FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...

  • 45 Cevap
  • 23392 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi..."Hatırımız için başınızı açsanız"
« Yanıtla #30 : 23 Ağustos 2008, 12:03:58 ÖS 12 »
"Hatırımız için başınızı açsanız"




Eskiden. Yani diyetlerin bu kadar revaçta olmadığı, parası olan herkesin ya yarı aç, ya da jimnastik/güzellik salonlarında ter dökmediği dönemlerde.

Taş devrine kadar gitmenize gerek yok.

Yani katkı maddeli gıdalar hayatımıza girmemişken.

Her meyve ve sebze kendisi olarak kokarken (dün aldığımız domates balık yemi gibi kokuyordu mesela) insanlar iyi ev sahibi olmak için ısrar etmenin şart olduğuna inanırdı.

Bir bardak daha lütfen, bir tabak. Ay olmaz. Valla hatırım için diye başlayan cümlelerin ardı arkası kesilmezdi. Bayram ise çikolata "hatırım için" iki tane alınır; "sizlerden iyi olmasın üst kat komşumuzda yedim baklavayı" cümlesine rağmen ısrar edilir, "ay olmaz valla tadı ayrı kabı ayrı" cümleleri, ağzındaki baklava tadı henüz gitmemişleri ikna etmeye yetmemişse, "ay hatırım için" denirdi. Hatır bu. Kırılmaz. Ne demişler "hatır için çiğ tavuk yenir."

Hayatımıza diyet girip, doktorların adı "yaşam koçu" olarak ekranımızı ve gazetemizi süslemeye başladığından beri, hiç kimse "iyi ev sahibi olma" oyununu sahneye koymuyor artık. Herkes "teklif var ısrar yok " cümlesinin çağdaşlığında karar kırmış durumda.

Ama teklif var ısrar yok cümlesinin çağdaşlığı daha ziyade yemek içmek için geçerli. Yoksa akla ziyan ne teklifler yaşanıyor. Özellikle başörtülülerden "hatır için" neler isteniyor neler!

Vaka I

Gelin başı yaptırılacak. Randevu alınan kuaför hastalanınca gelin ortada kalıyor. Sanki şehrin yarısı evleniyor diğer yarısı evlenenlerin düğününe gittiği (yani onlar da saçını yaptıracağı) için bir türlü uygun kuaför bulunamıyor. Son çare mahallenin kuaförü. Ama kuaför bir erkek. Gelin adayı tesettürlü. N'olcak şimdi. Kuaför erkek ama kuaförün yardımcısı bir genç kız. Aile rica ediyor. Çırağın yaptığı gelin başına razı olduklarını söylüyor.

Fakat kuaför gelin başını çırağına bırakmamakta kararlı. A olur mu ben kendi ellerimle yaparım. Kızımız tesettürlü deseler de kuaför durumu bir türlü kavrayamıyor. Niye ki. Bu kuaför salonunda nasıl olur da bir gelin başı kendisine rağmen başkasına teklif edilir.

Bir iki üç tekrardan sonra Kuaför Ömer "durumu "anlıyor". Tamam diyor. Herkesi şimdi çıkartıyorum dışarı… Sadece ben olacağım salonda.

Aile zaten senin çıkman gerekiyor cümlesini güç bela kuruyor. Ama kuaför Ömer'de, ailenin sahip olduğu anlam haritası yüklü olmadığı için söylenenlerden hiçbir şey anlamıyor.

Ay aman diyor sonunda kuaför Ömer, hatırım için be. Şu kadar hatırım yok mu nezdinizde. Başka kimse olmayacak bir ben diyorum.

Türkçesi Kuaför Ömer, ilk defa orada gördüğü tesettürlü gelin adayından hatırı için başını açmasını yani kendisine yaptırmasını beklemektedir.

Aile olmayacak bir duaya amin demeye çalıştığını fark edip giderken Kuaför Ömer arkalarından bağırıyor: Anlamadım yani. Burası benim dükkanım yahu. Kamusal alan mı? Ne var bu kadar gocunacak?

Vaka II

Yıllar sonra 84 mezunları olarak bir yemekte bir araya gelmeyi düşünürler. İsimler, adresler… Tertip komitesi hummalı bir çalışma sonunda herkesin adresine ulaşır. Herkesi davet eder.

Üçüncü sınıfta tesettüre girmiş olan arkadaşlarına da ulaşırlar. Türkiye'nin laikçi- dinci diye bir çatışmaya ısındırılmaya çalışıldığı bir ortamda tesettürlü hanım ziyadesiyle mutlu olur arkadaşları tarafından aranmaktan.

Ama bir sorun vardır. Yemek mezun oldukları okulun yemek salonunda düzenlenmiştir.

Başka bir yer ayarlanamaz mı acaba? Benim kıyafetim biliyorsunuz diye mektup yazar tertip komitesine.

Tertip komitesi böyle bir günde, bunca yılın hatırına başını açmayan arkadaşlarına soğuk bir cevap ile karşılık verir. Senin katılmanı çok isterdik. Ancak önceden ayarlandığı için mekanı değiştiremiyoruz çok üzgünüz kabilinden nezaket cümleleri. Beklersiniz yani. Normal olarak. Hayır! Suçlu olan o gecenin hatırı için başını açmayan olmuştur.

Bu hatır için baş açma meselesi bir hayli önemli hale geldi biliyorsunuz. Ulusalcılarımız da yönetici eşlerinin başını Türk halkının "hatırı" için açmasını beklemiyor muydu?!

Belki de diyorum dindarlar yanlış kelimeler kullanıyor. İlişkiler bunun için zayıflıyor. Mesela biz de durmadan hatır için bazılarının daha az dekolte giymesini filan istemeliyiz. Biz hatırımızı ortaya koymadıkça alınıyorlar zahir.

Sadece bu kadar değil. Mesela first ladylerimiz Emine Erdoğan ve Hayrunisa Gül hatırının geçtiği diğer ülke first ladylerinden Türkiye seyahati boyunca tesettüre uygun kıyafetler giymelerini isteyebilirler.

Ne demişler bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var.

(Latife. Sadece latife. Ama durun ya hu! Paranoyanın eşiğinde eğleşen Türkiye, şimdi bu la-tifeden de bambaşka bir anlam çıkarır. Latife yani şaka. Espri. Nerde kaldı gülme efekti!)



YENİ ŞAFAK

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #31 : 23 Ağustos 2008, 12:32:30 ÖS 12 »
Hatır için baş açma olayının bir değişik versiyonu geidi aklıma:
Hatırı sayılır  bir aile oğullarına bir kız beğeniyorlar ama kız tesettürlü.
Yine de istemeye gidiyorlar ve şöyle diyorlar: Kızınızı biz ve oğlumuz çok beğeniyoruz ama
bir isteğimiz olacak:"Acaba bizim için başını açar mı" :-\

*

Çevrimdışı LaEdri

  • *
  • 1004
    • Blog'um
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #32 : 23 Ağustos 2008, 12:46:52 ÖS 12 »
Alıntı
Kızınızı biz ve oğlumuz beğeniyor ama
bir isteğimiz olacak:"Acaba başını açar mı"

Zaten başörtüde hatıra çalışır gönüllüydü.  >:(


*

Çevrimdışı nev

  • **
  • 97
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #33 : 23 Ağustos 2008, 03:22:16 ÖS 15 »
tabiii efendim neden açmasın..
nikahtan sonra açarım oğlunuz için başımı..
sizde bayan sınız yani HELAL neden açmayım saçlarımı sizimi kıracağım derdim...
''İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler''  (enbiya1)

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Yeni israfların "yeni" Müslümanları
« Yanıtla #34 : 03 Ekim 2008, 01:28:32 ÖÖ 01 »
Yeni israfların "yeni" Müslümanları

26 Eylül 2008 Cuma


Akmayan bir yolda kadın ve adam. Akmayan yolda kendilerini biriktire biriktire.

Her şeyi biriktiriyorlar.

Evler, arabalar.

Dolaplara sığmayan kaplar kacaklar.

Askılardan taşan giyecekler.

Buzdolabında türlü ambalajlar içinde bekleyen yiyecekler.

Kadının pırlantaları.

Adamın banka hesapları.

Her şeyi biriktiriyorlar.

Mekanları mal-mülk biriktiriyor, kalpleri hırs ve kin.

Yaşamadan yaşıyorlar.

Biriktirmek için yaşıyorlar.

Biriktirdikçe sığamaz oluyorlar dünyaya.

Kendilerini bile sığdıramadıkları evlerine, misafirler hiç sığmıyor.

Misafir ve ev sahibi.

Hizmet edilen ve hizmet eden.

Evleri 200 metre kareyi geçen her kadın, asla evinde misafir ağırlamak istemiyor.

Hizmet veren olmaya hayır!

Misafirler, nohut oda bakla sofa hanelerde unutuluyor.

Yeni mekanlar eşyaların.

Eşyalar evde baş başa bırakılırken, biriktirmelere doymayan karı –koca yeni birikimler yapmak için bir restoran kapatıyor.

Yeni ilişkiler biriktirmeleri gerekiyor artık.

Evleri, arabaları, giyimleri, kuşamları, yazlıkları, kışlıkları her şey tamam da.

Ah o ilişkiler. Yeterince biriktiremediler.

Geçmişleri beraberlerinde geldiği sürece, hiçbir biriktirme yerini bulmuyor.

Ah diyor kadın. Daha iyi bir muhite taşınmalıyız. Feryal'in kapı komşusu bir milletvekiliymiş. Üst katında ise emekli bir general oturuyormuş. Bu site. Bu sitede komşularımız hiç de bizim ayarımızda değil. Ay hepsi esnaf. Hepsi sonradan görme. Ne demiş eskiler. Ev alma komşu al.Biz ev aldık.Ev güzel. Ama hani komşu alamadık. Yani bu komşular hiç isim sahibi değil. Şöyle daha isim sahibi bir muhitimiz olmalı.Kızlar da büyüdü. Kendim için değil valla.

Adam hak veriyor karısına. Ortağı yakında bakan ile komşu olacak. Herifteki şansa bak. Kedi şansı. Tam dört ayak üstüne düştü. Ev alırken yanında bakanın komşuluğu armağan.

Böyle olmayacaktı. Gözüne birini kestirmeliydi. Acaba kimin komşusu olmayı planlasaydı. Acaba kimin?

Halis Toprak'ın Londra'daki malikanesi satıldı haberine ilişiyor gözü. Kazak iş adamı almış. Acaba hangi ünlü ile komşu olabilmek için almıştı o malikaneyi.

Öyle bir komşu bulmalıydı ki kendine "aynı mahalledeniz" cümlesi bütün kapıları açan sihirli anahtar olsun.

Ne demiş atalarımız "ev alma komşu al."

Ev alma komşu al. Komşu komşunun külüne değil ismine, şöhretine muhtaç.

 
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...Ailenin ölümü Askerin ölümü
« Yanıtla #35 : 10 Ekim 2008, 08:40:13 ÖÖ 08 »
Ailenin ölümü Askerin ölümü   
Zor bir hafta geçirdik.

Harflerin gövdesine yüklenmeyecek kadar zor bir hafta.

Hiçbir ölüm bize kendi faniliğimizi hatırlatmıyor artık.

Bunu en çok bu hafta gördük. Genç işadamımın güzeller güzeli üç evladı ile neredeyse bilmediğimiz bir ölüm ile “sele kapılarak” hayatlarını kaybetmesine hepimiz kendi meşrebimize göre üzüldük.

Duyulan “üzüntü” ölümlere koyduğumuz mesafeyi özetliyordu.

Allah geride kalanlara sabrı cemil versin. Bundan sonra benim dualarımda da ailesinden geriye kalan o küçük adam olacak. Çünkü hikayesine tanık olduk, dua etmek bizim için bir borçtur artık. Rabbim kalbini geniş eylesin.

Ailenin ölümü ile askerin ölümü, geçen haftanın ölümlerini özetleyen cümle. Ölümü ne kadar seküler ve sınıfçı bir bakış açısı değerlendirdiğimizi bu iki ölüm haberi en net şekilde ortaya koydu.

Fakirin hikayesi kadar ölümü de uzak. Zengin ne kadar uzak olursa olsun her zaman “burada”.

Yıllardır hanesine ateş düşmemiş mahalle kalmadı Türkiye'de.

'Şehit'i olmayan sülale yok neredeyse.

Cümleyi düzeltmeliyim.

Düzeltmeliyim çünkü bütün bu cümleler sadece “öteki Türkiye”yi anlatıyor. Hayatı değil de sadece “ölümü” haber değeri taşıyan “öteki Türkiyelileri”.

Klişe cümleler üzüntülerin ne kadar yalan ve yavan olduğunu imliyor çünkü. Ne yazarsak yazalım geride kalanların tek bir dakikasındaki ıstırabı bile tasvir etmez bizim kurduğumuz o aciz cümleler.

Beni en çok üzen bir gazetecinin, “o şehit çocukların hikayesini bilmek istiyorum, kimdi onlar, hangi şarkıları seviyor, nelere üzülüyorlardı” cümlesi oldu.

Bu çocuklar vatan beklerken öldüğü için mi hikayesini merak ediyoruz.

Oysa onların hikayelerini esas yaşarken merak etmeliyiz.

Hadi itiraf edelim. Hiç kimsenin hikayesine hakiki acılarına empati besleyip; o acılara teselli niyetine, şifa niyetine, çözüm gayretiyle kulak vermiyoruz. Göz teması kurmuyoruz.

Dizi film patlamasını başka neyle açıklayacaksınız!?

Kendi hikayemizin yerine sanal olanın hikayesini koyuyoruz. O değmeyen, dokunmayan bulaşmayan acılarla; kendi acılarımızı, ter kokan kan kokan acılarımızı değiş-tokuş ediyoruz. Gerçek ile sanal yer değiştirince ve sanal bir saat içinde tüketebilen acı olunca, kendi acılarımızı da tükettiğimizi sanıyoruz. Hiç olmazsa bir saatliğine.

Başkalarının hikayelerini tüketen Türkiye'yi fark etmekte gecikmedi yapımcılar. Arka arkaya iki üç dizi giriyor pekçok kanalda. Saatte kaç dizi seyrediyor Türk halkı hiç merak ettiniz mi? Bütün o seyrettiklerinden ne anlıyor?

Durum o kadar vahim ki, kendi acılarının yerine sanal olanın acılarını koyma eşiği çoktan geçildi. Şimdi kendisini tamamen unutmuş bir şekilde sanal olanın acısını öteki sanal ile gidermeye çalışıyor halkın büyük bir çoğunluğu. Geri kalanlar ise filimde boş kalan yere kendisinin çağrılmasını bekliyor.

Türk halkı gerçeği saf gerçek olarak idrak edemediği için haberlerin dili de gittikçe hikayeleşiyor. Haberlerin dili hiç bu kadar dram diline evrilmemişti.

Bu gidiş pek hayra alamet değil. Yanılıyor olmayı ne kadar çok isterim.

Hatırlayınız bir dönem “seslendirilmiş şiirler” eşliğinde hikaye tüketmişti halk. O okunanlar şiir değil hikayemsi metinlerdi.

İnsanımız neden kendini bir “hikayenin” içinde kilitli tutmak istiyor? Dün “seslendirilmiş şiir” modası karşılık veriyordu bu ihtiyaca bugün “dizi hayat”lar.

Sorun şu ki konunun psiko-sosyolojik boyutundan ziyade ekonomik boyutu daha çarpıcı geliyor eli kalem tutanlara.

Geçen hafta ailenin ve askerin ölümüne eşlik eden haberler dizi filmlerin ekonomiye getirdiği “canlılık”tı çünkü.

 

 

FATMA K. BARBAROSOĞLU - YENİŞAFAK

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #36 : 14 Ekim 2008, 09:45:33 ÖÖ 09 »
"Türkiye'nin bütün renkleri" mi?/Türkçe'nin bütün harfleri mi?
Adına türlü okumalar tertip edilmiş "pek kıymetli" yazarlarımız, "AKP organizasyonu" olduğu için Frankfurt Kitap Fuarı'na gitmiyor.

Kim gidiyor?

Kimin gittiği tantanasına esas önümüzdeki günlerde şahit olacağız. Falan var da filan neden yok. Feşmekan resmi konuk olurken ben/sen neden değiliz türünden cümleler edebi kamunun sesinin bastırılmadığı yerlerde bolca duyulacak. Edebi kamunun sesi, üç beş yazarın devam etiği bir kaffe, yayınevi dernek ya da telefon konuşması, e-posta iletişimi şeklinde mi olacak; yoksa pek kıymetli medyamız "a evet bu fevkalade bir zamandır, hiç olmaz ise Frankfurt Kitap Fuarı'nın onur konuğu olmamız hasebiyle baldır bacak magazinini bırakalım da, bu defa edebiyat magazini yapalım” mı diyecek. Göreceğiz.

Bu gün itibariyle Frankfurt "uçuş"ları başlıyor. Aynı şehirde yaşayıp da birbirini göremeyen belki de hiç görmemiş kalemler havaalanında karşılaşacak. Toplu organizasyonların en verimli tarafı buradan mayalanır zaten. Hakiki iletişime ve fikir alışverişine vesile olur aynı zamana ve aynı mekana kayıtlı olmak.

Türkiye onur konuğu olduğu fuar için, "Bütün renkleriyle Türkiye" cümlesini tercih etmiş. Bu sloganı çok doğru bulmadığımı söylemeliyim.

Amerika Birleşik Devletleri barındırmakta olduğu onca etnik kimliği -her ne kadar çorba metaforundan salata tabağı metaforuna geçmiş olsalar da- "Amerikalılık" bilinci etrafında bütünlemeye çalışırken; Avrupa çok kültürlülüğün, kimlik politikalarına yapılan aşırı vurgunun pek verimli olmadığı gerçeğini fark edip geri dönerken, Türkiye'nin ısrarla kendi büyük hikayesini parçalayıcı bir renk ayrışması içinde tanımlamaya gitmesini isabetli bulmuyorum. Mozaik benzetmesi de, Türkiye'de yaşayan insanları "farklı renk"ler imajı etrafında toplanmaya çalışılması da sağlıklı gelmiyor.

Büyük hikaye derken yanlış anlaşılmış olmak istemem. Büyük hikayeden kastım ulusalcı yaklaşımlar değil elbet. Benim büyük hikayem Adem oğlu ve Adem kızı olarak başlıyor. Kürt kimliğine yapılan aşırı vurgu, Alevi kimliğine yapılan aşırı vurgu hiç kimseyi daha değerli yapmıyor. Tam tersine oryantalist yaklaşımın kafese koyup seyreden anlayışına malzeme sunuyor. Elbette herkes kökeniyle barışık, etnik kimliği ile barışık olmalı. Tarihini gidebildiği kadar geriden başlatabilme ve araştırabilme şuuruna sahip olmalı. Kimliğinin ifadesini istediği isimde aşikar kılabilmeli. Böyle olmadığı zaman en erken yaşlardan itibaren çocuklar evde ayrı okulda ayrı bir isimle çağrıldıkları bir ikiliğin içinde buluyorlar kendilerini. Benim itirazım "renk" imajının oryantalist çağrışımlarına.

"Renk" imajına sadece "etnik" kimliğe yaptığı vurgudan dolayı itiraz etmiyorum. Renk daha ziyade görsel sanatlara ait bir imaj. Halbuki adı üstünde onur konuğu olduğumuz yer Frankfurt Kitap Fuarı. Kitap ile renk arasında kurulan ilişki çok dolaylı bir ilişki. Türkiye'nin bütün renklerinden ziyade Türkçe'nin bütün harfleri imajının daha doğru olduğunu düşünüyorum.

"Türkiye'nin bütün renkleri" sloganı edebiyatımızı, düşünce dünyamızı tanıtmaktan ziyade; bu vesile ile "ne kadar çok turist çekebiliriz" faydacılığını öne çıkarıyor. Bu ülke ne çektiyse edebiyatı fazlasıyla araç "sal"laştırmaktan çekti. Bu vesile ile Türk Edebiyatı dünya edebiyatı içinde kendine güçlü bir yer açacak beklentisinin değil de, ülkemize ne kadar turist çekebileceğimizin konuşuluyor olması edebiyat ve düşünce adına utanç verici.

İyi bir okuyucu olduğunu bildiğim Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül'ün; bugün akşam saatlerinde, fuarın resmi açılışı dolayısıyla yapacakları konuşmanın, edebi kamuda siyasetin değil, düşünce ve edebiyatın ağırlık kazanmasına da vesile olmasını temenni ediyorum.

Okuyucularım için ev ödevi:

Daimi okuyucularımdan bir isteğim var. Lütfen Cuma gününe kadar 11.10.2008 tarihli Radikal gazetesinin Cumartesi ilavesinde Fatma Aliye Hanım ile ilgili olarak yapılmış iki söyleşiyi çok dikkatle okuyunuz. Hatta 10.10.2008 tarihli Nur Cintay'ın köşe yazısını da. Çünkü Nur Çintay okuyucular için iyi bir çapraz okuma olduğunu yazıyordu bendenizle ve torunu Suna Selen ile yapılmış söyleşiyi takdim ederken.

Bilincinizi hazırlamak için anahtar kavramı veriyorum: Biyolojik genler mi aidiyetimizi belirler kültürel genlerimiz mi?

Bu konuda Cuma'ya kadar düşünün lütfen. (Bu arada Radikal de ilavesini internette yayınlamış olur. Biliyorsunuz adı geçen gazete eklerini birkaç gün sonra yayınlıyor internet ortamında)

Özellikle akademik dünyanın bu söyleşileri kaydetmesini istiyorum. Mehmet Akif Ersoy'un Türkiye Komünist Partisi Genel Başkanı olan torununun İstiklal Marşı'na karşı olan tutumundan başlayarak torunlar ve büyük aileleri hakkında bir anlam haritasının çıkarılması "kendimizi" daha iyi görmemiz sağlayacak diye düşünüyorum.

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #37 : 21 Ekim 2008, 04:49:40 ÖS 16 »
Frankfurt İzlenimleri/ Şikayeti eleştiri sanan yazar: Orhan Pamuk

İTO'nun davetlisi olarak 65 kişilik bir grubun içinde Frankfurt'a vasıl olduk. Çoğunluğunu iş adamlarının oluşturduğu gezide biz ancak birkaç yazar idik.

İTO sadece yazar ve akademisyenleri değil, Eminönü Matbaa Lisesi'nin müdürünü ve birkaç doktora öğrencisini de guruba dahil etmişti. Açık söylemek gerekirse, ben bu seyahate çok gönülsüz katıldım. Eşimin ısrarı olmasaydı katılmayı hiç düşünmezdim. Ama o "senin görmen çok önemli" diyerek beni ikna etti.

Zihnimde şu soru vardı: Ben niçin İTO ile gidiyorum? Herhangi bir etkinliğim yok. Yayıncılar için hazırlanmış olan bir fuarda ne görebilirim ki? Bu soru gezinin ikinci gününde İTO başkanı Murat Yalçıntaş'ın açılış konuşmasından itibaren "iyi ki İTO ile gelmişim" e dönüştü. Bu dönüşümün her anının sizinle daha sonra paylaşmayı düşünüyorum.

İTO'nun fuar görevlileri tarafından, havaalanından doğrudan resmi açılışın yapılacağı kongre salonunu gitme ihtimali olduğu için,fazla spor kıyafetler tercih etmemiz gerektiği hatırlatıldı.

Biz açılış konuşmasının yapılacağı salona alınmayı beklerken, konuşmaların naklen yayınlanacağı dev ekranlı bir salona ancak davetiyelerimizi göstererek girebildik.(Ki bu bizim açımızdan çok daha iyi idi. Salonda olsaydık protokolün bir "dinleyici" olarak yüz ifadesini takip edebilme imkanımız olmayacaktı)Dev ekranlı salona vasıl olmaya çalışırken, Orhan Pamuk ile yüz yüze geldik diyecek kadar yakın mesafede karşılaştık. Biz tebessüm ettik. O işaret parmağı ile gözlüğünü yerine yerleştirdi. Mutmain ya da mesut bir ifadeden ziyade, gergin bir iklimi peşi sıra sürüklüyordu.

Evet bu gerginlik Pamuk'un edebiyatının beslendiği damar. O "kalemi kalbine batıra batıra" yazanlardan değil. Hokkasında mürekkebe eşlik eden bir öfke var daima. öfkesine batırarak yazmayı tercih ediyor. Hayatının renklerini hayatın kendisinden değil kitaplardan, öfkesini içinde biriktirmeye çalıştığı şikayetlerden alıyor. Türkiye'de "Orhancı"lar ve "anti Orhancılar" var. Dünyada ise sadece "Orhancılar" . "Anti Orhancı"lar hiçbir kitabını okumadıklarını söyleyerek ,cımbız ile cümle seçip "kötü" Türkçesinden başlayıp kötü romancılığından çıkıyor.Oysa Orhan Pamuk'un bir zanaatkar olarak romancılığı iyidir.Son romanı ve Öteki Renkler dışında bütün kitaplarını okudum.Cımbız ile çekilip "kötü Türkçe" olarak ifadelendirilen cümlelerini ise onun "üslup hakkı" olduğunu ifade ettim her vesile ile.Yani bendeniz her konuda olduğu gibi meselenin ne "–cı" tarafındayım ne de "antici" tarafında.Fakat adını koyamadığım bir boşluk eşlik etti bana daima.

Adının koyamadığım şeyi, tam da Frankfurt'taki o dev ekrandan Pamuk'un konuşmasını dinlerken fark ettim. Orhan Pamuk'ta eksik olan şey eleştiri.O eleştirmeyi bilmediği için eleştirilmeye de tahammül edemiyor.(1990'ların başında yazdığım Gizli Yüz film ile ilgili eleştiriyi "suyun öte tarafından bana sopa sallıyorlar" diye değerlendirmişti .)Şikayet etmeyi, özelikle kendi ülkesini yabancılara şikayet etmeyi aydın duruşu zannediyor.Ülkesinde konuşacağı konuları "dünya ekranı" için erteliyor. Bir televizyon programında "şimdi romanımı konuşmak isterim eleştirilerimi Frankfurt'ta " dile getireceğim diyebiliyor mesela.Ama onun "eleştiri zannettiği şey" eleştiri değil! Şikayet. Orhan Pamuk sadece şikayet etmeyi biliyor. Eleştiri ile şikayet arasında ise nüans filan değil duruş farkı var. Aydın eleştirir. Eleştirmek için görmek gerekir.Oysa Pamuk görecek kadar hayata karışan biri değil.Dolayısıyla Türkiye'nin yazar olmayı değil tek başına "lobi" olarak kalmayı bir strateji olarak benimsiyor.

Pazarlamanın ne kadar önemli olduğunu dile getirdiği konuşmasında Türkiye'yi Almanlar nezdinde bütün Dünyaya şikayet ederken iyi bir strateji takip ettiğini zannediyor. Bu strateji onun kitaplarının 50 dile çevrilmesini yüz binlerce satmasını sağlıyor ama, mesela sokaklarda her vesile ile bez afişiyle karşılaştığımız Coelho'nun "başarı"sına ulaştırmıyor. Coelho kimseleri şikayet etmeden, "yazarın pop star olarak" portresini çizerek varıyor bu rakamlara.

Yani mesele ille de satmak ise, yazarın ülkesini "satması" gerekmiyor.

Ülkesinin yaralı sırtında merhem değil bıçak gezdirmeyi tercih eden Pamuk ise her türlü nezaketi bir tarafa bırakarak "Türkiye'ye rağmen" bir yazar olduğunu anlatmaya çalışıyor. Hırsı kaleminin de kelamının da önünde . Ne adına? Dünyaya dair bir duyarlılığı var mı mesela Pamuk'un. Bir acısı, endişesi. Hayır. Olmadığı için eleştirel bir bakışı yok zaten.

Özellikle Almanlar ve genelde bütün dünya Türkiye'nin yazarlarına haksızlık ettiğini düşünüyor olabilir. Evet Türkiye yazarlarına haksızlık etmiştir. Şimdi yazarken bile titrediğim Sabahattin Ali mesela.Nasıl öldürüldüğünü yazmayacağım. Bir hiç yüzünden senelerce zindanların karanlığında kelimeleri ard arda dizen Kemal Tahir, "Zindan iki hece Mehmedim lafta/Baba katili ile baban bir safta" diyecek kadar Zindanı içinden ve içerde yaşamış olan Necip Fazıl Kısakürek. Zindanı estetik kodlar ile bezeyip her solcunun hapishaneyi bir durak bilmesini sağlayan Nazım Hikmet.

Bunlar en bilinenleri. Pamuk'un ise "zindan hatıraları" değil, her vesile ile açacağı şık ambalajlı şikayet dosyası var.

Geçen Salı Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül'den edebiyat ağırlıklı bir konuşma beklediğimi yazmıştım. Hatta emindim. Çünkü Cumhurbaşkanının danışmanlarından Prof.Dr.Mustafa İsen çok iyi bir edebiyatçıdır.Ama "kendimizi nasıl tanıtacağız" endişesi baskın çıkınca, Mustafa İsen Bey'in gönlünce hazırlayacağı metinlerden mahrum kalıyoruz. Nasıl olduğumuz endişesi nasıl göründüğümüz telaşına yerini bırakınca; her şey daha karışık,daha müphem oluyor ama asla daha "renkli" olmuyor.

Resepsiyonda eleştirilerimi büyük bir nezaket ve incelikle dinleyen ve "lütfen eleştirmeye devam edin" diyecek kadar samimi bir yakınlık gösteren prof. Dr. Mustafa İsen Bey'e söylediklerimi burada da tekrarlamak istiyorum. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; Pamuk'un her türlü nezaketi aşan konuşması karşısında "savunmacı bir uslübu" benimsememeliydi. Şu kadarını söylemesi yeterliydi:

Yazarların üslubu vardır. Orhan Pamuk da şikayeti bir üslup olarak benimsemeyi ve her vesile ile ülkesine rağmen "var olduğunu" ifade etmeyi kendisine bir yol olarak çizmiş görünüyor. Hatırlatmak isteriz ki, Pamuk ülkesine rağmen "var olmuş" bir yazar değildir. Siz Türk edebiyatından sadece Orhan Pamuk'u tanıyorsunuz ama şu silsileyi bilmenizde fayda var: Tanpınar olmasa idi Orhan Pamuk olmazdı. Yahya Kemal olmasa idi Tanpınar olmazdı. Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak bu yılı Yahya Kemal yılı ilan ettik.

Yazarları ile barışmış bir Türkiye olarak buradayız ve Frankfurt Kitap Fuarının onur konuğu olarak, Dünyanın bütün okuyucularını Türk edebiyatında ağırlamaya yetecek kadar geniş olan edebiyat coğrafyamızda her meşrebi ve her mizacı ağırlamaya hazırız.

Yani ben böyle bir konuşma bekliyordum…





Frankfurt izlenimleri/ Yiğit düştüğü yerden kalkar!
« Yanıtla #38 : 24 Ekim 2008, 09:40:27 ÖÖ 09 »
Frankfurt izlenimleri/ Yiğit düştüğü yerden kalkar!

Salı günü sizlere İTO'nun dantel gibi işlenmiş organizasyonundan bahsetmiştim. Bu gün o dantelin motiflerine geçmek istiyorum.

Yeşilköy Havaalanında, her birimizin eline itina ile hazırlanmış bir dosya verildi. Dosyalarda Almanya ve Frankfurt'la ilgili olarak hazırlanmış bilgilerin yanı sıra günlük program akışı da vardı. Böylece İTO organizasyonunu dahil olan herkes “şimdi ne yapacağım şaşkınlığından ziyade” program yoğunluğundan bir şeyleri kaçırma telaşını ve endişesini yaşadı. Çünkü programda paneller, konserler ve Hikmet Barutçugil ve ekibinin dünyanın en büyük ebru teknesinde hazırlayacağı gösterisi vardı.

Her panel öncesi üç hanımdan oluşan Nazenin grubunun canlı müziğini özellikle anmak isterim.Nermin Kaygusuz klasik kemençe,Ayşegül Kostak Toksoy kanun icra ederken bir taraftan da şarkıları seslendirdiler.Onlara Viyolenseli ile Rüya Kocamemiş eşlik etti.Haza hanımefendi duruşlarına Türk Müziği icrası ne kadar da yakışmıştı.Kültür Bakanlığı standında Türk kahvelerini tatmış olarak gelen Almanlar “canlı müziği” dinleyip gittiler her panel öncesi.Onların bu dinleyişini görmeyen prof.Dr.İlber Ortaylı Fuarda Türklerin yaptığı etkinliklere Almanların katılımının oldukça düşük olduğundan bahsetti.Müzik dinlenirken kulaklık takılı olmadığı için kimin Alman kimin Türk olduğu ilk bakışta fark edilmiyor.

İTO'nun standı gerek hazırlanışı gerek sunumu itibarıyla Fuarın cazibe merkezlerinden birisiydi. İkinci cazibe merkezinin Büyük Şehir Belediyesinin standı olduğunu söylemeliyim. Kültür Bakanlığının bir labirenti andıran tek tip standatları, sloganda vurgusu yapılan “bütün renkleriyle Türkiye” imajını doğrulamaktan ziyade, ne olduğuna karar verememiş, karar veremediği için de, en iyisi muhataplar karar versin diyen bir gizlenmişliği barındırıyordu. Hürriyet'in, İTO'nun ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin stantları ise yekpareliği bozan -iyi ki de bozan- bir kimlik ile kendini görünür kılıyordu.(Arada yekpareliği değiştiren başka standlar da vardır muhakkak.Dikkatimden kaçmış olabileceğini lütfen göz ardı etmeyin.)İTO standında, her daim hazır olan ikramlar kadar, prestij kitapları ve fuar için çok büyük ihtiyacı karşılayan İstanbul silueti ile donatılmış mukavva kutuların çekçekli çanta haline getirilmiş tasarımı da çok dikkat çekti.

Türkiye'nin kitapları ne kadar tanıtıldı bunun meyvelerini önümüdeki günlerde göreceğiz.Ama Kuru kahveci Mehmet Efendi bir marka olarak hem kendi lezzetini hem de bu lezzeti pişiren, Arçelik'in tasarlamış olduğu Türk kahvesi makinesi “Telve'yi ziyadesiyle tanıttı.Genelde beyaz eşya satılırken yanında promosyon olarak o beyaz eşyanın kullanımına uygun paketler verilir ve tavsiyelerde bulunulur.Çamaşır makinesinin yanında verilen deterjan gibi.Ama Kurukahveci Mehmet Efendi kahveleri insanları Arçelik Telve makinalarına yönlendirdi fuar boyunca.Türk kahvesini çok seven Almanların “biz de böyle Türk kahvesi yapabileceğiz öyle mi bu makineler sayesinde” diyen mutluluklarını görmenizi isterdim.

15 Ekim Çarşamba günü öyleden sonra İTO başkanı Murat Yalçıntaş'ın ve devlet bakanı Mehmet Şimşek, Agora standında “Küresel işbirlikleri için yeni seçenekler beklentiler” konulu panel öncesi açılış konuşmalarını gerçekleştirdiler .Daha önce de yazdım Murat Yalçıntaş'ın yapmış olduğu konuşma, İTO ile kitap fuarının bağlantısını çok net bir şekilde kurmamı sağladı. Murat Yalçıntaş İTO olarak bu fuarı çok önemsediklerini ekonomi ile kültürün bağlantısı üzerinden çok net bir şekilde anlattı.Netliğe vurgu yapmamın sebebi, özellikle iş adamlarının sanatın bir üretim olduğunu anlamalarına yapacağı katkıdan dolayı.Her hafta köşe yazısı yazıp,roman ve hikaye yayınladığı halde üstelik bir ödül töreninin arkasından “siz bir yerde çalışmıyorsunuz değil mi?” sorusuna muhatap olmuş olan bizim kuşağın “kara kaderi”, inşallah bundan sonra devam etmeyecek.Başka yazarlara siz bir yerde çalışmıyordunuz sorusunun asla sorulmaması gibi, İslami kesimin yazarlarına da bu soru asla sorulmaz olduğunda, mahallenin değil dünyanın yazarlarıyla buluşmuş olacağız.

Yiğit düştüğü yerden kalkar. İslami kesimin şu an ayağını sağlam basamadığı yerlerin başında sanat geliyor. Bazen un bulunmuyor bazen yağ.Ama en kötüsü kıvamında kavrulmuş helvadan anlayacak damakların azlığı.Onun için sanat ve edebiyat üretimi olmadan ekonomik üretimin tek kanatlı bir kuş olarak kalacağını söyleyen Murat Yalçıntaş'ın konuşmasını bir dönemin bitişi olarak alkışladım.

Hangi dönemin mi?

Habermas demokratikleşme ile birlikte saraydan beslenen “şatafatlı tükekim”in bitişine işaret eder. Demokratikleşme, ortak zevklerin ve estetik anlayışların etrafında gerçekleşecek yeni arz ve taleplerin oluşmasına öncülük etmiştir.Oysa İslami kesim, meşhur babaların sanattan anlayan oğullarına buğz etmiştir bunca yıl.Rüzgar İslami kesimin “medya sahibi” olmasıyla başka türlü esmeye başlar gibi gözükse de bu daha ziyade dışarıdan ithal bir rüzgardır.

Alnı secdeli nice sanatkar ruhlu gencin istek ve hevesi, kendini ifade edebilme şansı bulamadan gençlik yarası olarak içinde kayıtlı kalmıştır. Nice genç hem bir taraftan “paralı adamdan dağlar bile korkar” endişesini taşımış, hem de olur a belki göle çalacak bir kaşık mayayı bize ihsan eden bir ağabey çıkar diye rüyalarını anlatmıştır. Her rüya “hadi oğlum hadi başka bir işin yok mu senin” küçümsenmesi ile bitmiştir. Caminin halılarını değiştirmeyi vazife bilen ağabeyler, bir filmin çevrilmesini, bir romanın yayınlanmasını, bir tiyatro oyunun sahnelenmesini “lüzumsuz” buldu bunca yıl.

Ben o gün orada onların rüyalarını bir defa daha hayra yoracak heyecanı taşıdım. Hem İhsan Taşer Bey'e hem de kayınvalidesini vefatı dolayısıyla fuara daha sonra gelen Erhan Erken bey'e İTO'nun sanat konusunda neler yapabileceğini anlattım.

Sanat'ı destekleyen bir İTO! Rüyam şu. Kabiliyetli bir genç geliyor.İnşa edeceği sanat eserini bir proje olarak sunuyor.Senaryo,roman, resim ya da müzik.Onun o eseri inşa edeceği zamanda ekmek derdine düşmeden sanatını üretebilmesi için İTO ona “yaratıcı sanat bursu” veriyor.Eser tamamlandıktan sonra Türkiye'de ve dünyada tanınması için öncülük ediyor.Mesela.

Benim rüyam bu. Hadi hep beraber hayırdır inşallah diyelim.

Başörtüsünün iğneleri: Bedeli ödenmiştir!

Salı günü, Frankfurt kitap fuarında Türkiyeli kadınların başlarını diğer İslam dünyasının kadınlarına göre daha muhkem bir şekilde örttüğünü bir kez daha gözlemlediğimden bahsetmiştim. Bu muhkemlik bilindiği gibi askeri törenlerde, ordu evlerine girişlerde bile sorun olmuş; MHP'nin "hediyesi" olarak tarihe geçecek başörtüsü "düzeltmesi" ile de resmi çizilerek yumuşatılma yoluna gidilmişti. "Yumuşatma" operasyonu, paradoksal bir şekilde anayasa himayesinde "asla ve kat'a, zinhar" kesinliğine götüren sürecin başlangıcı oldu.

Yumuşatma ifadesini özellikle kullandığımı söylemeliyim. Çünkü "babane tarzı" denilen ve genç kızların asla kabul etmeyeceği baş bağlama şeklinde, dünyaya dair her türlü isteklerden vazgeçilmişliğin, ununu eleyip duvara asmışlığın durağanlığı ve çoğu defa yavaşlıkla doğru orantılı olarak seyreden mutmain bir ifade vardır. Oysa üniversite okumaya talip olan genç kız, diplomasını aldıktan sonra yerinin "dış dünya" olacağını çok iyi bilmektedir. Talip olduğu üniversite diploması ile "durmaya" değil koşmaya hazırlık yapmaktadır. Bu koşuda başı açıklar kadar "dünyalı" olma, ama aynı zamanda ahreti kazanacak bir dünyalı olma hedefi vardır. "Devlet"in isteği olarak önden bağlanması şart koşulan başörtüsünde ise emre amade bir yumuşaklık vardır. Dünyadan vazgeçtim ben, yokmuşum gibi davranın mesajını veren bir teslimiyet.

Başörtülüleri seksen öncesi ve seksen sonrası olarak zamansal bir ayırma işlemine tabi tuttuğumuzda, enflasyonist baskıların ailenin ekonomi gücünü fazla etkilemediği 80 öncesi dönemde, kadınların büyük bir çoğunluğunun "babane" tarzı denilen şekilde başını örttüğünü görürüz. Tüketim toplumu özelliklerine sahip olmayan, daha geleneksel ilişkilerin yer aldığı bir dönemdir bu ve kendisini "ötekine" karşı değil en yakınındakine göre konumlandırma söz konusudur.

Tüketim kodları henüz geçerli olmadığından, ipek başörtülerin gramajları oldukça fazladır. Aslolan çeşitlilik değil dayanıklılıktır çünkü. İster metre işi alınmış olsun, isterse marka alınsın -ki o dönemin tek bir başörtü markası olduğunu hatırlatmaya gerek yok- başörtü yıllarca dayanmaktadır. Gerek başörtüsünün gramajından dolayı kaymama özelliği taşıması sebebiyle, gerekse tesettürlü kadınlar "dış dünya"da fazla vakit geçirmediğinden baştaki örtünün daima muhkem durmasını, yani kaymamasını sağlamak üzere iğneye ihtiyaç duyulmamaktadır.

70'li yılların sonunda başörtüsünü, uçlarını aşağı bırakmayarak boynuna bağlayan ve saçının tek bir telini bile göstermemeye itina gösteren "üniversiteli" denilen örtme tarzı yayılmaya başladı.

"Üniversiteli" bağlama şekliyle, geleneksel kadının eve ait olan konumunun değiştiği imleniyordu. Başını "üniversiteli" tarzında bağlamış kişi, ya öğretmen, eczacı, doktor ya da üniversite öğrencisidir. Başın bu şekilde bağlanması ile bir taraftan "geleneksel kadın" imajına karşı "üniversiteli" imajı oluşturulurken diğer taraftan ev dışındaki zamanın "tebliğ"e uygun olarak yaşandığı da gösterilmiş oluyordu.

Türkiye'deki kadınlar ile yurt dışında bulunan Türkiyeli kadınların aynı tarzda, yani muhkem bir şekilde başlarını örtmelerini, "öteki" nin taarruz ve tacizinden korunurken, konumundan da asla vazgeçmeyen bir direncin ifadesi olarak "okumak" da mümkün.

Türkiye'deki başörtülü kadınların laikçilerin "bunlar ninelerimiz gibi değil" suçlamalarına, liberallerin ise estetik şiddet kodlarını kullanarak verdikleri rükuşluk karnelerine muhatap olmaları, onları başlarını her türlü maddi ya da manevi etkiye karşı korunaklı kılmaya zorluyor. O kadar ki bu muhkemlik, bazen sınırları aşarak başın üstünde ikinci bir baş kadar yüksek ve katı bir yapıya dönüşebiliyor.

İslam dünyasındaki diğer kadınların, özellikle Arap dünyasındaki kadınların kıyafeti ise kamusal alan ayırımını yaşamadıklarının ifadesi. Ev içinde ya da kına gecesi, düğün gibi özel bir günde giyilebilecek bir kıyafetin üstüne almış oldukları abayenin biteviye siyahlığı ile abayenin altından görünen ipekimsi frapan kıyafetler ve kuaförden çıkılmış da kısa bir süreliğine öylesine başın örtülmüş olduğu izlenimini veren baş bağlama şekli...

Türkiyeli kadınların başlarını bu kadar muhkem örtme tarzlarında, tarihi kodların devam ettiği tespitini de yapmak mümkün. Arap dünyasının kadınlarıyla Türkiyeli kadınların başlarını örtme biçimi mukayese edildiğinde, Türk kadınlarında başın iktidarı simgeleyen bir "yücelik" ile örtüldüğü dikkat çeker. Orta Asya bozkırlarında at binip kılıç kuşanan Türk kadının genetik kodları başörtüsü yasaklarına dirençte de ortaya çıkıyor. Türkiyeli kadınlar başlarını örtmenin bedelini günlük hayatın her safhasında ödedikleri için yaşamakta olduklarının etkisiyle başlarındaki örtüyü olabildiğince muhkemleştirerek buradan "iktidar" mesajı vermekteler. Türkiye'deki çeşitli çevreler bu "iktidar" mesajını, iktidarda olan bir siyasi parti ile ilişkilendirme yoluna giderek, kökleri çok daha derinlerde olan bir meseleyi günlük siyasetin sığ ve bulanık sularına çekiyor ve kendilerine taraftar toplama yoluna gidiyor. Bu gidişse meseleye bir düğüm daha atıyor.

Tesettürlü kadınlar kökeni Göktürk kadınlarına kadar uzanan "muktedir kadın" imajını, modern kıyafetler ve özellikle de baş bağlama şekli ile güncelliyor. Belki de "Devlet"in hoşuna gitmeyen, kökü mazide olan bu güç.

 

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #40 : 31 Ekim 2008, 10:00:09 ÖÖ 10 »
way be neymiş şu toplu iğneler :D
bi sosyolojist ancak bu kadar çok şey üretir bi tarzdan :)

Sibelin demir kızıyla örtüşmüş sonucu.
tuttukları için daha bir sağlamlaşıyor ..
zaten şimdi bize yasak olarak görülen o şeyin hikmete mebni bereketleridir.
mesela iki bin li yıllarda türkiyede yükselişe giren dernek ve vakıf faaliyetleri de yine yasağın meyveleri.
herkesce malum ki dernek ve vakıflarda görevli olanların yüzde yetmişi bayan ve yine büyük çoğunluk başörtüsü maduru
 iyikiyasak var yoksa bizde kaybolup giderdik
düşünüyordum semaya ne desem bak bunu diyebilirim
teşekkürler nar çiçeği
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #41 : 31 Ekim 2008, 10:09:28 ÖÖ 10 »
Bu yazıyı okurken benim aklıma da toplu iğnelere tutunmuş Sema geldi.
Onu var eden bu yasaklar .Olsun...Her gecenin bir sabahı var...


Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #42 : 18 Kasım 2008, 10:16:32 ÖÖ 10 »
Cumhuriyetin her daim meselesi olarak İslam

Osmanlı modernleşmesi ile cumhuriyet modernleşmesi arasındaki farkları birinci el kaynaklardan yaptığı çalışmalarla ortaya koyan ve bu sahada Türkiye'nin en yetkin ilim adamlarından olduğunu her kesimin teslim ettiği/edeceği Prof.Dr. İsmail Kara'nın yeni kitabı geçtiğimiz yaz çıktı: “Cumhuriyet Türkiye'sinde Bir Mesele Olarak İslam.”

Kimi okuyacağız, kimi dinleyeceğiz, kime inanacağız.Gündelik hayatın her safhasında eğitim ve kültür seviyesi farklı insanların maruz kaldıkları yorum kirliliği karşısında, sürekli bu soruyu sorduklarına şahid olmaktayız.Kitap önsözünde evvela bu soruyu cevaplıyor: “Yorum yapmak için bilgi ciddiyet ve aidiyet sahip olmak gerektir.”

Bilgi sahibi ciddi ve fakat aidiyeti farklı olan insanlar nasıl anlaşacak? Ya da böyle bir anlaşma için müminlere düşen nedir?

Yeni bir yol ayrımında bulunan Türkiye için, Müslümanların öncelikli sorularının ne olduğu üzerinde duruyor İsmail Kara. Değişikliklerden, reformlardan bahsedenlerin öncelikli niyeti nedir?

Herkesle konuşulabilir. “Herkes”le tartışılabilir. Ama “herkes”in sahip olması gereken vasıflar kadar, bizim bu tartışmalardan beklediğimiz neticeyi de netleştirmemiz gerekiyor.

Her kitap zamanına doğacak kadar talihli değildir.”Cumhuriyet Türkiye'sinde Bir mesele Olarak İslam” ziyadesiyle zamanına doğmuş bir kitap. Kitabın hacimli yapısına rağmen yaz aylarında yayınlanmış olmasında hissemize önemli bir nasibin düştüğünü gördüm. Ergenekon depreminin artçıları sürerken ayağını sağlam bir yere basmak için çok elverişli bir ortam sundu kitap.

Sorun şu ki bu imkanı edebi kamuda değerlendirecek kalem çıkmadı.(Kalem derken bu satırların yazarını dahi bu hükmün dışında tutuyor değilim.)

Meşrutiyetin ilanının 100.yılını kutladık.100 yılın tecrübesi ile ilim adamları ve yazarların öncelikle kendilerine sorup muhakkak cevabını vermeleri gereken bir soru var. Meşrutiyet aydınlarını, bugün den geriye giderek “kriz aydını” olarak adlandırabiliyoruz. Biz hala daha kriz aydını olmaya devam edecek miyiz? Yoksa can havliyle sorulmuş olan “Peki ne yapmalıyız?” sorusunu “ne yapmamalıyız'a” çevirerek uzun yola hüküm giymiş olmanın mesuliyetini yerine getirecek miyiz?

İsmail Kara “ne yapmamamız” gerektiğini derin analizler etrafında ortaya koyuyor. Ki bu analizlerini sadece kitabın sayfaları arasında bırakmayıp, kendi ifadesiyle “perhizini “ bozarak yazılı ve görsel medyada söyleşiler verdi.Her söyleşisinde çok sarsıcı ifadeler eşliğinde sundu tahlillerini.Ama ne yazık ki gündem yaratmayı bilmeyen İslami kesim, İsmail Kara'nın tespitleri üzerinden tartışma ortamları oluşturmak yerine sığ gündemlere odun taşımayı tercih etti.Yoksa Prof.Dr.İsmail Kara'nın Türkiye Cumhuriyeti'nin bir İslam cumhuriyeti olarak kurulduğunu belgeler eşliğinde ortaya koyuşu bu kadar sessiz kalır mıydı?

Soruyu öbür taraf için de soralım.Prof.Dr. Şerif Mardin'in olanı izah etmekte oldukça yetersiz kalan “mahalle baskısı” kavramını bir yıl boyunca köpürtüp, bir yılın sonunda da da doğum günü kutlar gibi aynı kavram için sempozyum düzenleyenler; “Mustafa” belgeseli için birbirine girerek öfke üzerinden şarj olmaya çalışanlar, sahi neden İsmail Kara'nın tezlerine karşı sessiz durmayı tercih etti?

İyiyi buldum, güzeli gördüm diyebilmek… FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #43 : 17 Eylül 2009, 07:43:13 ÖS 19 »

I- Dünya hızla değişiyor. Ne ki, hızın şiddetinin derecesini fark edemiyoruz. İyi ki de edemiyoruz. Etmiş olsa idik her birimiz depresyona girer, umudunu kaybederdi.

Karamsarlık mümine haram biliyorsunuz. Lakin aptal bir iyimserlik de makbul bir şey değil. Onun için iyimserlik ile karamsarlığın ötesinde eleştirel bakışlara ihtiyacımız var. Ağlamayan, inlemeyen, sövmeyen eleştirel bakışlara.

Sel baskını ile bir defa daha gördük ki, bizi bekleyen esas afet "tabiattan" gelecek olan afetler değil. İnsan elinden gelecek olan afetler. Her şey insanla güzel .Ve her şey insanla çirkin.

Hiç tanımadığı insanları çamurun içinde arayanlar da bu ülkenin insanı, Basın ekspres yolunda yağmaya katılmak için kilometreler kat edenler de.

Bu her zaman böyleydi. İnsan bir eliyle şeytanın bir eliyle meleklerin elinden tutan tek canlı.

Bu gün değişen ne?

Bizi iyiliğe çağıracak, vicdanımızın sesini duymamızı kolaylaştıracak, ortak metinlerimizi güncelleyemiyoruz.Değerlerimizi yaşamadan onları sandıklarda tutarak "değerli" kılacağımızı sanıyoruz.

Vicdanımızın sesini duyuracak hikayelerin yerini azgın kapitalizmin bekçisi reklam metinleri alıyor çünkü.Bizi her şeyin en iyisine layık olduğumuza inandırıyor,filan ürünle göklerde uçurup,filan ürünle mesut ailemizin reisi yapıyor.

Kendimizi kemalat basamaklarını çıkarken hayal etmek yerine, o ürüne sahip olunca "yükseleceğimize iman ediyoruz. Allah u Teala'nın ey iman edenler iman ediniz hitabı kulağımızdan gönlümüze akamıyor.

Her afet sonrası iman edenlerin iman etmesi için bir fırsattır esasında.

Ne ki bu aşamayı kolaylıkla geçemeyiz.

Kimisi çamurdan görüntülere bakarken zengin ile fakiri ayırıyor.Zenginin çamura karışmış malını oh olsun diyerek izliyor.Kimisi fakiri hakkı olmayan yerlere ruhsatsız binalar diktiği için, çamuru ve ölümü çoktan hak etmiş aptallar ordusunun bir ferdi olarak değerlendiriyor.

Oysa biz "gördüğümüz" üzerinden şekilleniriz her dem. Efendimizi hatırlayalım. Sahabe ile gezerken hani bir köpek leşine rastlamışlardı. Herkes burnu tutarken efendimiz bakın ne güzel dişleri var buyurmuştu.

İlle de güzel görmek zorundayız. İlle de güzeli bulmak zorunda.

II- Cumartesi günü edebiyatımızın sevilen hikayecileri Hülya Aktaş ve Cihan Aktaş ile birlikte Küçükyalı Çocuk yuvasının iftarına katıldım. Aktaş'ların amcası Zihni Aktaş, gönüllü olarak yuva ile ilgileniyor ve birkaç yıl önce medyada çıkan olumsuz haberlerin izlerini silmek için dernek olarak olağanüstü bir gayret ile çalışıyorlar.

İftarda dernek üyeleri, yuvada bulunan çocuklar, öğretmenler ile bu yuvada yetişmiş şimdi her biri meslek sahibi olmuş gençler bir araya geldi.Bu gençlerden Kadriye eline mikrofonu alarak kendilerini olağanüstü bir emek ve gayretle yetiştirmiş öğretmenlerine teşekkürlerini sundu.

YAZININ DEVAMI :
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18598&y=FatmaKBarbarosoglu

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Dinledikçe kül oldum: 'Yetim malı dokunmayın!'
« Yanıtla #44 : 30 Ocak 2013, 01:36:42 ÖS 13 »
Dinledikçe kül oldum: 'Yetim malı dokunmayın!'

I-Ben bu yazıyı yazarken gazetelerde Konya Karapınar'da bulunan linyit rezervleri haberi vardı. Madeni bulduk neşesi eşlik ediyordu manşetlere.

Ben dahi Konya'da madenimi buldum.

Biraz sonra okuyacağınız hikâyenin kahramanlarını hiç bilmedim/tanımadım.

Bana hikâye edilen kısmını emanet bildim.

Bu emanet ile huzurunuza geldim.

Hikâyeyi nakledenin hüznünü bildim de geldim. Sabah saatlerinde tanıdım onu, kara gözlerine oturup kalmış keder üzerinden selamlaştık. Gün boyu o hüznün sebebini bulmaya, bulup çözmeye çalıştım.

Çözülecek düğümün vakti, yatsı ezanından sonra girdi. Esnaf dükkanları kapatırken. Temizlik elemanları çöp kutularını tangır tungur devirirken.

Hikâyelerden konuşuyorduk. Genç kızlar, yüzü billur sözü billur kızlar cümleleri yere düşürmeden birbirlerinden alırken, Sevgili Betül'ün, Esra'nın berrak sesinden ilahi dinlemişken; gönlünü gönlüme değirmiş okuyucularım, Onu nasıl yazdınız, bunu nasıl yazdınız burada kendimi buldum diye sözü boncuk boncuk dizmişken… Aniden gözbebeklerindeki derin kederin yolunu açıverdi Nalan. Evet evet bu yazı için adı Nalan olsun. Nalan ıstırap çeken.

Istırap çektiğini nereden biliyorum? Kedere dair tek bir cümle kurmadı oysa. Hayata dair tek bir şikâyette bulunmadı. Gözbebeklerine oturup kalmış kederden, ağzındaki kelimelerden kalbinin yoluna vasıl oldum yine de. Dinledikçe kül olduğum bir yetimlik hikâyesiydi süzülüp gelen.

 2013'ün bu ilk yolculuğu, Rüzgar Avı'nın ilk yolculuğu evvelinden yetimlik bahsi ile açılmıştı. Nihayeti de yetimlik üzerinden oldu.

Perşembe akşamı Sevgili Ayşe Kulu büyük dedesi Konya'nın gözbebeği Fahri Kulu'nun biyografisini takdim etti. Prof. Dr. A. Osman Koçkuzu Paşadairesi adlı kitabında Fahrettin Kulu ve Hacıveyiszade Mustafa Kurucu Hoca Efendilerin hikayesini anlatıyor.

Kitabı açar açmaz karşıma Fahri Kulu Efendi'nin yetimlik bahsi geldi. O bahis ile dolaştım Kapı Camii'nde, İnce Minare'de, Karatay Medresesi'nde. Aziziye Camii'nde.

Nalan'ın anlattıklarıyla bir kağıt gibi içime dürülüp geldim.

Zümrüt apartmanını anlattı Nalan. Zümrüt apartmanı. Ne güzel isim değil mi? Zümrüt zebercet. İsmiyle isimlensin diye dua ederiz. Konya Zümrüt apartmanı değince yaşı müsait olanlar şöyle bir hatırlasın hikayeyi. Katliam manşetlerini.

Hikaye yakıcı. Hikaye ibretinin içindeki ibret.

Nalan, bütün komşularını yitirmiş kül gibi savrulan Zümrüt apartmanının enkazında.

Evin çok sağlam olduğunu, büyük bir marka tarafından kiralanan mağazanın iki kolonu kesildiği için yıkıldığını düşünüyor.

Yıkımın olduğu saatlerde evin dışında olduğu için kurtulabilen birkaç aileden biri Nalan Hanım'ın ailesi. Bunları yazmalısınız dediği hayatlardan kaçını yazabilirim bilmiyorum. Ama taşıyamayacağım için size emanet edeceğim kısmı hemen yazıyorum şimdi.

II-

Kamusal alanda başörtü yasağının bitmek üzere olduğu şu günlerde hassasiyetlere dair çok çarpıcı bir örnek. Kamusal alanda başörtüsü ile olmak değil İslam ahlakı ile olmak kısmını zihinlerimize kazıyacak bir örnek. Lütfen dikkatli okuyun. Şekle, kabuğa kapılmadan okuyun.

Hikaye sakalını kesmeyeceği için devletten ayrılan bir doktorun hikayesi olarak başlıyor. Bu yazı için Doktor Nuri Bey diyelim biz ona. Dr. Nuri Bey sakalını kesmemek için devlet görevinden istifa ettiği yıllarda gazetede bir haber okur: Başörtüsü yasağından dolayı Tıp Fakültesi üçüncü sınıftan ayrılan bir genç kızdan bahsetmektedir haber. Yakınlarına gidin bu kızı bana isteyin der.

Düğünleri yapılır. Dört evlatları olur. Derken baldızı amansız hastalıktan vefat eder. Ardında bir bebek bırakarak. Bu yazı için çocuğun adı Furkan olsun. Furkan teyzesi ve eniştesinin himayesinde yetişir. Öksüz iken yetim de olur. Babası askerde şehit düşer.

Nalân Hanım aylar sonra Zümrüt apartmanının enkazından çıkan eşyaların kapalı halı sahada sergilendiğini, insanların gidip eşyalarını aldığını anlatırken orada bir kutu dikkatimi çekti diyor. Kapağını kaldırdım. Yetim malıdır dokunmayınız yazıyor. Bu kutu Furkan'ın kutusu. Furkan'a annesinden kalan altınlar bu kutunun içinde muhafaza ediliyor, ola ki eve hırsız girdi bir nevi uyarılıyor. Ne alacaksan al buna dokunma. Bu yetim malı.

Yetimi Allah için sevmenin ne olduğunu Dr. Nuri Bey üzerinden anlatmaya devam ediyor Nalân Hanım: Üç evladını ve eşini kaybetti. İmtihanın zor oldu diyenlere en çok o yetime üzüldüm demiş.

Ne kadar zenginiz? Paramız değil bizi

zengin eden. Fakire mesafemiz, yetime sevgimiz ile Efendimiz'e yakınız. Ne kadar yakınız işte o kadar zenginiz.
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8