Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları

  • 39 Cevap
  • 27711 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Mustafa İSLAMOĞLU Yazıları
« : 04 Nisan 2008, 10:34:56 ÖÖ 10 »
Hadesten ve necasetten taharet

İslam fıkhına göre namazın 12 farzı vardır. Altısı dışında, altısı içinde. Dışındakilere “şart”, içindekilere “rükün” denilir.

Şartlardan ilk ikisi şudur:
 
1. Hadesten taharet.

2. Necasetten taharet.


Hades “görünmeyen kirliliklerin tümünü” ihtiva eder. Bunlara manevi pislikler de denebilir. Esasen bu kirlilik hükmidir. Görünmese de insanın zihnini ve kalbini kirletir ve namaza manidir. Kelimenin kök manası “önceden olmadığı halde sonradan meydana gelmeyi” ifade eder. Kendi içinde hades-i ekber (büyük hades) hades-i asgar (küçük hades) diye ikiye ayrılır. Büyüğünden temizlenmek gusül abdestiyle, küçüğünden temizlenmek abdestle mümkündür. Kişi namaza ancak bundan sonra yaklaşabilir.

Necaset bellidir: Pislik. Bu görünen pislikleri ifade eder. Namazın şartlarından biri de görünen pisliklerden bedeni, elbiseyi, ibadet edilecek yeri temiz tutmaktır. Tahareti zaten biliyorsunuz. “Temizlik” demektir.

Bu memleketin iki anlamda da taharete ihtiyacı var.

Baksanıza memleketin haline! Durum tam da “Abdestsiz babana namaz mı dayanır?” durumları.

Memleketin ibadeti (memleketlerin ibadeti de mi olur demeyin) bir türlü kabul olmuyor. Sosyal problemlerini tam çözdü çözecek derken bir de bakıyorsunuz “abdestsiz” olduğu ortaya çıkıyor. Abdestsiz babana namaz dayanmadığı gibi, abdestsiz memleket sorun çözemiyor.

Tam “Siyaset artık kendi mecraına girdi, bundan böyle araba devrilmez” diyorsunuz. O da nesi! Birileri öyle bir yelleniyor ki, cemaatin de imamın da abdesti bozuluyor. Hep beraber “Abdestsiz babana namaz mı dayanır?” durumlarına yeniden dönülüyor.

Terör ve anarşinin önü tam alınır gibi oluyor. Millet-i sahil-i selamete çıkar gibi oluyor. Artık kanın gövdeyi götürmediği, akbabaların bayram etmediği günlere kavuştuk diye sevinecekken, bir de bakıyoruz birileri lağımları patlatmakla meşgul. Memleketin abdestini bozacaklar ya!

Enflasyon yüzde yüzlerden yüzde onların altına düşüyor. İhracat rekor üstüne rekor kırıyor. Faizler yüzde seksenlerden yüzde on küsürlü rakamlara düşüyor. Millet biraz nefes alıyor. Hayda! Birileri ortalığı öyle bir kirletiyor ki, temizleyene aşk olsun.

Anlaşıldı, bu böyle gitmeyecek.

Bu memleketin kökten bir taharet yapması lazım: Hem hadesten, hem necasetten; hem görünmeyen kirlerden, hem görünen kirlerden.

İT (İttihat ve Terakki) günlerinden önce başladı görevi temizlemek olanların kirletme işlemi. Siz deyin II. Mahmut “Mühendishane-i Askeri”yi açtığında, ben deyim Mustafa Reşid tekris törenine dahil olduğunda. Eşekçizade Hüseyin Avni Paşa, yanındaki çakallarla pehlivan padişah Sultan Abdülaziz'in iki bileğini de kestiğinde, adını “intihar” koymuşlardı. İntihar eden bir adam damarı kesilmiş eliyle öbür elini de kesebilirmiş gibi…

Ünlü Mithat Paşa'mız da bu cinayet şebekesinin parçasıydı. Hukuk adamıydı hesapta, cinayeti yargılayacaktı. Cinayeti işleyenler, cinayeti nasıl yargılasınlar?

31 Mart'ın çete işi bir darbe olduğu yeni anlaşılmış. Hadi canım sen de! Desenize “Biz yeni anladık” diye. Bunu zavallı Derviş Vahdeti o günlerde Volkan'ında yazdığı yazılarda bangır bangır bağırdı. Said Nursi Volkan'daki canhıraş yazılarında söyledi. Eşref Edip, Necip Fazıl ve daha birçok insan bu gerçeği söyleye söyleye dilinde tüy bitti. 31 Mart'ta (13 Nisan) Avcı Taburları'nı kullananlar, günümüzde darbe için başka “taburları” kullanıyor…

Rahmetli Menderes, Başbakanı olduğu memleketin İstihbarat teşkilatının Amerikan İstihbarat Teşkilatı'yla aynı binada, onun bir alt birimi gibi çalıştığını fark ettiğinde altı çoktan oyulmuştu. Milletten aldığı gücü, milleti daha fazla güçlendirmek için kullanmamasının bedelini canıyla ödedi.

Ondan sonra da sıkıysa Muavenet zırhlısını göz göre göre vuranlardan hesap sorun. Muavenet'in hesabını soramayanlar, millete “Niye benim dediğimi seçmedin” diye hesap soru-yorlar. Ondan sonra da “Bu topraklarda Osmanlı sonrasında adına devlet denilmeyi hak eden bir organizasyon gören var mı?” soruma bozuluyorlar. Gidin yatın be!

Çare milletin kendi kaderine sahip çıkması. Çare milletin daha da güçlendirilmesi ve gücünü ortaya ko-yacak mekanizmaların harekete geçi-rilmesi. Hükümet millete güvenmeli. Kendisi üzerinden millete karşı yapılan operasyona, kendisi de millet üzerinden var gücüyle karşı durmalı. Memleketin, siyasetin, ekonominin ve hepsinden öte huzurun kirletilmesine izin vermemeli. Mahkeme kadıya mülk değil. O makamlar birer emanettir. Emanete sadakat, millete sadakattir. Aksi ihanet olur.

Temizlenmenin tek yolu var: Millete güvenip onun gücünü aktif hale getirmek. Temizlenmenin başka yolu yok.

Önce taharet, sonra setr-i avret. Sıralama böyle.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
bu adam da değişti yada ben setri avreti anlayamadım :)

evetr evet kesin ben anlamadım..

teşk. ayşegülüM
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Desene İslamoğlunuda kaybettik ...
Eğer senesi dolmadan bu civarda-ortadoguda - bir hareketlilik olursa şaşma ...
O zaman gözlerini avretten sayıp örtmeye devam edersin ..
Selamlar ..
Not font kurbaa

*

pambuli

 :-\   kafam karıştı, anlamakta zorluk çekiyoruumm   ???

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Mustafa İSLAMOĞLU-Çoğulculuk ilahi bir kanundur
« Yanıtla #4 : 11 Nisan 2008, 11:43:13 ÖÖ 11 »
Çoğulculuk ilahi bir kanundur

Ben beni bildim bileli dini ilimlerle meşgulüm. Ben beni bildim bileli okuduğum metinlerde “müttefekun 'aleyh” (üzerinde söz birliği edilen) ibaresi kadar, hatta ondan da çok “muhtelefun fîh” (hakkında ihtilaf edilen) ibaresiyle karşılaşırım.
“Cumhur”un görüşü kadar, kaynaklarımız “şaz” görüşleri de naklederler. Bu konuda ne kadar da özgüven içindedirler, bir bilseniz.

Sahi şazzın şazzı görüşleri bile onca emek zahmet verip bize kadar niye getirirler? Kendilerinin hiç katılmadıkları, hatta hiç hazzetmedikleri bu görüşleri niye taşırlar? Madem katılmıyorsun, at toprağı üzerine be mübarek! Niye yüzyıllardır sırtındaki ilim heybesine koyar da taşırsın? Yoo! İlla da taşıyacak. Laf aramızda: iyi ki taşırlar…

Bazen “kâle-kîle”yi (dedi-denildi) küçük görürüz değil mi? Yok vallahi. O da bir nimet. Hele ki demiş-denilmiş. Hele ki bir konuda alimlerimiz kafa patlatıp, emek verip ter döküp farklı görüşlere varmış. Bu bazen delilin farklılığından, bazen aynı delilin farklı açılardan okunuşundan, bazen dildeki bir ihtilaftan, bazen anlayış, mekan, uygulama farklılıklarından kaynaklansa da, güzel…

Bunu hep, vahyin inşa ettiği akla verdiği kredi olarak görürüm. Hem de ne kredi!

Hükmümüzü hemen verelim: İslam ilim geleneğine mensup biri asla “tekçi” olamaz, “totaliter” bir söylem tutturamaz. Böyle bir söylem bu gelenekten kopuştur. Totaliter bir söylemi bizzat bu geleneğin kurucu öznesi olan vahiy reddeder.

Alın şu ayeti söylem açısından tahlil edin:

“Ve eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunan herkes top yekun iman ederdi, (fakat bunu dilemedi). Şimdi kalkıp da, sen mi onları iman edinceye kadar zorlayacaksın?” (10:99)

Böyle onlarca ayet var. Kur'an'ın muhatabını inşa ederken kullandığı üslup da en az bu kadar “totalitarizme” karşıt bir üslup. Bu sadece “iman” dışındaki tercihlere izin verme düzeyinde kalmaz. Hakkın tezahürü konusunda da aynı çoğulculuk görünür. Mesela “Davamız uğrunda var gücüyle çalışanları kendi yollarımıza yönelteceğiz” (30:69) der.

Vahiy varlık tasavvurumuzu inşa ederken alttan alta her bir ayetinde “varlığın çift kutupluluğu” yasasına açık ya da örtülü atıflar yapar.

Şöyle diyebilirim: akidede tevhid ne kadar temel bir hakikatse, mahlukatta kesret de öyledir. Her ne ki Yaratan'dır, o “tek”tir; her ne ki yaratılandır, o “çok”tur.

Adeta Halik'ın tekliğini anlamanın olmazsa olmazı, mahlukun çokluğunu anlamaktır. Elinizin altında Kur'an varsa Fatır (“varlık ağacını yetiştirmek için varlık tohumunu çatlatan” demektir) suresini açıp bir okuyun. Sure iman gibi küfrün de hep var olacağını söyler. Bu gece ve gündüzün, kara ve denizin, yer ve göğün varlığı kadar doğal ve gereklidir.

Varlıktaki bu zıtlığı (“Zıtların ihtişamını” mı deseydim?) kavramakta zorlanan akla vahiy harika bir misal verir: Allah gökten suyu indirmiş, kaynağı tek olan bu suyla renkleri, kokuları, tatları, şekilleri çok farklı bitkiler yaratmıştır (35:27). Arkasından gelen şu ayete ne demeli: “Allah'a kulları içinde yalnızca (bu farklılığın hikmetini) bilenler hakkıyla saygı duyarlar.” Kur'an baştan sona bu tür örneklerle dolu.

Aklı böyle inşa olmuş bir müminden nasıl “totaliter” bir duruş göstermesi beklenebilir ki! Bakıyorum, totaliter tipler hep vahyin inşa etmediği tipler. Vahyin inşa ettiği akıllar ister istermez çoğulcu olmak, ilahi rahmetin suyunda şifalı mantarın da zehirli mantarın da yetişeceğini, ilahi rahmet güneşinin altında kuzuların da kurtların da güneşleneceğini bilirler.

Kafamız attı mı basıyoruz kalayı. Sahte peygamber İbn Habib'e sahabenin “kafir”, “müşrik”, “mürted” adını değil de “müseylime” adını layık görmesinde bir incelik yok mu? Müslüman değil, “Müslümancık”. Bu ne incelik yahu!

“Çoğulcu” bir geleneğin ürünü olan İslam fıkhı “çift değerli” değil “çok değerli” bir sistemdir. Onu “çift değerliliğe” indirgemek, Yahudi fıkhına indirgemektir: Farz ve haram…

Değil, İslam fıkhı bundan fazlasıdır. Şu değerler skalasına baksanıza: 1) Farz: a) Farz-ı ayn, b) farz-ı kifaye. 2) Vacip. 3) Sünnet: a) müekked sünnet, b) müekked olmayan sünnet; 4) Müstehab. 5) Mubah. 6) Müfsit. 7) Mekruh: a) tenzihen mekruh, b) tahrimen mekruh. 8) Haram: a) haram li-aynihi, b) haram li-ğayrihi.

Kaynaklar da öyle. Başta ana kaynak Kur'an. Gerisi ondan çıkan ve hepsi de onun onayına muhtaç olan sünnet, icma, kıyas, maslahat, istihsan, ıstıslah, mesalih-i mürsele, örf-i ma'ruf, öncekilerin şeriatı, sedd-i zeri'a…

Hoşgörü mü dediniz?

Hoşgörü önce insanın temelinde olacak. Totaliter bir temelden hoşgörü tezahür etmez. Müslümanlar Tevhid akidesine titredikleri kadar, varlığın kesretine de titremeliler.

İstanbul'un fethi sırasında, sivillerin üzerine düşen güllelerin ardından yükselen vaveylayı duyunca, doğum sancısı çeken bir ana gibi “Vah gavurcuklarım! Vah gavurcuklarım!” diye dokuz doğuran alim-arif kimdi?
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Mustafa İSLAMOĞLU-YeniŞafak-Hz. Peygamber ve yapıcı muhalefet-18.04.2008
« Yanıtla #5 : 18 Nisan 2008, 12:07:29 ÖS 12 »


Hz. Peygamber ve yapıcı muhalefet 
 
 
Peygamber ve muhalefet…İlk bakışta birbirine zıt iki kavram gibi duruyor. Eğer “muhalefetten” kasıt peygamberin misyonuna, getirdiği ilahi mesaja ve o mesajdan çıkardığı hükümlere muhalefet ise, muhalefetin peygamberlikle zıt köşelerde olduğu doğru.

Zaten bu sayılan hususlarda bir peygambere muhalefet eden Allah'a muhalefet etmiş olur. Zira elçiye zeval olmaz. Elçi'ye muhalefet elçiyi gönderene muhalefettir. Adı “teslimiyet” olan bir dinin buna izin vermesi de beklenemez.

Fakat “muhalefet” ile “yapıcı muhalefet” kastediliyorsa, o başka.

Hz. Peygamber'in kişisel içtihatları söz konusu olduğunda, onun kutlu arkadaşları hiç muhalefet ederler miydi?

Bu önemli soruya “evet” cevabı verecek olursak, bu kez de karşımıza bir o kadar önemli ikinci soru çıkıyor: Hz. Peygamber'in görüşünün kişisel içtihat mı yoksa vahiy mi olduğunu nasıl ayırt ederlerdi?

Nur suresinin 62. ayeti, bizce işte bu suale cevap veriyor:

“Gerçek mü'minler, ancak Allah ve Rasulüne yürekten inanıp güvenenler; ve cemaatle ilgili bir mesele görüşüldüğünde ondan izin istemeden farklı bir görüş geliştirmeyenlerdir. Elbet senden izin alan kimseler var ya; işte Allah ve Rasulüne yürekten inanıp güvenen kimseler onlardır. Artık sen de önemli işlerinde izin istedikleri zaman, içlerinden uygun gördüğün kimselere istediği izni ver; onlar için de Allah'tan bağışlanma dile: Çünkü Allah limitsiz bağışlar, sınırsız mağfiret eder.”

Ayetteki “lem yezhebû hattâ yeste'zinûhu” ibaresine, klasik tefsir genellikle “izin istemeden toplantıdan ayrılıp gitmezler” manası vermiş. Bu takdirde ayetin bize söyleyeceği pek bir şey yok.

Fakat “zehebe” fiilinin sadece mekansal anlamda “bir yeri terk etti” anlamına değil “mezhep”den de anlaşılacağı gibi “bir görüşe vardı” anlamına da geldiği bilindiğinde, ayet canlanıyor ve tüm zamanlara hitap etmeye başlıyor. “Hatta” edatıyla birlikte düşünüldüğünde anlamın “bir görüşten ayrılıp bir başka görüşe varmak” olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.

Durumu özetleyelim: İslam cemaatiyle ilgili sosyal meselelere ilişkin hayati kararlar alınıyor: Savaş ve barış kararları, anlaşma ve sözleşmeler, güvenlik ve vatandaşlık hak ve sorumlulukları… Karar alma mekanizmasının başında Hz. Peygamber bulunuyor. O hem bir peygamber, hem insan. Hem risalet misyonu var, hem devlet başkanı. Hem vahiyden besleniyor, hem bilgi, tecrübe ve birikiminden.

Tecrübe ve birikiminden yola çıkarak vardığı sonuçlarda bazen isabet ediyor, bazen edemiyor. Edemediği durumları görünce bunu tereddütsüz kabul ediyor. Hamile annelerin çocuk emzirmesini önce emen bebeğe zarar verir gerekçesiyle yasaklayıp, bunun böyle olmadığını tecrübeyle öğrenince yasağı kaldırması gibi. Yine hurma aşılamayı ağaçlara zarar verir endişesiyle yasaklayıp, aksine meyveyi cinsleştirdiğini görünce serbest kılması gibi.

Onun vahiyden değil de bilgi, birikim ve tecrübesinden yola çıkarak vardığı sonuçlara muhalif görüş beyan edenler olmuş mu, olmuşsa hangi usul ve üslupla olmuş?

Evet, olmuş. Mesela Bedir savaşında olmuş. Hz. Peygamber İslam ordusu için bir savaş alanı tesbit etmiş. Orduda bulunan Hubâb b. Münzir bu seçimin isabetsiz olduğunu düşünmüş. Muhalif bir görüş beyan etmek için tam da ayette dile gelen nezaketli üslupla sormuş:

“-Ya Rasulallah! Bu mevziyi seçmeniz vahyin emri mi, yoksa sizin kendi düşünceniz mi?”

Bu soruda üç şey gizli:

1) Vahye itaatte zerrece kusur yok.

2) Allah Rasulü'ne nezaket ve saygıda titizlik var.

3) Doğru bildiğini söyleme hususunda özgüven ve akla hürmet var.


Sonuçta bunun bir vahiy değil içtihat olduğu ortaya çıkıyor. Muhalif görüş geliştiren, görüşünün daha isabetli olduğunu isbat edince, Hz. Peygamber bunu mesele yapmadan kendi görüşünü terk etmekte zerrece tereddüt etmiyor. Sonuç malum.

Aynı şey Berire isimli bir gelinin kocasından boşanmak istemesi üzerine gerçekleşiyor. Eşini kendisine dönmesi için ikna etmesini isteyen kocayı kıramayan Allah Rasulü Berire'ye ricada bulununca, genç kadın vahyin inşa bir akılla şu soruyu soruyor:

“-Ya Rasullah! Kocama dönme ricasının arkasında vahiy mi var, yoksa ona şefaatçi mi çıkıyorsun?”

Berire, Rasulullah'ın bu talebinde vahyin değil ayrılmak istediği kocasının ricasının rol oynadığını öğrenince, “Ben kararımı verdim ya Rasulallah!” diyor ve Allah Rasulü'nün mukabelesi ise, sadece genç kadının ardından şefkatli bir tebessüm oluyor.

Sözün özü: Vahye hakkı olan itaati gösteren şahsiyetler, akla hak ettiği hürmeti de gösterirler. Aklının sınırlarını vahye çizdirmeyen bireyler ise, içgüdülerine vahiy muamelesi yaparlar.


 

*

vuslatsevdası

Rahmân'ın merhametten mahrum kulları..
« Yanıtla #6 : 02 Mayıs 2008, 11:03:47 ÖÖ 11 »
    Rahmân'ın merhametten mahrum kulları..

Neden sahabenin sahte bir peygambere bile gösterdiği hoşgörüyü müslümanım diyen insanlara gösteremiyoruz? Sami Hocaoğlu'nun yazısı...

Allah'ın Kahhâr ismi de vardır, Cebbâr ismi de. O her durumda iradesini yürütür, kahredilmeyi hak edeni cezalandırmada üstüne yoktur. Fakat -tabir caizse- kartvizitinin başına Kahhar ve Cebbar yazmamıştır. Ya ne yazmıştır? Rahmân ve Rahîm.

Rahmân “safat-ı müşebbehe”dir. Rahmeti Allah'ın zatına nisbet eder. Sadece özneye işaret eder. O öznenin nesnesine ilişkin hiçbir şey söylemez. Öznenin merhametle dolup taştığını söyler. Öznedeki bu merhametin asli ve zati olduğunu söyler. Özneden sadır olan her bir işin özünde bu vasfın bulunduğunu söyler. Yani O'nun bizzat merhametli olduğunu ifade eder. Zati sıfatlar, öznenin zatından nesnenin cevherine tecelli eder. Bu tecelli “ontolojik” bir hakikat olur; tıpkı “kadın rahmi” gibi. İşbu yüzden Allah Rasulü “İnne'r-Rahme şecnetun mine'r-Rahman: Anne rahmi Rahman'dan bir daldır” buyurmuştur.

Rahîm mübalağa ile ism-i faildir. Özneye bir eylem fiil formuyla nisbet edilirse, onun o fiili bazen yapıp bazen yapmadığına, bazen terk edip bazen terk etmediğine delalet eder. Fakat bir özneye fiil ism-i fail formuyla nisbet edilirse, o öznenin o fiili sürekli yaptığına, hatta “meslek” edindiğine delalet eder. Rahîm ismi, “merhamet Allah'ın mesleğidir” vurgusunu içerir. Kufe dil okulu “İsm-i fail süren fiildir” der. Doğrudur. Allah'ın Rahîm olması, rahmetinin sürekli, bitimsiz, kesintisiz olduğunu gösterir. Rahîm sırf bir ism-i fail değil, bir mübalağa veznidir. Bu durumda Rahman Rahîm ile birlikte şu manaya gelir: O zatında merhametle dolup taşan, işinde merhametle dolup taşan. Özünde merhametin sonsuz kaynağı, işinde merhametin sonsuz faili…

“Ahlak” kelimesi lafzi manasıyla Allah için kullanılamaz. Çünkü ahlak yaratılmış olmakla alakalı bir şeydir. Ahlak, yaratılış amacına (mâ hulika leh) uygun davranmaktır. Ahlak yaratılışla (hilkat) ilgilidir. Dolayısıyla yaratılmışlar için kullanılır. “Allah'ın ahlakıyla ahlaklanın” türünden sözler Allah için hakiki manada kullanılamazlar. Olsa olsa mecazi manada kullanılabilirler. Tıpkı “göz”, “el”, “taht” gibi. Gazzali Allah'ın güzel isimlerine ilişkin yazdığı el-Maksadu'l-Esna'sında bu sözü hadis diye nakletse de hadis değildir. Fakat derin hikmetlerle doludur.

Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak, o ünlü Buhari hadisinde geçtiği gibi “Allah'ın güzel esmasını ihsa etmek” demektir. Yani ilahi esmanın insan üzerindeki yansımalarının görünmesidir. Eğer insan Allah'ı tanısa ve anlasaydı, kendi kartvizitinin başına da Rahman ve Rahim olandan yansıyan bir şefkat ve merhamet yansırdı.

Eğer bu şefkat ve merhamet yansımamışsa, bu nasıl Müslümanlıktır, bu kime Müslümanlıktır? Müslüman olmak, Allah'a kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Kayıtsız şartsız teslim olduğunuzu iddia ettiğiniz Allah zatını sonsuz şefkat ve merhametin kaynağı olarak tanıtacak, fakat O'na kayıtsız şartsız teslim olduğunu söyleyen bir Müslüman'a O'nun sonsuz şefkat ve merhametinden bir pay yansımayacak… Şefkat ve merhameti din kardeşlerinden dahi esirgeyecek. Bu hastalıklı bir tavırdır. Okurum şu satırlarında yerden göğe haklıdır:

“Hocam, çevremde farklı islami hassasiyetleri ön plana çıkaran değişik gruplardan samimi Müslüman kardeşlerim var. Ve ben inanıyorum ki, hepsi de oldukça samimi. Fakat hiç durmadan birbirlerini dışlayarak, hatta ve hatta ötekileştirerek, aralarını fiziksel olmasa da psikolojik olarak inanılmaz ayrılıklara gebe hale getiriyorlar. Bu şu anda benim İslam ümmetinde gördüğüm ve üzülerek izlediğim beni ve benim gibi düşünen pek çok müslümanı oldukça rahatsız ettiğini düşündüğüm bir konu.

Sizin bir sohbetinizde bahsettiğiniz, neden şeytanın ötekileştirme için en uygun bir varlık olduğunu ve de eğer böyle yapmaz isek insanların birbirlerini ötekileştireceğini (siz gerçi ehli kitabın müslümanları ötekileştirdiğini söylemiştiniz) belirterek çok müthiş bir tespitte bulunmuştunuz.

Neden hocam ihtilaflarımızı bir kenara bırakarak ittifaklarda birleşemiyoruz? Neden sahabenin sahte bir peygambere bile gösterdiği hoşgörüyü müslümanım diyen insanlara gösteremiyoruz? Neden kendi düşünce sınıfımız dışındaki insanları farklı fıkhi kavramlar ile niteliyoruz? Neden… neden…

Acaba diyorum onlar mı haklı? Yoksa benim bu ittifaklarda birleşmiş, ihtilaflarını da zaman içinde belirli bir konsensüs içerisinde çözmeye çalışan ve de çözen tek yumruk haline gelmiş islam ümmeti hayalim bir ütopya mıdır?”

Ütopyalar “düş ülke”lerdir sevgili okurum. Yani, “yok ülke, olmayan ülke”. Oysa İslam ümmetinin tarihi, bu arzunuzun gerçekleştiği yüzyılların tanığıdır. Sosyolojik bir kuraldır: bir kez gerçekleşen bir daha gerçekleşir. Eğer gerçekleşmiyorsa, bunun müsebbibi bizleriz. Kendi adını Müslüman koyan bizler. Yani, Allah'a kayıtsız şartsız teslim olduğunu söyleyenler.

Allah'ın sonsuz şefkat ve merhamet pınarından bir yudum içmeyip de kendini O'na tam teslim olmuş sayanların yüreklerinde kardeşlerine dahi yer yoksa, Allah size neden yardım etsin?

Son söz: Sizin kendi imanınız için ne dediğinizin hiçbir önemi yok. Önemli olan Allah'ın sizin imanınız için ne dediğidir.

 
Sami Hocaoğlu

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU-YeniŞafak Makaleleri
« Yanıtla #7 : 03 Mayıs 2008, 03:19:01 ÖÖ 03 »
Yok Hocam Hem vallahi hem billahi ütopya degil ...
Selamlar ..
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Mustafa İSLAMOĞLU-YeniŞafak Makaleleri-Affınıza mağruren...
« Yanıtla #8 : 09 Mayıs 2008, 02:30:34 ÖS 14 »


Affınıza mağruren...

Yeni Şafak çiçeği burnunda bir gazeteydi. Bir ikisi istisna, bugünkü yazar kadrosu o gün henüz yazmıyordu. O günkü patron Mahmut Bey yazmam için talepte bulunmuş, bu talebine de kolay kolay “hayır” diyemeyeceğim iki eskimez kardeşimi aracı kılmıştı. Üzerinden 12 yıl geçmiş olsa da, bugün gibi hatırlıyorum Hakan Albayrak ve Yusuf Ziya Cömert beylerin bu talebi iletmek için gelişlerini.

Yeni Şafak'ta yazma maceram böyle başladı. Köşe yazarlığım Yeni Şafak'tan çok önceki yıllara uzanıyor. İlk amatör köşe yazımın üzerinden 28 yıl, ilk profesyonel köşe yazımın üzerinden 16 yıl geçmiş.

Yazarlık kimisi için bir ekmek kapısı, kimisi için bir meslek, kimisi için bir zevk, kimisi için bir hobi, kimisi için bir dava, kimisi için bir aşk olabilir. Daha başka bazıları için bunların birkaçı, hepsi ya da hiçbiri de olabilir.

Benim için hep “sorumluluk” oldu yazı yazmak. Yunus ne güzel demiş: “Ya söylemeyim de ben öleyim mi?” İnsanın bazen “Bunu söylemezsem ölürüm” diyeceği durumlar olur. Gariptir ama bazı hakikatler vardır ki, insan onu söylemese de ölür, söylese de… Söylerse neden öleceği malum, peki, söylemezse neden ölür? Neden olacak, sorumluluk yüzünden.

Bilen bilir, bu yüzden kolay yazamam ben. Kolay yazanlara hep gıptayla bakmışımdır. Elbet bu tavrımın derinlerde yatan sebepleri var. Bazılarına garip gelebilir, ama bendeniz kelimelerin melekleri olduğunu düşünürüm. Dolayısıyla kelimelerin sahipsiz olmadıklarına inanırım. Onları nerede, nasıl ve niçin kullandığımızdan hesap vereceğimize inanırım.

Bu düşüncem beni, on yıldır üzerinde çalıştığım gerekçeli Kur'an mealini hazırlarken de terk etmedi. Kaynak dilin imkânlarını hedef dile yol kazasına uğratmadan taşıma kaygısıyla çeviri yaparken, önüme “nadir kelimeler” sorunu çıktı. Çeviride eşdeğerlilik gereği, nadir kelimelere nadir karşılıklar kuralına göre hareket etmeyi kendime bir yöntem olarak benimsedim.

Fakat bunun arkasında yatan asıl sebebi Allah biliyor. O da kelimelere canlı muamelesi yapmamdı. Kendi kendime şöyle dedim: Eğer kelimelere sorsaydık “Senin en büyük hayalin nedir, seni nerede kullanmamızı isterdin?” diye, bana öyle geliyor ki tüm kelimeler “En büyük hayalim gök sofrası olan ilahi vahyi Allah'tan insanlara taşıyan bir kap olmak” derlerdi. Dile gelseler, eminim böyle söylerlerdi.

Sözü uzatmadan yıllar yılı beraber olduğum siz değerli okurlarıma maruzatımı arz edeyim: Affınıza mağruren sizden izin istiyorum.

Bunun kısa vadeli gerekçesi, mealimin çok yoğun mesai isteyen hazırlıklarından başımı kaldıramamam. Doğrusu bu, insanın belini iki büklüm eden bir sorumluluk. Kaç kere pes edip yeniden döndüğümü ben bilirim. Eğer Kur'an'ın altın zincirinde mütevazı bir demirden halka olma arzusu benliğimi bu denli sarmasaydı, bu işten çoktan vazgeçmiştim.

Uzun vadeli gerekçesi, hummalı bir çalışma içinde olduğumuz “Kur'ânî Hayat” adlı bir dergi hazırlığı. Bu vesileyle duyurmuş olayım ki, bundan böyle yazma sorumluluğumu kısa değil daha uzun periyotlarla bu dergide yerine getirmeye çalışacağım.

Âlemlere rahmet olan “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz!” diyor. Biz yazar olduğumuzu sanıyoruz. Ama asıl yazar Âlemlerin Rabbi. O hem varlığı yazıyor, hem yokluğu yazıyor. O, hem âlemleri yazıyor, hem âlemlere yazıyor. Âlemlerin kanununu da O yazıyor, iradenin kanununu da O yazıyor. Ve O'nun verdiği iradeyle sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi de yine O yazıyor.

Sürç-i lisan etmişizdir mutlaka. Bu köşenin sadık okurlarından helallik diliyorum. Yeni Şafak'a “Türkiye'nin birikimi” olarak çıktığı yolda, özellikle de içinden geçtiğimiz hassas ve tehlikeli zamanda istikamet üzre nice yıllar diliyorum. Bugüne kadar sözün gücünü, gücün sözüne ve sözcülerine karşı savundu. Bundan böyle de savunması için duacı olacağım.

Son söz baki'nin:

Âvâzeni bu cihanda Davud gibi sal

Bâki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş!

Affınıza mağruren efendim…

*

SuVaRi

Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU-YeniŞafak Makaleleri-Affınıza mağruren...
« Yanıtla #9 : 09 Mayıs 2008, 03:47:32 ÖS 15 »

 “Kur'ânî Hayat” adlı bir dergi hazırlığı. 

en kısa zamanda inş..
tşkler ayşecik.. :)

Ynt: Mustafa İSLAMOĞLU-YeniŞafak Makaleleri
« Yanıtla #10 : 09 Mayıs 2008, 04:29:39 ÖS 16 »
İslamoğlu mealini tamamlamak üzereydi diye biliyordum ama bitmemiş demek ki...
Allah kalemine kuvvet versin...Bekleyelim inş...

*

BaD-ı SaBa

Kudüs Sancaktır
« Yanıtla #11 : 11 Mayıs 2008, 10:33:19 ÖS 22 »
Kudüs Sancaktır
 
 Her Müslüman’ın gönlünde bir Kudüs hasreti yatar. Gönlünde Kudüs hasreti yatmayan bir Müslüman’ın yüreği işgale uğramış demektir.

Kudüs Müslümanlar için sancaktır. Kudüs düşerse Müslümanların sancağı düşer. Tersi de geçerli: Kudüs’ü kaldıran, Müslümanların onurunu kaldırmıştır. Kim olursa olsun, o büyük ailemizin doğal lideridir.

Müslümanların yeryüzünde egemen güç olup olmadığının en belirgin göstergesidir Kudüs. Kudüs’e bakın, eğer esirse, bilin ki Müslümanlar o günün dünyasında esirdirler. Eğer Kudüs özgürse, o zaman Müslümanların da özgür olduğuna karar verebilirsiniz.

İslam, en geniş manada Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adıdır. Bir başka ifadeyle, İslam insanlığın değişmez değerlerinin öbür adıdır. Tüm peygamberler İslam’ın peygamberidir. Bu anlamda Kudüs dört dörtlük bir “İslam şehri”dir. Hz. İbrahim’in, Hz. İshak’ın, Hz. Yakub’un ve daha birçok İslam peygamberinin ayak izini taşıyan mübarek Filistin coğrafyasının atan kalbidir Kudüs.

İslam’ın peygamberleri olan Hz. Davud ve Hz. Süleyman şehre damgasını vurdu. Tarih boyunca Firavunlar, Nemrutlar ve onların izini sürdüren zalim ve tağutların anıt yapıları, Allah’a karşı küstahça böbürlenmelerini ele verir. Tağutlar anıt yapılarını en yüksek tepelere yaparlar. Tağutların mütehakkim edaları yapılarına yansır.

Tevhid ve adalet ehli peygamberlerin yapılarıyla, tağutların yapıları arasındaki fark zihniyet farkıdır. Hz. İbrahim’in Kâbe’sinin vadinin en dibinde, çukur bir yerde olması boşuna değildir. Kâbe mimarisinin verdiği mesaj, insanın Allah’a şükürden bile aciz olduğunun mesajıdır. Kudüs’ün kalbi olan Mabed’in verdiği mesaj da aynıdır. İki “melik peygamber” eliyle yapıldığı halde “Ben insan eseriyim” diye haykırır. İkisi de kulları kula kul etmek için değil, kulları Allah’a kulluğa çağırmak için yapılmışlardır.

Kudüs sancağı tarihte iki kez düşer. Birinci düşüş Kadim Haçlı Seferleri sırasında vuku bulur. 1099-1187 arasında bu esaret 88 yıl sürer. Hicretin 17. yılında Kudüs’ün anahtarları, Patrik Sophronios (Soferonius) tarafından Hz. Ömer’e teslim edilirken bir devir-teslim belgesi hazırlanır. Hz. Ömer’in hilafet mührüyle tasdik ettiği bu belgede komutan sahabilerden Halid b. Velid, Amr b. As, Ebu Ubeyde b. El-Cerrah’ın imzaları da şahit olarak yer alır. Bu belgede yazılı şartların başında şehrin oralı olmayan Yahudilerin yerleşimine açılmama şartı da vardır.

Kudüs sancağının düştüğü dönem, büyük ailemizin tarihinde tam anlamıyla bir “fetret dönemi”dir. Haçla seferleri fetret döneminin sebebi değil, sonucu idi. Müslümanlar fetrete girdiği için Haçlılar savaş açabildi, Haçlılar savaş açtığı için Müslümanlar fetret dönemine girmedi. Müslümanların fetret dönemine girmelerinin sebeplerinin başında taklit, tefrika ve taassup gelir.

Büyük İslam komutanı Selahaddin Eyyubi eliyle Kudüs’ün yeniden fethi, Müslümanların fetretine son vermiştir. Eminim ki, Kudüs’ün yeniden fethi İstanbul’un fethinin habercisi olmuştur. Kudüs fethedilmeden İstanbul fethedilemezdi. Kudüs ile İstanbul arasında dün de kader bağı vardı, bugün de. Onun için Kudüs esir düşerse İstanbul kan ağlar. Bunu görmek için İstanbul’un yüzüne değil yüreğine bakmak şart.

40 yıl önce gerçekleşen Kudüs’ün ikinci düşüşü, Yeni-Haçlılar tarafından İslam coğrafyasının bağrına saplanan İsrail hançeri eliyle gerçekleşir. Yeni Haçlı Seferlerini eskilerinden ayıran tek fark, yenisinde İslam’a karşı savaşta Yahudilere de rol verilmiş olmasıdır.

Evet, Kudüs sancağının ikinci düşüşü kesinlikle Yeni Haçlı Seferidir ve Müslümanların da “ikinci fetret dönemi”dir. İngiliz ordusu, gönüllü Yahudi taburlarının da eşlik ettiği birliklerle Kudüs’e girdiğinde (1917), çanlar sadece 1. Cihan harbinde Alman-Osmanlı cephesine karşı ittifak eden ülkelerin başkentlerinde çalmakla kalmamış, Haçlı dayanışmasının göstergesi olarak, Osmanlı müttefiki Viyana’da da çalmıştı.

İsterseniz bu resme, İngiliz General Alenby’nin şu küstahlığını da ekleyebilirsiniz: İngiliz işgal ordusu Şam’a girer. Generalin ilk olarak Selahaddin’in mezarına varır. General bir yandan mezarı tekmelerken, bir yandan da şöyle söylemektedir:

“İşte döndük ey Selahaddin!”

Bunu diyebilmek için, tam 8 asır Kudüs rüyası görmüş olmaları gerekir.

Şimdi kalkıp Alenby’nin yerli taşeronları, hepi topu bir insan ömrü kadarcık varlıklarıyla rüyalarımıza ipotek koyacaklar, öyle mi? Ve bize bu uzun süren fetreti, başımıza konmuş “devlet kuşu” diye yutturacaklar? “Aman kıpırdamayın, sonra kuş uçar!” numarası çekecekler?

Hadi canım sen de!..

Kudüs sevdası, Kur’an durdukça sürecektir.
 
MuSTaFa iSLaMoĞLu....

*

BaD-ı SaBa

Ey kavm, Peygamberlerini taşlayan İsrailoğulları'nı hatırlatıyorsun!
« Yanıtla #12 : 16 Temmuz 2008, 09:18:36 ÖS 21 »
Ey kavm, Peygamberlerini taşlayan İsrailoğulları'nı hatırlatıyorsun!


Ey kavm! şu halinle, tıpkı İsrailoğulları'na benziyorsun.


Düşmanının putlarına tapıyorsun. İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa, Tur'a, Rabb'inin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musunuz? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un.

Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey Kavm! İçindeki iyiliği
taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Sizi aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için seğirtiyorsunuz. "Yangın var!" diye, isterik naralar atanların ardınca gidiyorsun.

Ey Kavm! Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ve kendine ihanet ediyorsun. Soğanı, sarmısağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, cedlerinin ardınca gidiyorsun; ölülerini kutsuyor, fakat dirilerini öldürüyorsun.

İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun" Ey Kavm! Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Akçaya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni akça ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun; zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun; değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.

Ey Kavm! Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor,  Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "zavallı", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından röntgenleyecekmiş gibi duruyorsun. Jean Dark'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle Ey Kavm, içinde kaç Mata Hari besliyorsun?

Nuh Kavmi'ni unutma!

Sodom'u unutma!

Ad Kavmi'ni, Semud Kavmi'ni unutma Ey Kavm!

Kulun gücünün bittiği yerde

"Allah" dedik biz; "Allah'ın var neye muhtaçsın, Allah'ın yok neyin var!" dedik. Allah derken, "anlam" dediğimizin farkındaydık. Onun için "Allahsızlığı anlamsızlık" bildik. Allah demekle, hayatımızın sadece sevinçlerine değil, acılarına da anlam kattık. Acılarımız dahi anlam kazandı. Istırabımızdan "umut" damıttık, derdimizden "merhem" yaptık, acımıza "aşık" olduk; aşkımız acımıza, acımız aşkımıza dönüştü.

Bildik ve inandık ki, "kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlardı". Onun için, yürek tarlasına acı ektik. Ta yürekten "Meta nasrullah: Yardımın ne zaman?" demeden, O'nun karşısında acziyetinizi ve muhtaçlığınızı  kabullenmeden, acıyı yüreğinizin sarnıcından imbik imbik damıtmadan, devranın dönmeyeceğini öğrendik.

İmanın en büyük imkan olduğunu, kalbimiz kederden kaburgalarımızı zorladığında, gece yarılarında doğum sancısından beter sancılara durduğunda bir kez daha anladık. Duaya davet edildiğimiz kapının davetine uyduk ve dualara durduk. Bildik ki, davete icabet edenin davetine icabet edilir: Biz de O'nu davet ettik.

Kimimiz zarfına adresi doğru yazdı fakat içini doldurmadan boş zarf  attı, kimimiz içini doldurup pulunu unuttu, kimimiz verdiği adreste bulunmadı, kimimiz hiç adres veremedi ve kimimiz de yalan ve yanlış adres verdi.

Davetiyesinde hiç eksiği bulunmayanlarımızın ise bir kusuru vardı: Konuğuna sunacak som ve bütün bir yürek bulamamak. Korku putlarına, umut putlarına, sevgi putlarına ardiyelik yapan, antik Atina'nın tanrılar mahzenine dönmüş Panteon'undan beter bir yüreğe sahip olmak.

İşte bunun için davet edemedik. Ettikse, davetimiz kabul görmedi. Gücümüzün müntehasına dayanmadan, elden geleni yapmadan ettik; bitmeden "bittik!" dedik. Eğer gerçekten bitseydik ve "bittik!" deseydik, "Dayan, yettim!" diyen mutlaka olacaktı.

Hz. Peygamber'in Taif dönüşü gerçekten bittiği ve "bittim!" dediği gün, tarihin bahtı değişmiş, davetiyesi adresine ulaşmış ve "Yettim!" cevabı gelmişti. O, Taif dönüşü, yeryüzünün olanca genişliğine rağmen kendisine dar geldiği ve kavminin varlığını ortadan kaldırmak için fırsat kolladığı kritik bir anda, Yüce Dergah'a şu davetiyeyi göndermişti:




Allah'ım!

Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum.

Gücümün azaldığını,

İnsanların gözünde küçük düştüğümü sana şikayet ediyorum.

Ey Merhametlilerin en Merhametlisi!

Sensin mustaz'afların Rabb'i

Sensin benim Rabb'im!

Beni kimlerin eline bıraktın?

Bana gaddarlık yapan ötekilerin eline mi?

Yoksa, davamı ipotek edecek bir düşmana mı?

Eğer sen bana gücenmedinse,

Kesinlikle bunlara aldırmıyorum.

Lakin yardımın beni rahatlatacaktır.

Senin nuruna sığınırım;

karanlıkları aydınlatan nuruna,

dünya ve ahiretimi aydınlatacak nuruna...

Gelecek gazabın, bana ulaşabilecek öfkenden

kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum.

İşte Sana sığınıyor ve aldırmıyorum; yeter ki razı ol.

Güç ve kuvvet Sendendir,

yalnız Senden


Mustafa İSLAMOĞLU

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Bu Ümmetin En Büyük Problemi, 'Anlama Problemi'dir
« Yanıtla #13 : 26 Eylül 2008, 11:13:11 ÖS 23 »
Bu Ümmetin En Büyük Problemi, 'Anlama Problemi'dir



Burhaneddin Rabbani hükümeti döneminde, bir Afgan resmi heyetiyle bir toplantıda beraberdik. Heyetteki Savunma Bakan Yardımcısı, iç savaşın hepimizin gözlerini yuvalarından fırlatan bilânçosunu sunuyordu. Bakan Yardımcısı’na dedim ki: “Eğer Ruslarla savaş ile Müslüman gruplar arası iç savaşta katledilen insan sayısını karşılaştırırsanız, hangisi daha yıkıcı ve büyük?” Titrek bir ses tonuyla, “İkincisi!” demekte tereddüt etmedi. Hemen arkasından şu soruyu sordum: “Peki, 7000 haneyi içindekilerin tepesine yıkıp binlerce Müslümanın katline sebep olduğunu söylediğiniz bu Müslümanlar, bu davranışlarını hangi İslâmi gerekçeye dayandırıyorlar?” Muhatabım, “Biz Müslüman öldürmüyoruz ki, diyorlar!” dedi.


Aynı mantığı, dünyanın değişik yerlerinde değişik mezhep, meşrep, grup ve kliklerine mensup Müslümanlarda, farklı biçimlerde müşahede ettim. “Peçeyi, Kur’an farz kılmıştır!” diyen Pakistanlı bir alime, “Makasıdu’ş-Şeria”dan ne anladığını, Kur’an’ın da bir “maksadının” olduğunu hiç düşünüp düşünmediğini, maksadı gözardı ederek sadece lâfız (cilbab) ve mânâdan yola çıkarak ahkâm-ı şer’iyyeyi tesbit eden bir usulün bu ümmetin yükünü bundan böyle taşıyamayacağını anlatmaya çalıştım, ama nafile.


Bu neyi gösteriyordu:


“Müslüman aklı”nın, Kur’an’a ve hayata yabancılaştığını gösteriyordu. Bu bir anlama problemiydi ve ümmetin en büyük sorunu da buydu. Eğer “akıl” hastalanmışsa, nasıl sağlıklı bir eylem/amel üretilebilirdi? Eğer bilinç arızalıysa, “şimdi” ve “burada”yı nasıl sıhhatli değerlendirebilirdi?


İyi ama, bilinç durup dururken hastalanmazdı ki! Bilinci hasta eden sağlıksız ve sahih olmayan bilgiydi. Fakat, sağlıklı bilgi tek başına sağlıklı bir bilinç oluşturmaya yetmezdi. Bunun için “sağlam ve derin anlayış” anlamına gelen “Tefakkuh” lâzım-şart idi. Hani, tıpkı Tevbe 122’de buyurulduğu gibi: “Müminlerin toptan sefere çıkması doğru olmaz; onların arasında her gruptan birilerinin sefere katılmayıp dinde derin bir anlayış kazanmak için ilmi çalışma yapmaları gerekmez mi?”


“Tefakkuh etmek” mi, “fıkıh okumak” mı?


İkisi arasındaki fark mı? Beyne’s-sera ve’s-süreyya!.. Tefakkuh fıkıh üretmektedir. Tefakkuh etmeden “fıkıh okuyanlar”ın ise fıkhı tüketmekten başka çareleri yoktur. İşte bunun için yıllardır “yeni bir fıkıh usulü”nden önce “yeni bir tefakkuh usulü gerekir” diye diye dilimde tüy bitti.


Sanırım Gazzali bu nedenle Fıkıh İlmi’ni, dini ilimlerden değil “dünyevi ilimlerden” saydı. Onun, “dini ilimlerin yeniden ihyası” projesinde fıkhı “dünyevi ilimlere” katması, bizce “Müslüman aklın krizi”nin farkında olduğunu gösteriyordu. Onun için fıkhı “dünyevi ilimler” arasında tasnif ederek “tefakkuh”un önünü açmayı amaçlıyordu.


İmam Hatiplerin köküne kibrit suyu döküyorlar! Başörtüsü zulmü ayyuka çıktı... Biz de kalkmış “Kur’an okurken abdest almak farz mıdır, değil midir?” meselesiyle uğraşıyoruz; öyle mi?!


Hayır hayır. Kimsenin abdestiyle falan uğraştığımız yok. Kur’an bir yana, ben abdestsiz kitap-gazete okumam. Çünkü, yetişme tarzım sayesinde abdest bende bir meleke halini aldı. Herkese tavsiyem de budur. Fakat bu başka, “farzdır” demek başka. Sakalım var diye “sakal farzdır” mı diyeyim? Çünkü, bunu da gördük. Boza içmiyorum diye, “Boza haramdır” mı diyeyim? Bunu diyeni de biliriz.


Peki nedir derdimiz? Tek kelimeyle “Müslüman aklının yeniden inşası”na katkıda bulunmaktır. Bu da ancak, “klâsik Müslüman aklını” tahlile tabi tutmakla mümkündür. Atalara sadakat, ataların ocağından külü değil közü geleceğe taşımaktır. Temyiz (seçip-ayırmak, ayıklamak) imanın temelidir. Mümeyyiz olmayan, imanla mükellef değildir. Temyiz olmazsa, “Müslüman aklı” yeniden inşa edilmezse ne mi olur? Afganistan’ın anlı şanlı mücahitleri gibi; dünyanın süper gücü Rus gâvurunu yener, deforme olmuş “aklınıza” yenilirsiniz. Sonuç hüsrandır. Hüsranın niceliği değişir, niteliği değişmez. Onun için de, biri kalkıp falancalara karşı mücadele dururken “Müslüman aklı”yla uğraşmak mı?” demesin. Kur’an’ın buyurduğu gibi, herkes “seferdeyken”, birileri “uyarı” görevlerini yerine getirsin. Yoksa, “Ela hel bellağt?.. Rabbena feşhed!” deme hakkına sahip olamaz.


Destur dostlarım destur... Neden hemen asıl metninin sahibini sorsam adını söylemeyecek olanlar Reddu’l-Muhtar’ın, Kitabu’l-Fıkh ala Mezahibi’l-Erbaa’nın evlere şenlik tercümelerine sarılıyor, Nimet-i İslâm’ı burnuma dayıyor? Adını hatırlayamadığım o sahabinin sözü geliyor aklıma: “Ben Allah buyurdu, Resulü buyurdu, diyorum; siz de bana karşı kalkmış falanca buyurdu, feşmekanca buyurdu, diyorsunuz!”


Bazı kardeşlerim “okumak”la “dokunma”yı karıştırdığımı düşünmüşler. Derler ki, o sizin söylediğiniz “okumanın hükmü”; itiraz ettiğiniz alıntıda ise “dokunmanın hükmü” dile getirilmiş.


İşte meselenin tam can alıcı noktası da bu ya! Ve benim de tüm varlığımla itiraz edip bir “anlama problemi” olduğunu söylediğim şey de bu ya!


Kelimelerin tarih içerisindeki anlam değişikliklerini inceleyen dil ilmine “semantik” denilir. Akademi’de, Tefsir Usulü dersinde, “Kur’an” kelimesinin semantiğini işlemiştim. Yüksek seviyelerine rağmen ilahiyatçıların nasıl hayrette kaldıklarına şahit oldum. Demek ki bildiğini zannedenlerin çoğu akidemizi, fıkhımızı üzerine bina ettiğimiz “kavramların seyrü seferinden” habersizdiler. Kur’an’da “Kur’an” lâfzı hangi anlamlarda kullanılıyordu? Kur’an “mücerret vahiy” anlamına mı, “son vahiy” anlamına mı kullanılıyordu? Son vahyin “sıfatı” mı, “ism-i hassı” mı, “ism-i zatı” mıydı? “Mushaf” kelimesi sahabe tarafından ilk ne zaman kullanılmıştı? Gerekçesi ve ait olduğu dil neydi? İkisi arasında mahiyet farkı var mıydı? Bu iki isim ilk defa ne zaman birbirinin yerine kullanılmaya başlamıştı? Bu kullanım bir kafa karışıklığına neden olmuş muydu? Bu kafa karışıklığı Tedvin Asrı’nda fıkha nasıl yansımıştı?..


Dönelim konumuza: Kur’an’la Mushaf’ı karşı karşıya yerleştirdiniz ve dediniz ki: “Kur’an okumak caiz”, “Mushaf’a dokunmak haram...” Sormazlar mı adama: ‘Zarf” mı değerini ‘mazruf’tan alır, mazruf mu değerini zarftan alır? Keramet gökten inende mi, yerden bitende mi? Kur’an’ın mânâsı mı daha mukaddes, kâğıdı mı? Bir nice zamandır, Kur’an’ın emir ve nehiylerine saygı duymak bir yana, onun mesajını mahkum edenlerin Mushaf’ı öpüp başlarına koymalarında bu “aklın” payı var mıdır? Kur’an’ın kâğıdıyla, tezhibiyle, yazısıyla, Kur’an’ın mesajından daha fazla ilgilenmemizin temelinde yatan sosyal bilinçaltında bu klâsik akıl mı yatmaktadır? Kur’an’ın mesajına savaş açanların elyazması mushaflara bir çuval para saymalarındaki, onun ayetlerine saldıranların o ayetlerden yapılmış hatları bir hazine para sayıp duvarlarına asmalarındaki çarpık ve garip çelişkiyi başka türlü açıklayabilir miyiz? Sahabenin Kur’an’la ilişkisiyle günümüz Müslümanının Kur’an’la ilişkisi arasındaki farkta, bu “deforme olmuş aklın” payı olabilir mi? Bugün toplum olarak Kur’an’a yaptığımız muamele şu: “Kendisini öldürüp, cesedinin üzerine altın yaldızlı kubbe dikmek!” Bunda, yukarıdaki mantığın rolü ne kadardır?


Dokunmakla okumak ayrımı, tarihi bir yanlış anlamadır. Hz. Peygamber ve Sahabe aklının ürünü değildir, olamaz. Eğer rivayet yarıştıracaksak bir’e karşı on’u garanti ederim. Bu can alıcı ayrım ne zaman başladı? Bu ayrımdan öncesiyle sonrası arasındaki “Kur’an tasavvurunda” bu ayrımın oynadığı korkunç rol ne oldu? Bu sorular çok önemli sorulardır ve cevabı için “Tedvin Asrı”na dikkat!!!


Ağır konu, biliyorum. Bu konunun bir gazete köşesine ‘bol’ geldiğini de biliyorum. Onun için de burada noktalıyorum. İlim adamı dostlarımızla kendi aramızda tartışır, “barika-i hakikat” çıkması için çabalarız. Yeter ki, yalnızca “fıkıh okumakla” yetinmeyip “tefakkuh eden”, bilgiyi taassuptan, hakikati hayalden, makul ve “mansus”u “mahsus”tan, “logos”u “mitos”tan önde tutan bir ‘akıl’la tartışalım.


Hepimiz için duam: “Rabbim! İlmimizi ve fehmimizi artır!”
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Güneş Batı'dan Doğacak mı?
« Yanıtla #14 : 03 Ekim 2008, 01:59:44 ÖÖ 01 »
Güneş Batı'dan Doğacak mı? 
 

 
 
25/12/1998 
 
 
 
 
 
Entellektüel bir göçmen müslüman soruyor : “Batı modernitesi karşısında niçin hala savunmadayız ?”
Bu sorunun Berlin’de bir çayevinde sorulması elbette hayli manidar. Cevabına gelince : Çünkü saldırıya uğramıştık… Sadece dışımızdan değil, Batı’nın içimizdeki yeniçerileri tarafından da kuşatılmıştık. Onun için, düşünceden siyasete, fıkıhtan kelama, her alanda savunmacı (apolejetik) bir üslup öne çıktı. Savunmacı üslup, yer yer özür dileyici, mazeret bildirici bir zillete dönüştü. Bu, kendi değerlerinden emin olamayan, Batı modernitesi karşısında aşağılık kompleksine kapılan bir ruh halinin ifadesiydi.

Şimdilerde, savunmacı olmaktan çıkıp, meydan okumaya hazırlanan bir İslam var. Oryantalizm, yerli ve yabancı sözcükleri aracılığıyla, savunmacı İslam’ı “İslamcılık” adı altında mahkum etmeye çalışmıştı; Meydan okumaya hazırlanan İslam’ı ise “ Siyasal İslam” yaftasıyla mahkum etmeye çalışıyor.

A.Willer’in de vurguladığı gibi, “isimlendirmeler masum değildir.” İslamcılık, Siyasal İslam, Sivil İslam, Kültürel İslam gibi isimlendirmeler, haber veren (ihbari) değil, kurgulayan, inşa eden (inşai) isimlendirmelerdir. Bu nedenle de “tanımak” amacıyla değil; “tanımlamak” amacıyla kurgulanmışlardır ve manipülatiftirler.

Biz Müslümanlar, medeniyetimizin ve ait olduğumuz inancın temellerinden eminsek, bu

tanımlayıcı ve manipüle edici isimlendirmelerin tuzağına düşmeden, düşünmeyi öğrenmek zorundayız. Neo-oryantalizm , Batı’nın geleceğini tehdit edecek bir gelişme olarak gördüğü ve “Siyasal İslam” adını verdiği olguyu “Kültürel İslam”ın karşısına yerleştiriyor. Sonunda öğreniyoruz ki ,

neo-oryantalizmin tu-kaka ilan ettiği Siyasal İslam : “ Kitabi İslam” , onun karşısına yerleştirip, övgüler düzdüğü “Kültürel İslam” ise Kur’an’ın ifadesiyle “babalar-atalar dini” olan “muhafazakarlık”.

Bu da , klasik saldırılar gibi bir Batı saldırısı. Önce imaj değiştirip ardından yemek; Tıpkı, Yavrusunu yemeyi gözüne kestiren kedinin, onu fareye benzetmesi gibi… bu ümmet 1400 yıllık tarihinde birçok fikri ve fiili saldırıya karşı koydu. Haçlı seferleri ve Moğol istilası sadece iki örnek…

Tarihte bir kez olan, bir daha neden olmasın?

Biz, kendi küllerinden bir kez değil, birçok kez yeniden doğan bir dünyanın çocuklarıyız.

Yeter ki, medeniyetimizin temellerine olan güvenimizi, yani özgüvenimizi koruyalım.

Modern Batı,kendi medeniyetinin temellerine olan güvenini çoktan yitirdi. F.Fukuyama’dan Huntington’a, Z.Brezinski’ye, soğuk savaş sonrasında Batı’nın üretip çöp sepetine attığı tezlerin sayısını hatırlayan var mı?

Uzun insanlık destanı içerisinde bir çocuk yaşı kadar bile olmayan Batı Modernizmi ( ve postmodernizmi), insanlık yürüyüşünde bir “yol kazası”. Kendi insanına dahi güven vermiyor. Bunu anlamak için U.V.A Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Müslüman Hollandalı bayanın; Kitaplarımızı Hollanda’da Hollandaca açılan bir WEB Sitesindan okuyarak, İslamla -yani kendisiyle- tanışan Hollanda’lı Abbas’ın; Gözleri dolu dolu : “Bu ümmetin içler acısı hali bana uyku uyutmuyor” diyen ve entellektüel kapasitesi karşısında şaşırdığım Alman Müslüman İbrahim’in yüzünde gördüğümü, sizin de görmeniz gerek.

Bu yüzleri görünce, bayağı umutlandım. Umudumu artıran bir unsur da, göçmen Müslümanlar’daki , önceki yıllara kıyasla, hayli belirgin olan gelişme. Bu gelişme, sordukları sorulardan dahi kolayca belli oluyor. Önceki gelişlerimde , hep “başkalarını” sorar ve tartışır, hep Türkiye’yi kurtarırlardı; Şimdi kendilerini sorup tartışıyor ve Avrupa’nın geleceğini konuşuyorlar. İslam güneşi Batı’dan doğar mı ?

Neden olmasın?


Viyana 25/12/1998
 
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8