Dr. İsam el-İmad: Selefiliğe 100 Soru (1)

  • 18 Cevap
  • 12899 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Dr. İsam el-İmad: Selefiliğe 100 Soru (16)
« Yanıtla #15 : 02 Ocak 2018, 11:34:58 ÖÖ 11 »

52. mesele: Rububî tevhidin önemsiz gösterilmesi

Suudi Arabistan'da aldığımız eğitimdeki Muhammed Abdulvehhab'ın tevhid anlayışının temel problemlerinden biri, Peygamberlerin “ibadî tevhid” için gönderildiği hususundaki ısrarıdır. Özellikle, Keşfu'l-Şubuhat (Şüphelerin Açıklanması) kitabında olmak üzere Muhammed b. Abvulvehhab'ın tüm kültür mirasında Peygamberlerin “rububî tevhid” için değil “uluhî tevhid” (ilahlıkta tevhid) için gönderildiği vurgulanmıştır. Bunlar çok tehlikeli sözlerdir, çünkü rububî tevhid bir kenara itilerek, uluhî tevhid tercih edilmiştir. Aynı şekilde uluhî tevhidi kenara itmek de tehlikelidir. Bu bir saptırma ve doğru yoldan ayrılmadır.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, tıpkı uluhî tevhidden bahsettiği gibi, rububî tevhidden de söz ediyor. Bundan dolayı ayet-i kerimelerde “Rabbena” (Rabbimiz) kelimesi oldukça fazla kullanılıyor. Hatta bu kavram, Kur'an'da “İlahena” (İlahımız) kelimesinden daha fazla yer almaktadır. “Rabbena âtina fid'dunya hasene” (Rabbimiz bize dünyada iyilik ver) dediğimizde ve “Rabbena” kavramının çokça yer aldığı tüm dualarda rububî tevhidin önemi vurgulanıyor. Yine Kur'an-ı Kerim'de “Onlar Allah'ı bırakıp, hahamlarını ve rahiplerini rab edindiler.” (Tevbe-31) ayetinde rububiyet (Rablık) vurgulanmıştır. Aynı şekilde Yusuf peygamber de, “Birbirinden farklı rabler mi hayırlıdır?” diye sorarak rububî tevhidin önemini belirtmiştir. Nitekim tüm peygamberler tebliğleri boyunca rububî tevhidi vurgulamışlardır.

Tüm bu bilgiler ışığında Muhammed Abdulvehhab'ın tevhid anlayışını değerlendirirsek, “Nebiler rububî tevhid için gönderilmedi” cümlesinin de ne kadar tehlikeli olduğunu deşifre etmiş oluyoruz. Öyle ki rububî tevhid, birçok tevhid kavramının anlaşılabilmesi için oldukça önemlidir. Hâkimiyet tevhidi gibi birçok kavram, rububî tevhidden kaynaklanıyor.

Bu kavramların anlamının saptırılması, büyük tehlikelere zemin hazırlıyor. Çünkü Vehhabilerin kabirler meselesine verdiği önem rububî tevhidi kenara itmelerinden kaynaklanıyor. Aynı şekilde İslam'ın Batı ve ABD karşısındaki hükümlerinin Vehhabiler tarafından önemsenmemesi de rububî tevhidin geri planda bırakılmasından doğuyor.

Rububî tevhid, yeryüzündeki müstekbirlerle-emperyalistlerle mücadele kavramını da kendi içinde barındırıyor. Firavun, “Ben sizin en büyük Rabbinizim” derken rububiyet kavramının Nemrut ve Firavunlar ile olan mücadeleyi de içerdiğini bize göstermiş oluyor. Nitekim Firavun'un birçok iddiası rububiyet kavramıyla ilgilidir. Bu bağlamda, Vehhabilerin günümüz müstekbiri ABD'nin planlarına teslimiyetinin de rububî tevhidi çıkarıp yerine uluhî tevhidi yerleştirmelerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Rububî tevhidin yerine öne çıkardıkları uluhî tevhidi de kabir ziyareti meselelerine indirgeyen Vehhabilerin bu yorumunun Muhammedî tefsir ile alakası olmadığını belirtmek isterim.


53. mesele: Seyyid Kutub'a yöneltilen iftiralar

Müslüman toplumunda büyük kargaşa uyandıran önemli meselelerden biri de Suudi Arabistanlı büyük şeyhler tarafından Seyyid Kutub'a yöneltilen iftiralardır.

Suudi Arabistan'ın önde gelen şeyhlerinden biri olan Rebi el-Medhali'nin Seyyid Kutub'un Tevhid'i, yine Vehhabi bir şeyhin kaleme aldığı Tenqiyetu fi-Zilal'i (fi-Zilal'i Arıtma), yahut Matain Seyyid Kutub fi't-Tevhid ( Seyyid Kutub'un Tevhid'ine Eleştiri) Vehhabiler tarafından Seyyid Kutub aleyhinde yazılmış onlarca, hatta yüzlerce reddiye kitaplarından bazılarıdır.

Bu reddiyelerin tek sebebi ise Seyyid Kutub'un Şeyh Muhammed Abdulvehhab'ın düşüncelerine muhalefet etmesidir. Afgan Cihadında Rahman'ın Ayetleri kitabını yazan Abdullah Azzam, Seyyid Kutub hakkındaki bu iddiaları reddediyor ve “Yazılan reddiyelerin aksine, Muhammed Abdulvehhab'ın hatalı tevhid anlayışından sonra Seyyid Kutub güçlü tevhid anlayışını geri getirenlerdendir” diyor. Ben de, Seyyid Kutub'un tevhidinin tıpkı Muhammed Abdulvehhab'ın tevhidi gibi kusursuz ve hatalardan münezzeh olmadığını vurgulamakla birlikte bu Vehhabi toplumuna bakış açılarını yenilemeleri gerektiğini söylemek istiyorum.

Modern çağda yaşanan büyük bir savaş vardır. Bu, Muhammed Abdulvehhab ile Seyyid Kutub'un “tevhid”i arasındaki çekişmedir. Vehhabi toplumu Kur'an şehidi Seyyid Kutub'un Muhammed Abdulvehhab hakkındaki sözlerini niçin değerlendirmiyor? Şeyh Rebi el-Medhali'nin bu konuda çarpıcı bir sözü vardır: “Şeyh Muhammed Abdulvehhab'ın hareketi olarak aldığımız en büyük darbe, Seyyid Kutub'un bize indirdiği darbedir. Çünkü o, 20'inci yüzyılda Selefî düşüncesini yıkıma uğratmıştır.”


54. mesele: İslam dünyasındaki terörün sebebi Vehhabiler

Selefilik günlerimizde bizzat gördüğümüz ve Selefiler arasında hala sürdürülen tehlikeli bir girişim var. Bu, Selefilerin çağın günah keçisini arayışlarıdır. Bir çok Müslümanın tevhid anlayışı yüzünden katledilmesine günümüzde hala günah keçisi arayan Selefiler, “İnsanların kafalarının kesilerek katledilmesinin sebebi Seyyid Kutub'dur” diyorlar. Kendinden başka ilah olmayan Allah'a yemin olsun ki bu söz tamamıyla yalandır. Aksine Müslümanların başlarının vurulmasının sebebi, Muhammed Abdulvehhab'ın tevhid anlayışıdır. Ne var ki Suudi Arabistan krallığı, dünyanın gözü önünde itham etmek için Seyyid Kutub'dan başkasını bulamadı.

Seyyid Kutub İslam Dünyasında Barış gibi kitaplar kaleme almıştır. Bunların dışında da pek çok kitap yazan Seyyid Kutub'un kültür mirasının tahrif edilmesinde Selefilerin oynadığı rolü görmek isteyenler, Seyyid Kutub'un Yoldaki İşaretler kitabı üzerine Salim el-Behnesavi'nin yazdıklarını okusun. Modern çağın Selefileri, İslam dünyasının bakışlarını Selefi Suud düşüncesinden uzaklaştırarak, dünya üzerindeki terör olaylarından Ezher ekolü ve Mısırlı âlimleri sorumlu tutmak istiyor. Böylece Seyyid Kutub'un benimsediği Eş'arî düşüncesinin, İslam dünyasında meydana gelen krizlerin sebebi olduğu algısı oluşturuluyor.

Ben de diyorum ki, bu yaptığınız Seyyid Kutub'a karşı zulümdür. Seyyid Kutub, tek bir kişinin bile ölümünden sorumlu değildir. Eğitim gördüğümüz Vehhabi müfredatı, şeyhimiz Muhammed Abdulvehhab'ın düşüncesi yüzünden binlerce kişi öldürüldü. Necd halkından da tevhidi savundukları için çok sayıda insan öldürüldü. Mekke ve Taif halkları katledildiğinde henüz Seyyid Kutub dünyaya gelmemişti. Şeyh Muhammed Abdulvehhab'a tabi olanların vahdet inancı yüzünden büyük katliamlar işlendiğinde Seyyid Kutub henüz doğmamıştı. Öyleyse niçin Seyyid Kutub'a iftira atıyorsunuz?


55. mesele: Vehhabilerin davet yöntemleri

Selefi dünyasındaki tehlikeli meselelerden biri de ümmetin kültür mirası ile oynamalarıdır. Evet, biz Selefi iken Müslümanların kültür mirası ile oynuyorduk. Örnek verecek olursak “Şafii Tevhidi” adında kitaplar dağıtıyorduk. Bu kitaplarda önce Muhammed Abdulvehhab'ın cümlelerini yazıyor, ardından Şafii kültüründeki benzerliklere yer veriyorduk. Şafii âlimin cümlesinin başlangıcı ve sonundaki ifadeleri çıkarıp sözlerini makaslıyorduk. Böylece, Şafii mezhebinden bu konuyu sorgulamayan kişiler, Şafii mezhebinin asırlar boyunca Muhammed Abdulvehhab ile aynı şeyi savunduğunu zannediyorlardı.

Bize Selefi müfredatında çok sayıda davet yöntemi öğretilmişti. Elimizde buna dair kitaplar vardı. “Şafii Bölgelerinde Davet Yöntemi Nasıl Olmalıdır?” kitabı gibi… Nakşibendi, Sufi, Rıfai ve Şia bölgeleri gibi birçok farklı yerlerde Allah'a davet yöntemleri üzerine kitaplar basılmıştı. Bahsi geçen Selefilik Muhammed Abdulvehhab'ın kurucusu olduğu Selefi mezhebidir ve selef-i salih (r.a) ile ilgisi yoktur. Bununla da kalmıyor, Şafii âlimlerden her hangi birinin Selefi düşüncesine hizmet eden ve destekleyen düşüncesini alıyor, bunu İmam Şafi'ye nispet ederek, imam söylemiş gibi düşünce oluşturuyorduk.

Şii bölgeleri de dahil olmak üzere, sözde davet için gittiğimiz pek çok yerde, bazı âlimlerin yorumlanmış cümlelerini alıyor, söylenen cümlenin başını sonunu kesiyor ve insanlara sunuyorduk. Bakın Şii âlim neler söylemiş diyerek cümlenin anlamını çarpıtıyorduk. Hiç şüphesiz bu yasaklanmış yöntemlerden biridir. Bu tıpkı şuna benziyor, ayette geçen “Vay o namaz kılanların haline” ifadesini, önünü ve arkasını keserek tek başına alırsak, bununla namazın kılınmaması gerektiği düşüncesi bile oluşturulabilir.

Dr. İsam el-İmad: Selefiliğe 100 Soru (17)
« Yanıtla #16 : 02 Ocak 2018, 11:41:16 ÖÖ 11 »

İbn Teymiyye “İmam Mehdi hiç şüphesiz Hz. Fatıma ve Hz. Ali’nin (a.s) evlatlarındandır ve bu kişilerin 12’incisidir” ifadesini kullanıyor. İmam İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne’de Mehdi’nin (a.s) bu özelliklerinin Tevrat’ta ve Müslümanların kaynaklarında yer aldığını kaydediyor.


56. mesele: İbn Teymiye'ye göre 12. İmam Mehdi'dir

Selefi kardeşlerimin bize yönelttiği önemli bir soruyu cevaplamak istiyorum. 12'inci İmam olan Muhammed bin Hasan el-Askeri'nin (a.s) Mehdi olduğuna nasıl inanırız? Onlara İbn Teymiyye'nin Minhâcü's-Sünne kitabından alıntı yaparak yanıt vereceğim. İbn Teymiyye, Tevrat'ta pek çok kez Ahmed (Muhammed) ismi ile Nebi'ye (s.a.a) işaret edildiğini ve O'ndan sonra 12 kişinin geleceğinin belirtildiğini söylüyor. Ardından İbn Teymiyye “İmam Mehdi hiç şüphesiz Hz. Fatıma ve Hz. Ali'nin (a.s) evlatlarındandır ve bu kişilerin 12'incisidir” ifadesini kullanıyor. İmam İbn Teymiyye, Minhâcü's-Sünne'de Mehdi'nin (a.s) bu özelliklerinin Tevrat'ta ve Müslümanların kaynaklarında yer aldığını kaydediyor.

Bana İbn Teymiyye'nin, 12'inci İmamın Mehdi (a.s) olduğu bilgisine nasıl vardığını soruyorlar. Onlara, “İbn Teymiyye, Rasulullah'ın (s.a.a) söylediklerini bize naklediyor” dediğimde ise hadisin senedini soruyorlar. Ben de “Kendinden önceki âlimlere dayandırıyor” cevabını veriyorum. Rasulullah'a (s.a.a) “Mehdi kimdir?” diye sorduklarında “Yeryüzü zulümle dolduğu gibi, O, yeryüzünü adaletle dolduracaktır” cevabını veriyor. “Sonra ne olacak?” diye sorduklarında ise “El-herc ve'l merc” (kargaşa) meydana gelecek” buyuruyor.

Başka bir rivayette ise, Hz. Peygamber'e (s.a.a) 12 İmam sorulduğunda Nebi (s.a.a) yine aynı cevabı veriyor: “12 İmamdan sonra el-hercu ve'l merc ortaya çıkacak.” Bahsi geçen iki rivayeti birbirine atfettiğimizde İmam Mehdi (a.s) hakkındaki gerçekleri görmek hiç zor değil.

Ehl-i Sünnet âlimleri Mehdi'nin (a.s) 12'inci İmam olduğunu Nebi'nin (s.a.a) hadislerine dayanarak kabul ediyorlar. Bu bağlamda 12 İmam inancının Nebi'nin (s.a.a) akidesine aykırı olduğu söylemleri kendi kendini yalanlıyor. Selefi âlim Şeyh Osman Hamis ile gerçekleştirdiğim münazaralarda modern çağda yaşamış 60'tan fazla Sünni âlimin Mehdi'nin (a.s) 12'inci imam olduğunu kabul ettiğini kanıtladım.  Elbette tek bir farkla, onlar Mehdi'nin (a.s) Hz. Fatıma ile İmam Ali'nin (a.s) neslinden ve 12'inci İmam olduğunu doğruluyor, ancak Muhammed bin Hasan el-Askeri'nin söz konusu Mehdi olduğunu kabul etmiyorlar. Bunca açık delil mevcutken, bunu kabul etmemenin taassuptan öteye geçmeyen bir düşünce yapısını yansıttığını belirtmek isterim.


57. mesele: Sahih-i Müslim Ehl-i Beyt diyor

Şeyh Osman Hamis ve el-Beluci dahil pek çok Selefi âlim ile girdiğim onlarca münazarada, en sahih kitaplarda -Kur'an'dan sonra en güvenilir kitaplar sayılan Buhari ve Müslim'de- “Size Allah'ın Kitabını ve Ehl-i Beyt'imi bırakıyorum” hadisinin bulunup bulunmadığını sordum. Bu hadis Müslim'de bu şekilde geçmektedir. Yani “Size Allah'ın Kitabı ile sünnetimi bırakıyorum” demiyor!

Öyleyse en doğru kabul edilen kitapta hadis-i şerif “Size Allah'ın Kitabını ve Ehl-i Beyt'imi bırakıyorum” şeklinde geçiyorken, bunu kabul edenleri niçin ayıplıyoruz? Kur'an-ı Kerim ve O'nun bir parçası olan nebevi sünnetin yanı sıra nebevi Ehl-i Beyt'e de sarılanları niçin kınıyoruz? Üstelik elimizdeki en sıhhatli kabul edilen kitaplarda,  “Size Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt'imi bırakıyorum” hadisi yer alıyorken.


58. mesele: Yahudi ve Hıristiyan âlimler gibi hakikati gizlemeyin

Kur'an-ı Kerim'de Yahudi ve Hıristiyanların bir özelliğinden bahsediliyor. Onların, Hz. Muhammed'in (s.a.a) nübüvvetini gizli tuttuğu bilgisi yer alan Kur'an'da, “Kendilerine kitap verdiklerimiz O'nu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” (Bakara, 147) ayet-i kerimesi var. Bunun yanı sıra Kur'an'da “Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberiyim! demişti.” (es-Saff, 6) ayeti yer alıyor. Semavi elçilere Rasulullah'ın isminin Ahmed olduğunun müjdelendiği belirtiliyor. Ancak Yahudi ve Hıristiyanlar bundan emin olmalarına rağmen Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğini gizli tuttular.

Onlarca sene boyunca, münazaralarımda ve her ortamda Selefilerin önünde bu konuyu masaya yatırdım. Örneğin Selefi âlim Muhammed Ali el-Bar'a “Sizin Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmanızdan korkuyorum. Onlar Ahmed'in (s.a.a) nübüvvetini sakladılar, siz de Sekaleyn hadisini saklıyorsunuz” dedim.

Suudi Arabistan'da yaşadığım günlerde şunu fark ettim. Kur'an'dan sonra en sahih kabul edilen kitapta (Sahih Müslim) yer alan, Zeyd bin Erkam'dan nakledilen “Size Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt'imi bırakıyorum” hadisini Suudi bir âlim bir türlü zikredemiyordu. Çünkü bu hadisi dile getirmek; camilerde, okullarda, televizyon kanallarında ve birçok mecrada yasak. Öyleyse bu, Yahudilerin yaptığı gibi bilinen bir hakikati gizlemek değil midir? Bu, bir çeşit ihanet değil midir? Peki, Yahudi ve Hıristiyanların yöntemi de hakikati gizleyerek inkâr etmek değil midir?

Rasulullah hadis-i şerifte “Sizden öncekilerin (Ehl-i Kitab'ın) yoluna adım adım, karış karış tabi olacaksınız. Hatta bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz” dediğinde, “Ey Allah'ın Rasulü, Yahudi ve Hristiyanlara mı uyacağız?” diye sordular. Rasulullah da (s.a.a) “Ya kime olacak?” cevabını verdi. Peki biz niçin ilmi gizliyoruz? Eğer biz Yüce Allah'ın Kitabı ve Sünnetin doğruluğuna inanıyorsak, niçin Suudi hatiplerin camilerde rahatça konuşmasına izin vermiyoruz?

Rasulullah'ın (s.a.a) bir rivayette “Size Allah'ın Kitabını ve Ehl-i Beyt'imi bıraktım” dediğini, başka bir rivayette de bu hadisin “Allah'ın Kitabını ve Sünnetimi bıraktım” şeklinde geçtiğini söylemelerinde ne mahsur var? Üstelik “Size Allah'ın Kitabını ve Ehl-i Beyt'imi bıraktım” rivayetinin diğer rivayetten daha sahih olduğu konusunda fikir birliğine varılmasına rağmen, bu hadisin zikredilmesine niçin izin vermiyorsunuz? Niçin gerçekleri gizliyorsunuz? İnsanların Ehl-i Beyt mezhebine girmesinden ve bu mesele ile gerçeklerin açığa çıkmasından korktuğunuz için mi?


59. mesele: Muaviye ve Yezid'i bile 12 İmam'dan saydılar!

12 İmam hadisi ile ilgili önemli bir mesele de, bu İmamların kimler olduğu konusudur. Ben daima bu konuda fikir birliği içerisinde olduğumuzu söylüyorum. İmam Mehdi'nin (a.s) Hz. Fatıma ile Hz. Ali'nin (a.s) soyundan olduğunu hepimiz kabul ediyoruz. Ancak Selefi şeyhlerinden Muhibbuddin Hatib gibi bazı âlimler, Muaviye'nin 12 İmamdan olduğunu savunuyor, buna karşın İmam Hasan (a.s) ile İmam Hüseyin'in (a.s) 12 İmamdan oluşunu reddediyorlar! Buna göre Abdülmelik bin Mervan ve hatta Yezid bile 12 İmam arasında yer alıyor!

Şeyh Muhibbuddin Hatib bununla da yetinmiyor, Emevi ailesinin Nebi'nin (s.a.a) sözleri ile övülmüş bir aile olduğunu iddia ediyor! Çünkü Rasulullah'ın (s.a.a) "Bu din On İki İmam var oldukça aziz ve ayakta duracaktır” hadisini göz önünde bulundurarak, kendine göre bu imamların (Muaviye, Yezid, Abdulmelik vs.) çoğu Emevilerden olduğu için Emevilerin övüldüğü sonucuna varıyor!

Onlara önemli bir soru sormak istiyorum, bu imamlarınız Rasulullah'ın (s.a.a) sözleri ile örtüşüyor mu? Yani, bir taraftan 12 İmamı tayin eden Rasulullah (s.a.a) Hz. Ali'nin bu imamlardan olduğunu, 12'inci İmam Mehdi'nin İmam Ali'nin soyundan geldiğini beyan ediyor. Diğer taraftan da Ali (a.s) ile savaşan Muaviye'nin de bu 12 İmam arasında yer aldığı kabul ediliyor! Aynı resme Yezid ve Muaviye de ekleniyor. Muaviye de 12 İmamdan biri oluyor, Hz. Ali de! Bu da yetmiyor, İmam Mehdi'nin (a.s) ceddini (İmam Hüseyin) katleden Yezid de 12 İmamdan biri oluveriyor! Bunlar birbiri ile örtüşmüyor. Bunu bir sanat gibi düşününün, bir insan resim yaptığında, oluşan tablo bir ahenk ve uyum içinde değilse, o kişiye ressam denmez.

Diğer yandan İmam Ali'nin (a.s) ilk imam, Hasan (a.s) ve Hüseyin'in (a.s) O'nun ardından gelen imamlar olduğu, Hz. Hüseyin'in soyundan 9 tane daha imam geldiği ve 12'inci İmam Muhammed bin Hasan el-Askeri'nin Mehdi olduğu düşüncesi, tıpkı muazzam bir tablo gibi uyum ve ahenk içinde! Bu renkleri ve desenleri birbiri ile son derece uyumlu olan tablo da, ressamı da övülmüştür! Diğer uyumsuz ve uyduruk tablo ise, güzellik adına hiçbir şey sergilemiyor!


60. mesele: İmam Ali (a.s) adaletin ta kendisidir

Masaya yatırmak istediğim önemli bir konu da Selefilerin adalet sorgusudur. Birçok Selefi kardeşim, “Hz. Muhammed'den (s.a.a) sonra damadı Ali (a.s) yönetici olsaydı bu adalete aykırı olurdu. Çünkü İslam şura seçimini gerektirir. Yöneticilik Muhammed (s.a.a) ve ailesine has bir konum değildir” şeklinde yorum yapıyor. Ben de onlara diyorum ki: “Öyleyse ahir zamanda da mı adalet yok? Siz İmam Mehdi'nin (a.s) ahir zamanda geleceğini, 12'inci İmam olduğunu icma yoluyla kabul ediyorsunuz. Âl-i Muhammed'den (s.a.a) olduğuna da karşı çıkmıyorsunuz. Bunları adalete aykırı görmüyorsunuz da, İslam'ın erken dönemlerinde ilk imamın Hz. Ali (a.s) olmasını niçin adil bulmuyorsunuz?”

Merhum Abbas Mahmud el-Akad diyor ki, “Adalet hiçbir meselede İmam Ali'nin hilafeti kadar yerinde kullanılmamıştır.” Ehl-i Beyt mezhebine “İslam'ın adaleti” adı verildi. İmam Ali (a.s) İslam'ın adaleti olarak anıldı. Tüm Müslüman imamlar İmam Cafer-i Sadık'ın (a.s) adaletini kabul etmiştir.

İmam Zemahşeri, İmam Razi, İmam Sanani, İmam İbn Hazm Endülüsi ve tüm dünya imamları dini anlatıyor, ancak İmam Cafer-i Sadık dediğimizde “Adalet nerede?” sorusu karşımıza dikiliyor. Bu soru başlı başına adalete aykırı değil midir? 

Dr. İsam el-İmad: Selefiliğe 100 Soru (18)
« Yanıtla #17 : 02 Ocak 2018, 11:42:34 ÖÖ 11 »

61. mesele: Vehhabiler Hz. Fatıma'nın (a.s) makamını küçültmek istiyor

Vehhabi müfredatında eğitim gördüğümüz dönemde karşılaştığımız tuhaf görüşlerden biri de Ümmü'l Müminin Aişe'nin, Müslüman kadınlar arasında en üst makama sahip olduğu düşüncesiydi. Biz Hz. Fatıma'yı (a.s) nasıl öğrendiysek Aişe'yi de aynı şekilde öğrenmiştik. Selefi müfredatını birlikte okuduğumuz arkadaşlarımızla Hz. Aişe'nin, “Fatıma (a.s), dünya kadınlarının efendisidir” dediğini biliyorduk, ancak ikisini aynı kefede değerlendiriyorduk. Peki bu adil midir?

Hz. Aişe, “Fatıma (a.s) dünya kadınlarının efendisidir” diyor, biz ise bunu bilmemize rağmen Aişe'yi Fatıma'nın (a.s) önüne geçiriyoruz. Vehhabi âlimler ile katıldığımız uluslararası konferanslarda, Müslüman olmayan toplumlara "Müslüman kadın modeli" olarak Aişe validemizi anlatıyorduk. Ben elbette Aişe'yi sona bırakalım demiyorum, ancak Yüce Allah'ın öne çıkardığı Fatıma'yı (a.s) bizim de ön planda takdim etmemiz daha evla değil midir?

Aişe Rasulullah'tan (s.a.a) “Dünya kadınlarının en hayırlısı dörttür: Meryem binti İmran, Asiye binti Muzahim, Hadice binti Hüveylid ve Fatıma binti Muhammed” hadisini işittiğini söylüyor. Bu kadınlar, Yüce Allah tarafından seçilmişken biz niçin buna karşı çıkıyoruz? Bana kalırsa bu konu Vehhabi kardeşlerimin üzerinde düşünmesi gereken mühim meselelerden biridir.


62. mesele: Caferilik Ehl-i Beyt mezhebi değilse bu mezhep nerede?

İmam Cafer-i Sadık (a.s) hakkında kitap yazan merhum Muhammed Ebu Zehra'nın öncülük ederek gündeme getirdiği bir mesele vardır. Bu mesele, Âl-i Muhammed'in (s.a.a) ve Selefiliğin hakikatini araştıran biri olarak bana göre oldukça önemli bir mevzudur. Biz Selefi üniversitelerinde eğitim görürken, İbn Teymiyye'nin şu görüşünü benimsiyorduk, “Hiçbir insan, Âl-i Muhammed'den (a.s) bir şey öğrenmemiştir, çünkü Peygamber'in (s.a.a) ailesi ilim sahibi değildir!”  Ben Selefi iken bizzat böyle olduğuna inanıyordum.

Bana göre Hz. Peygamber'in (s.a.a) ailesi ilim sahibi olmadığı için Ehl-i Beyt'in yolunu takip etmiyordum. Buna karşın Muhammed Ebu Zehra da diyor ki, “Bir devletin İmam Ali'ye (a.s) lanet okuması, İmam Hüseyin'i (a.s), Hasaneyn'in (a.s) evlatlarını öldürmesi -Abbasi ve Emevi dönemlerinde- akla uygun mudur? Beni Ümeyye ve Abbasi devlet ve imparatorluklarının, Müslümanlar için Ehl-i Beyt mezhebini tertipleyen Âl-i Muhammed'i (s.a.a) katletmeye izin vermeleri makul müdür?”

Ehl-i Sünnet İmamı olan Ebu Zehra diyor ki, “Biz Caferilik olarak bilinen İmam Cafer-i Sadık'ın (a.s) mezhebini sorgularsak, bize de şu soruyu sorarlar: Öyleyse gerçek Ehl-i Beyt mezhebi nerede?” Bütün dünya Müslümanlarının ehemmiyet verdiği ve namaz kılarken onlara salavat getirmekle emrolunduğu Âl-i Muhammed'in (s.a.a), dini önemsemeyip ilim sahibi olmaması mümkün müdür?

Ehl-i Beyt'e lanet okutan devletlerin, insanların Âl-i Muhammed'in sözlerini zikretmesine engel olmak istediğini vurgulayan Muhammed Ebu Zehra, "Ancak İmam Cafer-i Sadık'tan (a.s) sonra Caferilik fırkası meydana gelerek Ehl-i Beyt'in sözleri tedvin edildi.  Biz ise bunu sorgulayarak karşı çıktık. İşte burada hataya düştük" diyor. Eğer Caferi mezhebinin Âl-i Muhammed'in (s.a.a) mezhebi olmadığını iddia ediyorsak, bu durumda insanlara Ehl-i Beyt'in gerçek mezhebini sunmamız gerekir. Öyleyse bu, İbn Teymiyye'nin ve onun takipçilerinin içine düştüğü büyük bir hatadır.


63. mesele: İmam Cafer Sadık'ın / Ehl-i Beyt'in mezhebi Caferilik külliyatındadır

Selefi metodunu uygulayan eğitim sisteminde İmam Cafer-i Sadık (a.s) hakkında, mezhebinin hurafe, kendisinin ise yalancı (Allah'a sığınırım) olduğunu öğrenmiştik! Bizi bu şüpheden kurtaran ise İmam Ebu Zehra olmuştur. Ebu Zehra İmam Cafer Sadık kitabında şu sözler ile dikkatlerimizi muazzam bir noktaya çekiyor: “İmam Şafii'nin mezhebini kimin tedvin ettiğini araştırmak istediğimiz vakit, Şafii kaynaklarına müracaat ederiz. İmam Malik'in mezhebinin özelliklerini araştırmak istediğimiz zaman Maliki kitaplarına başvururuz. Aynı şekilde İmam Ahmed bin Hanbel'in mezhebini incelemek istediğimizde de Hanbeli kitaplarına bakarız. Şeyh Muhammed Abdulvehhab'ın mezhebine bakmak istersek Vehhabi kaynaklarına gideriz. Peki İmam Cafer-i Sadık'ın (a.s) mezhebini öğrenmek istediğimiz zaman niçin Caferi kaynaklarını incelemiyoruz?"

Ebu Zehra devam ediyor:
“Caferi mezhebinin İmam Sadık'ın (a.s) yalanları olduğunu savunuyorsak (Allah'a sığınırım) bu durumda aynı metot gereğince Şafii mezhebini de yalanlamalıyız. Çünkü Caferi mezhebi, anane (hadis nakletme) yöntemi ile İmam Cafer-i Sadık'tan aktarılıyor, aynı yöntem ile Şafii mezhebinin İmam Şafii'den naklettiği gibi. Eğer İmam Sadık'ın (a.s) mezhebinin nakil yöntemini hedeflersek, diğer mezhepleri de karalamış oluruz.”

İmam Muhammed Ebu Zehra'nın bu çarpıcı sözlerinin üzerinde düşünülmesini temenni ediyorum.


64. mesele: İmam Ali'nin mezhebi niçin O'nun neslince aktarıldı?

Suudi üniversitelerinde ricâl ilmi hakkında önemli bir konu gündeme taşınmıştı. Bu konu İmam Ali'nin (a.s) mezhebinin niçin sadece Ali'nin evlatlarından nakledildiği meselesiydi.  Bana kalırsa bu bir şüphe uyandırma yöntemidir. Caferi kaynaklarında İmam Ali ve evlatları dışında pek çok sahabeden de hadis nakledilmiştir. Öte yandan İmam Ali'den (a.s) nakledilenlerin çoğu İmam Cafer-i Sadık'a (a.s) ya da İmam Muhammed Bakır'a (a.s) dayanıyor. Çünkü İmam Ali'nin (a.s) kültürünü O'nun nesli tedvin etmiştir.

Mısırlı Ehl-i Sünnet İmamı Ebu Zehra'nın bu konudaki görüşüne hayran kaldığımı söyleyebilirim. Ebu Zehra diyor ki: “Sahabenin evlatları, babalarının düşüncelerini tedvin etmeye ihtiyaç duymuyordu. Çünkü Emevi hükümeti, âlimlere ve toplumdaki büyük şahsiyetlere zaten onların ve kendi çizgilerindeki ulemanın etrafında toplanmayı emrediyordu. Örneğin Buhari Bağdat'a girdiğinde, Abbasi sultanı onun etrafında toplanılmasını emretti. Aynı şekilde İmam Malik Medine'ye geldiğinde Abbasi sultanı, Malik oradayken hiçbir fetva verilmemesini emretti."

Bunlara karşın İmam Ali'nin ise oğulları öldürüldü, Emevi devleti tarafından şahsına lanet okundu, Abbasi devleti tarafından zürriyeti kurutulmak istendi! Tüm bunlar doğal kabul edildi. İmam Ali (a.s), İmam Hüseyin (a.s) -çocuklarıyla birlikte- katledildi, İmam Bakır (a.s) sürülerek eziyet gördü ve İmam Sadık (a.s) aynı şekilde çile içinde yaşadı!

Bunların neticesi olarak, insan bu kültürü öncelikli olarak evladına anlatmak durumunda kalır. İmam Ali; İmam Hasan ve Hüseyin ve O'nun neslinden Bakır ve Cafer gibi dokuz evlada sahip ise, diğer dostları kendisini yalnız bıraktı diye oğullarınca da terk edilmiş olması akla uygun mudur?


65. mesele: Tüm sahabe Sakife'ye nasıl sığdı?

Biz “Sakife” meselesinde de aldatıldık. Selefilik bize Sakife'yi Amerika'daki Beyaz Saray türünden büyük bir bina gibi gösterdi! Sanki bu dönemde internet vardı, sahabenin hepsi telefon kullanıyor ve kolaylıkla sosyal ağlar üzerinden iletişim kuruyorlardı da hemencecik organize olup ilk halifeye biat edebildiler!

Gerçeklere bakacak olursak Sakife, birkaç kişiden fazlasını barındıramayacak küçük bir odadan ibarettir. Selefilere göre Rasulullah'tan (s.a.a) sonra sahabilerin büyük kısmı Sakife'de bir araya gelerek ilk halifeye biat ettiler. İşte bu gerçeklerin ört bas edildiği bir aldatmadır!

Sahabenin çoğu Medine dışında bulunuyordu. Üstelik büyük kısmı da çiftçilik yapıyordu. Elbette telefon ve internet gibi iletişim imkânları olmayan sahabenin, kısa süre içinde bir araya gelerek topluca biat edebilme imkânları yoktu. Hatta bazı sahabiler, Hz. Rasulullah'ın (s.a.a) vefatını dahi ancak bir kaç sene sonra öğrenebilmişti!

Öyleyse bu Sakife safsatası hileli bir aldatmadır. Bu bir çeşit provokasyon ve düşünce terörüdür. "Tüm sahabe Sakife'de toplandı" da ne demek? Sakife'de kaç kişi vardı? Dört, beş, altı mı? Öyleyse bu, belirli bir görüşün lehine dayatılmış bir sahabe efsanesidir. Nitekim Sakife'de bir icma (görüş birliği) söz konusu olamazdı. Çünkü sahabenin sayısı yüz binden fazlaydı, Sakife ise küçük bir oda idi. Varsayalım büyük bir oda olsun, bir oda binlerce kişiyi içinde barındırabilir mi?

Tüm bunların da ötesinde, Rasulullah (s.a.a) zamanında televizyon mu vardı ki vefatını hemen duyurabildiler? Bu gün bile Hz. Peygamber'in kesin vefat tarihi belirlenemiyor. Konu hakkında farklı görüşler mevcut. Sakife'de sahabenin biat konusunda görüş birliği sağladığı söylemi, safsata ve aldatmadan ibarettir demek ki.

Dr. İsam el-İmad: Selefiliğe 100 Soru (19)
« Yanıtla #18 : 02 Ocak 2018, 11:44:07 ÖÖ 11 »
  
Biz muasır Selefiler olarak Şeyh Haris eş-Şevkani, Şeyh Hasan Hekimi ve Nusret Taha Hoca’ın katılımı ile Kadı Ahmer el-Hicri’nin evinde düzenlediğimiz toplantılarda, İmam Ali’yi eleştirilerin hedefine alıyorduk! Bu toplantılarda İmam Ali’nin kınandığı ve karalandığını bizzat bilen birisi olarak 20’inci yüzyılda İmam Ali’ye düşmanlık eden kimsenin mevcut olmadığı iddiasını reddediyorum!


66. mesele: Hz. Fatıma'nın (a.s) öfkesi

Selefi müfredatta değindiğimiz konulardan biri de, Hz. Fatıma'nın (a.s) miras meselesinde birinci halife Ebubekir'le ihtilaf etmesidir. Peygamber'in (s.a.a) biricik kızı Fatıma'nın (a.s), babasının vefatının ardından mirasını istemesi üzerine, halife Ebubekir O'na, “Peygamberin (s.a.a) şöyle söylediğini işittim: Peygamberler miras (mal) bırakmazlar” demişti.

Fahreddin er-Razi'nin bu konu hakkında beni çok etkileyen bir görüşünü, düşünüp değerlendirmeleri için Selefi kardeşlerim ile paylaşmak istiyorum.
Er-Razi diyor ki:
Rasulullah'ın (s.a.a) miras hükmü ile ilgili olan bu konuyu, mirasçısı olmayan birine haber vermesi makul müdür? Müslüman âlimlerin icmasınca Ebubekir, Rasulullah'ın (s.a.a) mirasçısı değil arkadaşıdır. Yani Rasulullah (s.a.a) kendi mirası hakkındaki hükmü arkadaşına açıklıyor öyle mi? Peki bu mantıklı mı? Rasulullah (s.a.a) doğrudan kendi varislerini ilgilendiren bu meseleyi, niçin evlatlarına değil de arkadaşına açıklasın?

Er-Razi şöyle devam ediyor:
Rasulullah (s.a.a) kendi kızı için “Dünya kadınlarının efendisi” derken, O'nu doğrudan ilgilendiren bir mesele hakkında niçin başkasına açıklama yapsın? Ya da Cennet gençlerinin efendileri olarak tanımlanan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dururken niçin veraseti hakkında başkasına bilgilendirme yapsın? Yahut Rasulullah (s.a.a), “Müminden başkası seni sevmez, münafıktan başkası da sana düşmanlık yapmaz” dediği damadı ve amcasının oğlu Hz. Ali (a.s) dururken, mirası ile ilgili hükmü arkadaşına anlatması mümkün mü? Bu, gerçekten tuhaf bir durumdur.

Müslüman ya da gayrı Müslim akıl sahibi insanların, malları ve eşyaları varsa ve bunları varislerinden başkasına bırakmak istiyorlarsa, bu mesele hakkında evlatlarına açıklama yaptıklarını görüyoruz. Ancak, evlatları ahmak ve Kur'an hükümlerini anlayamayacak kadar akılsız iseler, mal sahibi onlara açıklama yapma gereği duymaz ve parasını bırakacağı akıl sahibi kişilere durumu izah eder. Rasulullah (s.a.a) Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Ali ve Hz. Fatıma hakkında böyle mi düşünüyordu ki (Allah'a sığınırım) onlara bu mevzuyu açıklama gereği duymadı!

Ehl-i Beyt'ine “dünya kadınlarının efendisi” ve “Cennet gençlerinin efendileri” demişken böyle bir şey mümkün olabilir mi? Öyleyse bu konuda ya Rasulullah (s.a.a) hata etmiş olmalı (!) ya da birinci halife!


67. mesele: Âl-i Muhammed'e (s.a.a) adil olmadık

Selefiler ile girdiğim münazaraların tamamında bana Selefiliği niçin terk ettiğim sorusu yöneltildi. Onlara her zaman “Biz (Selefiler) Âl-i Muhammed'e (s.a.a) karşı adil olmadık” cevabını vermişimdir. Çocukluğumdan bu yana bize Hafız İbrahim'in Ömer kasidesinin öğretildiğini hatırlıyorum. Kur'an-ı Kerim'i ezberlediğimiz gibi bu kasideyi ezberlerdik hatta. Bunlarla gurur da duyardık:
Bir söz söyledi Ömer Ali'ye,
Onu dinleyene duyur ve söyleyenini tazim et,
Biat etmez isen yakarım evini, kimseyi bırakmam orada,
O evde Mustafa'nın kızı olsa da,
Bunu Ebu Hafs'tan (Ömer) başkası söyleyemez,
Adnan kabilesinin kahramanı ve hamisi olan Ali'ye.

Ezberlediğimiz kasideki, ikinci halifenin Hz. Fatıma'nın evine saldırmasını sağlayan “cesareti” ile böbürleniyorduk! Ne var ki İbn Teymiyye'nin “O ikisi Allah'ın malını geri almak için Fatıma'nın (a.s) evini bastı” düşüncesini reddediyorduk. Ben küçük bir çocuk iken, hakkında anlatılanlar yüzünden Hz. Fatıma'nın (Allah'ın selamı üzerine olsun) müminlerin malını çalan bir insan (Allah'a sığınırım) olduğunu zannediyordum! Çünkü halife müminlerin malını geri almak için Fatıma'nın (a.s) evini basmıştı! Şimdi biz bu sözler ile Âl-i Muhammed'e karşı adaletsizlik etmiş olmadık mı? Niçin bir kez olsun Fatıma'nın (a.s) haklı olabileceğini düşünmedik?

Ben Selefi âlim Şeyh Osman Hamis ile yaptığım münazaralarda ondan duyduğum şu sözü hiç unutmuyorum:
“Bu Ebubekir'in değil Fatıma'nın (a.s) ayıbıdır!” Fatıma'ya (a.s) yaptıklarınız yüzünden Allah'tan korkun! Ebubekir ile ihtilafa düşmesi niçin Fatıma'nın ayıbı olsun? Rasulullah'ın (s.a.a) “Kuşkusuz Allah senin öfkelenmenle gazap eder ve senin hoşnutluğunla hoşnut olur” hadis-i şerifi zikredilen Sahihü Müslim ve Buhari'de ayrıca “Fatıma, Ebubekir ve Ömer'e karşı öfkeli hal üzere vefat etti” bilgisi de yer alıyor!

Yüce Allah'ın, öfkesi ile öfkelendiği Fatıma (a.s) niçin gazaplı hal üzere vefat etti? Niçin Fatıma'ya (a.s) hakkı verilmedi? Yahut bizler Hz. Fatıma'nın Ebubekir'e öfkesinin sebebini niçin araştırmadık? Ebubekir Fatıma'yı (a.s) kızdıracak ne yapmıştı? Peki, Rasulullah (s.a.a) niçin Fatıma'yı gazaplandıran Allah'ı gazaplandırır demişti? Fatıma'nın (a.s) öfkesi ile Allah'ın (celle celâluh) öfkesi arasında ne alaka var? Nebi'nin (s.a.a) bu hadisi ile Ebubekir ve Ömer'e olan öfke arasındaki bağlantı nedir?


68. mesele: Devrimler ve darbeler tarihinden öğrendiğim

Darbelerin ve devrimlerin dünya tarihinde önemli bir yeri vardır. Benim de Selefi mezhebinden İsna Aşeriyye (On İki İmam) mezhebine geçmemde bu hareketlerin tarihini incelemem çok etkili olmuştur. Şöyle ki, dünya liderlerini deviren darbelerin arkasından gelen süreç ile Rasulullah'ın (s.a.a) vefatı sonrasındaki dönem arasında kurduğum bağ, Selefi düşünceyi terk ederek Ehl-i Beyt mezhebini benimsememde müessir olmuştur.

1962 yılında Yemen'in yönetimi düştüğünde, ilk saldırı Kral Muhammed el-Bedr'in evine düzenlendi. Mısır'da, Kral Faruk yönetimine askeri darbe düzenlendiğinde, ilk hamlede Faruk'un evi vuruldu. 1917 yılındaki Rus Devriminde de ilk aşamada Çar'ın sarayına saldırı oldu. Fransa, İngiltere, Almanya, Çin ve Hindistan gibi tarihte görülen askeri darbe ve ihtilallerin tümünde, ilk adımda fiili yöneticiye saldırıldığını görüyoruz. Bunun ardından da toplumu yöneten liderin doğrudan evine saldırı düzenleniyor.

Diğer taraftan, Rasulullah'ın vefatından sonraki döneme gelecek olursak, önemli bir soru karşımıza çıkacaktır. Medine'de Abbas'ın evi, Ben-i Haşim ailesinin yüzlerce, sahabenin binlerce evi varken, niçin -İbn Teymiyye'nin tabiri ile- Fatıma'nın evi basıldı? Bu saldırı, onu gerçekleştirenlerin burayı fiili yöneticinin evi olarak gördüğüne delalet etmiyor mu? Abbas'ın, Abdullah b. Abbas'ın ya da Beni Haşim'den hiçbir ailenin evine saldırılmıyor da niçin yalnızca Ali'nin (a.s) evine saldırılıyor?

Bu, onların Ali'nin (a.s) hakkındaki biatlarına sahip çıkmadıklarını göstermiyor mu? Bugün dünyanın neresinde olursa olsun, herhangi bir askeri darbede yeni yönetici gelir gelmez ilk iş olarak eskisine saldırıyor ve ona “Ya biat, ya ölüm” diyor! Bu baskın, onların kalpleri ve vicdanları ile Rasulullah'tan (s.a.a) sonra gelen en üst düzey liderin İmam Ali olduğunu bildiklerini ve bu yüzden ilk iş olarak O'nun evine saldırdıklarını gösteriyor.


69. mesele: Toplantılarımızda İmam Ali'yi (a.s) karalıyorduk!

Biz muasır Selefiler olarak Şeyh Haris eş-Şevkani, Şeyh Hasan Hekimi ve Nusret Taha Hoca'ın katılımı ile Kadı Ahmer el-Hicri'nin evinde düzenlediğimiz toplantılarda, İmam Ali'yi eleştirilerin hedefine alıyorduk! Bu toplantılarda İmam Ali'nin kınandığı ve karalandığını bizzat bilen birisi olarak 20'inci yüzyılda İmam Ali'ye düşmanlık eden kimsenin mevcut olmadığı iddiasını reddediyorum! Iraklı Ehl-i Sünnet İmamı el-Kubeysi'nin canlı yayın esnasında Nasıbi (Ehl-i Beyt düşmanı) olduğunu söylemesi, sözlerimi destekleyen örneklerden biridir. Sadece Kubeysi değil, Irak'taki Enbar halkı arasında da Nasıbiler mevcuttur. Öyleyse bu, tuhaf bir çelişkidir.

Bazı Selefiler, Ehl-i Beyt'in makamlarının abartıldığına inanıyor, ancak kendilerinin Ehl-i Beyt düşmanlığı yaptığını asla kabul etmiyorlar! Ben de açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim ki, tıpkı Kubeysi gibi ben de Nasıbi idim. İmam Ali'yi (a.s) kötülüyor, hatta O'ndan nefret ediyordum! Halid Şevkani'nin de katıldığı bu toplantılarda bizimle birlikte Hz. Ali'nin nasıl kötülendiğine şahit olan birçok tanık vardır. Abdullah Haşim el-Seyani de bu tanıklardan biridir. Seyyid Kutub'un İmam Ali'yi savunan kitaplarını, Sıddık Gımari'nin İmam Ali: Ariflerin İmamı ya da İhvan-ı Müslimin başkan yardımcısı Ahmed Hasan el-Bakuri'nin İmam Ali: İmamların İmamı gibi kitapları okumaya başladığımda, O'nun hakkındaki bakış açımı tamamen yenilemem gerektiğini fark ettim.

Ben tüm Selefilerin Ali (a.s) düşmanı olduğunu söylemekten Allah'a sığınırım elbette. Ancak Selefilerin bir bölümünün Nasıbi olduğunu belirtmem gerekiyor. Maalesef ben de bu Nasıbilerden biriydim. Bu sebeple Selefi akımda yer alan bazı insanların İmam Ali'den nefret ettiklerini ve her durumda da bunun işaretlerini verdiklerini söyleyebilirim.

Örneğin ben Selefi iken, Ali (a.s) düşmanı olduğumun farkında değildim ancak şu cümleyi sıklıkla tekrar ediyordum:
“Eğer İmam Ali (a.s) Rasulullah'ın (s.a.a) zamanında öldürülseydi, İslam bunca musibete maruz kalmazdı!” Ben İslam'ın başına gelen tüm belaların ve Müslümanların ihtilafa düşmesinin tek sorumlusunun İmam Ali (a.s) ve evlatları olduğunu zannediyordum!


70. mesele: İmam Hüseyin'in şehadetinden habersiz insanlar var

İmam Hüseyin'in (a.s) şehit edildiğini bilmeyen Müslümanların varlığı bugünkü konumuz. Bazı kesimler, böylesine kesin bir olgunun bir Müslüman tarafından bilinmemesinin mümkün olmadığını söylüyor. Ben de tecrübelerime dayanarak, Hz. Hüseyin'in (a.s) öldürüldüğünden haberi olmayan Müslümanlar olduğunu savunuyorum.

Ben kendimi bildim bileli Selefi okulundaydım. Benim yetiştiğim ve hâlâ validem ile kardeşlerimin yaşadığı ev, Selefi kız okuludur. “Selefi Kızlar için Hz. Hatice Enstitüsü” adı ile kurulmuştur. Ben evlenene kadar bu evde yaşamış, bu enstitüde evlenmiş ve ilk yıllarda burada kalmıştım. Babam ise Sana'da ilk Selefi kız okulunu kuran kişidir. Ayrıca köydeki ilk Selefi çocuk okulunu açan kişi de benim babamdır. Amcam ise, İhvan hareketi kurucularındandır.

Şia mezhebine yeni geçtiğim günlerde büyük kız kardeşim Nebile'nin eşi ile Hz. Hüseyin hakkında konuştuğumuzda, bana “Hüseyin öldürülmedi” diyerek karşı çıkmıştı. Zikrettiğim mesele yirmi sene öncesine dayanıyor. Günümüzde uydu kanallarının yayına başlamasından sonra, böyle vakalar elbette meydana gelmiyor, çünkü Şia ekolünde yayın yapan bu kanallardan sonra pek çok kişi Hz. Hüseyin'in şehadetini öğrenmiş oldu. Ablamın eşi yirmi yıl önce bana, Hz. Hüseyin'in evinde öldüğünü ve şehit olmadığını iddia etmişti. Bana, “Hüseyin'in öldürüldüğünü sana kim söyledi? Bu İranlıların düşüncesi mi?” diye sormuştu. Demek ki, Hüseyin'in öldürüldüğünü herkes bilmiyormuş.

Suriye müftüsü Şeyh el-Hassun onlarca yıl boyunca “Ben büyük şeyhlerin yanında okudum ve Hüseyin'in (a.s) öldürüldüğünü bilmiyordum” dedi. Benim Şeyh Osman Hamis ile dört ay süren münazaralarım sonucunda bazı Selefiler Şii oldular. Dr. Emira Mağribi de bunlardan biridir.

Dr. Mağribi bana şöyle anlatmıştı: “10 Muharrem'de annem beni aradı ve bugün bayram, seninle bayramlaşmak için aradım” dedi. Ben de ona “Bugün Hüseyin katledildi, bugünü bayram bilme, bugün Hüseyin için ağla!” dedim. Bu da demektir ki Emevi medyası 20'inci yüzyılda İmam Hüseyin'in (a.s) şehadetini insanlardan gizlemeyi başarabilmiştir.

Eğer bu Şia kanalları, sosyal ağlar ve Hüseynî meclisler olmasaydı Hüseyin'in (a.s) katli şehir efsanesi olarak bilinecekti! Evet, Vehhabi müfredatında İbn Teymiyye'nin “Hüseyin öldürüldü” yazdığını okumuştuk, ama Minhâcü's-Sünne'yi kim okuyor ki? Tüm Selefiler bu kitabı okuyor mu? Eğer araştırırsanız, çoğu Selefinin Minhâcü's-Sünne kitabından haberi bile olmadığını siz de göreceksiniz.


Çeviri: Merve Soydaş / Kaynak