 »


Taraf'tan Genelkurmay'a radikal çıkış


Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan da yazısında bugün aynı konuya değindi..

Bitirin artık bu savaşı...

Bu ülke çocuklarının hesabını sormaz.

Hiç sormadı.

Şimdi Türk çocuklarıyla Kürt çocukları diye ayrılıp karşı karşıya gelenler ölüyor.

Eskiden sağcı solcu diye ayrılıp karşı karşıya gelen çocuklar ölüyordu.

Neredeyse kırk yıldan beri çeşitli sıfatlarla tanımlanan çocukların ölümünü seyrediyoruz.

Hangisinin hesabı soruldu?

Kim hesap verdi?

Onları kışkırtanlar, ölüme yollayanlar, öldürtenler bir defa ortaya çıkarıldı mı?

Bu ülkede çocuklar genç yaşlarında ölmek için doğuyorlar sanki.

O kadar doğal karşılanıyor ki ölümleri...

Kimse şaşırmıyor.

Bana öyle geliyor ki üzülmüyor bile kimse.

Acı değil öfke duyuyoruz, kurtarmak değil intikam almak istiyoruz.

Eğer “karşı taraftan” daha fazla çocuk ölürse insanların içleri yatışacak gibi.

Bakın on beş çocuğun öldüğü aynı karakolda Mayıs ayında altı çocuk daha ölmüştü.

Kimse, o çocukların ölümünün hesabını sordu mu?

Dağlıca baskınının hesabını soran oldu mu?

Mayıs ayındaki Aktütün baskınına sansür geldi.

Dağlıca’nın konuşulması mahkeme kararıyla engellendi.

Halbuki Dağlıca baskını için de, Aktütün baskını için de Meclis komisyonları kurulmalıydı, araştırılmalıydı, çocukların ölümünden sorumlu olanlar ortaya çıkarılmalıydı.

Bunlar yapılmadı.

Bu çocukların ölümünden onların komutanları sorumlu.

Bir ülkede karakollar bu kadar kolay basılıyorsa, o ülkede askeri bir sorun var demektir.

Hatayı yapan kim?

Komutanlardan başka kim olabilir?

Bakın çok garip bir durum var.

Bu çocukları koruyamayan, gerekli önlemleri almayan, yapılan hataların hesabını vermeyen, eksiklikleri gidermeyen komutanlar...

Aynı zamanda savaşın devamını da en çok isteyen insanlar.

Bu savaşı bitirebilecek her demokratik ve barışçı adıma karşı çıkıyorlar.

Emekli komutanlar da “daha başka askerler de ölür” diye demeçler veriyorlar.

Niye sürdürmek istiyorsunuz peki bu savaşı?

Daha fazla çocuk ölsün diye mi?

Bugünkü savaşı kimse kazanamaz.

Kazananı olmayacak bu savaşın.

Sadece çocuklar ölecek.

Ne PKK bir karakolu basıp on beş çocuğu öldürdü diye Kürtlerin sorunu biter...

Ne askeri birlikler PKK’lıları öldürdü diye Türkiye’ye huzur gelir.

Yıllardanberi sürüyor savaş.

Ne oldu?

Söyleyin bana ne oldu?

Kimse kazanabildi mi?

Hayır.

Bu savaşın bitmesi lazım.

Bu ülkenin Kürt vatandaşlarının kendilerini güvende ve özgür hissedecekleri demokratik bir ortamın yaratılması, dağdaki çocukların evlerine dönebilmelerinin sağlanması lazım.

Bu ülke kanıyor.

Hiçbir anlamı olmayan, hiçbir anlamlı sonuca varmayacak bir savaş yüzünden kanıyor.

Üstelik şimdi tehlike daha da büyüyor.

Ege kasabaları, Kürt mahalleleri Türk mahalleleri diye bölünüyor.

Ortalıkta bayraklar dolaşıyor.

Çatışmalar yaşanıyor.

Bir kıvılcımla bütün bölge patlayacak sanki.

Birilerinin böyle bir patlamanın yaşanmasını istediğini de tahmin etmek zor değil.

Maraş’ı, Sivas’ı unutmayın.

Burası özgürleşmesin, demokratikleşmesin, bu gizli askeri yönetim bitmesin diye binlerce insanın ölümüne hiç aldırmayacak birileri var.

Her gün yirmi çocuğun öldüğü günlerde kimsenin kılı kıpırdadı mı?

Darbenin planlarını yaptılar sadece, “biraz daha çocuk ölsün de ortam iyice darbeye hazır olsun” diye beklediler.

Bugün de beklerler.

İnsanları kışkırtırlar.

Öldürtürler.

Hükümetin ve parlamentonun bu savaşı bitirmek üzere duruma el koymasının gerektiği zamanlardayız.

Onlara Ege bölgesinden çok daha ayrıntılı bilgiler geliyordur.

Tehlikeyi bizden daha iyi görüyorlardır.

Çocukların ölümüne aldırmıyorlarsa, kendi geleceklerine aldırsınlar.

Bu ateş bir kıvılcımla bütün Türkiye’ye yayılırsa, onların geleceği de yanacak.

Bu savaşı durdurun artık.

Ölen çocuklarla mutluluğu bulamaz bir ülke.

O çocukları kurtarın.

Öfkeyi unutup acıyı hissedin artık, intikamı bırakıp kurtarmayı isteyin ne olur.

O çocukları da, ülkeyi de, kendinizi de kurtarın.

Durdurun bu Allahın belası savaşı.

Taraf


KAYNAK

*

Çevrimdışı şimal

  • ***
  • 398
Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
« Yanıtla #29 : 05 Ekim 2008, 11:00:20 ÖS 23 »
 İşte yürek dağlayan soru: Bu nasıl karakol?

PKK'nın saldırısına uğrayan Aktütün Karakolu ile ilgili çarpıcı detaylara dikkat çeken bir haber yayınlayan Vatan Gazetesi, 'Bu nasıl Karakol' diye sordu.

'Betondan bir kale gibi olması gereken Aktütün Jandarma Sınır Karakolu derme çatma barakalar ve çadırlardan oluşuyor' diyen gazete 'Böylesine kritik bir noktada, bu kadar tehdide açık bir sınır karakolunu, ABD'lilerin Irak'ta kurduklarına benzer betondan bir kale haline getirmek bu kadar zor mu?' diye sordu.



Farkında mısınız Aktütün Karakolu beşinci kez basıldı

Bir karakol 1992’den bu yana beş defa saldırıya uğruyor, her defasında onlarca şehit veriliyorsa; ortada bazı ihmal ve zaafların olduğu anlamına geliyor. Bu çok ciddi, maliyeti çok ağır bir ihmal değil midir? Hangi bürokrat görevini tam beş defa ihmal edip görevinde kalabilir ki.


Terör yine can aldı. Aktütün Karakolu’na baskın yapan PKK 15 askerimizi şehit etti.

Haber duyulur duyulmaz, PKK’yı lanetleme, askeri yüceltme seansları da başladı. Herkes terör örgütünün kanlı, kirli yüzüne bir defa daha lanet yağdırdı. Güneydoğu’da kahramanca mücadele eden, başarı üstüne başarı kazanan askerimize methiyeler dizildi.

PKK terör örgütünün lanetlenmesi tamam ama askerle ilgili düşüncelere katılmıyorum. Katılmadığım nokta, bu olaydan sonra askerin iyi yönetildiğine, doğru sevk ve idare edilmediğine dair inancımdır.

1992’DEN BERİ HİÇ Mİ ÇÖZÜM YOK

Aktütün Karakolu 1992 den beri teröristlerin saldırısına uğruyor. Bu beşinci saldırı. Verilen şehit sayısı 40’ı geçti. Biz hala oturmuş, kahramanlıktan, yiğitlikten dem vuruyor, bir karakolun 16 yılda niçin beş defa saldırıya uğradığını, hangi ihmaller zincirinin buna çanak tuttuğunu konuşmuyoruz.

Bir karakolun beş defa saldırıya uğraması, her defasında onlarca şehidin verilmesi, orada bazı ihmal ve zaafların olduğu anlamına geliyor. Ya istihbarat ve eğitim yönünden eksiklikler söz konusu ya da Karakolun fiziki konumu onu her türlü saldırıya açık hale getiriyor. Bunun başka izahı olamaz.

ORTADA AĞIR İHMAL VAR

Eğer karakolun fiziki konumu savunmaya müsait değilse, bunun şimdiye kadar tedbirinin alınması, daha stratejik daha korunaklı bir yere taşınması gerekirdi. PKK saldırmış, Türkiye şehit vermiş ama karakolun yeri ile ilgili en küçük bir değişiklik yapılmamış. Bu çok ciddi, maliyeti çok ağır bir ihmal değil midir? Hangi bürokrat görevini tam beş defa ihmal edip görevinde kalabilir?

Baskınla ilgili gelen ilk bilgi ve yapılan ilk açıklamalar teröristlerin Kuzey Irak’tan sızdığını ağır ve uzun menzilli silahlarla baskını gerçekleştirdiklerini gösteriyor. Türkiye kısa bir zaman önce ABD ile anlık istihbarat paylaşımı için anlaşmaya varmış, o zamanki genelkurmay başkanının ifadesiyle örgüt kampları BBG evleri gibi olmuştu. Teröristlerin karakola kadar gelmek için ellerindeki ağır silahlarla uzun ve meşakkatli bir yol kat ettikleri kesin olduğuna göre, ABD uyduları ile askerin elindeki termal kameraların ne işe yaradığını sormak gerekiyor. Bu kadar körlük, bu kadar istihbarat zaafı olur mu?

Kanaatimce, olayın önce güvenlik zaaf ile ilgili yönü tartışılmalı, ilgili zeminlerde bunun hesabı mutlaka sorulmalıdır. Bir karakol beş defa aynı şekilde saldırıya uğruyor her defasında onlarca şehit veriliyorsa kimse kahramanlık, yiğitlik, kararlılık hikâyeleri ile Türk toplumunu avutamaz. Dağlıca baskınında da aynı ihmaller zinciri, fidan gibi gençlerimizin heder olmasına vesile oldu.

Bir ülke, gizli-açık bir saldırı ile karşı karşıya ise, şehit de, gazi de çıkaracaktır. Bunda yadırganacak bir şey yok. Kimse kayıp veriyoruz diye vatan toprağının parçalanmasına göz yumamaz. Ama askeri yönetenlerin görevi, kendilerine teslim edilen bu çocukların hayatını sonuna kadar korumak, gerekli tedbirleri en ince teferruatına kadar almak zorunda olmalarıdır. Bu olayda yeterli hassasiyetin gösterilmediği, olayın basına yansıyış biçiminden de bellidir. Akşam televizyonlar önce Aktütün Karakolu’na üç saat taciz ateşi yapıldığını, askerlerin karşılık vermesi üzerine teröristlerin Kuzey Irak’a doğru kaçtığını ve takip edilmekte olduklarını haber verdiler. Sabah ise, haberin mahiyetini değiştirerek, 15 askerimizin şehit olduğunu 23 PKK’lının öldürüldüğünü söylediler. İki haber arasındaki uçurum, bölgeden doğru dürüst bir iletişim ağının bile olmadığını gösteriyor. Ki bu da ayrı bir zaaftır.

Bu bakımdan güneydoğu’daki terör mücadelesi mutlaka denetlenmeli, siyasi otorite bu eksikliklerin üzerine giderek, sorumluları hakkında gerekli idari ve cezai işlemi yapmalıdır. Böyle bir denetimin askerin moralini bozarak, terör mücadelesine zarar vereceğini söyleyenler çıkabilir. Bu doğru değildir. Askerin ve milletin moralini bozan her gün Güneydoğu’dan gelen şehit cenazeleridir. Terör mücadelesine asıl zarar veren budur.

TEZKEREYE MESAJI MI

Diğer yandan eylemin tezkere, yerel seçimler, Altınova provokasyonu ve DTP’nin kapatılması gündemdeyken icra edilmesi, eylemin hedefleri üzerinde kafa yormamızı gerekli kılıyor. Zira, eylemin sadece birkaç askerimizi şehit etmekten ibaret olmadığı, onların üzerinden başka hedefler içerdiği bir hakikattir. Bu hedef tespit edilmeden yapılacak hamleler Türkiye’yi terör örgütünün tuzağına düşürebilir. Ben, terör örgütünün bu eylemle hem Altınova’daki gerilime katkıda bulunmak, hem de AYM’de yakında karara bağlanacak DTP davasına tesir etmek için yapıldığı kanaatindeyim. Böyle bir eylemin, infiale sebebiyet vereceği, Altınova’da başlayıp, gittikçe yaygınlaşan etnik gerilim havası, DTP’nin kapatılması için gerekli psikolojik zemini sağlayacağı muhakkaktır.

HEP AYNI OYUN

Karşı hamlenin terör örgütünün istediği biçimde olması, Güneydoğu’da mevzi kaybeden PKK’nın bugüne kadar yürüttüğü –dışlanan, ötekileştirilen- mazlum halk söylemini güçlendirecek, Kürt vatandaşlarımıza demokratik yollar kapalı düşüncesini pekiştirecektir. PKK’ya ölümcül darbenin dağda değil, şehirde vurulacağı bir gerçektir. Onun için karşı hamleyi yapmakla mükellef olanların ortak aklı harekete geçirmelerini gerekli kılan bir dönemdeyiz. Karşı hamle akılla, sağduyu ile atılırsa PKK dağda yediğinden daha sert bir tokadı şehirde yemiş olur. Bunu yapmak için biraz akıl, biraz sağduyu, biraz cesaret yeter.

Vatan ve Taraf