Kurban/ALİ BULAÇ

  • 3 Cevap
  • 3274 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4812
  • Dosdoğru ol!
Kurban/ALİ BULAÇ
« : 23 Aralık 2007, 04:54:20 ÖS 16 »
Kurban ve İbrahim'in Sınavı
 (uzun fakat çok yararlı bir çalışma!)

'K-r-b" kökünden türeyen "kurban" kelimesi "yakınlık, yakınlaşma, yaklaşma, bir işi yapma" gibi anlamları ifade eder. Aynı kökten türemeleri dolayısıyla terimin "akraba, karib, kurbiyet, takriben, mukarreb" gibi kelimelerle "yakın akrabalığı" vardır.

Fıkıhta, "Allah'a ibadet etmek maksadıyla belirli vakitlerde belirli şartlara sahip hayvanları usulüne göre kesmek" demektir. Kişiyi, Allah'a yaklaştırdığı için kesilen hayvana "kurban/kurbanlık" denmiştir. Kurban, İslam'ın ilk defa vaz'ettiği bir ibadet değildir, neredeyse bütün kadim kültür ve dinlerde kurban çeşitlerine rastlanmaktadır. Hz. Peygamber (sas), İslam'daki kurbanı "Hz. İbrahim'in sünneti" olarak tanımlamıştır. Bu, Müslümanların hac ibadeti gibi, kurbanı da Hz. İbrahim ve oğlu İsmail'in tespit ettikleri amaca ve usule uygun olarak yerine getirdiklerini gösterir. Kur'an-ı Kerim, bize ilk kurbanı takdim edenlerin Adem'in iki oğlu, Habil ve Kabil olduğunu söyler. Aralarında ciddi bir ihtilafa düşünce, Allah'a kurban sunmaya karar verirler. Her ikisi seçtikleri kurbanı sunar, Allah Habil'inkini kabul eder, Kabil'inkini kabul etmez (5/Maide, 27). Buna bir tür "muhakeme usulü" diyebiliriz.

Eski toplumlarda kurbanın anlamı

Eski toplumlarda kurban sunma biçimleri ve sunulan kurban türleri arasında önemli farklılıklara rastlanmaktadır. Tabiat üstü güçlerle bir tür temas kurma biçimi olarak algılanan kurbanın dört amaçla sunulduğunu söylemek mümkün:
1) Bir şeyi elde etmek amacıyla kurban sunmak;

2) Elde edilen şeye şükran duyulduğunu belli etmek üzere kurban sunmak;

3) Bir günahı, bir suçu veya kusuru bağışlamak için kurban sunmak;

4) "Hak kurbanı" adı verilen ilk üründen veya ilk avdan Yüce Varlık'a sunulan kurban.

Hemen hemen bütün inanç ve kültür havzalarında kurban çeşitli ritüeller eşliğinde sunulur.

Sunulan kurbanlar iki çeşittir: a) Kanı akıtılan hayvan veya insan; b) Takdim edilen yiyecek, içecek veya değerli eşya. Kanı akıtılan insan her zaman öldürülmez, mesela Malakka'daki Semangler, şiddetli fırtınaların koptuğu havalarda baldırlarını kesmek suretiyle kan akıtır, böylelikle gazaba geldiklerini düşündükleri tanrıları yatıştırmaya çalışırlardı. Bazı toplumlarda "hak kurbanı" tanrılar yerine kabilenin şefine, krala, rahibe sunulur ve bu genellikle törenler eşliğinde gerçekleşir. Mircea Eliada, bazı efsanelerde kurbanın evrenin vücut bulmasıyla ilgili olduğunu söyler: "Bir inşaatın, bir tapınağın veya evin ruha bürünmesi, aynı anda hem bir hayat hem de bir ruhun ona verilmiş olması gerekir. Ruh aktarımı ancak kanlı bir kurban verilmesiyle mümkündür."

Eliada, ilginç bir biçimde Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etmesini diğerlerinden ve önceki kurban biçimlerinden ayırmak gerektiğini söyler, ama neden ve hangi hususlarda ayrıldığını açıklamaz. Sanki Eliada, bize bunun "sebepsiz yere" olduğunu ima eder gibidir. Eski Ahit'in genel çerçevesinden bakıldığında bu, bir tür İsrailoğulları'nın tarihte "sebepsiz yere" felaketlere uğramasını çağrıştırmaktadır. Doğal olarak insanın aklına şu soru geliyor: Bu durumda Tanrı, İbrahim'e haksızlık etmiş olmuyor mu? Tanrı, İbrahim'den oğlunu kesmesini istedi. Bu emir bir "öfke ve gazabın sonucu" mu? Öyle ise, bunun geçmişteki heretik inanışlarda görülen insana hiç de hayırhah bakmayan "tanrıların gazabının yatıştırılması" için insan kurban etmeyi öngören pagan teamülleri bayağı andırır tarafı var. Geçmiş din ve inanışlarda durum her ne ise, burada bizi ilgilendiren husus Hz. İbrahim (as)'in biricik oğlunu kurban etmeye kalkışmasıdır. Yorumlar ve maksatlar farklı gözükse de her üç din bu olayın tarihsel hakikatini teyid ve teslim etmektedirler.

Bu olayı, insanın şiddete olan tutkusuyla ve şiddetin en yıkıcı ve gaddar tezahürü olan kan dökücülüğe yatkın fıtratıyla ilişkilendirenler var. Varlık aleminin bu, kendine özgü türünün kan dökücü olduğunu savaşlarla ve cinayetlerle geçen tarihinden ve bugün hâlâ kan dökmeye devam etmesinden biliyoruz. Hâlâ en büyük ve etkileyici romanların ana konusunun "cinayet" olması tesadüfi olmasa gerek. Daha varlık alanına çıkmadan önce bile melekler tarafından "kan dökücü" (2/Bakara, 30) olarak nitelendirilmişti. Arzulanmasa da insanın kan dökücü vasfı, onun en temeldeki muharrik güçlerinden birini teşkil eder. Bir yerde bu, tarihin çemberini çeviren itici güçlerden biridir.

Kurbanın buradaki rolü şu olabilir mi? Zaman zaman veya bazan belli şartlarda kan akıtma nöbetine tutulmayla malul insan, eğer bir hayvanın kanını akıtırsa, belki kendini tatmin eder, hayvanın kanı insanın kanına bedel olur. Mitolojik anlatımlardan ve pagan inanış biçimlerinden anlıyoruz ki, çoğu zaman insan, kendi adına ve kendi sadizmini tatmin etmek isterken, bunu uydurduğu tanrılar üzerinden yapma yolunu seçmiştir. Bu, cinayeti rasyonalize eden, kabul edilebilir inanç formuna sokan bir meşrulaştırma çabasıdır. Ed Din'in tekrarlanan tebliğleri ve peş peşe gelen peygamberlerin çabasına rağmen insan ya doğrudan kendi adına ve kendi inisiyatif kullanarak veya kendilerine sadizm ve şiddet yüklediği tanrılar adına kan dökmeye devam etmiştir. Hz. İsmail (as)'in bu tarzda kurban edilmek istenmesi, belki de şiddet ve kan dökücü tanrıların gücünü ve bu yöndeki taleplerini tümüyle ve ebediyen olmasa da, hiç değilse genel anlamda yürürlükten kaldırmıştır. Bu makul bir açıklamadır.

Kurbanda asıl mesele kan akıtmak değil

Ama yine de sormaktan kendimizi alamıyoruz: Koçun kanı İsmail'in kanına bedel olabilir mi? Ben kestirmeden cevap vereyim: Hayır. Sebebi gayet açık: Bedel ikamedir. İbrahim, koçu getirip Allah'tan İsmail'e bedel olması için niyazda bulunmadı. İsmail'i kesmek üzere yere yatırdı, kararlıydı, bıçağını çekmişti, İsmail de babası gibi teslimiyet içinde kaderine rıza göstermişti. Kısaca sınavın başarılmasından sonra koç geldi. Yani koçun kanı insana hayat vermedi. Şu halde asıl mesele "salt kan" veya "kan akıtmak" değildir. Allah'ın ne kana ne ete ihtiyacı vardır, "kan ve et de Allah'a ulaşmaz" (22/Hacc, 37). Öyle olmakla beraber Rene Girard'ın dediği "ikincil sırada bir maksat" olarak tahakkuk etmiştir. Yani gerçekten İsmail'den sonra artık; insan kanı akıtmanın anlamı ve meşruiyeti kalmamıştır. Ama yine de İsmail'i bıçağın altına yatıran İbrahim'in amacı bu değildi.

Bir iki husus daha üzerinde duralım: Kurbanın doğrudan "rüya" ile bir ilgisi var mı? Psikanaliz hurafelerine inananlar, "baba-oğul ilişkisi"nden hareketle "bilinçaltına inip" orada rüya çözümlemelerinden medet umabilirler. Fakat bunun konumuzu açıklayıcı herhangi bir boyutu yoktur. Olayın "rüya" ile olan ilişkisi İbn Abbas'ın dediği üzere "Peygamberlerin rüya yolu ile vahy alması" ve "Hz. İbrahim'in de rüyasında bu emri almış olması"ndan ibarettir. Peygamberler uyurken de kalpleri uyanık kimselerdir. Yani peygamberlerde "bilinç kayması" olmadığından, bilinç dışı veya bilinç altı -buna kontrol dışı diyebiliriz- ruhsal durum söz konusu değildir. Bunun psikanaliz çözümlemesi yoktur.

Burada İbn Arabi'nin öne sürdüklerinin de çok tartışmalı olduğunu söyleyebiliriz. Sekiz, dokuz ve onuncu Zilhicce günlerinde üç gece üst üste rüya gören İbrahim, diğer peygamberler gibi aldığı vahyi kendi öznel yorumuna tabi tutamazdı. İbrahim, ayan beyan bilgiler almıştır. Kur'an, açıkça İbrahim'in rüyasını tasdik etmektedir (37/Saffat, 105.) Hangi peygamber aldığı vahyi yorumlayıp da insanlara öyle sunmuştur ki, İbrahim de öyle yapsın? Vahy nasıl geliyorsa öyle tebliğ edilir. Hz. Yusuf başkalarının rüyalarını tabir ediyordu, ama gördüğü rüyalar geleceğe ilişkin vahyi haberlerdi ve aynen tahakkuk ettiler. Şu halde İbrahim vehme kapılmadı.

Denir ki, oğlunu kesmek üzere Mina'da tepeye götürürken şeytan İbrahim'e yanaştı ve son derece etkileyici bir tonda "Sana oğlunu kesmeyi emreden ses Tanrı'nın sesi olamaz". dedi. İbrahim, bir taş alıp ona attı.

Şu garip tecelliye bakın ki, Aydınlanma'nın kurucu zihinlerinden Kant da, kurban olayını kast ederek "İbrahim yanlış duydu. Bir babanın oğlunu kurban etmesini isteyen bir ses, Tanrı'nın sesi olamaz!.." demiştir. Ama bu Kant'ın gözünün gördüğüdür. Kierkegaard'a göre, bakış açısına göre İbrahim algımız değişir. Biri, elinde bıçağı İbrahim'e bakar ve "Oğlunu öldürmeye azmetmiş bir katil" diyebilir; bir başkası ise "İşte Allah'a teslim olan bir mü'min" der. Pekiyi, İbn Arabi'nin dediği gibi İbrahim, hayal mertebesine ait rüyayı tabir etmemek suretiyle vehme kapıldı da neredeyse oğlunu mu öldürecekti? Yoksa Kant'ın dediği gibi "Mesajı yanlış mı duydu?" Ya da Kierkegaard'ın dediği gibi İbrahim cinayete teşebbüs halinde olan bir katil miydi, yoksa Allah'a bütün kalbiyle teslim olmuş mü'min bir kul, seçkin bir peygamber miydi? Görülüyor ki bütün iş İbrahim'de toplanmaktadır, düğüm ondadır.

"Kurban olayı" Kur'an'da 37/Saffat, 100-113 arası ayetlerde anlatılır. Hz. İbrahim, Kenan iline yerleştikten sonra, Allah'tan kendisine "Salih bir çocuk" armağan etmesini istiyor. Allah, duasını kabul eder ve ona "halim bir çocuk" verir. Adını "İsmail" koyar. Çünkü Allah onun duasını işitmiş (İsmail'in kelime anlamı: "Allah duasını işitti" demektir) ve ona "salih-halim" bir evlat nasip etmiştir. "Salih" olmasını kendisi dilemişti, "hilm" vasfını Allah veriyor. "Halim"dir, yani yumuşak huylu, munis, anlayışlı, anında öfkelenip kızmayan, maruz kaldığı olumsuz bir davranış karşısında hemen ceza vermeye kalkışmaya yeltenmeyen, sabır ve kararlılık timsali bir kişilik profili.

İbrahimî tutum nasıl olmalı?

Ahd-i Atik'e göre, Hz. İsmail doğduğunda Hz. İbrahim 86 yaşında idi (Tekvin, 16:16). İkinci oğlu İshak doğduğunda ise 100 yaşına varmıştı (Tekvin, 21:5). Demek ki, baba bir anne ayrı iki kardeş (İsmail ve İshak) arasında 14 yaş var. İsmail 14'üne girdiğinde Hz. İbrahim, meşhur rüyasını görür ve bunu oğluna açar. Bu demektir ki, kurban edilmek istenen çocuğun İshak olması mümkün değildir. İsmail babasına "Emrolunduğun şeyi yap." der. Bu, işle ilgili bir "danışma" değil, duasında istediği evladın "Salih vasfı"nın ayan beyan ortaya çıkmasını sağlamaktır. İsmail, "salih bir evlat" olduğunu göstermiştir.

Burada önemli noktalar var: İbrahim, Ulu'l-Azm peygamberlerdendir. Diğer peygamberler gibi rüyaları kendisine Allah'tan ulaşan bilgi ve haber kanallarıdır, yani vahiydir. Peygamberlerin rüyaları sıradan insanların rüyalarından farklıdır. Bu rüyalar vahiy kanallarından biri olduğu için Hz. İbrahim'e bir sorumluluk getirmiştir. Baba ve oğul, Allah'ın emrine ve takdirine boyun eğdiler. Ne İbrahim "Oğlumu nasıl keserim?" diye emri uygulamaktan vazgeçti, ne oğlu "Baba, ne yapıyorsun?" diye sordu. "İnsan" olmaları hasebiyle derin bir iç çatışma yaşadıklarını düşünebiliriz; bu onların takvasına ve Allah'a olan sarsılmaz bağlılıklarına halel düşürmez. Belki de bu ağır sınavın amacı bu derin iç çatışmanın yaşanması ve fakat aşılmasıydı: İtaat ve isyan, sevgi ve fedakârlık, göğün daveti ve yerin cazibesi, ruhun güzellikleri ve bedenin arzuları; ışık ve karanlık... Aşılması gereken bunlardı.

İkisi de "başar"dı; bundan sonra iş emri uygulamaya kalmıştı. Hz. İbrahim, oğlunu "yüzükoyun/alnı üzeri"ne yatırdı, bıçağı çekti. Bıçağı boynuna vurup vurmadığını bilmiyoruz, ama her halükarda bıçak elindeydi. Buraya kadar işleyen süreç yeterliydi: Sınav başarılmıştı. İkisi İlahi emre boyun eğmişti, baba biricik oğlunun yüzünü görmemek istemiş, onu alnı üzerine yatırmıştı. İşte tam o sırada: Allah ona sınavı başardığını söylüyor. İbrahim'in ve İsmail'in, baba-oğulun sevincini kimse tarif edemez. Hem İlahi hem dünyevi iki sevinci bir arada yaşadılar. İşte "bayram" şöleni bu olay üzerine başlar. Bir yandan her ikisi Allah'a karşı sözlerini yerine getirdiler, emrine kayıtsız şartsız itaat ettiklerini ortaya koydular; diğer yandan birbirlerine kavuştular. Böylelikle Allah, İbrahim'e "rüyasını doğruladığı"nı haber verdi. Bu da, tabire açık olmayan bir rüya olduğunu göstermektedir. Bunun yanında Allah, İbrahim ve oğlunu "İhsan'da bulunanlar (Muhsinin)" olarak isimlendirdi. Yani her ikisi de "Allah'ı görmedikleri halde, O'nu görüyormuş gibi hareket etmişler", çünkü O'nun kendilerini gördüğünü yakinen bilmektedirler. Ödüle hak kazanmışlardır.

Evet, bu bir sınavdı. Hiçbir baba oğlunu kesmeyi göze alamaz ve hiçbir çocuk babası eliyle kurban edilmek istemez. Ama bu seçkin iki insan, bu çetin sınavı başardılar. Pekiyi, sınav neydi? Niçin böyle bir şeye gerek görülmüştü? Allah, neden İbrahim'i böylesine ağır bir sınava tabi tutmuştu? İbrahim, Allah'ın dostuydu (Halilullah). Onun kalbinde Allah'tan başka hiç kimsenin veya hiçbir şeyin sevgisi yoktu. Allah'a olan güveni, tevekkülü sonsuzdu. Ateşe atılırken bir an olsun dahi pişman olmamıştı. Rabb'i onu kurtaracak veya hakkında hayırlı olan neyse onu nasip edecekti. Sonraları Kenan iline hicret ederken Rabb'inden bir çocuk istedi. O da ona İsmail'i armağan etti. İsmail, duasının karşılığıydı. 13 sene boyunca belki onu az gördü, bu da ona olan sevgisinin şiddetini artırıyordu, annesi Hacer'le onu çölün ortasında bırakmıştı; bu onun ilk sınavıydı, içinde fırtınalar kopmuştu. Genç bir kadını küçücük bir çocukla ıssız bir çöle terk etmek nasıl bir şeydi acaba? Kim bunu göze alabilirdi? Arkasından umutsuzca "Nereye bizi bırakıp gidiyorsun İbrahim?" diye yalvardığında ayağının altından yer çekiliyordu sanki: "Bunu Rabb'in mi emretti?" İbrahim büyük bir güven, sarsılmaz bir imanla "Evet" demişti, genç kadın "Öyleyse git, O istemişse bizi zayi etmez." demişti. Demişti, ama bırakıp gitmek kolay mıydı? Bu olay dolayısıyla biraz da belki oğluna karşı mahcubiyet içindeydi. Onu görmeye geldiği sınırlı zamanlarda onunla neşeleniyor, mutlu oluyordu. Belki her hareketi, her gülüşü, her koşup kucağına gelişi, çağıldayarak sesler çıkarması, ilk konuşması içine tarifsiz sevinçler doğuruyordu. İsmail hayattı, dünyanın neşesi, zevki, mutluluğuydu. Belki de İbrahim'in ruhunda İsmail dünya sevgisine, dünya hayatının sevgisine (Hubbu hayat ed Dünya) dönüşmüştü.

Beşeriyet için kurbanın gerçek yeri: Teslimiyet!

Hz. İbrahim hiçbir zaman Allah'ı unutmadı, oğlu İsmail'i sever veya onunla eğlenirken herhangi bir ibadetini ihmal etmedi. Ama İbrahim tek başına bir ümmetti, Ulu'l-Azm peygamberlerden biriydi, Öğle Vakti'nin tebliğcisiydi. Tarih fecirle başlamıştı, Sabah Vakti'nin peygamberi Adem'di, insanlar bin sene beşeriyetin masumiyetini bozmadan, yani Tevhit inancı üzerine yaşadılar. Sonra büyük bir günah işleyip yeryüzünü kirlettiler. O ilk küresel günahın karşılığı küresel ceza oldu. Ancak tufanla yeryüzü temizlendi. İkinci Adem olan Hz. Nuh'la tarih yeniden başladı. İbrahim, kendini Nuh'a nispet ederek yola çıktı. O da Öğle Vakti'nin peygamberiydi ve bütün yapacakları insan soyunu İkindi Vakti'ne (Asr'a) ve onun Peygamber (sas)'ine, Hatemü'n-Nebiyyin'e (Nebiyyü'l-asr) hazırlamaktı. Böylelikle Gurub'a doğru yol alınacak ve Tarihin Gündönüm'ü tamamlanmış, beşeriyetin tarihi "Allah'a dönüşle (Rucu' İlallah)" noktalanacaktı. Kısacası Adem ve Nuh gibi İbrahim de insanlığın temsilcilerinden biriydi.
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4812
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Kurban/ALİ BULAÇ
« Yanıtla #1 : 23 Aralık 2007, 04:55:37 ÖS 16 »

Adem şeytana kanıp yasak meyveden yemişti, yasak bir zamanda ve yasak bir yerde Havva ile birlikte olmuştu; yeryüzüne indirildi. Adem "yeryüzünün halifesi"ydi (fi'l-arzi halife) (2/Bakara, 30), insan Allah'a melekut veya ceberut aleminde değil, yeryüzünde halifelik yapacaktı, ama yeryüzünün cazibesi onu asli amacından koparmaya devam ediyordu. İlahi tabiatı ile dünyevi tabiatı çekişiyordu. Bu iki tabiat bazen iki olumlu, bazen iki olumsuz, bazen bir olumlu-bir olumsuz kuvvetlere ayrılıp onu çatışmaya itiyordu. Mal-mülk, servet; şehvet; güç ve iktidar; makam ve statü; şöhret, çocuk ve bol miktarda taraftar... Bunların hepsi insanın asıl amacı olan Allah'a bağlılığını gölgeleyen, insanı Allah'ı zikretmekten, kalbini tümüyle O'na vermekten alıkoyan faktörler olabiliyordu. Bu olayda İbrahim ikinci defa "El İnsan", İsmail "Ed-Dünya" rolünü oynuyordu. İbrahim ademdi, İsmail dünyaydı. İbrahim tertemiz bir peygamberdi, ama insanlığı temsil ediyorsa, onun da dünyaya ilişkin bir zaafı olmalıydı. Bu onun oğluna olan düşkünlüğüydü. Oğlu, en sevdiği varlık, bakınca gözleri aydınlanır, içi sevinçle dolardı.

Ama yeryüzünün halifesinden beklenen her şeyini Allah'a adaması değil miydi? Her şeyini, bütün sevdiklerini, yani gerekirse evladını bile!.. En sevdiğini feda edemeyeni dünya mağlup ederdi. Haksızlıkları, eşitsizlikleri, yozlaşma, sömürü ve hukuk ihlallerini hangi gerekçeyle yapar ki insan? Kendisi, ailesi, çoluk çocuğu için değil mi? Karl Marx, aileyi bencilliğin sembolü olarak görmüştü, belki aşırı gitmişti; ama Kur'an da meşru sınırları aştıklarında yakınların, eşlerin, çocukların birer "fitne" olduğunu söylemiyor muydu? Haksız kazanç ve suistimale sebep olduklarında "Mal ve çocuk insanın fitnesi" olur (8/Enfal, 2. Öyle bir gün gelir ki "Yakın akraba ve çocuklar fayda sağlamaz" (60/Mümtahine, 3). "Mal ve çocukları kendisini Allah'ı zikretmekten alıkoyan, kalbi tutkuya kapılan (kişi) ziyana uğrar" (63/Münafikun, 9). Bu bir "insanlık durumu"dur. İbrahim, bu insanlık durumunu insanlık adına yaşamış, içinden geçmiştir. Salih olduğu halde, Allah ona oğlu İsmail'i bir sınav aracı (fitne) kıldı. Fitne, altının içinden süzüldüğü ateş potası. İsmail'i bıçağın altına yatırmak ateşin içinden geçmekten beterdir. İbrahim, daha önce Nemrut'un yaktığı ateşin içinden geçmişti, ama bu çok daha dehşet verici bir olaydı. Biricik oğlunu nasıl kesecek, kanını akıtacaktı? Buna dayanabilecek bir baba yüreği var mı dünyada? Kenan ilinde insanlar kurban edilmişti, ama kendi oğlunu eliyle kesen baba görülmüş müydü? Rabb'i bunu İbrahim'den istiyordu.

İbrahim, beşeriyeti temsilen bir kere daha sınava tabi tutuldu ve örnek rol model olarak sınavı başardı. Yani en sevdiği oğlunu Allah'a kurban etme emrine karşı çıkmadı. Amaç, İsmail'in canını almak değildi, Allah'tan başka hiçbir şeyin daha sevgili, daha değerli, daha kabule şayan olmadığını ortaya çıkarmak, bunu fiilen kanıtlamaktı. Böylelikle "İbrahim'in Hanif dini (Millete İbrahim'e hanifen)" Peygamber Efendimiz (sas)'in dilinden kıyamete kadar şöyle formüle edildi: "De ki: Benim namazım, ibadetlerim (kurban dahil nüsuklarım), dirimim ve ölümüm alemlerin Rabb'i olan Allah'ındır." (6/En'am, 162.)

Hz. İbrahim'e "fidye" olarak "büyük bir kurban" verildi. Bu, Hz. İbrahim'in önceden "Eğer oğlum olursa onu Allah'a kurban edeceğim." diye bir adakta bulunması dolayısıyla mıydı, yoksa zaten o zamanlarda "İlk doğan erkek çocuğun kurban edilmesi"ni öngören adet dolayısıyla mıydı? Molok kültünün hakim olduğu Kenan ilinde bu gelenek vardı (ll. Krallar, 3: 27.) Öyle de olsa, Hz. İbrahim, böylesine saçma bir şeyi uygulayacak biri değildi, onun misyonu bu tür caniyane gelenekleri değiştirmek, her şeyi aslına irca etmekti. Hz. İsmail yerine bir hayvanın "fidye" olarak verilmesi, söz konusu geleneğin kökten kaldırılmasına dolaylı yoldan etki etmiştir; ama asıl maksat bir geleneği yürürlükten kaldırmak değil, başka bir şeydir.

İnsan için asıl imtihan 'kurban'ın ötesinde...

Hz. İbrahim'in "oğlunu Allah'a adadığı"na dair bilgiler ikna edici görünmüyor. Bu durumda ona verilen koçun "fidye" olarak nitelendirilmesi, bir kere İsmail'i Allah için kesmek üzere yatırması dolayısıyladır. Başka bir ifade ile iş teşebbüs safhasında kalmadı, İbrahim yine de Allah'a bir kurban kesti, ama bu oğlu İsmail değil, bir koç oldu. "Fidye"nin ikinci anlamı, Hz. İbrahim'in sünnetinin kıyamete kadar sürmesi ve onu takip eden mü'minlerin her sene onun sünnetini ihya etmek ve sürdürmek amacıyla şartlarına ve usulüne uygun bir hayvanı Allah için kurban etmesidir.

İbrahim'in başardıkları onu kıyamete kadar hayırla ve şanını yücelterek anmamıza vesile teşkil etmektedir. Peygamber Efendimiz (sas) kurbanı "Hz. İbrahim'in sünneti" olarak tarif etmiştir, biz de bu sünneti yerine getirmek üzere her sene kurban keser, Hz. İbrahim'i hayırla yad ederiz. Kurban en sevdiğimiz şeyle sınanmamızdır, dünyaya ait her şeyden ne kadar uzaklaşırsak, o kadar Allah'a yaklaşır, yakınlaşırız. Bu kalple ilgilidir, yoksa eşyadan ve dünyadan kopmak demek değildir. Yani eşyanın ve dünyanın sevgisi kalbimizde olmamalı, onu kurban etmesini bilmeliyiz. Kurban, ne doğaüstü güçleri yatıştırmak, ne onlara rüşvet takdim etmek, ne de insanın şiddete yatkın saldırganlığını kontrol etmekle ilgilidir. İbrahim, yakin bilgiye sahipti, tam bir imanla kalbini Allah'a tahsis etmişti, içinde Allah'tan başka hiçbir şeyin sevgisi yoktu. İbrahim yaptıkları ve başardıkları dolayısıyla selamı hak ediyor. Kıyamete kadar ona selam olsun. Biz de namazda tahiyyatta okuduğumuz duada bu selamı tekrar ederiz. Sonraki nesiller Hz. İbrahim'in başardığı sınav dolayısıyla, onun güzel hatırasını yad ederek ve sanki kendileri de ruhen buna iştirak ederek "bayram" yaparlar.

Hz. İbrahim kelimenin gerçek anlamında bir rol modeldir. Yaptıklarıyla örnek oldu. Başka hiçbir peygamberin tabi tutulmadığı bir sınava tabi tutuldu ve sınavı başardı. Oğlu İsmail ile ihsanda bulundu, Allah'ı görür gibi hareket etti, O'nun emrine itaat etti. Mü'min bir kuldu, mü'min kulların da yol göstericisidir. Mü'minler onun gibi en sevdiklerini Allah'a kurban edecekler, zor olsa da sınavdan başarıyla geçmeye çalışacaklardır. İbrahim, kurban olayında, Allah'ı görür gibi hareket etti, onu takip edenler de her tutum ve davranışında sanki "Allah'ı görüyormuş" olacaklar, bu Cibril hadisinde anlatıldığı üzere "ihsan derecesi"ne yükselme anlamına gelir.
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı esen

  • ****
  • 925
  • "lalüebkem"
Ynt: Kurban/ALİ BULAÇ
« Yanıtla #2 : 25 Aralık 2007, 12:01:01 ÖÖ 00 »
vay be çok güzel bi yazıydı serender bi gün sürdü okumam :D malum ev hali,ama çok etkılendığım yerler oldu çok sagol  :)
cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4812
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Kurban/ALİ BULAÇ
« Yanıtla #3 : 25 Aralık 2007, 01:00:27 ÖÖ 01 »
eklerken okunur mu okunmaz mı diye tereddütlüydüm ama iyikide eklemişim dedirttin bana
Allah Razı Olsun
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8