Şimdi kime Abi diyeceğim ben? Mehtap Yılmaz - Yeni Akit

  • 8 Cevap
  • 10901 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şimdi kime Abi diyeceğim ben? Mehtap Yılmaz - Yeni Akit
« : 01 Ocak 2016, 08:38:43 ÖÖ 08 »


Şimdi kime Abi diyeceğim ben?      MEHTAP YILMAZ - YENİ AKİT


Aradım abi…
Telefonun kapalı…
Biliyorum, artık asla açmayacaksın ama aradım…
Daha dün yine bu saatlerde aramıştım…
Gazetede yazını göremeyince paniğe kapılmış, telefona sarılmıştım.
“Abi hayırdır? Yazını göremeyince aradım” deyince…
İçimi okumuş gibi, “yahu bir şey yok bacım, merak etme iyiyim, Suud-i Arabistan’da umredeyim, hatta tavaftayım” demiştin…
Bir şey varmış işte…
İyi değilmişsin…
Dönmemek üzere gitmişsin.
Bu yüzden mi her görüşmemizde söylediğin gibi “görüşmek üzere” demedin? Dönüşü olmayan bir yola gittiğin için mi?
Hani, bazen şu muhannet zümreye bakıp da  “abi kalbim çatlayacak… Bunlara nasıl tahammül ediyorsun?” dediğimde, “edemediğim için üç kere kalp krizi geçirdim ya” diye gülüyordun.
“Olsun abi, kendin için olmasa da sevenlerin için, dava için, bizi yalnız bırakmamak için ne olur kendini yorma, sigara içme” dediğimde, aslında gizli gizli “sana ihtiyacımız var abi, senin gibi abilik eden kaç kişi var ki” diyordum. Daha çok abim ol, daha çok yanımızda kal, daha çok sahip çık bencilliğiyle hem de…
FET֒nün bütün kapıları yüzüme çarptığı, bütün yollarıma pusu kurduğu zaman, eski dostların dahi selamını kestiği, FETÖ korkusuyla yolunu değiştirdiği yerde sağına soluna bakmadan beni yanına alan sendin Hasan Abi...
Hiç üzmedin…
Hiç düş kırıklığı meydana getirmedin…
Seni tanıdığım 1993’ten beri, “elif gibi dimdik” durdun! Herkesin “acaba” dediği, herkesin korktuğu, sustuğu yerde, hesapsız kitapsız hakkın, haklının yanında durdun!
Adam gibi adamlığınla bize örnek oldun!
Sen dinlemezdin, anlardın Abi…
Aradığım her an, orada dağlar gibi dururdun.
İncitmezdin, bekletmezdin, üzmezdin…
Tek arayanım, tek soranımdın.
Böyle çekip gitmek var mıydı Hasan Abi?
 
Söyle, kime diyeceğim şimdi?
Kime abi diyeceğim Hasan Abi?
Beni kim arayacak, kim soracak?
Kim bana teselli olacak?
Zifiri karanlıkta, azgın dalgalarla boğuştuğumda, kim “deniz fenerim” olacak?
Kimin “ışığında” kulaç atacağım?
Her boğulduğumda beni kim kurtarıp, kıyıya çıkaracak?
 
Ya abi, hani her seferinde “sabret” diyordun?
Hani “durmak yok, yola devam” diyordun?
Hani kimsesiz, bırakmazdın?
Hani sahipsiz bırakmazdın?
Her yer uçurum Hasan Abi, her yer belâ, her yer cehennem, her yer karanlıkken böyle… Işıkları söndürme…
Henüz hazır değilim… Alışık değilim böyle apansız gitmelere…
Hem bak, İstanbul’da hava karlı…
Şimdi kar mı yağacak mezarının üstüne?
Bu buz gibi havada çekip gitmek de ne?
Bizi babasız, abisiz, öylece bırakıp gitmek…
Memlekette her yer uçurum, her taraf düşman, her yer toz duman…
Onu bırak da kime abi diyeceğim şimdi?
Bu yazı mı?
Değil…
Saçmalık belki…
Belki yıkılış, belki çöküş…
Bu yüzden, bakmak zorunda değil kimse yazımdaki enkaza…
Çünkü bugün içimde ne kadar isli-puslu gözyaşı varsa, bu satırlara aktı.
Hasan Abi, içimde asla sönmeyecek bir “kardeş ateşi” yakıp ötelere yelken açtı.
Hem de kardeşinden çok sevdiği, inandığı, güvendiği adam, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanındayken…
Hz. Muhammed’in alnını koyduğu secdeye, daha az önce alnını yaslamışken…
İşte bu güzergâhta dosdoğruydu ya… Öyle de gitti…
Hakkın rahmeti, ona kollarını açtı…
Peki, ne diye üşüyor, ne diye korkuyorum?
Ne diye uçurumun kenarındayım abi?
Niye canım yanıyor?
Tutmazsan ruh elinle, vallahi dayanamayıp düşeceğim sanki…


Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri

Hasan Karakaya…. Ne güzel bir gidiş bu! Serdar Arseven - Yeni Akit
« Yanıtla #1 : 01 Ocak 2016, 08:42:36 ÖÖ 08 »



Hasan Karakaya…. Ne güzel bir gidiş bu!       SERDAR ARSEVEN  -  YENİ AKİT


Gecenin 1.30’u, Cumhurbaşkanımızın Başdanışmanı Lütfullah Göktaş, Medine’den arayıp Hasan Ağabey’in hanımefendisinin telefon numarasını istediğinde, o mahmurlukla “Bende yok” dedim.
Sonra...
Beynim döndü....
“Ne oldu, Hasan Abi’ye...” !!!!
Kalp rahatsızlığı vardı, “yine yoklamıştır şöyle bir” diye bir “ümit” kırıntısı düştü yüreğime.
“Kaybettik başımız sağ olsun, Allah rahmet eylesin” deyince Lütfullah Bey, hiç bir şey olmamış gibi, “Ben alıp sana gönderirim telefon numarasını” karşılığını verdim.
Numarayı aldım, gönderdim.
Şöyle bir evin içinde turladım.
Aman Allah’ım, Hasan Karakaya Ağabey rahmetli oldu!..
Yığılıp kaldım; 1989 yılından bu yana, 26-27 yıl boyunca neler neler birikmiş...
Akıp gitti gözlerimizin önünden; yaşadıklarımız, ne zorluklar, ne mücadeleler, ne heyecanlar, bombalanmalar, kaleşlenmeler, yargılanmalar,  “darbe karşıtlığı”ndan hüküm giymeler, işkenceler...
Hasan Ağabeye de ne çektirmişlerdi.
Yılmadı, taviz vermedi, imaj yapmaya ve satmaya çalışmadı, gecesi gündüzü yoktu, evine gece 1’de, 2’de giderdi...
Ailelerimizi çok ihmal ettik; haklarını helal etsinler.
Ben, bugün hiç iyi değilim.
Bir yanım “Ne güzel bir gidiş, kutsal topraklarda, Sevgililer Sevgilisi’nin yanı başında...”
Son dakikalarında, “Ne güzel oldu, bu mübarek diyarlarda doya doya ibadetimizi yaptık, şükürler olsun” demiş Hasan Ağabey...
Medine’den geliyor...
Cuma günü gidiyor.
•
Pensilvanya merkezli nice saldırı var!.
Nice zorluklara göğüs gerdi Hasan Ağabey, nice yargılandı da memleketinden kaçmayı bir an olsun düşünmedi!..
O Medine’den selam vererek gitti.
Kaç kişiye nasip olur?
Saldıranlar çatlasın!..
Yılbaşı gecesi ziftlenenler çatlasın!..
•
Neyse...
Bugün bu kadar...
Yola çıkıyorum Ankara’dan, yollar karlı, kapalı....
Fatih Camii’nde Cuma Namazı’nın ardından “veda”laşma...
Ne güzel.
Dua et bizim için Hasan Ağabey.



Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri




Ölürken bile en güzel, en sert cevabı verdi..       ALİ KARAHASANOĞLU - YENİ AKİT



Cuma dergisi çıkarken, Hasan abinin haftalık yazıları yayınlanıyordu ama..
Bir samimiyetimiz olmamıştı..
12 Eylül 1993’de, bu gazeteyi çıkarmaya başladığımızda.
Artık her gün, aynı binada, aynı odalarda geceyarılarına kadar mesai birlikteliğimiz başlamıştı..
23 yılda..
Tek bir tartışmamız, tek bir ihtilafımız olmadı.
Hasan abi, benden 9 yaş büyüktü.
Mütevaziliğinden, bana “Ali abi” derdi..
Ben ise ona hakkıyla, “Hasan abi” derdim..
İşini, ibadet aşkı ile yapardı..
Dört dörtlük gazeteci idi..
Rahmetli babamın sözü idi.. Hasan abimin de çok hoşuna gitmişti:“Yemekle birlikte; yapan da pişmezse, o yemekte tat olmaz!”
Bu mesajı, yazılarına defalarca konu edinmişti..
Bizzat kendisi de bunun canlı örneği idi...
Yazısına tat vermek için..
Yazı yazarken, adeta “yemekle pişen” gibi, “pişer”di..
Şu meslekte, bu meslekte olmak önemli değildi, onun için.
En alt kademedeki çalışandan, en üst kademedeki çalışana kadar, hiçbir şey farketmezdi, onun için..
“Ne iş yaptığının hiçbir önemi yok” derdi.. “Önemli olan yaptığın işin hakkını vermek” derdi..
İşinin delisi idi adeta..
En sert yazılar, onun kaleminden çıksa da..
Kendisi çok mülayimdi..
Yüzyüze konuşup da, onunla tartışan hiç kimseyi tanımıyorum..
Ne gazetede, ne yolda, ne mahallesinde..
Yazısında en sert kelimeleri kullansa da...
Kimseye kin gütmezdi..
Eleştirdiği kişi onu aradığında.. Hiç kompleks yapmadan konuşur, düzeltilmesi gereken bir şey varsa, düzeltirdi..
Ama tehditlerden hiç çekinmez..
Şunun bunun hatırına da, davasından ve kararlılığından kesinlikle taviz vermezdi..
Embedded gazetecilerin aksine.. Gazeteciliği bazı kapıların aralanması için kullananların aksine..
Kendisi için.. Ailesi, veya gazetesi için.. Menfaat amaçlı hiçbir yazısına, küçücük imasına bile şahit olmadım..
Tek derdi, mazlumların sesi olmaktı..
O; “başörtü yasağı”nı yazdı..
İHL’lerin “katsayı problemi”ni yazdı..
Kur’an kurslarına “yaş sınırı”nı yazdı.
PKK’nın “kirli oyunlar”ını yazdı..
Ezilen kim olursa olsun, Hasan abiye bir mektup kadar, bir mail kadar yakın idi..
En sert yazılarından birisini, Fatih Altaylı için yazmıştı..
Başörtülü öğrencileri aşağıladığı için, Altaylı’yı eleştirmişti..
Ama sonraki yıllarda. Başörtü yasağı yavaş yavaş kalkarken..
Yasakçıların zulmü sona ererken.. Özgürlük havası kamuoyuna hakim olurken..
Altaylı da, eski tavrını sürdürmediği için.
Kimseye yaranmak amacıyla, menfaat amacıyla değil..
İnsanî yönünü göstermek üzere..
Yıllar sonra, uçakta bir araya gelmeleri vesilesi ile.. O çok sert eleştirdiği Fatih Altaylı ile telefonlaşır, sohbet ederdi. 
Yazıları sebebi ile, defalarca DGM’lere, Ağır Ceza’lara birlikte gittik.
Kimisinde avukatı olarak. Kimisinde ben de ikinci sanık olarak, yanında oldum..
Mahkemede, lafını hiç eğip bükmezdi.
“Şu şu yanlışı eleştirdim.. Bugün o yanlışı yapan kim olursa olsun, yine eleştiririm” derdi..
Dik durmakta, hiç tereddüt göstermezdi.
Onu eleştirirken, “Aykırı yazar” diyenler oldu..
Tam aksine..
O; halkın sesi idi..
Usta gazeteciliği ile..
Kıvrak dili ile..
Halka tercüman oluyordu.
Kendisine gelen mektuplarda, maillerde.. Hep şu tespit ve şu dua vardı:
“Bizim söylemek istediklerimizi söylemişsin.. Allah senden razı olsun.”
•
Dün bazı internet sitelerinde. Bazı sosyal medya hesaplarında. İnceden inceye mesaj göndermek isteyenler vardı..
Kamuoyunun tanıdığı isimlerden bazılarının vefatlarında, Hasan abinin yazdığı yazıları hatırlatanlar vardı..
Hasan abinin vefatı üzerine, “Bizim ölülerimizi hayırla yad etmiyordun”diyenlere..
Hasan abi, ölümü ile bile, en güzel, en sert cevabı verdi..
Şu cevaba bakar mısınız:
Mekke’de tavafını yapmış.
Bir Safa’ya, bir Merve’ye koşmuş..
Sa’yini ve umresini tamamlamış..
Medine’ye gelmiş, Hz. Peygamber’in makamını ziyaret etmiş..
Ve sonrasında.. O beldede hayata gözlerini yummuş..
Böyle güzel bir son.
Kaç kişiye layık olur?
Şimdi buyursunlar, Hasan abide eleştirebilecekleri bir şey bulabilirlerse, eleştirsinler..
Eğer “hayırla yad etmemek” için, ellerinde bir bilgi varsa..
Buyursunlar, “Hasan abinin şu şu yanlışları vardı” desinler..
Ben onlara müjdeleyeyim..
Hasan abi, yanlışlarının söylenmesinden üzülmezdi.. Şimdi de üzülmez..
Sevinir..
Eminim; o mübarek beldede gözlerini yummaktan da sevindiği gibi..



Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Şimdi kime Abi diyeceğim ben? Mehtap Yılmaz - Yeni Akit
« Yanıtla #3 : 02 Ocak 2016, 09:09:59 ÖS 21 »
Sayın elemin 3 makale de aynı konu olduğu için birleştirilmiştir bilginize.

Hiç sevmediğim ahlaksız bir yazardı, Müslüman mahallesinin yüz karasıydı.

Bu da farklı bir hasan Karakaya güzellemesi



Erdoğan ve Davutoğlu'nun öve öve bitiremediği Hasan Karakaya'yı tanıyalım

Yeni Akit adlı nefret bülteninin genel yayın yönetmeni Hasan Karakaya, ölümünün ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından övgü yağmuruna tutuldu. Oysa Karakaya, devletin çizdiği sınırlara uymayan veya mücadele eden herkesten nefret eden, ırkçı bir sağcıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Değerli kardeşim Hasan Karakaya'yı saat 01.00 civarında kaybettik. Kendisine Allah'tan rahmet diliyorum, ailesine sabırlar diliyorum. Mensubu olduğu Akit gazetesinin tüm mensuplarına aynı şekilde başsağlığı dileklerimi iletiyorum. Uzun bir dönemdir Hasan beyle, kardeşimizle bir yol arkadaşlığımız vardı. Hemen hemen her seyahatimde yanımda olan bir kardeşimizdi. Güçlü bir kaleme sahip olduğuna inanıyorum. Özellikle medya dünyasında fikir zenginliğinin, anında ürettiği cevaplarla doldurulamayacak bir yere adeta sahip olan bir kardeşim olarak kendisini görüyorum" şeklinde konuştu.

Başbakan Ahmet Davutoğlu ise "Karakaya, kalemini hiçbir şekilde herhangi bir ürkeklik içinde kullanmadan cesurca kullandı. Çok güzel bir hayat geçirdi. Son nefesini de Hz. Peygamber'in huzurunda verdi. Allah rahmet eylesin" diye konuştu.

AKP'lilerin övdüğü Karakaya kimler için ne demişti?

Oysa Karakaya, Ermenilerden, Kürtlerden, Yahudilerden, Alevilerden, işçi sınıfından, sosyalistlerden, LGBTİ'lerden, kadınlardan ve hakkını arayan herkesten nefret eden, hepsine karşı kaleminden kan damlayan devletçi, ırkçı bir sağcıydı.

Karakaya'nın nefret saçan söylemlerinden örneklerini derledik...

Çözüm süreci: Önce "sakil insanlar" dedi, sonra aralarına katıldı

Hasan Karakaya, çözüm sürecinin erken dönemlerinde şöyle yazmıştı:

"Birileri, şimdiden "pazarlama" yapmaya başladılar... Evet, "isim pazarlamaya" başladılar. "Ortada fol yok, yumurta yok"ken bir "Akil Adamlar Komisyonu" kurulacağını ve bu komisyonda; Hasan Cemal, Oral Çalışlar, Yaşar Kemal, Kadir İnanır, Tarhan Erdem, Ali Bayramoğlu, Rıfat Hisarcıklıoğlu, Jülide Kural, Fazıl Hüsnü Erdem, Vahap Coşkun ve Mithat Sancar gibi isimler"in yer alacağını "üflemeye" başladılar.

Bu, eski bir "pazarlama taktiği"dir ki, adama sorarlar; "Bu isimlerden bazıları, sürece taş koyan ve silahı kutsayan, PKK'nın silahtan başka yolunun olmadığını söyleyen adamlar değil miydi?" Dün "PKK'nın safında" yer alıp "barış olmasın" diye bastıran adamlar, bugün "barış havarisi" gibi gösterilmek isteniyor, iyi mi?

Bu adamlar değil miydi; PKK'yı, "silahlı Kürt isyan hareketi" olarak görüp, gösterenler?.. Bu adamlar değil miydi Apo'yu ilahlaştıranlar?.. Bu adamlar değil miydi, "PKK ağzı" ile konuşanlar?.. Şimdi bu adamlar "Akil Adamlar Komisyonu"nda yer alacak ve "PKK'nın sınır dışına çekilme sürecini sekteye uğratacak sorunlar yaşanmaması için gözlemci olacak, çekilmeyi sekteye uğratacak sorunlar yaşanmaması için çalışacak" öyle mi?

(...) Onlar, "Akil adamlar" değil, "Sakil adamlar"dır!"

Karakaya, daha sonra Erdoğan'ın talimatıyla son anda Akil İnsanlar Heyeti'ne alındı.

Roboski katliamının destekçisiydi

Karakaya, 34 Kürt köylünün TSK'nın savaş uçakları tarafından bombalanarak katledildiği Roboski katliamı için şunları diyordu:

"Üzerinden "5 ay" geçmesine rağmen, "Uludere olayı"nı her fırsatta gündeme getirenler, aslında "PKK'nın ekmeğine yağ sürüyor" ve "teröre oksijen" oluyorlar!..

Uzun lâfın kısası;

Uludere'ye hemen her gün ve hemen her fırsatta "ağıt" yakanlar, "PKK'nın ekmeğine yağ" sürmektedir...

Açık ve net söylüyorum;

Uludere için akıtılan "gözyaşı",

PKK için "cansuyu"dur!..

Ben bunu bilir, bunu söylerim!"

Soma: Madencileri tekmeleyenlerin dostu, sözde "darbe karşıtı"

Karakaya, Soma'da yaşanan maden faciasının "İsrail ve Yahudiler" ile bağlantılı bir darbe girişimi olduğunu öne sürerek savcıları harekete geçmeye çağırmıştı.

Yeni Akit adlı paçavranın yayın yönetmeni, ayrıca, madenci yakınlarını tekmeleyen Yusuf Yerkel için de şöyle yazmıştı:

"Resmi araçların camları”nı tuz-buz eden, Başbakan’a ve Müşavir’ine“hakaretler ve küfürler” savuran, “kravatından tutup darp etmeye” çalışan bir “provokatör”ün hakkı “kötek”tir!..

“Tekmelerine sağlık Yusuf!"

Gezi direnişine "Ulan kaltak" diyebildi

Karakaya, AKP'yi yenilgiye uğratan Gezi direnişi aktivistlerinin de azılı bir düşmanıydı. O günlerde çaresizlikten şu seviyeye düşmüştü:

"Hem “Demokrasi” diyeceksin, hem “Demokratik tepki hakkımı kullanıyorum” diyeceksin, hem de polise taş ve molotof atarken yüzünü “maske” ile gizleyeceksin!..

Ulan “köpek oğlu köpek!”

Ulan pezevenk!..

Ulan kaltak!..

“Demokratik hak”ların “taş”larla, “mo-lotof”larla, “tabanca” ve “bıçak”larla istendiği nerede görülmüş?.

Hem saldırıyorsun, hem de “Anneee!.. Polis beni dövdü” diye ciyaklıyorsun!..

Polis niye dövdü seni?..

Nerede dövdü?..

“Çay bahçesi”nden dönerken mi dövdü, yoksa “kütüphane” veya “piknik”ten dönerken mi?..

Ulan, yolda yürüyen adamı polis niye dövsün, niye tazyikli su sıksın?.

Senin ne “b.k” işin vardı orada?"

Ali İsmail Korkmaz için: "Belki merdivenden düşmüştür"

Karakaya, AKP'nin inisiyatifiyle gerçekleştirilen tüm katliamlar ve işlenen cinayetler hakkında "şüphe" yaratmaya çalışıyordu. Ali İsmail Korkmaz için şöyle yazmıştı:

"Ne malûm dövülerek öldürüldüğü,

Belki,

Kafasını taşlara çarpmıştır!..

Belki de

Koşarken dengesini kaybedip kafasını duvara çarpmıştır!

Ya da,
Ne bileyim, merdivenden düşmüştür!"

Karakaya'nın LGBTİ'lere bakışı

Hasan Karakaya, 2015 yılında polisin saldırdığı Onur Yürüyüşü'nün ardından ise şöyle yazmıştı:

"Şu mübarek Ramazan günlerinde “sapık eğilimleri meşrulaştırıcı” bir eylem yapmak, üstüne üstlük “Müslümanın inancına saldıran bir slogan”atıp, pankart taşımak, düpedüz “orospuluk”tur!..

Kadınının da, erkeğinin de yaptığı, tek kelimeyle “orospuluk”tur!.."

AKP'lilere dahi tahammül edemiyordu

Karakaya, kendisinden biraz farklı olan AKP'lilere dahi tahammül göstermiyordu. Ali Bayramoğlu hakkında Yeni Akit'te günlerce yayın yapılmış ve 'Kripto Ermeni' denilmişti. Hilal Kaplan da Akit'in hedef listesine 'zorunlu din dersleri insanları dinden soğutuyor' dediği için girmişti. Akit'in sitesi, Hilal Kaplan'ın bir kilisede çekilmiş fotoğrafını yayınlayarak onu hedef tahtasına koymaya çalışmıştı.

http://marksist.org/mobile/new.php?id=3553



*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5156
    • depo
Ynt: Şimdi kime Abi diyeceğim ben? Mehtap Yılmaz - Yeni Akit
« Yanıtla #4 : 02 Ocak 2016, 09:28:03 ÖS 21 »
Prf.dr.Mustafa Erdoğan::Hasan Karakaya’nın yaptığı kötülüklerin, biliyorum, haddi hesabı yok. Ona rahmet dilemeyeceğime ilişkin notta bana yaptığı affedilmez kötülükten de bahsettiğim için, kimi dostlar işin aslını öğrenmek istediler. Mesele şu (hatırlayabildiğim kadarıyla aktarıyorum):
“28 Şubat Süreci” denen zamanlardı. Ben "postmodern darbe"ye konuşmalarım ve yazlarımla cepheden karşı çıkan az sayıda akademisyenden biriydim. O kadar ki, bu yüzden Üniversite içinden ve dışından ihbarlar sonucu birçok ceza ve hukuk davasına maruz kaldım. Hasan Karakaya'nın yönettiği gazete (o zamanki adı “Vakit” mi, yoksa “Akit” miydi, hatırlamıyorum) “Basından Seçmeler” benzer bir sayfasında 28 Şubat Süreci’ni eleştiren hemen hemen her yazımı iktibas ediyordu. Sonra bir gün Liberal Düşünce Topluluğu'nun web sayfasında yazdığım, askerî vesayeti sertçe eleştiren bir yazımı, kendilerine mülakat vermişim gibi gazetelerinde manşet yaptılar. Bu sözde haber Vakit’çilerin kendi söyleyemediklerini benim ağzımdan söylüyor ve beni doğrudan doğruya askerlerin hedefi haline getiriyordu.
Bu benim için tam bir sürpriz oldu; çünkü gazete benimle herhangi bir mülâkat yapmadığı gibi, sadece LDT’nin web sayfasında yayımlanmak üzere yazdığım yazıyı (ki o zaman web sayfasını sadece Topluluğun sempatizanları takip ediyordu) benden izin almaksızın, üstelik manşette kullanmıştı. Ben de bunun üzerine yine aynı web sayfasında gazetenin bu tutumunu "ahlâkî olarak uygunsuz" bulduğumu belirten kısa bir not yazdım. Sanıyorum hemen ertesi günü başta Hasan Karakaya olmak üzere gazetenin üç veya dört yazarı hakkımda hakaretamiz yazılar yazdılar. Sanki daha önce yazılarımı memnuniyetle iktibas eden ve benim üzerimden güya askerlere tavır koyan onlar değilmiş gibi. Ve sanki ben o zamana kadar 28 Şubat paşalarına karşı mücadele vermemiş bir oportünist ve korkakmışım gibi (Aslına bakılırsa, "oportünist ve korkak" tanımlaması tam da o zamanki İslamcıların kâhir ekseriyetinin tutumunu bihakkın tanımlayan bir ifadeydi. İslâmcı-hükümetçi camianın bugünkü nevzuhur kahramanları - siyasetçisi, gazetecisi ve akademisyeniyle- o zamanlar ortalarda yoktu.) Gazete yazarları benim tutumumu eleştirmiyor, açıkça bana hakaret ediyorlardı. Telâffuz etmeye dilimin varmadığı, korkaklık ima eden çoğunuzun tahmin edebileceği o malum argo sözlerle...
Yaşadığım şaşkınlık ve kızgınlığı tahmin edebilirsiniz: Bu oportünist adamların gözünde akşamdan sabaha "kahraman"lıktan korkak bir alçağa dönmüştüm! Aynı adamlar bir süredir takdir eder göründükleri adama birdenbire sövmeye başlamışlardı. "İslam ahlâkı"ndan geçtik, herhangi bir anlamda ahlâkı tanımayan, insan havsalasının almayacağı bir karakter zaafıyla karşı karşıyaydım.
Onun için, bu Vakit-Akit tayfasının daha sonra yaptıkları ve kamuya mal olmuş malum çirkefliklere ben hiç şaşırmadım.(m.hayri kırbaşoğlu)

Ynt: Şimdi kime Abi diyeceğim ben? Mehtap Yılmaz - Yeni Akit
« Yanıtla #5 : 04 Ocak 2016, 03:18:38 ÖS 15 »
Sayın Maxpayna , size kesinlikle katılmıyorum.

Hasan Karakaya ağbimizi , Türkiye’nin hatta dünyanın çeşitli yerlerinden gelen
binlerce kişinin iştiraki , dua ve gözyaşları ile Fatih Camii’nden uğurladık. Rabbim taksiratını affetsin ,
rahmetiyle muamele etsin , kabrini pür-nur makamını cennet eylesin.

Kendisini  taa 1993 yılından beri çok sever ve takip ederdim.  Yazılarını – baklayı ağzından çıkardığı ve
çok detaya girdikleri hariç - çok beğenir ve takdir ederdim. Kendisi , birçok müslümanın araziye uyduğu (!)
küfrün ve zulmün en kesif zamanlarında , İslam ve Müslüman düşmanı zalimlere karşı keskin kalemiyle  korkusuzca
yazılar yazan; müdafaa ve taarruz yapan bildiğim yegâne yazar idi. Samimi , dürüst , içi-dışı bir  ve kâfire karşı şedîd idi.
Lâkin, hepimiz gibi tabii ki hataları ve günahları olmuştur. Rabbim tekrar taksiratını affetsin.

Tabii ki bir kısım :

-   Türkiye’de Müslümana karşı aktif olan  kâfirler,müşrikler,münafıklar , marksistler , Zerdüştler ,ateistler, vb.
-   Beyaz Türkler , Irkçı türk ve kürtler , İslam düşmanı Kemalist/Laikler , ajanlar , provokatörler , v.b.
-   Kendi konumlarını ,  işledikleri haltları , hata ve günahları bırakıp/unutup  da diğer müslüman kardeşine vurmayı adeta
    vazife ve zevk edinmiş fakat İslam ve Müslüman menfaatine zerre kadar değer üretmemiş  – muhtemelen şia etkisindeki -  
    uhuvvet yoksunu gafil ve dahi kara cahil müslümanlar

Kendisini  sevmedi  ve/veya  düşmanı oldu ki bunların reaksiyonlarını gayet normal karşılıyorum.

Merhum Hasan Karakaya ile aşağıdaki ilave 3 köşe  yazısı ile bu bahsi kapatıyorum. Çok mecbur hissetmedikçe
devam etmiyeceğim inşaAllah.

Rabbim Hepimizi islâh etsin.Amin.
Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri

Ynt: Şimdi kime Abi diyeceğim ben? Mehtap Yılmaz - Yeni Akit
« Yanıtla #6 : 04 Ocak 2016, 03:21:16 ÖS 15 »


BEN ÖLDÜKTEN SONRA DA….         Abdurrahman Dilipak -  Yeni Akit


Karakaya’nın ölümünün ardından ilginç tepkiler geldi. Dua edenler yanında hakaret edenler de vardı, Ertuğrul Özkök gibi, Ahmet Hakan gibi vicdan sahibi olanlar da vardı. Vicdan insanidir, ama din vicdandan ibaret değildir.. Biz iyiler, kötüler hepimiz parmak uçlarımız gibi farklıyız. Öyle yaratıldık. Belki kim kimleri veli edinmiş, kimlere benzemeye çalışıyorsa onlardan olsa da, bizim görevimiz, gidenleri çağırmak, kalplerinde bize karşı öfke olanlara karşı el emin olmak, güzel örneklik ve müellefetül kulub anlayışı ile kalplerini kazanmak yönünde olmalıdır. Ateş çukurunun kenarındakilere cehenneme itmek değil, kurtuluşa çağırmak yönünde olmalıdır.
Bağışlayın beni ama, “kör ölür badem gözlü olur” demeyeceğim. Her ölenin arkasından rahmet okuyacak da değilim.. Ebu Cehil’lerin, Ebu Leheb’lerin arkasından “Tebbet yeda” demeye devam edeceğim. Özür diler, pişman olur kişisel hakkımı helal ederim, affederim, Allah da affedebilir elbette, ama Allah kul hakkını affetmeyecek.

Camide cemaate, musalla taşına konulan tabutta yatana “hakkınızı helal eder misiniz” diye usulen, laf olsun diye sorulmaz.. Bekara karı boşamak kolay. “Nasıl bilirsiniz” diye sorulduğunda adil şahidler olmamız gerekmez mi? Zaten Allah biliyor.
Ben öldükten sonra benim hakkımda konuşabilirsiniz. Konuşun. Ne konuşursanız konuşun. Doğru şeyler konuşursanız o sizin güzelliğinizdendir. Yalan, iftira, dedikodu, gıybet ederseniz, kendi cehenneminize odun taşımaya devam edeceksiniz demektir. Dostsanız dostluğunuzu gösterecek, dua edeceksinizdir.. Zaten kişisel günahlarımı örteceksiniz ki, dedikodu, gıybet yapmış olmamış olacaksınız. Siz benim kişisel günahlarımı örterseniz Allah da sizin kişisel günahlarınızı örtecektir. Ama kamuya malolan hatalarımı gizlemeyin, eleştirin ki, başkalarına kötü örnek olarak onların günahlarının ortağı olmayayım. Ama sadece hatalarımı anlatmayın ki, “adil şahidlik” yapılsın.

Etkileri devam eden kötülüklerin banisine lanet etmek caizdir. Şeytan ölseydi ona da mı hakkınızı helal edecektiniz. Seküler bir vicdanı kutsamayacağım. Allah’ın dinine savaş açanlarla savaşım ve onlar aleyhine şahidliğim öbür tarafta da devam edecek.. Allah (cc) cenneti de, cehennemi de boşuna yaratmadı. Ben Peygamberden daha merhametli olma iddiasında değilim. Evet, affedici olacağım, af etmeyi hakedenler için, tıpkı Hz. Yusuf’un yaptığı gibi. Affedilmeyi hakedenleri affetmeyenlerin affedilmeyi ummalarının yaman bir çelişki olduğunu biliyorum. Evet merhametim gazabımdan, sevgim nefretimden büyük olacak. Ama gazabım da, nefretim de var benim. Her şeyi “hoş görmem” mesela. “Hüsn-ü zan” etmekten yanayım. “Sabır”lı olmaktan yanayım, “tahammül sınırları”nı genişletmekten yanayım. Bunun yanında herkesi affedecekseniz, o affın bir değeri olduğunu da sanmıyorum..
Benim için ölüm bir son değil, yeni bir başlangıç. Daha doğrusu, ölümlü dünyadan ölümsüzlüğe açılan bir kapıdır. Dünya sürgününün sonudur. Vuslattır. Şeb-i arustur. “Ölülerinizi rahmetle anın” anlamındaki bir hadis “hayır” ile ve “iyilik”le anın şeklinde de tercüme edilmiştir. Konu Müslümanlar arasındaki ilişkiler kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Burada ölçü adalet ilkesi olması gerekir. “Rahmetle anın” derken, ona acıyın, merhamet edin, o şekilde konuşun ya da onun hakkında konuşurken onun lehine olanı da hatırlayın anlamında bir bakış açısı öncelenmektedir. Yoksa zalime “merhamet timsali idi” derseniz, birileri de onun yanlışlarını, onun  şahsında kendisi için rehber edinirse, onun vebali bu işten mesul olana yansıtılır.

Kişi kendi ile ilgili bir dava konusunda hakkından vazgeçebilir. Bu onun takdiridir.. Kendini savunmaktan aciz, ölmüş bir insan hakkında haddi aşan sözler, iftiralar, muhatabınız kafir ya da suçlu biri de olsa haddi aşmaktır. Ölmüş kişinin cesedine ve onun kişiliğine yönelik haksız tasarruflar da asla kabul edilemez.

Bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikatinin önümüze konulacağı bir gün var.. Bir “din günü” var. Bir “mizan” var. “Misgale zerretin hayran yeral ve misgale zerretin şerren yerah” ölçüsünde bu işlerin hesabının görüleceği bir “hesap günü” var.. “Kiramen katibin”in kayıtları iş olsun diye tutulmuyor. Bu dünyada kim ne yaptı ya da yapması gerekirken yapmadı ise onun hesabının sorulacağı gün insanlar yaptıkları, söyledikleri, yapmadıkları, söylemedikleri her sözün karşılığı olacak. Ben öldükten sonra dostlarım ve düşmanlarım susmasınlar. Onlar da söyledikleri ve söylemedikleri ile ya kendi cennetlerine sırtlarında tuğla taşısınlar ya da iftira edenler, yalan söyleyenler, gıybet ve dedikodu edenler kendi cehennemlerine sırtlarında odun taşısınlar ve benim şahsi günahlarımın gönüllü hamallığını üstlensinler.. Her iki kesimde bu anlamda bana hizmet etmiş olacaktır.

Ben dostlarımın bu dünyada da ahirette de duasına muhtacım. Kardeşlerimin bağışlamalarına ihtiyacım var. Eksiklerim ve yanlışlarım konusunda yaşarken beni, öldükten sonra başkalarını uyarsınlar ki, o insanların veballerini taşımış olmayayım.
Hasan Karakaya artık aramızda değil. Azrail doğum tarihine göre gelmiyor. Yoksa ben Hasan Karakaya’dan daha yaşlıyım. Ölüm bir ibret dersidir bizim için. “Ölmeden önce ölmemiz gerekir”di aslında. Ağzımızın tadını kaçıran ölümü sıkça anmamız gerekirken birileri, “her nefis ölümü tadıcıdır” uyarısından bile rahatsız.

Suçlu, günahkar, kafir de olsa, hiç kimsenin hakkına girmiş olmak istemem. Bir kişi ya da topluluğa olan öfkemizin bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmemesi gerek. Haklı olmak, kimseye haksızlık etme hakkı vermez. Babaları suç işlediğinde onun hesabı çocuklarından sorulmaz. Birileri sizin hakkınıza tecavüz etti diye başkalarının hakkına tecavüz edemezsiniz. Elbette kısas da hayat vardır. Ancak, “onlar bize yanlış yaptı” derken biz de onlara aynısını yaparak adaleti sağlayamayız. Biz de aynı yanlışı yapmış oluruz. Aramızda da bir fark kalmaz..  Her suçun bir cezası olmalıdır, zarar veren verdiği zararı tazmin etmelidir. Özür dileyip pişman olanı affetmek erdemli bir tavırdır. Ama öte yandan da “zalimler için yaşasın cehennem”. Bir de “bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikatinin bize gösterileceği bir gün var. O gün defteri sağ taraftan verilenlerden, yüzü aydınlanan, gözleri ışıldayanlarlardan olalım diye, selâm ve dua ile..



Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri

Ynt: Şimdi kime Abi diyeceğim ben? Mehtap Yılmaz - Yeni Akit
« Yanıtla #7 : 04 Ocak 2016, 03:28:29 ÖS 15 »


Ah Be Hasan Abi, Sensizlik Ne Zormuş…    Ahmet Anapalı – Yeni Akit




Bugün canım tarih yazmak, tarihi bir hadise ya da olgu hakkında düşünce dercetmek istemiyor
Canım hiç istemiyor.

Ben Hasan Abimi özledim. Ne zaman görsem bin derdinin içinde, mahkemelerin, davaların, tehditlerin, hakaretlerin içinden bunlara aldırmadan bana gülümseyerek bakan ve;

“…Nasılsın Ahmetim”diyen sesini ve yüzünü özledim.

Sensizliğin bu kadar zor ve “kalbimi acıtan” bir şey olduğunu bilmiyordum. Ta ki bu derdi yaşayana kadar…
Ulusalcılar, faşistler, solcular, paralelciler, komünistler, emperyalistler, Kemalistler, liboşlar, eyyamcılar velhasıl ne kadar boş beleş adam varsa alayı Hasan Abime düşmandılar
. Ama abim, bu durumdan hiç rahatsız değildi. Hatta bu öfkeyi bir madalya gibi göğsünde taşıyordu.

Yazdığım bir yazı ve akabinde televizyon programında söylediğim bazı sözlerden dolayı ölüm tehditleri aldığım günlerden biriydi. Bir akşam saat dokuz civarı programımı yapmak için kanala geldim. Moralim bozuk ama fena bozuktu. Her gün tehditler alıyor ama bu durumu hiçbir yakınıma söyleyemiyordum. Çay almak için yukarı çıktığımda köşede loş ışığın altında tek başına Hasan Abimi yemek yerken gördüm.

“…Hayırdır abi ne işin var bu saatte dedim”

Bana;

“Bir mahkeme işi vardı da oradan geldim.” dedi.

Kim bilir hangi yazı ya da hangi haber mahkemelik etmişti abimi? Söylemezdi ve hatta bu konular açıldığında,
“…Boşverin Allah var sıkıntı yok” derdi.

Eğik omuzlarım bir anda dikleşti. Moralim düzeldi, neşem yerine geldi. Bir çay aldım ve yanına oturdum. Bir ona baktım bir kendime. Utandım halimden.

Hey gidi koca çınar dedim içimden. Neler geçmiştir başından ve ne sıkıntılara göğüs geriyor, ne tehditler alıyordur ama hala gülümsüyor ve etrafına moral saçıyordu. Tüm dertlerimi unuttum, omuzlarım dikleşti ve o akşam ki programımda tehdit almama sebep olan sözleri tekrar ve daha bir gür söyledim.

Son derece mütevazı ve alçak gönüllüydü. Bir el uzatma mesafesindeydi. Gazete ya da televizyonda çalışan en alt kademedeki bir çalışan ya da sokaktan geçen her hangi biri randevu almaksızın Allah’ın selamını vererek odasına girebilirdi. Bu durum da zaten onu Hasan Bey olmaktan uzak tutmuş, Hasan Abi mesabesine getirmişti.

Hasan Abim, yazılarında çok sert ve katıydı. Ama şu unutulmamalı ki onun yazılarının muhatabı yukarıda yazılan gruplara ait kişilerdi. Hiçbir Müslümanı hedef alarak tek bir satır yazmadı. Ama yanına biri gelse o gülümseyen yüzü sıcacık bakışları ile gönüllere dokunurdu.

Yani Hasan Abi, zalimlere Yavuz, mazlumlara Yunus olmasını çok iyi becerdi.
Ondan nefret eden, yazılarını beğenmeyen kesimler az önce de ifade ettim çok fazlaydı. Zira bu İslam düşmanları Abimin yazılarına konu olmuş ve tek tek nakavt olmuşlardı.

Onların öfkesini anlarım. Anlarım da kendini muhafazakâr ve İslamcı kanatın fertleri gösteren kesimin öfkesini anlayamam.

Neymiş çok sert yazı yazıyormuş. Kime yazıyor, kimi muhatap alıyor? Seni mi ya da bir Müslüman camiayı mı? Hayır. Bir Allah, din, kitap düşmanını. Elbette onlara katı olacak. Peygamber demiyor mu küffara doğru yürürken kollarınızı açın, kaşlarınızı çatın, adımlarınızı yere sert vurun… İşte Hasan Abim bu sünneti ve hadisi yerine getirmiyor mu bir nevi?

Ey “Tatlı Su Müslümanları” bu öfkeniz kimin adına ve kime?...

Son söz;

HAYATLARI ÇİÇEK BÖCEK EDEBİYATI YAPMAKLA GEÇEN TATLI SUYUN ENTEL DANTEL MÜSLÜMANLARI, ÜSLUBUNU FAZLA SERT VE ASABİ BULDUĞUNUZ HASAN KARAKAYA ABİ SEVGİLİSİNE KAVUŞTU. BİR SÖZ DER Kİ:
DAVASI OLANIN ÖFKESİ OLUR.
SİZ DE DAVA OLMADIĞI İÇİN BU 28 ŞUBAT KAHRAMANININ ÖFKESİNİ ANLAYAMADINIZ.
BİR KALEM MÜCAHİDİ DAHA HAKKA YÜRÜDÜ.
SİZ NEY DİNLEMEYE, NARGİLE İÇMEYE, SEVGİLİLERİNİZE GÜL KARANFİL SERENATLARI YAPMAYA DEVAM EDİN...
BİZ ÖFKELENMEYE DEVAM EDELİM.
ÇÜNKÜ BİZDE, SİZDE OLMAYAN BİR ŞEY VAR:
“DAVA VE ÖFKE”...
VESSELAM.

 
Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri

Ynt: Şimdi kime Abi diyeceğim ben? Mehtap Yılmaz - Yeni Akit
« Yanıtla #8 : 04 Ocak 2016, 03:31:56 ÖS 15 »



Dün ölen Hasan Karakaya’nın kumpasla gözaltına alındığı gün...  Reha Muhtar – www.gazetevatan.com



Televizyonda genel yayın  yönetmenliği yaptığım günlerdi...
 
Türkiye’de insanların, iftiralarla “suçsuz yere içeri alınmasının olağan” sayıldığını “sol dünyanın kitaplarından, romanlarından, hikayelerinden” yeterince okumuştum...
 
Biliyordum...
 
Ancak sanki bu olaylar anlatıldıkları 12 Mart; 12 Eylül gibi darbe dönemlerinde kalmıştı...
 
Kitaplaştırıldıkları, romanlaştırıldıkları, öyküleştirildikleri için, artık bu uygulamalar Türkiye’de göz göre göre pek yapılamazdı...
 
Saftım; öyle inanıyordum...
 
***
 
Hasan Karakaya’yı yakından tanımıyordum...
 
Fakat yazılarını hiç kaçırmazdım...
 
Polemikçi, sert ve çok akıcı bir uslubu  vardı...
 
En zıddım olan görüşleri, “en muhteşem lezzetle okuduğum yazardı...”
 
***
 
Hayata görüşlerime yakın olanlar ve uzak olanlar diye hiç bakmayan bir adamdım...
 
Bir arkadaşıma göre, siyasi olaylara yakınlığım ve siyasi duruşlardaki tavizsizliğime karşın “tamamen apolitiktim”... 
 
Hasan Karakaya’nın da yazılarını birçok konuda çok farklı düşünmeme rağmen, çok lezzetli buluyor, seviyor ve polemikçiliğini takdir ediyordum...
 
***
 
Bir akşam üstü haber geldi Hasan Karakaya’yı cinayete azmettirmekten gözaltına almışlardı...
 
Güya Hasan Karakaya Anayasa Mahkemesi’nin o sırada Başkan Yardımcısı olan Yekta Güngör Özden’i öldürmek için Kasım Gençyılmaz isimli biriyle konuşmuş ve onu suça azmettirmişti...
 
***
 
Hasan Karakaya’yı bire bir tanımıyordum...
 
Öldürmeye azmettirdiği söylenen Yekta Güngör Özden ise yakın bir dostumdu...
 
Fakat iddia bana hiçbir açıdan inandırıcı gelmiyordu...
 
Kalemini böylesine şehvet ve ustalıkla kullanan yazıyı hayatında bu derece içselleştirmiş bir adam, “cinayet gibi olayların içinde olamazdı...”
 
Hayat tecrübem bana bunu söylüyordu...
 
***
 
Akit ya da o sıralardaki adıyla Vakit gazetesinin, iktidarla ağır meseleleri vardı...
 
Hasan Karakaya da, o gazetenin en etkili yazarıydı...
 
Bir kumpas kokusu seziyordum olayda...
 
***
 
-“Bizim haber bültenlerinde hiç bir şekilde yer almasın bu haber...” dedim...
 
Hasan Karakaya’yı tanımıyordum...
 
Olayı bilmiyordum...
 
Ama sezgilerim “kumpas kokusu” alıyordu...
 
Ben sezgilerimin kumpas kokusu aldığı bir haberi yapmayacaktım...
 
***
 
Gazeteler ve televizyonlar haberi geniş verdiler...
 
“Vakit gazetesi Başyazarı Hasan Karakaya cinayete azmettirmekten gözaltında...” diye... Biz tek satır girmedik...
 
 
HASAN KARAKAYA SERBEST KALIYOR...
 
Birkaç gün sonra Hasan Karakaya’yı serbest bıraktılar...
 
Amaç hasıl olmuş; o saate kadar Hasan Karakaya sanki cinayet işlemiş gibi kamuoyunda itibarsızlaştırılmıştı...
 
***
 
Serbest bırakıldığı haberi tek sütuna giriyor, televizyonlar tek bir haber olarak geçiyor ve karakter suikasti profesyonelce işleniyordu...   
 
Akit gazetesinin yayın politikası ve attığı manşetler ayrıydı...
 
Hasan Karakaya’nın yazıları ayrı...
 
Kaldı ki, manşetlerine karşı çıksanız da, kimselere bir “kumpas yapma hakkına” sahip olamazdınız...
 
Bir süre sonra telefonda kendisiyle ilk kez konuşmuş;
 
“yazı üslubunu beğendiğimi” söylemiş, “Geçmiş olsun” demiştim... 
 
 
HASAN KARAKAYA’NIN BEŞİKTAŞ’I BIRAKMASI...
 
Üzerinden yıllar yıllar geçti...
 
Dönem değişmiş, AKP iktidara gelmişti...
 
Bu sefer bir zamanlar muktedir olanlar altta kalmaya başlamış, hayat tersine dönmüştü...
 
***
 
Beşiktaş’ta yönetcilik yapıyordum...
 
Hasan Karakaya da sıkı bir Beşiktaş’lıydı... Ancak Beşiktaş; tıpkı Fenerbahçe, Galatasaray gibi 80 milyonun takımıydı...
 
Radikal laik tavırlarıyla bilinen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de Beşiktaş’lıydı...
 
Abdullah Gül de...
 
Hasan Karakaya da...
 
Ben de...

***
 
Hasan Karakaya o günlerde Ahmet Necdet Sezer’in Beşiktaş’lılığını öne sürerek; “Beşiktaş’lılığımı bir süreliğine askıya alıyorum...” dedi...
 
Sabah gazetesinde yazı yazıyordum...
 
“Hasan Karakaya...” dedim...
 
Beşiktaş 1903’de kuruldu...
 
Kurulduğunda Türkiye Cumhuriyeti kurulmamıştı...
 
Osmanlı İmparatorluğu vardı...
 
İki devlet üzerinde hayatiyetini devam ettiren bir kulüble, şimdiki Cumhurbaşkanı tutuyor diye ilişkini kesmen doğru değil... Sen Beşiktaş’lısın... Hep de öyle kalacaksın...”
 
HASAN KARAKAYA BANA YAPILAN KUMPASI AÇIĞA ÇIKARTIYOR...
 
Gün geldi; benim Hasan Karakaya’ya yönelik kumpası kabul etmediğim günler geçti, bana yönelik inanılmaz bir kumpas girişimi başladı...
 
28 Şubat davasının başladığı günlerdi...
 
Şimdi kapanmış olan bir siyasi parti; 28 Şubat’ın basın ayağı diyerek bazı gazeteciler hakkında suç duyurusunda bulundu...
 
***
 
Suç duyurusu listesini Cumhuriyet Savcılığı’na ilettiler...
 
Akit gazetesinde haberi görmüştüm...
 
Birkaç gazetecinin adı vardı...
 
Hiçbir derin güçle ilişkisi olmayan benim ismim bulunmuyordu...
 
***
 
Ancak ne olduysa oldu, 15 gün sonra, o listede suç duyurusunda bulunulan gazetecilerin beşinin adı silindi; yerine benim adım kondu...
 
Şaka gibi bir durumdu...
 
Diğer gazetecilerin adı siliniyor benim adım özenle yerleştiriliyordu...
 
Korkunç bir kumpastı...
 
O günlerde; kimin yaptığını bilmiyordum...
 
Neyin döndüğünün de farkında değildim...
 
***
 
Çaresiz Hasan Karakaya’yı aradım...
 
-“Sevgili Karakaya sizin gazetede, o partinin ilk suç duyurusunun belgesi olmalı... Haber sizde çıktı çünkü... Acaba bana o orijinal belgenin bir kopyasını gönderebilir misin” dedim...
 
-“Ne demek?..” dedi...
 
- “Tabii gönderirim... Biz o belgeyi görüp haberi yaptık... İsimler değişmiş... Seninki konmuş... Acayip bir şeyler dönüyor...”
 
***
 
Hasan Karakaya belgeyi hemen gönderdi bana...
 
Bugün kimlerin bu kumpası yaptığını 5 senelik çalışmamın sonunda deşifre ediyorum...
 
Maalesef hayatta hiç tahmin edemeyeceğim, abi dediğim, meslektaş olarak bildiğim, siyasi hiçbir yönü olmayan, salt kişisel mesleki ihtiras ve çıkar amacıyla yapılmış kirli bir suikastti...
 
***
 
Beni, içeri attırmaya çalışan, benim “30 yıl meslektaşım olarak bildiğim” birisiydi...
 
Hasan Karakaya; bana o gün belgenin orijinalini göndererek yardımcı olmuş, kirli kumpasın karşısında “dost bir insanın varlığının” sımsıcak etkisini yüreğimde hissettirmişti...
 
Ölümünü duyduğumda “yüreğim sıkıştı, sızlamaya başladı...”
 
 
ADAM GİBİ ADAM; HASAN KARAKAYA...
 
Dost insanların, aynı görüşten olmalarının şart olmadığını anlatan en önemli insanlardan biriydi Hasan Karakaya...
 
“İyi insan” olmayla, “kötü insan olmak” arasındaki ayrımın;
 
Laiklik, Cumhuriyetçilik, muhafazakarlık, İslamcılık, başörtüsü, açık baş, kapalı baş, sıkma baş, fötr şapka ya da bol paça pantolonla ilgisi olmadığını anlatan en müstesna örneklerden biriydi...
 
***
 
Beni “zindanlara sokmaya çalışan insan ve yakın çevresi” güya laikti...
 
Ya da gazeteci görünüyordu...
 
Bana o sırada yardım elini uzatan adam ise, “Siyasi İslamcı” gözüküyordu...
 
Gerçek şuydu...
 
Hasan Karakaya adam gibi bir adam ve iyi bir insandı...
 
Dostluğunu hiçbir zaman unutmam...
 
Allah mekanını cennet etsin...
 
Allah rahmet eylesin...





Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri