Engin ARDIÇ KLASİKLERİ

  • 101 Cevap
  • 59550 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #15 : 28 Kasım 2007, 02:44:30 ÖS 14 »
Siz ne zaman Batılı oldunuz ki? 
28/11/2007 - 10 

 
 
Engin ARDIÇ - AKŞAM 
 
 
 

 
 
Bir yazar arkadaş, AKP iktidarının en az on-on beş yıl daha süreceğini, “bu adamların başımızdan kolay kolay gitmeyeceklerini” sonunda anlamış, çünkü karşılarında başka bir güç yokmuş.

Orduyu saymamış, eh, bu da bir gelişmedir!

Türkiye’nin daha zengin ama cahil, zevksiz, karmaşık bir lumpen cenneti ve “Ortadoğulu” olacağını da görüyor.

Bir başka yazar arkadaş “Ortadoğululuğa pupa yelken” demiş bu gidişe...

Yanılgıları şudur: Sanki Türkiye “pırıl pırıl” bir Batı ülkesi olmuşmuş da, şimdi geri dönüyor!

Türkiye hiçbir zaman Batılı olmadı, yalnızca üstüne bir Batı yaldızı çekildi. Şimdi yaldız yer yer çatladı, dökülüyor. İsterseniz buna aşı boyası, astar cilası falan da diyebilirsiniz, tutmadı.

Çünkü emir ve komuta zinciri içinde uygarlık değişimi, ancak bu kadar giderdi. Zart zurtun sonu buydu.

Türk seçkinleri, şapka giyip kravat takınca, namaz kılmayıp rakı içince, alfabeyi değiştirip tatili de pazar gününe alınca Batılı olacaklarını sandılar.

Tek parti diktası mı Batılılıktı, besleme basın mı?

“Münhal bulunan falanca vilayetin mebusluğuna Ankara’dan şair ya da yazar aday göstermek” mi Batılılık oluyordu?

Yoksa seksen yıl içinde dört darbe, beş de darbe girişimi mi yazıyordu Batılılık kitabında?

Medeni Kanun korkusuyla içerki odaya ikinci, üçüncü eş saklamak mı Batılılık sayılırdı, hu çekme ayinlerinin polisten gizli tertiplenmesi mi? Tarikatlar ortadan mı kaldırılmıştı?

Eski uygarlık süpürüldü... Ama halının altına!

Batılı olduğunu sanan kızla oğlan, tango yaparken birbirlerine değmeye bile çekindikleri zaman mı Batılı gibi yaşıyorlardı? Yoksa hükümet nikâhının ardından ya da önünden bir de imam nikâhı kıydırmadan içi rahat etmeyenler mi?

Tayyör-etekli “Mustafa Kemal rahibelerinin” mi Batı’da örnekleri vardı?

Bürokrat egemenliği, memur üstünlüğü mü Batı standartlarına uygundu?

Burjuva sınıfının da işçi sınıfının da yok denecek kadar cılız olduğu bir Batı ülkesi mi görülmüştü yoksa üç yüz yıldır?

Ticaret ahlakının oluşmadığı, ilişkileri müşteri kazıklamak ve ödeme yapmamak üzerine kurulu, fatura bilmeyen, vergi tanımayan ülke mi Batılıydı, yoksa faşist ceza kanunumuz mu?

Yurttaşlarının pasaport alamadığı, yılda bir kere yurt dışına çıkabildiği ülke mi Batılı sayılıyordu, yoksa döviz bulundurmanın suç olduğu, bankalarının ölüyorum desen on kuruş tüketici kredisi vermeye yanaşmadığı ülke mi?

Dışişleri bakanının masraf olmasın diye yurt dışına çıkmaya çekindiği ülke mi yoksa?

Ortadoğu ülkelerini yoksayınca mı Ortadoğululuk’tan kurtulmuştunuz, yoksa Rusça, Çince, Arapça öğrenmek isteyen gençlerinizin ağzına sıçınca mı?

Hangi şairler, hangi romancılar on iki yıl haksız yere hapis yatıyorlardı hangi Batı ülkesinde?

Kendinize örnek aldığınız Mussolini İtalyası, Hitler Almanyası, Stalin Rusyası mıydı Batı? Bu “geçici” dönemler mi?

Batı, köylülüğü tasfiye mi ediyordu, yoksa sizin gibi koruyup kavanozda saklamaya mı çalışıyor, sonra da “taşra patlamasına” uğrayınca oturup ağlamaya mı başlıyordu?

“Kabir tavafı” mı vardı Batı’da? O kabir anıt da olsa... Din kitaplarının yanısıra bir de “seküler” kutsal kitapları mı vardı?

Hangi şehri sıfırdan kurmuş, nereyi keşfetmiş, neyi icat etmiştiniz acaba?

Hiç ağlamayınız. Siz ne zaman Batılı oldunuz da şimdi Doğu’ya dönmekten korkuyorsunuz?

Bir tek soru soracağım, yanıt verebiliyorsanız veriniz: Niçin, o yerlere göklere sığdıramadığınız, vara yoğa dönüp dönüp çaldığınız “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” arasında Rumeli türküleri, Safiye Ayla’dan, Münir Nurettin’den Osmanlı müziği vardır da, otuzlu yılların gözde Batı şarkıcıları, örneğin bir Carlos Gardel, bir Maurice Chevalier falan yoktur?

Alman sanatçılarını saymadık canım, Zarah Leander, Lilian Harvey, Willy Fritsch falan... Onlar da yok! Onları Recep Peker ile Hüsrev Gerede severdi.



 

*

Çevrimdışı esen

  • ****
  • 925
  • "lalüebkem"
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #16 : 12 Aralık 2007, 08:41:47 ÖS 20 »
Kendinize göre “dizayn” ettiğiniz bir baskı düzeni başkasının eline geçince ağlamaya hakkınız var mı?

Şimdi hepiniz ağlıyorsunuz: Cumhurbaşkanı, YÖK’ün başına “türbana ılık bakan” bir profesör atamış...
Ne bekliyordunuz, CHP eğilimli birisini mi atayacaktı?
Kendinize göre “dizayn” ettiğiniz bir baskı düzeni başkasının eline geçince ağlamaya hakkınız var mı?
Niçin YÖK adında bir ucube oluşturdunuz? Üniversiteleri zart zurtla baskı altında tutmak, yalnız öğrencilerin değil hocaların bile saçına sakalına dahi karışmak için değil mi? (Sakalını kesmeyi reddedip istifayı basan bir tek Emre Kongar olmuştu...)
Şimdi bu YÖK “ötekilerin” eline geçince mi aklınız başınıza geldi?
Niçin bağımsız üniversiteleri budadınız da eğitim düzeyi düşük “yüksek liseler” çıkardınız ortaya? Beyinleri siz değil de bir başkası yıkamaya kalkınca mı o çamaşır makinesinin sakıncaları gündeme gelebiliyor?
Niçin cumhurbaşkanlığı makamını “sembolik” olarak bırakmadınız da, fiilen hükümetin başı olarak yetkilerini güçlendirdiniz?
Kenan Evren memleketi daha iyi kontrol edebilsin diye... Öyle değil mi? Arkasından Turgut Özal gelince de hır çıktı.
Niçin cumhurbaşkanı orduların başkomutanıdır da günün birinde ortaya bir “sivil komutan” ya da “bürokrasiden gelmeyen” bir komutan çıkabileceği hiç düşünülmemiştir?
Şimdi de cumhurbaşkanıyla başbakan arasında çıkacak “muhtemel ve muhayyel” bir çatışmadan medet umuyorsunuz. Ya çıkmazsa?
Bu kadar güçlü bir koltuk şimdi “ötekilerin” eline geçince yakınmaya hakkınız var mı?
Hem serbest seçim yapıp hem de seçimi “başkası” kazanınca yakınmaya hakkınız olmadığı gibi...
Niçin rektörleri atamayı da cumhurbaşkanının keyfine bıraktınız ve şimdi maraza çıkarıyorsunuz?
Niçin hakimlerin ve savcıların bağımsız bir “hukuk konseyi” tarafından atanmasını sağlamadınız da, yalnız Adalet Bakanı’nın değil onun müsteşarının bile söz sahibi olduğu bir dikta düzeni kurdunuz?
Şimdi de o müsteşara kırmızı halı döşüyorlar, bozuluyorsunuz... Kaderi iki bürokrat dudağı arasında kalan adam baş mı kaldıracaktı?
Niçin, siyaset bilimi literatüründe görülmüş en berbat siyasi partiler kanununu, en yanlış seçim kanununu çıkardınız da, şimdi eline kuvvet geçen onu kendine yontunca mızıklanıyorsunuz?
Hem başbakana kızıyorsunuz hem ana muhalefet liderine, “parti içi diktatörlük” kurdukları için... Onlara bu olanağı kim sağladı?
Yüzde 46 oy oranıyla meclisin yüzde 60’ını ele geçirmeyi sağlayan sakat sistem kimin eseridir?
Parti başkanının, kendisini seçecek kurultay delegelerini kendisi tayin etmesi gibi, misli görülmemiş bir saçmalığı kim yumurtlamıştır?
Ve de Kürt meselesinde “hatayı” kim yapmıştır?
Şimdi de “hata ettik” demek niçin yasaklanmıştır?
Hem Avrupa’nın kurallarına uymamak için bin dereden bin su getiren, hem de Avrupa bizi istemiyor diye küsenler kimlerdir?
Çağdaş olmaya asla yanaşmayıp sonra da “muasır medeniyet seviyesi”nden dem vuranlar mı acaba?
Doksan dokuz liraya 1935 modası kazak giymeyi Atatürkçülük sanan kafa mı yoksa?
Avcı ceketle golf pantalonu da uydurun, belki memleket kurtulur.
Engin ARDIÇ
akşam
cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #17 : 20 Ocak 2008, 07:56:22 ÖS 19 »
Kamubuyurum Tüz Bölemi ?
Engin ARDIÇ


Hayır efendim, çok şükür henüz kafayı yemedim. Başlıkta okuduğunuz
cümleyi de ben kurmadım. Kim kurmuş, biliyor musunuz? Mustafa Kemal
Atatürk.

O zamanın İsveç veliahtı, sonra kral olacak Gustav
Adolf'un Çankaya ziyaretinde verdiği nutukta, pardon, söylevde
söylemiş. Yıl, 1932.

Bakın şöyle demiş: 'Avrupa'nın iki bitim
ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları
olarak, baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar.'

Hiçbir şey anlamadım. Siz de anlamadınız. İsmet Paşa da anlamamış zaten.

Çünkü bu, Çağatayca'dan apartmadır.

O  yıllarda ortaya atılan 'güneş-dil teorisine' göre (niçin 'kuram'
dememişler acaba, o sonradan mı uydurulmuş?) bütün dünya dillerinin
anası Türkçe'dir. Dilimiz 'bir güneş gibi' bütün dünyaya ışınlarını
yaymış (tıpkı Ata'mızın da Samsun'dan bir güneş gibi doğmasını andırır
şekilde), her dil sonra azıcık değişmiştir. Eh, o kadarcık da
olacaktır.

Aslına bakarsanız, 'göç yolları haritasında'
oklarla da gösterildiği gibi, bütün dünya milletleri de Türk'tür tabii.
Herkes Orta Asya'dan çıkıp dağılmıştır. Türkçe'yle uzaktan yakından
ilgisi olmayan bir Hint-Avrupa dili konuşan Hititler de aslında Eti
Türkleri'dir. Şimdilerde Etiler'in barları ve Akmerkez'i meşhur…

O  yılların modası, her yabancı kelimenin 'aslını' arayıp bulmak ve çocuk
gibi sevinmekti. 'Maya' uygarlığı adı üstünde mayadan geliyordu,
herifler çok kısa boylu, kanca burunlu, patlak gözlü ve koyu esmer
tenli olsalar bile… İngilizce 'okay' kelimesi de ok ve aydan
geliyormuş, 'atılan okun aya isabeti' demekmiş, yani 'uygundur' demek
oluyor. Bunu Atatürk söylüyor.

Oysa Amerikan Kız Koleji mezunu
ve aynı okulda hocalık da yapmış Halide Edip Hanım'a sorsaydı, bunun on
dokuzuncu yüzyılda 'all controlled' deyiminin baş harfleriyle
kısaltmasını bilemeyip, denetlediği yük vagonlarının üzerine tebeşirle
'AC' yazacağı yerde 'OK' yazan cahil bir Hintli tarafından icat edilmiş
olduğunu söyleyecekti…

Söyleyemedi, çünkü o tarihte, 'diktatör olduğu iddiasıyla Atatürk'e muhalefete geçmiş' olduğundan,
eşi Dr. Adnan Bey ile birlikte gönüllü sürgündeydi kendisi…

İşte, bir yandan bu hatalar yapılıyor, bir yandan da 'Öztürkçe' olduğu ileri
sürülen yapay bir dil uyduruluyor, daha doğrusu Çağatayca'dan, yani
dilimizin uzak bir lehçesinden aktarılıyordu…

Mebus yerine milletvekili değil 'saylav' deniyordu, meclis de 'kamutay' olmuştu.

Sonraları, Nurullah Ata olan adını 'alafrangalaştırmak' için Nurullah Ataç yapan
zat daha da ileri gitmiş, Cumhuriyet Halk Partisi'ne 'Kamubuyurum Tüz
Bölemi' denilmesini önermişti…

Adı Kamubuyurum Tüz Bölemi olan bir siyasi parti halktan oy yerine 'nasihat' alırdı ama, neyse ki
tek parti devriydi ve partinin oy almak diye bir derdi yoktu!

Bu yanlışların yanlış olduğunu en başta Atatürk farketti ve yanlıştan çabucak döndü.

Döndü ve ne yaptı, bilin bakalım.

Şunu yaptı:

1936 yılında, yani güneş-dil teorisi serüveninden dört yıl sonra, İngiliz
kralı Edward'ın ülkemizi ziyaretinde verdiği nutuktan bir bölümü
birlikte okuyalım:

'Mesut hadiseler olarak, majestelerinin mütenekkiden ziyaretini ve Montreux Mukavelesi'nin derpiş ettiği
veçhile tatbike başlandığını zikretmeliyim. Bu ziyaretin milletimizin
temayülatına uygun olarak fiilen inkişaf etmekte olan samimi
münasebetlerimizde hayırlı tesirine şüphe yoktur.'

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #18 : 25 Ocak 2008, 02:06:54 ÖÖ 02 »
TeHCiRSeVeR

Ecevit’in gizli arşivi açıklanmış... Daha doğrusu, Rahşan Hanım, değerli meslekdaşlarımız Can Dündar ile Rıdvan Akar’a bir “kıyak” yapmış, onlara vermiş, onlar da kitaplaştırmışlar. Elbette “promosyon” niyetine önce kendi gazetelerinde yayınlıyorlar bazı bölümleri.

Ecevit’in özenle sakladığı belgeler arasında, 1961 yılında Milli Birlik Komitesi’nin hazırladığı, daha doğrusu kurmuş olduğu bir “Doğu Grubu’na” hazırlattığı (bu size birşeyler hatırlatıyor mu?) bir rapor var: Kürt sorununa çözüm!

Bir de İsmet Paşa’nın ünlü raporu vardır bu konuda, bilirsiniz, ama o çok daha eskidir.

1961 tarihli raporda, Kürtler’den, “kendilerini Kürt sananlar” şeklinde sözediliyor.

Bu da, “dağda yürürken karlara basıp kart kurt diye ses çıkaranlar” yaklaşımı kadar gerçekçi ve sorunu çözücü bir bakış açısı!

Bu kadar feraset ancak devlet yönetmekle ve hükümet devirmekle mümkündür.

Nitekim, rapor, o yılın sonbaharında “demokrasiye geçilince” (bu kaçıncı geçiş?), yeni kurulan koalisyonun başbakanı İsmet İnönü’ye devredilmiş, gerekenin yapılması istenmiş.

İnönü de, ne hikmetse, raporu vere vere, çiçeği burnunda Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’e vermiş.

Raporun altında imzası bulunan Kurmay Albay Haşim Tosun, Kürt sorununa çözüm olarak “tehcir” istiyor!

Yani, kendini Kürt sanan halk, Karadeniz kıyılarına göçettirilecek.

O kıyılarda bulunan “fazla nüfus” da kendini Kürt sananlar bölgesine aktarılacak.

Bu bölgeye ayrıca “memleket dışından gelen Türkler” de yerleştirilecek. (O sıralarda işçilerimiz Almanya’ya yeni gitmeye başlamış oldukları ve henüz hiçkimse “kesin dönüş yapmayı” düşünmediğine göre, Gagavuzlar’ı mı getireceklerdi acaba?)

Bu arada kendini Kürt sanan halkı eğitmek için de bölgeye “kız ve erkek misyonerler” gönderilecek. Evet, raporda “misyoner” kelimesi kullanılmış.

Kendilerini Kürt sananların kendilerini Kürt sanmamaları için de, kendilerine “Turani kavimlerden geldikleri” anlatılacak.

Hayatta mıdır bilmiyorum ama, Sayın Kurmay Albay Haşim Tosun’u kutluyorum!

Bunu yazan Tosun, okumayana...

Say ki raporu Tosun yazmamış da Bahaettin Şakir merhumla Doktor Nazım merhumun ruhları elele vermişler, ahretten tebliğ yoluyla albayımın kulağına fısıldamışlar.

Vallahi, beni “ordu karşıtları kara listesine” alan askeri istihbarat binbaşısının da ondan öğreneceği çok şey varmış... Belki de yanında yetişmiştir.

Albayımın parlak buluşları, yalnız bugünümüze değil, yarınımıza da ışık tutacaktır.

Hani maazaallah bir “ara rejim” arızasında tatbik mevkiine konulabilecek bir çok tedbirin nüvesi, albayımın raporunda kuluçkada yatmaktadır.

Buna göre, “türban yanlıları” da topluca tehcir edilip, kendilerine uygun kuytu bir ilimizde, örneğin Konya’da “ikamete memur” edilebilirler. Halep, Beyrut falan artık elimizde olmadığına göre, oralara gönderemeyiz.

Yaşadıkları yerlerin isimlerini de değiştirir, örneğin Fatih ilçesinin Çarşamba mahallesini Atakent yaparız.

Yanlarına taşıyabildikleri kadar mal, para ve ziynet eşyası alarak, gayrımenkullerini terk ederek zorla yollara düşürülecek “ikinci cumhuriyetçi liboşlar” da olacaktır. Bunları, özleri gereği, alafranga bölgelere, Bodrum’a falan yerleştirelim. Bir kısmını Alaçatı’ya gönderelim.

Karıları kızları helal midir bilmem ama bazılarının kütüphanelerinde gözüm olabilir ha...

Bunlar yolda giderken “sözde kazalara” uğrarlarsa da, meseleyi tarihçilere bırakırız!
 


Akşam  / 23.01.2008

*

Çevrimdışı esen

  • ****
  • 925
  • "lalüebkem"
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #19 : 25 Ocak 2008, 04:12:34 ÖS 16 »
Sarayda karavana
 
Tarih yazıyorum diye bana kızıyorlar.
Güncel sorunlara değinecekmişim, yalnızca onlara.
Örneğin Petek Dinçöz ile Can Tanrıyar’ın canlı yayında evlenmeleri gibi memleket meselelerine... Belki, Galatasaray-Bursaspor maçında hakemin kötü yönetimine...
Yok canım, hükümete küfür etmemi bekliyorlar; türbana bozulacak, göbeğini kaşıyan ayılara giydirecek, emekçi halkımın durumundan yakınacaksın, arada Deniz Baykal’a çakacaksın, senden iyisi olmayacak.
Vallahi bakınız, bendeniz “eşek etinden sucuk yapanlarla mücadeleyi” başka arkadaşlara bıraktım. TEM yolunu Etiler çıkışında tıkayan araçlar da benim ilgi alanımda değiller.
Ben kafama göre takılırım, okuyan okur, okumayan okumaz, beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez, yayınlayan yayınlar, yayınlamayan yayınlamaz, para veren verir, vermeyen vermez.
Bakınız bu hafta sonu da neye takıldım:
Sayın Aydın Doğan ara sıra iyi işler de yapıyor, Doğan Yayıncılık kuruluşu ilginç eserler yayınlıyor.
Ama kitap okumak delikanlıyı bozar, bari hanımlar okusunlar!
Yeni bir diziye başladılar, yakın tarih dizisi... Kısa, beylik deyimle “herkesin anlayabileceği” şekilde yazılmış, elbette buram buram “resmi tarih” kokan (Doğan Grubu’ndan başka şey çıkmaz) ama gene de öğretici, aydınlatıcı kitaplar... Başlıklar hep “son bilmemne” diye gidiyor... Osmanlı’nın “sonları” bunlar .. Bunlardan biri “son karar” misak-ı milli’nin öyküsünü, bir başkası son sadrazam Tevfik Paşa’yı anlatmış, Ecevit’in akrabası... Bana en ilginç geleni de, “Son Ziyaretler, Son Ziyafetler” oldu... (Efendim? Hayır, beleş göndermediler, kendi cebimden aldım.)
İstanbul’a gelip giden çeşitli devlet başkanlarını, başta Abdülhamid’in konuğu Kaiser Wilhelm olmak üzere, pek güzel toparlamış, yazarı Fatmagül Demirel... Eleştirel meleştirel değil tabii ama “ham bilgi” olarak çok değerli.
Bunlara verilen ziyafetlerin yemek listelerini incelemek de ayrı bir keyif.
Fakat, Avusturya-Macaristan İmparatoru Karl ile İmparatoriçe Zita’ya verilen yemek, beni çarptı. (Efendim? Hayır, Catherine Zita-Jones değil, Zita de Bourbon-Parme...)
20 Mayıs 1918... Savaşın bitmesine beş ay var... Sultan Reşat son günlerini yaşıyor, bir buçuk ay sonra yolcu... Dolmabahçe Sarayı’nda bunlara ziyafet vermiş.
“Mönüyü”, sıkı durun, yazıyorum:
Kremalı bezelye çorbası, börek, levrek fileto, kuzu budu, tavuk püresi, ordu pilavı, Viyana pastası, dondurma.
Fransızca yazılınca daha fiyakalı kokmuş: Potage a l’Imperatrice, Boerek Soultanie, Filets de Bar Marechale, Gigot d’Agneau a la Reine, Mousse de Poulet Hongroise, Pilav des Armees Alliees, Gateau Viennoise.
Fakat sonuç değişmiyor: Koskoca Osmanlı padişahının koskoca Avusturya-Macaristan İmparatoru’na ikram edebildiği, bezelye çorbası, tavuk paparası, elmalı pasta. “Müttefik ordular pilavı” da artık nasıl oluyorsa? Rahmetli dostum Tuğrul Şavkay hayatta olsaydı sorardım.
Günümüzde herhangi bir yatılı okulun herhangi bir öğün yemeği.
Demek ki Enver ile Talat, dört yıldır süren savaşta sarayı bile bu noktaya getirip bırakmışlar.
Keşke işkembe çorbasıyla kurufasulya çıkarsalardı, “yerel rengimiz” diye yuttururduk.
Buna karşılık, savaştan iki yıl önce, sarayın marayın değil, alt tarafı Bahriye Nezareti’nin Kasımpaşa’da sıradan bir Fransız amiraline verdiği yemeğe bakınız: Istakoz çorbası, havyarlı levrek, soğuk keklik, trüflü tavuk dolması, kuşkonmaz, kaymaklı kestane...
Bir İngiliz amiraline de: Kalamar çorbası, sığır filetosu, kaz ciğeri, keklik kızartması, kuşkonmaz salçalı “lema-i hürriyet pilavı”...
Sarayda savaşın sonlarında bezelye çorbası içip kıymalı börek yiyorlar, peki cephelerde Mehmetçik ne yiyip ne içiyordu, bilir misiniz?
Beygir fışkısını ayıklayıp hazmedilmemiş, çiğ kalmış arpa tanelerini ayırıyor, haşlayıp onları yemeyi deniyordu!
Yaşasın vatan, yaşasın İttihat ve Terakki!
 
 
Engin ARDIÇ
cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #20 : 29 Ocak 2008, 02:44:13 ÖÖ 02 »
Bu kafayla işiniz zor


…


Bildiğim kadarıyla bu tür bir “kabir ziyareti” hiçbir ülkenin “resmi protokolunda” yok.

Böyle bir protokol yok, çünkü hiçbir devlet “kendisini bir tek kişinin kurduğunu” iddia etmiyor.

Biz, Ankara’ya her gelen yabancı devlet yöneticisini, dini ve siyasi rengi ne olursa olsun, Anıtkabir’e zorla götürmekten özel bir zevk alıyoruz.

İranlı ya da Suudi yöneticiler kendi felsefelerine yüzde yüz aykırı, taban tabana zıt olan Atatürk’ün mezarına gitmek istemeyince de çok bozuluyoruz.

Lenin de Kızıl Meydan’da yıllarca öylece yattı durdu ama başta Amerika olmak üzere hiçbir kapitalist ülkenin dışişleri bakanını oraya zorla götürdüklerini ben hatırlamıyorum...

Hayır, kim olursan ol, Anıtkabir’e gideceksin, saygı duruşunda bulunacaksın ve deftere de saçmasapan birşeyler çiziktireceksin.

Atatürk kalkıp onları okuyamayacağına göre, gazeteciler hemen not edip ertesi gün yayınlasınlar diye...

Bu laflar da dostluk, barış, kalkınma, ilerleme falan gibi konularda genelgeçer birtakım yavanlıklar olacak ama bunlara çok önem verilecek...

Yerli ziyaretçiler de elbette “rahat uyu, yolunda yürüyoruz” falan gibi çok değişik, çok yeni, çok çarpıcı, çok yaratıcı laflar yumurtlayacaklar.

Sonra kelle hesabı yapılacak ve “geçen yıl Anıtkabir’i şu kadar kişi gezdi, eh, miting de yaptık, şu kadar kişi geldi, demek ki ilk seçimde bizim parti iktidarda” diye sevinilecek...

Sonra da üzülünecek, ve Ergenekon dağlarını eritmenin yolları aranacak!

 

Engin Ardıç / Akşam
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
CHP ile MHP birleşmelidir!
« Yanıtla #21 : 15 Şubat 2008, 11:22:08 ÖS 23 »
CHP ile MHP birleşmelidir!

Yazı boyutunu büyütmek için :     
Deniz Baykal’ın yerine Gülsün İnönü Bilgehan’ı yerleştirme çabalarını keyifle izliyorum. Mustafa Sarıgül’den, Mahsun Kırmızıgül’den ve de Yılmaz Morgül’den sonuç alınamayacağı anlaşılıyor.

O olmazsa Recep Peker’in torunu var, hariciyeci, ismi de tıpatıp dedesinin ismi, benim de eski okul arkadaşım; onu da düşünsünler!... Böyle bir durumda Özdemir İnce herhalde orgazm olur.

Bu parti “asıl İnönü’yü” mezarından çıkarıp başına oturtsa gene iktidara geçemeyeceğinden, konu sıkıntısı da her gazetecinin başına gelebileceğinden, zavallılığın da dibi yok, atış serbest olsun bakalım...

Benim daha ilginç bir teklifim var: CHP ile MHP birleşsinler.

Gene iktidara gelemezler ama ancak bu şekilde “muhalefete benzer bir muhalefet” doğar.

Şunu yarın yapsalar, vallahi 99 artı 70 tam 169 eder. Gene esamisi okunmaz ama daha kalın görünür. Basın hokkabazları sevinirler.

Gelecek seçimde meclise giremeyeceği bir kere daha anlaşılacak olan DSP oylarını da katarsanız, AKP’nin oy oranına epey yaklaşırlar! (DSP çok akıllıca bir manevra çevirerek yokolma tarihini beş yıl erteledi.)

Haa, işin “ideolojik yanı” falan mı diyorsunuz?

Orada hiçbir sorun yok. İlhan Selçuk’a sorunuz. Bir “CHP-MHP koalisyonu” kurtarıcı çözüm olarak görünmüştü de, bu flörtün mes’ut bir izdivaca dönüşmesi mi size tuhaf gelecek?

Sonuçta, bunların biri aynı devlet partisinin azıcık daha alafranga, öteki azıcık daha alaturka kanadı değil midir? Böylece memurlarla Orta Anadolu eşrafı da yeniden barışmış olurlar, 1920 yılında kurulan ittifak yeniden sıkılanır. Sinan Aygün’ü de genel sekreter yaparsınız, tadından yenmez.

Sonra da hayırlısıyla Rusya’yla, Hindistan’la, Çin’le ittifak arayışlarına girilir... İran’la bile ittifak düşünülerek Atatürk’ün kemikleri sızlatılır.

Yani diyeceğim, “sağcılar MHP’ye, solcular CHP’ye oy versinler” şeklindeki dahiyane formülden de bir adım ileri gidilmiş olur. Hiç olmazsa saçmalamaya gerek kalmaz.

Seçimde gene madara olunur ama hiç olmazsa raconuyla olunur.

Hokkabazlar da artık “solcuyum” demek zorunda kalmayacaklarından, yüzleri yerden kalkar.

Bu yazı hem fikir yazısı hem de kısa oldu, içinde gırgır da var, tam üçüncü sayfalık adammışım ha!...
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı esen

  • ****
  • 925
  • "lalüebkem"
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #22 : 29 Şubat 2008, 01:09:53 ÖÖ 01 »
Aynalı çarşı
Biz "çılgın Türk" diye kurtuluş savaşımızı yürütenlere denildiğini sanıyorduk, meğerse bunun kitabını yazan da "çılgın Türk" çıktı...
Sayın Turgut Özakman... Yeni bir kitap yazmış (romanmış bu, öyle diyorlar), bu sefer Çanakkale'yi anlatmış. Önümüzdeki hafta çıkıyormuş. Umarım öteki gibi bu da resimlidir, daha kolay okunuyor. Resimli roman.
Kitabı basın çarşısında pazarlayan gazete, Özakman'a da "çılgın Türk" diyor. Al çılgınım ver çılgınım... Bir çılgın bir çılgına, bre çılgın...
Bu durumda bizler de "akıllı Türk" oluyoruz, teşekkür ederim.
Gazete bu işi azıcık da "hükümete uyuzluk etmek için" üstlenmiş, hiç anlamadık.
Zamanlama mükemmel, Kuzey Irak'ta çatışmalar sürerken Çanakkale satmak çok iyi fikir. Üstelik mart ayı da yaklaşıyor.
Zaten Sayın Özakman da "kitabı yazarken şehitler omuz başımdaydı" demiş. Şehitlerimiz, onun yazdıklarını "denetlemişler" . Bir ekip çalışması gerçekleştirilmiş.
Benim de babamın amcası Çanakkale'de şehit düştüğüne göre, veraset ve intikal yoluyla telif hakkım doğar mı acaba?
Öte yandan Sayın Özakman "kitabı yazarken ucuz kahramanlık hikâyelerine, hamaset edebiyatına, şovence anlatıma hiç yer vermedim" diyor ki, inanırım! Belki de şehitler engel olmuşlardır.
Elbette çok satacaktır, insanlar tarih öğrenme konusunda derin bir susuzluk, açlık içindeler bu ülkede...
Bu vesileyle, Çanakkale gerçeğinin anlaşılmasına biz de karınca kararınca katkıda bulunalım:
Bir: Çanakkale çarpışmaları "kurtuluş savaşımızın bir parçası" değildir. Arada beş yıllık bir fark vardır üstelik.
İki: Birinci Dünya Savaşı'na, Almanya'nın ittirmesiyle biz kendimiz girdik, yani kaşındık. İlk kurşunu da biz attık.
Üç: Düşmanların buna cevap vermeleri, Çanakkale'ye dayanmaları son derece "doğaldı" . Kimse durduk yerde bize saldırmış değildir. Evet, saldıranlar emperyalistti, ama biz de emperyalisttik! "Mazlumluk edebiyatı" gülünç oluyor.
Dört: Çanakkale çarpışmaları savaş boyunca sürmedi, toplamı bir yıldan azdır. Düşmanlar söktüremeyince çekilip gittiler ve üç yıl boyunca orada tek kurşun atılmadı.
Beş: Ortada henüz bir "Atatürk" yok, yalnızca "Miralay Mustafa Kemal Bey" vardı. Atatürk bu çarpışmalarda albay rütbesindeydi. Komutan bir Alman'dı, Liman von Sanders'ti, Vehip Paşa, Cevat Paşa, Esat Paşa yardımcılarıydı.
Altı: Çanakkale'de "milli ordu" değil, "imparatorluk ordusu" çarpıştı. Türk'ün yanında Kürt de vardı, Arap da, Yahudi de.
Yedi: Kayıplarımız hep şişirildiği gibi üç yüz bin, beş yüz bin değil, 55 bin ölü ve 140 bin yaralıdır.
Sekiz: Bu gerçeklerin öğrenilmesi, Çanakkale başarımıza gölge düşürmez, değerini zedelemez, yalnızca "neyin ne olduğunu" daha iyi anlamamıza yarar sağlar.
Dokuz: Şimdi bir sürü cahil ve aptal, benim bu yazıma çok kızacaktır.
On: Kızsalar da şeyettim, yazdım, kızmasalar da yazdım.
cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #23 : 29 Şubat 2008, 01:54:34 ÖÖ 01 »
arkadaşlar engin ardıç yazılarına son veriyormuşş  :( :( :(

işte veda yazısı :


Yazarlar / Engin Ardıç
   
Hoşçakalın


 

Sevgili dostlarım ve de düşmanlarım, başlıktan da anladınız: Akşam Gazetesi’nden ayrılıyorum. Bu, son yazım.

Sanırım üzülenler de sevinenler de olacaktır.

Fakat... Bir süredir bu gazetede azıcık “ayrıkotu” gibi kalmıştım, herkes de bunun farkındaydı.

Düşündüm de, ne kimse bana katlanmak zorunda, ne de ben kimseye yük olmak isterim.

Onun için de, tadında bırakmak en iyisi galiba!

Eh canım, para pul meseleleri de var tabii az biraz...

Akşam Gazetesi sapasağlam kalacak, umarım daha da gelişecektir. Her gün okumaktan asla geri durmayacağım, başarıları en çok beni sevindirecektir. İçtenlikle söylüyorum, vallahi numara yapmıyorum!

Üç yıl üç aydır, bu sayfada dokuz yüz dolaylarında yazı yazdım.

Yazılarıma ne karışan oldu ne görüşen. “Kafama göre takıldım”... Teşekkür borçluyum. Bunu da erkekçe belirteyim.

Burada edindiğim dostları da, başta çok sevgili dostum Serdar Turgut olmak üzere, asla yitirmek istemem. Yitirmeyeceğimi biliyorum.

Kimseyle sorunum yoktur. Kimseyle kavgam gürültüm yok ve olmadı.

Burada bana en kolay çalışma şartları sağlandı, her zaman hoşgörüyle davranıldı, bir dediğim iki edilmedi. Açıkça söyleyeyim.

Onun için de “tarifsiz duygular içindeyim”...

Eh, daha da ne diyeyim?

Hoşçakalın. Haksızlık ettiğimiz, kalbini kırdığımız, zarar verdiğimiz kimse varsa bizi bağışlamaya çalışsın. Her ne sürç-ü lisan ettiysek affola.

Bağışlamayanın da canı sağolsun...

Şunu da bilin: Kimi zaman yanıldığım, belki ara sıra saçmaladığım da olmuştur ama asla yalan yazmadım. Bunu bilin, bana yeter.

Amma zormuş ulan veda yazısı yazmak!

KAYNAK

*

Çevrimdışı esen

  • ****
  • 925
  • "lalüebkem"
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #24 : 29 Şubat 2008, 11:25:18 ÖÖ 11 »
 :( :(
cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #25 : 29 Şubat 2008, 05:10:58 ÖS 17 »
geçen tv de izledim.. kendisini görünce.. siz geldiniz aklıma..
atv haberi mehmet barlas ile birlikte sunacak diye duydum sanki tam izlemedim ama..
atv haberde gördüğümü hatırlıyorum..da.. sanırım yanlış ta anlamış olabilirim :) neyse..

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #26 : 01 Mart 2008, 12:44:23 ÖÖ 00 »
üzülmeyin yahu gitmedii yazıyo bakın :) sabahda

Yunus Emre'nin fotoğrafı var mı?
Yılbaşında gene "liraya" dönüyoruz, "yeni" lafı kalkıyor ya, bu sefer bambaşka banknotlar çıkacak, hatta bir de 200 liralık, tarihimizde ilk kez!
Fransa'nın otuzlu yıllarda bir "300 Frank" banknotu çıkarmış olduğunu duymuş muydunuz? Ender bulunur ve pahalıdır. Paris'te gördüm de alamadım, koleksiyonuma katamadım, içimde kaldı... (Mustafa Emmi, bende para çok ama hepsi tedavülden kalkmış, eski para! Sana da yaramaz devlete de.)
Eh, Oscar kazanan Avusturyalı yönetmen Ruzowitzky'nin "Kalpazanlar" filmini izleyeceğiniz zaman da size, Nazi'lerin İngiliz ekonomisini çökertmek amacıyla Sachsenhausen toplama kampında seçme kalpazanlara bastırdıkları sahte 5 Sterlin'in öyküsünü anlatırım... (Casus Cicero'ya ödedikleri para da budur, bende var.)
Malumatfuruşluk bir yana, paramızda "Atatürk'ten başka kişiler de bulunması gerektiği" fikrini hep savundum.
Fakat İnönü'nün Atatürk'ü "kaldırıp" kendi resmini koydurmasını da hep eleştirdim, işine gelmeyen bunu hatırlamaz.
O kadar ki, baskıyı durdurmuş, kalıplardan, örneğin nümizmatik piyasasında "çikolata" tabir edilen 100 Lira'lardan Atatürk'ün resmini "kazıtmış", evet, resmen kazıtmış, yerine kendi abus çehresini koydurmuştu... (Mustafa Emmi, bende bu da var... Sen İnönü'yü seversin, istersen satarım.)
"Karşıdevrimci" Adnan Menderes'in iktidara gelir gelmez ilk icraatından biri "Atatürk'ü Koruma Kanunu" çıkarmak olduysa, biri de, İnönü resimli paraları dolaşımdan kaldırıp yerine... Hayır, Celal Bayar'ı değil, gene Atatürk'ü koymak olmuştu!
İşine gelmeyen, hatırlamaz.
Nitekim, ön yüzde Atatürk hep kaldı (kalsın, kalmalıdır), ama arka yüze Mehmet Akif Ersoy bile girdi. Her ne kadar yazdığı İstiklal Marşı'nın içinde "ümmetçi kelimeler" geçse de!
Hani şu, Doğu Paşa'nın duyduğu zaman selam durmak zorunda olduğu İstiklal Marşı'nın yazarı...
Banknotlarımıza Fatih Sultan Mehmet de girdi, Mimar Sinan da.
Eh, eski 5 Lira'larda bulunan "fındıkçı kızlardan" iyidir herhalde! Sevimsiz baraj fotoğraflarından, anlamsız köprü resimlerinden, peri bacalarından, yüksek fırınlardan da iyidir.
Fatih'i anladık, Gentile Bellini'nin ünlü portresi, tamam da, Sinan'ı nereden bulmuşlardı?
Haybeden!... Bir "temsili heykelden" alınmaydı o görüntü.
Şimdi de gene haybeden bir Yunus Emre koymaya hazırlanıyoruz... Sırada Nene Hatun da varmış.
Abestir.
Miskin Yunus'a saygımız sevgimiz sonsuzdan da ötedir, ama bu resim nereden çıktı? Yok böyle bir görüntü!
O zaman Suat Yalaz'a Karaoğlan, Camoka Yiğit, Otsukarcı, Baybora, Alp Er Tunga, Bamsı Beyrek falan çizdirin, onları da koyun bari... Faşoları da sevindirmiş olursunuz.
Paralarımıza bir Osman Hamdi, bir Halit Ziya, bir Reşat Nuri, bir Orhan Veli, bir Yahya Kemal, bir Kemal Tahir, bir Nâzım Hikmet de girebildiği gün, Türkiye "kurtulma" yolunda epey adım atmış olacaktır.
Fransızlar Pasteur, Pascal, Moliere, Corneille, hatta Saint-Exupery bile koymuşlardı da, o bakımdan söyledim.
Neyse canım, çıkmaz ayın son çarşambasında Avrupa Birliği'ne gireriz, bu mesele ortadan kalkar. Birliğin banknotları kelek ama dolara karşı değerleri taş gibi!
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #27 : 01 Mart 2008, 01:11:02 ÖÖ 01 »
Alıntı
serender
üzülmeyin yahu gitmedii yazıyo bakın :) sabahda

uyyy demek gazete değiştirmiş..
eee allah sevdiği kulunun eşeğini önce kaybettirir sonra buldururmuş  :D :D

*

Çevrimdışı Aysegul

  • *
  • 3127
    • Yine Ayrılık.. Yine Ayrılık...
Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #28 : 17 Mart 2008, 10:37:41 ÖS 22 »
İttihatçı kafası

17 Mart 2008 Pazartesi
 

Bunu nasıl özetleyelim, "istim arkadan gelsin" tavrı mı diyelim, "hele bir iktidar değişsin, gerisi kolay" basitliği mi?

"Hele bir hürriyeti ilan edelim, gerisi kolay" diyenler, 1908 yılında apışıp kalmışlardı... Hürriyet, "imparatorluğun bütün halkları için eşitlik ve özgürlük" anlamına geliyordu, buna yanaşmaya hiç niyetleri yoktu.

İster istemez diktaya yöneldiler.

Cumhuriyeti ilan edenler de kısa sürede başlarına nasıl bir dert aldıklarını gördüler: Cumhuriyet olsa da olmasa da, "farklı fikirler, hatta zıt fikirler" vardı.

Onlar da ister istemez diktaya yöneldiler.

Çok planlı ve programlı oldukları sanılır, hayır, değildiler.

Buna Atatürk de dahildir.

Öyle olsaydı, fikirleri ve tutumu şartlara göre değişmezdi... (Taha Akyol'un "Ama Hangi Atatürk" kitabını okumadınız mı? Çok ayıp.)

Komünist partisi kurdurup kapatmalar, muhalefeti yasaklayıp sonra izin verip sonra tekrar yasaklamalar... Ülkenin kurtuluşu için aklında en başından çok açık seçik bir plan olsaydı, İstanbul hükümetine Harbiye Nazırı olmak için uğraşmazdı... (1918 sonbaharı... Anadolu'ya geçip ayaklanmaya daha sonra, altı ay sonra karar verdi.)

1960 yılında da, bazı bürokrat hanımların "coşkuyla karşıladıkları" darbeyi yapanlar, gazetecileri toplayıp sormuşlardı: "Eee, söyleyin bakalım çocuklar, sağcı mı olalım, solcu mu?"

Yaaa, okullarda öğretmiyorlar bunları...

Şimdi de bürokrasi, iktidar partisini kapatmak istiyor.

Seçimle gönderemeyeceklerini, bu "konjonktürde" darbe marbe de olamayacağını anladılar, bunu son çare olarak görüyorlar.

Onlara çanak tutan üçbeş de basın puştu var, öyleyse iş kolay.

Sanıyorlar.

Arkadan nasıl bir "kaos" geleceğini, ne müthiş bir kargaşa, nasıl korkunç bir boşluk doğacağını hiçbiri düşünmüyor.

"Kaç partiyi kaç kere kapattınız da ne oldu?" sorusunun yorucu gerçeği de vız geliyor olmalı.

Laikliği kurtaralım, gerisi kolay... Hükümeti devirelim, gerisi kolay...

Yerine koyabilecekleri hiçbir örgüt, lider, ya da program yok.

1908 yılında da yoktu... El yordamıyla buldular... 1923 yılında da yoktu... Zart zurtla buldular... 1960 yılında da yoktu... Aydınlara danışıp buldular... 1971 yılında da yoktu... "İstikrarsızlığa" yol açtı.

Haa, bakınız, 1980 yılında vardı. İşte bugün geldiğimiz nokta da, parti içi diktası, seçim sistemi sakatlığı, vesaire, o planın ve programın eseridir!

İmparatorluğu kurtaralım diye gelip imparatorluğu batırmışlardı.

Şimdi de cumhuriyeti kurtarmak amacıyla çok yanlış işler yapıyorlar, umarım cumhuriyet onların ellerinde can vermez.

Çünkü vebali çok ağırdır. Her zaman da arkalarından gelip bıraktıkları enkazı temizleyecek, ortalığı süpürecek bir önder çıkmayabilir.



Sabah gazetesi

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: Engin ARDIÇ KLASİKLERİ
« Yanıtla #29 : 19 Mart 2008, 12:47:42 ÖS 12 »

   

''ZiLLeRi NeReNiZe SaKLaYaCaKSıNıZ''           

Son derece çirkin bir tavırdır, "istemem yan cebime koy" tavrı...
Ya erkekçe istersin, ya da elinin tersiyle itersin. Ortası olmamalıdır
İktidar partisinin kapatılmasını istiyorsan, açık konuşursun. İstemiyorsan, tavrını koyarsın. Ortası olmamalıdır.
Beş gündür, kapatmaya karşı olanlar açık konuştular.
Aynı dürüstlüğü "karşı tarafta" göremedik.
"Mahkemeye intikal etmiş bir mevzudur" numarasını kimse yemez.
Zil takıp oynuyorlar ama şıngırtının duyulmaması için de zilleri nerelerine sokacaklarını şaşırdılar!
Üç gün susup sonra da kem kümle topu taca atmaya çalışanlar gördük.
En zavallı tavır da "amacılık" tavrıdır.
"Ben aslında parti kapatılmasına karşıyım ama..." diye başlayan cümleler kimseye saygınlık getirmez.
"Çok üzüldüm ama..." ayağına yatanı kimse ciddiye almaz.
"Canım bizde demokrasi mi vardı ki zaten..." cümlesi de küçülmenin daniskasıdır.
İktidar partisini "kendine demokrat" olmakla suçlayıp sonra da kendine demokratlığın en cart örneklerini sergilemek, gülünçtür.
"Ben yurtdışındayım, yeni geldim, izleyemedim" gerekçesi de, gülünç ötesidir.
Bütün bunları kime şirin görünmek için yapıyorsunuz, Aydın Doğan'a mı?
Yarın politikasını değiştiriverir, ortada kalırsınız!
Nitekim kerimesi, azıcık düşündükten sonra tavrını koydu. Sizi de ters köşeye yatırdı.
"İyi sıhhatte olsunlara" şirin görünmek için yapıyorsanız, parti kapatmanın yanısıra, size, özel dönemlerde bir de "gazete kapatmak" uygulaması olduğunu hatırlatırım.
İş oralara varırsa, sonra ağlamayacaksınız, söz mü?
Hıncal Uluç haklı (aranızda en dürüst o çıktı)... Bu olay, bir "teşhire" neden oldu... Gerçi Hıncal ağabey teşhir edilenlerin "kendini demokrat ve liberal ilan eden, üç kâğıtçı, dönek, yalaka, yağcı enteller" olduklarını söylüyor, "niyetim hiçbir zaman hakaret etmek olmadı" diyerek etmediği küfürü bırakmıyor ama...
Faşistlerin de "bir kez daha ve şaşmaz şekilde teşhirine" neden oldu.
Gizli faşistler de böylece açığa çıkmak zorunda kaldılar, istemeseler de.
Adam dürüst. Adamın zili de şalı da tülü de göbeği de açıkta. Adam "ben faşistim" diye bas bas bağırıyor, sizde o yürek de yok!