Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları

  • 39 Cevap
  • 27710 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
BAŞÖRTÜSÜ FARZİYETİ
« Yanıtla #30 : 02 Ocak 2010, 03:42:43 ÖS 15 »
BAŞÖRTÜSÜ FARZİYETİ

"Amacım yalnızca rabbimin gerçek yolunu Kur'an'dan bulmaktır" diyen bir okurunuz varsa, ciddiye alırsınız değil mi? Ben de, o dinini ciddiye aldığı için onu ciddiye aldım. Bu okur şöyle diyor:

"Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu söylenir, baştan bahsedilmez. "Arapçada kadınların başlarına örttükleri şeyin özel adı "hımar" değil "mikna" (doğrusu mikne'a SH) ve "nasıyf"tır. Hangi Arapça sözlüğe bakılırsa bakılsın "mikna(çoğulu mekani)" ve "nasıyfın" hanımların başlarını örttükleri kumaşın adı olduğu yazılıdır." Allah eğer "hımar" kelimesi ile başın örtülmesini isteseydi "hımarürres" gibi bir vurgulama ile başörtüsü diyebilirdi"

Bunlar, başkalarının kesesinden harcanan yalan-yanlış paketi sevgili okur. Kimin kesesinden almışsanız dolmuşa binmişsiniz. Buna, Kur'an'a uymak yerine Kur'an'ı kendinize uydurma sonucunda düştüğünüz çelişkiler de eklenince, iş içinden çıkılmaz olmuş.

Dert şu: Hımar ile başın örtülmesi kastedilseydi, içinde "baş" kelimesi geçerdi!

Peki, bu durumda bir önceki cümlede hanımların başlarına örttüğü şeyin adının "mikne'a" ve "nasif" olduğunu nasıl söyleyebiliyorsunuz? Nerede bunların içinde baş?

Kişi hiçbir şey bilmese de haddini bilecek. "Hangi sözlüğü bakılırsa bakılsın" iddiası yapacak bir kişinin, asgariden sözlüklere bakması lazım. Baksaydı ne görürdü?

Tabi ki, Arapça'da kadınların kullandığı örtü mikna (doğrusu mikne'a) ve nasif'ten ibaret olmadığını. Şöyle ortalama bir Kur'an talebesi olsaydı, sözlükte şunları görürdü:

1. Burka' (veya burku'): Bütün yüzü örter. (Erkeğin kullandığına kına' denir).

2. Nikab: Bütün yüzü örtmeyip iki gözden birini açarak bağlanan başörtüsüdür.

3. Lifâm: Her iki gözü de burun üstünden itibaren açık bırakan başörtüsüdür.

4. Lisâm: Burun açıkta kalacak şekilde ağız üstünden örtülen örtüdür.

5. Hımar: Yüz hariç başın ve boynun tamamını örten ve Kur'an'da emredilen örtüdür.

6. Nasîf: Hımar'ın daha büyüğü, Anadolu'daki "atkı"ya benzer başörtüsüdür.

7. Mikne'a: Nasif'ten daha büyük olup bel altına kadar uzanan başörtüsüdür.

8. Cilbab: Yüz hariç baştan ayağa her tarafı örten örtüdür.

Hımar, lugat olarak tereddütsüz başla ilgilidir. İçki'ye de aklı örttüğü için aynı kökten "hamr" denilmiştir. İkisi arasındaki ortak nokta "baş" ile ilgili olmasıdır. Mesela küfr de "örtmek" demektir. Ama başa veya akla değil, kalbe nisbet edildiği için farklı kökten kullanılmıştır.

"Hani bunun içinde baş?" sorusu kasıtlı bir tahrif ve saptırma amacı taşımıyorsa, cehaletin daniskasıdır. Yukarıda Arapçada kullanılan tüm başörtüsü isimleri sıralanmıştır. Hiçbirinin içinde "baş" yoktur. Olmasına gerek de yoktur. Türkçede de bu böyledir: Yazma, yaşmak, atkı, bürgü, bürümcek, çarşaf, çar, yağlık, eşarp, tülbent… Bunların tümü de bacak değil başı örter ve içinde "baş" geçmez. Hoş Arapçada na'leyn, huffeteyn, cevrabeyn de ayağa giyilirler, ama içinde "ayak" geçmez. "Hani bunun ayağı?" diyerek bunların ayağa giyilmediğini söylemek ne kadar ciddi ise, "Hani bunun başı?" sorusu da o kadar ciddidir.

Okurumun cebinden harcadığı "kitabına uyduranlar" takımı ne diyor: "Hımar başı örtmez, göğüsleri örter?"

Yani? Yanisi şu: Hımar başörtüsü değil, göğüs örtüsüdür.

Peki, aynı mantıkla sormak gerekmez mi: Bir: Nerede bunun içinde göğüs? İki: Sen, örtü ayeti inmeden kadınların göğsü açık gezdiğini söylemiş oluyorsun, haberin var mı?

Bir alıntı daha yapalım "tüm maksadım Kur'an'ı anlamak" diyen okurumuzdan: Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu geçer. Yani hımarın başı kapatması değil, ayette açıkça yaka dekoltesini örtmesi istenir. (Yaka açığı manasına gelen 'cuub' (doğrusu "cuyub" SH) kelimesi hem bu ayette kapanılacak.."

Ey sevgili okur! Kur'an tüm âşıklarına önce haddini bilmeyi öğretir. Çünkü Kur'an haddini bilmezliği "cahiliye" olarak adlandırır ve ebediyen mahkûm eder. Zaten başörtüsü emrini de "haddini bilmezlik çağı" ile "Allah'a kayıtsız şartsız teslim olan insan" anlamındaki "Müslüman" kadına bir kişilik ve kimlik kazandırmak için emreder. Aynı zamanda O'nun "Rabbimin emri başım gözüm üstüne!" deyip demeyeceğini imtihan için emreder.

Ceyb; "aralık, açıklık, yırtık, yırtmaç, kesik, kopuk" anlamlarının tamamını kapsar. Başta aynı kökten türetilmiş olan "cep" olmak üzere, "açık yerler, göğüs yırtmacı, yaka açığı, kol açığı, elbise yırtığı", hülasa elbisenin tek parmağın içine gireceği tüm açık yerlerine denir. Hatta Kur'an, Semud kavminin kayaları yararak vadi oymasını da aynı kökten (cabu's-sahr) bir kelimeyle ifade eder. Soruyu zihinden "kesip" attığı için "cevab" da aynı köktendir.

Nur 31. ayetin başörtüsünü emreden cümlesi aslında neyi emretmektedir?

Açık ve net olarak şunu: Cahiliye döneminde bir aksesuar olarak başın üzerinden sırta atılan örtüyü bütün bir boynu ve gerdanı da kapatacak şekilde mazbutça örtmeyi.

Tabiî ki bu emir Allah'ın kitabına uyacaklar içindir. Kitaba uymak yerine kitabına uydurmaya ne gerek var? Yalan yanlış türrehatı yayıp vebale girmeye ne gerek var?

Unutmayalım İslam "teslim almak" değil "teslim olmak" manasına gelir.
................
Kur'an'ın ortaya koyduğu bir hüküm yalnız lafızdan yola çıkılarak anlaşılamaz. Ona mana ve maksadı da eklemek şarttır. Maksadı öğrenmek için ise: 1) O konudaki tüm ayetleri iç ve dış bağlamlarından koparmadan tümevarım yöntemiyle okumaya tâbi tutmak; 2) Ahlakı Kur'an olan Hz. Peygamber'in o Kur'anî hükmü hayata nasıl tatbik ettiğini bilmek; 3) O hükmün tatbik edildiği nüzul ortamını bilmek şarttır.

Kur'an başı gökte ayakları yerde olan ilahi bir hitaptır. Başı manayı, ayakları lafzı, bastığı yer dış bağlamı/olguyu, baktığı yer teşri yönünü gösterir.

Nur 31'de emredilen başörtüsü değil de ğöğüs ya da omuz örtüsü diyenler, bu ayet geldiğinde mümin hanımların göğüsleri açıkta gezdiğini söylemiş oluyorlar. Bu ayet zaten var olan örtünün doğru kullanılmasını emrediyor. Onları yanıltan, ayet geldiğinde kadınların başörtüsünü hiç tanımadıkları ön kabulüdür.

Oysa ki nüzul ortamında örtü yaygın olarak kullanılıyordu. Örtü hürriyet ve saygınlık alametiydi. Hz. Hatice Hz. Peygamber ile evlendiğinde örtülüydü. Örtünün o kadar saygın bir yeri vardı ki, bir kadının başörtüsüyle kesilen savaşlardan söz eder kaynaklar. Muhabbar sahibi şöyle bir olay anlatır: Ümmü Kırfe bt. Rebi'a b. Bedr, Malik oğullarından saygın bir kadındı. Ğatafan'dan iki ordu savaş için karşı karşıya geldi. Tam savaş başlayacaktı ki, bu kadın başörtüsünü iki ordu arasına astırarak savaşı önledi (be'aset hımârahâ fe'ullika beynehum fe'stalehû).

Kur'an "elbise"yi tıpkı ayet gibi Ademoğlu'na "inzal edilen" bir nimet olarak takdim eder (7:26). Giyinmekten maksadın cinselliği örtmek olduğunu, cinselliğin özel bir alan olduğunu dile getirir (7:25). Örtünmenin temelinde cinselliğin kamuya açılmaması ilkesi yatar. Örtünme emri, kadın-erkek ilişkisinin cinsiyet değil şahsiyet üzerinden gerçekleşmesi içindir. İlişkinin zehirlenmemesi içindir.

Örtünmenin sınırlarını koyan, kadını da erkeği de yaratandır. O yarattığını bilir. Mesele O'na güven meselesidir. Zaten imanın ahlaki tanımı "Allah'a güven" değil midir?

Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. Peki, o sınırı kim koyacak? İslam bu soruya "Allah" diyor. Müslüman, buna iman edip Allah'ın hükmüne teslim olan demektir. Gerisi mi? Gerisi, Kur'an'ın (49:16) ifadesiyle "Allah'a din öğretmeye kalkmaktır".

MUSTAFA İSLAMOĞLU
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı Leyl

  • **
  • 169
    • Kabak Çiçeği
Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları
« Yanıtla #31 : 03 Ocak 2010, 12:14:46 ÖÖ 00 »
Kur'an tüm âşıklarına önce haddini bilmeyi öğretir. Çünkü Kur'an haddini bilmezliği "cahiliye" olarak adlandırır ve ebediyen mahkûm eder. Zaten başörtüsü emrini de "haddini bilmezlik çağı" ile "Allah'a kayıtsız şartsız teslim olan insan" anlamındaki "Müslüman" kadına bir kişilik ve kimlik kazandırmak için emreder. Aynı zamanda O'nun "Rabbimin emri başım gözüm üstüne!" deyip demeyeceğini imtihan için emreder.


Eyvallah.

Haddini bilen ,Rabbini bilir ve sadece teslim olur.Sorgulamaz,şüphe duymaz ve olurunu aramaya çalışmaz.

Selam ve dua ile.

Adil Şahitler olarak Allah için Hakkı ayakta tutun. Maide 8

Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları(28 Şubat bir fitne idi...)
« Yanıtla #32 : 28 Ocak 2010, 10:08:35 ÖS 22 »
28 Şubat bir fitne idi...


"Toksinleri attık" demiştim. Nitekim, öyle de olmuştu. Müslüman bedenine ârız olan, o bedeni hantallaştıran, "içi beni, dışı eli yakar" cinsinden olan toksinleri...

Dışı eli yakıyordu. Çünkü "elin oğlu" (bir zamanlar bizim oğlandı, ama âşık olduğu çorbacı kızına iç güveysi gidince, elin oğlu oldu), "içi beni yakan" bu hantal ve iri cüsseye bakıp tedirgin oluyordu. Onun bu tedirginliğini fark eden çıkar çevreleri, ellerindeki tüm medya imkanlarını kullanarak, bu tedirginliği hırçınlığa, hatta saldırganlığa dönüştürmek istediler.

Sonunda başardılar da. Elin oğlunun gözünde olduğundan fazla göründü Müslümanlar. Önce gericilerdi, mürtecilerdi. Sonra iç tehdit oldular, en sonunda Gizli Anayasa`larda yazılı tehdit sıralamasında "bir numara" ilan edildiler. "Dışı eli yakar"ın hikayesi böyle gelişti.

"Dışı eli yakar"ı anladık da, "içi beni yakar" da ne oluyor?

İçi beni yakıyordu, zira dışardan görüldüğü gibi değildi iş. Zat-ı âlîleri, Müslüman bedenine ârız olmuş fazla kilo gibiydi. Göbek yapmaktan, yağ bağlamaktan, bu bedeni hantallaştırıp hareket imkanını kısıtlamaktan başka bir işe yaramıyordu. Ama kendisine sorsanız, tereddüt etmeden bu bedenin kalbi, beyni, gözü, kulağı, eli, ayağı, dili, dudağı olduğunu söylerdi. Yani o, kendisini bu bedenin olmazsa olmazı kabul ediyordu. Ta ki, arkadan postal sesi gelinceye kadar. Postal sesini duyunca ter atan bedenden ilk atılan o oldu. Meğer kendini olmazsa olmaz yerine koyan müşarunileyh, toksinden başka bir şey değilmiş.

İşte, "içi beni yakar"ın hikayesi de bu.

28 Şubat, vitrinlere taş attı. Vitrinlerin camı çerçevesi inince, herkesin gerçek "değeri" ortaya döküldü.

Bizim mahallenin görkemli vitrinleri vardı. Neon "nur"uyla münevver kılınmış bu vitrinler, göz kamaştırırdı. Her bakana, "Vitrini böyleyse, kim bilir içi nasıldır?" dedirtirdi. Vitrinin camı çerçevesi inince, arkada bir numara olmadığı görüldü. Görkemli vitrinine bakıp içi hakkında hayal kuranlar, derin bir hayal kırıklığına uğradılar. Meğer tüm sermaye vitrine yatırılmış. Meğer vitrinin arkası bomboşmuş.

Bunu sormak için dükkan sahiplerini arayanlar, onları bir türlü bulamadılar. Çünkü, ilk taşta ortalıktan toz olmuştular. Kanlı canlı nesneler, maddenin tüm hallerine dönüşüvermiştiler. Bazıları buharlaştı. Bazıları hâlâ toz. Bazıları tebdil-i kıyafet ortaya çıktı. Ortaya çıktıklarında, tanınamaz haldelerdi. Zira kimileri aksesuar değiştirmişti. Bununla da yetinmeyenler, güzergah değiştirdi. Kimileri daha ileri giderek yol değiştirdi.

28 Şubat cadı kazanı kaynamaya başlayınca, seküler Engizisyon cadı avını da başlatmış oldu. Bu hengamede hem sopa gösteriliyor, hem havuç sunuluyordu. Birilerinin payına sopa düşerken, fırsattan istifade birileri de taze tavşanlar gibi havuca koştu. Bükülmez adam kif olsaydı, herhalde o mısraı, "Bir havuç uğruna Ya Rab ne güneşler batıyor" diye değiştirirdi.

İşte tam bu hengamede, bir "kazı-kazan" furyası başladı. Keşke kazınanlar, sadece sakallar ve bıyıklar olsaydı. Keşke her kazınan sakal ve bıyık, içerideki kazıma işleminin dışarıya yansıyan izdüşümü olmasaydı. Keşke, şehveti aç erlerin "moral gecesinde" attıkları histerik çığlıkları andıran "Aç!.. Aç!.." temposuna kurban edilenler, zaten İçelleştirilememiş örtüler ve giysilerden ibaret olsaydı da, alesta bekleyenlerin yüreklerindeki takva elbisesi olmasaydı.

28 Şubat bir fitne idi. Fitne Kur`ânî bir kavram. Altının cevherini cürufundan ayırma işlemine "el-fetnu" deniliyor Arapça`da. Gerçek bir çok anlamlı kelime olan fitne`nin tüm anlamları gelip bu kök anlamda buluşuyor. Zaten imtihana da bunun için "fitne" denilmiş.

28 Şubat süreci bir pota idi. Bu potaya girenler ergitilerek ayrıştırıldı. Adamın hamı hasından, cevheri cürufundan seçilip ayrıldı. Bu tarihin yasasıydı. Vahiy, Uhud yenilgisinin ardından, "Bu başımıza nereden geldi?" diyenlere "Nefisleriniz yüzünden" cevabını verir. Daha sonra onlara ilahi yasa hatırlatılır: "Onlar görmüyorlar mı ki, her yıl bir veya ki kez sınanmaktalar!"

Kul zulmeder, Allah adalet eder. Kulun zulmü "parçada" gerçekleşir, Allah`ın adaleti "bütünde" tecelli eder. Bütündeki adalet, parçadaki zulmün vebalini zalimin boynundan kaldırmaz. Çünkü başta zalimler, hiçbir insan bütünü görmez. Görmediği için de, onu zulmüne mazeret gösteremez. Bütünü gören, sadece el-Basîr olan Allah`tır.

Şimdi topyekun tevbe zamanı. Gerçek tevbe, günahı tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmaktır. 28 Şubat bir "suç", bir "kanunsuzluk" bir "hukuk dışılık" olmanın yanında, bir "günah" idi. Üstelik, dini azaltma projesi olduğu için, "büyük günah" idi. Bunun böyle olduğunu anlamak için, alın 18 maddelik bildiriyi önünüze, bugün bu ülkedeki "beyaz kadın ticaretinde Türkiye dünya ikincisi", "liselerde fuhuş ve cinayet patlaması", "intihar patlaması", "12 yaşına inen uyuşturucu kullanımı", "lolita cumhuriyeti", "misyoner ve ev-kilise patlaması" vb. gibi toplumsal çözülme ve yozlaşma ile ilgili başlıklarla arasındaki sebep-sonuç ilişkisini araştırın.

28 Şubat günahının tevbesi, bu günaha ortak olmak değil, onu tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmaktır.

Bu ülke, 28 Şubat günahına, tevbe-i nasuh ile tevbe etmeli.
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Namaz Nedir? Mustafa İSLAMOĞLU
« Yanıtla #33 : 06 Nisan 2010, 06:21:09 ÖS 18 »
Namaz Nedir? Mustafa İSLAMOĞLU
Mart 4, 2010

Türkçe konuşanlar salât’a “namaz” derler. Namaz, Farsça “ibadet” manasındaki nemaz’dan Türkçe’ye geçmiştir. Zira ilk Müslüman olan Türkler’in İslâmi kavramları öğrendikleri ortam, Fars dilinin etkin olduğu bir kültür evrenidir. Namaz’ın Kur’an’daki karşılığı salât’tır.
Salât, gerçek birçok-anlamlı kelimedir. Hem dildeki kullanımı hem de Kur’an’daki kullanımı çok-anlamlıdır. Salât kelimesinin dilde 18 kadar anlamı tesbit edilmiştir. Dilde çok-anlamlı olması doğaldır. Zira salât kelimesi, zaman içindeki yolcuğunun her durağında farklı anlamlar kazanmıştır. Bizce, otoritelerin kelimenin kökenini tesbitte ittifak edememelerinin sebebi de budur. Salât, ilk bakışta birbiriyle alakasız gibi duran kök anlamlara nisbet edilmiştir. Fakat eldeki dilsel malzeme yeniden bir tahlile tâbi tutulup yorumlandığında, birbiriyle alakasız gibi görünen tüm kök anlam tahminleri, “destek” ortak anlamında buluşmaktadır. Dua ve istiğfar eden, esasen “destek” talebinde bulunmuştur. İbadet, kişinin dinine ve imanına verdiği “destek”tir.

Kelime Kur’an’da da farklı vurgular ve farklı anlamlarda kullanılmıştır. En çok kullanıldığı anlam hiç şüphesiz şer’î namaz manasıdır. Bunun dışında, Kur’an’da “dua ve istiğfar” (Tevbe 9/84, 103), “ibadet” (Ma’ûn 107/4), “ibadethane” (Hac 22/40), “destek” (Tâhâ 20/14; Ahzab 33/43, 56; Maide 5/12), “din ve dindarlık” (Maide 5/58), “davet” (Hûd 11/87; Maide 5/106), “kulluk” (Lokman 31/31), “yaratılış amacına uygun hareket” (Nur 24/41) anlamlarında kullanılır.
İnsanın dinini desteklediği için namaza da “salât” denmiştir. Efendimiz’in “Namaz dinin direğidir, onu doğrultan dini doğrultmuş olur, onu yıkan dini yıkmış olur” hadisinde salât’ın kök anlamına da bir atıf vardır. Hadisteki “direk” manasına gelen imâd ile salât’ın manalarından biri olan ve “omurga” anlamına da gelen ‘amud arasındaki akrabalık dikkat çekicidir.
Kur’an’da her görüldüğü yerde salât’a “şer’î namaz” karşılığının verilmesi, birçok anlama problemine sebep olmuştur ve olması da mukadderdir. Zira salât Kur’an’da Allah’a, meleklere, insana, mümine, kâfire, kuşlar da dâhil bütün varlıklara isnad edilmiştir. Allah, melekler ve müminleri tek fiilin (yusallûne) failleri olarak zikreden Ahzab 56. âyetteki bir tek salâta üç farklı anlam verilmiştir. Bir tek fiile faillerinin farklılığından yola çıkarak üç farklı anlam vermek garip karşılanmamıştır da, farklı âyetlerde, farklı zaman, mekân ve faillere isnad edilen salât terimlerinin farklı anlamlar ve vurgular taşıyabileceği ihtimali es geçilmiştir. Mesela, müşriklerden söz eden Ma’ûn 4’teki salâtın, yine Müslüman olmayanlardan söz eden Maide 106’daki salâtın şer’î salât olup olmadığı önemli bir problemdir. Nur 41’deki kuşların salâtı nasıl anlaşılmalıdır? Bu çerçevede Hz.Şuayb’ın ortak iyiyi “emreden” salâtı nedir? Kanaatimiz o ki, bu ve buna benzer soru ve sorunların içinden, ancak salât teriminin Kur’an’da çok anlamlı olarak kullanıldığı kabul edildiğinde çıkılabilir.

Namazın kodları

Tüm ibadetlerin ser-tacı olan namaz, semboller manzumesidir. Namazın sembolleri üzerine söylenecek sözün nihayeti yoktur. Biz yine de, namazın rükünleri üzerinden, namazın sembolize ettiği hakikatlere usul sesli birkaç atıf yapmayı deneyelim:
1. Başlangıç tekbiri: Allahu Ekber kelimesinde ifadesini bulan tekbir, Allah’ı her türlü nisbetten arî olarak büyük, en büyük, tek büyük, mutlak büyük bilmektir. İnsan tekbir getirirken dünyasını ellerinin üzerine koyup ardına atar. Önünde sadece Rabb’ine uzanan yol kalır. O yol sırat-ı müstakim’dir.
2. Kıyam: Allah’a duyulan saygıyı sembolize eder. Kıyam, ayakta durmak, ayağa kalkmak, doğrulmaktır. Kıyam, kelime-i tevhidin ilk yarısıdır. Lâ ilâhe illâllah’ın “kulluk edilmeye layık hiçbir varlık yoktur” anlamına gelen lâ ilâhe’sini temsil eder. Bu şirke, küfre, isyana, tuğyana başkaldırıdır. Namazın her kıyamı da öyledir. Mümin kıyamda dağları temsil eder. Dağlar tepelerinden beslenirler. Onları besleyen rahmet buluttan iner.
3. Kıraat: Kur’an’ın namaza taşınmasıdır. Namaz vahyin bedenidir, vahiy namazın ruhudur. Kıraati tilavetten ayıran şey “anlam”dır. Okuyanın anlama cehdi tilaveti kıraate çevirir. Maksat yaşamaktır. Anlamadan yaşanmaz. Kıraatin kalbi Fatiha’dır. Fatiha, Rasulullah’ın hadisinde de geçtiği gibi “Allah ile kulun diyalogunu temsil eder”. Yani Fatiha, namazı Allah’la kul arasındaki sohbete dönüştürür. Bunun için “Fatihasız namaz, namaz olmaz.” Kıyam nasıl dağları temsil ederse, kıraat de, müminin yüreğini besleyen rahmet bulutunu temsil eder. Zira vahiy rahmettir. Vahiy aynı zamanda kıyamın bildirisidir (beyyinat).
4. Rükû: Saygıdan dolayı boyun eğmeyi ifade eder. Kıyamdaki saygının bir sonraki aşamasıdır. Rükû tek başına ictimai teslimiyeti, secde ise şahsi teslimiyeti ifade eder. Zira “Rükû edenlerle birlikte rükû edin!” âyeti vardır, fakat “Secde edenlerle birlikte secde edin!” âyeti yoktur. Rükû, kıyam ile secde arasında bir duraktır. Rükûda kul tüm dört ayak üzerinde yürüyen canlıları temsil eder. Bu yönüyle namaz, insanın varlığı temsilen Allah’ın huzuruna çıkarak verdiği bir “halifelik tekmili”dir. Rükû secde ile birlikte lâ ilâhe illâllah’ın ikinci yarısı olan “kulluk edilmeye layık sadece Allah vardır” anlamındaki illâllah’ı temsil eder. Rükû hamd’in beden diline yansımasıdır. Onun için rükûdan doğrulan kul, “Allah hamd edeni işitir” der. Allah Rasulü cemaate namaz kıldırırken bu cümleyi söylemiş, bunun üzerine Rasulullah’ın ardında ilk kez namaza duran bir bedevi, “Madem işitir, ben de hamd edeyim o zaman” mantığıyla, “En güzel, sonsuz, en mübarek hamd O’na olsun; gökler ve yerler dolusu hamd O’na olsun!..” diye yüksek sesle hamd etmeye başlamış. Allah Rasulü namazdan sonra “Kardeşinizin sözlerini yere düşürmemek için semadan meleklerin hücum ettiğini gördüm” buyurmuş ve o bedevinin hamd sözlerini kendisi de namazlarına taşımıştır.
5. Secde: Saygının nihai noktasını ve zirvesini temsil eder. Huşû duyan kalp önce sahibini ayağa kaldırır, sonra boyun eğdirir, en sonunda secdeye vardırır. Secde insanın Allah karşısındaki mahviyet ve kulluğunu temsil eder. Secde insanın insanlığını Allah’ın huzurunda yere koymasıdır. 20. yüzyılın başında Almanya’da yaşanan bir olay ne dediğimizi daha iyi açıklar: Bir Alman demiryolu işçisinin tam alın bölgesini (frontal lobe ve frontal korteks), hareket halindeki bir trenin fırlattığı taş koparıp almıştır. İşçinin o kazadan sonra tüm insani vasıfları yok olmuş, hayatını bir biyolojik varlık olarak sürdürmüştür. İnsanlığımızı temsil eden alnımızı Allah’ın huzurunda yere koymamız, insanlığımızı borçlu olduğumuz Rabb’e şükür nişanesidir. Secde Allah’a kurban olmaktır. “Secde et ve yaklaş” (‘Alak 96/19) âyeti bunu ifade eder. Secde anne karnındaki saf hale dönüştür. O nedenle secdedeki duruş ceninin anne karnındaki duruşuna benzer.
6. Ka’de: Oturuş, yolculuğun sonunu temsil eder. Salât içinde duanın en yoğun olduğu bölümdür. Dua sadece “ibadetlerin beyni” değil, namazın da beynidir. Selâm miraç yolculuğunun sonunu temsil eder. Sağınız ve solunuzdaki tüm varlığı selâmlayarak, varlığı temsilen bu miracı yaptığınızı söylemiş olursunuz. Namaz teslimiyetinizin alameti, selâm ve selâmet teslimiyetinizin ödülü, teslimiyetiniz İslâm’ınızın alametidir. Selâm vermekle, teslimiyetinizin ödülünü bütün bir varlıkla paylaşmış olursunuz.

Salât insanlıkla yaşıttır

İslâm, insanlığın değişmez değerlerinin öbür adıdır. Bu manada İslâm insanlıkla yaşıttır. Nasıl ki İslâm, tüm zamanların hak dini olan “teslimiyet yolu”nun adı ise, salât da tüm zamanlarda geçerli olan ibadetin adıdır. Sadece salât değil, zekât da, oruç da, hac da, kurban da böyledir. Salât terimiyle ifade edilen hakikat, farklı zamanlarda farklı tecelli etmiş, farklı suretlere bürünmüş olabilir. Fakat kıldığımız namazda salât adını almayı hak eden her ibadet, aynı maksada hizmet eder.
Salât önceki vahiylerin mensuplarına da emredilmiştir (Beyyine 98/5). Bu âyette daha çok “ibadet” vurgusuyla öne çıkmaktadır. Salât tüm peygamberlere emredilmiştir (Enbiya 21/73). Hz. İsmail, ev halkına salâtı emretmiştir (Meryem 55). Salât, İsrailoğulları’ndan alınan beş sözden biridir (Bakara 2/83). Hz. Musa’ya, tevhidden sonra salât emredilmiştir (Tâhâ 20/14). Lokman, oğluna salâtı öğütlemiştir (Lokman 31/17). Hz. İsa’ya emredilen iki ilkeden biri salâttır (Meryem 19/31).
Müşrikler salâtı anlam ve amacından çıkarmış, bir oyun ve eğlenceye dönüştürmüşlerdir (Enfal 8/35). Secdeyi onur kırıcı bulmuşlar, taptıklarına secde etme yerine yerden toprak alıp alınlarına koyma yöntemini benimsemişlerdir. Sahte peygamber Esved el-Ansi, “Allah sizin kaba etlerinizi havaya dikmenizi emretmez” diyerek namazdan secdeyi kaldırmıştır.

Salât kuldan Allah’a duadır


Salâtın bir manası da duadır. Dua “yardım ve destek” talebidir. Dua kelimesinin kendisi de Arapça olmasına rağmen salât’ın dua yerine kullanılması, “desteğin ikame edilmesi”, yani “desteğin ayağa kaldırılması” ile alakalı olmasındandır. Fiile dönüşen dua, salâta dönüşen duadır. “Onların mallarından sadaka al; bu sayede onları temizle ve arındır ve onlara salât et; zira senin salâtın onlar için bir gönül ferahlığıdır” (Tevbe 9/103). Onların verdiği sadaka, Peygamber’in duasını kendileri için salâta çeviren unsurdur. Zira onlar duayı fiil ile “desteklemişlerdir”.
Kul, başına bir iş geldiğinde Allah’tan sabır ve salât ile yardım ister (Bakara 2/45, 153). Sabır ile yardımı anlıyoruz. Sabır direniştir. Peki, salât ile nasıl yardım istenir? Duayı salâta çevirerek, Allah’a karşı esas duruşu bozmayarak istenir. Zaten namaz da bu duruşu temsil ettiği kadar namaz değil midir? Salât zulüm altında inleyen ve “Bittik ya Rabbi!” diyen İsrailoğulları’nın da “sabır taşı” idi (Yunus 10/87). Rabb’imiz onları salât ile direnişe çağırıyordu. Salât Mekke’de ölüm-kalım mücadelesi veren müminlerin de sabır taşı idi (Nisa 4/77). Salâtın insanı dik ve diri tutan bu yanını bilen biri, nesli için Allah’tan ne ister? Tabii ki Hz. İbrahim gibi salât ister (İbrahim 14/37, 40).
Dua salâta dönüştüğü zaman, namaz da miraca dönüşür. Zira namaz müminin miracı olmalıdır. Her miraç bir nüzule medar olur. Her nüzul bin miraca yakıt olur. Miraç olan namazın nazil olan vahiyle buluşmasının şart olması, işte bu yüzdendir.

Salât Allah’tan kula icabettir


Salât sadece kuldan Allah’a yükselen fiille desteklenmiş bir dua değil, Allah’tan kula da fiilî bir icabettir. Kul Allah’a salât ederse, Allah da kula salât eder. Allah’ın kula salâtı rahmetidir: “Namazı hakkını vererek kılın, zekâtı gönülden gelerek verin ve Rasul’ü izleyin ki merhamete mazhar olma umudunuz olsun!” (Nur 24/56). Salâtı ikame edenlere Allah’ın vaadi “tükenip bitmeyecek bir kazanç”tır (Fatır 35/29). İman eden, iyiliği önerip kötülükten sakındıran, salâtı ikame eden ve zekâtı gönülden gelerek verenlerin Rab’lerinden alacağı karşılık, “Geleceğe dair kaygı, geçmişe dair hüzün duymama” garantisidir (Bakara 2/277).
Kulun salâtına Allah’ın icabeti böyle olursa, ne olur? Kulun gözü aydın olur, gönlü aydın olur, aklı aydın olur, istikbali aydın olur. Allah’ın dinine adanmışlığı ve verdiği ömürlük destekle hayatını “salâta” çeviren Rasulullah’ın “namaz gözümün nuru kılındı” buyurması, yukarıdaki müjdelere görür gibi inanmasından olsa gerektir.

Salât iman ailesine mensubiyettir


“Eğer kendilerini düzeltir, namazı istikametle kılar ve zekâtı gönülden gelerek verirlerse, o zaman sizin dinde kardeşiniz olmuş olurlar” (Tevbe 9/11).
Bu âyette görüldüğü gibi namaz müminler cemaatine intisabın alamet-i farikasıdır. Aynı hakikatin Tevbe Sûresi’nin 71. âyetinde daha güçlü bir biçimde dile geldiğini görüyoruz. Bundan bir ileri aşama salâtın imanın alametleri arasında yer almasıdır ki, şu âyet ebedi kurtuluşa eren müminlerin, kendilerini kurtaracak salâtı nasıl eda etmeleri gerektiğini söyler: “Onlar ki, namazlarında derin bir ürperti ve tevazu içinde olurlar” (Mu’minûn 23/2).
Salât ile iman ve müminler arasında kurulan bu sıkı irtibatın ardından, salâtı zayi edenlerin sonunda umutsuzluğun “ğayyasına” atılmakla tehdit edilmesi şaşırtıcı olmayacaktır (Meryem 19/59). Yalnız, âyetteki “salâtı zayi etmek”, “salâtı terk etmek” manasına indirgenemez. Zira “terk” de Arapça bir kelimedir ve böyle demek isteseydi Kur’an böyle derdi. Salât terk edilmeden de zayi edilebilir mi? Evet, edilir. İçi boşaltılır. İbadet öldürülür ve geriye cesedi kalır. Kuldan Allah’a yollanmış ibadet mektuplarının zarfları varır, fakat içinde mazrufu yoktur. İşte böyle yapmak, salâtı zayi etmektir.
Kur’an münafıkların salâta üşengeç davrandıklarını söyler (Tevbe 9/54). Buradan, salâtın nifakın panzehiri olduğunu da çıkarabiliriz. Münafık biri eğer namaz kılıyorsa, bunun sebebi bellidir: Gösteriş. Kur’an bunu şu insanı titreten üslupla dile getirir: “İkiyüzlüler Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar, oysaki O onların aldanmalarını sağlıyor. Üstelik onlar namaza kalktıklarında, gönülsüzce, yalnızca insanlar görsün diye kalkar” (Nisa 4/142).

Salât müttakilerin özelliğidir

Takva, insanın iradesiyle elde edip çoğaltabileceği en yüce değerdir. Takva hidayet öncesi için de hidâyet sonrası için de geçerlidir. Takva, sorumluluk bilincidir. Bu bilinç insanı hidâyetin önüne getirir. Hidâyetin iç göstergesi gayba iman, dış göstergesi namaz ve infaktır (Bakara 2/2-3). Muttaki, salâtı bir erdem kaynağı olarak görür. Bu yüzden de, vahyin bütün emirlerinin birbiriyle kopmaz bağlara sahip olduğunu bilir. Tıpkı insan bedenindeki eller, ayaklar, gözler, kulaklar nasıl bir bütünün parçaları ise, namaz da dinin emirler ve nehiyler bütününün bir parçasıdır. Bunların akide, ibadet veya ahlak alanına dâhil olması fark etmez. Bu bütünlük bozulursa takva bozulur. Bakara Sûresi’nin 177. âyeti işbu gerçeği beyan eder.

Salât destektir


Salât duadır, dua ise edilen kimseye destektir. Kişi kendisi için dua ediyorsa destek istiyor demektir. Salât istiğfardır, istiğfar af için destek istemektir. Salât ibadettir, ibadet, kişinin imanına sunduğu destektir. Salât davettir, davet kişinin dinine ve ait olduğu türe desteğidir. Allah’ın kuluna salâtı, ona desteğidir. Şu âyette vahiy Allah’ın desteği olarak sunulur: “O melekleri eşliğinde üzerinize indirdiği (vahiyle) size salât eder ki, bu sayede sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın” (Ahzab 33/43). Ahzab 56’da bir tek fiil, üç ayrı fail vardır: Allah, melekler ve iman edenler. Yusallûne fiiline bir makamda üç ayrı anlam vermek gibi dil kurallarının tümünü altüst eden bir yaklaşım revaç bulmuştur. Oysa bir kelime bir makamda bir mana ifade eder. Eğer sözü söylemekten maksat bir mana murad etmekse, bu böyledir. Bu ilkeyle çok-anlamlılığı karıştırmamak lazımdır. Bir kelimenin çok-anlamlı olması ayrı, bir kelimenin bir makamda bir anlam ifade etme ilkesi ayrıdır.
Bu makamda salât’ın çok anlamlı ve çok çağrışımlı bir kelime olduğunu itiraf edip, kök manasını vermek daha isabetli bir yaklaşım olsa gerektir: “Şu kesin ki Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e salât ederler/desteklerler; ey iman edenler siz de ona salât edin/destekleyin!” (Ahzab 33/56). Salât’ın kök manası olan “destek”, Allah, melekler ve müminlerden oluşan üç fail için de caizdir. Fakat salât’a tek başına “dua”, “istiğfar” veya “rahmet” manaları vermek üç fail için caiz değildir. “Allah Peygamber’e dua eder” veya “salevat okur” şeklinde anlamak caiz olmaz. Mümin, Peygamber’e rahmet eder” şeklinde de caiz olmaz. Bu sefer dil kurallarını zorlayarak, tek fiile bir makamda üç ayrı mana vermek çıkış yolu olarak görülmüştür. Âyette salât üç faile nisbet edildiği halde selâm sadece iman edenlere nisbet edilir. Bu durum, bir fiilin bir makamda üç ayrı anlam taşıması ihtimalini dışlamaktadır. Âyet salevat edebiyatı kapsamında değerlendirildiği için, bazı meal sahipleri, yusallûne fiilini yakra’ûne’s-salevate/yetlune’s-salevate gibi alarak, “salevat okurlar” şeklinde mana bile verebilmişlerdir. Oysa Hz. Peygamber’e salevat, sünnet ahkâmına müteallik bir meseledir. Her müminin namazların son oturuşlarında ifa ettiği sünnet bu sünnettir.
Hz. Musa’nın vahyi ilk aldığı Tuva vadisinde emredilen salât da “destek ve çabayı seferber et” vurgusuyla kullanılsa gerektir: “Artık sadece bana kulluk et, adımın anılıp şanımın yücelmesi için salâtı ikame et/destek ve çabanı ayağa kaldır” (Taha 20/14).

Salât ikame edilince kıymetlidir

Salât ikame edilir. Kur’an’da yalınkat salâtın emredildiği yer nadirdir. Çoğunlukla “salât etmemiz” değil “salâtı ikame etmemiz” emredilir. Salâtı emreden âyetlerin muhatabı salâtı eda etmeyenlerdir. Fakat salâtı ikameyi emreden âyetlerin muhatabı namaz kılan müminlerdir. Bir şeyin ikamesi, onun doğru dürüst yapılması ve hakkının verilmesidir. Esasen ikame, “doğrultmak, ayağa kaldırmak” demektir. Kaldırmayınca yere düşen, konumunu kaybeden değerler için kullanılır. Salât da böyledir. İkame edilen salât sahibini doğrultur. Problem sadece namazı eda etmeme değil, eda edilen namazı ikame etmeme problemidir. Kur’an, namazın ikamesinden söz ettiği her yerde, zımnen bu probleme dikkat çekiyor demektir.
İkame edilmiş bir salât insanı ateşten kurtarır, ikame edilmemiş bir salât ise ateşte doğrultulur. Salâ (s-l-y) kökünün bir anlamı da “ateş”tir. Kelime bu tâli anlamı, ateşe yaslanan odun ateşle özdeşleştiği için almış olsa gerektir. Zira salât ile aynı kökten gelen se-yaslâ naran (Ateşe yaslanacak) ibaresinde, ateş tümleç olarak ayrıca zikredilmiştir. Bu da, sonucu teyit eder. Salât kelimesinin kökeniyle ilgili olarak kullanılan salleytu’l-‘ud bi’-n-nâr örnek cümlesinin anlamı “Değneği ateşte fırınlayarak doğrulttum” anlamına gelir. Manidardır. Bu kök anlamından şu ibretli sonucu çıkarabiliriz: Salâtla dünyada doğrulmayan ve salâtını dünyada doğrultmayanı, Allah âhirette ateşle doğrultacaktır.
Salâtı eda ettiği halde salâtı ikame etmeyen müşrik bir tipten söz eder Ma’ûn Sûresi… Bu tipin özellikleri sûrede şöyle dile gelir: 1) Dini yalanlayan kimsedir. 2) Yetimi itip kakan kimsedir. 3) Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen kimsedir. 4) Salâtı amacının dışına çıkarıp içini boşaltan kimsedir. 5) Salâtı gösteriş için kullanan kimsedir. 6) En küçük bir yardımı bile çok görüp engelleyen kimsedir. Kur’an, özelliklerini saydığı bu tür birinin üzerini şöyle çizer: “Yazıklar olsun böylesi salât sahiplerine!” (Ma’ûn 107/4).
Şu halde salâtı ikame etmenin içerisine, sadece Allah’ın hukukunu gözetmek değil, kulun hukukunu gözetmek de girmektedir. Sözün özü: İkame edilen salât kıymet kazanır. Tersi, salâtın içini boşaltmaktır ki, bunu yapanlar Yahudileşmiş İsrailoğullarıydı (Bakara 2/43, 83, 110; Nisa 4/162).

Salât devamlı kulluktur

İnsan kuldur. Kulluk süreklidir. Salât da süreklidir. Zira salât kulun Allah karşısındaki esas duruşudur. Kul kulluğundan tehlike ânında da vazgeçemez: “Fakat tehlikedeyseniz, yaya ya da binek üzerinde (namazınızı) eda edin!” (Bakara 2/239). Kulluk savaşta dahi terk edilemez. Sıcak bir çatışma ihtimali varsa, namaz tek rekâta kadar düşürülebilir. Teçhizatını kuşanmış olan müfreze nöbetleşe namazını eda eder (Nisa 4/101). Bu Kur’anî talimatın söylediği hakikat şudur: Sadık bir kulu Allah’a ibadetten can korkusu bile vazgeçiremez.

Salât davettir

Salâtın davet oluşunun en güzel örneğini Hz. Şuayb vermiştir. İnkârcı kavim ona şöyle soruyordu: “Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını ya da mallarımız üzerinde keyfimizce tasarrufta bulunmayı terk etmemizi senin salâtın mı emretmektedir?” (Hûd 11/87). Hz. Şuayb’ın salâtı öyle etkili bir davetti ki, muhatapları bu tür bir salâtı şirklerine ve dünyevileşmelerine en büyük engel olarak görüyorlardı.
Hz. Ebubekir’in namazı nasıl davete dönüştürdüğünü biliyoruz. Mekke müşrikleri onun namazıyla yaptığı bu davetten rahatsız olmuşlar, namazda okuduğu Kur’an’ın etkisine kapılan insanlara bakıp, onu hâmîsi İbn Duğanne’ye şikâyet etmişlerdi. Yine Ammar b. Yasir’in namazı da bir davete dönüşmüştü. Evinin avlusunda kıldığı namazdan insanların etkilendiğini gören müşrik Mekkeliler onu kendisine eman veren Ebu Cehil’e şikâyet etmişler ve işkence sürecinin başlamasına sebep olmuşlardı.
Namazın davet niteliğini en güzel ifade eden sözler, tescilli İslâm karşıtlarından olan Fransız şarkiyatçı Ernest Renan’ın şu sözleridir: "Bir mescide girip de ta içten etkilenmediğim ve hatta diyebilirim ki, Müslüman olmadığıma hayıflanmadan çıktığım ân olmamıştır."

Salât keffarettir


Salât keffarettir. Hz. Peygamber ile özel görüşme talebine “necva” diyor Kur’an. Bu iş birileri tarafından istismar ediliyor. Hz. Peygamber’i gereksiz yere meşgul edenler çıkıyor. Allah istismarcıları ayıklamak için “özel görüşme sadakası”nı emrediyor. Kısa zamanda istismarın önü alınıyor. Tabii ki amaç gerçekleştiği için bu sadakayı vermek vacip olmaktan çıkarılıyor. Bu olayı aktaran âyet, kalkan sadaka yükümlülüğünün ardından namazı keffaret olarak takdim ediyor: “(Elçi ile) özel görüşme talebinizden önce sadaka türü bir şeyler vermekten dolayı sizde şafak attı, öyle mi? Hemen belli oldu bunu yapamayacağınız ve Allah sizin pişmanlığınızı kabul etti. Haydi, artık namazı hakkını vererek kılın, zekâtı gönülden gelerek verin, Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin: zira Allah yaptıklarınızdan ayrıntısıyla haberdardır” (Mücadile 58/13).
Namazın keffaret olma özelliğini, Müzzemmil Sûresi’nde de görüyoruz. Zira gece ibadetinin hafifletilmesinin ardından gelen üç emirden biri namaz oluyor (Müzzemmil 73/20).

Salât ibadetler mecmuasıdır


Namaz toplayandır. Bu özelliğiyle dinin amelî yönünü bütünüyle kuşatır. Namazın toplayıcı özelliğini dört başlık altında ele alabiliriz:
1. İçinde ibadetleri toplayandır: Zira namazda Kur’an’da her biri ayrı ayrı emredilen birçok ibadet namazda cem olmuştur. Tekbir (kebbirhu), tertil (rattil), kıyam (ekim), ibadet (v’a’bud), dua (ud’ûnî), tesbih (sebbih), zikir (fezkurunî), kıraat (fakra’û), rükû (verke’û), secde (vescüd), şükr (en-işkurlî) bunlardandır.
2. Müminleri bir araya toplayandır: Zira İslâm cemaatinin tesisinde namaz bir numaralı rol oynar. Cuma’ya, müminleri bir araya getirerek cemaat yaptığı için bu ad verilmiştir.
3. Müminleri bir mekânda toplayandır: Cami, namaz müminleri bir araya topladığı için bu adı almıştır. Cami ilk İslâm müessesesidir. Allah Rasulü’nün Medine’yi teşriflerinde ilk yaptığı iş, evinden önce bir mescid bina etmek olmuştur. Cami, başlangıçta hem medresenin hem de tekke ve zaviyenin işlevini üstlenmişti. Medeniyet sürecinde bu kurumlar camiden bağımsızlaşacak ve ayrı birer kurum halini alacaktır.
4. Dağılmış hayatı toplayandır: Salât kozmik uyumun ibadete dönüşmüş biçimidir. Uyum esastır. Uyumsuzluk kaostur. Kaos Şeytan’ın düzenidir. Kozmik uyumun ibadete dönüşmüş hali olan namaz, bırakın sadece birbirine yakın hayat alanlarını, birbirine en uzak hayat alanlarını dahi toplar ve bir araya getirir. Mesela sevincin dorukta olduğu bayramlar ve hüznün dorukta olduğu ölümler. Bayram namazı ile cenaze namazının ortak yanı içerisinde yer alan ziyade tekbirlerdir. En sevinçli ve en hüzünlü anımızda salât bize Allahu Ekber demeyi öğretir. Zira salât, sevinç ânında da hüzün ânında da insanın dağılmasına, Allah’tan kopmasına mani olur. Onu duygu, düşünce ve eylem olarak toplar ve Bir’in huzurunda birlik ve dirlik halinde tutar.

Salât Allah ile sohbettir

Salât ilâhî randevuya gelmektir. Allah’la iletişim kurmaktır. Yani salât sohbet-i Rahman’dır. Namazda okunan Kur’an üzerinden insan Rabb’iyle söyleşir. Hz. Peygamber Fatiha’yı Allah-insan arasında bir diyalog olarak okumuştur.
Kul, “Hamd olsun âlemlerin Rabb’ine” dediği zaman Allah der ki:
—Kulum bana hamd etti.
“Er-Rahman er-Rahim” dediği zaman Allah der ki:
—Kulum beni sena etti.
Müzzemmil Sûresi’nin ilk âyetleri Hz. Peygamber’in bu okuması ışığında bir daha anlaşılmalıdır: “Sen ey ağır yük yüklenen (Nebi)! Kalk gecenin ilerleyen bir vaktinde! Gece yarısı, ondan biraz önce ya da sonra (fark etmez); ve oku Kur’an’ı sindire sindire. Çünkü biz sana ağır bir söz indireceğiz; elbet şu gece dirilişi var ya: işte o pek derin bir iz bırakır ve okuyuş açısından daha bir etkilidir” (Müzzemmil 73/1-6).
Salâtın en büyük tarafı, Kur’an’ın şahadetiyle zikrullah oluşudur: “Salâtı ikame et, çünkü salât (insanı) bellibaşlı her tür çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar; hele zikrullah en büyük boyutudur” (Ankebût 45).
“Zikrullah”, iç içe geçmiş iki anlamı birden barındırır: “Allah’ı zikir” ve “Allah’ın zikri”. Zaten sohbet de iki taraf ister. İnsan salât ile Allah’ı zikreder. Gerçekte Allah insanı zikredince insan salâtla buluşur. Salâtla buluşan secdeyle buluşur. Secdeyle buluşan Allah’a yaklaşır (‘Alak 96/19).

Salât yaratılış amacını bilmektir


Anlamlılık ve amaçlılık yaratılışın temel kanunudur. Hiçbir şey anlamsız ve amaçsız yaratılmamıştır. Bir varlığın yaratılış amacına uygun hareket etmesi o varlığın salâtıdır. Tıpkı kuşların salâtından bahseden şu âyette buyrulduğu gibi:
“Sen (ey insan)! Göklerde ve yerde bulunan her bir varlığın -kanat çırpan kuş katarlarına varana dek- Allah’ın yüce kudretini dillendirdiğini fark etmez misin? Doğrusu onların hepsi de, O’na salâtı bilmektedir. Allah onların hareketlerini de bilmektedir” (Nûr 24/41).
Yukarıdaki âyette salât olarak geçen şey, şu âyette tesbih olarak karşımıza çıkar: “Yedi gök ve yer ve onlarda yaşayan her bilinçli varlık O’nu tesbih ederler” (İsra 17/44).

Salât arınmaktır

Salât her tür arınmadır. Hatta Şah Veliyullah Dihlevi’nin dediği gibi, din baştan sona temizlikten ibarettir. İman kalbin arınması, İslâm ikrarın arınması, namaz hayatın arınması, zekât malın arınması, oruç bedenin arınması… Namaz için şart olan abdest, organların arınmasıdır. Namazın kendisi ise tezkiye-i nefstir. Allah Rasulü, namaz kılan bir müminin durumunu günde beş kez ırmağa girip yıkanan kimseye benzetmiştir.

Sonuç

Sual: Biz namazı kılarsak, namaz da bizi kılar mı?
Cevap: Elbette! Eğer biz namazı Kur’an’da yer alan bütün boyutlarıyla kılarsak, namaz da bizi kılar. Namaz bizi kılınca, biz kabul olmuş ibadet oluruz. Varlığımız salât olur. Bu, varlığımızın Allah’a ve O’nun dinine “destek” olması demektir. Varlığı Allah’a ve O’nun dinine destek olanın desteği Allah olur: “Ey iman edenler! Siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar” (Muhammed 47/7).
Sual: Şu halde, insan namazı terk edebilir mi?
Cevap: İnsan namazı, ancak namaz insanı terk edince terk eder. Bu ise insanın kendi kendini terk etmesi manasına gelir. Kendini terk eden, kendini kaybeder.
Allah’ım! Salâtımızı hayatımız, hayatımızı salâtımız kıl! Âmin.

SALÂT SADECE KULDAN ALLAH’A YÜKSELEN FİİLLE DESTEKLENMİŞ BİR DUA DEĞİL, ALLAH’TAN KULA DA FİİLÎ BİR İCABETTİR.

NAMAZ MÜMİNLER CEMAATİNE İNTİSABIN ALÂMET-İ FARİKASIDIR.

SALÂT DUADIR, DUA İSE EDİLEN KİMSEYE DESTEKTİR. KİŞİ KENDİSİ İÇİN DUA EDİYORSA DESTEK İSTİYOR DEMEKTİR. SALÂT İSTİĞFARDIR, İSTİĞFAR AF İÇİN DESTEK İSTEMEKTİR.

SALÂT İBADETTİR, İBADET İSE KİŞİNİN İMANINA SUNDUĞU DESTEKTİR. SALÂT DAVETTİR, DAVET KİŞİNİN DİNİNE VE AİT OLDUĞU TÜRE DESTEĞİDİR.

ALLAH’IN KULUNA SALÂTI, ONA DESTEĞİDİR.

SALÂTLA DÜNYADA DOĞRULMAYAN VE SALÂTINI DÜNYADA DOĞRULTMAYANI, ALLAH ÂHİRETTE ATEŞLE DOĞRULTACAKTIR.

DİN BAŞTAN SONA TEMİZLİKTEN İBARETTİR. İMAN KALBİN ARINMASI, İSLÂM İKRARIN ARINMASI, NAMAZ HAYATIN ARINMASI, ZEKÂT MALIN ARINMASI, ORUÇ BEDENİN ARINMASI…


http://www.kuranihayat.com/content/namaz-nedir-mustafa-islamo%C4%9Flu
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Bal Kazanında Necaset Var
« Yanıtla #34 : 08 Temmuz 2012, 12:48:39 ÖS 12 »
Bal Kazanında Necaset Var

 MUSTAFA İSLAMOĞLU

Mahkeme kadıya mülk değil.
Her imkân Allah'ın açtığı bir kredidir, bu doğru. Fakat, aynı zamanda her imkân bir imtihandır. Kur'an onun için şöyle seslenir muhataplarına: "O Gün size verilen her nimetten hesap sorulacaksınız!"
Nimeti rahmete dönüştürmek de, gazaba dönüştürmek de sizin elinizde.
Servet mücerret olarak bir nimet gibi durur. Eğer altınızda atınız olursa sizi menzilinize ulaştıran bir rahmet burağı, eğer siz onun altında at olursanız bela ve musibet odağıdır. Makam, mevki, şöhret ve iktidar da öyle.
Özellikle de iktidar. İktidar güç demektir, servet demektir, devlet demektir.
Bunların bir araya geldiği yer şeytanların göz diktiği yerdir. Bir yerde güç ve servet temerküz etmişse, orası sineklerin bal kabına hücumu gibi sinek tabiatlıların hücumuna uğrar. O balı arılar yapmıştır, cefasını arılar çekmiştir ama, sefasını sürmeye hep sinekler talip olur.
Eğer size açılan ilahi bir kredi olan imkâna "iman" ile yaklaşırsanız sineklerin yağmasından balınızı korur, onu pisletmelerine izin vermezsiniz. Bu takdirde nimet rahmet olur. Yok bu krediye "şehvetle" yaklaşırsanız, o zaman bırakın onu sineklerden korumayı, bizzat siz o balın sineği durumuna düşersiniz.
Kur'an, her iktidar sahibinin iliklerine kadar titremesini gerektiren şu uyarıyı yapar:
"İşte bu (iktidar) dönemleri... Biz bunu insanlar arasında döndürür dururuz!"
İktidar deyince muhatabın aklına hemen "devletin tepeleri" gelir. Oysa iktidar "güç ve yetki" kullanılan her yerde vardır. Evde, işyerinde, okulda, sokakta, otobüste, dairede...
Çocuğuna karşı güç ve yetki kullanan her baba "iktidarına" dayanarak bunu yapar. Eşine karşı güç ve yetki kullanan her koca da öyle. Hoca talebesine, imam cemaatine, muhtar mahallesine, şoför yolcusuna, patron işçisine, anne çocuğuna... Hepsi kendi içinde birer iktidardır. Ayette dile gelen hakikat hayatın bir yasasıdır: Bu iktidarı Allah insanlar arasında döndürür durur. Bir zamanların güç ve iktidara maruz kalan çocuğu, şimdi baba-anne olup iktidarı ele geçirmiş, kendi çocuğu üzerinde iktidar uygulamaktadır. Bir zamanların iktidara maruz kalan talebesi, şimdi hoca olmuş kendi talebesine iktidar uygulamaktadır.
Asıl olan "iktidarsız" bir dünya kurmak değildir. Bu ütopyadır. İktidarsız bir dünya, gerçekten de "iktidarsız" bir dünyadır. Fakat asıl olan iktidarı emanet olarak algılayacak bir tasavvur ve akla sahip insanlar inşa etmek, emaneti "ehline" vermektir.
Emanetin söz konusu olduğu yerde ya "sadakat" vardır, ya da "ihanet".
İktidar emanetine ihanet edenler, bu emanetin bir gün ellerinden alınacağını unuturlar. Bu risk, iktidar büyüdükçe artar. Tabii ki, küçük iktidarların ihaneti de küçük, büyük iktidarların ihaneti de büyüktür.
Eğer size verilen iktidar devlet iktidarıysa, bütün bir milletin emanetiyse ve siz de bu emanete sadakat yerine ihanet ettinizse, ihanetiniz milyonlarla çarpılan bir ihanet olacaktır. Tabii ki sadakatinizin bedeli de o kadar yüksek olacak, "Bir günlük adaletle hüküm, bir ömürlük nafile ibadete bedeldir" müjdesinin muhatabı olacaktır.
İnsanın iman ve inkârı olduğu gibi devletin de iman ve inkârı vardır. Devletin imanı "adalet", küfrü "zulüm"dür. İktidarın zulme yönelmesinin vebali işte böylesine ağırdır.
"İktidar bozar, mutlak iktidar mutlak bozar" diyeni bir yana bırakalım. Peki, geçmişte "Müslüman/sağcı/muhafazakar/milliyetçi/mukaddesatçı" ("Bu nasıl oluyor?" demeyin, işte öyle) bir yapı içinde bulunmuş, o yapıda "mücadele" etmiş bir bakan, nasıl oluyor da şimdi bazı siyasal ikbal beklentileri uğruna ait olduğu kitleyi ateşe atabiliyor? Bunu yaparken içi yanmıyor, vicdanı sızlamıyor, imanı durdurmuyor?
Siz, "insan çiğ süt emmiş" diye durun, benim cevabım farklı: Dünyanın en iyi balı da olsa, içine bir kaşık "asabiyet" pisliği karışmışsa, o kazan "necis" olur. Yiyene dert olur.
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları
« Yanıtla #35 : 12 Ağustos 2012, 10:13:03 ÖS 22 »
bu adamın yüzünden  RİYA aktığı hissi var bende.
İbrahim elindeki baltayla içimdeki putları devir

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
İdeolojik devlet çıktı insanlık bozuldu!
« Yanıtla #36 : 08 Ekim 2012, 09:22:41 ÖÖ 09 »
Tek kelime yorum yapmıyorum ...
Anlamak isteyenlere ....


3/12/1999 

 
 
Yeni Şafak Makaleleri 
 
 
Son Cuma yazım, ideolojik devlet çıktı insanlık bozuldu, cümlesiyle bitiyordu. Bu hükmüne yönelik bir eleştiri, 'İslam devleti'nin de ideolojik olmak zorunda olduğunu iddia ederek, zımnen bir Müslümanın, "İslami" olması şartıyla 'ideolojik devlet'e karşı olamayacağını dile getiriyordu.
"İslam devleti" ifadesini kırılgan ve mahzurlu bulduğumu, bu köşenin yazarını takip edenler bilirler. Bizce doğru yaklaşım şudur: İslam'ın ümmeti vardır, ümmetinse siyasal iradesini temsil eden kurum ya da kurumları. Kendisini hayata dönüştürecek bir toplum oluşturmak, Din'in vazgeçilmez bir talebidir. İşte, dini temsil eden bu topluluktur. Devlet ise bu topluluğu temsil eder ve dine göre 'dolaylı' bir enstrümandır. Din meşruiyetini ilahi kaynağından alırken, devlet meşruiyetini toplumdan alır. Toplumu aradan çekip devleti din ile yanyana getirince, dini istismar ederek toplumun tepesine oturmuş 'dinci' (din pazarlayan) bir canavar (Leviathan) çıkar ortaya. Bu açıdan devlet canavarlaştıktan sonra ha jakoben laiklik (dinsizlik) adına canavarlaşsın, ha din adına; değişen pek bir şey yoktur ve işte o 'ideolojik devlettir'.

Burada işimizi en çok zorlaştıran şey, İslam tarihinde dinle devlet arasından toplumun çıkartılarak, devleti dinle ikiz kardeş ilan eden modelin İslami olduğu ön kabulüdür. Bu ön kabulün kökten yanlışlığını anlamak için, kırılmanın yaşandığı zamana kısaca bir göz atmamız şart.

İslam tarihinde, din-devlet ilişkilerindeki büyük kırılmanın kahramanı İbnu'l-Mukaffa'dır. İbnu'l-Mukaffa, Abbasi Halifesi Ebu Cafer Mansur'un başdanışmanı ve "el-Edebu's-Sağir" kitabının da yazarıdır. İslam tarihinde Sasani modelini İslam devlet yönetimine taşıyan şahıs İbn Mukaffa'dır. O, bu kitabında "ve hacetu'l-havas ile'l-imam ellezi yuslihuhumullahu bihi kehaceti'l-amme ila havassihim ve a'zamu min zalik: Toplumun seçkinlerinin, Allah'ın onunla kendilerini ıslah ettiği bir yöneticiye olan ihtiyacı, kitlelerin seçkinlere olan ihtiyacı gibidir, hatta daha da fazladır" diyerek ahlak anlayışının "yöneticiye itaat" demeye geldiğini ortaya koyar.

Kendisinden sonraki tüm İslam siyaset tarihine damgasını vuran bu anlayışın kaynağı İbnu'l-Mukaffa'nın kültürel kimliğini de oluşturan Sasani devlet geleneğidir. İbn Mukaffa'nın Abbasi devlet yönetimine taşıdığı model, Sasanilerin efsanevi kurucu kralı I. Ardeşir'e aittir. Şöyle ki; Makedonyalı İskender, Pers topraklarının büyük çoğunluğunu alır ve devlet Pers hanedanı ve beyler arasında parçalanır. Sasan, bu paramparça ülkeyi tekrar bir araya getiren bir din adamıdır. Pers beyliklerinden birinin başında olan oğlu Ardeşir, güçlü bir temel atar ve birliği sağlar (m. 226). Sasani devletinin fiili kurucusu bu isimdir. Lakabı da "birleştiren kral"dır.

Asıl bizi ilgilendiren, I. Ardeşir'in bu birliği, din adamlarıyla sözleşme yapıp onları devlet yönetimine katarak sağlamasıdır. Zerdüştlüğü devletin resmi dini ilan eder. Tapınakları devletin koruması altına alır. Din ve devlet tek bir elde toplanmıştır. 15 yıl süren iktidarında yaptığı dini, siyasi, sosyal reform ve bütünleştirmeler sayesinde Pers halkının gözünde efsanevi bir kişilik kazanır. Kendisinden sonra gelecek yöneticilere bıraktığı siyasi vasiyetnamesinde devletin birlik içerisinde ayakta durmasını bir tek esasa bağlar: "Din". Vasiyetnamesinde Ardeşir der ki:

"Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın ki, din ve devlet ikiz kardeştirler. Biri olmadan diğeri ayakta duramaz. Çünkü din devletin temeli ve orta direğidir. Dahası, bir devlet dini koruduktan sonra ancak devlet olur. Devlet için nasıl bir temel atıcı lazımsa, din için de bir koruyucu gerekir. Çünkü koruyucusu olmayan şey zayi olur, temeli olmayan şeyse yıkılır."

İşte bu Sasani din-devlet ilişkisi modeli, Abbasi modeli olarak ortaya çıkar. Tamamen kendine özgü bir nebevi siyaset/devlet modeli olan Hz. Peygamber ve raşit halifeler dönemi bir yana, Emeviler döneminde din devletin 'ikizi' değildir. Emevi halifeleri devletin temelinin din olduğunu, kendisinin de dinin muhafızı ve hamisi olduğunu hiç iddia etmemişlerdir. Bilakis din, devletin dışında kendi ayakları üzerinde 'sivil' bir kimlikle durmaktadır. İmamlar içtihatlarını devletten bağımsız tamamen sivil birer otorite olarak yapmakta, Medine, Kufe ve Basra ilim halkaları yine sivil kimliğiyle tebarüz etmektedir. İşte bu nedenledir ki Emeviler dönemindeki zalimce uygulamalar, "dine" değil "arube" (Arapçılık) fikrine yaslanmaktadır.

I. Ardeşir'in "din devletin ikiz kardeşidir" vasiyetini Abbasi devlet modeli haline getiren İbn Mukaffa, el-Edebu's-Sağir'den sonra bir kitap daha kaleme alır: Risaletu's-Sahabe. Bu kitabında yer alan bir çok siyasi tasarı arasında biri dikkat çekicidir: Tamamen sivil olan yargı sistemini devletin kontrolüne alarak merkezi bir yapıya oturtmak. Niçin? Tabi ki, verilen tüm hükümleri infaz edilmeden önce halifenin onayına sunmak için. Ünlü el-Ahkamu's-Sultaniyye yazarı Maverdi de (aslında kendisi -ılımlı da olsa- bir Mutezili olmasına rağmen), I. Ardeşir'in bu vasiyetini dini bir boyayla boyamakta tereddüt etmez. "Dinin korunması"nın devletin eline bırakılması I. Ardeşir'in vasiyetidir ve Maverdi'den önce hiçbir İslam alimi, dinin korunmasını devlet görevleri arasında sayan bir satır yazmamıştır. Müslümanların Hz. Peygamber'den beri gelen imani bilinçlerine göre, dinin koruyucusu Allah'tır, başkası değil: "Mesajı biz indirdik, koruyacak olan da biziz" (Hicr 9)

İbn Mukaffa'nın telkinleri sayesinde Sasani "dîn u devlet" anlayışını hilafetinin resmi politikası haline getiren Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansur'un, İmam Azam Ebu Hanife'yi, merkezileştirilen yargı kurumunun başına zorla getirmek istemesi de bu siyasetin bir sonucudur. İmam Ebu Hanife, dini devletin istismarına açan ve meşruiyetini toplumsal sözleşmeden (biat) değil doğrudan hakimiyeti altına aldığı dinden -dolayısıyla Allah'tan- aldığını iddia eden bu sorumsuz ve zulme açık modele sonuna kadar direnecektir. O, böyle bir modelde yöneticilerin kendilerini "Zıllullah fi'l-arz: Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" addedeceklerini ve despotluklarını dine yaslanarak daha kolay icra edeceklerini iyi bilmektedir. Sonunda, bu teklifi kabul etmediği için canından olacaktır. Daha sonraları, İmam Malik'e Muvatta isimli eserinin resmi hukuki metin ilan edilmesi teklifi de aynı modelin bir devamıdır ve İmam Malik'in bunu reddetmesi, selefi Ebu Hanife'nin tavrıyla örtüşmektedir.

"İdeolojik devlet çıktı insanlık bozuldu" derken, bunun içine ister 'dinsizlik' boyasıyla boyanmış olsun, ister 'dincilik' boyasıyla boyanmış olsun, hepsinin girmesi gerektiğini bilmem şimdi anlatabildim mi?

 
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: İdeolojik devlet çıktı insanlık bozuldu!
« Yanıtla #37 : 10 Ekim 2012, 12:44:35 ÖÖ 00 »
Alıntı
ozanca

Tek kelime yorum yapmıyorum ...
Anlamak isteyenlere ....


yap yap, de ki laik demokratik hukuk devleti istiyoruz de.
de ki bilelim bir avuç attığın kartopu nasıl çığa dönüşüp yutacak bizleri...

verdiğin makaleyi defaatle okudum (malum islamoğlu laf cambazıdır dikkat etmek lazım)


Alıntı
......O, böyle bir modelde yöneticilerin kendilerini "Zıllullah fi'l-arz: Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" addedeceklerini ve despotluklarını dine yaslanarak daha kolay icra edeceklerini iyi bilmektedir.....

bu cümlede ifade edildiği gibi dini halka karşı kullanılacak bir silah bir kalkan olarak düşünen zihniyet elbette islamii - insanii bir yönetim biçimi olmayacaktır aklı selim düşünen vicdan sahibi de onaylamayacaktır.

ama


Alıntı
"İslam devleti" ifadesini kırılgan ve mahzurlu bulduğumu, bu köşenin yazarını takip edenler bilirler. Bizce doğru yaklaşım şudur: İslam'ın ümmeti vardır, ümmetinse siyasal iradesini temsil eden kurum ya da kurumları. Kendisini hayata dönüştürecek bir toplum oluşturmak, Din'in vazgeçilmez bir talebidir. İşte, dini temsil eden bu topluluktur. Devlet ise bu topluluğu temsil eder ve dine göre 'dolaylı' bir enstrümandır. Din meşruiyetini ilahi kaynağından alırken, devlet meşruiyetini toplumdan alır.

ama bu nasıl bir ifadedir anlamıyorum.
islamii bir halk olacak bu halkın temsilcisi yöneticisi olacak bir devleti olacak ama islamii olmayacak.
aynen türkiyeyi tarif ediyor müslüman halk islamii olmayan devlet.
korkularında olabilecek sorunlarda haklı buna itiraz etmiyorum ama sapmalar olabilir diye islamii devlet ifadesini doğru bulmuyorum demek abes.

demokrasi konusunda tartışmalarımızda dile getirmiştim ama tekrar edeyim;
hizbuttahrir örneginde oldugu gibi tepeden inmeci tek adam(halife) odaklı sadece devlet kurmaya meraklı bir düşünce yapısı bana göre de yanlış yersiz zamansız ve sıralamasız bir düşünce yapısıdır.

(islamii) devlet olmak hedef değil sonuçtur. hedefimiz önce bireysel olarak sonra bu bireylerin oluşturacağı topluluklar olarak hayatımızın her alanını allahın razı olacağı yol ve yönde kuran rehberliğinde yaşama gayreti ve cehdi ile dolu olmasıdır. bu azim ve kararlılıkla ilerlemenin devamında müslüman topluluklar oluşacaktır ve elbette topluluğun sevk ve idaresi bireyler arası yada diğer topluluklar arası iletişimde temsilciler ve kurallar düzenlemesi olacaktır ve topluluğun değer yargısı onları bir arada tutan inanç/değer ilke ne ise onlar belirleyecektir.

       islamii bireylerin oluşturduğu islamii bir topluluğun yönetiminin islamii olması kadar doğal birşey varken
islamii devlet tanımını mahzurlu bulma cümlesini de ben mahzurlu buluyorum hiç kusura bakılmasın.
elbette devlet halk için vardır aradan halk çıkarılmış devlet halka rağmenci devlet olacaktır bu da bu devleti baskıcı bir modele sürükleyecektir. bunu kimse kabul etmez islamii olsun olmasın. ama bu islamii olduğu için doğan bir arıza değildir bu insanın olduğu her yerde olan sorundur.

     ozanca artık sana bişey demiyorum. çünkü şeyhinde sorun var sen ne yapsan haktır....

 


*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Dostlarıyla Dalaşanlar Düşmanlarıyla Savaşamazlar
« Yanıtla #38 : 27 Mayıs 2014, 04:25:41 ÖS 16 »
Dostlarıyla Dalaşanlar Düşmanlarıyla Savaşamazlar

Hemen âyetimizi dercedelim: “Allah’a itaat edin, O’nun elçisine de. Ve birbirinize düşmeyin, sonra başarısız olursunuz, kokunuz/rüzgarınız gider.” (Enfal 8.46)
Önce, “ihtilaf etmek”le, “nizalaşma”yı birbirine karıştıracak olanları uyaralım: İhtilaf etmek, nizalaşmak değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde “ihtilaf” yasaklanmamış, yerilmemiştir. Aksine ihtilafın kozmik/kevnî bir kanun olduğu vurgulanmış, “dillerin ve renklerin ihtilafı/farklılığı”, “gece ve gündüzün ihtilafı/farklılığı” Allah’ın âyetlerinden biri olarak takdim edilmiştir.

Çünkü ihtilaf, “farklılık”tır. Farklılık eşyanın tabiatında vardır. Her insan Allah’ın yarattığı orijinal bir şaheserdir. Kendine has nitelikleri, yeri ve değeri vardır. Onun bu farklı niteliklerini ve yanını yok etmeye çalışmak, “yaratılışa müdahaleye” kalkışmaktır. Halim selim birini sert micazlı yapmaya çalışmak, sert mizaçlı birini halim selim yapmaya kalkışmak gibi.

Niza, “çatışma”, “birbirine düşme”, “ötekinin varlığını meşru saymama”, “onu hedefe koyma”, “polemik yapma”dır. Bu kelime kök olarak, “kanırtarak çekip alma”, “zorla sıyırma”, “soyup alma” anlamlarına gelir. Ölüm anında canın insandan çekilip alınmasına nez’ denir.

Demek ki niza, tezini karşıdakine dayatmadır. Özünde bencillik ve zorbalık vardır. “Allah’a itaat edin, O’nun elçisine itaat edin” talimatından sonra “nizalaşmayın” talimatının gelmesi, en başta Allah bir konuda sözünü söylemişse, Rasul onu hayatına geçirmişse, ondan öte “falanca şöyle dedi”, “feşmekanca kitapta böyle yazdı” diye diretmek, bu âyete göre nizalaşmaktır. Bir mü’min Allah’ın hakkında hüküm verdiği ve Rasulün da onu hayatıyla beyan ettiği bir konuda zaten ihtilafa düşmez. Böyle olmayan konularda ise ihtilaf doğaldır. Çünkü bu dinin sabitelerinden değil, değişkenlerindendir. Dinin değişkenlerinden olan bir konuyu sabitelerinden saymak, “âdet”e “ibadet” demek kadar yanlış ve terstir.

İhtilafı niza gibi gösterip yasaklamak, nizalaşmanın daniskasıdır. Nizacılar, her ihtilafı tefrikaya dönüştürürler. Çünkü onlar her muhalifi düşman, her eleştiriyi düşmanlık sayarlar.

Bu onmaz bir hastalıktır. Usulünce ve Muhammedi terbiye çerçevesinde yapılmış bir eleştiriyi ve muhalefeti “düşmanlık” olarak gören bir aklı, vahiy inşa etmemiştir. O aklın sahibi Allah’ın gör dediği yerden baksaydı varlığın kanununun “kesrette vahdet” olduğunu görür, bir asıldan birçok usulün/yöntemin doğabileceğini kabul ederdi.

Asıl tektir. Usul çoktur. Aslolan, tüm usullerin aslı referans göstermesidir. Vahiy bunu açıkça beyan etmiştir: “Davamız uğruna üstün gayret sarf edenleri YOLLARIMIZA yönelteceğiz” (29.69)

Yasak olan “ihtilaf” değil, “tefrika”, yani “bölük-pörçük” olmaktır. Farklı yöntemleri yok sayıp, zorba bir zihniyetle kendi yöntemini kutsamaktır. Böyle yapılırsa ne olur?

Âyet ona da cevap veriyor: İki kötülüğe sebep olur. Birincisi “başarısızlık”. Feşile “başarısız oldu”, “paramparça oldu”, “bozuldu”, “tarumar oldu” anlamına gelir.

Ve arkasından dahası gelir diyor âyet: “Rüzgarınız/kokunuz gider”. Âyet metnindeki “rîh”in iki anlamını da tercümeye yansıttık. Ne demek “Kokunuz gider?”

İmanınızın manevi bir burnu olduğunu düşünün. İman ve küfrün, hak ve batılın, doğru ve yanlışın, dost ve düşmanın kokusunu bu burunla alırsınız. İşte bu burun koku almaz olur. Hatta yanlış koku alır hale gelir. Dostu düşman, düşmanı dost olarak koklamaya başlar.

“Rüzgarınız gider” şıkkını tercih edelim. Ya bu ne demeye gelir?

Allah’ın, “İslâm cemaatine” kattığı bereket rüzgarıdır bu. Bir yelkenlide olduğunuzu düşünün. Rotanız ve istikametiniz belli. Rüzgarı arkanıza aldınız mı, menzilinize kolayca varırsınız. Önünüze aldınız mı, işiniz yaş demektir. İşte Allah arkanızdan estirdiği rüzgarınızı keser. Yelkenliniz rüzgarsız kalır. Yol alamazsınız. Her türlü tehlikeye açık hale gelirsiniz.

İşin özeti şu: Dostlarıyla dalaşanlar, düşmanlarıyla savaşamazlar, düşmanlarıyla savaşanlarsa dostlarıyla dalaşamazlar.



Mustafa İslamoğlu

__________________
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları
« Yanıtla #39 : 28 Mayıs 2014, 11:42:44 ÖÖ 11 »
paylaşim içim rabbim razı kalsın.