Ahmet Taşgetiren Yazıları ...

  • 62 Cevap
  • 35603 Görüntüleme

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı ...MuVaHHiD...

  • Sabredenleri müjdele !
  • **
  • 193
    • filistineselam
Saadet: Farkı anlatmak
« Yanıtla #60 : 29 Ekim 2008, 12:03:53 ÖS 12 »
Saadet Partisi, bundan böyle Numan Kurtulmuş'un liderliğinde yürüyecek. Numan Kurtulmuş'un "lider" haline gelişi, kadim kadrolarla ilişkilerin ahenkli akışı vs. gibi birçok konu yanında, belki en önemli mesele, "Saadet'in farkını anlatmak"tır.
 
Saadet çizgisinin "özgün" bir sese sahip olduğu kuşkusuzdur. Ben, böyle özgün bir sesin Türkiye için çok önemli olduğuna inananlardanım. O damar, Osmanlı'nın çözülüş zamanlarından beri, ana kurtuluş tezlerinden birini oluşturmuştur ve böyle bir damarın oluşumu, toplumsal bir zemin olmadan mümkün olamaz. Bugün AK Parti'nin de bir boyutuyla o damarla bağlantılı olduğu açıktır.

Ancak AK Parti, o damar içinde konjonktürel olarak başkalaşmış bir siyasi yapıdır da. Ak Parti'nin, o damar içindeki öz eleştirinin ürünü olduğunu vurgulayarak geliyoruz. Ancak, öz eleştiri, mutlak surette, doğrunun, gerçeğin bulunduğu, eskinin de mutlak surette terk edilmesi gereğini doğurduğu anlamına gelmez. Bir ara CHP lideri Baykal kalktı, Türkiye'nin çıkarlarını savunmaktaki duyarlılığına atıfta bulunarak, "Erbakan'ın milliciliği önemliymiş" dedi.

Aynen böyle, bir gün o damarın "milliciliği" arınır, bir başka gün "İslamcılığı", bir başka gün, "faiz karşıtlığı", "milli ekonomi" duyarlılığı, bir başka gün "anti emperyalistliği", "Batı'ya yönelik eleştirileri..." vs... "Farkı anlatmak" konusundaki hassasiyetim, bir ara Refah - Saadet çizgisinin değerlendirme ve tezlerinin "marjinal - uçuk" hale gelmiş görüntüsüne yeniden düşmeme uyarısı ile alakalıdır.

Öyle bir dönem oldu ki Refah değerlendirme ve tezleri, geniş toplum kesimlerinde gülümseme ile karşılanmaya başlandı. Toplum bizim derin analizlerimizi anlamamış, şu bu olmuş olabilir, ama sonuçta siyasette iş gelip "toplumsal algı"ya dayanıyor. Ve siyasetçinin, mesajlarının doğru algılanması ve sahiplenilmesini sağlamak gibi bir görevi bulunuyor. Sanırım, Saadet'in "farkı anlatma" konusunda en önemli önceliği AK Parti konusunda bulunuyor.

Şu söylenebilir: Saadet kadroları ile AK Parti kadroları, yaşama tarzları itibariyle birbirinden çok farklı sayılmazlar. Müşterek bir ortamda, onları benzeri tavırlar içinde görürsünüz. Ama siyasette farklılaşmışlardır. AK Parti'nin oluşumunda "reel politik" değerlendirmesinin çok baskın bir etkiye sahip olduğunu biliyoruz. Özellikle uluslar arası ilişkilerde reel - politik tutum, AK Parti'nin ABD ve AB ile ilişkilerini Saadet'ten farklılaştırmıştır.

Saadet'in bu alana yönelik zaman zaman sert eleştirilerle yol aldığını da biliyoruz. Burada, Saadet, Batı'ya karşı kökten ve ideolojik reddedişler ile, olmazsa olmaz ilişkilerin dayattığı reel politik arasında nasıl bir denge kuracağını, ve tabii bu alanda AK Parti ile farkının ne olacağını belirlemek zorunda. Saadet ile AK Parti'nin en önemli farkı, "halkla buluşma" noktasında ortaya çıkıyor. Bir ara Erbakan Hoca'ya sormuştum: "AK Parti'nin Refah'tan - Fazilet'ten çok daha fazla oy almış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sizde eksik olan ne, onlarda fazla olan ne?" diye... Bence bu soru, hâlâ ortada duruyor. Belki de bu sorunun cevabı "İnsanlara anladığı dilden konuş" özdeyişinde yatıyor. Bu da "halkla iletişim"in reel- politiği olmalı. Tabii ki, halka, zaman zaman onun gündelik duyuşlarını aşan idealler - ufuklar sunabilirsiniz, ama onu bile halkın yüreğine ulaştırabilmenin bir yolunu bulmak, siyasetin olmazsa olmazıdır.

Türkiye'ye, dış politika, ekonomi politika, sosyal politikalar, toplumsal barış için çözüm yolları, özgürlükler, sistem - toplum ilişkisindeki sancılar alanında anlamlı projeler sunmak gerekiyor. Bu, 2000'li yıllarda da Türkiye'nin acil ihtiyacı olarak duruyor. Türkiye hâlâ laikliğin çerçevesini ve Kürt sorunu etrafında toplumsal entegrasyonu tartışıyor. Ve Türkiye'de hâlâ milyonlarca insan açlık sınırının altında...

Saadet, belki de "Biz farklıyız" diye bir sloganla yola çıkacak ama bunun altını halkın anlayabileceği çözüm önerileri ile doldurarak. Ben, Numan Kurtulmuş'un anlaşılabilir, altı dolu, savunması içinde, asla "uçuk" olarak nitelenmeyecek sözlerle, değerlendirmelerle kamuoyu önüne çıkmasını temenni ederim. Saadet'in ESAM gibi kuruluşlarının, çok daha geniş çevrelerden ilmi destekler alarak çok yoğun çabalarla Türkiye için, hatta dünya için çözümler üretecek bir çaba içine girmesi beklenir.

İnsan istiyor ki, Türkiye'den de diyelim şu "küresel kriz"e bir yorum gelsin. Bunu en iyi yapacak olan, Saadet'in kültür zeminidir. Numan Kurtulmuş'a ağır bir yük yüklediğimin farkındayım, doğrusu böyle bir yüke talip olarak yola çıktığına inanmak istiyorum. Allah yardımcısı olsun.
 
Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk !Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir !

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
CHP-Haberal riski
« Yanıtla #61 : 12 Nisan 2011, 05:56:40 ÖS 17 »
CHP-Haberal riski
Ergenekon sanığı Mehmet Haberal ile CHP'nin ilişkisi başından beri çok ilgi çekiyor.

Aslında Haberal, Demirel-Cindoruk çizgisinde bir insan.

Sonuçta bir tıp adamı ama Patalya toplantıları ile siyasetle de iç içe.

Ama yakın zamana kadar onun CHP'ye yakınlığına dair bir görüntü mevcut değildi.

Onun Ergenekon davası içine girmesi, Haberal'ı tıp adamlığından çok Türkiye'deki yönetim kavgasının parçası haline getirdi.

Ergenekon, parti politikasından daha derin bir şeydir ve Haberal, tam da o noktada misyon sahibi olmaktan yargılanıyor.

Ergenekon derinliğinin, bir suç halinde yargı huzuruna çıkması da Türkiye için çok anlamlı. Çünkü Ergenekon, yargı huzuruna getirilinceye kadar, Türkiye'nin sahibi gibi gördüğü ve bu noktada darbe dahil operasyonlar yaptığı farz edilen bir derin yapılanma.

O derin yapılanma, Türkiye'nin rayından çıktığına ve sandık yoluyla bunun önlenemediğine, hatta sandığın raydan çıkmayı hızlandırdığına inanıldığı bir noktada devreye giriyor ve zinde güçler eliyle rota düzeltiyor!

Haberal böyle bir yapılanmanın neresinde bulunuyor?

Bu, sanıyorum Ergenekon davaları devreye girinceye kadar herkesin farkında olduğu bir durum değildi.

Haberal sanık oldu, birdenbire Türkiye gündemine bir "Haberal olgusu" çıktı.

Başlangıçta, "Haberal'a yönelik savunma"nın ekseni onun tıp adamı hüviyeti idi.

Muhtemelen, bu savunma yöntemiyle Haberal'a yönelik takibatın pes edeceği farz ediliyordu.

Ama olmadı. Ergenekon yargısı, bu iddialar üzerine pes etmedi.

Bunun üzerine Haberal'a yönelik farklı bir koruma zırhının geliştiği görüldü.

Tıbbi koruma ile Haberal, hemen hiç cezaevine girmedi.

Ama bence en anlamlı koruma, CHP'den geldi. Önce Baykal savundu onu Meclis Grup kürsüsünden. Ardından Kılıçdaroğlu sürdürdü taa uzaklardan selam göndermeyi...

Nedendi?

Haberal ile CHP liderliği arasındaki bu irtibatın anlamı neydi?

Sonra Cindoruk CHP savunmasına geçti.

Sonra Mesut Yılmaz saf tuttu.

Ve sonra...

Haberal CHP'den aday oldu.

Henüz onun Ergenekon'daki yargılaması devam ediyor.

Belli ki bu bir risk.

CHP bu riski Mustafa Balbay ve Sinan Aygün için de aldı. Ama ben Balbay ve Aygün'ün, medya ve Ankara ticaret dünyası ile bağlantılar dışında, en azından Haberal kadar sembolik bir nitelik taşımadığını düşünüyorum.

Haberal'ın adaylığı çok sembolik nitelik taşıyor gibi geliyor bana.

"Haberal CHP'ye çok oy getireceği için mi aday gösterildi" sorusunun cevabını bu işten anlayan çevrelerin "Evet" şeklinde vereceğini sanmam.

Enver Aysever gibi, gazeteci kimliğinden dolayı, bana göre CHP Parti Meclisi'nde, toplumun nabzını en iyi tutanlardan birisi, "Ergenekon sanıklarının CHP'ye oy getireceğini sanmıyorum" dediğine göre, en azından parti içinde bir kesim, bu işin oy için olmadığından emindir.

Enver Aysever'in ayrıca Haberal ve Aygün'ün adaylığını "Merkez sağın CHP'yi işgal hareketi" gibi değerlendirerek, 12'nci sıradaki adaylığı terk etmesi ve istifa etmesi olaya başka bir anlam katıyor.

Peki ne için?

Baykal ile Kılıçdaroğlu nasıl buluşmuştur Haberal'a kol kanat germede?

CHP Parti Meclisi'nde, Kemal Anadol, Yılmaz Ateş, Şahin Mengü, Önder Sav gibi 40 yıllık CHP'li isimler biçilirken, Haberal'ın adaylığının nasıl karşılandığını doğrusu merak ediyorum.

İçlerinden bir teki, "neden" diye sormamış mıdır?

Herkes bu kadar mı emindir Ergenekon davasından Haberal'ın yüzakı ile çıkacağından?

Herkes bu kadar mı emindir, AK Parti'nin Ergenekon'a kol kanat geren bir CHP'yi, sırf bu ilişki noktasından silkelemeyeceğinden?

Bütün bu sorular, bende Haberal'ın üzerine kapaklanmak için her riskin üstlenileceği çok çok önemli bir sima olduğu düşüncesini oluşturuyor.

Nasıl bir ilişkidir bu?

Demirel'i, Cindoruk'u, CHP'nin eskisini yenisini aynı safta buluşturan nasıl bir ilişkidir bu?

...

Muhtemelen seçilecek Haberal.

Ama bence, Ergenekon davasında sanık olmaktan çok daha fazla gözaltında olacak.

Kendisi ile birlikte CHP'yi de Ergenekon davası ile bağlantılı hale getirecek.

Kılıçdaroğlu'nun "yeni CHP'si", böylece "Sağ"ın Demirel-Cindoruk çizgisi ile eklemlenmiş olacak.

Ergenekon'la Haberal arasında ilişki var mı bilmiyorum, eğer varsa, bu operasyon Ergenekon'un CHP zihnini bile bulandırdığı müthiş bir operasyon olmuş olacak.

 
AHMET TAŞGETİREN

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Ramazan içinde bir hayat..
« Yanıtla #62 : 08 Ağustos 2012, 05:26:36 ÖÖ 05 »
Ramazan içinde bir hayat

Ramazan'la birlikte hayat durmuyor, biliyorum.

Tıpkı namazın, hayatın içinde bir ibadet olması gibi, oruç da, hayatla birlikte yaşanan bir ibadet.

Gerçekte, İslam'ın bütün ibadetleri hayatın içinde yaşanıyor. Yani bir inziva hayatı içinde yaşanan din değil İslam. İbadetle hayatı iç içe geçirmiş ve belki daha doğru ifadeyle, hayatı ibadet duygusu içinde yaşamayı öğreten bir din.

Ne demek bu?

"İbadet", insanın Yaratan'la "Yaratılan varlık" ilişkisini idrak etmesi demek.

Bu ne demek?

Bu da, benim hayatımın her zerresi O'nun lütfu keremi ile ilgilidir demek. Ve ben, bunu idrak ederek hayatımı kurgulamalıyım demek. O'na bakarak, O'nun bana bildirdiği yol haritasını gözeterek yaşamalıyım demek.

İbadetlerin inşa ettiği insan

İbadetler, günlük hayat akışı içinde bu temel ilişkinin unutulmamasını sağlayan uyarıcılardır diye düşünülebilir.

Yani diyelim beş vakit namazla, günün beş vaktinde Rabbin huzuruna dur ve "Ben geldim, ahdime sadıkım, ellerim temiz, yüreğim temiz, geçen zaman aralığında kalbime kirli noktalar düşürmedim, düşenleri ayıkladım ve işte yüce huzurundayım" de.

Oruçla, bir ay süreyle, belirli vakitler arasında en temel insani ihtiyaçlarını, Rabbin çağrısına uyarak devre dışı bırak. Kendini Rabbin rızasına göre tanzim et.

Zekatla, "Ben kazandım" diye övünmeye çok yatkın olduğun mal ile ilişkini hizaya getir, onları sana Rabbin verdi, kazanmak için canını dişine taktığın ve her dirhemini canının yongası gibi çok önemsediğin malının bir bölümünü ayır, hem güzel bir bölümünü ayır, götür, sanki Allah'ın eline veriyormuş gibi bir saygı ile, Rabbin sana zimmetlediği fakir insana ver.

Hac ile bütün statüleri sıfırla ve sanki mahşer iklimine gitmişsin gibi, Rabbin huzurunda hesap verme duygusu yaşa...

Rabbin ile ilişkini unutma.

Rabbini unutma.

Bir an bile O'nun kudret alanı dışına taşabileceğini düşünme.

O her an seninle beraber.

O sana şahdamarından yakın.

Her an O'nu görüyormuş gibi yaşa. Sen O'nu görmüyorsan da O'nun seni gördüğünü bil.

İnsan savrulur, Yaratan uyarır

Yaratan bütün bu temel uyarılara rağmen biliyor ki insan zayıftır ve savrulur. Hayat içindeki ilişkiler savurur onu. Onun için uyarıyor:

"Onlar, ne ticaret ne de alış verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar." (Nur Sûresi, 24/37.)

"Ey inananlar! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın." (Münafikun Sûresi, 63/9.)
Bu şöyle anlaşılabilir:

İnsan, ticaret yaparken de unutmamalı Rabbini, mal ve evlat sevgisi yüreğini kapladığında da unutmamalı.
Bu durumda, namazın dışındaki hayatımızda da Rabbimizle birlikte olma idrakini kuşanmalı, oruçlu olmadığımız zamanlarda da...

Hatta şöyle düşünmeli:

Biraz sonra öğle namazı vakti girecek. Ben Rabbimin huzuruna varacağım. Abdest alacağım. Bir anlamda ellerimi, yüzümü yıkarken, yüreğime düşen kirlerden arınacağım. Hep kirlen ve arın, kirlen ve arın, olur mu bu? Kirlenmemeye itina etmek mümkün değil mi?

Allah buyuruyor:

"Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebut, 29/45)

Peygamberimiz "Utanmıyorsan dilediğini yap" der. Utanmak... Belki de önce Yaratan'dan utanmak gerekir.

Değil mi?

Biz Ramazan'la da Rabbin huzurunda yaşanan bir hayatı kazanmak isteriz. Bu bir sınavdır.