İDLİB,KUDÜS DEĞİLDİR...

  • 0 Cevap
  • 286 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

İDLİB,KUDÜS DEĞİLDİR...
« : 03 Mart 2020, 02:01:25 ÖS 14 »
Saltanatlar tarafından sürekli olarak ezildikleri ve bütün varlıklarını bu saltanatlara karşılığında hiçbir şey alamadan feda ettikleri halde sürekli olarak o saltanatların muhteşemliğinden bahsedip geçmişi yad edenlerin yaşadığı akıl tutulması, atalarının dinine körü körüne bağlanıp onların akıbetlerine ortak olanlardan az olmadığı gibi, bu yaşanan akıl tutulması dost düşman kavramlarının karışmasına, hak batıl ayrımının yapılamamasına ve nihayetinde  de irade ve izan kaybına neden olduğu için böylelerini iplerini düşmanlarının tuttuğu kuklalara çevirmekte, kendilerine dahi hakim olamayan bu güruhun, aleme hükmetme rüyaları görmelerine neden olmaktadır.

Oysa ki takip ettikleri, aleme hakim olduğunda kendi varlıklarına da hükmedeceğinden var olan durumlarındaki yokluk, yoksunluk, mahrumiyetlerin hiçbiri ortadan kalkmayacak tasarruf edilemeyecek itibardan paylarına intihar düşecektir. Kendilerini, portakala bıçak çekip galeyana getirenlerin ödedikleri “bedel” ile kurtuldukları cephede bulduklarında “neden” ve “niçin” sorularının güneşi batıdan doğmuş olacak ve “analarının ortak dilinde” yakılan ağıtlar bütün coğrafyayı inletecektir. Ne yazık ki tarih saltanat iddiasında bulunanların açtıkları savaşlarda, ömürlerinde saltanat bir yana gün yüzü görmemiş olanların değil, o saltanat iddiasında bulunanların çocuklarını prens veya prenses olarak kayda geçirecek, kendileri gibi yaşamayan, çektikleri sıkıntıların hiçbirini çekmeyen ve var olan yoksunluklarının yanından dahi geçmeyenlerin sağlam saraylarından çektikleri nutuklarla coşanların akan kanları, o kanlardan bihaber olan ve onları umursamayanların dünyalarını imar ve ihya edecektir.

Onlar ölmenin şan ve şerefini yaşarken, onların bedenlerinin üzerine konanlar hayatın tüm lezzetlerinin tadına varacaktır. Aslında kendilerine kalsa namusları olan vatanları kendilerine yetecek olanlar sorgulama yetenekleri ellerinden alındığından, bütün aleme sahip olsalar bile doymayacak olanların kerameti kendinden menkul varlıklarının yönlendirmeleriyle hareket ettiklerinde karşı cephedeki mazlumların kanına girmekte tereddüt etmeyecekler, saraylardaki anaların kendi çocuklarının ikbalinin garanti altına alındığını görüp sevinmelerine, gecekondudaki anaların ise bir ömür yas tutmalarına vesile olacaklardır.

Böyle bir dönemde, “her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde” cümlesini, kendilerini “bir” ve “biricik” görüp herkesi etraflarında, emirlerinde ve hizmetlerinde olmaya çağırıp “birlik” oluşturanlardan duyarak ve kendileri gibi olan diğerleriyle aynı yolda yürürken etinden ve sütünden faydalanmaları gerekenlere ihtiyaç hissettikleri için “beraberlikten” dem vuranların çağrısına lebbeyk diyerek meydana çıkanlar “şah”ı korumak için öne sürülen piyonlardan farksız olacak, şahın varlığı bütün piyonların feda edilmesini gerektirse de bundan vazgeçilmeyecektir. Ve böylece feda edilen piyonlardan afili isimlere sahip “tepe” ve “tepecikler” oluşturulacaktır. Buna itiraz edenler “şah”ın birliğini ve beraberliğini bozdukları için o “birlik” ve “beraberlikten” en fazla nemalanan vezir, at, fil ve kale gibi şaha yakın “piyonlar” tarafından vatan haini ilan edileceklerdir. Yine böyle dönemlerde akıl en büyük düşman, sorgulamak en tehlikeli virüs, düşünmek ise affedilemeyecek suç olacaktır. Çünkü şah, bütün varlıkların kendini korumak ve kendi bekasını sağlamak için var olduklarını düşünecektir.

İşte böyle durumlarda insani vazife, hak bildiklerini haykırmayı ve hakikati dile getirmeyi zaruri kılmaktadır. Çünkü sorgulamaktan korkutulanların aslında bizatihi sorgulamaktan korkmanın tehlikeli olduğunu anlamaları, piyonların yeri geldiğinde şahları devirebileceklerini fark etmeleri gerekmektedir. Ölünmesi gerekiyorsa dünyalık her işte herkesten önde olanların ölümde de en önde olmalarının ve ölüme sürüklediklerine önderlik etmelerinin, atılan nutukların samimiyetinin ispatlanması açısından mühim olduğu izah edilmelidir ki bilinçsizce feda edilen hayatlar bilinçle değer kazanabilsinler.

Hissiyat ve hamaset eğer akıldan, basiretten ve ferasetten mahrum ise ve kaynağı insanın kendi yüreği değilde düşmanının diliyse ne tür felaketlere yol açar, hangi ocakları yıkar, hangi gözleri giryan eder bu dönemlerde iyice anlatılmalıdır ki bilmemezlik ile ihtiyari cehalet birbirinden ayrılsın, hüccet her zerre için tamamlanabilsin. Korkunun, önce korkanın celladı olacağı ve aslında nisbi olup hiçbir varlığının ve değerinin olmadığı, cesaretin sürgün edildiği diyarlara ancak taht kurabileceği anlaşıldığı zaman piyonluğun kader olmadığı anlaşılacak, şah kalesinde korunurken piyon ileri sürülemeyecektir. Böylece değerleri “bir kaç”tan öteye geçemeyenler varlıklarının kıymetini anladıklarında pazarcının “tezgahındaki” mal olmadıklarını kavrayacaklar, bayatı taze diye sunan tezgah sahibinin tezgahını yerle yeksan edeceklerdir. “Ölmek için para alanlar”, ölüm üzerinden para kazananların gerçek çehrelerini fark ettiklerinde bedenleri sermaye olmaktan kurtulacak, kan, kâr getiren bir ticaret metası olmaktan çıkacaktır.

Benliğinin değerini idrak edenler başkalarının kendilerine “benim” demelerine tahammül etmediklerinde şahsiyet başı dik olarak iktidara geçecek, izzet ve şeref zilletin ipini çekecektir. Ama bütün bunlar akletmeyle, sorgulamayla, basiretle ve ferasetle gerçekleşebilecektir. Bu sorgulamayı yaptıklarında mesela “sen aslansın, kaplansın” deyip kendilerini ileri sürenlerin tıynetlerinin “çakal veya sırtlan” olduklarını görecekler, kendi coğrafyaları başta olmak üzere bütün yeryüzünü ateşe atanların kendileriyle beraber aynı hedefe saldırdığını, düşmanın kendilerine dostu düşmanı tanıttığını, daha önce övündükleri o koca imparatorluklarını yıkanlarla, o koskoca toprakları bölüp parçalayıp bu parçaların arasına nifaklar koyarak birbirine düşürenlerin ve bu sayede kendi ömürlerini uzatanların aynı mahfiller olduğunu ve bugün bu mahfillerin kendilerini, kendileri gibi mazlumlarla savaştırdığını fark edecek, düşmanlarının düşmanlarına saldırmaktansa asıl düşmanlarına saldıracaklardır.

Veya şehadetin kudsiyetini sürekli gündeme getirenlerin ne hikmetse kutsanmaktan kendilerini ve çocuklarını koruduklarını görecek, sıvasız evlerindeki ana babaların yüreğinin en az saraylardaki ana babaların yürekleri kadar değerli olduğunu anlayacaklardır. İnsanlığın bir bütün olarak aynı vatanın vatandaşı olduğunu kavrayıp bu vatanın asıl haininin onu kendine ayırmaya çalışan, diğerlerine yaşama hakkı tanımayan kibirli, cani ve vahşi bir fikrin temsilcileri olduğunu idrak edecek, vücudun içindeki bu virüslerin saldırdıkları kalbe saldırmayacak, o kalbin varlığının kendi varlıklarının teminatı olduğunu öğrenecek, böylece virüsü yok etmek için harekete geçip kalbi savunacaklardır.

Bunca betimlemeden sonra demek istediğimiz şey şudur ki; İdlib, Kudüs değildir. Genelde bütün insanlığın ve özelde ümmetin yegane düşmanı siyonizmdir ve siyonizm kendi hedefleri doğrultusunda yeryüzünü ateşe atmaktadır. Dünya savaşları dahil tüm katliamlardan bu şeytani fikir sorumludur ve bu fikrin sahipleri bugün kendi varlıklarını garantiye almak için yeni bir savaşı körüklemektedir. Siyonizm, birbiriyle alıp veremediği olmayan ama kendilerine düşman olan halkları birbirine düşürüp kırdırmak istemekte, bu halkların birbirlerini zayıflatmalarını beklemekte ve böylece bütün bu halklara hakim olmayı dilemektedir. Birinin saldırdığına saldırıp destek vermesi dostluğundan değil, düşman bildiklerini ayrıştırıp zayıf düşürmeyi ve tek tek ele geçirmeyi hedeflemesindendir.

Siyonizm daha önce birçok imparatorluğu olduğu gibi Osmanlıyı da aynı mantalite ile parçalamış ve sonra her parçaya kendi uşaklarıyla hakim olmuştur. Bu yüzden Osmanlı torunu olduklarını iddia edenlerin Araplara vs. düşman olmalarına gerek yoktur. Arap görünen siyonistler olduğu gibi Türk, Kürt görünen siyonistler de vardır ve bunlar aslında birbirlerine değil halklara ihanet etmiş, halklar arasına sınır çekip onları birbirine yabancılaştırmış ve düşmanlaştırmıştır. O halde dedelerinin intikamını almak isteyenlerin veya eskisi gibi güçlü olup hakkı hakim kılmak isteyenlerin ilk hedefi ümmetin ve insanlığın namusu olan Kudüs olmalıdır. Kudüs’ün kurtuluşu siyonizmin yok oluşu anlamına geleceği için her anlamda İdlip de, İstanbul da kurtarılmış, halkların arasındaki husumetler bir anda ortadan kalkmış olacaktır.

Bu yüzden bugün, İdlib’i hedef gösterenlerin değil Kudüs’ü hedef gösterenlerin takip edileceği gündür. Bugün, İstanbul’un, Şam’ın, Tahran’ın, Bağdat’ın halklarının el ele verip Kudüs’e yürümeleri gereken bir gündür. Bunun dışında konuşan her dilin, işleyen her elin siyonist olduğunun bilinmesi gereken gündür bugün.

Bilinmelidir ki akan kan siyonistlere ait olmadıkça huzur insanlıktan uzak kalacaktır. Ve unutmayın ki Kabil’e kardeşliğini unutturup Habil’i katletmesini tavsiye eden bizatihi şeytandır. Şeytan cinni olduğu gibi “insi”dir de (s)insidir de. Sizin yanınızda sizdendir, düşmanlarınızın yanında onlardandır. Gördüğünüzde şekli şemali hoşunuza gider, konuştuğunda dinlersiniz. Sorulduğunda ben ıslah ediciyim der. Aldanmayın. Unutmayın ve bilin ki ne olursa olsun hangi çehreyle karşınıza çıkarsa çıksın gerçek düşman bizatihi şeytandır, savaşmanız gereken şeytan ve dostlarıdır. Çünkü şeytan ilk siyonisttir…