FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...

  • 45 Cevap
  • 23391 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

BaD-ı SaBa

Sanki her şey…
« Yanıtla #15 : 13 Haziran 2008, 11:08:36 ÖÖ 11 »
Sanki her şey…

Gökyüzünün o derin mavisinin, öteleri çağıran davetini;

Gözler işitmesin, kulaklar duymasın diye.

Sanki her şey

Bir incir çekirdeğini doldurmaz meseleler eşliğinde insanlar birbirine düşsün diye.

Birbirine düşsün de, sağ göz sol göz ile "görüntü" üzerinden savaşa girmişken; birileri dünyayı daha rahat talan etsin diye.

Sanki her şey

Atalarımız da ne kadar aptalmış!

Ne kadar boş vakitleri varmış!

Ne kadar tembelmiş!

Yargısını tarihe düşürmek için.

Sanki her şey

Masallara yeni bir versiyon katmak için

Bütün bu yasaklar.

Duyup da şaşırdığımız;

Sonra şaşkınlığı atınca kızdığımız o eski devirlerin "ikilikleri" gibi bir ikiliği bizden sonrakilere armağan etmek için.

Hani bir zamanlar sarayda ıspanakçılar ve lahanacılar savaşı vardı ya.

Bir zamanlar maviler ve kırmızılar vardı ya.

Bir zamanlar Rasim Özdenören'in o muhteşem anlatımıyla "yumurtayı hangi ucundan kıracağını" tartışanlar vardı ya.

Yine öyle olsun diye .

Sanki her şey.

Öyle olsun ve biz saçma bir yerde eyleşelim diye.

Eyleşirken bütün enerjimizi incir çekirdekeklerinin içine sığdırmaya çalışalım da geriye bir şey kalmasın diye.

Sanki her şey. Sanki her şey. Sanki her şey.

Bir tarafımız kan kırmızı bir tarafımız bahar dalı .

Başkalarının korku tarlalarını sürüp,umut tohumları atalım diye…

Yine de en güzel şiirleri yazacağız.

En güzel hikayeleri, romanları.

En güzel besteleri .

En güzel hatları.

En güzel ebruları, en güzel minyatürleri.

En güzel tasarımları.

Yapacağız.

Sanat en çok da baskından doğuyorsa…

Sanatın en mahir ebesi baskı ise.

Yerler ve gökler şahit.

Tüm zamanlar ve mekanlar şahit.

Kimseler böylesine yoktan bir baskıya maruz kalmadı.

Onca baskıya rağmen!

Küsmeden ve yorulmadan.

Durmadan çalışarak.

Hiç tatil yapmadan.Bir yorgunluğu başka bir işte dinlendirerek.Çalışacağız.


* * *
ÖSS'ye giren ve giremeyen tüm öğrencilere,

Ama özellikle o sabah başını açmak zorunda kalacaklara,

Başını açamayıp evine döneceklere.

Başını açmayı hiç düşünmediği için sınav için müracat bile etmeyenlere.

Bu yazıyı sizin için yazdım.

Her harfine önce göz yaşı ektim sonra dua.

Bugün için bir teselli,

Bir umut olsun diye yarına.

Herkes bizi bırakmışken

Bizi tutan Bir'e hamd ederek ve var gücümle bağırarak yazdım bu yazıyı.

Herkes terk etse de. Bizi tutan O!

Sahibimiz Allah.

Sahibimiz Allah.

Fatma K. Barbarosoğlu



*

BaD-ı SaBa

Babalar Günü münasebetiyle piknik babası
« Yanıtla #16 : 17 Haziran 2008, 11:58:26 ÖÖ 11 »
Babalar Günü münasebetiyle piknik babası
 
Herkes birbiriyle kaynaştı. Babalar babalar ile. Anneler anneler ile.

Çocuklar börtü böcekten, ağaçtaki yemişe, dalın arasına saklanmış güneşe varıncaya kadar… Her şey ile. KAYNAŞTI.

Birrrrr tek onun kocası koltuğunun altında bir tomar gazete. OTURDU.

Dağlarla yarışa girmişçesine muhkem ve katı. Dağlar kadar başı yukarda. Bulutlara ha karıştı ha karışacak.

Gazetelerini insanlar ile arasına bir duvar olarak ördü. Yalıtımını itina ile gerçekleştirdi. Ne bir ışık ne bir ses.Öylesine kusursuz.Sanki kimseler yoktu. Bir adam vardı bir de gazeteleri.

Karısı per perişan gitti geldi.

”Oğlumuzun hatırı için” dedi .”N'olursun” dedi.

Adam gayet didaktik.

”Benden bu kadar” DEDİ.”Pikniğe gidilecek dediniz. Geldik. Başka ne yapacağım yav. Hiç tanımadığım insanların arasında” DEDİ.

“Hayatım” dedi sabır taşının kadın kisvesi olarak dolaşan, “bu piknik babalar için düzenlendi zaten. Kimse kimseyi tanımıyor ki! Herkes burada tanıştı. Okul aile birliği olarak karar aldık. Çocuklarımız için ailece tanışmanın ehemmiyeti üzerinde duruyor rehber uzman. Unuttun mu bıçaklanan çocuğun ardından hani.”

Adam neredeyse herkesin duyacağı şekilde “Beni rahat bırak” DEDİ.

O an herkes üzüldü.

Kadın için, kadının oğlu için.

Öyle ya oğul kadınındı.

Baba yoktu. Baba daima doktordu.

Üç kızını elinin emeği ile yetiştirmiş olan terzi hanım (bütün sınıf öyle diyordu ona öğretmen dahil) yanındaki kadına “doktorlardan baba olmuyormuş” demek dedi.

Onun bu cümlesinden kadın iğne deliğinden ekmek toplayanın, hayat toplayanın hayat hikayesini okudu. Kadın kendinden daha kederli olan hayatları görüp daha bir kederlendi sanki.

Herkes herkes ile tanıştı. Herkes herkes ile kaynaştı… Bar'ın sahibinin karısı, sınıfın tek tesettürlü velisini görünce burun kıvırmış her vesile ile tartışma çıkarmaya çalışmıştı. Kadının tesettürü değil de, kızının tesettürü iyice canını sıkmıştı. Kendi kızının sınıfında tesettürlü bir öğrenci olmasını hiç hazmedemiyordu.

Sofralar kurulurken sofraya yardım eden tek kız tesettürlü olandı. Nasıl cici,nasıl terbiyeli. Kendi kızına sinir oldu. Sonra hemen toplandı. Aman canım neyse ne dedi. Benim kızım ev kadını olmayacak okuyacak. Böyle güzel salata yapmayı bilmese de olur. Sofraya yardım etmese de.

Bar sahibinin karısıyla tesettürlü kızın annesi de kaynaştı sonunda.

Geçen hafta birbirine bıçak çeken iki delikanlının babası da.

Bir tek adam. Uykusunda bile doktor olarak kalan adam, kimselere karışmadı. Bulaşmadı. Kendi dışındaki herkesi bir mayi olarak gördü. Islak ve cıvık .

Adam doktordu. Her yerde doktor olarak kalmak istiyordu. Doktorluğundan çıkıp sıradan bir fani, sıradan bir baba olmaya yanaşmıyordu. Kendi oğlu sınıfın en çalışkanı filan olsaydı. Belki. Yani. O zaman.

Bari baskette iyi olsaydı. Hayır delikanlı demeye bin şahit ister. Dayılarına çekmiş hımbıl mı hımbıl. Kendisi de atletik sayılmazdı. Ama doktordu canım. Atletik olmak ne ki. Doktordu doktorrrrr.

Doktorun oğlu neydi? HİÇ. Kocaman bir hiç. Reklam geldi aklına. Aynı o reklamdaki gibi. Her şey sıfır. Masanın etrafındakia, mangalın başındaki öteki velilere baktı. Hepsi de sıfırdı işte. Sıfır.

Kaynaşmaymış. Bu adamlarla kaynaşıp ne olurdu ki. Hiç.

Her biri seneye rapor almak için hastaneyi aşındırırdı. İşte hepsi o.

Mangal faslı bitseydi de bir an önce kalkıp gitselerdi.

Oğluna bakındı. Herkes oynuyordu. O bir köşede öyle. A sosyal bu yav. Karışsana kaynaşsana. Sen delikanlı değil misin?

Karısına takıldı gözü. Ev sahibesi kılıklı şey. Be kadın burası bir orman. Senin evin filan değil. Otur biraz. Dur yav. Yok buna kelime yüklenirken dur kelimesi yüklenmemiş. Lügatında yok kadının durmak. Dur da asil ol biraz yav. Karıncalar misali taşınıyor. Böcekgillerin Asuman'ı.

Hem karısına sinir oldu hem oğluna. Birisi aşırı durağan, öteki aşırı hareketli.

Niye gelmişti ki bu pikniğe.

Şart olsun bir daha gelirse.

Böyle piknik filan. Bayağı şeyler bunlar yav.

Telefon da çalmadı gitti aksi gibi.

Ne yani herkes Babalar Günü'nün şerefine rahat mı bırakmıştı.

Aman doktor diyenler neredeydi!

En azından annesi arardı.

Babanın mezarına gitmeyecek miyiz bugün filan diye.

Yav Babalar Günü ile mezar ziyaretinin ne alakası var.

Nasıl akıl etmedim yahu.

Asuman aramıştır.

Aman demiştir torununuzun sınıf pikniği var. Anneciğim, ciğim, ciğim diye diller dökmüştür.

Bir anneciğimin içine bin anne sığdıra sığdıra. Yağcı gelin.

Dur ben arayayım en iyisi. Küçük oğlu dizinin dibinde olduğu için mi doktorcuğunu aramamıştır. Aa nerde bu yav. Nerde bu. ”Telefonum. Telefonum yok yahu!”

“Asumannnn!”

“Asumannnn! Telefonum kayıp. Toplanın gidiyoruz.”

 
Fatma K. Barbarosoğlu


*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #17 : 17 Haziran 2008, 01:34:36 ÖS 13 »
Ne kadar acı..
Baba asosyal, çocuk asosyal..
Kadın çırpınmakta..
'Bazen..' diye başlayan bir cümle kurmak istiyorum.. şuan ama.. susayım en iyisi..

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #18 : 17 Haziran 2008, 01:47:31 ÖS 13 »
Alıntı
Aysegul
Baba asosyal, çocuk asosyal..
Kadın çırpınmakta..

:) bana tanıdık geldi bu aile yahu :)

hele doktor
geçen ay işyeri piknik düzenledi (200 kişilik)
herkes oynuyor sohbet ediyor.....
bir kişi oturmuş gazete okuyor yada masaya kafayı yaslamış uyuyor :)
kim mi ?

*

BaD-ı SaBa

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #19 : 20 Haziran 2008, 03:01:26 ÖS 15 »
Yılın babası bir anne!
 

Başka bir yazı yazmıştım bu gün yayınlamak için. Başka dediğime bakmayın.

Aynı kederin; ağrı eşiğini çoktan geçmiş, geçmiş de seyredene sanki hiç ağırsı yokmuş gibi duran “sızılarını” paylaşacaktım.

Caktım dediğime aldırmayın. Kağıt ile paylaştım. Huzurunuza çıkışı ertelendi sadece.

Çünkü o haberi gördüm.

GÖRDÜM.

Aynel el yakıyn olarak.GÖRDÜM.

Görünce zor oluyor.

Can, evine sığmıyor.

Can evine sığmayınca işte böyle harflerden medet umuyor.

Hiçbirşey o haberden daha manidar bir şekilde anlatamazdı “azalan erkek kimliğini”.

Hayattan çekilen babaları.

Nüfus kağıdında baba, gerçek hayatta heba babaları.

Sanki yokmuş babaları.

Hiçbir haber bu kadar derinden, bu kadar sarsıcı bir şekilde gözler önüne koyamazdı.

Artık Türkiye yılın babası ödülünü “annelerin” aldığı bir ülke.

Lütfen bu cümleye dikkat ediniz.

Öylesine kurulmadı bu cümle.

Kaç hayatın tanıklığından, kaç babanın sorumsuzluğundan kuruldu.

Haberi gazetelerde okudunuz ya da tv'de seyrettiniz.

İhtimal pek üzerinde durmadınız. Üzerinde durmamanızın pekçok sebebi olabilir.

Mesela cinsiyetiniz…

Erkekler, “kadın fedakarlığı” denen şeyin göz rengi kadar doğuştan olduğuna inanıp, aman canım fedakar olmayıp da ne yapacaktı, ne var şimdi bunu abartacak demeye yatkındır.

Kadınlar, yaptıkları onca fedakarlık arasında “o kadın”ın yılın babası seçilmesini “bir yanlışlık” olarak kodlama eğilimindedirler. Yılın annesi değil de yılın babası seçilmesi tuhaf. Spiker yanlış okudu, gazete yanlış yazdı demeye yatkındır zihinleri.

Ama yılın babası bir anne!

Lütfen dikkat buyurunuz!

Önce haberi okuyup sonra haberin satır aralarında pür dikkat kesilerek.

Haber şöyle: “Şanlıurfa'nın Birecik ilçesinde her gün yaklaşık 1 kilometre yol kat ederek kızının eğitimini sürdürmesini sağlayan fedakar anne Zeynep Karakuş Babalar Günü öncesi ilçede 'Yılın Babası' ilan edildi.”

Zeynep Karakuş'u “Yılın babası” seçenleri canı gönülden kutluyorum.

O Zeynep Karakuş ki, bir yaş büyük olan kızının okula gitmesini bir yıl geciktirerek cam hastalığına yakalanmış olan küçük kızını, karda ve buzda kucağında okula taşıyarak sınıf birincisi olmasına vesile olan anne.

Onu yılın babası yapan ne? Kocası evi terk edip gidiyor çünkü. O çocuklarının hem annesi hem babası. Şehrin tuzu kuru kadınları! Yani bu satırların yazarı gibi olanlar “haftada bir okula gitmeyi” zor başaranlar!

Her sabah ve akşam kucakta taşınan bir çocuğun hikayesine karışabilir mi?

Üstelik şehrin tuzu kuru kadınlarının geçim derdi yok, seçim derdi vardır yalnız. Onu mu alayım, bunu mu alayım/Onu mu giyeyim bunu mu giyeyim kararsızlıkları.

Ama komşularının yardımıyla geçinen Zeynep Karakuş, her sabah ve her akşam her an kırıldı kırılacak kemiklerle hayata tutunan kızını “okullu” ederek ona taht kurmaya çalışıyor, baht kurmaya çalışıyor.

Çocuklarını tek başına büyüten anneler kendilerine anneba diyor.

Evlenmek hak olduğu kadar boşanmak da hak. Ama annesini artık sevmediğiniz çocukları sevmeme hakkını ne din, ne hukuk, ne örf ve adet vermiyor size. Anneba'lar sanki yokmuş gibi babalara rağmen büyütüyor çocuklarını. Tıpkı Zeynep Karakuş gibi.

Erkekler sadece gayri ahlaki olanda birbirlerine destek vermek yerine birbirlerine baba olma yükümlülüklerini hatırlatmalı. Anne cinayetlerinin arkasında ne var zannediyorsunuz.

Türkiye artık kadınların yılın babası seçildiği bir ülke.

Buraya bir mim koyunuz lütfen!

Fatma K. Barbarosoğlu

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #20 : 20 Haziran 2008, 04:45:34 ÖS 16 »
Gerçekten can alıcıymış..
Anneba olmak çok zor gerçekten..
Benim annem de bir anneba..

*

BaD-ı SaBa

Kalemi kalbimize batıra batıra kelam eyleyenlerdeniz!
« Yanıtla #21 : 26 Haziran 2008, 12:14:49 ÖS 12 »
Kalemi kalbimize batıra batıra kelam eyleyenlerdeniz!

Bizim baktığımız yer ile, sizin baktığınız yer aynı değil. Ne yer aynı, ne yar. Onun için ben kaybettikçe kazanıyoruz diyeceğim.

Siz benim kaybettikçe kazanma iddiama züğürt tesellisi diye dudak bükeceksiniz.

Teselli mi?

Sizin zamanınız ile bizim zamanımız aynı değil.

Modernliğiniz kum saati teknolojisine mahkum.

1983 yılında üniversiteye başörtüsü yasağı geldiğinde.

Ve biz yasağa direnmek için okulumuzu terk ettiğimizde.

Kimseler anlamadı bizi.

Başta kendi anne babalarımız.

Üniversitede başörtü serbest miydi ki?

Nasıl yani!?

Evet ilk soru bu oldu daima.

Verdiğimiz cevaplar o vakitler kimseleri ikna etmeye yetmedi.

1983'ten bahsediyorum. Dile kolay. Tam yirmibeş yıl. O yıllarda okulunu bırakıp evlenenlerin kızları üniversetede.

Bırakmayıp diplomasını alanların da.

Ne değişti.

Yasaklayanlar, yasakları kadar zayıfladı.

Yasaklara maruz kalanlar maruz kaldıkları oranda bağışıklık sistemini kavileştirdi.

Biz yasaklara maruz kaldığımızda mesela, felsefe bölümünde hocalarımızdan biri Doç.Dr.Necla Arat idi. Okuldan uzaklaştırıldığı için galiba sadece yarım dönem derslerimize girebilmişti. (Necla Arat kılık kıyafet yönetmeliğinden dolayı uzaklaştırılmadı. Başka birinin satırlarını kendi satırlarıymışçasına benimsediği için uzaklaştırıldı. Ben bu kadarını yazıyorum. Siz cümleye pek ala intihal kelimesini ilave edebilirsiniz. Taha Kıvanç bu konuyu tekrar tekrar yazmıştı.)

Necla Arat. Başörtüsü karşıtı kimliği ile tarihe geçecek. Girdiği polemikler gökkubbede sesini tutan olacak. (Mı acaba?).

Necla Hanım polemiklere imza attı. Yasaklara.

Biz öykülere imza attık. Romanlara. Yasaklar olmasa idi akademik kariyerim devam edecekti. İsmimin önünde profesör yazacaktı belki. Lakin beklide o öyküleri yazmamış olacaktım.

Sadece ben mi? Öyküye kendi meşrebinin ve mizacının renklerini katarak kendini katarak tarihi mayalayan öykücülerin hiç biri olmayacaktı.Bizim kuşağımız diyorum dostlara, kuyumcular çarşısı.İnce ve itinalı işler.Hassas ve duyarlı.Her bir harfinde sabrın çilesi. Cihan Aktaş, Fatma Şengil Süzer,Yıldız Ramazanoğlu,Sibel Ersalan,Nermin Tenekeci, Ayşe Sevim ve arkadan gelen yüzlercesi.

Tarihi mağluplar yazıyorsa… Evet yazıyoruz.

Istırabın teri ve imanın gücü ile.

Dönerek ve yanarak yazıyoruz.

Dönüyoruz, dönen dünya ile uyum içinde.

Dönerek yazıyoruz gün doğumlarını gün batımlarına teyelleyerek.

Şimdi Yaz rehavetiyle mücadele için "türban" tartışmaları can simidi. Raiting avcıları başörtülü kızların gözyaşı üzeriden attıracak rakamlarını.Yazı konusunda sıkıntı çekenlere başörtülü kızarın sevgileri ve nefretleri iyi gelecek.O çocuğu bu haleti ruhiyeye sokan nedir sorusunu bir kez bile kendine sormadan harfleri öfkesine amade kılacak .

Sevmeden sevdirmeye talip olan ebeveynler sorar ya hani.Kimi daha çok seviyorsun anneni mi/babanı mı?

Çocuk hayatın ilk yarılmasını bu soru ile yaşar.

Bilmez lakin sevmeyi bilmeyen ebeveynler.

Çocuğunun seni ne kadar sevdiğini merak ediyorsan, dön kendi kalbine bak .Bu endişe neden?

Endişelenmekte haklıdır sorunun sahipleri. Çünkü dönüp baktıkları kalpleri ışıksızdır. Sızdırmaz hiç bir şey dışarı.

Başörtülü kızların sevdikleri ve sevmedikleri değildir oysa sorun.

Sorun dünyanın her yerinde insanların kendini anlatmak için, kendinde saklı olanı anlatmak için gözetleme kültürüne fit olmasıdır.

Yüzünü ve kalbini kaldırım taşlarına sermesidir.

Kaldırım taşları: Facebook.

Sorun kendini "gösterdikçe" görüleceğini sanmasıdır.

Göründükçe ve bilindikçe güçlü olacağını sanması.

Gözetleme kültürüne razı olarak "tesettürlü" olunmayacağını hangimiz biliyoruz ki.

Şu satırların yazarı dahi. Bildiğini sanıyorsa yanılıyor.

Kadim dünyamızın nev zuhur soruları ve sorunları bizi nereye götürüyor?

Bir yere gitmiyoruz. Kilitli kaldık işte tam da "burada".

Seçeneklerin olmadığı bir dünyada "tercih hakkı" kullanan faniler olduğumuzu bilmeden.

Tarihi mağluplar yazar demiştim. Yazıyoruz ya!

Harf harf ve satır satır.

Kalemi kalbimize batıra batıra.

 Fatma K. Barbarosoğlu



Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #22 : 27 Haziran 2008, 02:04:33 ÖS 14 »
Okuduktan sonra amin demeyi unutmayın

27 Haziran 2008 Cuma : 08:21
Bir mezuniyet töreninden üç resim... Türkiye'yi çok net temsil eden 3 resim... Fatma K. Barbarbarsoğlu yazdı ve yazının sonunda da okuyucuları uyardı:




Fatma K. Barbarbarsoğlu...

Bir mezuniyet töreninden üç resim...

Esasında bu üç resmi bir albüm ebatlarına getirebilirdim. Ama üç resmin Türkiye'yi çok net temsil ettiğini düşündüğüm için sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.

A-

Adını A olarak kodladığımız genç kız, okulunu birinci olarak bitirdi. Okulun kapısında başını açtı, çıkarken kapattı. Koca koca adamların bir türlü bilemediği "zaruret miktarı"nı asla aşmadı.

O kadar ki mezuniyet töreninin yapıldığı akşam özellikle babası kızının okula gitmemesini anlayamadı. Annesi aracılığı ile ısrarlarını bildirdi. Ne vardı canım. Yıllarca gittiği okula bir mezuniyet için gitmemesi kadar saçma bir şey olabilir miydi? Hem de okul birincisiyken. (Okul birincisinin babası olma şerefi elinden mi alınıyordu törene gidilmeyerek?)

Okul birincisi başörtülü kız, kendi mezuniyet törenine gitmedi. Ertesi gün, sınıf arkadaşlarının internet ortamından gönderilmiş fotoğraflarına bakarken özellikle erkeklere dikkat kesildi. Muhafazakar ailelerin muhafazakar delikanlılarına. Cübbeleri giymiş, kepleri takmış olarak verdikleri pozlara baktı. Yazıklar olsun dedi. Şu kadarını bile yapamıyorlar. O cübbeyi giymemeyi, o kepi takmamayı.

Baba kızının bu cümlesine takıldı. Bu kızı bu kadar sert yapan neydi? Anne sen de yıllar önce bu kadar "sert" idin dedi. O zaman adı sertlik değildi. İnsan ancak ilkeleriyle yaşar diyorduk.

Adam karısının bu sözüyle maziye gömüldü. Bir müddet nefes alamadan kaldı orada.

Rabbim dedi sonra sen bize rağmen ne muhteşem evlatlar veriyorsun. Biz bu evlatları hak ediyor muyuz?

B-

Kadın güzel giyinmişti. Güzel ve zarif. Zarif ve ilkeli. Yani aksayan bir şey göze çarpmıyordu. Mezuniyet töreni için hazırlanmış olan kızlarının kıyafeti biraz fazla şey kaçmıştı. Şey. Yani sırtın yarısı açık ve dizler meydanda.

Baba takım elbise giymişti. Yanında pür tesettür eşi ve manken bedenlerden ödünç kıyafetleriyle kızı. Bir Türkiye gerçeği mi vardı karşımızda.

Üçlü herkesin dikkatini bir parça çekiyordu. Ama henüz olanların olmasına yarım saat vardı.

Tam yarım saat sonra. Müzik ritmini artırınca önce baba çıktı meydana. Ceketini beline bağlayarak Adnan Şenses'ten taklit edilmiş bütün figürleri itina ile sergiledi. Karşısında kızı. Ne var bunda şaşıracak değil mi? Baba kız mezuniyet töreninde "Roman havası" eşliğinde. Ama olanlar bu kadar değildi. O pür tesettür kadın, kıyafetini neredeyse Şevket Eygi'nin dahi beğeneceği kadın o meydanda "sevgili eşini" ve "sevgili kızını" yalnız bırakmadı. Üçlü "döktürdükçe döktürdü."

C-

Okulun en başarılı ve en güzel kızıydı. En itinalı en zarif. Çünkü o narin prensesti. Bütün "en"lerin kişiliğini ve kimliğini itina ile tanımlayan sıfatlara eşlik edeceği bir eşsiz benzersizliği vardı. Onu beğenmemek imkansızdı.

Mezuniyet töreninin olacağı gün, ben törene öğrenci olarak katılmayacağım dedi. Arkadaşlarımı yalnız bırakmayacağım ama. Onların arasında sanki bir veli gibi bulunacağım.

Annesi kızının kararına şaşırdı. Şaşkınlığı saygı duymasına engel değildi lakin. Okuldaki bazı hocaların sertliği bu küçücük bedenleri ne kadar da ilkeli olmaya zorluyor diye düşündü.

Törene veli sırasından katılmaya düşünen narin genç kız sanki o gün bütün arkadaşlarının velisiydi. Herkes onların evinde toplandı. Önce onların karnını doyurdu. Sonra kıyafetleriyle ilgilendi tek tek. Buruşmuşları ütüledi. Kıyafetini son anda beğenmeyenler için aksesuar yardımıyla olağanüstü tasarımlar gerçekleştirdi. Bir anne gibi mezuniyetine gideceği genç kızları için çalıştı didindi gün boyu.

Akşam birlikte çıktılar evden. Önce birlikte oturdular mezun oldukları okulun bahçesinde kendileri için hazırlanmış sandalyelere. Ta ki bir öğretmen gelip taciz edinceye kadar. Arkadaşları isyan etti. "O yoksa biz de yokuz!" Doğruydu orada olmalarını da gün boyu onun emeğine borçlu değil miydiler.

(O yoksa biz yokuz diyen arkadaşlarının hepsinin başının açık olduğunu söylemeye gerek var mı?Ya da bu bilgi bu satırları okuyanlar için değerli midir?)

Gecenin tadı kaçmasın diye güzeller güzeli narin prenses veliler arasına geçti arkadaşlarının sahneye çıkmak için hazırlığa giriştikleri sırada. Annesi onu uzaktan gözlüyordu. O annesinin kendisini gözlediğinden habersiz.

Anne, "narin prenses" kod adıyla tanınan kızının ne muhteşem bir duruşu olduğunu gördü o akşam. Tam da ceketlerini bellerine bağlayarak "döktürdükçe döktürmüş" tesettürlü kadın, tesettürlü kadının neredeyse yarı çıplak kızı ve tesettürlü kadının zenne gibi oynayan kocasının şaşkınlığını atmaya çalışırken.

Bir ara ağlayıp ağlamadığın düşündü. Anne yüreği işte.

Hayır ağlamıyordu. Bir onur abidesi gibi orada oturuyordu. Evlatlarını yalnız bırakmayan kan kussa kızılcık şerbeti içtim diyecek anaç bir tavırla.

Allahım dedi anne, bu çocuk ne zaman bu kadar büyüdü. Ne zaman bu kadar olgunlaştı.

Bütün bu yasaklar bizim bilmediğimiz günlere çocuklarımız hazırlıklı olsun diye mi?

O gece kadın sabaha kadar ağladı. Bunca acının içinden bunca olgunluğu çıkaran, alnından ışık sızan genç kızlar için.

Allahım evlatlarımızın alnındaki ışığı kalbindeki imanı söndürme.

Amin.

(Siz dahi bu yazıyı okuduktan sonra aşk ile amin demeyi unutmayın.)

Yeni Şafak

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #23 : 27 Haziran 2008, 02:09:31 ÖS 14 »
mezuniyet törenime arkadaşlarımı protesto etmek için bende gitmemiştim
tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış ama olsun tek kişilik protesto bu da...

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #24 : 27 Haziran 2008, 02:12:47 ÖS 14 »
Şimdi hatırladımda bende gitmemiştim mezuniyet gecemize ...
O zamanlar başörtüsü sorunuda yoktu üstelik ...
Ve koca sınıftan bir tek ben gitmemiştim bildigim ...
Ve koca sınıf bana deli gibi kızmıştı nasıl olmazsın diye ..
Olup ne yapacagım dedim ..
Hani giyecek takım elbisem yoktu bahanesi pek etkili olmadı ama ..
Ne biliyim içime sinmemişti mezuniyet gecesi mantıgı ...
Bilmem belki bugunlere hazırlık yaptım :)
Selamlar ...
Not font kurbaa

*

BaD-ı SaBa

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...“Pardon yazar yenge!”
« Yanıtla #25 : 01 Temmuz 2008, 09:36:06 ÖÖ 09 »
'Pardon yazar yenge!'

Cumartesi günü Ayşe Böhürler'in Berlin'e dair yazdıklarını okudunuz. Perşembe günü ajansların geçtiği haberlere rastlayanlarınız da oldu şüphesiz. Yaklaşık on beş yazar ve akademisyenin oluşturduğu bir grup olarak Berlin'e gittik. Maksat Frankfurt Kitap Fuarı kapsamında Türk edebiyatını tanıtmak.

Gide gide gittik ve yaklaşık üç saat süren uçak yolculuğuna, yani onca mesafeye rağmen salonda “kendimize rastladık.” Kendimiz deyince ne anladınız? Her meseleye kabuk üzerinden yaklaşan, ön yargılarını hayat felsefesi haline getirmiş “bekçi zihniyet” “kendimiz” den kast ettiğim. Nereye gidersek gidelim ne maksatla gidersek gidelim “bekçi zihniyet” bizi BEK-Lİ-YOR! Hareket etmeyelim, kıpırdamayalım 20. Yüzyıl'dan 21.Yüzyıl'a zinhar “atlamayalım” diye. Almanlar duvarlarını yıktı, biz “duvar” örmeye çalışıyoruz. Çünkü “bekçi zihniyet” itina ile bekleyeceği duvarlar ve kapılar olmadan hayat enerjisi bulamıyor. “Bekçi zihniyet” kendisi asla artmayan, muhatabının artmasını da engellemeye çalşan, engelleyemedikçe kavgadan, küfürden medet uman bir zihniyet.

Siz bu zihniyeti biliyorsunuz zaten. Bilmediğiniz kültür vizesi alarak bir sempozyuma gitmeye niyet etmiş tesettürlü yazarların, başına neler gelebileceği. Öyleyse buradan başlayalım.

Shengen kültür vizesi alabilmek için “yazar”lığımızı ispat etmemiz gerekiyor. İspat!? Banka hesap cüzdanı ve yazdığınızı ispat edecek “malzeme”ler. Timaş Yayınları'nın itina ile hazırlamış olduğu küçük bir broşürü takdim ediyorum ispat bekleyen konsolosluktaki memura. Broşürde kitaplarımın kapakları ve altlarında muhtevası hakkında bilgi veren İngilizce metinler var. Sayfaları hızla çeviren memur Fatma Aliye: Far Land sayfasında takılı kalıyor. Kim bu diyor Fatma Aliye Hanım'ın fotoğrafını gösterip. Osmanlı'nın ilk yazar kadını diyorum. Hızla okumaya başlıyor. Bir taraftan İngilizce'sini okuyor bir taraftan okuduklarını Türkçe'ye çeviriyor. Sanki beni bilgilendiriyor. Okuduğu her bilgi onu heyecanlandırıyor. O heyecanlandıkça tebliğimin muhtevasının bu sempozyum için ne kadar uygun olduğunu düşünüyorum. Sonunda memurun beni bilgilendirme cehdini kırmak pahasına “bunları zaten ben yazdım” diyorum. Gülüyor: “Ben de sizin kitabınızı size anlatıyorum .”

1862 yılında doğmuş bir yazar kadının romanını yazmış bir yazar olarak, yazarlığımı daha fazla ispat etmek zorunda kalmadığım gibi, memurun mültefit tavırlarıyla ağırlanıyorum. O ağırlanışta ziyadesiyle “yazar”ım.

Sonra. Sonrası tatsız. Sonrası incitici. Sonrası “işte bizim hikayemiz”.Bizim hikayemiz ne mi? Pasaport işlemlerimizi yapan memur bana takılıyor. O kadar çok takılıyor ki. Tekrar tekrar bir yüzüme bir pasaportuma bakıyor. Dakikalar geçiyor. Öbür gişede hiç kimse kalmıyor. Sadece ben. Beklerken bir görevli geçiyor yanımızdan. Yol istemek için “pardon yenge” diyor. A Türk diyoruz. Bir Türk'ün yenge diye hitap etmesi hiç şaşırtıcı gelmiyor. Ama “pardon yenge” diyenin bir Alman olduğunu anlamam ile pasaport işlemlerini yapan görevlinin cüzdanımdaki paraları görmek istemesi aynı ana rast geliyor. Bir haftalık kültür vizesi almış Türkiyeli yazara, Alman memur cebindeki paraların hesabını soruyor. Bir şekilde içeri girecek ve bir daha dönemeyecek mülteci olarak karşılanmak Frankfurt Kitap Fuarı'nın “onur konuğu olan” Türkiyeli bir yazar olarak ziyadesiyle canımı sıkıyor. O kadar ki parçalanmış,fermuarları açılmış bavulumun sıkıntısı bile bu sıkıntının yerine geçemiyor.

Berlin'de yaşayan 200 bin Türk'e rağmen; Almanlar bizi, başörtülü kadına yenge diye hitap edilir düzeyinde “tanıyabilmişlerdi.” Genç bir Fransız hanıma “matmazel”, yaşlı hanıma “madam” diye hitap ediliyorsa başörtülü bir kadınına da yenge deneceğini öğrenmişlerdi. Bu bilginin darlığına ve sığlına itiraz etmeye hakkımız var mı? Hayır. Neden mi hayır?

İstanbul Alman Konsolosluğu'ndaki memurun Fatma Aliye Hanım hakkında müthiş bir merakla iz sürüşünü takip ederken, tebliğimin ne kadar uygun olduğunu düşünmüştüm. Yanılmışım. Ne kimse bana dokundu. Ne ben dokunacak kimse bulabildim. Tebliğimi sunmadan önce, sabah oturumunun lüzumsuz tansiyonundan edindiğim tecrübe ile başımdaki örtüyü parantez içine alarak dinlemelerini tavsiye ettikten sonra, başörtüsüne dair sorulacak hiçbir soruya cevap vermeyeceğimi söyledim. Başörtüsü parantez içine alınınca geriye bir yokluk ve mutlak bir sükût kaldı. Herkes ama herkes sustu. Susmayacağını tahmin ettiklerim ise çoktan başka bir rüyanın içine dalmıştı.

Bu yazı sizi yanıltmasın. Berlin seyahati Ahmet Haşim'in Frankfurt seyahati kadar renkli geçti. Zaten Berlin'i en ziyade üç kişi ile dolaştım. Ahmet Haşim, Nasrettin Hoca Hüsrev Hatemi.

Haşim Frankfurt Seyhatnamesi ile bende kalan idi. Berlin'de gördüğüm her pencere Ahmet Haşim'i getirdi.

Nasrettin Hoca niye o kadar çok geldi? Almanya'da Türk olmak mıydı Nasrettin Hoca'yı her vesile ile çağıran!

Berlin'i Hüsrev Hatemi'nin gözlerinden görme çabam “Türk hüznünü” dantel gibi işleyen mısraları yüzünden.

“Berlin 1969”: “Şimdi Giritli Aziz Efendi'nin ruhu/Berlin İslam mezarlığından/Der ki: “Her Türk benim kitabımdan bir Cevat'tır/Çünkü her Türk kendi yüreğine/Acılar dokuyan tezgahtır. Bizler birer Sadullah Paşa'yız yurt dışında/Bizi sadece acı bekler zira/Kalbimiz hüzün oklarına açık/Delik-deşik bir nişangahtır/Bizde sevgi elemdir ve “türk hüznünü” /”alman hüznü”ne çeviren hiçbir kambiyo bürosu yok henüz/ Hepimiz dertli büyürüz, hayat bizim için/Kederle kurtuluş arasında bir berzahtır”

Türkiye'den Almanya'ya kelimelerden köprü kuran, dostlukların çilesini tek başına omuzlayan ve dört gün boyunca bizi ağırlayan Kemal Aykut Berlin gezimizi Giritli Aziz Efendi'nin ziyareti ile başlattı. Nereye gittiğimizi bile bilmezken; Giritli Aziz Efendi'in ilk kabri burası dediğinde kalbim yerinden çıkacak sandım. Çıkacak sandım da, Hüsrev Hatemi'nin “Berlin 1969” şiirine sığındım.

Başlığa gelince. Yaylaya çıkan bir minibüsün muavini şoförü ikaz eder: “Durdur usta. Şurada iki karı bir de bayan var.” Karı dediği peştamallı kadınlar, bayan dediği saçlarını at kuyruk yapmış bir genç kız. Sempozyumda bir yazarlar vardı bir de “yazar yengeler”. Tıpkı Alman görevli gibi Berlin Konsolosu için de bu satırların yazarı en fazla “yazar yenge” olarak kaldı. Bir selamı dahi esirgeyişini başka nasıl “analiz” edebilirim?

Fatma K. Barbarosoğlu

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #26 : 01 Temmuz 2008, 10:40:03 ÖÖ 10 »
mezuniyet töreni sahne aktarımları(nı yaşadıktan) sonrasındaki duaya;

Alıntı
Allahım evlatlarımızın alnındaki ışığı kalbindeki imanı söndürme.

Amin.

aynen başıdik bir Amin'le eşlik etmek istedim..



'onur konuğu davetlisi' nin 'yazar yenge'ye dönüşme sürecini izlerken;
“Durdur usta. Şurada iki karı bir de bayan var.”  benimse(t)melerinin sonucu olduğu notunu düşerek
üzüldüğümü belirtmek istiyorum..


*

BaD-ı SaBa

" Hemşerim sen dünyanın neresindensin!" "Ich bin Berliner"
« Yanıtla #27 : 04 Temmuz 2008, 09:53:22 ÖÖ 09 »
" Hemşerim sen dünyanın neresindensin!" "Ich bin Berliner"

Kenedy 1963 yılında Berlin'i ziyaret ettiğinde, kendisini Berlinli hissetmesini sağlayacak kadar yoğun bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. Kalabalık ile arasındaki mesafeyi eriten cümle "Ich bin Berline"di. Yani, "Ben Berlinliyim."

Hatırlayacaksınız 12 Eylül'den sonra Kenan Evren, "Türkiye'yi kurtaran Paşa imajı" eşliğinde Türkiye'yi il il dolaşırken, kendisini dinleyen kalabalıklarla ilk iletişimini "oralı" olduğu üzeriden kurdu. Her şehir Evren Paşanın soy ağacından bir durak idi. Kimisinde okumuştu, kimisinde babası doğmuştu, kimsini rahmetli eşi çok sevmişti. Hemşehrilerim, diye başlayan her hitap cümlesini neden hem şehri olduklarına izah eden cümleler takip ederdi.

Kendy 1963 yılında "Ben Berlinliyim" dediğinde bütün tarihi eserlerini doğu Berlin tarafında bırakmış Batı Berlinlileri, Amerikan rüyasına dahil ediyordu. Bu vaat gerçekleşti. Onun için Berlinliler Kenedy'nin hatırasını, kurdukları muazzam müze ile devam ettiriyorlar.

"Ben Berlinliyim" cümlesi Kenedy'nin dilinde Fedaral Almanya Cumhuriyetinin kapitalist değerler ile en kısa zamanda toparlanıp "Avrupalı" kalmaya devam edeceğini vurgularken, ikinci kuşaktan göçmen gençlerin dilinde neye tekabül ediyor? Çünkü onlar Almanlar'a jest olsun diye değil, Almanlara rağmen söylüyorlar "Ben Berlinliyim" cümlesini.

Neden Almanlara rağmen? Çünkü onlar kendilerinden bir önceki kuşak gibi; yaşamadan yaşayarak, yaşamayı erteleyerek "bir gün Allah nasip ederse yurduma döndüğümde" diyerek, ufuklarını kesen vatan hasretiyle dolaşmıyorlar Berlin sokaklarında. İkinci kuşak ki araştırmacıların tezlerini alt üst edecek derecede eğitimli, üniversitede okuyan/mezun kuşak; eğitimsiz bir Alman gencinden çok daha güzel Almanca konuşarak, eğitimsiz bir Alman gencinden çok daha iyi Alman tarihi bilerek dahil oluyor Almanya'ya. Onun için Alman gencin şaşırarak ve şaşkınlığını bir iltifat cümlesi eşliğinde belirtme ihtiyacıyla kurduğu, "ne kadar güzel Almanca konuşuyorsunuz" cümlesini, başörtülü genç kız "siz de" diyerek cevaplıyor. Cevaba dikkat kesiliniz lütfen. Kendisine iltifat eden Alman'ın cümlesini, beğeni üzerinden kurmaya çalıştığı hiyerarşiyi red ediş var bu cevapta.

Daha önce yazmıştım her milleti millet yapan unsurlar farklı. Alman için ırk, Fransız için vatan, İngiliz için dil, Türk için adalet insanları birbirine bağlayan, devletine bağlayan unsur. Almanya'nın millet olma özelliği olarak ırkı merkeze koyması tarih içinde başına büyük belalar açtı bilindiği üzere. Yeni nesil ırkı merkeze koymuyor, tıpkı Anglosaksonlar gibi dili merkeze koyuyor. Bunu nereden çıkarıyorum? Türk mahallesinde dolaşırken hızlı hızlı yürüyen iki Alman delikanlının bize Almanca bir şeyler söylemesine muhatap oluyoruz. Mihmandarımız Ayşegül, arkalarından bağırarak cevap veriyor onlara. Önde Alman delikanlılar arkada Ayşegül bir müddet atışıyorlar.

Sonunda Alman gençler pes ediyor. Ayşegül atışmanın sebebini anlatıyor: "Yaya kaldırımından yürümemizi söylüyorlar. Biz zaten yaya kaldırımından yürüyoruz diye cevap verince, bu kadar yavaş yürüyecekseniz daha kenardan yürüyün dediler. Ben de onlara, daha hızlı yürümek isteyenlerin esas kenardan yürümeleri gerektiğini söyledim."

Aidiyet en fazla dil üzerinden kuruluyor. Tahakküm ya da özgürlük de. "Türk mahallesi ya, ona Almanca cevap veremeyeceğimi, pusup kalacağımızı zannetti. Almanca konuştuğumuzu görünce pes etti."

Ayşegül asla pest etmeyecek bir genç kız. Pes etmeme sebebini "çünkü ben Berlinliğim" diye izah ediyor. "Evet İstanbul'u daha çok seviyorum ama Berlinliyim. Burada doğdum. Burada okudum.Çocukluğumun ve gençliğimin bütün hatıraları buraya ait."

Ayşegül'ün bu cümlesi "buralı olmak ama burada olmamak üzerine düşünmeme vesile oldu. Berlin'de Türkler Berlinli olarak yaşıyor. Ama Berlin'de yaşamıyor.

Küresel dünyada siyaset üretmenin en temel açmazı buradan başlıyor. "Buralı" olan ama burada olmayan. "Buralı" olan ama burada olmayandan ne kastettiğimi Berlin'in balkonları ve haftada iki defa kurulan semt pazarı üzerinden anlatma çalışacağım.

Bu yazıyı, başlığın hikayesi ile bitirelim yine. Şarkıyı bilirsiniz. İstanbul'un eski belediye Başkanı Bedrettin Dalan'ın Emel Sayın'a hitaben söyleyip de bu vesile ile yeniden dillere düşmesini sağladığı şarkı. İstanbul'un bütün semtleri sıralanarak soruluyor şarkıda: "Kız sen İstanbul'un neresindensin?" Günümüz itibariyle şarkının sözleri geçerliliğini kaybetmiştir. Cümle hemşerim sen dünyanın neresindensin olarak güncellenmek durumundadır artık. Dünyalılar olarak bir hemşehrilik bilinci oluşturmak için Marstan ya da başka bir yerden birilerinin bize saldırmasını beklemeyelim.

Hepimiz bu Dünyadayız. Bu dünya.Yani delinen ozon tabakası,yaklaşmakta o olan meteor,bir taraftan belki daha çok genç ve güzel yaşarım ümidi ile altın tozuna batırılmış çikolata ile beslenen kadınlar diğer taraftan yavrularına çamurdan çikolata yapmaya uğraşan anneler.

Kilitli kaldığımız dünyanın en genel resmi bu işte!



*

BaD-ı SaBa

Berlin'in bisikletleri ve "sivil dikkatsizlik
« Yanıtla #28 : 11 Temmuz 2008, 09:50:43 ÖÖ 09 »
Berlin'in bisikletleri ve "sivil dikkatsizlik

Berlin'in kaldırımları İstanbul'un yollarından bile daha geniş neredeyse. Kaldırımlar üçe ayrılmış. Bisikletliler, yayalar ve diğeri. Diğerini izah eden çıkmadı. Hayvanlar için büyük ihtimal. Bisikletliler hem yayaların hem de sürücülerin korkulu rüyası. Kanunlar galiba daha çok bisikletlilerden yana. Bisiklet sürücülerinin ne kadar fazla olduğunu anlamanız için alış veriş merkezlerinin önüne park etmiş onlarca bisikletin varlığından bahsetmem gerekiyor. Genç kadınlar gördük şık tayyörleriyle bisiklet süren. Anneler gördük çocuğunu arkasına oturtmuş okuluna götüren. Yaşlı insanlar gördük alış verişini yapmış evine dönen. 1980'lerin sonunda petrol krizini atlatmak için halkını bisiktlet kullanmaya çalışan başbakanlarına ertesi gün otomobillerini evinin önünde bırakarak cevap vermiş Alman halkı. Şimdilerde bisiklet kullanmak doğaya saygılı olduğunu ifade etmenin en önemi göstergesi. Bisiklet kullanmak politik kimliğin bir parçası adeta.

Berlin'in bisikletleri kafiledeki her yazarın dikkatini çekti. Hatta bazıları bunun asla İstanbul'da olamayacağını bir şikayet ve bir aşağılama olarak dile getirdi. Vasıl olduğumuz yerden kendimize bakarken çoğu defa yanlış genellemelerin tuzağında, kendimizi aşağılama yarışına giriyoruz. Berlin'in bisikletleri meselesi de öyle. Almanya genel olarak düz bir ülke. Tarihi boyunca başına gelenler; saldırılara açık dümdüz coğrafyası yüzünden. Bu düzlük içinde en pürüzsüz düzlüğü sahip olan şehri ise Berlin. Oysa İstanbul adı üstünde yedi tepe üzerinde kurulu. İstanbul'da şehrin bir ucundan öteki ucuna bisiklet ile gitmeye kalmak olmadık kazalara sebebiyet verir.

Ne diyordum… Bisikletliler hem sürücülerin hem de yayaların korkulu rüyası. Berlin'e vasıl olduğumuz gün otelin önünde bir bisikletin yayaya çarptığına tanık olduk. Çarpan bisiklet durmadı bile. Biz bütün kalbimizle yayaya bakarken, yaya bisikletlinin arkasından bağırıp küfretmek yerine ellerini kaldırarak adeta özür dileyerek uzaklaştı.

Bizi karşılayan görevliler durumu izah etti. Yaya bisiklet yolu üzerinde olduğu için bisikletli haklıymış. Haklı!!! Haklı olmak çok önemli. Haklılığın ne anlama geldiğini şöyle izah edeyim: Yaya yolu üzerinde dururken üstüme doğru gelen bir bisikletliden çekinip kenara çekildim. Hayır dedi Ayşegül. Biz haklıyız. Burası yaya yolu. Az kalsın çarpacaktı dedim. Polis çağırırdım dedi Ayşegül. İyi de benim canım yandıktan sonra polisin bana vereceği haklılığı ne yapayım.

Kuralların oturması ile haklı olduğuna iman etmek arasında doğru orantı olduğunu tam o anda fark ettim. Bir Alman canı pahasına kurallara uygun davrandığını ispat etmek derdinde.

Almanlar hayata haklı olmak ve vazifesi olmak üzerinden bakıyor. Hayat düz bir çizgi. Bu düz çizgi için yapılacak kurallar ve yapılmayacak kurallar var. Alman bunlara uyar. Hannah Arandth'in o çarpıcı imajı ile "insanlık durumu" tek tek her Alman'ın dahil olmasını gerektirecek bir şey değil. Ne demek istediğimi örnekler üzerinden anlatmaya çalışayım. Bizim Berlin'de bulunduğumuz günlerde "metro tecavüzü" hâlâ belleklerdeki tazeliğini koruyordu. Birkaç kişinin ortasında bir kıza tecavüz edilmişti. Yani birkaç Alman'ın gözü önünde oluyor hadise ve onlar bir ekran görüntüsü olarak dahil oluyorlar gözlerinin önündeki vahşete. Sapığı engellemek gibi bir çaba ve gayret içinde bulunmadan. Bu durumu Amerikalı sosyolog Erving Goffman'ın "sivil dikkatsizlik" kavramı kusursuz bir biçimde açıklıyor. Gofman "sivil dikkatsizliği" hiç kimse ile göz göze gelmeden yaşamak olarak kavramlaştırıyor.

Alman hastabakıcıların, hemşirelerinin hastalara gösterdiği olağanüstü itina üzerinden anlatmaya çalışayım vazife ve insanlık durumu arasındaki farkı. Alman hemşireler yüzlerinde o mütebessim maske ile hastalarının her türlü ihtiyacını, bakımını karşılıyor. Beslenme ve temizlenme ihtiyacının bütün teferruatlarını düşünün. Sonra hemşirenin mesai saati bitiyor, yüzündeki o mütebessim maskeyi üniforması ile birlikte çıkarıyor ve karşısına çıkacak herhangi bir muhtaca karşı, "vazifesi olmadığı için" algı alanına bile girmesine izin vermeden "sivil dikkatsizlik" konforuyla techizatlanmış olarak yoluna devam ediyor.

Doğu ile Batı arasındaki en temel fark buradan şekilleniyor galiba. Doğuluda görev bilincinden ziyade vicdan devrede. Almanlar da bunu fark etmiş. Yaşlı Almanlar Türk mahallelerine taşınıyormuş. Başıma bir iş gelirse Türkler ve Araplar bana yardım eder düşüncesiyle.

Oysa dünyanın hem vazife bilincine sahip hem de insanlığını bir maske olarak değil kalp olarak taşıyan insanlara ihtiyacı var. Yoğun bir melezleşme ortamından geçtiğimiz malum. Bu melezleşmeden iki tip çıkacak ortaya. Vazifesini yapmayan, vicdanını asla devreye sokmayanlar. Bu dünyanın karşılaşabileceği en kötü resim. Ya da hem vazifesini yapan hem insanlığını nefes aldığı her mekana ve zamana dahil edenler.

İkincisi mümin olmanın en temel şartı değil mi zaten!

Üç ayların ikliminde mümin kalplerimiz insanlığı yeniden mayalayacak kadar aşk ile ibadet edip şevk ile hizmet eden bir ritim ile atar inşallah.

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...Berlin Duvarı'nda bir yama ev
« Yanıtla #29 : 22 Temmuz 2008, 12:17:44 ÖS 12 »
Berlin Duvarı'nda bir yama ev

Berlin yolculuğu kesinleşince, bir arkadaşımın tavsiyesine uyarak; “Yozgatlı amca”nın hikayesinde gezindim bir müddet. Beynelmilel filminin unutulmaz senaristi ve yönetmeni Sırrı Süreyya Önal, Yozgatlı amcanın filmini yapacakmış. Hikayesini satın almış. Dolayısıyla Yozgatlı amcaya dair bilgileri özelikle Sırrı Süreyya Önal'ın anlattıkları üzerinden biriktirdim.

Yozgatlı “Osman amca” Türkiye'dekilerin “bir demet mark” olarak gördüğü Almancı'lardan sadece biri. Ne oralı ne buralı olmayan. Ertelenmiş hayatlardan bir hayat. El kadar mekanlarda kuru ekmeğini çayına batırarak yaşayanlardan. Merhum Özay Gönlüm'ün “Zord Hasan gitti/Lord Hasan geldi” diye türkü yaktığı tiplerden bir tip. Oysa onların lordluğu izinli olarak geldikleri köylerinde “fiyaka” yapabildikleri üç beş günden ibaret.

Nostaljik bir esinti olarak; yıkılan Berlin Duvarı'nı şehrin değişik yerlerinde sergileyen Berlinliler, hızlarını alamamış duvardan koparılmış minik taşları minik plastikler içinde Berlin karpostallarının içine de yerleştirmişler.

Ama hiçbir şey “Yozgatlı Osman Amca”nın Berlin Duvarı'nı kullanarak yaptığı ev kadar iyi temsil etmiyor Berlin Duvarı'nı.

Sırrı Süreyya Önal'ın “Bir Türk Dünyaya Kederdir” imajı eşliğinde sunduğu Yozgatlı amcanın Berlin Duvarı üzerine yaptığı evi ararken; Berlinli Türklerin pekçoğunun hikayeye hiç de aşina olmadıkların fark ettim. Oysa dünyanın dört biryanından insanların geldiğini, üzerine belgeseller çektiğini okumuştum. Berlin Duvarı'na gecekondu konduran Türk imajı çok çarpıcı! Herkesin çarpıldığı nokta kendi frekansı üzerinden muhakkak.

Çevreciler Yozgatlı amcanın gecekondusunu artık kumaşlardan yapılmış yama işi battaniyeler gibi değerlendiriyor. Milliyetçiler “Türk ruhunun” müteşebbis karakterini aşikar kılan bir durum, anarşistler, dünya üstüne gelse, kendi yaşam felsefesinden vazgeçmeyen bir asi ruh okuyorlar bu yama evden.

Oysa ne o ne bu. Her şey zaruret miktarı bir hayat olarak başlıyor.

Evi görünceye kadar Yozgatlı amcanın gecekondusu isimlendirmesi uygun gibi geliyordu. Fakat evi gördükten sonra “gecekondu” isimlendirmesinin bu evi tanımlayan olmaktan ziyade yanlış tanımlayan olduğuna karar verdim. Buraya ev değil “insan yuvası” demek daha doğru olacaktı. Neden yuva? Tıpkı kırlangıçların doğada buldukları her türlü malzemeyi bir araya getirerek örmeleri gibi; Yozgatlı amca da Berlin'de bulduğu her türlü malzemeyi kendi yuvasını örmek için kullanmıştı. Evet bu yuva için yapmak fiilinden ziyade örmek fiili daha uygun görünüyordu.

Evi tahayyül edebilmeniz için bir masalın zihinde kalan kıvrımlarını yardıma çağırmayı deneyeyim. Cadının çikolatadan evini hatırladınız mı? Kurabiyeden penceresi, şekerden çatısı, karameladan duvarı olan evini. Yozgatlı amcanın evi de biraz böyle bir şey. Adeta bir “değerlendirme” objesi. İki metrelik Berlin Duvarı esas alınmış, onun üstüne sundurma çıkılmış, ekleme kökleme bir yuva. Balkon parmaklıkları niyetine çocuk karyolasının metal başlıkları kullanılmış mesela. Duvarın bir kısmında panjur parçaları diğer kısmında kontroplak, ahşap, plastik. Kapılar ve pencerelerin her biri kimbilir hangi inşaat artıklarından toplanarak bir araya getirilmiş.

Yozgatlı Osman amcanın hikayesini bilmeseniz evi pekala bir “değerlendime projesi” olarak yorumlayabilirsiniz. Çünkü bu yama evin duvarında, gayet profesyonel birinin elinden çıktığı aşikar olan bir tabela asılı. Ağaç ev yazıyor ve altında irtibat için cep telefonu veriliyor.

Turgut Cansever'den okumuş/dinlemiştim yanlış hatırlamıyorsam. İstanbul'un gecekondu semtlerinde dolaşırken Amerikalı bir mimar bizim yoksullarımızın “ev bilinci”ne gıpta ederek “ne güzel” demiş, “sizinkiler ille de bir ev kuruyor. Bizimkilere ev verdiğimiz halde ille de sokakları tercih ediyor.”

Yozgatlı Osman amcanın evi bir bakıma Berlin Duvarı'nın da hikayesi. Berlin'deki tek gecekondu olduğu halde bir türlü yıkılamamasının sebebi olarak da, iki iki farklı belediyenin yetki alanında da olmamasıyla ilişkilendiriliyor zaten.

Bütün Alamancılar gibi kendisini para makinesi olarak kurgulamış olan Yozgatlı Osman da, bir taraftan legal olarak gündüzleri bir işte çalışırken diğer taraftan da illegal olarak geceleri başka bir işe devam etmektedir. Yasadışı olarak çalıştığı yerde iş kazası geçirir ve bir elinin parmaklarını kaybeder. Sadece parmaklarını değil, bu durumda legal işini de kaybeder. Ne yapacak. Kendini para makinesi olarak kurgulamış Yozgatlı Osman, başaramamış biri olarak köyüne geri dönmeyi düşünmez asla. Lord olacakken parmaksız bir şekilde köyüne dönmek. Olacak gibi değildir. Doğu Berlin ile Batı Berlin Duvarı'nın arasındaki boşluğa sebze ekmeye başlar. Yetiştirdiklerini pazarda satar.

Yama evin hikayesi böyle. Sırrı Süreyya Önal'ın bakışından sinemalarda seyredeceğiz bu hikayeyi inşaallah. Ama ben size hikayenin nasıl başkalaştığının “hikayesini” anlatacağım.

Devam edeceğiz velhasıl.