Engin ARDIÇ KLASİKLERİ

  • 101 Cevap
  • 59500 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #90 : 24 Ocak 2009, 05:59:52 ÖS 17 »
Alıntı
serender
hak gerçektir batıl yalan (gerçek dışı) kuranda tarafsız olmak gibi bir taraf yok ya allahın tarafı var yada şeytanın tarafı. bu savaş da furkan savaşıdır. tarafsız bakmak gibi bir özgürlüğümüz yok malesef...hele bu saatten sonra.......


önemli bir noktaya değindin serender;

müslüman tarafsız değildir allahtan taraftır...!!!


*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #91 : 26 Ocak 2009, 03:05:22 ÖS 15 »
Sayın Serender ..
Yazıya yorum yapılacak bir şey yok ..
Çunku o bakış açısına göre dogru yazıyor Sayın Ardıç ...
Bakış açısının dogru yada yanlışlıgı yazının konusu degil yazarın konusu olur bambaşka bir yerde tartışılır ki sanırım o zaman aynı şeyleri söylüyor oluruz ...
Zaten itiraz etmemde bu yuzden ..
Sizin yaptıgınız aslında yazar dogru bakıyor,  ama bu yazıda yalan söylemiş ..
Bende hayır yazar yanlış bakıyor, o bakış açısıyla  bu yazıda dogru söylemiş diyorum ...

Şimdi bu baglamda ...
Derdim Ne Osmanlı ile İsraili kıyaslamak !
Nede Hamasmı haklı İsrailmi tartışması yapmaktı ...
Ben sadece Yazarın bakış açısına göre bu ikisine nasıl bakmış olabilecegini söyledim ...
Ve söylediginiz gibi Kuran hükümleri, yazarın  bize kendini tanıttıgı kadarıyla pekde baglayıcı unsurlar degildir ...
Yok eger sözünüz bana ise nerede tarafsızım demişim sormak istiyorum ...
Yok tarafsız degilim demedi isem bu lafı neden etme geregi duydunuz onu sorayım ...

Demiş; Sitede yazardan başka yorumculara yorum yapılmaz kuralı var ise ...
Ve ben 9 kusurlu hareketten birini yapıp yorumcuyu eleştirdi isem ...
Ve bunu İLK kez ben yapıyor isem ...
Ozonlayın beni :)

Selamlar ...
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #92 : 26 Ocak 2009, 07:31:24 ÖS 19 »
Alıntı
ozanca
Ozonlayın beni :)

Selamlar ...

gel burayaaaaa :)




*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Aslan demişlerdi, köpek çıktı!
« Yanıtla #93 : 22 Mart 2009, 08:21:52 ÖS 20 »
Aslan demişlerdi, köpek çıktı!

Mısır'daki Sfenks'ten sözediyorum! Artık yanına yaklaştırmıyorlar, fakat birkaç metreden, bir sarı kafalı Norveçli turist ve bahşiş dilenen inci dişli Arap çocuğu kalabalığı arasından, uzun uzun seyretmişliğim vardır...
"Belgesellerde" önündeki alanı pek göstermezler, uçsuz bucaksız bir çölün ortasında, tepede piramitlerle dikilip durduğunu sanırsınız, oysa hemen yirmi metre önü otoparktır, hemen onun ardında da bizim İkitelli'den beter, pis ve karmaşık Nazletül Samman kasabası...
Yolunuz düşerse bayramda falan, Zahi Bey'in (Hawas) iğrenç restorasyonunu görmemeye çalışınız (Sfenks'in patilerini Ytong'la kaplamışlar...)
İlle de, Sfenks'in hemen önündeki, otoparktan doğru girilen tapınaklara dikkat ediniz... Birine sokmuyorlar (Sphinx Temple), ötekine giriniz (Valley Temple), kocaman taş blokların Mısır mimarisiyle hiçbir ilgisi olmadığını, fakat And Dağları'ndaki Macchu Picchu kalıntılarıyla bire bir uyum gösterdiğini farkedeceksiniz, konuya meraklı olanlar Erich von Daeniken'den başlayarak çok şey hatırlayacaklar...
Günümüzde hâlâ piramitleri "firavun mezarı" sanan bir çok cahil vardır. (O geziye benimle birlikte katılan Türk gazeteci grubundan bazı arkadaşlar, "ne görecekmişiz ayol zalim firavunun emekçi halkı kırbaçla çalıştırıp yaptırdığı pis piramidi" demişler ve arkalarını dönüp, herhalde bir Norveçli gibi ömürlerinde ilk kez karşılaştıklarından, turist kazıklayan Arap devecilerinden deve kiralamayı tercih etmişlerdi!)
Sfenks'in de "insan başlı, aslan gövdeli" bir heykel olduğu sanılırdı...
Oysa kafanın bedene oransızlığı çok araştırmacıyı tedirgin etti ve bir kere, o kellenin, sanıldığı gibi firavun Thotmes'in kellesi olmadığı kanıtlandı.
Şimdi de, bedeninin bir aslan olmadığı kanıtlanmış bulunuyor!
Ünlü araştırmacı Robert Temple, konuyla ilgili yeni bir kitap yayınladı ("The Sphinx Mystery"), dilimize hemen tercüme edilecektir mutlaka...
Temple'i, "pyramid freaks" denilen manyaklarla, "hippi eskisi" Amerikan esrarkeşleriyle, LSD'yi çekip çekip "New Age uçuşuna" geçen serseri takımıyla karıştırmayınız, çok ciddi bir araştırmacıdır. Hani şu, Dogon kabilesinin göze görünmeyen Sirius B yıldızını tanıdığını anlatan adam...
Bu son eserinde, bir kere, Sfenks'in çevresindeki çukurun eskiden, çok eskiden su dolu olduğunu kanıtlıyor ve gene konuyla ilgili okuyucunun pek iyi hatırlayacağı "su erozyonu" muammasına da çözüm getiriyor.
İkincisi de, Sfenks'in hep sanıldığı gibi bir aslan heykeli olmayıp bir köpek heykeli olduğunu, daha doğrusu "çakal kafalı tanrı" Anubis'in heykeli olduğunu kanıtlıyor!
Gize platosunun ve yeraltı dünyasının koruyucusu, bekçisi Anubis...
Mısır'ı işgal eden Hiksos'lar ortalığı yakıp yıkarken heykelin kafasına da zarar vermişler ve ülkede birliği yeniden sağlayan yeni bir sülaleden bir firavun (Temple, bunun sanıldığı gibi Thotmes değil Amenemhet olduğunu da kanıtlıyor), heykeli tamir ettirip kumlarını da temizletirken, kırık kafanın yerine daha küçük boyutlarda kendi suretini yaptırmış...
Bu konu çok mu önemli?
Herkesin dünyası kendi kafası kadar büyüktür.
Evet, dünyanız Kılıçdaroğlu'ndan öteye gidebiliyorsa, çok önemli...
Ama bütün ekmeklerini basın hırlaşmalarını izlemekten çıkaran "siteci Internet çocukları" okumayacaklar, alıntı da yapmayacaklar.
Çünkü içinde "polemik" yok.
Yok da var.
"Engin Ardıç bu sefer de 'ortodoks Egiptolog' Mark Lehner'e çaktı" yazabilecek düzeyde olsalar, memleket kurtulurdu!
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı Qani

  • ***
  • 496
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #94 : 03 Nisan 2009, 11:19:31 ÖS 23 »
bir gün engin ardıç yazısı alıntılayacğaım aklımın ucundan bile geçmezdi. :) :)
ama bu tam klasik olmuş. cuk oturmuş. halk arasında kapak olmuşta deniyor...


Tarhan Erdem "yüzde 44-47" diyor

Dün, "Tarhan Erdem ne diyor?" diye sormuştuk... Kendi araştırmasını yapmış tabii, Güneri Cıvaoğlu Milliyet'te yazdı...
Milliyet'in satış ve okur rakamları, SABAH'ın tamı tamına yarısıdır. Okuyucusu da genellikle CHP seçmeni ve emekli memurlardır. Oysa SABAH'ı her kesimden herkes okur. Erdem sonuçları asıl Radikal gazetesinde açıkladı, onun da okur sayısı bizim onda birimizden daha az... Dolayısıyla, böyle önemli bir konuda, az okunan gazetelerden "iktibas" yapmak ve haberi daha geniş kitlelere duyurmak da görevlerimiz arasında olmalıdır. Hiç gocunmadan aktarıyorum:
Tarhan Erdem'in yaptığı araştırmada elde ettiği sonuçlara göre, AKP, il genel seçiminde yüzde 47 oy alıyor... Yani, iki yıl öncesine göre bir şey değişmiyor.
Fakat belediye başkanları ve meclisleri seçiminde bu oran yüzde 44'e düşüyor... Üç puan... Önemli ama "yüzde kırklar bandında" kaldığınız sürece hiç de önemli sayılmaz. Üstelik bu Türkiye genelinde böyle. Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere büyük şehirlerde AKP'nin oy oranı, bu sefer yüzde 48...
Şimdi de sıkı durun: Erdem, seçmene "bu seçim yerel değil de genel olsaydı kime oy verirdiniz" diye de sormuş...
AKP'ye yüzde 52 oy çıkmış!
Müthiş!
CHP yüzde 23, MHP yüzde 13... Orada da değişen önemli bir şey yok... Üst tarafını boşver zaten...
Demek ki "kriz mriz" hikâye...
Demek ki hırçınlıkla başlayıp açık saldırganlığa geçen "muhalif basın" sizi kötü kandırmış...
Elbette bu sonuçlar seçimin kendisi değil, seçime birkaç gün kala yapılan "nabız yoklaması" sonuçlarıdır.
Fakat Tarhan Erdem de şu anda "en güvenilir" araştırmacıdır.
Bu kez yanılmış da olabilir. Bir karşılaştırma amacıyla, bir başka araştırmacının, Adil Gür'ün ulaştığı bulguyu da zikredeyim:
Adil Gür'e göre, AKP önümüzdeki pazar günü yüzde 39.8, yani kabaca yüzde 40 oy alacak. Bunu da Vatan ve Taraf gazeteleri yayınladılar.
Erdem'in şirketi KONDA, Gür'ün şirketi A&G...
İki araştırma arasında uçurum var. Birinden biri kötü yanılıyor. Ali Şen'e göre iktidar yüzde kaç, muhalefet yüzde kaç alır, onu da bir zahmet Rahmi Turan'a soracaksınız!
İşin hoş yanı şu: Bir tahmin bir tek köşe yazarının iki sütun yazısında yer bulabiliyor da, öbür tahmin çığlık çığlığa " sürmanşet " veriliyor...
Ben de bunları "kayıt düşmek" amacıyla buraya aktardım, görevimiz tarihe kayıt düşmektir ya, not edelim, 30 Mart sabahı yataktan kalkınca suratların renklerini görelim.
Kalın kafalılar ve kötü niyetliler için de, yüz ellinci kere, kendi derdimizi yeniden anlatalım: "Seçimi AKP kazanacak" demek, "seçimi AKP'nin kazanmasını istiyorum" demek değildir.
"Keşke Atatürkçüler Atatürk adına şu hataları da yapmasalardı" demenin, "Atatürk düşmanlığı" olmadığı gibi.
Namuslu yazarlıktır, o kadar. Madalya istemem, zam da istemem, küfür etmeyin yeter.

Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #95 : 10 Haziran 2009, 01:05:55 ÖS 13 »
Şu "proje aşamasında" olan Zübeyde Hanım filmi aklıma takıldı ya, aslında o ve eşi hakkında pek de bir şey bilmediğimizi farkettim...

Zübeyde Hanım, belli ki "tipik" bir Osmanlı kadını. Milyonlarcası gibi... Eğitimi yok, başı örtülü, beş vakit namazında, azıcık da otoriter. Benim anneannem de, babaannem de öyleydi.

Osmanlı kadınları, kocaları ölünce yeniden evlenmezler. "Ezberi bozan" davranışı bu olmuş. Oysa Osmanlı kadınlarının kocaları genellikle yaşlı ölürler, Ali Rıza Bey çok genç gitmiş...

Başka ne biliyoruz Zübeyde Hanım hakkında? Hemen hemen hiçbir şey.

Bir tek fotoğrafı var elimizde, son günlerinden, gözlük takarmış, yaşlı kadın, elbette takacak.
Hangi yemeği iyi yaparmış? Temiz ve titiz miymiş? Çok mu konuşurmuş az mı? Çocuklarını döver miymiş? Komşularıyla nasıl geçinirmiş? Ali Rıza Bey'le mutlu muymuş? Bilmiyoruz.

Oğlunu nasıl yetiştirmiş? Onu günün birinde "Atatürk yapacak" ne gibi özel bir eğitim vermiş? "Genlerinde" özel birşeyler mi varmış yoksa?

Bilmiyoruz. Ali Rıza Bey hakkında bilgilerimiz daha da az, hemen hemen yok gibi. Elimizde gerçek bir resmi bile yok. Otuzlu yıllarda, bir yerlerden Selanikli bir subay resmi bulmuşlar, "Atatürk'ün babası" diye sallamışlar. Buna bizzat Atatürk gülmüş de, "bizim peder bu değildir" demiş! Dalkavuklarını pek adam yerine koymazdı. Bu gayretkeşliğe kızmış ama sesini çıkarmamış.

Bu aile, imparatorluğun merkezinde de değil, taşrasında yaşayan, çok da kayda değer olmayan bir memur ailesi, binlercesi gibi...
Öyleyse niçin ahkâm kesiyoruz?
Çünkü bu kişiler Atatürk'ün anası ve babası olduklarına göre "onlarda insanüstü birtakım özellikler bulunsa gerektir" diye düşünüyoruz!

Daha da ileri gideyim: ATATÜRK'Ü TANRILAŞTIRMAK İSTEYENLER, BELKİ KENDİLERİ DE FARKINA VARMADAN, ZÜBEYDE HANIM'I BİR MERYEM ANA, ALİ RIZA BEY'İ DE BİR HAZRET-İ YUSUF GİBİ GÖRMEYE ÇALIŞIYORLAR!...
Marangoz Yusuf'un ölümünden sonra çömlekçi Mordohay'la evlenen bir Meryem tasavvur edebilir misiniz?
Yaramazlık yaptığı için İsa'nın poposuna iki şaplak yapıştıran bir Meryem tasavvur edemeyeceğiniz gibi!
İşte bu nedenle, Zübeyde Hanım'ın ikinci eşi Ragıp Bey ve Atatürk'ün üvey kardeşleri de "cumhuriyet yazıcıları", yani resmi tarihçiler tarafından eski kuşaklara unutturuldu, yeni kuşaklara hiç mi hiç öğretilmedi.
Oysa bu ne ayıptı, ne günah... Çok doğal, çok "insanca" şeylerdi bunlar.

Fakat Atatürk'ün bir üvey babası ve üvey kardeşleri "olabilemezdi", çünkü Atatürk doğaüstü bir varlıktı!
Kalp krizi de geçiremezdi, acıkamazdı, yorulamazdı, üşüyemezdi... Bu satırların yazarı Atatürk'ün hem de iki kere kalp krizi geçirmiş olduğunu elli yaşından sonra öğrendi de şaştı kaldı. (İşte bu şekilde Hazret-i İsa'nın dört kardeşi de Katolik Kilisesi tarafından tarihten silindi, unutturuldu Hıristiyan dünyasına...)
Beyinler öylesine yıkanmış, öyle şartlanmış ki, bu gerçeklerin açıklanması tokat etkisi yapıyor, sonra da hemen öfke başlıyor... Bu masum gerçekleri yazanlar "herhalde gericidir" diye düşünülüyor ve Zübeyde Hanım'a en aşağılık iftira ve hakaretlerle saldıran pis yobazlarla neredeyse bir tutuluyorlar...

Yahu sırası mı şimdi bütün bunların, Avrupa Parlamentosu seçimlerini sağcılar kazandı, bizi almayacaklar, otur şunları yaz... Diyeceksiniz.

Zübeyde Hanım'ın bir Meryem Ana olmadığını öğrendiğiniz ve kabul ettiğiniz gün, Avrupa Birliği'ne girebilme şansınız daha da artacaktır.

Ne demek istediğimi anlayan, küfür etmez.

eardic@sabah.com.tr


*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #96 : 19 Haziran 2009, 08:57:15 ÖS 20 »
[Sabah]




  Sabah  Kravat takmayan Anıtkabir'e giremesin

   Engin ARDIÇ   * 19 Haziran 2009

Kıyı boyunca sıralanmış şirin kasabalarıyla ünlü bir yöremizden kopup gelmiş bir şarkıcı (bunların şirin olmayanı hiç mi yoktur yahu?), Anıtkabir'e kimlerin girebileceğini, kimlerin giremeyeceğini belirtmiş: "Çorabı kokan girmesin" demiş, "çünkü dezenfekte etmek gerekecek"...

"Çok doğru söylemiş" diyecek çok kişinin çıkacağını adımız gibi bilmesek, "yörenin renklerine uygundur" deyip geçerdik.

Ama konu ciddi. Fıkralarla açıklanamayacak kadar ciddi. Bu konuda hükümetin, genelkurmayın, askeri ve sivil savcıların, ayrıca değerli köşe yazarlarımızın görüşlerini bekliyoruz.

Bir kere, şarkıcı, Ankara'ya yolu düşen bazı kişileri "oraya kadar gidip de Anıtkabir'e hiç uğramamakla" suçluyor. Bizi uyarıyor, ki sonra uyarmadı demeyelim.

Olur mu? Langa'nın hıyarı, Yedikule'nin marulu, Arnavutköy'ün çileği, Kanlıca'nın yoğurdu, Beykoz'un paçası, Amasya'nın elması, Malatya'nın kayısısı... Ankara'nın nesi meşhur? Yalnızca havası ve tavası mı? Denizi meşhur değil ya bu şirin beldemizin... Politikacısı ve gazetecisi meşhur... Başka?

Ankara'ya gidince (bakanlıklarda iş takibine tabii), Anıtkabir'e de mutlaka gidilecektir. Bu konuda gerekli kanun ve yönetmeliklerin bir an önce çıkarılmasını istiyoruz. "Anıtkabir giriş bileti" gösteremeyenlerin Esenboğa'dan, gardan ve garajlardan çıkış yapmalarına izin verilmemelidir.

Ankaralılar "zaten" orada oturduklarından, ayrıca Anıtkabir'e hiç uğramadan da yıllarca yaşayabilirler. Onlar "muaf" tutulacaklardır.

Bilet dedik... Anıtkabir'e uygun bir ücret mukabili (gelir vergisinden düşülmek kaydıyla) bilet de kesilebilir ve bu fonda toplanacak para, cumhuriyet mitingleri finansmanında kullanılmak üzere Atatürkçü Düşünce Derneği'ne teslim edilebilir... Böylece devrin cumhurbaşkanından para istemelerine de gerek kalmayacak, kıllık edenlerin sesleri kesilecektir.

İkincisi... Anıtkabir'e nasıl başörtülü girilemezse, kirli, lekeli, yağlı iş tulumuyla ve sıradan, gündelik giysilerle de girilemez. (Cüppe, potur, mes lastik zaten asılma nedenidir!)

Takım elbise şart değilse de, ceket ve kravat zorunluluğu getirilmelidir. Koyu renk, tercih nedenidir. Sakal tıraşı ve kısa saç da önemli bir farklılıktır. Bunlara sıra beklemeden girmek gibi birtakım ayrıcalıklar sağlanabilir. Bıyık, ince olmak kaydıyla (memur bıyığı) serbesttir.

Bu memlekette bir zamanlar kravat takmadan Ulus'tan Sıhhiye'ye geçmek, Tünel'den Beyoğlu'na çıkmak bile yasaktı. Dirlik düzenlik vardı. Karşıdevrimciler iktidara gelince ortalıkta kravatsız gezen serseri sayısı çoğaldı. Memleket elden gitti. Memleket yeniden ele geçirilmeli, pardon, ele gelmelidir.

Nasıl Köy Enstitüleri yeniden açılıp "eğitim şart" ilkesi yeniden yürürlüğe konmak zorundaysa, burada da giyim kuşam, devrimlere uygun olmalıdır.

Fakat kadınlara kravat taktırmak hiç de hoş olmayan birtakım "cinsel sapma çağrışımları" yaratabileceğinden, onlarda oturak şapka, tango etek, fırfırlı bluz, kürklü yaka, bilekten bantlı iskarpin gibi otuzlu yılların modasına uygun giysiler yeterli sayılabilir... Burada da saçlara maşa çekilmesi ve ince kaş, tercih nedeni olacaktır.

Anıtkabir içinde ve "müştemilatında" göbeğini kaşıyan da hapis cezasıyla kendine getirilsin.

Atatürk, bu ülkeyi size Anıtkabir'e gitmeyesiniz diye mi emanet etti?

Gerçi, "beni görmek mutlaka yüzümü görmek değildir, benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir" demişti ama Atatürk'ün bu ilkesini çiğneyebiliriz arkadaşlar! Fakat 1953 yılından, yani Anıtkabir inşaatı bitirilip hac ziyaretine açılmadan önce yaşayanları "cahiliyye devri" insanları sayalım, onlara günah yazmayalım.

KAYNAK

Giniralşa
« Yanıtla #97 : 17 Haziran 2010, 02:42:26 ÖS 14 »
Eski Rus romanlarında böyle geçer, "giniralşa"... Generalin karısı demektir.
Hani şu "N. kentinden" bilmemkaç "verst" uzaklıktaki "L. kasabasından" dem vuran on dokuzuncu yüzyılın eski Rus romanları... Hani, generalin karısına "çaya gidilen" romanlar...
Bu deyim artık kullanılmıyor. Rusça öğreten ve okuma parçası olarak da eski Rus romanlarından örnekler veren ders kitaplarında "eski bir deyim" diye açıklama yapılıyor.
Fransızca'da da böyleydi, "la generale"... Ya da "la marechale"... Sanki kadın, kocasıyla birlikte ordulara komuta ediyor... Eşbaşkan gibi, eşkomutan... Havası da ona göre tabii.
Şişman, beyaz tenli, üç çeneli Rus kadınları...
Ya göbekli, pancar suratlı, ya da inadına kemikli, sıska, seyrek sakallı, gözleri çakmak çakmak Çar generalleri...
Geçen gün haberlere baktım.
Sunahanım Hanım, Sevil Hanım'ın 22 parça pırlantasıyla 110 bin dolarını geri vermemiş... Sevil Hanım dava açmış...
22 parça pırlanta... Ulan biz burada o kadar şeriatçılık ederek, o kadar vatanı milleti satarak, o kadar yandaşlık ve yalakalık yaparak milyarları götürüyoruz, bizim karıda var toplam üç parça, beş parça pırlanta!...
Üstelik bu bir kısmı... Yirmi ikisini kaptırmış, geride daha kaç parça kalmış?
Pırlantaları ve dolarları bir hanımdan öbür hanıma götüren de, paşanın emir subayı... Öyle iddia ediliyor.
Sevil Hanım "alışveriş için yurt dışına gideceğini" söyleyerek Sunahanım Hanım'dan 150 bin dolar istemiş... (Oysa biz hanımla birlikte üç bin dolar denkleştirince ipimizi kırarız vallahi.)
Hanımın eşi de "ilişkide bulunduğu değişik kişilerden" ancak 110 bin dolar denkleştirebilmiş... (İlişkide bulunduğum kişilerden beş bin dolar istesem bir daha selam vermezler.) Bu arada elbette vatanı birtakım göbeğini kaşıyan ampul kafalıların elinden kurtarma planları da yapıyor...
Bu parayı da emir subayı vasıtasıyla öbür hanıma teslim etmiş.
Devir teslim nerede gerçekleşmiş? Orduevinde. (Sakallı ve başörtülü girmek yasak, elinde yüz on bin dolarla girmek serbesttir.)
Sevil Hanım da, "bu paraları nereden bulmuş, önce onu açıklasın" diyor...
Öyle ya, kocası bizim gibi vatan haini değil ki paraları cukkaya doldursun... Memur maaşına talim eden adam.
Sevil Hanım'ın kardeşinin de Nişantaşı'nda mağazası varmış... (Bizim küçük baldız da rahmetli bacanaktan kalan emekli maaşına talim ediyor.)
Sunahanım Hanım, pırlantaları "takıp iade etmek üzere" istemişmiş...
"Düğüne gideceği zaman komşudan ödünç tayyör almanın" daha ileri bir düzeyi...
Oysa Sevil Hanım da onu uzaktan tanıdığını, aralarında "bir samimiyet olmadığını" ileri sürüyor.
Pardon, hangi hanım hangi hanımdan ne almış ne vermiş, ben şaşırdım.
Bir hanım öbür hanım için "eşim emekli olduktan sonra bu iddialarda bulundu" diyor. (Sıkıysa muvazzafa bulaş!)
Eşi de (hangisi hangisinin eşiydi, karıştırıyorum) eşine demiş ki, "mahkemede bu hanım için 'agresifti, kirliydi, bakımsızdı' de, pırlantaları verme!"
Bu hesaba göre, cadalozların ve pasaklıların takıları "miri mal" mı sayılıyor?
Falan filan...
Şimdi söyleyiniz bakalım, ordunun itibarını sarsanlar "liboşlar" mı yoksa bu tür bazı hanımlar mı? "Giniralşa" kelimesinin çoğulu nasıldı yahu, onu da Rusça bilenler söylesinler.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Çok ters yazı
« Yanıtla #98 : 10 Mayıs 2011, 11:19:00 ÖÖ 11 »
Çok ters yazı
Gazeteye ilan vermişler, Zübeyde Hanım'ın resmini koymuşlar, altına "bir anne bütün dünyayı değiştirebilir" yazmışlar. (Aslında "tüm" demişler ama bendeniz o kelimeyi hiç sevmem, "kötü metin yazarı" ya da "kasabada yetişmiş solcu yarı aydın" kokar.)
Elbette. Ona bakarsanız bir kum topağını avucuma aldığımda da bütün dünya değişir, okyanusun öbür ucunda bir kelebek kanat çırptığında da...
Peki buna ne diyeceğiz? "The Zübeyde Hanım effect"... (Yazının buraya kadarı entellektüeller için.)
Sade vatandaş için olan kısmına gelelim: Zübeyde Hanım "üzerinden" Anneler Günü'nü kutlamışlar. Artık çok bayatlamış ama her yaşlı kadının gönül telini mutlaka titretecek bir numara.
Kutlayan, bir turizm acentası.
Zübeyde Hanım'ın turizmle ne ilgisi var? Hiç.
Keşke Atatürk'ün turizmle ilgili özlü bir sözünü uydursalardı, "istikbal turizmdedir" falan gibi de, Emre Aköz'ün diline düşselerdi!... Ama yutturamazlardı, çünkü Atatürk'ün de turizmle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmamış.
Yani, "ben turist rehberinin zeki, çevik ve hanut almayanını severim" gibi bir palavra yumurtlamak mümkün görünmüyor bu durumda...
Ana baba işin bahanesi tabii, amaç acentanın reklamını yapmak, buna da hiçkimsenin ağzını açamayacağı bir kılıf uydurmak. Hani, maç öncesi ekranlarda beliren "her iki takıma da başarılar dileriz, imza Zırtıloğlu Sucukları" gibilerden.
Aman, sakın önümüzdeki Babalar Günü'nde de Ali Rıza Bey'in resmini koyup "bir baba da bütün dünyayı değiştirir" falan demesinler, çünkü o resmin Ali Rıza Bey'e ait olmadığı, 1876 yılında Selanik'te oluşturulan inzibat taburlarından birinin toplu fotoğrafından rastgele alınmış kimliği bilinmeyen bir subayın olduğu kanıtlandı! (Atatürk bakmış da "bu bizim peder değil ki" deyivermiş.)
Aman aman, hele Ermiş Valentine Günü... Hafazanallah!
Yani düşünebiliyor musunuz, Fikriye Hanım'ın hülyalı bakışlı bir fotoğrafı, altında: "Bir sevgili Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdurabilir, işte aşkın gücü!"
Ezcümle diyorlar ki Zübeyde Hanım, Atatürk'ü doğurmakla dünyayı değiştirmiş.
Kutlu doğumun Brezilya ya da Papua- Yeni Gine gibi ülkelerde ne gibi sarsıntılara yol açtığını hatırlayamadım.
Ama tarih bilgim şuna yetiyor: Atatürk'ün, annesi Zübeyde Hanım'la ilişkisi çocukluk yıllarından beri bozuktu. Araları hiç yoktu.
Ali Rıza Bey'in genç yaşta ölümünden sonra annesinin yeniden evlenmiş, başına üvey baba getirmiş olmasını bir türlü hazmedememiş, kabullenememişti. Bu yüzden evden kaçmış, Selanik'ten Manastır'a gidip yatılı askeri okula yazılmıştı. Yani Zübeyde Hanım dolaylı da olsa dünyayı değiştirmeye asıl o zaman başlamış denebilir. Atatürk, Zübeyde Hanım "sayesinde" değil, "ona rağmen" asker olmuştu.
Büyük aşkı Fikriye Hanım da, üvey babası Ragıp Bey'in kardeşinin kızı, yani üvey kuzinidir!
Yetmiş yaşına gelip de bunları bilmeyen, bizden okuyunca "vay canına" diyen okurlarım için üzgünüm. Kabahat onların değil, bunları saklı tutan ve bizim yıllardır eleştirdiğimiz "Kemalizm esnafı"nındır.
Araları o kadar bozuktu ki, Atatürk, Zübeyde Hanım'ın cenazesine bile gitmedi de, kendisini temsilen yaverini gönderdi.
"Benim oğlum büyüyünce paşa olur inşallah" cümlesi, her Osmanlı anasının diline pelesenk ettiği bir temennidir. O kadar. Bana da söylerlerdi, paşa olmadım, gazeteci kaldım.
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı TaLiA

  • *
  • 3019
Federasyon yoldadır
« Yanıtla #99 : 15 Haziran 2011, 01:35:11 ÖS 13 »
Federasyon yoldadır


Bir: Seçmen mesaj falan vermemiştir.
AKP seçimi gene çatır çatır kazanmıştır. Her türlü yorum zevzeklikten ibarettir.
2002, 2007 ve 2011'den sonra 2015 seçimini de kazanacaktır, 2019 seçimini de.
Tayyip Erdoğan da cumhurbaşkanı olacaktır, hem 2014'te, hem 2019'da. (Ya da 2012'de ve 2017'de, farketmez.)
İki: Aydın Doğan ve Zafer Mutlu'nun uşakları rezil olmuşlardır. (İsterseniz buna Demirören ile Karacan'a "devredilenleri" de katabilirsiniz.) İki gündür alttan alıyorlar, içine düştükleri sefil durumu unutturmaya çalışıyorlar, çok tırstıkları da satır aralarından seziliyor, ama ilk fırsatta başlarını kaldıracaklar, "kaldıkları yerden" devam edecekler... Can çıkmadan huy çıkmaz.
İçlerinde ilk hangi serseri "erken seçim" isteyecek ve bunu ne zaman yazacak, merak etmiyor da değilim hani...
Başka neler olacak?
Ekonomi gelişerek ilerleyecektir.
Ötesi magazindir, şu bakan gitmiş bu bakan gelmiş, meclis başkanı kim olmuş, falan. "Liderler oylarını hangi sandıkta kullandılar" magazini kadar önemsiz.
Tek sorun yeni anayasa.
Ve de Kürt meselesinin bu anayasayla çözümü.
Kürt meselesini çözen Türkiye öyle bir fişeklenir, roketlenir ki, artık onu kösteklemeye Avrupa'nın da, Avrupa'nın basınının da gücü yetmez.
Recep Tayyip Erdoğan'a her şeyden önce bu açıdan teşekkür borçluyuz: Memlekette "Atatürk devrine benzer" bir özgüven havası estirdiği için. Artık ayağımız yere sağlam bastığı için.
Artık Türk olduğumuza üzülmediğimiz için. Kompleksten kurtulduğumuz için.
Avrupa Birliği'ne artık "almazlarsa almasınlar, kafamız kızarsa biz başka bir birlik kurarız" gözüyle bakabildiğimiz için.
Yeni anayasanın "uzlaşmayla" yapılacağı söyleniyor. Başbakan da böyle diyor.
MHP'nin herhangi bir uzlaşmaya yanaşacağını kimse ummuyor. Kimse beklemiyor da.
CHP'nin buna yanaşacağını da ben sanmıyorum.
Zurnanın zırt dediği yerde takke düşecek, bütün o "yenilenmiş" falan maskesinin altından "eski bildik CHP'nin suratı" bilinen tutucu kimliğiyle ve bürokrat çıkarlarının avukatlığıyla sırıtacaktır.
Ama işi TBMM'ye paralel ikinci bir meclis kurdurarak, yani suç işleyerek ve işleterek yokuşa sürmeyi de başaramayacaklar. Kurucu meclis falan kurulmayacaktır, kurulamaz. Her şey TBMM'de başlar ve orada biter.
Belirleyici olan şudur: Asıl acaba BDP uzlaşmaya yanaşacak mı?
Yani Kürt Partisi, huysuzlanmayı sürdürecek mi, yoksa "tepkileri göğüslemek için adı konulmayacak" bir federasyonla yetinecek mi?
Hak mı istiyorlar, bağımsızlık mı, karar vermek zorundadırlar. İç savaşı sürdürmeyi tercih ederlerse tarihi bir hata yapmış olurlar ve bunun vebali altında kalırlar.
Yani: Biz Türkler'den bu kadar Kürt kardeşim, üst tarafını sen düşün!
Gene de bir cumhuriyet bitiyor, başka bir cumhuriyet başlıyor. Numarası önemli değil.
Türkiye, azıcık gecikmeli de olsa, yirmi birinci yüzyıla giriyor.
Ya da isterseniz 1923 cumhuriyetine, "asıl cumhuriyete" geri dönülüyor diyebilirsiniz.
Merak ettiğim bir konu daha kaldı efendim: Acaba Türk faşistleri, zurnanın zırt dediği yer gelince, son bir hamleyle, isterseniz "can havliyle" diyelim, umutsuz bir serseriliğe kalkışır, darbe yapmaya kalkarlar mı? Başaramayınca da hepten yokolur giderler mi?
Önümüzdeki ayların gündeminin ana hatları bunlardır, ayrıntılara nasıl olsa döne döne geliriz.

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #100 : 27 Kasım 2011, 01:36:27 ÖS 13 »
Anladı paşa dedesi!
Gençler bilemezler, tek kanallı siyah-beyaz televizyon döneminin hem de ilk günlerinde dede ile torun TRT'ye çıkarlardı...
Dede anlatırdı: "Çerkes Etheeem... kuvvetleriniii... ööö... kuvvetleriniii... tamaaamen imha edereeek... asayişi tesis ettiiim..."
"Birinci şahıs" konuşurdu, "ettim" derdi, çünkü adı İsmet İnönü'ydü.
Torunun tarih dersinden sınavı varmış da, kitap okuyacağına kestirmeden gidiyor, "birinci elden" dedesine anlattırıyor, TRT yapımcısı öyle istemiş.
Sonra dede sorardı: "Anladın mı?" Torun cevap verirdi: "Anladım paşa dede!"
Torun gerçekten de dedesini iyi anlamış. Bugün, elli dört yaşında bir hanım olarak, "Dersimliler iyi ki sürülmüş çünkü bölgeye medeniyet gelmiş" diyor. (Beri yandan, "tarihçilere bırakalım" şeklinde kıvırtmayı da hiç ihmal etmeden tabii.)
"Bugün Tuncelililer -kırım ve sürgün sayesinde- en görgülü, en eğitimli insanlardan oluşuyorlar"mış. (Sürülenler mi eğitime ve görgüye kavuşmuşlar, kalanlar mı, tam olarak anlayamadık.)
Sayın Gülsün Toker Bilgehan, herhalde oylarını CHP'ye ve Kemal Kılıçdaroğlu'na yağdıran Tunceli seçmeninden sözediyor.
Tunceli seçmeni, bombalayarak, gazlayarak, kırarak ve sürerek kendisine medeniyet götüren CHP'ye borcunu elbet bir şekilde ödeyecekti, Allah bu şekilde nasip eylemiş.
Fakat "kıyılara" da bakalım: "Sürgüne gönderilen genç kızlar da çok iyi yetişmişler"... Gülsün Bilgehan öyle diyor.
O bölgede o şartlarda kalsalarmış o aileleri kuramayacaklarmış.
Eh, Allah herkese Demirel'in adamı Cihat Bilgehan'ın oğlunu nasip etmiyor ki koca diye, elbette Kürt kızları da uygun birer Türk koca uydurmuşlardır kendilerine...
"Bugünkü insan haklarına elbette aykırıdır" diyor... "O zamanki" insan haklarına aykırı değilmiş.
İsmet Paşa'nın torununu tebrik ediyorum.
Açık konuştuğu için.
"Demokrasi memokrasi" diye kıvırtmadığı için.
"Ne olmuş yani, bugün de PKK bombalanmıyor mu?" şeklinde düşünen CHP mahfillerine -özellikle bayan kesimine- sözcülük ettiği için.
"Cahil halk oyunu gericilere veriyor da onun için biz iktidara gelemiyoruz" kafasında gidenlerin hislerine tercüman olduğu için.
CHP'nin niçin sittin sene seçim kazanamayacağının canlı kanıtı olduğu için.
Laf aramızda, bu sözleriyle "Kemal abisine" bir küçük kazık da kendisi attığı için!
Gülsün Hanım'a muhalefette elli dört değil, Celal dedesi gibi yüz dört yıl uzun ömür dilerim. (Kocası AP çevresinden olduğuna göre Bayar da onun bir dedesi sayılır.)
Zaten bu mesut izdivaç, bir anlamda, geçen seçimde "Demirel kontenjanından CHP'den aday gösterilen ve seçtirilen eski DYP'liler" şeklinde siyaset sahnesine de yansımamış mıydı?
Fakat bir sözü hiç hoşuma gitmedi... Hiç yakıştıramadım...
"O sıralarda -Dersim katliamının gerçekleştiği 1938 yılında- iktidarda dedem yoktu, Atatürk vardı" demiş... İnönü 1937 yılında başbakanlıktan yürütülmüştü ya...
Ne yani, Atatürk'e dil mi uzatıyor?
Medyanın faşist polisleri, uyuyor musunuz? Görev başına! Kadın topu Atatürk'e atıyor! Bu ne rezalet?
Heh heh heh he...

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #101 : 27 Kasım 2011, 01:45:33 ÖS 13 »
Alıntı
Fakat bir sözü hiç hoşuma gitmedi... Hiç yakıştıramadım...
"O sıralarda -Dersim katliamının gerçekleştiği 1938 yılında- iktidarda dedem yoktu, Atatürk vardı" demiş... İnönü 1937 yılında başbakanlıktan yürütülmüştü ya...
Ne yani, Atatürk'e dil mi uzatıyor?
Medyanın faşist polisleri, uyuyor musunuz? Görev başına! Kadın topu Atatürk'e atıyor! Bu ne rezalet?
Heh heh heh he...

 :D :D :D
bir heh heh hehhe.. de benden...
ipin ucunu oraya uzatmaya kimsenin niyeti yok. neme lazım başa bela olur....