FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...

  • 45 Cevap
  • 23390 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« : 22 Nisan 2008, 01:33:33 ÖS 13 »
Ahmet Cevdet Paşa üzerinden muhafazakârlık resimleri -1

Türkiye muhafazakârlaşıyor mu/dindarlaşıyor mu sorusu tekrar gündemde. Gündemde ama meseleyi tartışmaya kalkanlar daha doğrusu Türkiye'nin dindarlaştığını söyleyenler zaman olarak kendi aile tarihlerini, mekân olarak da doğup büyüdükleri yedi soylarının dayandığı semti örnekleme yoluna gidiyorlar. Tek tek vakalar üzerinden hafakan geçirme psikolojisi aşılamadığı için de, değişmekte olanın resmi tam olarak tasvir edilemiyor.

Defaatle söylediğim şeyi bir defa daha tekrarlamak durumundayım. Yayımızı en az 150 yıl öncesine germeden durumu tespit etmemiz mümkün değildir. Bir ülkenin sosyal gerçekliği söz konusu olduğunda diş çıkaran çocuk tedirginliği merkeze konularak yol alınmaz.

Türkiye'nin muhafazakârlaştığını/ dindarlaştığını iddia edenler sokakların dili üzerinden analizde bulunuyor. Oysa sokakların dili bize sadece artık nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde değil kentlerde yaşadığını veriyor. Sokakların dili ile ilgili diğer önemli gösterge ise insanların artık ev merkezli, aile-akraba merkezli yaşamaktan giderek uzaklaştığını gösteriyor.

Türkiye'nin ne kadar "dindarlaşamadığını" Ahmet Cevdet Paşa(1822-1895) üzerinden anlatmayı deneyeceğim. Daha doğrusu Ahmet Cevdet Paşa'nın mektupları üzerinden.

"Ahmet Cevdet Paşa'nın Aile Mektupları"nı Doç. Dr. Ahmet Cihan yayına hazırlamış. Bu mektupların birkaçından Mübahat Kütükoğlu'nun Ahmet Cevdet Paşa Sempozyumu'na sunmuş olduğu tebliğ dolayısıyla haberdardım. Nitekim Fatma Aliye: Uzak Ülke romanı için bu mektuplardan ziyadesiyle istifade ettim. Çünkü mektuplar olanca resmiliğine rağmen, yine de Ahmet Cevdet Paşa ailesinin mahrem çizgilerini vermesi açısından romanı üzerine bina edebileceğim çok özel renkler sundu. Nitekim Ahmet Cevdet Paşa'nın mektupları ile ilgili olarak İlber Ortaylı "İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı"nda şu tespiti yapıyor:"Cevdet Paşa'nın eşine yazdığı mektuplar ağırbaşlı fakat muhabbet dolu mektuplardı…" (sh.268)

Muhabbetin zarafeti için lütfen şu satırlara dikkat ediniz: "Bu hafta aldığım mektupta keyifsiz olduğunuzu yazmışsın. Kederimden bir iki gece uyku uyuyamayıp ben de keyifsiz gibi oldum. Ne yapayım, Cenab-ı Hak heman sıhhat ve afiyet idüp de kariben Dersaadetde mülakatımızı müyesser eylesin."

Ahmet Cevdet Paşa'nın imparatorluk coğrafyasının farklı vilayetlerinde görev yaparken ailesine yazdığı bu mektuplar geldiğimiz yeri anlayabilmemiz ve anlamlandırabilmemiz açısından çok önemli. Çünkü bu mektuplar ailesinden uzakta bulunan Cevdet Paşa'nın bir taraftan ağır şartlar altında geçen teftiş günlerine dair önemli bilgiler veriyor bir taraftan da İstanbul'daki konağın mali düzenini satırlar üzerinden yönetebilme çabasını: "Benim gibi, sen de paranın kadrini bilip de arttırmış olsaydın iyice paramız birikir idi. Ben, bu kadar kalabalığı idare ettikten sonra size göndermek içun para dahi artırıyorum. Bu sözüm latifedir, yoksa haset edip de zahmet çekmenizi hiç tecviz etmem bilirsin. İki gözüm efendim."

Mektupları okudukça 1864 yılında yazılmış olan satırlar üzerinden zevc ve zevcenin birbirlerine olan sitemlerinin değişmeyen renklerini yakalamak etkileyici ve düşündürücü. Adviye Hanım "efendisinin" aylar süren teftişinden bunalmıştır. Üstelik bir bebek beklerken, paşa bırakıp gitmiş; onun yokluğunda bebek dünyaya gelmiş adı Emine Semiye konmuştur. (Kitabı yayına hazırlayan Emine Sümeyye olarak okumuş ki daha önce yapılmış bütün çalışmalarda Paşa'nın ikinci kızının adı Emine Semiye olarak geçmektedir. O halde okuyucu olarak Doç .Dr. Ahmet Cihan'ın neden Sümeyye ismini tercih ettiğini bilmeye hakkımız var diye düşünüyorum.) İnşallah erkek olur diye dua ettiği bebek bir kız olarak dünyaya gelmiş, lakin Paşa'nın devlet işleri bir türlü bitmemiştir. Devlet işi neyse de. Ya gönül işi. Adviye Hanım türlü dedikodulara muhatap olmaktadır. Ahmet Cevdet Paşa'nın o uzak diyarlarda evlendiği bile söylenmektedir. Paşanın bu satırlara mukabelesi karakterinin bütün ipuçlarını verecek özelikler taşımaktadır adeta: "Yine evlenmek lakırdıları yazmışsın. Artık bu sözleri istemem. Halkın ağzına niçin bakıyorsun. Ben evlenecek olduğum vakit başımdan bir nikah geçmek niyetiyle evlendim ve Allah'tan öyle istedim. Şimdiye kadar başka suret hatırıma gelmedi ve Allah göstermesin. Halkın dedisi kodusu bitmez ve niçin söylüyorlar diye gücenmek iktiza etmez."

Ahmet Cevdet Paşa'nın mektuplarına Cuma günü de devam edelim. Çünkü bu vesile ile haza Osmanlı efendisinin portresindeki ana çizgilere ulaşma imkanı da bulmuş olacağız. Şimdiye kadar daima kadın ve aile kelimeleri bir terkip içinde birbirini bütünledi. Oysa İslamiyet'te aileden doğrudan sorumlu olarak erkek görülür. Tanzimat sonrası başlayan kadın ve aile vurgusunu günümüzde tekrar erkek ve aile üzerinde yoğunlaştırabilmek için öncelikle haza Osmanlı erkeğinin özelliklerinde düşünmemiz gerekiyor.

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #1 : 28 Nisan 2008, 12:29:26 ÖS 12 »
Ahmet Cevdet Paşa üzerinden muhafazakârlık resimleri -2

Türkiye'nin ne kadar muhafazakârlaştığını ya da muhafazakârlaşmadığını Ahmet Cevdet Paşa'nın mektupları üzerinden okumaya devam ediyoruz.

Paşanın mektuplarına; “kadın kısmısı kuş gibidir ne fazla sıkmaya ne de boş bırakmaya gelir” sözünün satır arası bir ilke olarak eşlik ettiğini söylemek mümkün. Paşa özellikle para konusunda, zevcesini fazla sıkmamaya itina göstererek, tutumlu olmak konusunda sık sık uyarma ihtiyacı hissetmekte.4 Ekim 1863 tarihinde yazılmış mektupta şu ifadeler dikkat çekici:

“Böyle dağlık ve taşlık yerlerde gezip de birçok dolaşık işlerle uğraşmayı kim ister ve gidip de evinde rahat etmeyi kim istemez. Fakat İstanbul'da henüz başımızı sokacak bir hanemiz yok. Oraya gidildiği gibi ibtida nasıl araba alalım diye bahse girilecek. Bilirsin ki biz sayesiz ve sermayesiz adamlarız. Şimdi de öyleyiz. Zahmetsizce para kazanılmıyor. Benim de zaten emeksiz ve zahmetsiz para kazanmak efkarım olmadığını bilirsin.”

Bir ev bir araba.1863'ü 2008 bağlayan cümle bu. Günümüzde de ihtiyaçların en başında bir ev ve araba geliyor.Devirler değişse de ev ve araba “ihtiyaç” olmaya devam ediyor.Dört küheylanın ya da dört lastiğin çekiyor olması ihtiyacın şiddetini azaltmıyor.Yaz sıcaklarının kendini hissettirmeye başladığı şu günlerde dar gelirlisinden parasının hesabını bilmeyene kadar herkes bir üst model peşinde.Dar gelirli için önemli olan ayaklarını yerden kesecek bir yerli otomobil.Ayakları nicedir yerden kesik olanlar ise bir üst model ile arabalarını yenilemek derdinde.Reklamlar bu konuda ziyadesiyle mihmandar.

Ya evler? Evler onca genişliğine rağmen sadece çekirdek ailenin barınağı. Paşa'nın evinde ise evli ve bekar baldızları da yaşamaktadır oysa, mektuplarda uzun uzun hepsine selam edilir:”Valide hanımın ellerinden öperim.Neşet Bey'e,Feride Hanım'a,ve Faika ve Fahire hanımlara selam eylerim.”

Bu seyahatten sonra Ahmet Cevdet Paşa ihtimal Bebekteki Yalı'yı alabilecek kadar para biriktirmiş olacaktır. Bebekteki yalının kaç odası vardır?Ya da yazları gidilen Göztepe'deki konakta kaç oda vardır? Odaların sayısı kadar burada kimlerin yaşadığı da önemli. Sadece Adviye Hanım'ın akrabaları değil aynı zamanda Lofça'dan okumak için İstanbul'a gelen yatılı eğitim gören öğrenciler de izin günlerinde konakta kalmaktadırlar.Aristokrat ailelerde iç güveysi adetinin olduğunu ve nitekim Fatma Aliye Hanım'ın da evlendikten sonra ailesi ile aynı evde yaşamaya devam ettiğini hatırlayacak olursak; dört salonu, on beş-yirmi odası olan bir konağın pek büyük olmadığı anlaşılacaktır.

Günümüzde ise dar gelirliler başlarını sokacak, kira belasından kurtulacak bir ev hayaliyle yaşarken, zenginler evlere yatırım gözüyle bakmakta.Sınırlı topraklar üzerinde “mekan” yatırımı yapmanın başkalarını mekansız bırakacağı endişesi taşıyan kaç kişi vardır? Ev alabilecekken almayan.Fazla talep oluşturarak ihtiyacı olanların nasibini zora koşmayayım diye düşünebilecek kaç kişi vardır?

Paşa yukarıda alıntılamış olduğum mektubunda para kazanmanın güçlüklerinden bahsettikten sonra esasında kendisinin de asla emeksiz ve zahmetsiz para kazanmak arzusunda olmadığını vurgulamakta. Bu cümle ile Ahmet Cevdet Paşa'nın muhafazakarlığını günümüz muhafazakarlığına bağlamayı deneyelim. Günümüzde muhafazakar kimlik ile “tanınma politikası” güdenler, “emeksiz ve zahmetsiz” para kazanmak istiyorlar mı istemiyorlar mı? Daha anlaşılır olması için soruyu şöyle değiştirelim. Para üzerinden para kazanmak muhafazakar kimlik için sakıncalı mıdır? Yani emek ve zahmet olmadan para kazanmak.

Buna gönül rahatlığı ile evet diyebiliyor muyuz?Hayır.

Buraya kadar dikkat ederseniz süreklilik vurgusu üzerinden yol aldım.Değişmeyen ihtiyaçlardan değişmeyen kadın erkek ilişkilerinden.Değişenin ne olduğunu bir sonraki yazıya bırakıyorum.Umarım sıkılmadınız.

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #2 : 29 Nisan 2008, 01:23:08 ÖS 13 »
Ahmet Cevdet Paşa üzerinden Muhafazakârlık resimleri -3

Ahmet Cevdet Paşa, Balkan seyahati boyunca mektuplarında en ziyade oğlu Ali Sedat'tan bahsetmektedir. Ali Sedat'ın o sıralar 5-6 yaşında, Fatma Aliye'nin iki yaşında Emine Semiye'nin ise henüz doğmadığı hatırlanacak olursa bu bahsedişte bir fevkaladeliğin olmadığı anlaşılacaktır.

Paşa gelmekte olan bebeğin erkek olmasını kuvvetle istemekte, o kadar ki bebeğin adını bile hazırlamış bulunmaktadır: İsmail Neyir.İsmail, Cevdet Paşa'nın;Neyyir ise zevcesi Adviye Hanımın babasının adıdır.

Lakin gelmekte olan bebek bir kızdır: Emine Semiye.

Erkek evlad bekleyen Paşa (ki o zamanlar Cevdet Efendi'dir) kız evladı olduğu haberiyle duyduğu mutluluğu şu şekilde ifade eder:

"Ramazan-ı şerifin ilk günü ki, sizin ve kerimemizin sağlık ve selametiniz günü olmakla bizce ol gün adeta bir bayram günüdür."

Tarihler Ahmet Cevdet Paşa'nın küçük kızından İttihat Terakki'nin kadın ajanı diye bahsedecek, edebiyat tarihleri onu ilk feminist Osmanlı edebiyatçısı olarak adlandırılacaktır.

Mektuplarında Balkan yolculuğunun ağır şartları içinde gördüğü her şey paşaya adeta oğlu Ali Sedat'ı hatırlatmaktadır. Ali Sedat için Arnavut elbisesi sipariş edilmiştir mesela.Adviye Hanım Ali Sedat'ın Arnavut kıyafetleri içinde "fotoğrafını aldırmış" paşaya göndermiştir:

"Ali Sedat'ın tasvirini göndermişsiniz. Gah cebimde taşıyor ve gah öpüp karşımda tutuyorum.(…)Ali Sedat Bey'e Arnavud esvabı nasıl güzel yakışmış,eğer isterse Saraybosna'ya gittiğim vakit bir kat Boşnak esvabı dahi yaptırayım.Ama kendi isteyüp giyer mi,bir kere su'al et.Eğer giymez ise nafile yaptırmayalım."

Ama bizi esas ilgilendiren cümle şudur:

"Ali Sedat maşallah teala, hatmetmiş. Allah nazardan saklasın. İbrahim Efendi'ye bir ikram etmek münasiptir."

Yukarıda okumuş olduğunuz mektubun tarihi 15 Ağustos 1864.Ali Sedat Bey'in 1857 doğumlu olduğu bilindiğine göre, demek ki o sıralar 6-7 yaşlarında.Nitekim Prof.Dr.Mübahat Kütükoğlu da Ali Sedat Bey'in altı yaşında hatmettiğini belirtiyor.Ahmet Cevdet Paşa'nın sadece oğlu değil kızı Fatma Aliye de beş yaşında Kur'an-ı Kerim'i okumayı öğrenmiş, yedi yaşına geldiğinde mızraklı ilmihali, Kan kalesini, Muhayyelat-ı Aziz efendiyi okuyacak kıvama gelmiştir.

Türkiye muhafazakarlaşıyor mu/dindarlaşıyor mu sorusu için işte tam da bu noktadan cevap arayalım. Aileler çocuklarına beş yaşında Kur'an-ı Kerim okutmak gibi bir imkana sahip değil. Okul öncesi eğitimde "din dersi" ve Kur'an-ı Kerim okumak/okutmak hiçbir öncelikli yere sahip olmadığı gibi, üstelik yasak.Türkiye'de çocukların din ile buluşma yaşı gittikçe erteleniyor.Daha önce çocuklar ilk okul sonrası Kur'an kurslarına gönderilebilirken ilk öğretim uygulaması adı altında mecburi eğitim sekiz yıla çıkınca, Kur'an eğitimi için asla doğru olmayacak bir zaman dilimine zorlanmış oluyor aileler.

Üç-dört yaşındaki çocuklarını büyük ideallerle çoğu defa çocuğa rağmen bale eğitimine ya da spora başlatan ailelerin tutumları asla eleştiri konusu yapılmaz iken; ilkokul öncesi çocuklara dini eğitim vermek adeta her vesile ile şeriat yanlısı bir tutum olarak mercek altına alınarak, aileler "sakıncalı" ilan ediliyor. İlk öğretim sonrası ergenlik sınırları içinde çocuklara dini eğitim vermek ise imkansızı başarmak anlamına gelebilecek bir durum. Zamanın tamamen örgütlü zaman olarak yaşandığı günümüz şartlarında, ailelerin çocuklarına örgütlü bir zaman içinde din dersi veremiyor oluşu, gençliği katı bir red ve kabul çizgisine götürmekte.

Cehalet ile esnekliğin kaybedilişi arasında doğru orantı olduğunu söylemek mümkün. Velhasıl Türkiye'de olan biten şey muhafazakarlık değil,dini bilgiye ulaşması engellenen gençlerin hangi görüşte olursa olsun katı bir kimlik içinde kilitli kalmaları .

Cumhuriyetin ilk yılları için kısmen anlaşılabilecek bir durum olan "katı kimlik" 21. yüzyıl Türkiye'si için gezegen dışı kalmak anlamına geliyor.

Ahmet Cevdet Paşa ve ailesine geri dönecek olursak,çocuklarının eğitimine çok büyük önem veren Paşa; bir taraftan oğlu Ali Sedat Bey için konakta kimya laboratuarı kurdurmuş, diğer taraftan üç çocuğunun da Arapça,ve Fransızca öğrenmesini sağlamıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin sınırları içinde Arapça'yı kültür dili olarak red ettik.Yabancı dil öğretmek için en fazla para harcayan ülkelerin başında geldiğimiz ,eğitimimizi yabancı dil ile yapacak kadar "tuhaf" uygulamalara müracaat ettiğimiz halde, onca emeğe rağmen yabancı bir dili asla öğretemediğimiz gibi, ana dilimizi de kaybetme sınırına geldik.

İçki satışları üzerinden yorumlamaya çalıştığınız muhafazakarlığa bir de buradan bakmaya ne dersiniz?

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #3 : 02 Mayıs 2008, 12:44:21 ÖS 12 »
1898'den 2008'e çok eşlilik tartışmalarına bir örnek

Peygamber efendimiz şu üç şeyden biri kendisinde bulunmayan ile arkadaşlık etmeyiniz buyuruyor: “Takva, öfkesini yenebilecek hilm ve her an Allah huzurunda olduğunu hatırlayacak edeb.”

Edebini kaybetmiş bir dünyada yaşıyoruz. Yalnız bizim ülkemizde değil dünyanın dört bir tarafından taciz, tecavüz haberleri geliyor. Ne Türkiye'de olanı biteni, ne de Avusturya'da olanları bu köşede tasvir etmeye kalkmayacağım. Düsturumuz bellidir: Kötü olanı ortaya getirmeyin muhakkak bir alıcısı çıkar.

Kötüyü ortaya getirmek... Kıldan ince kılıçtan keskin bir ilke bu. Dile getirmemek göz yumak demek mi? HAYIR! Bu satırların yazarı için gayri ahlaki olanı mercek altına almaktan ziyade, ahlaki olanı nazara vererek gayri ahlakiyi zihinlerden ve kalplerden kovmak öncelikli bir yere sahip. Unutmayınız davranışlar önce zihinlerde ve kalplerde “normal”leştikten sonra eyleme dönüşür.

Birkaç yazıdır Ahmet Cevdet Paşa'nın mektupları üzerinden geçmişi günümüze bağlamaya çalıştım. Bu gün Ahmet Cevdet Paşa'nın büyük kızı Fatma Aliye Hanım (1862-1936) ın yazmış olduğu “Taaddut-ü Zevcat Zeyl” (1898) üzerinden günümüze bakmak niyetindeyim.

“Taaddüt-ü Zevcat'a Zeyl” de Mahmut Esat Efendi'nin Malumat gazetesinde çok eşliliği savunan ilk makaleleri yer almaz.” Fatma Aliye Hanım'ın cevabıyla başlayan yazışmalar kitabı oluşturur.” Nitekim Firdevs Canbaz Mahmut Esat Efendi'nin yayınlamış olduğu ilk makaleleri de “Çok eşlilik” adıyla yayına hazırladığı Taaddüd-i Zevcat Zeyl'in başına koyarak tartışmanın gidişatını izleme imkanı vererek çok güzel bir çalışma ortaya koymuş. (Çok Eşlilik/Firdevs Canbaz, Hece yay.2007)

Makalelerdeki görüşlere geçmeden tartışmanın üslubuna, edebine dikkatinizi çekmek isterim. Fatma Aliye Hanım görüşlerine katılmadığı Mahmut Esad Efendi'ye “Üstad-ı fazailmend efendim hazretleri” diye hitap ettikten sonra bakınız kendi konumunu nasıl ifadelendiriyor:

“...Şu satırlarımın bir tilmizin üstattan ikmal-ı malumat maksadıyla olan istizahatı makamında k telakkisini rica ederim. Zat-ı alilerinin taaddüd-i zevcat hakkında Malumat ceride-i muteberesiyle neşr olunan makalatını kemal-i dikkatle okudum.”

İlerleyen satırlarda ecnebiler tarafından taaddüd-i zevcat konusunda kendisinin de pek çok soru ile karşılaştığından bahsederek, konuyu kadın ve erkek olarak ele almamak gerektiğini bilhassa belirtir: “Bu gibi mesailde kadınlık ve erkeklik düşünülmemesi lazım geldiğinden, bu babda bendenizce kadınlığımın bir hükmü yoktur... Şu satırları kadınlığımı müdafaa fikriyle dahi yazmıyorum. Zira mesail-i insaniyede acizelerince kadın ile erkeğin farkı olamaz. Hepsi insandır. İnsaniyete hizmet ise ancak hakikatle olur.”

Ecnebilerin İslamiyet ile ilgili olarak sormuş oldukları soruları “İslamiyetin ulviliğini görmüş” olmalarına bağlayan Fatma Aliye Hanım, Mahmut Esat Efendi'nin taaddüd-i zevcat'ı müdafa etmek üzere sizde de metreslik vardır cümlesini kast ederek taaddüd-i zevcata akılları yatmayan ecnebileri “Bizde bu varsa sizde dahi şu vardır” diye cevap vermenin doğru olmayacağını söyler.

Keza, Mahmut Esat Efendinin çok karılılığı savunmak üzere hayvan aleminden deliller getirmesini de doğru bulmadığını söyler Fatma Aliye Hanım.

Mahmut Esad Efendi'nin nesillerin çoğalması için erkeklerin çok karılı olmasını savunan satırlarına da Fatma Aliye Hanım şu itirazı yapar: “Mesele yalnız tenasül ve beka-yı nev' ise izdivaca lüzüm kalır mı?”

Son alıntılayacağım cümlelerin bugün de geçerliliğini koruduğunu şaşırarak göreceksiniz. 1898 yılında yayınlanmış olan bu cümleleri lütfen geçen haftanın defileli, mankenli bol ticari gündemi ile birlikte düşününüz:

“Taaddüd-i zevcatın mani-i fuhuş olduğunu söylediğimiz de muterizler “ne kadar afif adamlar var ki yalnız bir zevce ile iktifa eylediği halde fuhuş aleminden nefret eder. Fuhşa mail ve müstaid olanlar ise ne kadar zevceleri bulunsa yine kendini alem-i fuhuştan alamaz. Zira onlar ancak o alem-i fuhuştan tezevvuf ettiklerinden, ehl-i iffet kadınlarla iktifa onlarca mümkün olamaz” gibi sözlerde bulunuyorlarsa da, ihtiyacaat nokta-i nazarından taaddüd-i zevcatın mani-i fuhuş olmasına bir şey diyemiyorlar.”

Fatma Aliye Hanım'ın taaddüd-i zevcat'ın kadınlara zulüm olmasını engelleyen şeyin boşanma hakkı olduğu üzerinde durduktan sonra, metres istemeyen bir Hıristiyan kadının Hıristiyanlıkta talak bulunmadığından yeni bir zevç bulmasının hiç kolay olmadığını delil olarak getirdiğini söyler.

Mahmut Esad Efendi, Fatma Aliye Hanım'ın eleştirilerine cevap verirken Fatma Aliye Hanım'ın satırlarına iltifat ederek başlar: “Okudukça ,firak-ı ebedisi bilcümle dil-teşnegan-ı ulum ve maarif için mucib-i esef-i azimolan üstat firdevsaşiyanımız paşa merhuma dua-han oldum.”

Fatma Aliye Hanım taadüd-i zevcat konusunda ecnebileri ikna etmeyi önemli bulurken; Mahmut Esat Efendi bunun imkansız olduğunu düşünmektedir: “Onlara taaddüd-i zevcatın hikmete, edebe, ahlaka, hüsn-i muaşerete mugayir ve münafi olmadığını kandırmaya çalışmak bi-aynihi bizlerden birine adam eti yemek makbul ve müstahsen olduğunu iknaa çalışmak gibidir. Çünkü taaddüd-i zevcat onların nazarında cürümdür, cinayettir, hem de azam-ı cinayattandır. Onların çocukluktan beri fikirleri öyle terbiye olunuyor; bu mesel onların zihnine hulul ediyor.Ondan bir cüzü oluyor. Bunu oradan çıkarmak, beyinlerini çıkarıp yerine bir şarklı beyni yerleştirmeye mütevakkıftır.”

Yerimiz tükendi. Haftaya devam edelim.

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #4 : 06 Mayıs 2008, 01:20:27 ÖS 13 »
Çok eşliliği entelektüel olarak tartışmak ya da tartışamamak

Mahmut Esat Efendi ile Fatma Aliye Hanım'ın çok eşlilik üzerine yaptıkları tartışmayı Cuma günü paylaşmıştım sizlerle. Bu paylaşmanın doğru bir bağlam üzerine oturabilmesi için, Mahmut Esat Efendi ile Fatma Aliye Hanım'ın 1898 tarihli tartışmasının entelektüel bir tartışma olduğuna dikkatinizi çekerim. Entelektüel ve dolayısıyla nezaket kurallarına sonuna kadar riayet edilmiş bir tartışma.

Oysa günümüzde çok eşliliği entelektüel bağlamda tartışma imkanına sahip değiliz.1898'de hem Mahmut Esat Efendi hem de Fatma Aliye Hanım Batılıların İslam'a hücum etmek maksadıyla çok eşlilik üzerinden İslamı değerlendirme/yargılamalarına karşı cevap veriyordu. Hatırlayacaksınız Cuma günü bu konuda Fatma Aliye Hanım ile Mahmut Esat Efendi'nin farklı düşündüklerini ifade etmeye çalıştım. Fatma Aliye Hanım çok eşlilik üzerinden Avrupalı hanımlarla muhatap olduğu için, onların İslamiyet'in yüce bir din oluşuna hayran olduklarını, ancak çok eşlilik konusunda takıldıklarını söylüyordu. Mahmut Esat Efendi ise batılıların küçük yaşlardan itibaren İslam karşıtı bir şuur ile yetiştirilmelerinin özellikle İslam'ın çok eşliliğe ruhsatı üzerinden gerçekleştirildiğini söylüyordu.

Mahmut Esat Efendi'nin bu yorumunu Batı'nın iki yüzlü "değerlendirme" geleneğine uygunluğu açısından irdelemekte fayda var. İslam söz konusu olduğunda çok eşliliği pespaye ve bayağı bir tutum içinde değerlendiren, bu konudaki yargılarında sınır tanımayan Batı'nın bu yargılarını evrensel hükümler olarak görmediğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Çok eşlilik kötü ise her durum ve halükarda kötü olarak kabul edilmesi gerekmez mi?(Batı'nın bu çelişkisini günümüzde laik kesimin sürdürmekte olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım.)

Fatma Aliye Hanım ile Mahmut Esat Efendi'nin çok eşlilik üzerine yapmış oldukları tartışmanın entelektüel bir tartışma olduğunu özellikle vurgulama sebebim; tartışmanın yapıldığı dönemde de Osmanlı coğrafyasında çok eşliliğin çok yaygın olmadığı gerçeği. Gerek Mahmut Esat Efendi'nin gerekse Fatma Aliye Hanım'ın Batılar tarafından "sorular" yoluyla sınırlandırılıp yargılanan İslamiyet'i layıkıyla anlatma çabasına dayanıyordu, çok eşlilik üzerine yaptıkları tartışma.

Bu gün değişen ne? Batılılar tarafından çember sakallı, şalvarlı ve arkasına taktığı dört kadın ile tiplenen Müslüman erkek imajının laik kesim tarafında fazlasıyla içselleştirilmiş oluşu. Evet değişen bu. Laik kesim bu imajı besleyip büyütmekte zorlanıyor mu? Laik kesimi bu konuda zorlanmaktan kurtaran, 19 yüzyıl Şarkiyatçılarının ifadelerini ziyadesiyle içselleştirmiş olmaları.Nitekim Alan Duben ve Cem Behar, İstanbul haneleri ile ilgili çalışmalarında çok eşlilik konusunda Avrupalı gezginlerin izlenim hikayelerinin Türkiye gerçeğini tasvir etmekten ziyade,Batıdaki şarkiyatçı geleneğin taleplerini karşılamaya yönelik olduğunun altını önemle çizerler ("Evlilik ve çokeşlilik: Efsaneler ve Gerçekler", İstanbul Haneleri Evlilik,aile ve doğurganlık 1880-1940). Alan Duben ve Cem Behar çok eşliliğe çok az rastlandığı halde oluşturulmaya çalışılan "tepkiler" üzerinden analiz yapmaya devam ettiklerinde şu tespite ulaşırlar: on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında İstanbul'da çok eşliliğe duyulan tepki, cinsler arası ilişkilerde eşitlik ve modern Batılı hayat tarzı yolunda verilen ideolojik mücadelenin bir parçasıdır.

Zaten düşük olan çok eşlilik oranına bu tartışmaların bir etkisinin olmayacağı açıktır. Dolayısıyla yapılan tartışmalar, imaj denetimine dayalı entelektüel tartışmalardır.

Laik kesimin negatif Müslüman imajının sadece 19.Yüzyıl Oryantalistlerden beslenmediğini, gerçek hayattaki olumsuz örneklerden de beslendiğini özellikle belirtmeye ihtiyaç yok. İyi bir Müslüman olmayı takvada değil de ruhsatlara sonuna kadar uymakta arayan; dini bilgisi,adap ve görgüsü eksik; ticari zekası kuvvetli bazı kişiler, bu imajı hakikate çevirmek için olağanüstü gayret sarf ederek "reklamın iyisi kötüsü/paranın helali haramı olmaz" bayağılığını kendisine "din" edinerek "dinci" kimlikleriyle dindarların yaşam alanını daraltmaya devam ediyor.(Dindarlar bizzat kendileri duruma müdahale etmedikleri sürece dindarlara daraltılan yaşam alanı, "dinci"leri zengin etmeye devam edecek!)

Bu gün Türkiye'de hiçbir sosyal,ahlaki, siyasi konuyu entelektüel manada tartışma imkanına sahip değiliz.Niye ısrarla entelektüel manada tartışmanın altını çizme ihtiyacı duyuyorum?

Çünkü her konu, her kesim tarafından fazlasıyla sahiplenilen "kimlikler" üzerinden tartışılıyor ya da örtbas edilmeye kalkılıyor. Her vesile ile tekrarlamak durumunda kalıyorum: Biz artık hep beraber iyiye "iyi",kötüye "kötü" deme basiretimizi kaybettik. Bir toplumun başına bundan daha beter ne gelebilir?

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #5 : 09 Mayıs 2008, 02:51:54 ÖS 14 »
Annem ağaçların gölgesini seçti/Ben harflerin

Anneler ve kızları. Kadim bir meseledir. Annesi gibi olanlar. Asla annesi gibi olmayacağına yemin edenler. Hayat hizasını, annesine benzemezlik ya da annesini geçmek üzere kuranlar.
Başkalarını bilmem. Lakin ben anacığımı hiç geçemedim. Geçemeyeceğimi bilirim. Annem sadece bizim değil, kâinatta gördüğü her türlü "yavru"nun da annesiydi çünkü. 17 yaşına kadar hasta annesinin "annesi" idi. Gelin olduğunda yeni hayatında onu bekleyen hastaların annesi oldu.

Taze ot kokulu baharlar getiriyor çocukluğumun annesini, en ziyade. Onu kulağı radyoda, nohut oda bakla sofa evin köşesine kurmuş olduğu pres makinesinin başında hatırlıyorum. Saat 11.30'da makinenin başından kalkar bize öğle yemeği hazırlardı. Beslenme ve diyetetik uzmanı değildi. Şimdi şaşırarak görüyorum ki, beslenme uzmanlarının listelerini aşacak kadar bilge bir mutfak anlayışı vardı. (Tarhanayı, erişteyi, bulguru, salçayı, peyniri kendi elleriyle hazırlardı her yaz.) Yemekler sadece o öğün için pişirilirdi.

Karbonhidrat ve protein dengesini ne kadar hassas, ne kadar titizlikle korurdu annem. (Bunu anlayabilmek için anne olmam gerekiyormuş.) Bir Pazar günü Topkapı Sarayı'nın bahçesine kadar gitmişken. Tam bilet alınacakken. Babama sen içerde ne olduğunu anlatırsın, biz bilet parası ile kıyma alalım da köfte yaparız diye eve gelişlerini hayatım boyunca unutmadım. Babam annemi takdir etmiş miydi? Anlatmak ile görmenin farkı üzerine konuşmuş muydu? Hatırlamıyorum. Hatırladığım iki küçükler iştahla sahan köftesini yerken, biz iki büyükler Topkapı Sarayı'na bir kilo kıymayı tercih eden anneyi anlama mücadelesi vermiştik belki de. Mücadele dediğime bakmayın. Ben ilkokul beşe gidiyordum ağabeyim ortaokul ikiye. (Neden mücadele? Okulda sorulacaktı. Anneler Günü'nde annenize ne aldınız diye. Biz de kardeşlerimize baktık, babam annemi Topkapı Sarayı'na götürdü diyecektik.)

O gün Anneler Günü'ydü.

Şimdi bu satırları yazarken; esasında ne kadar anneme benzer bir hayatımın olduğunu farkediyorum. Zamana dahil olmayı, zamanı asla harcamama bilgisini öğrendiğim tek üstadım annem. Ben de onun gibi bir makinenin başında geçiriyorum hayatımı. Makinenin başından kalkıp yemek yapıp sonra tekrar makinenin başına oturarak. (Onunkisi pres makinesiydi, benimkisi bilgisayar.)

Annemin kitaplardan öğrenilmiş bir bilgisi yoktu. Kitaplara hiç borçlu olmadığı bir hayat yaşadı. Ama o, kâinatı bir kitap gibi okuyanların meşrebindendi. Kuru çubuğu toprağa gömse, bir haftaya yeşerecek bir bereketi vardı ellerinin. Evet, ellerinin bir bereketi vardı. Şimdi yıllar sonra kardeşimle, onun iki bardak pirinçten yaptığı pilav yirmi kişilik olurken; bizim aynı ölçüde yaptığımız pilavın sadece sekiz kişilik oluşunu konuşuyoruz.

Dört kardeş dördümüz de birbirimize benzemeyiz. Her birimizin mesai ortamı birbirine hiç benzemediği halde annemin vasiyet hükmündeki cümlesidir dördümüze birden yol çizen: "Ezilmek istemiyorsan herkesten daha çok çalışacaksın."

Hayatı boyunca ne ezildi ne de ezdirdi kendini. Hiç kimsenin ne sözünün altında kaldı ne de arkasından konuştu. Bir şekilde sözü edilecek olsa, ben ona diyeceğimi dedim deyip susardı annem.

Annem kadar toprakla barışık olabilmeyi ne çok isterdim. Olamayışımı da anneme borçluyum ya zaten. Tek tek yeşerttiği yüzlerce ağacın altına her defasında minder taşıdı annem. Ben oraya oturayım da rahat yazayım diye. Oysa dedemden kalan onca toprağa sahip çıkmamızı isterdi. Toprağın dilinden anlamamız onu onurlandırırdı. Gururlandırırdı.

O, diktiği her ağacın arkasından tespih çekeceğine iman ederek yaşıyor. Ben de belki bir gün yazdığım bu kelimelerden öyle bir cümle kurmayı başarırım ki, amel defterim kurtulur ümidiyle diziyorum harfleri yan yana.

O ağaçların gölgesini seçti. Ben harflerin. Tek farkımız bu.

Anneciğim n'olur bu yazımı ağlamadan oku.

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #6 : 09 Mayıs 2008, 04:22:51 ÖS 16 »
Fatma Hanım çok güzel anlatmış anneleri ve annesini....
Annesi yazıyı okurken ağlar mı bilmiyorum ama ben ağladım :'(

*

BaD-ı SaBa

    Tekbir'i Kiralık Bedenlerden Kurtarma Davası

 
Aşağıda okuyacağınız yazıyı, iki binli yılların başında yayınladım. Tekbir'in "markalaştırılma"sına 1995 yılından bu yana itiraz ediyorum. Tesettür modası tabirine itiraz ediyorum. İtirazlarımı İmaj ve Takva, Şov ve Mahrem isimli kitaplarımda dile getirdim. Ama itiraf etmeliyim ki, onca yazı kalbimdeki acıyı hiç hafifletmedi. Ta ki Prof. Dr. İlhami GÜLER ile Süleyman BAYRAKTAR'ın marka iptali için dava açtıkları haberini okuyuncaya kadar.

Davanın bir an önce markanın iptali ile neticelenmesini bekliyor; dinci tavırlar için mümin kalpler olarak seferberlik ilan edelim diye sizi yıllar önce yazmış olduğum yazı ile baş başa bırakıyorum.

Ayrıca, Prof. Dr İlhami Güler ve Süleyman Bayraktar'a sadece kalem ve kelam yoluyla değil hukuki yollardan red etme hakkımızı bize hatırlattıkları için çok teşekkür ediyorum.

Başı "örttürülen" lerden misiniz?/Başını örtenlerden misiniz?

92 yılından bu yana senede birkaç defa "tesettür modası" adı altında haberlere, tv programlarına tanık oluyoruz. Tesettür defileleri neden daha önce değil de 90'lardan itibaren gündeme gelmeye başladı? Tesettür ve moda kelimeleri yan yana geldiğinde vurgu hangi kelimede ağırlık kazanıyor? Tesettür defileleri kimin için yapılıyor? Tesettür defileleri dindar kadınların kıyafetini nasıl etkiledi? Bu soruların cevapları önemli. Ama bu cevapları başka bir yazının konusu yapmak üzere defileyi hazırlayan kişinin mankenlerin başını "örttürmekten" aldığı hazzı detaylandırmakta fayda var.

70'li yıllarda İslami kesimde hâkim söylem, hali hazırda var olan ile İslami hayat tarzında olmayacaklar üzerinden oluşturularak İslam'daki "yok"lar, liste halinde sunulurdu. 80'lerin ortalarından itibaren bu söylem "İslam'da o da var bu da var " genişliğine kaydı. Söylemdeki bu farklılaşmanın sebepleri arasında İslami medyanın etkilerinden, köylülük imajından kurtulmaya çalışan yeni zengin kesimlerin hayat tarzı arayışlarına ve bu hayat tarzı arayışında "Müslüman her şeyin en iyisine layıktır"ın can simidi olarak sloganlaştırılmasına, sitemin dindarların hayat tarzı üzerinde yoğunlaşan baskısına kadar pek çok faktörden bahsetmek mümkün. Fakat değişimi baş döndürücü bir farklılaşmadan ziyade aynı zihniyetin tersi ve düzü olarak okumanın yaşanmakta olanları anlamamız açısından daha sahih bir görüntü sunacağını düşünüyorum.

70'li yıllar tefrit yıllarıydı. İlkelerin ortaya konmasından ziyade şekil üzerine vurgu yapılıp, olabildiğince zevksiz ve kaba giyinmek "takva" ölçüsü olarak kabul edilirdi. O yıllardan günümüze değişmeyen tek şey bir kadının başını örtmesinin/açmasının olay, baş "örttürenlerin"/ "açtıranların" kahraman olmaya devam etmesi. Manken bedenlerinin bir defile süresince başı örtülü olarak kiralanmasının "dine hizmet" adı altında lanse edilmesi, "kötü dünyanın" kadınlarına baş öttürme zaferi olarak ortaya konması; "sahneden inip hidayete erenlerin" dindar kadınlara öncü olarak gösterilmesinin genetik sürekliliği mahiyetinde. Yıllardır dinini kendi halinde yaşayan kadınların "kötü dünyanın" içinden gelip "hidayete eren" kadınından "dinini" öğrenmesinin beklenmesi ile; "kötü giyinen" dindar kadınların manken bedenlerinden giyim-kuşam, yürüyüş, endam öğretilmeye kalkılması bu sürekliliğin işareti .Nitekim sokaklar yavaş yavaş mankenvari yürüyüşler talim etmeye kalkan tesettürlülerle dolmaya başladı bile.

Tesettür defilesi için başını örten mankenlerin "Tesettüre girmek hiç fena değil insan kendini böyle de güzel hissedebilir" diye uzatılan mikrofonlara görüş bildirmesi, tesettürü düzenleyenler tarafından sadece başarı / bütün bedenleri feth etme olarak algılanmıyor, bunun yanında "paramla da olsa mankenlere başını örttürdüğüm için mutluyum" dedirtecek kadar ayaklarını yerden kesen bir sarhoşluğa sürüklüyor. Bu sürüklenişte, başörtüsüyle ya da mayoyla vurgunun güzelliğe ve dikkat çekmeye, yani kadın bedenine odaklanıldığı fark edilmiyor bile. Yapılan defile sonucunda başörtüsü kiralık bedenler üzerinde mayoyla değiş –tokuş edilen sıradan bir giyim aksesuarı olarak algılanıp ait olduğu ontolojik yükseklikten aşağı çekiliyor.

"Paramla da olsa başını örttürdüğüm için mutluyum " diyen zihniyet ile kanunları arkama alarak kızları ağlata ağlata imam-hatiplerden, üniversitelerden arındırıyorum diyen zihniyet benim için aynı. Allah'ın emirlerine muhatap olarak başını örten genç kızlar ve kadınlar başlarını kimse örttürmediği için, başörtüsünü bir gül gibi taşıyorlar. Yasaklar kamusal alanda nefes aldırmaz bir iklim oluşturduğunda aynı kadınlar/genç kızlar başlarındaki örtüyü ateş gibi taşıyor. Yanıyorlar hiç kimseyi yakmadan. Onların asil, masum ve mazlum duruşlarını manken bedenleri kiralayarak bozmaya, metalaştırmaya kalkışılması "dine hizmet ediyorum" edasına fit olunup alkışlanacak öyle mi?

Dine ne kadar hizmet edildiğinin daha iyi anlaşılması için 21.5.2002 tarihli Hürriyet gazetesindeki tesettür defilesine katılan mankenlerin tesettürlü halleriyle mayolu hallerinin bire bir karşılaştırmasına bakılsın lütfen! Gazete "bunlar onlar" diye başlık atarken aynı kadınların tesettürlü ve mayolu hallerini bir arada sunarak var olan görüntüden, olmayanın çıkarılmasının ipucunu vermiş oluyor. Modern bilincin ayırt edici özelliği olan kes-yapıştır-değiştir sürecine bir defile dolayımından şahit olunuyor böylece.

Dini terimleri müesseselerine isim olarak koyan insanların dine ne kadar zarar verdiğini modern bilincin kes-yapıştır mantığı içinde izah etmekte fayda var. Benim kuşağım tekbir sözünü duyduğu zaman bir davet almış olmanın heyecanı içinde bağırır "Allahuekber" diye kalbini ve zihnini Allah'ın emirlerine hazır hale getirirdi. Kızım tekbir kelimesini duyduğunda ilk önce mankenleri ve defileleri hatırlayacak. Zihindeki bu imaj bozumuna sebep olanların dine hizmet ile alakası olabilir mi?

Fatma K. Barbarosoğlu

yenişafak




*

BaD-ı SaBa

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #8 : 16 Mayıs 2008, 12:21:18 ÖS 12 »
    Sultan Abdülaziz'den Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e "Kraliçe sınavı"

Sultan Abdülaziz'den Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e "Kraliçe sınavı"
İngiltere Kraliçesi II.Elizabeth'in, ülkemize ikinci defa "teşrif"leri herkesi fena halde heyecanlandırdı. Tek kanallı TRT'li günlerin bayram skecine benzer durumlar yaşanıyor son bir haftadır medya aleminde. (Eller nerede tutulacak,ayakların birbirine mesafesi nasıl olacak.) Cumhurbaşkanımızın ne giyeceğinden, First Layd'imizin reveransına kadar, yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi medya üzerinden tekrar tekrar gözden geçirildi.

Medyamızın kalemşörleri (hadi bu defa İngiliz asaletini kendilerine uygun görerek, pek zarif bir edada kalem-sir leri diyelim) Cumhurbaşkanının şahsında; "Türk erkeği" olarak kendilerinin temsil ediliyor oluşunu fena halde dert ettiler. (Smokin giyecek giymeyecek tartışmaları. AKP milletvekillerinin yeni turnosolu, smokin .)

Kraliçeler ile "mesafe" eski bir sorunumuzdur esasında. Diyeceksiniz ki ne kadar eski? Ta Abdülaziz zamanından kalma bir eskiliktir bahis konusu olan.

Bilmeyenler için Abdülaziz'i hatırlatmakta fayda var. Esasında Türk halkı, hafızasına her türlü maddeyi mağdurluk bahsinden açmayı tercih eder.Onun içindir ki, Abdülaziz'i Mithat Paşa ve adamları tarafından "öldürülmüş" olduğu üzerinden; ve de bir oturuşta bir kuzuyu tek başına yiyen bir "pehlivan" olarak kaydetmiştir. Oysa Abdülaziz'i ecdadından ayıran en önemli özelliliği payitahtı, yanına veliaht V.Murat ve şehzade Abdülhamit'i de alarak üç ay boyunca terk etmesi.(Merak edenler Padişah'ın Avrupa seyahati sırasında kullanmış olduğu lokomotifi Rahmi Koç müzesinde görebilirler.)

Pek çok tarihçi yüzyıl ara ile Rus Çarı Petro ile Osmanlı Padişahı Abdülaziz'in batıyı görmek üzere iktidarlarını terk edişleri üzerinde odaklanır. Öyle ki Rus modernleşmesi ile Osmanlı modernleşmesinin farkını bu seyahat üzerinden okumak bir hayli etkileyicidir. Petro, çırağı olmadığın işin ustası/efendisi olamazsın anlayışından hareketle, bir buçuk yıl boyunca Batıda olup bitenleri bizzat gözlemler. Bir Çar olarak değil, her kademesinde çalışmayı göze alacak ağır işçi olarak.

Sultan Abdülaziz'in ziyareti "görmek" ten ziyade politik bir amaca odaklanmıştır. Fransa İmparatoru III. Napeleon'un hazırlamış olduğu sergi davetine icabet eden Padişah, bu vesile ile Girit meselesini Osmanlı lehine bir çözüme kavuşturmayı düşünüyordu. İngiltere Kraliçesi II.Elizabeth'in yedikleri -içtikleri, giydikleri "haber" konusu.Kraliçe içeceği suyu yanında getirdi mi bilmiyoruz,lakin Sultan Abdülaziz, Avrupa'da bulunduğu zaman zarfında sadece İstanbul'dan getirilen suyu içmişti.

Kraliçe'nin ikinci Türkiye seyahati tarihin magazin bahsine nasıl düşer bilinmez ama, Abdülaziz'in Avrupa seyahati günümüzün magazin basınını heyecanlandıracak kadar parlak sinematografik ögeler ile noktalanmıştı. Özellikle İmparatoriçe Eugenie'nin iade-i ziyaret olarak İstanbul'a teşrifleri, Beylerbeyi Sarayı'nda ağırlanması ve aralarındaki "mesafe"nin bir dans boyunca tükenişi üzerinden yapılan rivayetler…

Batılı kadının "güzelliğine ve iktidarına" vurgun Osmanlı erkeği, Sultan Abdülaziz'in şahsında kendine yeni bir meşruiyet alanı bulmuş olduğunu söylemek fazla iddialı bir yorum mudur? Bu yorumu iddialı olmaktan kurtaran en önemli gösterge, Tanzimat ve Meşrutiyet romanlarının ana damarıdır. Osmanlı kadınının, güzellik üzerindeki iktidarını yitirişi ve hep "öteki kadınlar" üzerinden gelen acıları anlatması üzerinden akar ana damar. Beş kuşak önceki büyükannelerimizin acılarının bir kod olarak nasıl devam ettiğini Büyükannem ve Kraliçe'nin birinci seyahati üzerinden örneklendirerek tamamlayalım yazıyı. Büyükannem Kraliçenin resmine uzun uzun baktıktan sonra şöyle demişti:"Hiç de güzel değilmiş. Bizim Seden'e benziyor."

Seden mi kim? Sarışın olmaktan öte hiçbir özelliği olmayan beceriksiz komşumuz.

Rahmetli, Kraliçe'yi ancak bu kadar "görebil"mişti.Belki de bu "görme"de dip ninelerinin intikamı gizliydi.

Fatma K. Barbarosoğlu
yenişafak


*

BaD-ı SaBa

“İngiltere bir imparatorluk, Almanya bir ulus, Fransa bir şahıstır”
« Yanıtla #9 : 22 Mayıs 2008, 09:30:42 ÖÖ 09 »
    “İngiltere bir imparatorluk, Almanya bir ulus, Fransa bir şahıstır”

Cuma günkü yazıyı II.Elizabeth'i hiç de güzel bulmayan rahmetli büyükannemin cümlesiyle bitirmiş, ve bunda dip ninelerinin intikamı gizli demiştim.

Dip ninelerin intikamı nereden mi çıktı? II.Elizabeth gayet “vakur ve asil” bir şekilde Rahman suresini dinleyip; “hızlı tebliğci”lerin bu da oğlu Charles gibi gizli Müslümanlardan” yorumuna muhatap olduğu sıralarda... Yani bana bu bilgiyi cep telefonu aracılığı ile ulaştırmaya çalışan Bursalı kardeşimi dinlerken… Zihnim bir koşu Pardoe'nun satırlarına gitti-geldi.

Pardoe'yu bilmeyenler için ansiklopedik bir bilgi verelim. Kendisi babası binbaşı Thomas Pardoe ile birlikte 1835 yılında İstanbul'a gelmiş ve izlenimlerini kitap olarak yayınlamış bir İngiliz kadını. Kadın diye vurgulamamın sebebi var elbet. İstanbul'da dokuz ay kalan, bu zaman zarfında Bursa yolculuğu da yapan 31 yaşındaki Pardoe, “biz ve Türkler” ayrımını “kadın kıskançlığı”nın mahzenlerinde biriktirdiği o ince dikkat ile pek güzel vurgular. Mesela Mihrimah Sultan'ın düğün törenini tasvir ederken; odadaki küçük kızlarla ilgili şu izlenimini aktarır: “Bu küçük kızlardan biri, sessiz ve içine dönük gözüküyordu. Üstüne erkenden, bu ülkenin kadınlarında görülen gevşeklik ve tembellik çökmüştü.”

Tekrar vurgulamama hacet var mı? Tembellik ve gevşeklik!!!

Batılı kadınların Türk kadınlarına dair yapmış olduğu bu “gözlem” erkek kalemler tarafından ziyadesiyle içselleştirilmiş olarak, roman ve hikayelerde bol bol kullanılacak, Türk kadınlarına “eylem” aşısı yapmak adeta temel problem haline gelecektir.

Pardoe, Bursa gezisi izlenimlerini aktarırken; Bursa'nın kadınlarını pek çirkin, erkeklerini ise pek yakışıklı bulduğunu söylemekten de çekinmez.

Dünya Kraliçeleri ve Türk şehirleri diye bir kitap yazılacak kıvama geliyoruz yavaş yavaş. Hatırlayacaksınız geçen sene de Hollanda Kraliçesi Kayseri'yi ziyaret ederek hepimizi şaşırtmıştı. (Şimdi hatırlıyorum kızım da Hollanda Kraliçesi için 'a hiç güzel değilmiş' cümlesini kullanmıştı. Bunda biraz erken yaşlarda dinlenmiş kraliçeli masalların etkisi var. Masal dünyasının atmosferi içinde taze muhayyile, kraliçeyi sonsuz bir güzellik olarak tasavvur ediyor belki de.)

II- İngiltere Kraliçesi II.Elizabeth'in İkinci Türkiye seyahatinden geriye bende ne kaldı?Olcay Baykal'ın Kraliçe'nin doğum günü partisindeki o hüzünlü yüzü. Hatırlayacaksınız geçen sene Olcay Baykal'in eşine refakatsizliği üzerinden polemikler yaşanmıştı.

Olcay Baykal'ın o geride duran halini, hep kendisi kalmasını seviyorum. Neden tesettürlü kadınlara, “eş durumuna” rağmen kendisi kalma hakkı tanınmaz, ya da eşler bunu neden istemezler bunu merak etmekten kendimi alamıyorum.

Çağdaş kadın olmanın “eş durumundan hayata tutunma” olmadığını; eşinin iktidarını eşinden ziyade kullanma hırsı taşımadan da “eş” olunabileceğini hatırlattığı için seviyorum belki de Olcay Baykal'ı.

Ama işte Kraliçe söz konusu olunca Olcay Baykal'ın “kendisi olma” hakkı da bir süreliğine rafa kaldırılıverdi.

Böylece İngiltere'nin hâlâ imparatorluk, majestelerinin “herkesin” majesteleri olduğunu Olcay Hanım vesilesiyle de bir defa daha “görmüş” olduk.

Başlığa gelince… Başlık Jules Michelet'in bir sözü.

Sarkozy Fransa'nın bir şahıs olduğunun en iyi ispatı gibi durmuyor mu!

Kraliçe II.Elizabeth'in şahsında İngiltere'nin ne kadar İmparatorluk olduğunu el hak “gördük”.

Almanya'ya gelince. Ulus olma vurgularının dünya tarihine yaptığı “katkıyı” yani savaşı unutabilir miyiz? Onların dünyayı algılama biçimleri Almanlar ve diğerleri olarak devam ediyor. Ekonomik sıkıntıların kendini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde, üç nesildir Almanya'da yaşayan, Almanca konuşan “diğerleri”, belli ki faturayı Almanlardan daha ağır bir şekilde ödemeye mahkum olacak. “Ulus”a asla dahil edilmeyecekleri için.

Fatma K. Barbarosoğlu



*

BaD-ı SaBa

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...İDO…İDO…/İDO ile Felsefe
« Yanıtla #10 : 25 Mayıs 2008, 02:24:41 ÖÖ 02 »
İDO…İDO…/İDO ile Felsefe


İDO! Bu yazıyı “kendim“ için yazıyorum. Biz, yani hafta sonları oturduğumuz semte tutuklu kalan Maltepe, Kartal/Pendik/Erenköy/Bostancı halkı. İDO'nun bizi cumartesi günleri mağdur ettiğini, mahkum ettiğini, sınırladığını düşünüyoruz.

Mesela, CRR'deki kültürel etkinlikler yalnız Avrupa yakası halkı düşünülerek mi yapılmaktadır? Cevabınız elbette hayır ise o zaman hafta içi deniz otobüsleri ile gayet kolay ve telaşsız olan ulaşımın hafta sonu Anadolu yakası için zor filan değil düpedüz imkansız bahsinde “seyr” ettiğini İDO yetkililerine bu defa buradan yazılı olarak ifade ediyorum .

Ne kadar imkansız olduğunu şöyle izah edeyim.Rasim Özdenören Bey için BSF'de (Beyoğlu) bir program düzenlenmişti.Hafta sonu ancak Bakırköy tarafına gidebileceğimi biliyordum ama…Program Beyoğlunda idi.Yolun kahrını çekmeye razı düştüm yola.Yanıma kızımı da alarak.Anadolu yakasından Beyoğlu'na ne kadar sürede gittik dersiniz?Giderken yol iki buçuk saat sürdü.Esas sürpriz dönüş yolundaydı.O gün maç olduğu için tam dört saat on beş dakikada evimize vasıl olabildik.Rasim Özdenören ihtimal Ankara'dan gelirken bizden daha az yorulmuştu.

Hafta sonu programımızı biz Anadolu yakalılar İDO'nun bize çizdiği güzergah üzerinden yaşamaya mahkumuz desem abartmış olmayacağım. Mesela İstanbul TÜYAP fuarına davet edildiğimde verdiğim cevap şu.Beylikdüzündeki organizasyona ulaşmam için bir gün önceden orada bir otelde kalmam gerekiyor.Ama Bursa kitap Fuarı için hiç öyle bir sorun yok.Sabah saat on civarında Evimden çıkıp saat 14 gibi programa katılıp en geç saat 19 gibi evime dönmem mümkün.

Öyle bir ulaşım düşününüz ki yaşadığınız şehre değil civar şehirlere daha kolay vasıl oluyorsunuz. Mesela Balıkesir'e, Bursa'ya.

Pazar günleri Deniz otobüsü seferlerinin olmayışını anlamam biraz daha kolay. Fakat cumartesi günleri iki yakayı bir araya getirmek için en hayırlı,en kısa,en telaşsız yol olan Bostancı-Kabataş hattının tatil edilmesini anlamam mümkün değil.Üstelik Başbakan tarafından üç bakanın görevlendirildiği İstanbul trafiği için en ehven çözüm, İDO seferiyle hal olacakken, hafta sonu mahkumiyetine katlanmak hiç mümkün değil.

Bütün yollar “çalışmalar” nedeniyle kapalı. Deniz bomboş.

Radyodan CRR etkinliklerini aktaran programları duydukça biz Anadolu yakalılar nasıl bir hoş oluyoruz.Zaten İstanbul'un taşı toprağı kültür.Hangisine gideceğimizi, yetişeceğimizi bilemezken…

Öyle ya aynı haftaya rast gelmiş İbni Sina sempozyumu ve Muhiyiddin İbn el Arabi sempozyumu meraklılarını fena halde kararsız bırakırken “ulaşımsızlık” belimizi büküp Anadolu yakasına haps ediyor.

İDO yetkililerine arz ediyoruz. Lütfen ama diyoruz. Lütfen.

Kalite belgesine aday olan İDO'nun hafta sonlarımızı daha katileli geçirmemizi temin etmesini istiyoruz. Çok şey mi istiyoruz?

Her yerde felsefe var…

Evet bu hafta her yerde felsefe var. Konya'da ilk defa Sadreddin Konevi sempozyumunun düzenlemesini heyecanla karşıladığımı sizlerle paylaşmak istiyorum. İstanbul'da İbn el Arabi, Konya'da Arabi'nin öğrencisi Sadrettin Konevi üzerine tebliğler sunulacak. Son Konya seyahatimde Konevi türbesinin metruk görüntüsünü unutmamı sağlayacak bir sahiplenme içine girer inşallah Konyalılar.Çünkü üzülerek göndüm ki,Konevi hazretleri, Konya'da tanınmıyor. Tanınmıyor deyince halkı kast etmediğimi söylememe gerek yok zannederim.

Yargı ile iktidar çatışmalarının yeniden alevlendiği, safların sıkıştığı bir zamanda ben nelerden bahsediyorum?!.Sanat ve felsefe kişilerin esneklik kapasitelerini arttırır.Esneklik ile omurgasızlığın bir alakasının olmadığının altını bir defa daha çizelim. Kişiliği ve kimliği ne olursa olsun; ilkeli, ancak esnek düşünen insanlara ihtiyacımız var. Bu bakımdan İbn Sina ve İbn el Arabi ve Sadrettin Konevi sempozyumlarından nasibini alanlardan olalım inşallah.

İbn El Arabi sempozyumuna katılacak olanların özellikle Sadık Yalsızuçanlar'ın “Gezgin” romanını okumalarını tavsiye ediyorum. Roman İbn El Arabi ile İbn-i Rüşd'ün “karşılaşma” sıyla başlıyor.”Gezgin”in ağzından çıkan “evet” ile onaylandığını düşünen İbn Rüşd'ün birkaç saniye sonra yine “Gezgin”in ağzından çıkan “hayır” ile sarsılışı.Muhakak okumalısınız:”İlahi esinle bana bildirilen bu iki kelimedir,”evet ile hayır” la başlar boyunlarından ayrılır,ruhlar bedenlerinden uçurulur.”

Muhakkak okumalısınız dediysem zinhar yanlış anlaşılmasın.Felsefeye meyli olanları kastediyorum.Yoksa abur-cubur okumalar ile kendini muhkem okuyucu sananlara değil davetimiz.

FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu

*

BaD-ı SaBa

İşte bu bizim hikayemiz: Abdülhamit Han'dan Başbakan Tayyip Erdoğan'a
« Yanıtla #11 : 27 Mayıs 2008, 09:47:34 ÖÖ 09 »
    İşte bu bizim hikayemiz: Abdülhamit Han'dan Başbakan Tayyip Erdoğan'a



Geçen hafta iki olay bendenizde Abdüllahmit Han ile Başbakan Tayyip Erdoğan'ı birleştirdi. Daha doğrusu Tayyip Erdoğan'ın Abdülhamid'e duyması gereken vefa borcunun hiç de farkında olmadığını hissederek üzüldüm.

24 Mayıs'ta Başbakan Erdoğan tarafından dünyanın ilk İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi, Gülhane Parkı Has Ahırlar binasında açıldı. Haberleri dinlerken duyduğum bu “ilk” vurgusu yine aynı hafta içinde kuruluşunun 109.yılı kutlanan Şişli Etfal Hastanesi'nin bütün İslam âleminin ilk çocuk hastanesi olmasına götürdü bendenizi.

Hastanenin hikayesi tam da “bizim hikayemiz”. Nasıl mı?

II.Abdülhamid'in kızı Hatice Sultan, henüz sekiz aylık iken bütün tedaviler etkisiz kalır. En son ihtisas yapması için Almanya'ya göndermiş olduğu Dr.İbrahim Paşa'ya muayene ettirir bebeği II.Abdülhamit. Dr İbrahim Paşa, padişaha bebeğin kurtulamayacağını, kendisini bu acıya hazırlamasını söyler. Hakikaten de bir iki gün içinde bebek ölür. Bebeğin adına bir hayrat yaptırarak acısını hayra çevirmeye çalışan padişah, Dr.İbrahim Paşa'ya okul ya da çeşme yaptırmak istediğinden bahseder. İbrahim Paşa, İstanbul'un bir çocuk hastanesine ihtiyacı olduğunu söyler. Bunun üzerine Abdülhamit kendi topraklarından bağışlayarak, Hamidiye Etfal'ın yapım emrini verir. Meşhur tiyatrocu Vasfi Rıza Zobu'nun babası Hasan Rıza'nın inşaat emirliğini yaptığını hastane, bir yıl gibi kısa bir sürede tamamlanır. 200 çocuğun sünnet ettirilme töreniyle birlikte 1899'da faaliyete geçen hastane, İslam âleminin ilk modern çocuk hastanesidir.

Almanya'dan sonra radyoloji ünitesinin kurulduğu ilk hastane olma özelliğini de taşıyan Hamidiye Etfal'de, serum ve aşı yapmak için modern üniteler kurulur. Her şey yolunda iken hastanenin hikayesine “bizim hikayemiz” karışır. Bizim hikayemiz ne midir? Her şeyin fena halde kişiselleştirildiği, hiçbir şeyin kurumlaşamadığı bir ortamdır, hikayemize bozuk bir “işte bizim hikayemiz” tadı veren. II.Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte Abdülhamit'in şahsına karşı duyduğu nefreti onun açmış olduğu kurumlardan çıkarmak isteyen İttihat Terakki, iktidarının baskısını öncelikle Hamidiye Etfal Hastanesi'nde hissettirir; idealist ve başarılı Dr.İbrahim Paşa başhekimlikten alınır.

Oysa Hamidiye Etfal'in başarılı olması için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan Abdülhamit; Karahisar sularının gelirini de hastaneye bağışlamış, bu vesile ile belki de Osmanlı topraklarında çocukların rol aldığı ilk “reklam” gerçekleştirilmiştir. Önlerinde şişeler ve hastanenin artık sıhhat bulmuş hasta çocukları.

Balkan Harbi sırasında artan yaralı sayısı ile hastanede yetişkinlere de hizmet verilmeye başlanmış, cumhuriyetin ilanı ile birlikte Abdülhamit Han'ın ismi imha edilerek hastane Şişli Etfal olmuştur.

Hastane 109.kuruluş yıldönümünü kutlarken, ulaşım bakımından daha iyi bir yere taşınabileceği haberleri düştü medyaya. Hayır! Hastane asla taşınmamalı. Çünkü Abdülhamit Han'ın hayratını bozmaya hakkımız olmadığı gibi, ilk çocuk hastanesini ve bahçesindeki tarihi saat kulesini korumakla yükümlüyüz. Tarih, nakledilmez. Nakledildiğinde tarihi değeri kalmaz. Tarihi bir tasarıma dönüşmüş olur ancak.

Şişli Etfal tekrar Hamidiye Etfal olmalı ve sadece çocuklara hizmet veren bir hastane olarak kuruluş amacına uygun bir ruh ile hizmetine devam etmelidir.

“İlk”lerimize sahip çıkmalıyız. Çocuklarla gönül frekansını en yüksek noktada gerçekleştirmiş olan Başbakanımız'dan bunu bekliyoruz.

İsimler konusunda “pek titiz”olan medyamız Hamidiye Etfal olan hastanenin adının Şişli Etfal olarak değiştirilmesini “etik” açıdan tartışmayı göze alır mıydı? Hani günlerdir “Cumhuriyet çıkmazı” üzerinden yapılan tartışmaların devamı olarak…

Fatma K. Barbarosoğlu

*

BaD-ı SaBa

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...
« Yanıtla #12 : 01 Haziran 2008, 03:17:57 ÖS 15 »
Sanatın aynasında Ruslar ve Türkler

Sanatın aynasında Ruslar ve Türkler
53.Eurovision yarışmasını Ruslar kazandı. Rusların sevinci bizim için fazlasıyla haber değeri taşıyor. Neden? Başka ülkeler Ruslar kadar "taşkın" olmadığı için mi yoksa başka ülkelerin sevinçleri ya da kederleri bizi Ruslar kadar ilgilendirmediği için mi? Bu soruları soruyorum çünkü, Moskova'dan "bildiren"muhabirler Rusların geceyi uykusuz geçirdiğini kutlamaların sabaha kadar sürdürdüğünü söylüyor.

Galatasaray'ın UEFA başarısını Türkiye nasıl kutlamıştı. Ya da Sertap Erener'in birinciliğini. Hatırlayınız. Kabından taşa taşa.

Eurovision şarkı yarışmasında uluslar arası ilişkilerin bir imaja gerek görmeyecek kadar doğrudan etkili olduğu bir süreç varlığını iyiden iyiye hissettiriyor. Verilen oylar adeta komşuya gönderilmiş tabak olarak algılanıyor."Gönderdiğimiz tabak neden iade edilmedi" şaşkınlığı yaşanıyor her yarışma sonrası.

Zaferlerin karşılanış biçimi ile o ülkeyi yöneten kişinin "karizmatik şahsiyeti" arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu söylemek mümkün. Rusya'nın zaferi mesela Putin zamanında değil de Yeltsin zamanında kazanılmış olsa idi "biz Ruslar neden bu kadar fevkaladeyiz" coşkusu bu denli yaşanmazdı. Rusya'nın tek başına sahibi hala Putin.

Sporda ve müzikte yakalanan başarı ile Rusya'nın yeniden lider devlet olacağı inancı pekiştiriliyor. Vatandaşın "biz" duygusu etrafında kenetlenmesi ve liderine güvenmesi için sembolik zaferler çok önemli.

Rusya'nın sembolik zaferlerini bizim için önemli yapan nedir? Ruslar'ın sahip olduğu "biz" duygusuna Türkiye'nin aydınları asla sahip olmadı. Dostoyevski'nin 1880 yılında Puşkin'in heykelinin açılışı nedeniyle yapmış olduğu konuşmayı okumanızı tavsiye ediyorum. Batıcılara karşı "Slavcı" bir konumda bulunan ve Rusya'nın Batılılaşmasını derin bir sızı olarak yaşamış olan Dostoyevski'yi, büyük yapan Rus halkına olan inancı.

Bizden yüzyıl önce Petro'nun önderliğinde –ki biliyorsunuz kimileri için deli kimileri için de büyük Petro'dur o-Batılılaşmaya başlayan Rusya ile aşağı yukarı aynı süreçlerden geçtik. Onlar Çarlık Rusya'sını yıkıp SSCB birliğini kurdular. Biz Osmanlı İmparatorluğuna red-i mirasta bulunarak Türkiye Cumhuriyeti olduk. SSCB, Gorbaçov'un prestorika ve glasnost politikalarının sonucu olarak tarihteki yerini alırken Rusya Federasyonu doğdu.

Rusya Fedarasyonu'nun doğum sancıları sürerken yokluklar ve kıtlıklarla gelen Nataşalar, bir defa daha Rus'ları endam aynamız yaptı.Bir defa daha diyorum çünkü 1917'de kızıl ihtilalden kaçan Rus soylularının özelikle kadınlarına vurulmuştu İstanbul münevverleri.Bir defa daha kendimize baktık,gelenleri endam aynası yapıp.Kendimize baktık ve iyi gördük.Onlarda olmayanlar bizde ziyadesiyle vardı.Pardoe'nun 1835'te İstanbul çarşılarını sunumdan yoksun bulması gibi kimi idealist sosyalistlerimiz 90'lı yılların ortalarında ilk defa yoğun olarak Moskova'ya gitti geldi ve "Koministler Moskova'ya" ihtarı "Kapitalistler Moskova'ya" davetine dönüştü. Moskova çarşılarının "ışıksızlığından" hayal kırıklığına uğrayıp sosyalist düşüncesinden avdet edenler oldu çünkü. Avdet etmeyenler zaten Sovyetlerin hiçbir zaman sosyalist olmadığını söylemeye devam etti.

Laleli üzerinden yapılan bavul ticareti, Rusları ne kadar geçtiğimizin göstergesi gibiydi bir zamanlar.

Şimdi nerdeyiz?! Orada olmadığımız kesin. Çünkü onlar Yeltsin'den Putin'e devir teslim töreni yaparken yeniden "Biz" olmaya başladılar. Putin'in yeni dönemini yani başbakanlığını kutlayan armağan gibi geldi kazanılan Eurovision. Çünkü onların her on yılda her yeri işgal eden korku virüsleri yok. Varsa da belli ki bağışıklık sistemleri bizden güçlü olduğu için bünyeyi yıllarca iptal etmiyor. Derlenip toplanıp "Biz" olmaları, bize göre daha hasarsız geçiyor.

Oysa biz ne "korkular" yaşadık. Sonunda e muhtıradan y muhtıraya kadar geldik. Ama kaybederken kazanıyoruz işte. Türkiye 21.Yüzyıla sanat ile doğuyor.

Rusya şarkı yarışmasında birinci olurken Türkiye Cannes'te Nuri Bilge Ceylan aracılığı ile en iyi yönetmen ödülünü aldı. Kurduğum cümlede mantık hatası aramayın. Evet Türkiye Nuri Bilge Ceylan aracılığı ile en iyi yönetmen ödülünü aldı. Nuri Bilge Ceylan; Mayıs Sıkıntısı'ndan bu yana çektiği her filmi seyrettiğim ve her defasında yanıma bir arkadaş olarak gidip de "niye beni bu sıkıcı filme getirdin" şikayetini duymama rağmen takip ettiğim bir yönetmen. Çünkü günlük hayatın zaman algısını bire bir perdeye yansıtması benim içimde sonsuz vadiler açıyor. Yazdığım her kitaba bir film,bir müzik ve bir şiir eşlik etti.Hiçbiryer romanını yazarken takıldığımda ,yazdığım satırların şiiriyetini kaybettiğini düşündüğümde "Mayıs Sıkıntısı"na sığındım.

Her defasında neden Nuri Bilge Ceylan'ın "herkesi bu kadar sıkan" filmlerine gitmeye devam ettiğimi, gidemediğimde DVD'sini bulmak için günlerce emek harcayışımı düşündüm. Sonunda cevabımı buldum. Ödülünü "yalnız ve güzel ülkesi"ne bağışlayan yönetmenin toprak ve insan sevgisiydi beni bu filmlere çeken. Bizim insanımızı anlatırken bulmuş olduğu o "dil".Tıpkı Dostoyevski gibi olanca muhalefetine rağmen halkına inancını ve "bu topraklar"ın insanı olduğunu hiç unutmuyor Nuri Bilge Ceylan.

Bu satırları yazarken, şunca sıcağa rağmen kalbime kar yağıyor. Neden mi? Ruslar Cannes'te en iyi yönetmen ödülünü almış olsalardı çok başka türlü kutlarlardı. Onların hem kitlesel hem de sanattan anlayacak coşkuları var. Biz sadece "kitlesel çoşku"ya aşinayız.

Dosto'yu, Dosto yapan Puşkin'e duyduğu hayranlıktı. Bizim sorunumuz tam da buradan uç veriyor. Hayran olmayı bilmiyoruz. Hayran olmak da öğrenilebilir ve öğretilebilir bir durum oysa. Eleştirinin olmaması biraz da bununla alakalı.Hayran olmadan görmeyi öğrenmek sağlıklı değildir .Çünkü algılama kabiliyeti gelişmez.Hayranlık algıyı algı,hayranlığı besler.Görmeyi öğrenmeden de asla hayran olamazsınız.

Çarlık Rusya'sında iki yüz bin kitabın basıldığı tarihlerde Osmanlı'da sadece 250 kitap basıldığını söylüyor ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı. Rus romanının yanında Tanzimat romanının zavallılığından bahsediyor.

Her şeye rağmen geldiğimiz noktada çağdaş Rus romanı ile çağdaş Rus sineması ile yarışabilir durumda olduğumuzu görmeliyiz. Kendimizi neden Rusya ile kıyasladığımı yazının sonunda tekrarlamama gerek yok zannediyorum. Batı dışı modernleşmenin iki güçlü ülkesi olarak Türkiye ve Rusya birbiri için hala endam aynası.

yenişafak


*

BaD-ı SaBa

Ynt: FaTMa K.BaRBaRoSoĞLu MaKaLeLeRi...Devlet –Millet gerginliği
« Yanıtla #13 : 06 Haziran 2008, 09:37:00 ÖÖ 09 »
    Devlet –Millet gerginliği

Atatürk hakkında yazılan kitapların çok satıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bunun iyi tarafları olduğu gibi sakıncalı tarafları da var. Herkes kendi "Atatürk"ünü yeniden inşa ediyor. Herkes Atatürk üzerinden "kendisini" güzel göreceği/göstereceği bir endam aynası oluşturma derdinde.

Piyasadaki Atatürk kitaplarının nasıl "okunması" gerektiği üzerine geçtiğimiz günlerde Taha Akyol'un "Ama Hangi Atatürk" kitabından bahisle düşüncelerimi paylaşmıştım sizlerle. Bu yazıdan hareketle Pınar Yay. bendenize "Bir Milletin Dirilişi" adlı kitabı gönderdi. Bunu özelikle belirtiyorum çünkü, yayınevi göndermemiş olsa idi bu kitaptan hiç haberim olmayacaktı. Oysa çok önemli bir kitap.

Kitap ünlü Alman oryantalist Dagobert Von Mikusch(1874-1950)'in 1928 yılında aylarca İstanbul'da kalarak Mustafa Kemal hakkında araştırma yapan "Gazi Mustafa Kemal/Asya ile Avrupa Arasındaki Adam" kitabına Hüseyin Kazım Kadri Bey(1870-1934)'in yaptığı mütalaalardan oluşuyor. Kitabı değerli kılan Hüseyin Kazım Kadri Bey'in mütalaaları esasında. Nitekim, Türk Eğitim Tarihi'nin abidevi şahsiyeti Osman Ergin kitap için "Mütercim bu esere, muharririnden iki misli şerh ve ilave yapmıştır. Muharrir tarafından yalnız Atatürk'ün şahsına ve hayatına temas eden noktalar alınmakla beraber, şerh ve ilaveleriyle bu eser Mutlakiyet, Meşrutiyet, Cumhuriyet devirlerinin siyasi ve içtimai bir tarihi sayılabilir" demektedir.

Özelikle "tarih nasıl yorumlanır" kısmını anlayabilmek için muhkem bir payanda sunuyor kitap. Hüseyin Kazım Kadri Bey, Dagobert Von Mikusch'un kitabından bir bahsi tercüme ettikten sonra hemen akabinde tercüme ettiği kısım ile ilgili mütalaalarını okuyucuya sunuyor. Yazarın "niyetini" mercek altına aldığı bu satırlar, "tarihi yorumlayan"nın durduğu yere özellikle dikkat çekmesi bakımından üzerinde itina ile durulmasını hak ediyor.

Hüseyin Kazım Kadri Bey, Mıkusch'ın bulunduğu yerden geçmişi kendine uygun olarak inşa etmesine eleştiriler getirirken, aynı zamanda Türk tarihine eleştirel bakışı da elden bırakmıyor. Mesela, devlet–millet gerginliğinin Cumhuriyet sonrasına ait bir durum olduğunu zannederiz. Oysa Hüseyin Kazım Kadri Bey'in bu meselenin bizim tarihi mirasımız olduğunu söylüyor:

"Osmanlı tarihi,"millet" ile "devlet" in daimi bir rekabet ve muhalefetini gösteren hadiselerden ibarettir. Ne millet kendini hükümet ve onun hayatının devamı ile alakadar görmüş, ne de hükümet kendi mevcudiyetinin milletle bir ilgi ve alakasının bulunduğunu nazar-ı itibara almıştır. Devlet nazarında "millet" daima istismar edilecek bir sürü; "millet" nezdinde ise, "devlet" ilahi kaza ve kaderin vücud verdiği bir "bela" sayılmıştır. Bunun sebebini "millet"in devleti değil "devlet" in milleti meydana getirmesinde aramak lazımdır. Türk kavimleri "Türklük" ile değil, başlarındaki adamların adlarıyla anılır.(…) Dünyanın başka yerlerinde padişahlar millete nisbet edildiği halde, Şark'ta milletler padişahlara ve hanlara nispet olunurlar."(sh.22)

Demokrat Parti ile başlayan milletin devlete dahil olma sürecinin darbeler yoluyla neden kesintiye uğradığını hep beraber anlayabildiğimizde, hakiki bir toplumsal uzlaşmanın olacağına inanıyorum.

Bazıları kötümserlik tohumları ekiyor. Toplumsal yarılmadan bahsediyor. Çatlakların olduğunu kimsenin inkar edecek gücü yoktur. Lakin çatlakların derin bir fay hattına sebep olmaması için zafer duygusundan vazgeçmemiz gerekiyor. Tarihi yazanlar her zaman muzafferler değildir. Muzafferlerden daha çok mağlupların rengi hakimdir tarihte.

Zamanın ruhunu doğru okuyabildiğimizde; yenilgi gibi görünen durumların tarihin kadim aynasında çağı değiştiren bir anlayışın yapı taşları olduğunu görmemiz mümkün olacaktır.

Fatma K. Barbarosoğlu

*

BaD-ı SaBa

... Başörtülüler kazanacak
« Yanıtla #14 : 11 Haziran 2008, 10:36:09 ÖÖ 10 »
... Başörtülüler kazanacak
   
 
Yasaklar devam ettiği sürece başörtülüler de kazanmaya devam edecek!

Başörtüsü takmanın bir mesele haline getirilip, bu meseleye her siyasi partinin kendi durduğu yerden bir düğüm daha attıkları süreç, anayasa hukukçuları eliyle kördüğüm olarak "sonuç"landırıldı. Bundan sonra ne olacak? Ne olacağı üzerinde akıl ve fikir yürütenlerin ve özellikle de yasaktan yana olanların zamanın ruhu üzerinde düşünmesi gerekiyor. Çünkü onca yasağa rağmen başörtülülerin sayısının giderek artması; içinde yaşadığımız zamanın ruhu ile ilgili. Zamanın ruhunun başörtülüye akseden iki farklı cephesi var:

Birincisi ülke sınırlarının dışında cereyan eden konjonktürel baskı. İslamifobya üzerinden Müslümanlar (daha ziyade Müslüman erkekler) tekinsiz bir kimlik içine hapsediliyor. 11 Eylül saldırısından sonra projelendirilmiş olan korku senaryosunun mecburi aktörleri olarak Müslüman kimlik, giderek artan bir şekilde "potansiyel suçlu" muamelesine muhatap kalıyor. FBI, tarihinde rastlanmamış bir şekilde büyük bütçeler ayırarak "herkesi" fişleme yoluna gidiyor. "Herkesin"in öncelikle Müslümanlar olduğun söylemeye gerek var mı? İngiltere AB üyesi ülkelerin dışındaki turistlere farklı muamele yapacağını beyan etti birkaç ay önce.

Dışarıdaki İslamifobya Türkiye'ye tesettürlü kadın bedenleri üzerinden transfer ediliyor. Batı dünyası için "kara kaş kara gözleri, koyu tenleri ile" korkunun görsel unsurları olarak kodlanan Müslüman erkeklerin yerini, Türkiye'de tesettürlü kadınlar alıyor.

Başörtüsüne "türban" diyerek yeni bir mesele ile karşı karşıya olunduğu imajını vermeye çalışanlar, esasında başörtülüleri ancak Türkiye dışı gündemler eşliğinde tanıyabileceklerini ilan etmiş oluyorlar.

Avrupa ülkelerinin her birinde Müslümanların durumu kendi tarihi arka planlarıyla değerlendiriliyor. Mesela Fransızlar, bir zamanlar sömürgesi olan Müslüman halkların göçmen statüsünü vatandaş kapsamında ele almaya çalışırken; "Vatan" ı başka bir dinin ve başka bir ulusun fertlerine kaptırmamak üzerinden mücadele yürütüyor. Bu başka dinin müminleri yeterince Fransızlaştırılırsa meselenin hallolacağını düşünüyor.

Fransa için kısmen anlaşılabilecek olan bu yapı, Türkiye'ye transfer edilmeye kalkıldığında, ortaya garip bir durum çıkıyor. Başörtülüler Türkiye'ye başka bir yerden gelmedi. Başörtülüler Türkiye'nin yeni göçmenleri değil. Başörtülüler hep "burada" idi. Değişen sadece "burası". Burası özel alanın genişlediği bir alana tekabül ediyor.

Cumhuriyetin Osmanlı'dan kopmak üzere düzenlediği "geçici" tedbirlerde ısrar etmek ancak donuk bir siyaset anlayışıyla mümkün. Bu anlayışı CHP ve onun yaşlı kadrolarının temsil ettiğini söylemeye gerek var mı? CHP'nin milleti bir kaya parçası olarak düzenleme programı, ancak 1930'lu yıllar için anlaşılabilir bir "ideal"dir.

Dolayısıyla seküler zihniyetin laikçi-kemalistler dışanda kalan büyük çoğunluğu, "burası"nın değişen kodlarını, anlamını idrak etmiş olarak, yapılan bütün alan araştırmalarında başörtüsü yasaklarını onaylamadığını ifade ediyor.

Zamanın ruhu ile başörtüsü yasakları arasındaki ikinci bağlantı, onca yasağa rağmen başörtüsünün artmaya devam etmesinde kendini gösteriyor. İran'da devlet saçın bir tek telinin görünmemesi üzerinden baskı uyguladığı halde "perçem isyanı" artarak devam ederken; Türkiye'de onca başörtüsü yasağına rağmen başörtülülerin sayısının giderek artması her iki ülkenin yönetici kadrolarının zamanın ruhunu kavrayamaması ile alakalı. Özgürlük ve özgünlük tarihin hiçbir döneminde günümüzdeki kadar ontolojik bir alana tekabül etmedi çünkü.

Yasakların şiddeti artıkça, başörtülü kadınların ve genç kızların hem entelektüel hem de sanatsal kapasiteleri artmaya devam edecek. Bunun iki sebebi var. Birincisi tesettürlü genç kızların "ol"ması için aileler ve sosyal yardım kuruluşları her türlü imkanı seferber etmeye çalışıyor. İkincisi başörtülü kızlara uygulanan "devlet baskısı", genç kızları yaşıtlarına oranla hayata karşı bağışıklık sistemini güçlendiren bir "aşı" vazifesi görüyor.

Velhasıl herkes görebildiği yere kadar bakıyor… Bütün mesele dağın arkasında bir dağ olduğunu idrak edebilmekte.
 
 Fatma K. BARBAROSOĞLU