Kuşeyrî Tefsirinde Besmele'nin Tahlili

  • 0 Cevap
  • 6971 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı Atlas

  • ***
  • 263
Kuşeyrî Tefsirinde Besmele'nin Tahlili
« : 26 Aralık 2014, 06:49:10 ÖS 18 »
Besmele'nin Kaldırılan/Yazılıp-Okunmayan elif'i

Besmelede bulunan "vasıl elifi"nin, -yani olması gerekirken, yazılıp okunmayan "ba" ile "sin" arasındaki "vasıl" elifinin- uygulamada bir yeri yoktur. Hattâ, yukarı doğru uzadığından, yazıda düşürülüp, "ba" doğrudan "sin"e bağlanmış ve böylece telâffuza ilk harf sükûna vasledilerek başlanmıştır. Şu kadar ki, lâfız olarak bulunmamakla birlikte, kendini hissettirmektedir. (Letâif, Ön. Ver., III:284)

2. Besmeledeki ba Harfi

Bismillah'taki "ba" harf-i vasıtalık ifade eder. Bu fonksiyonuyla, besmeleye şu anlamı katar: "Bütün hâdiseler, Allah'ın yaratmasıyla, O'nun sebepleri de yaratan olmasıyla ortaya çıkar; bütün yaratıklar, O'nun vücuda getirmesiyle meydana gelirler. Göz olsun iz olsun toz olsun, taş olsun balçık olsun, yıldız olsun ağaç olsun, resim olsun harabe olsun, hüküm olsun illet olsun, yaratılan hiçbir yaratık, tanzim ve koordine edilen hiçbir sistem yoktur ki, O'nun varlık vermesiyle vücuda gelmemiş bulunsun.

Hakiki anlamda varlık, O'nun varlığı iledir. Hakiki anlamda hükümranlık O'nundur. Bu varlıklar Hak olan O'ndan geldi, yine Hak olan O'na gidecek. O'nu bir bilen bulur. O'ndan sapan inkârcı ise bilerek sapıtır. O'nu itiraf eden, O'na arif olur. O'ndan geri duran suç işler (a.g.e., Ön. ver., I:56)." İnsanlar, bismillâh lâfzını duyunca, "ba" ile Allah'ın onları her türlü kötülükten koruduğunu anlarlar. Kimileri de, "ba" harfiyle, O'nun eşsiz kıymetini hissederler.

"Ba" harfi, zâtında kesre ile harekelidir. Arapça'da hangi ismin başına gelirse onun sonunu kesre yapar. Yazı olarak, hattı da kısa bir çizgidir. Benzerlerinden ( ) kendini ayıran, noktasının "tek" olması, ayrıca ( ve )den farklı olarak, altta yazılmasıdır. Bu ise, "kıllet-azlık" belirtir. Noktasının alta konulmasıyla da, her bakımdan tevazu, yumuşak başlılık ve söz dinlemeye işaret eder. "Ba" harfinin, Allah'ın, hakikat ehlinin kalplerine doğdurduğu keşif ve keramet lütuflarını beyan anlamı verdiği de söylenir. Başkalarına gizli kalan bu "beyan" ile, "gayb" onlara açılır, "haber" onlara aynı ile ayan olur (a.g.e., Ön. ver., II:212)

Gramerde vasıtalık ve ilsak bildiren "ba" harfi, işaret eder ki, kim ne bilirse Allah'ın bildirmesi ile bilir. Kim nerde durursa, Allah'ın durdurması ile durur. Böylece Allah'a ulaşmak, O'nun ihsanı ile olur. Kim de O'ndan geri durursa, bu da yine, Allah'ın onu yardımsız bırakması iledir (a.g.e., Ön. Ver., III:165).

Besmele'deki "ba" harfinde, gerçek Muvahhidînin, âhiretteki çetin sorguya çekilmekten kurtulup, beraat edeceklerine de işaret vardır. Aynı zamanda "ba"nın, üzüntü sevinç, şiddet rahatlık, kısaca her hâlde "masivadan kopup Allah'a bağlanma" anlamında "inkıta"a da delâleti söz konusudur. (a.g.e., Ön. ver., I:339)

3. Besmele'deki isim Lafzı

"İsim" kelimesinin kökü konusunda ihtilaf edilmiştir. Kimi bunun, "ululuk, büyüklük" anlamına gelen mastar kökünden türemiş olabileceğini savunurken, kimi de "yanık, dağlama, damgalanma" anlamına gelen kökünden gelmiş olduğunu kaydeder (a.g.e., Ön. ver., I:64; II:5, III:164)). Önceki mânâya göre, "kim bu ismi zikrederse rütbesi en yüksek menzillere yükselir"; "kim bu ismi kavrarsa yüksek hallere mahzar olur", "kim bu ismi dilinden eksik etmezse himmeti âlileşir".

Bu durumda rütbenin üstünlüğü, sevap ve hayırların çoğaltılmasını; keyfiyet üstünlüğü ise, nur ve sırların ortaya çıkmasını gerektirir. Yine âlî himmetlik, günaha bulanmaktan sakınmayı icap eder. İkinci manâya göre ise, "kim bu ismi zikrederse artık ibadet damgası ile mühürlenir"; "kim bu ismi artık dilinden düşürmezse irade mührü ile damgalanır"; "kim bu ismi severse özel hassalara sahip olur"; "kim bu ismin hakikatini kavrarsa ihtisas nişanesi ile bilinir".

 İbadetle dağlanmak ise, Cehennem ateşine girme korkusunun daha ileri olduğunu ima eder. İrade mühürlü olmak, çok istediği Cennet'in haşmetini çağrıştırır. Hassası dağlanmış olmak, bütün âleme üstün olarak yaratılan insanın gururunu kırmayı gerektirir. İhtisas nişanesi ise, gerçek Sultan'ın istilası anında tam teslimiyeti icap eder (a.g.e., Ön. ver., II:5, III:164).

Kim besmeleyi okumayı sürdürürse, Yüce Allah hakkındaki evhamları kalkar; kim de ondan uzak durursa ayrılığın ateşiyle kalbi dağlanır. Besmele'nin içindeki "ism" kelimesini işiten bir insan zahirî mücadeleleri anlar. Himmeti ile "müşahede" ufuklarına yükselir. Olup bitenlerin zahirini anlamaktan yoksun olan kimse, Allah'ın sırlarına ulaşmada himmetini kaybeder; "besmele" okumakla ondan doğacak latif halleri ve iç saffete ulaşılacak "kurbiyet"in" güzelliklerini yitirir. (a.g.e., Ön. ver., I:64-65)

İnsan dilinde, billah yerine, teberrüken denmiştir.

Bu iki terkip arasında şu fark vardır. Âlimler, "isim" ile "müsemma"nın aynı olduğu inancındadır. Bu sebeple, ehl-i irfana göre, Allah'ın dupduru ve safî bir şekilde gönüllerde taht kurması için, kalbin bütün beklentilerden arınması; sırların, onların meydana gelmesine engel olacak şeylerden temizlenmesi gerekir. Kimileri besmelenin "ismi"nden, asfiyaya verilen sırrı; "mim"inden, ehl-i velâyete verilen cömertlik ve şükranı anlamışlardır. Böylece, Allah'ın onlara verdiği feza dolusu iyilikle (el-birr) O'nun sırlarını anlarlar; Allah'ın onlara verdiği şükran duygusuyla O'nun emrini muhafaza ve O'nun kadrini de böylece takdir ederler.

 İnsanlar, "Bismillâh"ı duyunca onun "sin"i ile, Allah'ın onları her türlü ayıptan selâmete çıkaracağını anlar; "mim" ile, O'nun ne büyük izzete sahip olduğunu kavrar ve O'nu sena ederler (a.g.e., Ön. ver., I:56). Kimileri de "sin" harfi ile onun erişilemez yüceliğini (senâ), "mim" ile O'nun hükümranlığını (Melik) hatırlarlar.

Allah'ın ismi duyulunca "heybet" ve "haşyet" hasıl olur. Heybet ise, "fena"2 ve "gaybet"i3 gerektirir (a.g.e., Ön. ver., II:91).

Bismillâh'da bulunan "sin", harekesi sakin olan bir harftir. "Ba" harfi ile birlikte düşünüldüğünde, der ki: "Tevazu ve alçakgönüllülüğü, cühd ve tevessülü kolayca nasıl elden bırakırsınız da, sonra kaderi bekleyerek huzurlu olursunuz?

Zira Allah, iradeye, gayrete bakar. Rızasına uyana, ona göre muamelede bulunur. Bununla birlikte O, yine de sadece fazlından verir; her verdiği, O'nun fazl u ihsanıdır. Şu hâlde, "mim" harfi, eğer dilerse O'nun vereceği ihsanına işaret etmektedir.

Lütuf ve ihsanda bulunmasa bile, sana düşen şey, Allah'ın takdirine uyman ve ona rıza göstermendir. "Mim" harfi, Hakk'a karşı muhabbete de işaret eder ki, O'nu sevmek elzemdir. Her sevginin kaynağı da O'dur. Her kimde sevgi varsa, kendisine verilen bu sevgi ile sever. O'nun yönlendirmesi ile ister. O'nun dilemesi ile murad diler. Muvahhitlerin esrarla dolu manevî seyahatlerinde, mola yerinde deveyi çöktürürken "bismillâh" denir.

Bir mahalde yerleştiklerinde, kutsiyetin bahçelerinde gıdalanır, üns'ün meltemleriyle soluk alırlar. "Bismillâh" sözü, dostların baharıdır ki, gülleri vuslat lütufları, diğer çiçekleri ise "kurbiyet"in taşmalarıdır (a.g.e., Ön. ver., II:211-212). "Bismillah"ı işitmek, kalbin rahatı ve ziyasıdır. Ruhların şifası ve devasıdır. "Bismillâh," ariflerin yol azığıdır. Onunla sıkıntı ve zorlukları geçerler. İstiklâlleri ve bekaları ona bağlıdır (a.g.e., Ön. ver., III:47).

"Bismillâh" öyle aziz bir Zât'ın ismini sertaç etmektir ki, kim O'na kulluk ederse cihad etmiş demektir. Kim Allah'ı isterse, baş koyup yattığı yastığına artık veda eder. Kim Allah'ı bilirse, artık O'ndan başka dostlarını bırakır. Kime "bismillâh" demek müyesser olursa, O'nun sevgisine kendini adar. Kim hakkıyla "bismillâh" derse, kendi ismini bile unutur. Kim "Bismillâh"a şahit olursa aklını da bu uğurda kaybeder. O öyle bir aziz isimdir ki, kalpler muhabbetine celp olmuştur. O'nun muhabbetine adanmayan her kalbin, erişeceği başka hiçbir çare kalmaz.

"Bismillâh" diyen, kalbinde sebebini bilemediği bir vecde şahit olur (a.g.e., Ön. ver., IV:238).

Besmeledeki "sin", ayrıca gaybdan akıp gelenlerin altında, edep şartına riâyetle, muvahhidlerin "sükûn"larına işaret eder. "Mim" ise, Allah'ı hakkı ile bilen ve O'na itaati bir ahlâk hâline getiren muvahhidlere olan ihsana parmak basar (a.g.e., Ön. ver., I:339).

4. Besmele'de Allah Lafzı

Ehl-i tahkik, "Allah" isminin, müştak (türemiş) bir isim olup olmadığı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Daha çok kabul gören görüş, O'nun herhangi bir kelimeden türemediği ve Zât-ı Ecelli A'lâ'nın has ismi olduğudur. Bu Allah lâfzı marifet ehlinin kulağında çınlayınca, ondan ancak Allah'ın varlığı anlaşılır. Bu sözün gerçek anlamına kalbî müşahede ile yaklaşılabileceği bir hakikattir. İnsan, diliyle "Allah" deyince veya kulağına "Allah" sözü gelince, kalbi ile de "Allah"a şahit olur. "Allah" lâfzı ile "Allah"tan başkası anlaşılmadığı gibi, bu lafzı zikreden kimse de kâinatta Allah'tan başkasına şahitlik etmez. "Lâ meşhude illâ Hû" hakikati burada belirir.

Böyle olunca, artık o, lisanıyla Allah der, kalbi ile Allah'ı bilir, anlar; ruhu ile Allah'ı sever; "sır"rı ile Allah'a şahit olur; zahiri ile Allah'ın önünde eğilir, sırrı ile hakikat-i ilahiyi kavrar, "Allah" için "Allah"ta "halvet"e4 erer. Artık o kimsenin gönül dünyasında Allah'tan başka bir şey kalmamıştır. Mahv iklimine, "Allah"ta, "Allah" için, "Allah" ile bulunmak için yükseldiğinde Hak Sübhanehü rahmeti ile ona yetişir; ona "er-Rahman" ve "er-Rahim" sözü ile bu halin devamını, yok olmaktan korunmak ve kalpleri arındırmak için gereken yolu gösterir. Bundan böyle, tamamen "Fena"ya ermek için, Hak Sübhanehû'den ihsan ve lütufların gelmesi kesintisiz bir hal alır (a.g.e., Ön. ver., I:229-230).

"Allah" lâfzının manası, "ulûhiyet" yalnız O'nundur demektir. "Ulûhiyet," O'nun "Celâl" sıfatının bir gereğidir. Bu durumda, Bismillah'ın anlamı, "Kuvvet ve kudretiyle eşsiz ve tek olanın ismi ile" demektir. "er-Rahmanü'r-Rahim" ise, "yegâne ihsan ve yardım eden" demektir. "Ulûhiyet"'i işiten, bundan Allah'ın heybetini ve dilerse hey şeyi bir anda mahvedebilecek bir Rab olduğunu anlar. "Rahmet"ini duyan ise, O'nun tevfik ve inâyetiyle yakınlığını, ikramını ve bu sebeple Allah ile arasındaki ezelî ahde vefalı kalması, kâlûbelâ'da verdiği sözde durması gerektiğini anlar (a.g.e., Ön. ver., I:65).

 Artık, bu zikri duyduktan sonra Allah her kime lütufta bulunursa o kimse, "sahv" ve "mahv"5 arasında, "beka" ve "fena" mabeyninde gider gelir. İlâhî sıfatları keşfedince O'nun Celâl'ine şahit olur ki, bu durumda onun hâli, "mahv"; rahmet sıfatlarını keşfedince Cemâl ine şahit olur ki, bu durumda onun hâli, "sahv"dır (a.y.).

Allah'ın ismi ile kalpler aydınlanır ve istiklâlini kazanır, yükselir. Yine bu isimle, bütün tasa, endişe ve tedirginlik zail olup dağılır. O'nun rahmetiyle ruhlar marifete erer ve rahat bir soluk alır. "Bismillâh" ile her arzu yerine gelir; "Allah'ın rahmeti"yle her şey maksudunu bulur (a.g.e., Ön. ver., II:154).

"Beyan" ve "hüküm" gereği olarak, besmelede "Allah" ismi, "er-Rahman" ve "er-Rahim" isminden önce zikredilmiştir.

 Bu durumda kul, O'nun dünyadaki rahmetiyle İlâhî marifete ulaşır. "Bismillâh", "billâh" anlamındadır. Böylece, ariflerin kalpleri, Allah ile nurlanır, yüzleri bu nur ile aydınlanır. Çılgınca Allah'ı sevenlerin kalpleri, "Allah" ile yanar tutuşur. Ayrıca bunlarda, Allah'ın rü yetine müthiş bir şevk vardır. Vuslat ehli, "billâh" dediler ve neticede bu Hakk'ı arayanların varacakları yere vardılar (a.g.e., Ön. ver., III:238).

Kalpler ancak "Allah"ın ismini duyunca mutlu olurlar. Sırlar ancak Allah'ın varlığı ile aydınlanır. Ruhlar ancak Allah'ın celâlini görmekle şevke gelirler (a.g.e., Ön. ver., III:47).

Bismillâh, Hak olan Allah'ın varlığının kıdemini haber verir. "Allah" ismi, ezelde var olan bir Celâl'in varlığına delâlet eder.

Ezelde mevcut olan bir Cemâl'i haber verir. Hiç zeval bulmayan birinin ihtimam ve ilgisini gösterir. Yokluk semtine uğramayan birinin "ihsan"ına işarette bulunur. İş böyle olunca "ârif" olan O'nun celâlini temaşa edip, kendinden geçer. Sofî olan cemâlini temaşa eder, hayatını böyle yaşar. Velî olan, ihtimamına şahit olur, mânen zenginleşir. Mürid olan, O'nun ihsanını müşahede eder, bu ihsan yettiği için artık başka bir şey istemez (a.g.e., Ön. ver., VI:313).

5. Besmele'nin er-Rahmânü'r-Rahim Lafzı

"Er-Rahmanü'r-Rahîm", Allah'ın hoşnutluk ve rıza ile tasarrufunu; güzel bir usul ile koruyup kollamasını haber verir. Böylece O'nun, kudretiyle, muradı ne dilerse icat edeceğini bildirir. Allah'ın birliğine inanan ve O'nun yegâne olduğunu anlayan da, O'nun yardımı ile emeline ulaşır (a.g.e., Ön. ver., II:296).

"Bismillâh"ın sadası "heybet" ve "gaybet"i gerektirir ki, bu, âbidlerin "mahv" vaktidir. "Er-Rahmani'r-Rahim"in sadası, "üns" ve "kurbet"i gerektirir ki, bu da, âbidlerin "sahv" ânıdır. Besmele'nin bütünü işitilince "mahv" ve "sahv" bir ubudiyet hattı üzerinde dizilirler (a.g.e., Ön. ver., IV:199).

"Er-Rahmanü'r-Rahîm", "huzur" ve "evbe"yi; yani Hakk'ın huzurunda bulunma ve kendinden geçmeyi, O'na dönüşü hasıl eder. Huzur ise yapısında "Beka" ve "Fena"yı bulundurur. Böylece, her kim "Bismillâh"ı işittiğinde, bu onu, Allah'ın Celâl'inin ortaya çıkmasıyla hayrete düşürür. "Er-Rahmani'r-Rahîm"i duyması ile de, Allah'ın ihsanının lütuflarıyla sağ salim yaşar (a.g.e., Ön. ver., II:91).

"Er-Rahmani'r-Rahîm"in sadası, kalplere peşin bir sevinç doldurur. Âbidler, bununla ıstırap ve tedirginlik hastalığından şifa bulur. Cinnetleri Allah'ın Celâli'nin müşahedesiyle ortaya çıktığı gibi, ıstırapları da Allah'ın Cemâli'nin lütfu içinde avdet eder (a.g.e., Ön. ver., IV:199-200).

"Er-Rahmanü'r-Rahim", kerem ve yüceliğini tanıtarak, Allah'ın bâki olduğunu haber verir (a.g.e., Ön. ver., VI:300). Nefisleri, karasevdalı yapar. Böyle olunca, artık ruhlar O'nun celâlinin keşfi ile "dehşet"e düşerler. Nefisler, O'nun cemâlinin lütfuna susarlar.


Notlar: 1) Edebî ıstılahta iki ve daha çok kelime kısaltılarak bir kelime yapılır. İşte buna "menhût (yontulmuş) kelime" denir. "Elhamdülillah" yerine "hamdele" vb. demek gibi. Bkz. Asım Efendi, Okyanûsü'l-Basît fî Tercümeti'l-Kamusi'l-Muhît (h. 1250), III, 142. 2)

Üç mertebede ele alınan bu tabir, sırası ile: kulun sırf Allah'ın irade ve isteğine göre hareket etmesi, her şeyi Allah'ın tecellisi olarak görmesi, Allah'ın tecellilerinde kendini, kendi varlığını unutmasını ifade eder. 3)

"Gaybet" sâlikin, Hak'tan gelen feyiz ve tecellinin çokluğu ve kuvveti sebebiyle çevresinin ve bizzat kendisinin ne yaptığını fark edemeyecek şekilde kendini kaybetmesidir.

4) Uzlet ile birlikte zikredilen "hâlvet", kalbi bâtıl itikatlardan, karanlık duygulardan, çirkin tasavvurlardan ve Hak'tan uzaklaştıran tahayyüllerden arındırarak, bütün masivaya karşı kapanıp, mânevî latifelerin dili ile Hakk ile sohbet anlamına gelir.

5) Sâlikin İlâhî varidatla kendinden geçmesine "mahv", bu mânevî tecrübeden sonra kendine gelip, şuur ve idrâk hâline dönmesine ise "sahv" denir. 6) Tasavvufta, aniden görülen mâşûkun heybetinden âşıkın aklının başından gitmesine ve ne yapacağını bilmez bir hâlde kalmasına "dehşet" denir.


Kaynaklar:

-   Ateş, Ahmed, "Kuşeyrî," İslâm Ansiklopedisi, Çeviri: Leiden tabı esas tutularak, telif, tadil, ikmâl ve tercüme sureti ile neşredilmiştir (İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1993), 6:1035.
-   Derman, M. Uğur ve Uzun, Mustafa, "Besmele/Hat", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 5:533.
-   el-Cassas, Ahmed ibn Ali er-Razî Ebû Bekir (h.370), Ahkâmü'l-Kur'ân, Tah.: Muhammed Sadık, (Beyrut: Darü'l-İhyai't-Türasi'l-Arabî, h. 1405), 1:7.
-   el-Kurtubî, Muhammed ibn Ahmed ibn Ebî Bekir Ebû Abdillah (h. 671), el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, Tah.: Ahmed Abülalim (İkinci Baskı. Kahire: Darü'ş-Şüub, h. 1372), 1:92
-   eş-Şafiî, Muhammed ibn İdris Ebû Abdillah (h. 204), Ahkâmü'l-Kur'ân, Tah.: Abdülganî Abdulhâlık (Beyrut: Darü'l-Kütübi'l-İlmiyye, h. 1400), 1:63.
-   eş-Şirazî, İbrahim ibn Ali ibn Yusuf (h. 476), Tabakâtü'l-Fukahâ, (Beyrut: Darü'l-Kalem), 1:251.
-   et-Taberî, Muhammed ibn Cerir ibn Yezîd ibn Halid (h. 310), Câmiü'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur ân, (Beyrut: Darü'l-Fikr, h. 1405), 1:51.
-   ez-Zehebî (h. 738), Siyerü A'lâmi'n-Nübelâ, Tah: Şuayb el-Arnavud (Dokuzuncu Baskı. Beyrut: Müessesetü'r-Risale, h. 1313), 17:250.
-   Kuşeyrî, Letâifü'l-İşârât, Tah.: İbrahim (Kahire: Darü'l-Kitabi'l-Arabî), I, 38. (Tahkik edenin ön sözü).
-   Subkî, Tabakâtü'ş-Şafiiyyeti'l-Kübrâ, 2:259.
-   Şihabüddin Ahmed ibn Muhammed (h. 815), et-Tibyân fî Tefsîr-i Ğarîbi'l-Kur'ân, Tah.: Fethi Enver (Birinci Baskı. Kahire: Darü's-Sahabe li't-Türas bi Tanta, m. 1992), 1:50.
-   Yıldırım, Suat, "Besmele", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 1992), 5:529.
"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)