Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları

  • 39 Cevap
  • 27723 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Biz ölürsek böyle ölürüz !
« Yanıtla #15 : 27 Ekim 2008, 03:30:01 ÖÖ 03 »
Biz ölürsek böyle ölürüz !       
Cuma, 24 Ekim 2008 
Günler ölümlerin bizim olduğu günler olmaya başlamıştı.Ölümleri hayat biliyorduk,çünkü bizde yaşamak ve yaşatmak için ölünürdü.Umudu çamla çırayla arıyorduk.Öyle ki ,olumsuzluklardan da umut damıtmaya başlamıştık:Bizim yüzümüzü güldürecek ölümler de vardı.Duyana ‘Böylesi de varmış!’dedirtecek bir olay anlatılıyordu dilden dile.


Olay vahşi Nusayri azınlığın hüküm sürdüğü Suriye’de meydana gelmişti.Her günkü gibi o gün de cıvıl cıvıl çocukların neşeli çığlıklarıyla başlamıştı ibtidaiyyede(ilkokul)hayat.
Öğretmenlerini ayakta karşılamıştı çocuklar.Dışarıya gelen baharla bütünleşen küçüklerin sınıfa taşıdığı hava solumaya değerdi.Nusayri öğretmenin sorusu tatlı sessizliği anlamlı sükuta dönüştürdü.Tepiniyordu adeta öğretmen:
-Kim yazdı bunu?
   Tahtadaki yazı ilkokul üçüncü sınıf öğrencisinin eliyle yazıldığı belli olan ‘ihvan-ı Müslimin’ ibaresiydi.Nusayri öğretmen tehditlerle yinelediği sorusuna koca sınıftan cevapalamayınca ,sıra dayağına başlamıştı.Küçücük çocukların en hassas yerlerine acımasızca indiriyordu darbelerini.Hayret:Yine çıt çıkmıyordu bütün bir sınıftan!’Ve sonunda dayanamadı ,arkadaşları daha fazla acı çeksin istemiyordu,onların söyleyemeyeceğini de aklı kesmişti:’Ben yazdım!’ dedi.Nusayri’nin gözlerinde haince ışıklar oluştu.Sesini zoraki yumuşattı:
“Bunların yerini biliyor musun yavrum?”

Çocuk ,anlamı belirsiz bakışlarını öğretmene dikerken suskusunda ısrarlı…Boğacakmış gibi bir hırsla sordu bu sefer.İstediği cevabı koparmıştı.O küçümencik masum baş ‘evet’ anlamında iki sefer sallandı.Bu sefer ‘hadi bana onların bulunduğu yeri göster.‘dedi,Nusayri öğretmen.Kurtuluş yoktu.O önde hain Nusayri arkada cadde boyunca ilerliyorlardı.

  Nusayri’nin faltaşı gibi açılan gözleri önünde küçücük bedenini çevik bir hareketle hızla gelmekte olan kamyonun altına bırakıverdi.Asfaltın kara yüzünde bir gül açmıştı.
  Metrelerce yerde sürünen lastiğin kokusu ortalığı kaplarken,bir serçe ölmeyi bilmeyenlerin yüzüne ‘Biz ölürsek böyle ölürüz !’ diye haykırıyordu.
  Bu olaydan iki ay sonraysa ,on iki yaşında bir küçük savaşçının Suriye İstihbarat Örgütü başkanı bir Nusayri generali sokak ortasında alnının ortasından kurşunlayıp kayıplara karıştığını öğreniyorduk.
                                              *   *   *
  Zulmün küçüğü mü olurmuş?
  Mazlumun çocuğu mu olurmuş?




                                                                                                         
Mustafa İSLAMOĞLU Mart 1980
 “BAHTIMCA”  (Filistinetkinlik.com'dan Alıntılanmıştır) 
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı ...MuVaHHiD...

  • Sabredenleri müjdele !
  • **
  • 193
    • filistineselam
Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU-YeniŞafak Makaleleri
« Yanıtla #16 : 11 Kasım 2008, 09:24:09 ÖÖ 09 »
Siz, 'Alemlere rahmet' değilsiniz adamım! 

 
 
Mustafa İslamoğlu 
 
 
 
 
 
Siz, 'Alemlere rahmet' değilsiniz adamım !

Mustafa İslamoğlu

Ben ara sıra kendime sorarım "Sen kendini ne sanıyorsun?" diye. Siz de sorunuz adamım kendi kendinize bu soruyu.

Öyle demeyin sakın; insanın bazen kendini 'melek' sandığı, kimi zaman 'peygamber' pozlarına büründüğü, hatta bazen sadece Allah'ın yapacağı işlerin altına omuz verip haddini ve hududunu, yetersizliğini ve acziyetini unutarak farkında olmadan 'ilahlık misyonuna' soyunduğu olur.

Tabii ki, kendisini 'melek' sanan kimse, genellikle "Ben meleğim!" demez. Keşke dese; o zaman kimse onu ciddiye almaz, ama demez. Ya ne yapar? Yanıldığını kabullenmez. Hatasını üstlenmez. Hata ettiğini söyleyen herkesi rakip, hatasını düzeltmeye kalkanları hasım gibi algılar. Eleştiriye kapalıdır; çünkü her yaptığının mükemmel olduğunu düşünür.

Şeytan, Adem ve Havva'yı "melekleşme ve ebedileşme" (en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ mine'l-halidîn) tuzağına düşürdüğü gibi onu da 'mükemmelleşme tuzağı'na düşürmüştür.

İşte bu nedenle kendini melek zannedenlerin kimilerinin yan gelip yattığını, hiçbir işin ucundan tutmadığını ve fakat hiç kimseyi de beğenmediğini görürsün. Adamım der ki "Ben yaparsam mükemmel yaparım!" Tabii ki, mükemmelini yapmaya gücü yetmez, elinden geleni yapmaya da razı olmaz; dolayısıyla hiçbir şey yaptığına şahit olamazsınız.

Peygamber pozlarına bürünenler de peygamber olduğunu iddia etmemişlerdir, hatta böyle bir şeyi akıllarından dahi geçirmemişlerdir elbet. Fakat onlar, kendilerinin 'özel' olduğunu düşünür, etraflarındakilerin de öyle düşünmelerini isterler. Onlar bir başkadır, yanlışları dahi bir başkadır. En azından hatalarında hikmet, unutmalarında saffet, tokatlarında şefkat vardır. Onlar, kendilerini olumlu her faaliyetin "olmazsa olmazı" kabul ederler. Hülasa onlar kendilerinin "alemlere rahmet" olduğunu sanırlar.

Değil, değil adamım; içinizden geçirdiğiniz "Ben olmasaydım..."la başlayan tüm cümleler şeytanın üflemeleridir; inanmayın ona. İnanın, siz olmasanız da döner bu dünya. Sizi temin ederim ki; yeryüzünün tüm ırmakları sizin yokluğunuz durumunda da akmayı sürdürür. Güneş, siz olmadan da doğar güllerin ve dikenlerin, bülbüllerin ve sırtlanların, İbrahimlerin ve Nemrutların üstüne.

İsterseniz terk edin yeryüzünü; eğer becerebilirseniz deneyin bunu; siz de göreceksiniz bütün o iddiaların içinizin ak kutbundan değil kara kutbundan gelen kara fısıltılar olduğunu. Siz de göreceksiniz doldurulmaz sandığınız yerinizin hemen, muhtemelen daha iyisiyle doldurulduğunu; bulunmaz Hint kumaşı olmadığınızı siz de anlayacaksınız.

"Ya bu dava?" dediğinizi; "onun için de aynı şeyi söyleyebilir misin?" dediğinizi duyar gibiyim. Evet; hiç çekinmeden söylerim adamım; siz olmasaydınız, biz olmasaydık başkaları olurdu. Dava bizimle kaim değil, biz dava ile kaimiz adamım; ona verdiklerimiz ondan aldıklarımız yanında hiç kalır; inanınız buna. Bizim ona onur vermemiz söz konusu değil; fakat çağın tanrılarına karşı başımızı dik tutan onurumuzun tamamını ona borçlu olduğumuzu nasıl inkar edebiliriz.

Senden sonrasının tufan olduğunu söyleyenler, Nuh'u ve O'nun Rabbini unutanlardır adamım. Hem senden sonrası niçin tufan olsun; eğer öyleyse sen o tufanın sebebi olmuş olmaz mısın?

Eğer, karanın ortasında, kimselerin kınamalarına, alay etmelerine aldırmadan gemilerini yapmaya devam ediyor olsalardı, etrafındakilerin seni de kendilerini de tufanla korkutmalarına gerek kalır mıydı adamım; düşünsene bir? Sakın onlar senin yakınına kadar sokulmayı başaran Kenanlar olmasın? Aman adamım; "Senden sonrası tufan!" diyenlere dikkat. Sen en iyisi etrafına "Senden sonrası tufan!" diyen 'kompresörleri' değil, eskinin haddini bilen sultanları gibi "Mağrur olma adamım senden büyük Allah var!" diye bağıracak hatırlatıcıları al.

Bir de "Seni sevmeyen ölsün!" diyenlere dikkat et.

Öyle değil mi adamım; seni sevmeyenlerin de yaşaması gerekmez mi? Senden çok, çok daha büyük olanları sevmeyenler yaşıyor da, seni sevmeyenler niçin yaşamasın? Hem, sevmeyenler olmasa sevenlerin değeri nasıl anlaşılır? Dahası, seni sevmeyenlerin sebebi yine sen olmayasın sakın. Sevmeyenlerine bile güneş gibi olmayı beceremeyenlerin sevenlerine gece olduklarına çok şahit olmuşuzdur.

Yani ki adamım, sen sen ol, "alemlere rahmet" olmadığını aklından çıkarma!

mustafaislamoglu.com
 
Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk !Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir !

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Filistin’in laikleri vatanı düşmana satıyor
« Yanıtla #17 : 06 Ocak 2009, 04:04:36 ÖS 16 »
Filistin’in laikleri vatanı düşmana satıyor 
 

 
 
22/12/2006 
 
 
 
 
 
İbretlik bir durumla karşı karşıyayız. Herkes bunu bir tarafa kaydetsin. Bir gün gelir, lazım olur. Demedi demeyin.

Filistin’de el-Fetih sadece “sol”u temsil etmez. Asıl, laikliği temsil eder. Bunu konuyla ilgilenen herkes bilir. Bunu isbat için uzağa gitmeye gerek yok. İsrail-ABD-İngiliz şeytan üçgeninin el-Fetih’i desteklemesi tek başına yeter.

Baksanıza, Tony Blair giderayak ağzından baklayı çıkardı: Savaş Batılı/çağdaş (!) değerlere inananlarla inanmayanlar arasındaymış. Radikallere karşı bir “ılımlılar kuşağı” oluşturulmalıymış…

Düşmanla işbirliği yapan Mahmud Abbas ılımlı ve çağdaş olmuş oluyor. İsmail Henie radikal ve çağdışı olmuş oluyor. Tabi bu karşıtlık HAMAS-el-Fetih karşıtlığını da ifade ediyor.

Yaklaşık iki ay kadar önce, Filistin Büyükelçisi’nin davetlisi olarak bulunduğumuz yemekli basın toplantısında dilimin ucuna gelen soruyu keşke sorsaydım. Vazgeçtim, çünkü bir gazetecinin benim sormayı düşündüğüm sorudan çok daha ehvenini yarım ağız dile getirmesi dahi tepki çekti. Büyükelçi, o bildik refleksle hemen savunmaya geçti. Duygusallık reel-politiği boğdu. Hamaset aklı kovdu.

Soramadığım o soru şuydu: “Sayın Büyükelçi! İsrail’in el-Fetih militanlarına 500 silah verdiği basında yer aldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

Eğer sorsaydım, salonda buz gibi bir hava esecekti. Gerçeklerden kaçanlar, gerçekleri sorarak dile getirenlere kızarlar. Bu her zeminde ve zamanda böyledir. Orada da böyle olacaktı, vazgeçtim.

Peki, ben sormadım diye, el-Fetih’in Filistin’e ve Filistinlilere ihanet ettiği gerçeği yok mu oldu?

Olmadı tabi ki. Aksine dün “kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla örtülen bu yara, bugün kangren olarak ortaya çıktı. Mızrak çuvala sığmadı. Kol kırıldı, yen içinde kaldı. Fakat yen de yırtıldı, yara olanca vahametiyle ortaya çıktı.

Ortaya çıkan yaranın söylediği acı gerçek şu: Filistin laikleri, vatanlarını dünyanın gözü önünde varlıklarını ortadan kaldırmak için çırpınan İsrail’e sattılar.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) siyasi bir örgüt olarak kurdurulduğunda, el-Fetih de onun askeri kanadı olarak kuruldu. O dönemde Cemal Abdünnasır rüzgârı esiyordu. Basçılık bir salgın gibi tüm Arap dünyasını kuşatıyordu. Bu rüzgârdan bizde de nezle olanlar çıkıyordu. Sol hareketler yükselen değer olarak lanse ediliyor, muhtemelen bu dandik sol hareketlerin birçoğunun ipi CIA’nın maharetli parmaklarına bağlıydı. Abdünnasır’ın nasıl kartondan kaplan olduğunu İsrail yenilgisinin ardından dünya seyretmedi mi?

FKÖ’nün ve el-Fetih’in laik yapısını bilmek için uzağa gitmeye de hacet yok. Bizde bir biçimde bu örgüt içinde yer almış veya dirsek temasına girmiş isimlerin geçmişine ve bugününe bakmak yeterli. Onlardan en meşhuru ak saçlı gazeteci. Yasir Arafat’la can ciğer kuzu sarması olan bu isim, önce sıkı solcuyken sonradan sıkı Amerikancı oldu. Şimdi ünlü bir kanalda haber spikeri olan bir başkası, yaptığı programlarla 28 Şubat’ın işaret fişeğini attı. En az meşhuru fakat en çok tehlikelisi ise, 28 Şubatçıların akıl hocalığını yaptı.

İşbu el-Fetih, şimdilerde Hamas iktidarına karşı İsrail ve ABD ile işbirliği yapıyor. Sizin anlayacağınız, vatanı düşmana peşkeş çekiyor. Düşmandan silah alıp öz kardeşlerini vuruyor. Üç kuruş için gangsterler çetesini oynuyor. Asırlık Filistin mücadelesine ihanet etiği yetmiyormuş gibi, yüz binlerce Filistinlinin kanını düşmana pazarlıyor.

Mahmut Abbas, İsrail-ABD-İngiliz üçlüsünün adayı idi. Yasir Arafat’a onu başbakan yapması için baskı yaptıklarında, Arafat bir yandan boyun eğer gibi yaptı, bir yandan da ihanetini gördüğü bu adamı hareket edemez hale getirdi. Nihayet Abbas istifa etti ve “Filistin necasetten taharet etti” derken, sahnede yeniden belirdi.

Arafat’ın zehirlenerek öldürülmesi, Abbas’ın önünü açmak içindi. Filistinli çevrelerde bu adamın Müslüman değil, Filistin’e göçmüş Bahâî bir ailenin çocuğu olduğu yönünde yaygın bir söylenti var. Doğrusunu Allah bilir, ama eğer gerçek böyleyse, Mahmut Abbas Filistin’in en büyük sorunu demektir.

BOP, demokrasi ve özgürlük getirecekti. En büyük vaat buydu. Filistin tarihinin en şeffaf seçimleri yapıldı ve iktidara % 65 ile HAMAS geldi. Tıpkı Cezayir’de İslami Selamet Cephesi’ne karşı oynanan oyun Filistin’de HAMAS’ın seçim zaferine karşı oynandı, oynanıyor. El-Fetih tekelinde tuttuğu devlet musluklarının kesileceğini anlayınca, her menfaat şebekesi gibi, iç savaş çıkarmaktan vatanı düşmana satmaya varana kadar her alçaklığı işleyebilecek tıynette olduğunu gösterdi.

Okurlarıma bulmaca çözdüreyim. Bulmacam şu: Filistin’deki tarafların bizdeki mukabili nedir? Mesela FKÖ’nün, el-Fetih’in, Mahmut Abbas’ın, HAMAS’ın, Henie’nin…

Filistin’in düşürüldüğü bu durumdan ibret almak lazım. Veya şöyle mi demeliydim: Filistin gözünü açıp da bizden ibret alsaydı, bu durumlara düşmezdi…
 
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Allahu ekber!..
« Yanıtla #18 : 06 Ocak 2009, 04:05:25 ÖS 16 »
Biz müslümanlar, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda, "şok" olduğumuzda, hayran olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allahu ekber!

Çünkü, "Allah en büyüktür" manasına gelen tekbirin işlevi de anlamı kadar büyüktür. Seviniyorsak sevincimizi Allah'ın büyüklüğüne bağlarız.

Üzülüyorsak, kendimizi Allah'ın en büyük oluşuyla teselli ederiz. Ondan bağımsız bir saadet ve felaket tasavvur etmediğimiz için safa halinde de, cefa halinde de "Allahu ekber!" deriz.


Şaşırdığımızda, Allah'ın en büyük oluşunu hatırlar ve bizi şaşırtan şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu bir kez daha hatırlarız. "Şok" olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında daha büyüklerinin olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran olduğumuzda, hayretimizi esere değil o eserin sahici müessirine, sanata değil asıl sanatkara yönelttiğimizi tekbirle ifade ederiz.


Namaza "Allahu ekber"le başlar ve her rekatta beş kez bunu tekrarlarız.

Namaz ki; o, Allah karşısında kulun esas duruşunu temsil eden ibadetler mecmuasıdır. Allah'ın en büyük olduğunu itiraf ederek başlamayan bir ibadet, insanı kula kulluktan nasıl kurtarabilir?


"Allahu ekber!" demekle, kula ve eşyaya kulluğu reddettiğimizi ifade etmiş olur ve O'na kulluğumuzu secdeyle zirvesine taşırız. İşte tekbirin insanı getirdiği son nokta bir aşk hareketi olan secdedir.


Amerika'daki olaya ilk şahit olduğumda dudaklarımdan gayrı ihtiyari ilk dökülen cümle de bu oldu: Allahu ekber! Ölümcül bir kaza geçirmiştim; tam kaza anında da böyle bir tekbir getirdiğimi hatırlıyorum. İşte o tekbirlerden bir tekbir; hesapsız, garazsız, ivazsız, doğaçlama, kendiliğinden ve gelişi-güzel...


Başka ne diyebilirdim ki? Hoş, başka zamanlarda da hep hayretimi, şaşkınlığımı bu muhteşem parolayla ifade etmişimdir. Fakat bu kez bambaşka bir olayla karşı karşıyaydım ve dudaklarımdan diğerlerinden çok farklı bir "Allahu ekber!" dökülüyordu.


Allah büyüktür!


Allah kimden büyüktür?


Elbette herkes ve her şeyden.


Bu herkes ve her şey içerisine Amerika da girer mi?


Evet, evet; galiba bu tekbiri farklı kılan da buydu: Allah Amerika'dan da büyüktür.


Bir müslümanın bundan şüphesi olabilir miydi?


Ne diyorsunuz siz? Bakmayın bir çok insanın namazlarına "Allahu ekber"le başlayıp onlarca kez tekbir talimiyle sürdürdüğüne. Aslında bir çoğumuz, tekbir getirmekle ne dediğimizin farkında değiliz. Ne muhteşem bir ikrarda bulunduğumuzun bilincine varmamışız.


İşte öylesine bir alışkanlık olarak tekbir getirdiğimiz, sık sık suçüstü yakalandığımızdan belli.


Çalış diyorsun, aldırma onlara, bismillah de ve yürü!..


Olur mu, diyor; ben onlarla nasıl baş edebilirim? Ekliyor: "Baksana nasıl da güçleri var!"


Estağfirullah de ve tekbir getir: Allahu ekber! Allah'tan da mı güçlüler?
Yürü, diyorsun; eğer yürürsen varırsın. Çünkü yürüyenler hep vardılar...
Sahi mi, diyor, ama inanmıyor. Arabam yok ki diyor ve ekliyor: Ama onların uçakları var: sesten hızlı giden, görünmeyen, saatte bilmem kaç mil yapan...

Ben onları nasıl geçerim?..


Tevbe de ve tekbir getir: Allahu ekber! Sen Allah'ı "elde var bir" saymadıktan sonra, kaç paralık olursan ol solda sıfırsın... Solda sıfır olmakla sağda sıfır olmak arasındaki fark, olmamakla olmak arasındaki fark kadardır.


Uydularıyla her şeyi görüyor muymuş?


Her şeyi görene ne derlerdi?


-Basîr!..


Radarlarıyla her şeyden haberdar mı oluyorlarmış?


Her şeyden haberdar olana ne derlerdi?


-Habir!..


Sevdiğini yüceltir, onore eder, ihya eder; kızdığını alçaltır, zelil eder, rüsva eder, imha edermiş, öyle mi?


Peki bunu yapana ne denir?


-Muizz ve Müzill!..


Düşmanını kahreder, dünyaya geldiğine pişman eder, yeryüzünü başına yıkar, ocağına incir ağacı diker, gücünün önünde kimse duramaz, yaptığından sual olunmaz, intikamı pek şedit, istediğini zorla söke söke alır, karşı konulmazmış ha!..


Yani Kahhar, Cebbar, Müntakim?..


Bu dediğin Allah'tır yavrum, Allah!..


Haydi imanını tazele ve bir tekbir de sen getir: Allahu ekber!


Aşkile bir daha...


Git elini yıka, yüzünü yıka, ağzını yıka, gözünü yıka, gönlünü yıka, özünü yıka ve sözünü yıka da gel ve oku bakim: Allahu ekber!..


Siz hey, siz kovboyun ufaklıkları! Yuvalarından fırlamış gözlerle yıkılan Hubel'ini seyreden Mekke paganı gibi ne ayılıp bayılıyorsunuz öyle?


Biz "Allahu ekber!" diye haykırırken bizim ağzımızı kapatmanızın sebebi bu muydu? "Amerika ekber!" mi dememizi istiyordunuz bizden? Haçlıların "hınk" deyiciliğine kadrolu mu gelmiştiniz, yoksa geçici görevle mi atanmıştınız?


Haçlı seferine katılacak mısınız?


Ey içimizdeki Haçlılar, ey Haçlıların alfalıları, betalıları, gamalıları!
Hey sen, işemek için cami duvarı arayan kovboyun ördeğini taşıyan 'yerli'!..


Duyuyor musun göklerin sesini:
Allahu ekber!..

 

MUSTAFA İALAMOĞLU
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Dağı Taşlayan Çılgınlar
« Yanıtla #19 : 15 Nisan 2009, 04:29:21 ÖS 16 »
Dağı Taşlayan Çılgınlar
                                                MUSTAFA İSLAMOĞLU
Sadece gülüyorum. Dağı taşlayan bir çılgın gibi Allah'ı taşlamaya cüret eden bu haddini bilmezler güruhunun hal-i pür melaline…

Bu ülkenin Allah'la ilişkisini hoyratça kesip koparmak için yaklaşık bir yüzyıldır gösterdikleri çaba kendi yok oluşlarıyla sonuçlanacak, bunu çok iyi biliyorum. Akıbetleri, Kur'an'da feci sonları anlatılan kavimlerin akıbetine benzeyecek. Tarihin yasasını koyana nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum.

Batı'nın kilisesi vardı. Kilisenin muhaliflerine aforoz ve engizisyonu, sevdiklerine endüljansı vardı. Kilise akla ve sağduyuya, tefekküre ve insana sırtını dönmüştü. Sonuçta Batı, laisizmi icad etti ve Papa'nın elinden "iki kılıç"tan birini, dünyayı temsil edenini aldı.

Batıda laisizm devletle kilisenin arasını ayırmak için icad edilmişti.

Bizim batıcılarımız laikliği alınabilir aktarılabilir bir şey sandılar. Aslında onlar kültürlerin bir coğrafyadan diğerine bir bavul taşır gibi taşınabileceği zehabına kapılmıştılar. Bir milletin, tarihin bir zaman ve mekanında yaşadığı tecrübe, bir başka milletin kendi zaman ve mekanında aynen tekrarlanamazdı. Bu, tarihin, sosyolojinin, aklın yasalarına aykırıydı.

Fakat batıcı seçkinler olmazı oldurmaya çalıştılar. Bunun için her şeyi ama her şeyi yerinden ettiler. Toplum mühendisliğine kalkıp yeni bir tarih, yeni bir kültür, yeni bir inanç sistemi, yeni bir zaman, yeni bir mekan ve yeni bir insan 'yaratmaya' kalktılar. Bu tropikal bir bitkiyi, Sibirya'da yetiştirmek istemeye benziyordu.

Laisizmi aldılar ve getirdiler. Fakat onun olmazsa olmazı olan kilise bu topraklarda yoktu. Yine onun tarihsel arka planı olan Hıristiyan orta çağı yoktu. Dahası, papa yoktu, iki kılıç yoktu, engizisyon yoktu, akla sırt çeviren bir Pavlus dini yoktu.

Kilise olmayınca, getirilen laisizm ne ile neyin arasını ayıracaktı?

Bizim batıcılarımız ne Batıyı biliyorlardı, ne Doğuyu. Ne Hıristiyanlığı tam anlamıyla kavramıştılar, ne kendi topraklarının dini olan İslam'ı. Ne kiliseye mensuptular, ne camiye…

Ellerinde kalan laiklikle ille de bir şeyi bir şeyden ayıracaklardı ya, elde devletten ayıracak bir kilise olmayınca kilisenin yerine yapılabilecek en büyük yanlışı yaparak "dini" ve "Allah"ı koydular.

Evet, bu ülkede laisizm devletten ayıracak bir kilise olmadığı için devleti "dinden" ve "Allah'tan" koparmanın adı oldu.

Devlet, servet, güç ve iktidar demektir. Servetin ve gücün temerküz ettiği bu üst kurum, tarih boyunca şeytanın göz koyduğu kurum olmuştur. Çünkü şeytanlar gücün, iktidarın ve paranın temerküz ettiği yere akın ederler. İnsanları bunlarla ayartır, bunlarla baştan çıkarırlar.

Ahlaka en çok ihtiyaç duyulan yerler, servet ve iktidarın temerküz ettiği yerlerdir. Çünkü buralar ahlaksızlığın en çok işlenmeye müsait olduğu zeminlerdir. Paranın, gücün, silahın, servetin olduğu yerde insanı azmanlaşmaktan, haddini aşmaktan, kendini kaybetmekten, etrafına zarar vermekten, başkalarına zulmetmekten koruyan bir "ahlak sistemi" yoksa, orada iktidar insani olmaktan çıkıp şeytanileşmiştir.

Ahlak sistemi…

Dinden ve imandan bağımsız bir ahlak sistemi düşünülebilir mi? Yok böyle bir örnek. Kimse bana kimi bireylerin tek tek, bir sistemden yoksun "ahlaki davranışlarını" örnek göstermesin. Bunun tartışmasını bu köşede tam beş yazıyla yapmıştık. "Kayıtlı ahlak"tan değil "kayıtsız/şartsız ahlak"tan söz ediyorum.

Devleti kendisinden ayıracak bir kilise bulamadıkları için dinden ve Allah'tan koparanlar, şimdilerde ektiklerini biçiyorlar. Bu tarihi yanılgının bu toplumun önüne çıkaracağı fatura hiç kimsenin ödeyemeyeceği kadar ağır olacaktır. Bugün gördükleriniz, eğer dönülmezse, daha ileride göreceklerinizin zekatı bile etmez.

Allah'a karşı savaş açıp da başarılı olmuş bir örneğe geçmişte rastlamıyoruz. Bize de, Allah'a savaş açanları açtıkları savaşla baş başa bırakıp risk alanlarından uzak durmak düşüyor. Çünkü Allah kendini savunacaktır. Fakat, O kendini kimin eliyle savunursa, kendine savaş açanlardan aldıklarını ona verecektir. Bu bir yasadır.

Bana gelince… Ben, dağı taşa tutanların çılgınlığına sadece gülüyorum.

Adını "ekonomik kriz", "siyasal kriz" koydukları krizlerin aslında "insan krizi" olduğunu biliyorum. İnsan krizinin de dinden, imandan ve Allah'tan bağımsız çözülemeyeceğine inanıyorum.

Ben Allah'a savaş açanlardan teberri ediyor, onlardan beri olduğuma tanıklar tedarik etmeye çaba gösteriyorum. Allah'ın gazabından korkuyor ve O'na savaş açanlarla birlikte yaşamanın, bir riski peşinen kabullenmek olduğunu biliyorum. Ama içimi ferahlatan hep Kur'an'ın şu müjdesi oluyor:

"Kim Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olursa, O onun için bir çıkış yolu açacaktır."

mustafaislamoglu.com - islamigundem.com
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

Peygamberimizi sevmek (1)
« Yanıtla #20 : 03 Mayıs 2009, 10:21:47 ÖS 22 »

 
 Peygamberimizi sevmenin en güzel örneğini onun ashabı verdi.
Onlar “Peygamber, müminlere kendi öz canlarından daha önceliklidir” ayetinin ilk muhatabıydılar. Onlar, “De ki: Sizden bu çabam karşılığında bir ücret istemiyorum; istediğim tek şey içinde yakınlık olan bir sevgidir” ayetinin ilk muhatabıydılar.
Ayetin anahtarı, “içinde yakınlık olan” diye çevirdiğim “fil-kurbâ” ibaresidir. Bu anlaşılmadan, ayet anlaşılamaz. Ne yazık ki, bu ayet söz konusu olduğunda en az anlaşılan veya anlaşılmayan da budur. İçinde yakınlık bulunan bir sevgiyi anlatmadan önce, içinde yakınlık bulunmayan bir sevgiyi tasvir etmek lazım.

İçinde yakınlık bulunmayan bir sevgi, uzak bir sevgidir. Bunun daha açık ifadesi, “uzaktan sevmek”tir. Bir başka ifadeyle, sevginin bedelini ödememek için sevilene uzak durmak, bile isteye onun yanında, yöresinde, hizasında, arkasında yer almamak, onun mücadelesine katılmamaktır. Özetle, bedava sevmektir. Yerel deyimle “Kuru kuru kadan alam/takır takır kurban olam” ucuzculuğudur. “Böyle işi nenen de yapar” derler ya, işte öyle.

Sevgi hayatın en soylu, en mübarek tohumudur. Bire sonsuz verir. Fakat onu doğru zamanda, doğru yere, doğru biçimde ekmek gerekir. Ektikten sonra çekip gitmek yerine, ona bakmak, beslemek, otunu ayıklamak, dibini görmek, sulamak, beslemek, büyütmek gerekir. Yani emek vermek gerekir. İşte bu sevgi, ayette Hz. Peygamberin müminlerinden istemesi caiz olan, hatta anasının ak sütü gibi helal olan, hatta hakkı olan sevgi böyle bir sevgidir.
Peygamberler, Allah yoluna davet karşılığında bir ücret almaktan men edilmişlerdir. Kur�an birçok peygamberin dilinden “Benim ücretimi sadece Allah belirler” sözünü nakleder. Fakat bu, onların, imanlarına vesile oldukları insanlardan sevgi istemelerine mani değildir. Aksine bu onların hakkıdır. Allah, Elçisinin “içinde yakınlık olan” bir sevgi istemesini emretmiştir.

Böylesine bedeli ödenmiş bir sevgi, seveni sevilenin yakınları arasına katar. Değil mi ki içinde “yakınlık” bulunan bir sevgi, seveni sevilene yakın yapar! Seven sevilene yakın olunca, “ehl-i beyt”ten olur. Tıpkı, Allah Rasulünü daha görmeden seven, sevgisinin bedelini hayatıyla ödeyen İranlı Hz. Selman gibi. Hz. Peygamber ona “Selman bizdendir, ehl-i beytimizdendir” demişti. Oysa ki Selman ne Haşimoğullarındandı, ne Kureyştendi, ne de Araptı. O sadece sevdi ve sevgisinin bedelini ödedi.

Kendisini Rasulullahın yaşadığı topraklara götürmesi karşılığında, ömürlük tasarrufunu bir kervana vermişti. Sırasıyla zamanının ilim ve irfan merkezleri olan Nusaybin, Harran, Şam, Ammuriye (Afyon yakınlarında) ve Tarsusta en yetkin üstadlara şakirt olmuştu. Sonunda o, çağının hatırı sayılır bir hakîmi/filozofu olmuştu. Son üstadı, kendisini göndereceği kimsenin kalmadığını söyleyerek, gelmesi beklenen peygamberin kitaplarda tarif edilen topraklarına gitmesini tavsiye etmişti. Kervan yolda baskına uğrayınca, oradaki herkesle birlikte o da esir edilmişti. İranda hatırlı ve nüfuzlu bir yerel yöneticinin varlıklı çocuğu olarak doğup büyüyen Selman, Hicazda köle olarak bir Yahudiye satılmıştı. Ve ilahi yardım onu sürükleye sürükleye Medineye getirmiş, orasını görünce, “İşte sevgilinin göçüp konacağı iki kayalık arasındaki verimli vadi” demişti. Allah Rasulünün Kubaya ulaştığını duyunca, ona ilk kavuşanlar arasında o da vardı. Efendisinden zar zor yarım günlük izin alarak gelmiş, sevdiğine kavuşmuştu.

Rasulullah bu seven ve sevgisinin bedelini ödeyen bilge adamı çok sevdi. Onu en yakınlarının bulunduğu iç halkadan saydı. “Ehl-i beytim” diyerek onun derdini paylaştı. Eline geçen ilk savaş gelirinden pay ayırdığı ilk kimseler arasında Hz. Selman da vardı. Yumurta büyüklüğünde bir külçe vererek, özgürlüğünü satın alma sürecini başlatmasını emretti. O, Ruhani özgürlük uğruna cismani esarete katlanmış bir bilgeydi. Şimdi, iki özgürlüğü birleştirecekti.
İşte, Peygamberimizi sevmek budur. Sevmek ve bedelini ödemek budur. Emin olun ki, Rasulullahın “sahabe” tarifine uyan her sahabinin buna benzer sevgi hikayeleri vardır. Eğer sahabe yol gösteren yıldızlar gibiyse, onu sevme iddiası güden her mümine bu yıldızlar yol gösteriyor.

Tıpkı, hicret gecesi suikast düzenleneceğini bile bile Rasulullahın yatağında yatmayı, yani göz göre göre ölüme gitmeyi kabullenen Hz. Ali gibi.

Tıpkı, Allah yolunda infak emri gelince tüm varını yoğunu infak edip, Allah Rasulü kendisine “Çoluk çocuğuna ne bıraktın?” diye sorunca, “Allah ve Rasulü onlara yeter” diyen Hz. Ebubekir gibi.
Tıpkı, “Artık seni nefsimden de çok seviyorum” diyen ve bunu haybeden söylemeyip ta yüreğine sindiren, bu sayede Nebinin “Kardeşcik, bana da dua et e mi?” diye dua istediği biri olan Hz. Ömer gibi…
Ve tabi ki daha 20sinde, ömrünün baharında darağacını boylayan Hz. Hubeyb gibi ve arkadaşı Hz. Zeyd b. Desinne gibi…
Devam edelim.
 

Peygamberimizi sevmek (2)
« Yanıtla #21 : 03 Mayıs 2009, 10:23:45 ÖS 22 »

 
 Hicretin 3., miladın 625. yılıdır. Uhud’un yaraları henüz tazedir. Medine civarındaki kabilelerden biri, içlerinden yeni Müslüman olanlar için İslâm’ı öğretecek bir muallim kadrosu istemektedir. Allah Rasûlü, öz elleriyle yetiştirdiği seçkin öğretmen kadrosu arasından 6 kişilik bir ekibi gönderir. Kafile bir su başında mola verince haince bir saldırıya uğrar. Saldıran Huzeyl kabilesinin eşkıyasıdır. Öldürmek için değil, Kureyş’e satıp para kazanmak için bu tuzağı kurduklarını söylerler. Buna rağmen kafileden üçü şehid oluncaya kadar çarpışır. Geri kalan üçünü esir edip Mekke’ye götürürler. Abdullah b. Tarık, yolda eline bağlanan ipi keserek ellerinden kaçar. Geriye Zeyd b. Desinne ve Hubeyb kalmıştır.
Hain haramiler, Zeyd’i, Saffan b. Ümeyye’ye satarlar. O, Müslümanlar tarafından öldürülen babası Ümeyye b. Halef’e karşılık olarak Zeyd’i öldürmek için satın alır. Zeyd asılmaya götürülürken, yolda Ebu Süfyan karşı gelir ve ona sorar: “Şu anda senin yerinde onun (Hz. Peygamber) olup; asılmasını, senin de ailenin yanında olmanı ister miydin?” der. Zeyd’in cevabı açıktır: “Değil onun asılması, ayağına diken batmasına dahi gönlüm razı olmaz” der. Ebu Süfyan, bunun üzerine şu itirafta bulunacaktır: “Vallahi böylesine bir bağlılık ve seygiyi dünyanın hiçbir tarafında görmedim.”

Sıra Hubeyb b. Adiyy’e gelmiştir. Yirmili yaşlarının başlarında, fidan gibi bir gençtir Hubeyb. Kendisinden sonrasına muhteşem bir sünnet bırakmıştır: İdamdan önce kılınan iki rekat namaz. Bu namaz, imanın ölüme meydan okumasıdır. Bu namaz, tüm zalimlere “Hiçbir gerçek mümini ölümle korkutamazsınız!” mesajıdır. Bu namaz, “Ölüme giderken dahi Rabbime karşı esas duruşumu bozmadım” mesajıdır.

İşte bu, âyette emredilen “içinde yakınlık bulunan” sevgidir. Zira bedeli ödenmiş, hesabı verilmiş, lafta kalmamıştır.
Şöyle bir soru gelebilir: Allah Rasûlü vefat edip gitmiştir. Şimdi biz ona sevgimizi bu şekilde ifade etmeye kalksak bile edemeyiz. O halde, bizim sevgimizin de “yakın” vasfını kazanması için ne yapmamız gerek?
Bu sualde yanlış bir mantık var. Sahabe-i kiram, durduk yerde sevgi edebiyatı yapmadı ki. Mesela; Zeyd ve Hubeyb, din öğretmek için Hz. Peygamber’in görevlendirmesiyle yola düştü ve şehid edildi. O, “Asılayım da sevgimi isbat edeyim” de demedi. Yaptığı, İslâm’ı öğretmek için ölümü göze almaktı. O da onu yaptı.

Peki, şimdi dini öğretme görevi Müslümanların omzundan kalktı mı? Elbette kalkmadı. O halde, Hz. Hubeyb’in sevgisinin çağımızdaki karşılığı, ucunda ölüm dahi olsa, İslâm’ı öğretmek için hiçbir fedakârlıktan çekinmemektir. Bu, Hubeyb’in yolunu izlemektir. Bu, Rasûlullah’ı sevmenin bedelini ödemektir.

Bedeli ödenmeyen sevgi zehirlenir. İşte Hıristiyanların Hz. İsa’ya olan sevgisi böyle bir sevgidir. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı seviyorlar; bunu kim inkâr edebilir? Hem de o kadar çok seviyorlar ki, hâşâ onu “Allah’ın oğlu” derecesine (!) yükseltiyorlar. Onun iyi bir insan olması, peygamber olması, Allah’tan vahiy alması, hatta mucizevi bir doğumla dünyaya gelmesi ve kendisine karşı kurulan tuzağa karşı Allah’ın özel yardımını alması, onları tatmin etmiyor, onları kesmiyor. Sonunda “Allah’tan bir parça” sayma sapıklığına düşüyorlar.

Hz. İsa zehirli sevgi sonucu ilahlaştırılınca, Peygamber İsa buharlaşıyor. Teslisçi kilise, İsa’yı model gösteremiyor. Kendini takip edenlere, “İsa gibi olun” diyemiyor. Nasıl desin ki? Bunu demek, “Tanrı olun” demekle eşanlamlı. Bu sefer kilise uyanıklık yapıp, Hz. İsa’dan boşalttığı peygamberlik makamına kendisi kuruluyor. İsa’yı İsa aşkına öldüren kurucu baba Tarsus’lu Pavlus’un dilinde somutlaşıyor bu uyanıklık: “Kilise kurtuluştur.”

Sevgi işte böyle zehirleniyor. Sevgiyi zehirleyenlerin bu işi bir peygamber adına yapmaları hiçbir şeyi değiştirmiyor. Zehirledikleri sevgi de, dönüp kendisini zehirleyenleri zehirliyor. Onları Peygamber İsa’dan mahrum ediyor. Yerde yürüyen ve iz bırakan bir modelden mahrum ediyor. Kim bilir, belki de sevgiyi zehirleyenlerin derdi bu: Yerde yürüyen, ahlâken model alacakları “insan” bir peygamber istememek. Hıristiyanlığın şeriatsız/hukuksuz olmasının temelinde de bu zehirli sevgi yatar. Bugün Hıristiyan kilisenin kendi vatanı olan Batı’da bile tükenişe geçmesi, hayata müdahil olamaması, modern çılgınlık karşısında alternatif bir model geliştirememesinin sebebi de budur.

Ve emin olun ki; bizim modern cinnet karşısında her şeye rağmen hâlâ direniyor oluşumuzun sebebi, “insan” bir peygambere inanıyor oluşumuzdur. Peygamberi ilahlaştırmayı küfür biliyor oluşumuzdur. Bu hassasiyet bize haddimizi öğretti. Zira biz Müslümanlar, Peygamber’e makam biçmenin, onu “terfi ettirmeye” kalkmanın, onun zaten yüksek olan makamını daha da yükseltmeye kalkışmanın haddimizi bilmemek olduğunu öğretti.
Biz Peygamberi terfi ettirecek “âmir” değiliz, biz onun kadrini bilmeye “memur”uz.

Bunu bildiğimiz içindir ki; onun “insan” olduğunu, ama “insanlığın ufku” olduğunu biliriz. Onun insan olması, bize hep umut aşılar. Melek peygamber isteyen sapık kavimler gibi insan soyundan umut kesmemizi engeller. “O insansa” deriz, “İnsan olmak iyi bir şeydir.” Ve biz de insan olmaya çabalarız. Kur’an’da ona nida siğasıyla sadece bir yerde “Yâ-sîn: Ey insan!” diye hitap edilişinin sırrını, işte bu sayede anlarız. Allah’ın onu neden “güzel örnek” olarak tanıttığını, bu sayede anlarız. Bize kelime-i şahadeti öğretirken, neden kendisi için “O’nun kulu ve elçisi” dedirttiğini de…
Biz işte bu yüzden ona kurban oluruz.

 

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Sana ne be Mustafa İslamoğlu!
« Yanıtla #22 : 09 Mayıs 2009, 10:37:34 ÖÖ 10 »
"Sana ne be Mustafa İslamoğlu!"


Mustafa İslamoğlu, bazı çevreler tarafından uzun süredir kendisi hakkında yapılan yıpratma kampanyasına karşı, geçen Cuma hutbesinde "Sana ne be Mustafa İslamoğlu!" sözleriyle başlayan sitemkâr bir cevap verdi.

İşte İslamoğlu'nun, hakkındaki yıpratma kampanyalarına karşı sitemkâr olduğu kadar anlamlı da olan o cevabı:

TIKLAYINIZ
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları
« Yanıtla #23 : 10 Mayıs 2009, 09:49:33 ÖS 21 »
Peygamberimizi sevmek (3) 


 
 
 
 Mekke’nin tescilli müşrikleri de kendilerinden önce helak oluncaya kadar inkarda direnen kafir kavimler gibi “Bize bir melek gönderilmeli değil miydi?” diyen sınıfa dahil oldular.
Kur’an’ın haber verdiğine göre, Rasulullah’ı kastederek “Bu nasıl peygamber!” diyorlardı, “yiyip-içiyor ve çarşılarda geziyor” diyorlardı. İnsan olmak serapa kusurdu bu mantığa göre. Anlaşılan insan neslinden umut kesmiştiler. Aslında onlar kendilerinden umut kesmiştiler. “İnsandan adam olmaz” demeye getiriyorlardı, fakat bilinç altında “Bizden adam olmaz” demiş oluyorlardı.
“Sonra altından bir saray yapsın” dediler. “Şu dağı altın etsin”, “Şu vadiyi altınla doldursun” dediler. “Göğe merdiven dayasın”, “Bize bir melekle görünsün” vs. vs. dediler.

Onlar gerçekte bir peygamber değil, yeryüzünün tüm servetine hükmeden ihtişama gömülmüş bir imparator istiyorlardı.
Niçin olacak, onların gözünde “Büyük adam” olmanın ölçüsü altındı, paraydı, güçtü, saltanattı, ihtişamdı, iktidardı da onun için. Onlar sadece bu saydıklarımızın önünde eğilirler, bu saydıklarımızla insanlara boyun eğdirirlerdi. Bunun dışında, Allah’a, “anlam”a, ahlaka, erdeme teslim olmak onların kitabında yazmazdı.
Eğer istekleri gerçekleşse, onlara peygamber olarak bir melek gönderilse, veya diğer talepleri yerine gelse, inanacaklar mıydı dersiniz?

Kur’an bu soruya açık ve net bir biçimde, “hayır” diyor. Pazarlıkla başlayan bir sürecin sonu iman değil, “alım-satım” işlemi olurdu. Onun için de Allah, onların bu tür taleplerini ciddiye almadı. “Bu vahyi göndermiş olmamız onlara mucize olarak yetmedi mi?” diye meydan okudu ve bu tavrı istiskal etti. Vahiy, Rasulullah da bu yönde inşa etti. O da onların bu tür taleplerini ciddiye almadı.

Ve Rasulullah’ın öz ellerinde terbiye olmuş sahabe de bu tavrı gösterdi. Örnek mi, örnek çok. İşte bir tanesi: İslâm ordusu Bedr’e giderken yolda bir bedevi rast gelir. Bedevi Hz. Peygamber’e; “Sen Peygamber misin?” der. “Evet” cevabını alınca, Rasulullah’ı bedevice bir teste tabi tutar: “O halde devemin karnındakinin (cinsiyeti) nedir, bil bakalım?”
Sizce, orada bulunan sahabe ne yapmıştır?

Mesela, bedeviyi ciddiye alıp Efendimizin cevabına kulak mı kesilmişlerdir? Bedeviye “Biraz dur da vahiy insin” mi demişlerdir. Hayır. Çünkü onlara göre Rasulullah’a böyle bir soru sormak abestir ve oradaki sahabeden biri (Seleme b. Selâme), duruma hemen müdahale ederek, “O soruyu Allah Rasulü’ne sorma. Bu tarafa gel bana sor, ben ….” diyerek adamı tersler. Adama verdiği cevabın sonu o kadar ağırdır ki, Rasulullah dahi Selâme’yi bu ağır ifadesinden dolayı kınamıştır.
Ya Vakıdi’nin ve İbn Hişam’ın naklettiği şu örneğe ne dersiniz? Rasulullah Tebük seferinde devesini kaybeder. Allah Rasulü sebeplere tevessül ederek tüm imkanlarla devesini aratır. Bir münafık şu sözleri sarf eder: “Kendisinin peygamber olduğunu ve gökten haber aldığını söyleyen bir adam, kaybolan devesinin yerini bilmiyor, vallahi hayret!”
Alın size üçüncü örnek: Allah Rasulü vefat ettiğinde Bahreyn’de mukim Abdülkays kabilesi “Eğer peygamber olsaydı ölmezdi” diyerek dinden dönmüşlerdir.

Dürüst olalım: Mevcut peygamber tasavvuruyla, bugünün sıradan Müslümanı bu örneklerdeki düşünme biçiminden hangisine yakındır sizce?
Bir Müslümanın peygamber tasavvurunun bu örneklerden hangisine yakın olduğunu anlamanın en net yolu nedir, biliyor musunuz?
El-Cevap: Allah Rasulü’nü öveyim derken gösterdiği gerekçeler ve deliller.

“Kim neye talipse, Alemlere Rahmet olanda onu arar” dersek, genelleme yapmış olur muyuz? Oluruz. O zaman değiştirelim ve kimseye haksızlık yapmamaya çalışalım: İnsan olmaya talip olan, peygamberimizin Allah tarafından övülen insanlığını görür ve gösterir. Melekleşmeye talip olan (ki bu talebi sünnetullaha aykırı olduğu için hem gerçekleşmeyecek, hem de kendisini onulmaz yanlışlara sürükleyecektir), Allah Rasulü’nde meleklik arar. Sahih haberler arasında buna örnek bulamazsa zayıflara, onlarda bulamazsa yalanlara sarılmakta bir beis görmez. Onlarda da bulamazsa, çoğu zaman görüldüğü gibi kendisi uydurma yoluna gider. Uydurduğuna müşteri olur, müşteri olduğunu uydurur.
Ve ortaya gerçeğiyle hiç alakası olmayan, Allah’ın seçtiğine ve Kur’an’ın tanıttığına benzemeyen efsanevi ve mutasavver bir “peygamber” çıkar. Çıkar çıkmasına da, ne kendisinin onu örnek alıp ahlakını üretmek gibi bir derdi vardır, ne de davranışları üretilebilecek, adımları izlenebilecek kadar yeryüzüne ve insana yakındır.

Müminler! Gözünüzü ve kulağınızı dört açın! Kimse size Alemlere Rahmet olanın sırtından rüşvet vermeye kalkmasın. Bunu yapanları uyarın. Ama bu yola tevessül edenlere, Rasulullah aşkına, Rasulullah’ın “hassû alâ vücûhihimu’t-turâb: yüzüne toprak saçın” tavsiyesini uygulayın. Bu Arap lisanında bir deyimdir: “Onu beklentisinden mahrum edin” manasına gelir. Size kim, “Allah Rasul’ünü örnek alın!”, “Onu çağınıza taşıyın!”, “Onun ahlakını ‘şimdi ve burada’nızda yeniden üretin!”, “Onun mirası vahiydir: ona ihanet etmeyin”, “Onun misyonu risalettir, onu yerde bırakmayın!” diyorsa, onu dinleyin, ona uyun!

Efendim
« Yanıtla #24 : 15 Mayıs 2009, 11:37:27 ÖÖ 11 »

 
 
Yokluğunda seni özledik.

Sana değen rüzgarı, seni örten bu­lutu özledik. Özlemeyi, özlenilmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, sevindirmeyi, sevindirilmeyi özledik Efendim.

Aşkı, gözyaşını, müsamahayı, ah­lakı, adabı, ihsanı, irfanı, iz'anı, fe­raseti, basireti, şecaati, celadeti, adaleti, meveddeti, muhabbeti özle­dik.             .

İzzeti, hikmeti, fıtratı, şefkati, hür­meti, devleti özledik.

Senden sonra tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, atalet fıtratımız, hamakat şöhretimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu.

Efendim,

Sen kendini 'abduhu ve rasuluhu: O'nun kulu ve elçisi' olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları sana hürmet adı altında seni kulluktan 'kurtarıp' melekleştirerek hayattan dışladılar. Bu ifrata karşı başka bazı­ları da tefrite sapıp seni 'güzel örnek' olmaktan çıkarıp bir 'postacı', bir 'ara kablosu' seviyesinde görerek hayattan dışladılar.

Bunların hepsi sana iman ediyor­du. Ama seni hayatımızdan çıkarma­nın ızdırabını çektirdiler bize. Bu işi, göğe çekerek ya da yere sokarak yapmaları sonuçta hiçbir şeyi değiş­tirmedi.

Allah seni 'güzel örnek' olarak  gös­terdi. Sen, Kur'an'ın konuşanı, yürü­yeni, hareket edeniydin. Tıpkı bir an­nede spermin insana, bir ağaçta su­yun meyvaya, bir arıda tozun bala, bir tavukta darının yumurtaya, bir ko­yunda samanın süte dönüşmesi gibi, ayetler sende hayata dönüşüyordu.

Allah ısrarla seni örnek gösterirken, birileri ısrarla 'kitab'ı, kitapları örnek göstermekte direndiler. Öylesi işlerine geliyordu, cansız bir nesneyi ör­nek edinmekle, canlı bir insanı örnek edinmek aynı olur muydu?

Efendim ,

Kitapsızlıktan değil, 'peygambersizlikten' kırıldık. Yokluğumuz pey­gamber yokluğu. Seni hatırlatan, se­ni andıran insanların hasretim çeki­yoruz. Çocuklarımız peygamberi so­runca 'evladım onun ahlakı tıpkı fa­lancanın ahlakı gibiydi' diyeceğimiz insanlar yok denecek kadar az.

İnsanlık destanıyla yaşıt olan vahiy sürecinde birçok kitapsız peygamber gelmişti de, bir tek 'peygambersiz ki­tap' gelmemişti. Sayemizde yaşlı dünya ona da şahid oldu efendim. Peygambersiz Kitab'a, Muhammed aleyhisselamsız Kur'an'a da şahid  ol­du. Şimdi Kur'an mahzun efendim , Kur'an öksüz. Seninle Kur'an'ın  arasını ayırdık, etle tırnağın, toprakla to­humun, anayla evladın arasını ayırır gibi.

Gel de bir bak Efendim, bu maz­lum ümmetin hali pür melaline. Bı­raktığın din tanınmaz hale geldi. Bı­raktığın sitenin harabelerinde bay­kuşlar tünedi.

Gün geçmez ki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın.

Bir olarak  bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu.

Bıraktığın kutlu mirası hovarda mi­rasyediler gibi parçalayarak paylaş­tık Efendim . Nebevi mirasın irfani ve ahlaki boyutuna bir hizip, ilmi ve fik­rî Boyutuna bir başka hizip, siyasî ve hareketi boyutuna  ise daha başka bir hizip sahip çıktı. Yüzyıllardır tüm bu hizipler ellerindeki parçanın 'bütü­nün kendisi' olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler. 'Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu.' Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup 'hak benim' dedik.

Oysa ki Efendim, bazen parçala­nan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Ait olduğu bütün içerisinde anlamlı olan bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir. Bunu farkedemedik Efendim .

Efendim ,

İsrailoğulları, peygamberlerini kat­lediyorlardı. Biz de senin güzel hatı­ratını, emanetini, adını ve sünnetini katlettik. Seni katlettik Efendim .

Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, o ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında, düşüncelerinde, duygularında, eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.

Kimilerimiz içinde sen hiç doğma­dın. Onlar hep senden mahrum yaşa­dılar. Şol mahiler ki derya içreydiler, deryayı bilmediler.

Varlığının kaç bahara bedel oldu­ğunu bilmeyenler yokluğunun ıstırabını nasıl duysunlar Efendim ?

Seni çok seviyoruz, seni çok öz­lüyoruz.

Bize kırgın mısın Efendim ?


Hazzın hayırlısı hayrın hazzıdır(Mustafa İSLAMOĞLU)
« Yanıtla #25 : 17 Eylül 2009, 07:32:44 ÖS 19 »
İnsan, yaptığını üç şey için yapar: 1. Haz. 2. Yarar.

3. Hayr.

Sadece haz için yapılan her şey gelip geçicidir. Çünkü haz gelip geçicidir. Hazzı esas alanlar, en çok günaha batanlardır. Çünkü yaptıklarının hayır veya yarar getirip getirmediğini asla düşünmezler. Varsa yoksa hazdır onların gayesi.

Haz veriyorsa, tamamdır. Sigara, içki, kumar, uyuşturucu, zina vb. gibi kötü alışkanlıkların temelinde hazcılık yatar.

Haz için yapılan evlilik, haz bitinceye kadar sürer. O bitince evlilik de biter. Haz için kurulan dostluğun ömrü haz kadardır. Zaten hazzın kendisi ömürsüzdür. Çünkü haz, nefsin duyular aracılığıyla aldığı bir neşe, bir lezzettir.

Hazcılar en düşük insan tipleridir. Bir anlık haz uğruna, bir ömürlük yararı feda ederler.

Hatta bir anlık haz uğruna, ebedi hayrı feda ederler. Hazcının ne değeri olur, ne fiyatı. Dolayısıyla, baktığının ne değerine bakar, ne de fiyatına.

Onun için her şey haz sırasına göre kıymet bulur. En çok haz veren, en çok kıymetlidir.

Modern eğlence kültürünün amacı, insanları hazzın esiri kılmaktır. Son yıllarda sık sık söylenen “keyif aldım”, “eğlendim”, “hoş vakit geçirdim” gibi ifadeler, işte bu hazcı kültürün yansımasıdır. Özellikle değerden yoksun büyütülmüş genç oğlanların ve kızların tek amacı “eğlence” haline gelmiştir. “İyi nedir?” diye çevirip sorun, size vereceği cevap “Beni daha fazla eğlendiren” olacaktır.

Bu hazzın putlaşmasıdır. Hazzı putlaştıranlar; içgüdülerine kul, şehvetine esir olan bir tip yetiştirirler.

Yararı esas alanlar, hazzı esas alanlara göre daha iyi durumdadırlar. Her yararın içinde haz bulunmaz. Bazı şeyler haz vermese de yararlı olduğu için yapılır. Ancak, eğer hayrı görmeyen bir yararcılıksa bu, sahibini “menfaatperest” yapar. Kendisine menfaati olana sarılır. Her şeye “Bundan nasıl yararlanırım?” diye bakar. Hayırsız bir yarar, sahibini adi bir çıkarcılığın kollarına atar.

Yararcının derdi kendisidir. Paylaşmaz, el uzatmaz, yardım etmez, omuz vermez, aldırmaz. Toplumun gidişatı onu ırgalamaz. Eğer hayrı gözetmeyen bir yararcılıksa bu, bazen öyle bencilleşir ki, komşunun evi yanarken kendi yumurtasını pişirmenin kaygısına düşer. Hatta bu bencillik çılgınlık halini alır da, yumurtasını pişirmek için komşunun evini yakar.

Elbet, yararcı hazcıdan bir gömlek üstündür. En azından kendine faydası vardır. En azından faydalıyı faydasızdan ayırabilmektedir. Ne ki, kimi zaman kendi çıkarı için başkasına zarar vermekten geri durmaz. Bunun sebebi hayrı gözetmemesidir.

İslâm; muhatabını hazza ve yarara değil, “hayra” çağırır. Müslüman haz için ve yarar için değil, hayır için koşar, çabalar, didinir, çırpınır.

Hazzı içgüdüler belirler.

Yararı nefis belirler.

Hayrı Allah belirler.

Haz anlıktır, yararın en uzunu ömürlüktür, hayr ise ölümden sonrasını da kapsayan mutluluktur.


yazının devamı:
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?t=17.09.2009&y=MustafaIslamoglu

Bayramlar cennetin provasıdır
« Yanıtla #26 : 18 Eylül 2009, 12:19:08 ÖS 12 »

Bir Ramazan'a daha “elveda” dedik. Ramazan, bizi bir sel gibi önüne katıp sürükleyen sahte, sentetik ve dünyevî gündemlere inat, sahici, insani ve ilâhî bir gündemdi.

Kimi insanlar için Ramazan, bir ruh beslenmesiydi. Ramazan'ı böyle algılayanlar, geçmiş bir yılın yüreklerinde oluşturduğu kiri, isi, pası temizlemek ve gelecek bir yıl için de manevi enerji depolamak için gayret ettiler. Kendi yüreklerine doğru bir özge yolculuk gerçekleştirmeye çabaladılar. Bu yolculuk sırasında kendileriyle karşılaşıp tanışanlar, Ramazan'ın büyük talihlileriydi. Onlar, kendi sınırlarının farkına bir kez daha vardıkları için, Allah'tan yana güvenliğe, dünyadan ve dünyalıklardan yana özgürlüğe kavuştular.

Kimi insanlar da Ramazan'ı geleneksel bir festival olarak algıladı. Hiç kuşkusuz onlar da kendilerince yararlandılar. En azından, bir ay sindirim sistemleri rahat etti. Onlar da, Ramazan'da, Ramazan pidesine, iftar ziyaretlerine ve güllaça kavuştular.

Fakat Ramazan, caddelerin, sokakların ve hatta ülkenin yılgın ve çatık çehresine bir umut ve tebessüm aşıladı. Ramazan'la bu ülkedeki toplumsal değişimin istikametinin “dîne doğru” olduğu bir kez daha tescil edildi. Bu ülkenin halkı, kendilerine toplum mühendisleri tarafından zorla giydirilmeye çalışılan deli gömleğini reddettiğini, Ramazan münasebetiyle “lisan-ı hal” ile bir kez daha ifade etti.

Toplum mühendisliğine soyunan jakoben azınlık zannediyordu ki, modernleşmesini tamamlayan unsurlar, modernleştikleri ölçüde dinden uzaklaşır ve manevi değerlere ihtiyaç duymazlar. Onlara göbeğinden bağlı akademisyenler ve aydınlar, dini değerlerin yükselişini her ne kadar ekonomik nedenlere bağlamaya pek heveslilerse de, bu doğuştan özürlü tez, modernleşmesini tamamlamış kentsoylu sınıfların dine yönelişini açıklamakta yetersiz kalıyordu.

Ve sonunda bayram geldi. Biraz buruk, biraz kırık da olsa geldi işte. Geniş İslam coğrafyası yangın yeri, İslam ümmeti çağın yetimleri ve öksüzleri olsa da, geldi. Hoş, bayramlar gerçek bayramın bir provası, bir kopyası değil miydi zaten?

Yazının devamı:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?t=18.09.2009&y=MustafaIslamoglu

Üç Üstad (1)
« Yanıtla #27 : 28 Aralık 2009, 07:34:58 ÖS 19 »
Üç Üstad (1) 


25/03/2006 

 
 
Mustafa İslamoğlu 
 
 
Ah, ne kadar zor mutedil olmak! “Denge”, altın kural. Hatta, ilahî bir lütuf. Alemlere nur olan Kur’an, bunun için ümmet-i Muhammed’i “vasat ümmet” olarak niteler. Alemlere rahmet olan Nebi, bunun için “Aşırı gidenler helak oldu” der.
En yaygın dengesizlik, öncü insanlar konusunda yaşanan dengesizliktir. Genellikle sevenleri ifrata, sevmeyenleri tefrite sapar. Öncüler konusundaki dengesizliğin sebeplerinden birincisi, seçip ayıran “mümeyyiz akla” sahip olamamaktır. Mümeyyiz akla sahip olamayanlar “müşevveş akla” sahiptirler. Kafaları hakikat konusunda karışık, karmaşıktır. Hadler ve hudutlar birbirine karışmıştır. Ölçme ve değerlendirme konusunda ellerinde doğru bir “mizan” yerine, “nalıncı keserleri” vardır. Sevdiklerini ölçüsüz ve mizansız severler. Sevmediklerine ölçüsüz ve mizansız yaklaşırlar.
Dengesizler, elmayı seven cinsindense, yandınız. Size sadece elmayı sevdirmeye çalışmazlar, kurdunu da sevmeniz için bin dereden su getirirler. “Yahu, elmayı seviyorum diye, kurdunu da sevmek zorunda mıyım?” itirazınız işe yaramaz. Başlarlar elma kurdunun kerametlerinden dem vurmaya. Eğer elmayı sevmeyen cinsindense, yine yandınız. Bir kasada bir tane kurtlu elma gördüklerinde, koca kasayı çöpe boşaltmanız için başınızın etini yerler. “Bari kurtlu olanı at, diğerlerinin suçu ne?” uyarınız kâr etmez.
Bu iki tavrın da yanlış olduğunu, birinin ifrat, öbürünün tefrit olduğunu, bu ikisinin birbirini beslediğini anlatamazsınız. Mesela, çağırıp deseniz ki; “Sen bir bebeği altı pis diye, kirli beziyle çöpe atan bir anne görsen, ne yaparsın?” Veya: “Sen bebeğini bağrına bastığın gibi, çişli bezini de bağrına basar mısın?” Cevap bellidir. Dönüp desen ki: “İşte senin yaptığın da budur”, yine de anlamaz.
Ya da desen ki: “Sen karpuzu kabuğuyla mı yersin?” Veya: “Kabuğu var diye, karpuzu da çöpe mi atarsın?” Yahut da: “Sen pirinç çuvalının içinde birkaç taş görünce çuvalı çöpe mi boşaltırsın?” Veya: “Pirincin içinden çıkan taştan bir şey lazım gelmez deyip onları da pişirip yemeye mi kalkarsın?” Cevap bellidir. “Yaptığın budur” deseniz, yine de anlamaz.
Allah Rasulü sevmeyenlerinin şerrine karşı hassas olduğu kadar, sevenlerinin sevgiyi zehirlemelerine karşı da hassas olmuştur. Beklentisi nedir bilinmez, adamın biri, kavmin önderine yaklaşırken ona methiye dizme adetini, Rasulullah’a karşı da sürdürmek niyetindedir. Daha uzaktan, Rasulullah’ı “Ya hayra’l-beriyye!” (Ey yaratıkların en hayırlısı!) diye selamlar. Övgülerinin arkasını getirecektir ki, duruma Allah Rasulü el koyarak onu susturur: “O senin dediğin İbrahim idi”. Yine, “Beni Meryem oğlunu uçurdukları gibi uçurmayın. Ben yalnızca bir kulum. Benim için ‘Allah’ın kulu ve elçisi’ deyin!” uyarısında bulunurken de, benzer bir titizliği sergiler.
Bir insanı sevmeyenlerinin şerrinden korumak, sevenlerinin şerrinden korumaktan daha kolaydır. Sevmediğini bilir, dolayısıyla söylediğine değer vermezsin. Fakat ya seviyorsa, sevdiğini iddia ediyorsa, onun şerrinden sevileni nasıl koruyacaksınız? İşte zor olan bu.
Zehirli sevgi sevilene bir zarar vermez, seveni mahveder. Örnek mi istiyorsunuz? İşte Hıristiyanların Hz. İsa’ya sevgisi. Bu sevgi, zehirlidir. Bir peygamberi ilahlaştıran sevgi nasıl masum olur? Buna, “peygamberi peygambere rağmen sevmek” dense yeridir. Bir başka örnek de Hz. Ali’yi ilahlaştıran Şiiliğin aşırı unsurlarıdır.
Ölümünün 46. yıldönümünde merhum Üstad Said Nursi’yi nasıl ele almalı, nasıl anlamalı, nasıl anlatmalı?
Böylesine kafaların karışık, sınırların belirsiz, zihinlerin bulanık, ortamın puslu olduğu bir zamanda, bu suallere cevap vermek kolay değil. Bazen bilseniz de dile getiremezsiniz. “Galat-ı meşhur” sadece kelimelerde olmaz, kişilerin bilinmesinde de olur. İşte bu, durumların en kötüsüdür.
Eğer fırsat bulsaydım, arzu etseydim “Üç Üstad” diye bir eser kaleme alırdım. Fakat bunu yapmaya ne zamanım var, ne de gönlüm. Ama Üstad’ın şakirtlerinin ona böyle bir borcu bulunuyor. Bu borcu ödeyen biri çıkacak mı, göreceğiz. Üstad’ın kabrinin “ğayb”a karışmasını, onun samimiyetine Allah’ın verdiği bir ödül olarak görmek gerek. Şu zehirli ortama bakıldığında, aksi bir halde ne vahim şeyler yaşanacağını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Hz. İsa, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in kabirlerinin kayba karışması da, aynı sebep muvacehesinde değerlendirilebilir.
Nedir o “üç Üstad”?
Birincisi, sevmeyenlerin tasavvurundaki, insafsız eleştirilere, haksız ithamlara, dalalet ve tekfire kadar varan suçlamalara maruz bırakılan Said Nursi.
İkincisi, gözü kapalı hayranlarının tasavvurundaki, zehirli sevgiye, “şeyh uçmaz mürit uçurur” tarzı ilgiye, aşırı yüceltmeye, efsaneleştirmeye maruz bırakılan Said Nursi.
Üçüncüsü, imanı uğruna bedel ödemiş, “adam kıtlığı”nda adam doğurmuş, hiç yatmadığı için bazen yanılmış, çok iş yaptığı için her insan gibi hata da yapmış, ama yaptığı hatalar ortaya koyduğu mübarek mücadele karşısında Ağrı dağı yanında çakıl taşı kadar bile etmeyen Said Nursi.


Devam edeceğiz.
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

Üç Üstad (2)
« Yanıtla #28 : 28 Aralık 2009, 07:47:34 ÖS 19 »
Üç Üstad (2) 


27/03/2006 

 
 
Mustafa İslamoğlu 
 
 
Birincisi sevmeyenlerinin, ikincisi müfrit sevenlerinin tasavvurundaki Said Nursi idi. Üçüncüsünü ise, “eski” ve “yeni”siyle hayatını imanına şahit kılan Said Nursi oluşturuyordu.
Söz sevmek veya sevmemekten açılınca, söz bitiyor. Çünkü “sevgi” sorgulanamıyor. Ancak, sevmenin veya sevmemenin gerekçeleri sorgulanabiliyor. Bazen sevgimizde ölçüyü kaçırıyor, bazen de sevgisizliğimizde ölçüyü kaçırıyoruz.
Yüzyılımıza damgasını vurmuş isimlerden Ayetullah Humeyni’ye, yakınları, bir muhalifini şikâyet etmişler. “Efendim, o devrimimiz hakkında ileri geri konuşuyor, insanları kışkırtıyor” vs. demişler. Humeyni, “Olabilir” demiş, “Muhalefet etmek herkesin hakkıdır”. Bu kez en yakınlarından biri, “Ama o sizi sevmiyor” demiş. Ayetullah’ın verdiği cevap herkesin kulağına küpe olası cinsten:
“İmanın şartları arasında, beni herkes sevecek diye bir madde yok.”
Doğrudur da, sevmenin bir ölçüsü ve âdâbı olduğu gibi, sevmemenin de bir ölçüsü ve âdâbı vardır. Mesela birini sevmiyorsunuz diye onun hakkına tecavüz edemezsiniz. Onun izzet ve şerefiyle oynayamazsınız. Onun hakkında yalan, iftira, karalama, tahkir ve tezyife başvuramazsınız. Onu küçük düşüremezsiniz.
İmanın şartları arasında Merhum Üstadı sevme şartı yoktur elbette. Fakat Üstad da dahil, her müminin imanını sevmek müminliğin şanındandır. Efendimiz demiyor mu ki “Birbirinizi sevmedikçe kamil mümin olamazsınız, tam iman etmedikçe cenneti bulamazsınız” diye?
Sevmeyenler, Said Nursi’nin eserlerinin kaynağını açıklarken kullandığı şu gibi cümlelere takılırlar: “Nur risaleleri, ne şarkın malumatından ve ilimlerinden, ne de garbın felsefe ve bilimlerinden alınmamıştır. Belki semavî olan Kur’an’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.” Buna “yazdırıldı”, “söyletildi”, “..içinde izaha muhtaç yerler olmakla birlikte bir bütün halinde kusursuz ve noksansızdır”, “Kitab-ı Mübin’deki ayetlerin ayetleridir” gibi kapalı ve açık ibareler de eklenebilir.
Bu tür sözler, aslında yoruma açık sözlerdir. Bazı cümlelerin maksadını aştığı kabul edilse dahi, hüsn-i zan ile yaklaşan kimse bu sözleri, yine Üstadın şu tür sözleri ışığında anlamalıdır: “Sözlerdeki hakaik ve kemalat, benim değil Kur’an’ındır ve Kur’an’dan tereşşuh etmiştir.” Şahsen ben böyle anlamayı tercih ederim. Ömrünü küfür ve ilhad ile mücadeleye adamış bir âlim ve âbidden esirgenen bir hüsnü zan, kimin işine yarar ki?
Onun “Âyetu’l-Kubrâ” risalesinin adını Hz. Ali’nin koyduğunu söylemesi, Mehdi’nin geliş tarihini Tevbe 32’den yola çıkarak cifr yöntemiyle hesaplaması (I. Şua) vb. gibi cifr (veya “ebced”) yoluyla yaptığı yorumları değerlendirme de böyledir. Bu gibi şeyler tekfir ve tadlile mesnet olamazlar. Üstad kendisinin hatasız ve masum olduğunu söylemez ki. Bizzat kendisi risalelerin birçok yerinde hatalarını ve kusurlarını itiraf eder. Okurlarından, risalelerdeki güzelliği Kur’an’a, kusurları kendisine vermelerini ister.
Esasen, onu sevmeyen muhalif ve muarızlarının söylemlerini keskinleştiren unsurlardan biri de, kendisini Üstada nisbet eden müfrit taraftarların aşırı tavırlarıdır. Bazıları yine cifr yöntemiyle kalkıp onun adını 800 yıl önce vefat etmiş olan Şeyh Abdülkadir Geylani’nin şiirlerinde bulur. Edip Yüksel’in M. Kemal Paşa’nın hayatında bulduğu 19 Mucizesi ne kadar ciddi ise, bu da o kadar ciddi olabilir. O Mehdi’nin kendisinden sonra geleceğini söylemesine rağmen, kendisini ona nisbet edenler içinde Üstadı bire bir Mehdi-i Muntazar olarak gören guruplar vardır. Onun hayatına değil, kitaplarına talip olan çoktur. Onun eserleri, kimi zaman, bereketli hayatını saklamak için bir perde gibi kullanılabilmektedir.
Özetle, onun müfrit taraftarları tarafından ortaya konulan bu gibi aşırı örneklerin ona mal edilmesi, insaf ve vicdanla ne kadar bağdaşır?
Her büyüğün ardından, onu uçuran, mitleştiren, efsaneleştiren, hatta onun sırtından geçinen, onun mirasına konup onu tüketen, onu üreten bir balarısı olmak yerine onu tüketen bir sinek olmayı içine sindirenler çıkar. Bu her meşrepte, mektepte, çizgide bulunur. Ancak, bir değeri istismar edenlere bakarak o değeri gözden düşürmeye kalkmak, yalancı peygamberleri gerekçe göstererek Peygamberlik kurumu hakkında kıymet biçmeye kalkmak gibidir.
Üstadın samimiyetini Allah ödüllendirmiştir. Ardında bıraktığı mücadele ve müktesebat, bunun en büyük şahididir. Onun yaktığı meşale, elden ele, dilden dile, yürekten yüreğe geçerek ufukları tutmuştur.
O Meşrutiyet ilanında Selanik’te “ahrar” adına nutuk atarken de samimiydi, Volkan sayfalarında İttihatçı çetelere ateş püskürürken de… O, “Şeriat İsterük!” diye ortalığı birbirine katan Avcı Taburları’na nasihat ederken de samimiydi, Divan-ı Harb-i Örfi’de idamla yargılanırken de. Savaş yıllarında, siyaset kazanının kaynadığı Ankara’da; “Paşa, Paşa! Namaz kılmayan merduttur!..” diye celallenirken de samimiydi, Van’daki mağarada uzlete çekilirken de. “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” derken de samimiydi, Menderes’i desteklerken de…
 Kendini davasına adamış erlerin hayatı, savaş meydanına benzer. Barışta yapılınca cinayet olan, savaş meydanında kahramanlık olur. Tıpkı, onun İslâm Birliği meselesinde selefleri arasında saydığı Cemaleddin Afgani gibi, muhalefet ettiği Musa Carullah gibi, Mehmed Akif gibi. Bu yiğit insanlar “tutarlı” olma kaygısıyla değil, “yangından can kurtarma” kaygısıyla hareket etmişlerdir. Ruhu şad, mekanı cennet, taksiratı af olsun.
Yeryüzüne ezilenler varis olacak(Kasas;28/5)

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları
« Yanıtla #29 : 28 Aralık 2009, 09:41:14 ÖS 21 »
Tamam tamam itiraf ediyorum ...
Seviyorum bu adamın olaylara bakışını ...
Kimileri ! her ne kadar etliye sütlüye dokunmama refleksi olarak değerlendirsede .... ( kimi çık ortaya )
Bizim mahalleye olan bu bakış açısının gerekliliğine inanıyorum ...
Saol varol hocam ...
Ve sizde Sayın Siyahi ...

Selamlar ...
Not font kurbaa