Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)

  • 66 Cevap
  • 38378 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
« Yanıtla #60 : 07 Mayıs 2009, 10:30:51 ÖÖ 10 »
Yine çağımızın başka bir önemli şahsiyeti Raşid el-Gannuşi'nin bir yazısını daha dikkatlerinize sunuyorum. Bu da benzeri bir yaklaşımdır. Böylece 'özgürlük' kavramı konusunda beyan edilen görüşlerden haberdar olmanızı istiyorum. Ancak 'karşıt' görüş de vardır ve savunulmuştur. Bu konuda da bendeniz ulaştığım kaynakları sizden esirgemem biliyorsunuz:) Yöneliş Yayınları'ndan çıkan Hamit İnayet'e ait Çağdaş İslami Siyasi Düşünce adlı kitabın Abdülaziz Bedri ile ilgili olan bölümünde 'özgürlük' kavramının niçin İslamlaştırılamayacağına dair görüşü bulabilirsiniz. Bedri bu görüşünü 1965 yılında ifade etmiştir. Ayrıca Bernard Lewis'in Rey Yayınları'ndan çıkan İslam'ın Siyasal Dili adlı eserde, bu kavramın İslam tarihinde niçin kullanılmadığına ilişkin 'yararlı' bilgiler var. Ama tabii ki Lewis gibi 'İslam Uzmanları'nı okurken dikkatli olmanızı tavsiye ederim; sizi başka yerlere çekmek ister çünkü! Fakat siz bu kitaptaki malumatı alıp ondan yararlanabilirsiniz. Bir de tabii, benim başka kaynaklardan yaptığım araştırmaları okuyabilirsiniz. Bunlardan biri İktibas'ta yayınlanan "İnsan Hakları ve Özgürlük İslamileştirilemez!" başlıklı makalemdir. Burada bir çok kaynağa referans yaptım. O kaynaklara siz de ulaşıp konu hakkında bilgilenebilirsiniz. Şimdi Gannuşi'nin yazısını ekliyorum:

Raşid Gannuşi
İslâm'da Özgürlük
Salı, 23 Ekim 2007 09:53
İlk bakışta özgürlük ile İslâm'ı bir arada zikretmek çelişkili gibi görülebilir. Çünkü din Allah'a kulluk esasına dayanır: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât: 56). Özgürlük ise bütün bağlardan kurtulmak yaklaşımından hareketle, buna tamamen zıt bir şekilde ortaya çıkar. Özgürlük Partisi'ni "İslâm'da özgürlük yoktur" sloganını seslendirmeye yönelten de işte bu yaklaşımdır.

Yine bazıları özgürlük konusunun İslâm kültürüne yabancı olduğunu, çünkü sadece iki alanda güdeme getirildiğini ifade ediyorlar: Birincisi toplumsal alanda, köleliğin karşısında kullanılmıştır. İkincisi metafizik alanda, insanın Rabbi ile olan ilişkisi ve fiillerinde ne ölçüde özgür olduğu meselesinde. Bu mesele kelâmcılar arasında şiddetli tartışmalara yol açmıştır. Bir grup, Allah'ın mutlak kudretinden bir nasibe sahip olacak derecede insanın özgür olduğunu vurgulamış (Mutezile), diğer bir grup ise, insanın fiili ile tabiattaki hareketler arasında gerçek hiçbir farkın bulunmadığını söyleyecek kadar (insanın fiillerinde) Allah'ın mutlak dilemesini savunmuştur.

Üçüncü bir grup da arayı bulmaya çalışmış ve insanın "kesb"inden (kendi iradesi ile çalışıp kazanmasından) söz etmiştir. Bu görüş çok kapalı ve anlaşılmaz olarak kalmış, ikinci görüş (Eş'ariye) ise hicri beşinci yüzyıldan başlayıp, son iki yüzyıldır ıslah öncülerinin ortaya çıkışına kadar, neredeyse İslâmî sahanın tamamını kaplamıştır.

Acaba İslâm'da, insanî-toplumsal anlamıyla, özgürlükten bahsetmeye imkân var mıdır?

1- İrade ve Akıl Özgürlüğü Teklifin (Sorumluluğun) Bir Şartıdır

Eğer bakışlarımızı kelâmî sürtüşmelerden, İslâm mesajının tabiatına ve yüksek hedeflerine çevirirsek, söz konusu yapay çelişki de ortadan kalkar.

İnsan, ilâh değil, Allah'ın halifesidir. Söz konusu bu halifelik, emredenin Allah ve emredilenin de insan olmasını gerektirir. Yine bu halifelik, halife olanda iki şartın bulunmasını zorunlu kılar: Akıl ve özgürlük. İşte insanın kendisiyle üstün kılındığı -ve diğer bütün mahlûkatın yüklenmekten korktuğu- emanetin özünü bu ikisi (akıl ve özgürlük) teşkil eder: "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi." (Ahzab: 72).

Usulcülerin dediği gibi özgürlük ve akıl, sorumluluğun ve teklifin temelidir. Bu, Allah'ın insanı üstün kılmasının bir eseridir: "Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi (üstün) kıldık." (İsrâ: 70). Bu üstünlük, insan fiili için, Allah'a kulluk ile isyanı bilinçli olarak seçmeye dayanan bir hedef getirir.

Yüce Allah, doğruluk ile eğriliğin birbirinden ayrıldığını açıklayarak şöyle diyor: "Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf: 19). Yine Yüce Allah, kavminin iman etmeyişine üzülen Peygamberine itiraz ederek şöyle diyor: "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. O halde inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?" (Yunus: 99). Bundan dolayı namaz, zekât, cihad ve -kadınlar için- örtünmek gibi "İslâmî" eylemler, eğer Allah'ın rızasını isteyen özgür bir irade ve bilinçten kaynaklanmıyorsa bütün değerini kaybederler. "Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız)." (Furkan: 23).

İşte burada din ve özgürlük arasındaki görünüşteki çelişki ortadan kalkıyor. Hatta özgürlük de, tıpkı akıl gibi, dindarlığın bir şartı haline geliyor. Doğru dindarlık, -insanın özgürlüğü, onun kulluğu ve ilmi oranında olacağı için- aklı ve özgürlüğü destekler ve onları zaruret seviyesinin üstüne çıkarır.

Papa 16. Benedict, İslâm'ın akla ve özgürlüğe karşı olduğunu iddia ettiğinde, İslâm konusunda ne kadar cahil olduğunu veya İslâm'a ne kadar haksızlık yaptığını ifade etmiş oldu. Çünkü İslâm'da olan her şey makuldur, özgürleştiricidir ve İslâm her şeyi incelemeye ve her şeyi tefekkür etmeye çağırır. Çünkü İslâm, sonsuz hikmet sahibinin ve dilediğini yapmaya gücü yetenin katından gelmiştir.

Bütün eksikliklerden uzak olan Allah'ın bütün fiilleri hikmet, adalet ve rahmettir. Böyle olan her şey de, hakkında özel bir nass gelmemiş olsa bile, İslâm'dandır. Bununla çelişen hiçbir şeyin de onunla herhangi bir bağlantısı yoktur. (İbn-i Kayyım / et-Turuku'l-Hukmiyye). Çünkü sahih rivayet ile açık bir şekilde aklın kabul ettiği şey arasındaki uygunluk İslâm düşüncesinin temelidir. (İbn-i Teymiye).

Bu yüzden, Batı'ya Yunan felsefesini öğreten İbn-i Rüşd, risalelerinin birinde "hikmet ile şeriat arasındaki bağlantının hükme bağlanması"ndan söz ederken yanılmıyor. İbn-i Rüşd, kâinatı bilmenin, onun yaratıcısını bilmenin yolu olduğunu vurguluyor: "Eser hakkındaki bilginin çoğalmasıyla, o eseri yapan hakkındaki bilgi de çoğalır."

İslâm medenileşme ve özgürleşme faktörüdür: Nitekim İslâm'ın, Araplar, Berberiler, Türkler, Kürtler ve Afrikalılar gibi son derece bedevî hayat şartları içinde bulunan milletleri, kısa bir sürede geliştirip, Yunan, Rum ve Fars medeniyetleri gibi geçmiş medeniyet miraslarını kuşatıp özümseyecek bir seviyeye çıkarmış olması bunun delilidir. Bu milletler İslâm sayesinde şehirler kuracak, ticarette, ilimde ve sanatta büyük bir sıçrayış kaydedecek bir seviyeye ulaşmışlardır. Bağdat, Kurtuba ve Saraybosna gibi şehirler, İslâm'ın hükmü altında, bütün milletlerin ve bütün dinlerin -putperestlik de buna dâhildir- bir arada yaşadığı mekânlar olmuştur.

Evet, bu şehirler, bütün milletlerden ve ırklardan çok sayıda kişiyi kendisine çeken birer medeniyet merkezine dönüşmüş ve insanlara, özgün eserler ortaya koymak için gerekli olan bütün şartları -inanç özgürlüğü ve buna ifade etme özgürlüğü gibi- sağlamıştır. Oysa koyu bir cehaletin için gömülmüş olan Avrupa'da, İslâm medeniyetinden ve Yunan medeniyet mirasından bir şeyler almaya yeltenenler engizisyon mahkemelerinde yargılanmak ve yakılmakla karşı karşıya bulunuyorlardı.

Herkese açık olan bu özgür medeniyet merkezleri, eski tatarların ve İspanyollar, Sırplar ve Amerikalılar gibi yenilerinin saldırılarına uğrayarak, bütün birikimlerinin yok olması tehlikesine maruz kaldı. Evet, bu merkezler çağdaş gerici sistemler eliyle, büyük bir yıkıma ve etnik temizliğe maruz bırakıldılar.

2- Özgürlük ve Kaza-Kader İnancı

Cebir inancının gizli bir şekilde "kaza ve kader" inancında yayılması, İslâm'ın yürüyüşündeki hareketin duraklamasına yol açan etkenlerden biri olmuştur. Islah hareketleri iki yüzyıldan beri cebir inancının karşısına çıkarak, insanın, akibeti hakkında gerçek bir iradeye ve sorumluluğa sahip olduğunu ortaya koydu. Bu durum, kaderin anlamının, tıpkı İslâm medeniyetini kuran ilk neslin anladığı şekliyle canlandırılması yoluyla sağlandı. Yani kaderi, Allah'ın bu kâinat sisteminde ve çok ince şer'i sistemde tecelli eden iradesi olarak kabul ederek. Eğer insanlar bunu anlasalar ve onunla şer'i hükümlere uygun olarak bir ilişki içine girseler, dünya ve ahiret saadetini garanti altına almış olurlar.

İşte İslâm'daki özgürlük budur: Kâinatın ve şeriatın kanunlarına bilinçli olarak uymak. Yoksa İslâm'daki özgürlük, her şeyi mübah görmek ve arzulanan her şeyi yapmak değildir. Böyle bir şey hayvanların özgürlüğüdür. İnsanlar ise sadece Allah'ın emrettiği görevleri yerine getirerek, arzularından ve birbirlerine musallat olmaktan kurtulup özgürleşebilirler. Çünkü özgürlük ve sorumluluk birbirinden ayrılmayan iki husustur.

Islah hareketinin iki yüzyıldır gerçekleştirmeye çalıştığı temel hedefi, birçok engel ile işlevsiz hale gelmiş İslâmî dinamizmi yeniden ortaya çıkarmaktır. Bu engellerden biri de yanlış kader anlayışına dayanan cebir inancıdır.

Büyük ıslahatçı Muhammed İkbal şöyle diyor: "Zayıf Müslüman kaza ve kader ile mazeret beyan eder; güçlü Müslüman ise, Allah'ın kazası ve kaderidir."

Zayıflar, kaderi delil göstererek günah işliyorlar. Oysa Kur'an ayetleri Allah'ın kötülüğe ve zulme razı olmadığına şahitlik ediyor. Allah, kötülüğü ve zulmü yasaklıyor ve bunları işleyenleri, tövbe etmedikleri takdirde hem dünyada hem de ahirette en şiddetli azaba uğratacağını söylüyor: "Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar." (Nahl: 90).

İslâm peygamberi de Allah'a kötülük ve günahlarla değil, sadece itaat ve ibadetlerle yaklaşılabileceğini bildiriyor. Hz. Peygamber kutsî bir hadiste Rabbinden şunu naklediyor: "Kulum bana, kendisine farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle yaklaşamamıştır. Kulum bana nâfile ibâdetlerle de yaklaşmaya devam eder ve sonunda ben de onu severim. Bir kere de kulumu sevdim mi, artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum." (Buhari).

Bunun anlamı, kul Allah'a ancak, yüksek derecede muktedirliğe ve özgürlüğe sahip olduğunda yaklaşabilir. Ve kulun önünde, yoluna çıkacak zorlukların üstesinden gelecek başka hayır kapıları açılır.

Allah'a yaklaşmak iradî ve isteğe bağlı bir eylemdir. Çünkü Allah insanın önüne tek bir seçenek koymamıştır: "Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) gösterdik." (Beled: 10). İyilikten sapmak da, Allah'ın İblise ve onun yolunu tutanlara tanıdığı bir özgürlüktür. Dolayısıyla bu yolu seçmek varken, Müslümanlar arasında münafık olarak kalmaya ihtiyaç yoktur.

Gerçek Müslüman, bilinçli ve özgür bir şekilde, ibadetle Rabbine yönelmeyi seçen kimsedir. Ve bu husustaki gayreti oranında özgürleşir... Sahip olduğu fiil imkânları da özgürleşir... Çalıştığı oranda zorlukların üstesinden gelir... İşte İslâm medeniyetini kuran ilk neslin kader inanca böyleydi.

Raşid halife Hz. Ömer Şam'ı ziyaret etmek için çıktığı yolculuk sırasında, orada veba salgını olduğu haberini alır ve yolculuğa devam edip etmeme hususunda beraberindekilerle istişare eder. Bazıları "Allah'ın kaderinden mi kaçacağız?" diyerek, yolculuğa devam edilmesi görüşünü dile getirirler. Halife ise şu sözleriyle bu anlayışa şiddetle itiraz eder: "Biz Allah'ın kaderinden, yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz." Yani hastalık sebeplerinden, sıhhat sebeplerine kaçıyoruz. Tıpkı fakirlik sebeplerinden zenginlik sebeplerine kaçtığımız gibi. Böylece ilk önce kişinin içinde özgürleşme gerçekleşir; dışında gerçekleşmesinin de mümkün hale gelmesi için. Sonuçta kul öyle bir yakınlık derecesin ulaşır ki, Rabbi üzerine yemin etse, Rabbi onu doğrular.

3- İslâm Kuşatıcı Bir Özgürlük Devrimidir

"Kader" önemli olmakla birlikte, İslâm mirasında özgürlük konusunun bu iki alanla sınırlandırılması doğru değildir. Çünkü şeriatın gerçekleştirmek istediği beş temel hedeften (makasıdu'ş-şeria) biri kabul edilen özgürlük, tıpkı şûrâ gibi, sadece cüz'î bir nasstan çıkarılmaz. Bu temel hedefler şunlardır: Dinin korunması, canın korunması, aklın korunması, neslin (nesebin) korunması ve malın korunması. Büyük usulcü fakih İbn-i Aşûr, bu hedeflere özgürlük ve adalet hedeflerini de eklemiştir (Makasıdu'ş-Şeria kitabı).

Bu ise ümmetin özgür olmasını gerektiriyor. Üstelik cüz'î olarak değil, hayatın bütün yönlerini kapsayacak şekilde. Çünkü aklın, özgürlüğün ve ilmin yokluğu durumunda, bütün şer'î sorumluluklar düşer. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle diyor: "Allah ümmetimden üç şeyin hükmünü (günahını) kaldırmıştır: Hata, unutma ve bir şeye mecbur edilme (ikrah)." (İbn-i Habban).

Kur'an, A'raf suresinin 157. ayetinde Hz. Peygamberin görevini şu şekilde belirliyor: "O Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir." Din, nefislere, akıllara ve bedenlere vurulan ve bu şekilde –hangi gerekçe ile olursa olsun- insanı, insana kul yapan zincirleri kırmak için gelmiştir.

Bu yüzden İslâm -kölelik, uluslararası bir sistem ve ekonomik üretimin temeli olmasına rağmen- köleliği getirmemiş veya onu emretmemiştir. Aksine İslâm, köle azat etmeyi teşvik etmiş ve aşamalı bir şekilde köleliğin kaynaklarını kurutacak hükümler getirmiştir. Onun için, -diğer meselelerde olduğu gibi bu meselede de İslâm'ın değerlerinden ve hedeflerinden sapmalar olmuşsa da- âlimlerin dilinde şu söz yaygınlaşmıştır: "Şâri (şeriat koyucu) özgürlüğü süslemiştir (yüceltmiştir)."

İslâm özgürlüğe ve özgürleştirmeye bir çağrıdır. Dolayısıyla çağımızda İslâm'ın en büyük teorisyenleri olan Mevdudî ve Seyyid Kutup, İslâm'ı "kuşatıcı bir özgürlük devrimi" olarak tarif ederlerken yanılmamışlardır.

Bu devrim, nefsin, aklın ve iradenin derinliklerinden harekete geçer ve toplumsal, ekonomik ve siyasî hayatın her tarafına yayılır. Bireysel, toplumsal, pozitif (müspet), özgür bir eylem olarak... Firavunların ve Karunların zorbalıklarına karşı, özgürleştirici ve cihâdî bir eylem olarak... Ümitsizlik ve başarısızlık, ona ulaşacak bir yol bulamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz." (Âl-i İmran: 139). Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: "Allah'tan yardım iste, aciz olma." (Müslim). Hz. Peygamber küfür (kâfirlik) ile yoksulluğu da bir araya getiriyor: "Az kalsın yoksulluk küfre yakın olacaktı (küfre sebep olacaktı)." (Beyhakî).

4- İbadetler Özgürlük İçin Bir Eğitim Metodudur

Islah hareketi, Müslümanları işlevsizlikten kurtarmak için, İslâm inancındaki, şeriatındaki ve ibadetlerdeki irade, sorumluluk ve eylem unsurlarını açığa çıkarmaya yöneldi ve bunları, hayatla, davranışlarla, direnişle ve cihatla bağlantılandırdı. Bunlar, bir çeşit laiklik operasyonuyla, neredeyse bütün toplumsal içeriklerinden soyutlanmışlardı.

İbadetleri önemsizleştirme görevini tamamlamak için, çeşitli fikir savaşlarına girişildi. Bu savaşlar, dini, siyasetten ve hayattan tamamen uzaklaştırmak temeline dayanıyordu. Amaç ibadetlerin içeriğinin boşaltılmasından sonra, artık ondan ve onun temelini oluşturan inançtan tamamen kurtulmaktı.

İşte bu noktada ıslahçılar bir taraftan namazsız, oruçsuz, zekâtsız, haçsız tilavetsiz ve cemaatsiz bir dinde hayır olmadığını, diğer taraftan da ibadetlerin temel amacının, istikameti, Allah korkusunu, insanlara iyilik etmeyi, kötülüğe karşı koymayı, ümmetin güçlü ve gelişmiş olmasını sağlamak olduğunu vurguladılar ve halen de vurguluyorlar.

Aynı şekilde bu ibadetlerdeki kardeşlik, hoşgörü, adalet, düzen, özgürlük ve dayanışma gibi insanî değerleri açığa çıkarıp gözler önüne serdiler. İslâm'daki ibadetlerin tamamı, bu değerlerin gerçekleştirilmesine yönelik alıştırmalardır. İnsanın içinin çektiği yemeklerle dolu bir sofranın etrafına oturup, açlığını bastırarak, iftar etmek için ilâhî izni bekleyen bir aile manzarasının açıklaması işte budur.

Aynı şekilde Müslümanların ilâhî çağrıya uyup, sabah namazını cemaatle kılmak için fecir vaktinde uykularından silkinip kalkmalarındaki manzara; hacıların ailelerini, mallarını ve vatanlarını geride bırakıp, Allah'ın evinin etrafında toplanmaları ve tek bir sesle telbiye getirmelerindeki manzara; servet biriktirme arzularını yenip, Allah'tan başka bir gözetici olmamasına rağmen, mallarının zekâtlarını cömertçe verenlerin manzarası... İşte bütün bu manzaraların açıklaması İslâm'daki ibadetlerin söz konusu değerleri gerçekleştirmeye yönelik alıştırmalar olmasıdır.

Bütün bunlar, ayrıcalığı olan ve dayanışma içinde gerçekleşen, insanın özgürleşmesi manzaralarıdır. Bilinçli ve ihlâslı bir şekilde İslâmi ibadetler okulunda alıştırma yapan bir kimse, başkalarının ulaşamayacağı bir özgürlük seviyesine ulaşır. Bu yüzden yüce Allah, böyle kimseleri savaş meydanlarında, diğer insanlardan on kişiyle tartmıştır: "Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye (kâfire) galip gelirler." (Enfal: 65).

İşgal güçlerinin, ibadetlerin arttığı Ramazan ayında yükselişe geçen direnişle mücadele etmeye özel olarak hazırlanmaları bir tesadüf değildir.

Gerçekten de, İslâm'ı, "kuşatıcı bir özgürleşme metodu" olarak tarif edenler yanılmamışlardır. Eğer İslâm'ın bütün öncelikleri, her türlü laiklik şekillerinden ve içeriğinin boşaltılmasından uzak bir şekilde yerine getirilirse, -örneğin oruç, şehvet ve arzuları harekete geçiren tüketimdeki ve dizi filmler izlemekteki rekabet yerine, ibadet etmede rekabete dönüştürülürse- özgürleştiricilik misyonunu ifa etmiş olur.

Islahçıların din ile hayat, akıl, özgürlük ve ilerleme arasındaki bağları yeniden canlandırma gayretlerinin önündeki her türlü tuzak ve engellere rağmen İslâm yenileniyor ve ilerliyor.


 * Bu makale Halil Kendir tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.




Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
« Yanıtla #61 : 07 Mayıs 2009, 10:42:52 ÖÖ 10 »
Özgürlük Kavramının anti-tezi olarak da İktibas'ta yayınlanan "İnsan Hakları ve Özgürlük Kavramları İslamileştirilemez!" başlıklı makalemi dosya olarak iliştirdim. Benim ulaşabildiğim referansları sizlerin de bilgisine böylece sunmuş oluyorum. Umarım daha derinlikli okumalar için yararlı olur.

Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
« Yanıtla #62 : 12 Mayıs 2009, 11:08:08 ÖÖ 11 »
Değerli dostlar, öyle anlaşılıyor ki hızımız biraz kesildi:) Tabii bu kadar hızlı gidersek, yorgunluk emarelerinin başgöstermesinden daha doğal bir şey olabilemez:))

Özgürlük kavramıyla ilgili tezimin karşıtı düşünceleri savunan iki yazıya ilişkin her hangi bir değini gelmemesini, "cevabı sen ver!" şeklinde bir imanın işareti olarak görüyorum ve Ozanca ve arkadaşlarının özgürlükle ilgili yazılarına cevaplarımı şu şekilde veriyorum:

Ozanca ve arkadaşları, William Wallace ve Hegel'in özgürlüğü yücelten sözlerini baz alarak "bütün insanlar özgür olmak ister" diyorlar. Acaba öyle mi? Bence değil. Bendeniz meseleye farklı bir açıdan bakıyorum ve doğru olanın da bu açıdan bakmak olduğunu düşünüyorum. O da insanların "bağlanma" ihtiyacıdır. Bunu Gazetem.net'teki "Niçin Özgür olamayız?" başlıklı yazımda, 'özgür kız' reklamındaki tiplemenin ütopikliğini anlatırken de ifade etmeye çalışmıştım. Bu reklamı hatırlayanlar bilirler, bu kızcağız, heybesi omzunda dere tepe düz gider, her uğradığı kasabada kısa bir süre kalır sonra başka bir yere geçer; gezdiği yerlerde de hep serbest, yani özgürce hareketler yapar. Kısacası gününü gün ederek yaşar. Gazetem.net'teki yazımda şu soruyu sormuştum: "böyle bir yaşamı uzun süre sürdürmek mümkün müdür?" Bence bir Allah'ın kulu çıkıp da bu soruya: "evet, mümkündür" diyemez. Ya ne der? Şunu: "insan bir gün durulur; ev-barksahibi olur; çoluk-çocuğa karışır.." Peki insan niçin durulur? Çünkü hayat böyle bir şeydir. Hayat, bağlılıklar üzerine kurulur, özgürlükler üzerine değil. Hayat, bir anlamda sorumluluklardan ibarettir. Özgür kız gibi bir yaşam, bu dünyada mümkün değildir; belki öte dünyada olur! İşte bu nedenle de, "özgürlük bir ütopyadır" diyorum. Tabii bu benim akıl yoluyla ulaştığım bir sonuç. Bunu vahiy zaten söylüyor. Kur'an'da 'ibadet' kelimesinin kullanımlarına vakıf olanlar iyi bilirler; bütün bir 'din' yapısını, bu kelime üzerine oturtmak mümkündür. Peki eğer bazılarının iddia ettiği gibi İslam bir "özgürlük manifestosu" olsa, Kur'an, niçin 'hurr' kelimesini topu topu 7 veya 8 yerde kullanıyor ve bu kullanımlar da çoğunlukla 'köle hukuku' çerçevesi ile sınırlı? Çünkü Kur'an, bırakın bugünkü manası ve kullanımı itibarıyla 'özgürlük' kelimesinin anlam içeriğini onaylayacak bir mesaj vermeyi, tam tersi bir mesajı veriyor ve insanların 'kul' olduklarını ve kulluklarının gereğini yerine getirmeleri gerektiğini bildiriyor. Bu konuyu bir çok yerde farklı açılımlarla işlemeye çalıştım ve bunlardan biri de Nida Dergisi'ndeki "Hangi köleliği tercih etmeli?" başlıklı yazımdır. Bu başlığı özellikle attım ki, bu noktaya dikkatleri çekebileyim. Nitekim dergi okurlarından birisi bu başlığa itiraz etti ve dergi yönetimi de karşılıklı olarak görüşlerimizi okuyucuların mektupları bölümünde yayınladı. Bu yazıyı, İslami Düşünce Platformu'na da iliştirdim ki, meseleyi bir de bu yönüyle görebilesiniz. Ama içerik aynıdır. Yani içerik, yukarıda izah etmeye çalıştığım şeyle ilgilidir. İnsan hayatı, "doğru olduğuna inanılan" şeylere bağlılıkla tanımlanır ki bunun adı 'iman'dır ya da 'din'dir. Evet, insanlar "yanlışlığından emin oldukları şeylerden kaçınırlar" da. Yani mesela despotun zulmünden, esirlikten, kötü arkadaştan vs. Ancak bunlar 'belirleyici' değildir. Belirleyici olan, bu kaçıştan sonra "nereye gidileceğidir." Ayet demiyor mu: "fe eyne tezhebun?" Yani "nereye gidiyorsunuz?" Gidecek yeri olmayan biri olabilir mi? Evet, herkes bir yerlere gider. İşte kişinin imanı ve dini, gidilecek o yeri sembolize eden şeydir. Bu kavramlar arasındaki bu bağıntıyı artık anlayalım değerli kardeşlerim!

Değerli kardeşim Ozanca! Arkadaşlarınla birlikte yazdığınız yazıda "Ben Özgür Esirim" diyorsunuz. Evet, kastınızı anlıyorum ama bu kasdı, bu şekilde formüle etmek bence isabetli değildir. Çünkü bu ifade kendi içinde çelişkilidir. Ya özgür olunur, ya esir. Siz, bu ifade ile, modern dünyada sizi tutsak eden bir çok şeyden kurtulup özgür olmayı istediğinizi söylüyorsunuz ve ben meramınızı anlıyorum. Ancak terminoloji hassasiyetini küçümsememeliyiz. Ben buna 'orjinal dile vukufiyet' diyorum. Bunu kesb etmedikçe, kasd ettiğimiz manaların muhatabımız tarafından doğru anlaşılmasının önüne bizzat kendimiz geçmiş oluruz. Doğru mana nasıl ifade edilir, onu önceki maillerimde sahabi Rebi ibni Amir'in dilinden aktarmıştım. Burada bir kez daha hatırlatayım: bizler müslümanlar olarak "özgür olmak" için mücadele vermeyiz, bizler "kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah'a kul etmek için" mücadele veririz. İşte bizler bu dili konuşmalıyız. Öteki diller bize ait değildir; ayrıca maksadımızı ifadeden de uzaktır.

Demişsiniz ki: "elbette ki sorumsuz bir özgürlükten bahsedilemez." İşte mesele zaten burada ya. Madem sorumluluk var, özgürlük ne ola ki? Veyahut eğer 'özgürlüğün sınırı' varsa, bu da tam da benim söylediğim şey ya. Sorum şu: bu sınırı ne veya kim belirliyor? Bu sınırı bir belirleyenin olması lazım değil mi? Eğer cevabınız 'evet'se, işte benim söylediğim şeye gelmişsiniz demektir. Evet, ben diyorum ki, her insan 'dinli'dir; yani her insanın bir 'dini' vardır; ona bağlıdır; onun doğrularına inanır ve ona göre de yaşar. Bu dinin de 'sınırları' vardır. İşte bu sınırlar, özgürlüğü de, eşitliği de, insan haklarını da vs. belirler. Aynı şekilde Allah'ın sınırları da (yani hududullah) vardır ve kişinin yapıp yapmayacağı şeyleri belirleyen de yine bu sınırlardır. Sınırsız ülke olmaz, sınırsız din olmaz! Sınır varsa, o zaman 'özgürlük' nicedir?!

Dolayısıyla, son cümlelerinizde ifade ettiğiniz:

Özgürlük; “O’NUNLADIR”

Özgürlük; “O’NADIR.”

Özgürlük; “O” dur. ifadeleri bence yanlıştır. Hele son cümle tümden yanlıştır. Allah, 'özgürlük' ile eş tutulamaz. Allah'ın isimleri bellidir ve bunlar arasında 'Hurr' gibi bir isim yoktur. O nedenle bu ismi kullanmak doğru değildir. O özgür olmadığı gibi, kulları da özgür değildir. Kul, zaten özgür olamaz. Belki insanlar birbirlerine karşı 'göreli' serbest hareket alanlarında yaşayabilirler ama Allah'a karşı kimsenin 'özgür' vs. olması mümkün değildir. İnsan istese de istemese de Allah'ın kuludur. Nasıl olmasın ki, Allah onun suyunu, havasını vermese, oracıkta ölüverir...

Son olarak şunları söylemek isterim: bu konuyu sadece 'özgürlük' kavramı ile sınırlamamak da gerekiyor. Dedim ya, bu konu aslında 'orjinal dile vukufiyet' ile bağlantılıdır. Bu dilin de bir çok kavramı vardır. Bu tahlil çabasını, özgürlük ile birlikte, eşitlik, insan hakları, demokrasi, ilerleme, ulus, vatandaş, işçi, birey, rasyonalizm, sekülarizm, hümanizm gibi modernitenin başka önemli kavramları için de yapmak gerekir. Hakeza bundan önce, aynı çabayı İslam'ın önemli kavramları için yapmak gerekir. Ve tabii ki bu işin 'mukayeseli' bir şekilde yapılması gerekir. İşte o zaman 'düşüncenin okullaşması' noktasında somut bir gelişme kaydetmiş oluruz...

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
« Yanıtla #63 : 14 Mayıs 2009, 05:10:41 ÖS 17 »
Kürşat abi kocaman büyük hoş geldiniz. sizi burada görmek çok güzel.. (itiraf edeyim yazılarınızı okudum ama  sizi kitapla görmek daha güzel:))

gerçekten değer verdiğim bir isim olduğu için itiraz etmeden düşünmeliyim dediydim okudum ve düşündüm ...

abi benim daha önce bu sited e"türklük" kavramı üzeirnde tartışmalarım olmuştu. ismet özele katılıyorum. onun gerekçeleri farklı benimkiler daha farklı. iki kere üst üste sizin yorumunuzu bana özelden link attıkları için buraya yazmak durumundayım ..

ismaille ishak kavga ederken ibrahim gelip heyyt dediydi elbette bana teslim olmak düşer:)

şimdi ben çocukluktan bu yana islami yayınları takip etmeye çalışırım. çocuklukta kürt sorunu işleyen çok çok yayın okuduk malum. ve haliyle empati ile beraber bi ülfet gelişti. ama daha sonra bu ülfeti kürtçülüğe dönüştürdüklerinde aldatılmış hissine kapıldım. ve yeni bir türklük tanımı tutamağım oldu. öyle ya ben inancım adına ezilmiş bir milletten yana olurken beri tarafta türküm diyenlere (türkcülük yapanlara) neredeyse kafir muamelesi yapıyorduk ki:? baktım etki-tepkiyi doğurdu onların yaptığında kafirlikle (abarttım evet) suçladığımız şeyi berikiler yaptı. e haliyle madem öyle işte böyle dedim..

baştada dediğim gibi ismaille ishak kavga ederken ibrahim gelip dur demiş. ne diyebilirm ki:)?

teşekkür ederim Allah razı olsun
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
« Yanıtla #64 : 15 Mayıs 2009, 09:31:25 ÖÖ 09 »
Değerli Serender kardeşim,

Öncelikle benden bir o kadar kocaman hoşbulduk.

Benim yorumumu size özelden link atanlar da bir iş olmasın:)) Seni de kavgaya sokmak mı istiyorlar yoksa?! Şaka tabii ki. İsmet Özel'e katıldığını söylemişsin, ama senin görüşünü bu bir cümlecik ifadeden çıkarmam zor haliyle. Tam olarak nesine katılıyorsun İsmet Özel'in? Yani "müslüman=Türktür" tezine mi? Eğer öyleyse, o zaman senin de 'itiraf' ettiğin gibi, bu bir 'tepkisel' onaylama olmuş olur ki, bunlardan uzak durmamız hepimiz için elzemdir.

İsmail ile İshak'ı kavga ederken gören İbrahim kim Serender kardeş:) O bensem, önce kavgayı bir göreyim derim:) Kim kroşe atıyor, kim aparkat? Dii mi yani:)


*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
« Yanıtla #65 : 17 Mayıs 2009, 11:34:13 ÖS 23 »
Sevgili Kürşat abi ...
Kusura bakmayın parçalı bulutlu bir sohbet geciriyoruz ..
Gerek özel hayatın yogunlugu gerekse yazılarınızı sindirme zorlugu sebebiyle böyle bir durum hasıl oluyor ..
Umarım yeteri kadar sabırlısınızdır ...
Ve umarım bizim bu gevşekligimizi anlayışla karşılarsınız ...
Ben hala özgürlük kavramında takılı kaldım sanırım ...
Aklımdaki pek çok kavrama önayak olacak gibi o yüzden uzatyorum ...
Tam olarak anlama gayreti içindeyim ...

"İbadet, İslami terminolojide merkezi öneme sahip kavramlardandır ve "özgürlük" de bu kavramın tam zıddı anlam içeriklerine sahip bir başka kavramdır " demişsiniz kitabınızda ...
" ... Halbuki aynı insan "artık özgürüm " dedigi 20. yyda , tutsaklıkların en koyusuna düçar oldu "
Ve sanırım anlam olarak da özgürün karşıtı tutsak olsa gerek ...
Buradan varamadıgım sonuç ise ...
İbadet eden bir kulun, bir tutsaktan farkı nedir ?
Özgürlük kavramından hareket edersek , kulluk ve tutsaklık aynı anlama çıkıyor gibi geliyor bana ...

Ve modern insanın özgürlük arayışının aslında Tanrıdan uzaklaşıp,  başka mabudların kucagına düşüp gene başka mabudlara ibadet ettigini söylüyorsunuz ...
Ve modern insan bu halini "özgürlük " olarak tanımlıyor ..
Dinsiz insanın olamayacagını, her insanın bir şekilde ibadet ettigini , modern insanın ise bu hevasına yaptıgı ibadeti özgürlük olarak tanımladıgını ifade ediyorsunuz ..
Musluman bireyin ise , "Kul edinme hakkına sahip tek varlık olan Allah'a" - ki tanımlama gerçekten çok güzel olmuş - ibadet etmesinin özgürlük olarak tanımlanmasını batıl görmüşsünüz ..
Buradanda çıkarttıgım anlam ..
İnsanın bir şekilde Tanrı edinme ihtiyacı oldugunu , ve Tanrısına ibadet edebildigi ölçüde kendisini sorumluluk veya dürtülerinden arındıgını ve bunun adınada "özgürlük" dedigini anlıyorum ..
Peki bu anlamda Allah'a ibadet edebildigi ölçüde heva ve heveslerinden kurtulan, tüm dünya baglarını kopartabilen , yanlızca O'na yaslanıp O'ndan isteyen , muhtaciyetini sadece O'na baglayan musluman bireyin ulaştıgı noktaya ulaşabilen - ulaşılabilirmi ? - inkarcı bir insanın içinde bulundugu durumu "özgürlük " harici hangi kavram ile ifade ederiz ...
Ve müslüman bireyin iradesini kullanmasındaki tüm dünyevi engllerin kaldırılmasını özgürleştirme harici hangi kavram ile ifade edebiliriz ...

Umarım derdimi anlatabildim ..
Çunku bu kavramı gercekten sindirmek istiyorum ..

Selamlar ...


Not font kurbaa

Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
« Yanıtla #66 : 18 Mayıs 2009, 10:32:08 ÖÖ 10 »
Değerli kardeşim Ozanca,

Bu kavramı gerçekten 'sindirmek' lazım ve bilesin ki bu kavram midenin öyle kolayca sindirebileceği bir kavram da değildir:) Şaka bir yana, kavram önemlidir ve ben de zaten bu önemin altını çizmeye, Müslümanların dikkatini bu yöne çekmeye çalışıyorum.

Özgür ve tutsak/köle/bağlı vs. kelimeleri tabii ki zıt anlamlıdır; ancak burada 'kullanım' açısından 'uygun' kelimeyi seçmeye dikkat etmemiz lazım. Tıpkı 'siyah' ve 'kara' kelimelerini kullanırken dikkat ettiğimiz gibi, ya da 'baş' ve 'kafa' kelimelerini kullanırken dikkat ettiğimiz gibi. Kara talih ifadesinde, niçin kara diyoruz da 'siyah talih' demiyoruz; ya da "kafam almıyor" derken niçin kafa kelimesini kullanıyoruz da "başım almıyor" demiyoruz. Demiyoruz, çünkü 'kullanım' öyledir. Biz de bu 'toplumsal mutabakat'a uyuyoruz ve kelimeleri kullanırken böyle bir tercihte bulunuyoruz. Belki çoğumuz bunun farkında değiliz ama bunu yapıyoruz. Ancak bu başka bir şeydir; bu kelimelerin 'kök-anlamları'nda yatan eylemin ortak keşisenlerinin olması ayrı bir şeydir. Mesela tutsak, köle ve bağlı üç ayrı kelime olmasına rağmen hepsinde ortak mana, "başkasının iradesine teslim olmak"tır. Yani bu üç kişi de bir başka varlığın, şeyin ya da insanın emrine bağlıdır. Bu varlık Allah da olabilir, Şeytan da, insan da. Bu varlık Allah olduğunda biz ne diyoruz "Allah'ın kuluyuz" diyoruz, bu varlık insan olduğunda "filanın kölesidir" diyoruz. Bu, kullanımdan kaynaklanan bir farklılıktır ve dilin böyle incelikleri vardır. Benim altını çizmeye çalıştığım şey ise, bu kelimelerin ortak yönleridir. Naçizane, Kur'an kelimelerin özünde yer alan 'fiiller'i doğru tespit edebilirsek, Kur'an tefsiri açısından da yeni bir alan açılmış olacaktır diye de ümit ediyorum. "İbadet eden kulun bir tutsaktan farkı nedir?" soruna cevabım ise, belki biraz ajite edici olacak ama "bir farkı yoktur" şeklinde veriyorum. Nedenini de bu siteye iliştirdiğim "Hangi Köleliği Tercih Etmeli?" başlıklı yazımda açıklamaya çalıştım. Burada 'kullanım'a fazla dikkat etmeden, anlamı öne alan bir yaklaşım sergilemeye ve kendim için de başkaları için de "ben Allah'ın kuluyum" ifadesini "Ben Allah'ın kölesiyim" şeklinde kullanabileceğimizi anlatmaya çalıştım. Gerçi bu konu epey gürültü çıkardı ama benim kastım belliydi. Bana göre kök-anlam yöntemine göre "ben Allah'ın kölesiyim" ifadesi kullanılabilir. Çünkü Kur'an "abd" kelimesini kullanıyor ve bizim yukarıda bahsettiğimiz 'kullanım farkları' Kur'an'da yoktur. Hatta bir ayette, Firavun'un kavmi, İsrailoğulları'nı "kendimize kul yaptık" diyorlar ki, bu ayetin çevirileri hep 'köle yaptık' şeklinde verilmektedir. Halbuki orjinal metindeki ifade 'a-be-de' kökünden türemiştir. Bu konuyu 'küffar'ın niçin 'çiftçi' manasında kullanıldığını işlerken de izah etmeye çalışmıştım. Bendeniz yöntemi her yerde aynı şekilde uygulamaya çalışıyorum. Yani çifte standart uygulamadan. Zaten yöntem böyle bir şeydir. Her yerde aynı şekilde uygulanırsa, yöntem yöntem olur. Aksi tartirde keyfi bir yorumlama çabası olur. Ben de bir 'yöntem' bulmaya ve onu uygulamaya çalışıyorum. Ne derece başarı oluyor o da tabii ki zamanla genel okur kitlesinin değerlendirmeleriyle ortaya çıkacaktır.

Diyorsun  ki: "Allah'a ibadet edebildigi ölçüde heva ve heveslerinden kurtulan, tüm dünya baglarını kopartabilen, yanlızca O'na yaslanıp O'ndan isteyen, muhtaciyetini sadece O'na baglayan musluman bireyin ulaştıgı noktaya ulaşabilen - ulaşılabilirmi?" Şimdi bu konuda şöyle bir şey söyleyebilirim: dinsiz insan olmaz. O halde, her insan bir yüce varlığa/yücelttiği şeye bağlıdır. Bağlılığın sevgi, perestij etme, yüceltme gibi unsurları varsa, bu artık tapınma derecesinde bir bağlılığı ifade eder ki bu da ibadet/kulluktur. İnsan doğasında, kendisini (hevasını) veya bir başka varlığı yüceltme eğilimi vardır. Bu eğilimin kişinin eylemlerini yönlendirdiği yerde ibadet/kulluk ilişkileri ortaya çıkar. Bu ilişkilerin toplamına da biz 'din' (yani yaşam tarzı) diyoruz. Yaşam tarzı olmayan insan olmaz. Yani dini olmayan insan olmaz. Velek ki bu kişi ateist vs. olsun. Ateistler de yeknesak bir grup değildir; kimi hevasını din edinir; kimisi varoluşçu felsefeyi, kimisi de bir başka düşünceyi. Böyle olmasa, o kişi hayatını devam ettiremez. Tabii ki hayata her bakımdan küsmüş kişiler de vardır; ama bu konu biraz psikoloji ilminin sahasına girer ki, bu alan bu tartışma çerçevesinde bizim konumuz dışıdır. Dolayısıyla, "inkarcı bir insanın durumunu özgürlük harici hangi kavramla ifade edebiliriz?" sorunun cevabı şu olur: "o da bir başka dine bağlıdır." "Müslüman bireyin iradesini kullanmasındaki tüm dünyevi engellerin kaldırılmasını özgürleştirme harici hangi kavramla kullanabiliriz?" sorunun cevabı ise yine 'ibadet' kelimesinde gizlidir. Kur'an, müslümanların eylemlerini övdüğü ayetlerde "kullarım" ifadesini kullanır; demek ki, kullanılması gereken kelimes budur. Sahabe Rebi ibni Amir örneğini verirken bunu ifade etmeye çalışmıştım. Bu sahabi, Sasani coğrafyasına gelen müslümanlara 'amaçlarını' sorduğunda, bu sahabi tek bir kelimenin farklı varyasyonlarıyla kurduğu cümlede, senin sorunun cevabını da veriyor aslında. O cümle şuydu: "kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah'a kul etmek için." İşte bizim kullanacağım kelime bu cümlede içkin zaten. Özgürlük kelimesini modernistler boşuna kullanmıyor. Onlar da bizim kastettiimiz manaların tam tersini kast etmek üzere özgür olmayı yüceltiyorlar. Biz de diyoruz ki, bu zaten bizim asla uzlaşamaz iki dünya görüşüne sahip olduğumuz kanıtlıyor. O nedenle de bendeniz "ibadet versus özgürlük" formülünü kullanıyor ve bu kalıbın yerleşmesi için çalışıyorum. Bu konuda bizim camiamızda yavaş yavaş bir bilinçlenme de gerçekleşiyor. Ali Bulaç'ın son  'birey' yazısını olumlu bir işaret olarak aldığımı daha önce söylemiştim, ama 'özgürlük' konusunda aynı yaklaşımı sergileyemedi henüz. Ama onu da ilerde görür müyüz bilemiyorum; çünkü özgürlük kavramı biraz netamelidir!