SAHABE VE BİR TEKNİK TERİM OLARAK 'SAHABE'NİN ADALETİ' ÜZERİNE MÜLAHAZALAR

  • 14 Cevap
  • 15501 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı Atlas

  • ***
  • 263
Modern zamanlarda Batılı Müsteşrikler marifetiyle üzerinde soru işaretleri oluşturulmuş, onların söylediklerini “kopyala-yapıştır” yöntemiyle çoğaltmayı “ilim yapmak” ve “Din’i kurtarmak” zanneden yerli Müsteşrikler eliyle de “tekinsiz alan” olarak ilan edilmiş bir konuyu mercek altına almayı amaçlayan bu yazı, birkaç yönden çerçevelendirilmek durumunda.

Öncelikle Sahabe konusunda Havariç, Şia, Mu’tezile… gibi fırkaların tarih içinde ortaya attığı iddialar yine tarih içinde mukabelesini bulduğu için burada ancak gerektiği oranda bu noktaya değinilecektir.

İkinci olarak, “Sahabe” genel başlığı altında söylenmesi gerekenlerin birçoğu ancak, bu yazının kaleme alınış maksat ve hedefinin gerekli kıldığı ölçüde bahse konu edilecektir.

Şu halde burada üzerinde durulacak temel nokta, en genel ifadesiyle modern zamanlarda Sahabe konusunda ileri sürülmüş bulunan ve Sahabe’nin tezyif, taz’if ve tenkidini amaçlayan iddialardır. Ancak bunu yaparken, söz konusu iddiaların hedefi olan sahabîlerin her biri hakkında ileri sürülen hususların kritiğine yönelmek teknik açıdan imkân dışı olduğundan, sadece belli başlıklarla yetinilecektir.

Sahabe kuşağı niçin önemli?

Sahabe hakkında nazil ve varit olmuş (Sahabe’nin faziletini, onlara karşı gösterilmesi gereken edep ve saygıyı anlatan) ayet ve hadisler gerek Sahabe tabakasına münhasır olmak üzere kaleme alınmış eserlerde, gerekse son dönemlerde bu konuya tahsis edilmiş araştırmalarda toplu halde görülebileceği için burada onların tekrarıyla iştigal etmeyeceğim.

Ehl-i Sünnet’in Sahabe telakkisi işaret edilen bu nasslar temelinde oluşmuştur ve bu meselede sağlıklı bir kanaate sahip olmak için bu nasslar behemehal belirleyici kılınmalıdır. Dolayısıyla burada daha ziyade meselenin pratik boyutlarına dikkat çekmek üzere ifade etmeye çalışacağım hususlar değerlendirilirken meselenin o veçhesi devamlı surette hatırda tutulmalıdır.

Sahabe’yi “vazgeçilmez” kılan hususların başında, bu “Din”i bize nakleden ilk kuşak olma özelliğini taşımaları gelir. Buradaki “Din” kelimesinin, ihtiva ettiği bütün unsurları vurgulamak üzere büyük harfle ve tırnak içinde verildiğine dikkat edilmelidir. Bu husus şu önemli noktaların altının çizilmesini gerekli kılar:

1. Kur’an’ın inşa ettiği ilk nesil olmaları

Sözü edilen unsurların başında elbette Kur’an gelir. En spesifik anlamıyla sebeb-i nüzul bağlamında tezahür eden Sahabe-Kur’an ilişkisi, bu yönüyle cahiliye Arabının cahiliye şiirlerini ve eyyamını ezberleyip aktarması gibi tek yönlü, mekanik ve yüzeysel değil, kelimenin bütün ağırlığıyla “varoluşsal” bir ilişkidir. Bir başka ifadeyle Sahabe, Kur’an’ın canlı bir süreç içerisinde adım adım inşa ettiği ilk ve tek nesildir.

Denebilir ki Kur’an, sadece Sahabe’nin değil, bütün mü’minlerin iç ve dış dünyasını inşa edici ve kendisine inanan herkesin ruhunda dönüşümler oluşturucu özelliktedir. O halde burada Sahabe’ye mahsus olan, Sahabe’yi “özel” kılan nedir?

Bu sorunun cevabı şudur: Bugün Kur’an bize, nüzul süreci bizim müdahil olmadığımız bir dönemde tamamlanıp bitmiş ve iki kapak arasında toplanmış bir metin olarak, yani “Mushaf” olarak hitap etmektedir. Bugün hiçbirimizin hayatında “Acaba bugün Rabbimiz ne buyuracak”, ya da başımıza gelmiş bir olay hakkında “vahiy nasıl bir çözüm getirecek” gibi bir sorunun heyecanlı beklentisinden söz edilemez.

Oysa Sahabe için durum böyle miydi? Onlar için Kur’an, kimi zaman isim vererek[1] kimi zaman ima ve işaret yoluyla[2] kimi zaman da belli özelliklerini anarak[3] kendilerinden bahseden, sabah ve akşam, hazarda ve seferde, darlıkta ve genişlikte… kısacası hayatın her anında ve merhalesinde yeni bir heyecan, yeni bir hüküm/mesaj, yeni bir oluş, yeni bir davranış ve anlayış kodu, yeni bir idrak boyutu demekti.

Nazil olan her ayeti hücrelerine sindirircesine bellemek, fehmetmek ve ilk elden muhatapları olarak onu eksiksiz biçimde hayata aktarmanın gayreti içinde olmak onların biricik varlık amacını oluşturuyordu. Hayatın her anını canlı nüzul sürecinin rehberliğinde adım adım kat etmek, nüzul sürecinin bir parçası olma bahtiyarlığına hiçbir zaman eremeyecek nesiller için –belki “anlaşılması” değil ama– “hissedilmesi” imkân dışı bir meseledir…

Sahabe-Kur’an ilişkisi, sadece onların nüzul sürecine müdahil olmalarıyla sınırlı değildir. Bu ilişki aynı zamanda Kur’an’ın sonraki nesillere aktarımında Sahabe’nin vazgeçilmez rolünü de belirlemektedir.

Hemen belirtmek gerekir ki, Sahabe’nin buradaki fonksiyonu kuru bir nakil ameliyesinden ibaret değildir. Dolayısıyla Modern dönemde yerli İslamiyatçıların, bir yandan İslam’ın tek kaynağının Kur’an olduğunu söylerken, diğer yandan onu bize nakleden mütevatir zincirin bu en hassas halkası hakkında fütursuzca kelam etmesi, bindiği dalı kesen kimsenin hamakatinden daha hazin bir manzara oluşturmaktadır.

Kur’an’ın korumasının bizzat Kadim Kelam’ın sahibi tarafından garanti edildiği bu babda sık sık ileri sürülen argümanlardan biri olarak dikkat çekmektedir. Oysa bu ilahî garantinin, Kur’an’ın korunmasında ve aktarımında Sahabe halkasının hassasiyeti üzerinden fonksiyon icra ettiğini gözden uzak tutmak mümkün değildir. Aksi halde Kur’an’ın ilahî garanti altında bulunduğunu ifade eden 15/el-Hicr, 9 ayetinin –sırf aklî bir ihtimal olarak– Kur’an’a bilahare eklenmiş olamayacağını garanti etmek mümkün olmayacaktır. Bir diğer ifadeyle, herhangi birisi bu ayeti bizzat Sahabe’nin Kur’an’a sonradan eklediğini iddia edecek olursa, Sahabe hakkında ileri geri konuşan kimselerin bu iddiaya verecek hiçbir tatminkâr cevabı olamaz…

2. Din’i nakleden ilk kuşak olmaları

Sahabe’nin bu “Din”i bize nakleden ilk kuşak olması, Kur’an’ın ilk mübelliğ, mübeyyin ve müfessiri olan Sünnet’in de bize onlar kanalıyla gelmiş olmasını tazammun eder. Bu Din’in sahibinin, Yüce Kelam’ının “tebliğ”ini olduğu gibi “beyan”ını da Sünnet’e havale ettiği hatırlanacak olursa[4] Sahabe’nin bu bağlamdaki önemi kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Zira Kur’an’ın olduğu gibi Sünnet’in de ilk muhatabı, muhafızı ve nakilcisi Sahabe’den başkası değildir.

Hem bizzat Kur’an’ın nüzul sürecinin müdahil ve müşahitleri olmaları, hem de Sünnet’in sebeb-i vürudunu teşkil etmeleri dolayısıyla Sahabe halkasının Kur’an bağlamındaki önemi neyse, Sünnet bağlamındaki önemi de odur.

Daha da önemlisi, Kur’an’ın anlaşılması, hayata aktarılması ve ondan hüküm istinbatı noktasında Sahabe’nin Sünnet’ten aldığı eğitim ve ilham, sonraki nesillerin Kur’an ve Sünnet’e yaklaşımını belirleyen en önemli etken olmuştur.

Zâhid el-Kevserî merhum bu konuda şunları söyler:

“Hz. Peygamber (s.a.v), ashabını Din’de fıkıh sahibi yapmış ve kendilerini istinbat yöntemleri konusunda eğitmişti. Hatta daha kendisi hayattayken Sahabe’den 6 kadar şahıs fetva veriyordu. Hz. Peygamber (s.a.v)’in ahirete intikalinden sonra Sahabe bu 6 kişiden Fıkıh öğrenmeye devam etmiştir. Onların, Sahabe ve Tabiun arasında fetva vermekle meşhur olmuş öğrencileri mevcuttu…”[5]

Çünkü Sahabe, Kur’an’ın beşer boyutundaki somut dili ve tecellisi olan Hz. Peygamber (s.a.v)’e –sadece fizik değil, aynı zamanda tabir doğruysa “ontik”– yakınlıkları dolayısıyla  “mizac-şinas-ı Resul” bir nesildir. Abdullah b. Mes’ud (r.a)’ın, Sahabe’ye ittibayı temellendirirken kullandığı, “Allah Teala’nın Resulü için seçtiği Sahabe’nin izinden ayrılmayın” tarzındaki ifade de bu gerçeği vurgulamaktadır.

Din’in, Hz. Peygamber (s.a.v)’in rehberliğinde, ama artık O’nun fizik varlığı olmaksızın yaşanmaya başladığı ilk dönem Sahabe dönemidir. Bu dönemin, Din’i Peygamber’den telakki eden ilk neslin, yani ilk İslam toplumunun kendi ayakları üstünde durma tecrübesini yansıtması dolayısıyla ayrı bir önemi haiz bulunduğu muhakkaktır. İslamî ilimlerin usullerinin “beşer tecrübesi” bağlamında ilk referansını Sahabe kuşağının oluşturmasının esprisi burada yatmaktadır.

Sahabî kimdir?

Muhaddisler’in çoğunluğu ile Fukaha ve Usulcüler’in çoğunluğunun “Sahabe” tanımı arasında önemli bir farklılık bulunduğu, konuyla ilgili kaynakların hemen tamamının yer verdiği bir husustur. İlk gruptakiler, mü’min olarak Efendimiz (s.a.v) ile görüşmüş ve mü’min olarak ölmüş herkesin sahabî olduğunu söylerken, ikinci gruptakiler bu tanımı Efendimiz (s.a.v) ile uzun süre birlikte olmuş kimselere tahsis etmişlerdir.[6] Bu yazının ilgilendiği esas noktalar itibariyle ayrıntı olarak kabul edilebilecek hususlardan sarf-ı nazar ederek aktardığım bu tesbit, mevzu-i bahsimizde önemli bir ihtilafı ortaya çıkarmaktadır. Bu ihtilafta belirleyici unsur, ilk gruptakilerin kelimenin lugat anlamını, ikinci gruptakilerin ise örfî anlamını esas almış olmasıdır.

Bu ihtilafın pratik sonucu nedir?

Usul-i Hadis kaynaklarında okuduğumuz “Sahabe’nin tamamı uduldür” hükmü, Usulcüler’in konuyla ilgili tavrı bakımından iki noktada işkâl oluşturuyor: Usulcüler’in “sahabî” tanımı daha dar bir çerçeveyi kabul ettiğinden, yukarıdaki hüküm bu çerçevenin dışında kalanları hem sahabî –dolayısıyla– hem de “udul” saymayacaktır.

Birçok Usulcü tarafından[7] “manevî/esasa müteallik” olmayıp “lafzî” olduğu belirtilen bu ihtilaf, ez-Zerkeşî tarafından “manevî/esasa müteallik” olarak tavsif, pratik yansımaları da şu şekilde tadad edilmiştir:

1. Adalet: Hz. Peygamber (s.a.v)’i sadece görmüş olan (O’nunla sohbeti ve uzun süre birlikteliği bulunmayan) kişileri sahabî saymayanlar, söz konusu kişilerin –tıpkı Tabiun ve daha sonraki kuşaklara mensup ravilerde olduğu gibi– adalet vasfını haiz bulunduğunun açıkça belirtilmiş olmasını ister. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) ile karşılaşmış olmayı sahabîlik vasfı için yeterli görenler böyle bir şarta ihtiyaç bulunmadığı görüşündedir.

2. Böyle kişilerin Hz. Peygamber (s.a.v)’den naklettiği rivayetin “sahabî mürseli” sayılıp sayılmaması: Bir kimsenin sahabî sayılması için Hz. Peygamber (s.a.v)’i sadece “görmüş” olması yeterli kabul edildiğinde, Hz. Peygamber (s.a.v)’den naklettiği rivayet, İbn Abbâs, en-Nu’mân b. Beşîr ve emsali sahabîlerin rivayetleri gibi kabul edilerek o kategoriye dahil edilir. Ancak bu kişiler “sahabî” sayılmadığı zaman, onların Hz. Peygamber (s.a.v)’den rivayetleri, Tabiun mürseli kategorisine girer.[8]

3. Böyle kimselerin müçtehid olması veya kendilerinden menkul fetvalar bulunması: Bu durumda onların içtihad veya fetvalarının hüccet kabul edilmemesi, “sahabî kavli” olarak telakki edilip edilmeyeceğine bağlıdır.

4. Böyle kimselerin diğer sahabîlere muhalefeti: Bu durum, “Sahabe icmaı”nda bunların muhalefetinin itibara alınıp alınmayacağı noktasında belirleyicidir.[9]

“Sahabî” tanımındaki bu ihtilafın, şüphesiz “Sahabe’nin adaleti” meselesiyle doğrudan ilgisi vardır. Bu itibarla, ilgili kaynaklarda görebildiğim kadarıyla sadece “zikredilip geçilmiş” olan bu noktanın, bugün bizler için “çözümü gerekli” bir problem oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada söylenebilecekler, aşağıda gelecek olan “Sahabe’nin adaleti” ara başlığı altında ele alınacaktır.

Sahabe’nin Tabakaları

Sahabîlik vasfının her sahabî için üstünlükte aynı dereceyi ifade etmediği açıktır. İslam’a ilk girenler, hicret edenler (Muhacirun), hicret edenleri bağrına basıp onları kendilerine tercih edercesine fedakârlıkta bulunanlar (Ensar), Efendimiz (s.a.v) ile savaşlara katılanlar… ile daha sonraki dönemlerde İslam’a girenlerin veya Efendimiz (s.a.v)’in son dönemlerinde dünyaya gelip, O’nu görme şerefine ancak çocukken erebilenlerin sahabîlik faziletinin aynı seviyede olmayacağı bedihidir.

Ulema, bütün bu noktaları dikkate alarak Sahabe’yi çeşitli tabakalara ayırarak sınıflandırmıştır. Bu tasniflerden birisi el-Hâkim en-Nîsâbûrî’ye ait olup şöyledir:

1. Mekke’de Müslüman olanlar.

2. Dâru’n-Nedve’de bulunanlar.[10]

3. Habeşistan muhacirleri.

4. Birinci Akabe bey’atında bulunanlar.

5. İkinci Akabe bey’atında bulunanlar.

6. Hicret esnasında Hz. Peygamber (s.a.v) Kub’da iken hicret edip O’na burada katılanlar.

7. Bedir savaşına katılanlar.

8. Bedir ile Hudeybiye arasında hicret edenler.

9. Rıdvan bey’atına katılanlar.

10. Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasında hicret edenler.

11. Mekke’nin fethi günü Müslüman olanlar.

12. Mekke’nin fethi esnasında, Veda Haccı’nda veya daha sonraki bir zamanda Hz. Peygamber (s.a.v)’i gören çocuklar.[11]

Bundan daha detaylı bir taksime, Abdülkahir el-Bağdâdî’de rastlıyoruz:

1. İslam’a ilk girenler.

2. Hz. Ömer (r.a) Müslüman olduğu zaman İslam’a girenler.

3. Habeşistan’a ilk hicret edenler.

4. Birinci Akabe bey’atında bulunanlar.

5. İkinci Akabe bey’atında bulunanlar.

6. Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte Medine’ye hicret edenler ve Medine’ye girmeden önce Kuba’da iken O’na yetişenler.

7. Hz. Peygamber (s.a.v)’in Medine’ye girmesinden Bedir savaşına kadar geçen sürede hicret edenler.

8. Bedir savaşına katılanlar.

9. Uhud savaşında bulunanlar.

10. Hendek savaşında bulunanlar.

11. Hendek savaşı ile Hudeybiye musalahası arasında hicret edenler.

12. Rıdvan bey’atında bulunanlar.

13. Hideybiye ile Mekke’nin fethi arasında hicret edenler.

14. Mekke’nin fethi günü Müslüman olanlar.

15. Mekke’nin fethinden sonra grup grup İslam’a girenler.

16. Efendimiz dönemine yetişen ve O’ndan az bir miktar (hadis dinleyip) rivayette bulunan çocuklar.

17. Veda Haccı esnasında Efendimiz (s.a.v)’e getirilen çocuklar. Bunların doğrudan Efendimiz (s.a.v)’den rivayetleri sahih değildir (arada vasıta vardır).[12]

Bu tabakaların sadece “efdaliyet derecelendirmesi”ni ifade etmediği açıktır. Bir başka ifadeyle, bu listenin son sıralarına doğru inildikçe hem fazilet derecesinde bir azalma olmakta, hem de –ez-Zerkeşî’nin değindiği noktalarda– rivayet ve dirayet ilimleri bakımından büyük bir tefavüt ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki ara başlık altında bu noktaya da değinilecektir.
"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)

*

Çevrimdışı Atlas

  • ***
  • 263
Sahabe’nin adaleti

Ehl-i Sünnet’in Sahabe anlayışı, onların “seçilmiş” bir nesil olduğu gerçeği üzerine ibtina eder. Abdullah b. Mes’ûd (r.a)’dan yukarıda naklettiğim ifade bu gerçeğin yansımalarından sadece birisidir.

Sahabe’ye böyle bir vasıf izafe edilişini yadırgayanları şu nokta üzerinde iz’anla düşünmeye davet ederiz: İslam, kıyamete kadar baki kalacak son/tek Hak Din ise, onun temel kaynakları bakımından bize ve gelecek kuşaklara kadar hiçbir noksanlığa maruz kalmadan ulaşmış olmasındaki zaruret de bedihîdir. Aksi halde Yahudiliğin ve Hristiyanlığın başına gelenlerin İslam’ın da başına gelmesi kaçınılmaz olurdu!

Sahabe’nin Kur’an ve Sünnet’in gelecek nesillere aktarımındaki kilit rolü üzerinde yukarıda durmuştum. İşte Sahabe’nin “adalet” vasfını bihakkın haiz olmasındaki aklî zorunluluk[13] buradan kaynaklanmaktadır.

Hemen belirtelim ki, “Sahabe’nin adaleti” ifadesini, onlara “masumiyet/günahsızlık” izafesi gibi anlamak derin bir yanılgıdır. Bu ifade onların günahsızlığını değil, Din’in gelecek kuşaklara kavlî ve fiilî olarak ideal tarzda aktarımındaki güvenilirliklerini anlatmaktadır. Elbette Sahabe günah ve hatadan masun değildir. Ehl-i Sünnet arasında onlara böyle bir vasıf izafe eden de olmamıştır.

Bu fasılda üzerinde duracağım hususu, elbette bu “harc-ı alem” malumat değil, bugün için Sahabe meselesi bahis konusu edildiğinde “Sahabe’nin adaleti” bağlamında gündeme getirilen hususlar oluşturacak.

1. Sahabe tanımındaki ihtilafın pratik sonuçları

Açıktır ki, Muhaddisler’in ekseriyetine izafe edilen “sahabî tanımı” merkeze alındığında, Usulcüler’in ekseriyetine izafe edilen tanım önemli bir problem oluşturmaktadır.

Uç sayılabilecek bir örnek üzerinde duralım:

Hilaf (mezhepler arası karşılaştırmalı Fıkıh) ilminin ilk müessisi olarak bilinen, Hanefî mezhebinin önde gelen fakih ve usulcülerinden Ebû Zeyd ed-Debûsî şeyle der: “Ravi ya ilmi ve nesebiyle maruf/meşhur bir kimsedir veya ancak rivayet ettiği bir-iki hadisle bilinen meçhul birisidir. Öte yandan bu iki kısmın herhangi birisine giren bir kişinin (yaşadığı döneme göre) Sahabe veya Selef tarafından ya kabul veya reddedileceği açıktır.

“Böylece ravilerin dört kısım olduğu görülmektedir:

“- Meşhurlar: Hulefa-i Raşidun ve “Üç Abdullah”[14] (Allah onlardan razı olsun) gibi kimseler.

“- Meçhuller: Ma’kıl b. Yesâr, Seleme b. el-Muhabbık, Vâbisa b. Ma’bed ve sadece rivayet ettikleri hadisler vasıtasıyla bilinen diğer bedevîler…”[15]

Muhaddisler’in ekseriyetine nisbet edilen “sahabî tarifi” ile yan yana konduğunda, Sahabe arasında “meçhul” kimseler bulunduğunu ifade eden bu tavır (ya da tersinden bakıldığında öbür tavır) son derece yadırgatıcıdır.

Yapılması gereken, bu iki tavırdan birini tercih etmek midir, yoksa bu iki yaklaşım arasında bir “ortak zemin”in imkânını araştırmak mıdır?

Bu iki tavırdan birinin tercihi, sadece belli bir bakış açısına sahip olanlar için bir “rahatlama” sağlayabilir, ancak açıktır ki, böyle bir tercih yönelimi, problemin çözümüne herhangi bir katkı sağlamayacaktır.

Bu iki yaklaşımın telif edilmesi ise hem iki İslamî disiplin (Usul-i Hadis ve Usul-i Fıkıh) arasında bu noktada beliren karşıtlığı ortadan kaldıracağı (ya da en azından asgariye indireceği), hem de bizim zihnimizde mevcut “parçalı yapı”yı izale edeceği için dinî ve epistemolojik bir önemi haizdir.

Şu halde bu iki yaklaşımın arasını telif bağlamında yapılması gereken nedir?

ed-Debûsî örneğinden devam edelim:

Yukarıdaki iktibasta zikrettiği “meçhuller”in rivayetlerinin kabul edilip edilmeyeceği konusunda şunları söyler:

“Meçhul kişilerin rivayetlerine gelince, Selef tarafından kendilerinden nakilde bulunulduğu ve bu naklin muktezasınca amel edildiği zaman onların haberi hüccettir. (…)

“Eğer, “Adaleti ve zabtı ortaya çıkmayan meçhul bir kişi olduğu halde onun rivayeti nasıl kabul edilir?” denirse, deriz ki: Adaletle meşhur bir kimsenin, onun rivayetini “reddetmeksizin” nakletmesi, onu ta’dil etmesi demektir. (…) Bu meçhul, adalet ve zabt özelliğinin baskın vasfı oluşturduğu çağda yaşamıştır ki, o, Hz. Peygamber (s.a.v)’in çağıdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in belirttiğine göre Tabiun’un ve salihlerin[16] durumu da böyledir: “İnsanların en hayırlısı, aralarında bulunduğum topluluğumdur (raht). Sonra onları izleyenler, ardından da onları izleyenler gelir. (Onlardan) sonra yalan ortaya çıkar.”[17]

“Bugün ise fıskın yaygınlığı sebebiyle, adaleti ortaya çıkana kadar meçhulün rivayeti kabul edilmez.”[18]

Daha sonra ed-Debûsî, “meçhul” olarak vasıflandırdığı sahabîlerin rivayetinin Kıyas’a muvafık olduğu zaman kabul edileceğini, aksi durumda ise o rivayetle amel edilmeyeceğini söyler ve sözlerini şöyle sürdürür:

“Eğer, “Hz. Ömer (r.a) onun rivayetini[19], yalan ve unutma töhmeti sebebiyle reddetmiştir. Oysa bu iki noktadaki töhmet sebebiyle her türlü haber –isterse Kıyas’a uygun olsun– reddedilir” denecek olursa, deriz ki: Eğer Hz. Ömer (r.a) bunu kasdetmiş olsaydı, “(onun rivayetini) kabul etmeyiz” derdi. Böyle demeyip, “Rabbimiz’in Kitabı’nı … bırakmayız” dediğine ve Kitab’ı zikrettiğine göre –ki bundan murad Kıyas’tır–, Hz. Ömer (r.a)’in, söz konusu kadının rivayetini, Kıyas’a muhalefeti sebebiyle reddettiği anlaşılır.”[20]

Usulcünün “sahabî” tarifi ne anlatıyor?

ed-Debûsî’nin bu sözlerinden anlaşılan odur ki, onun “meçhul” olarak tavsif ettiği sahabîlerin rivayetinin reddi, rivayetin Kıyas’a aykırılık teşkil etmesi durumuyla sınırlıdır. Belirtmek gerekir ki, onun Kıyas’a yaptığı bu vurgu, sadece “meçhul” kategorisinde gördüğü sahabîlerin rivayetlerinin reddiyle sınırlı bir sonuç doğurmamaktadır. “Meşhur” olarak tavsif ettiği, ancak “fakih olmayan” Ebû Hureyre (r.a) gibi sahabîlerin Kıyas’a aykırı rivayetlerinin de reddedileceğini söylemesi[21] bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da şudur: ed-Debûsî burada “sahabîlik” vasfının bütün veçheleri üzerinde durmamakta, sadece kimlerin rivayetiyle amel edilebileceği gibi “teknik” bir mesele hakkında konuşmaktadır. Sahabînin rivayetinin red veya kabulü üzerinde dururken Kıyas’a uygunluk veya aykırılık yönünü merkeze aldığına dikkat edilirse, burada münhasıran “ahkâm”a ilişkin rivayetleri bahis konusu ettiği görülecektir. Bir Usul-i Fıkıh eserinde meselenin bu tarzda ele alınmasında elbette yadırganacak bir durum yoktur. Malumdur ki “sahabîlik”ten kaynaklanan fazilet ve üstünlük ile “rivayetiyle amel edilmek” birbirinden farklı şeylerdir.

Meselenin püf noktasına gelelim: Sadedinde bulunduğumuz ihtilafın taraflarından biri olan Usulcüler’den ed-Debûsî’nin “Sahabe” tanımı ile Muhaddisler’in ekserisinin tanımı arasında ilk bakışta önemli bir fark olduğu görülmekte ise de, onun, ismini “meçhuller” arasında zikrettiği kişileri sahabî saymadığını söylemek mümkün değildir. Zira “Sahabe’yi taklid” bahsinde[22] kullandığı ifade, “Sahabe” tarifinde Muhaddisler’in ekseriyetinin görüşüyle ilgi çekici bir ayniyet arz etmektedir:

“… Bu noktada, “(Sahabe’nin taklid edilmesi), onlar hakkında rivayet edilen nassla sabit üstünlükten dolayıdır” denmesi doğru değildir. Zira nass[23] umumî olarak Sahabe hakkındadır. Sahabe arasında ise taklid edilmeleri icma ile caiz olmayan –bedevîler gibi– kimseler mevcuttur…”[24]

İşte meselenin can alıcı noktası burasıdır. “Sahabe” tarifinde Efendimiz (s.a.v) ile uzun süre birlikte olma şartını koyan Usulcü, bunu –Kıyas ile uygunluk/aykırılık ilişkisine bağlı olarak– o kişinin rivayet ettiği hadisin makbuliyeti bağlamında yapmaktadır. Bununla birlikte o, “Sahabe” kavramının, “bedeviler”i de içine alan geniş lugavî çerçevesinden haberdardır, hatta bu çerçeveyi kabul edip kullanmaktadır.

Bu noktada es-Serahsî’nin verdiği tafsilat önemlidir ve şöyledir:

“Meçhul’e gelince, bu kelimeyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)’le uzun süre sohbet (birliktelik) ile iştihar etmemiş, sadece rivayet ettiği bir-iki hadis ile bilinen Vâbisa b. Ma’bed, Seleme b. el-Muhabbık, Ma’kıl b. Sinân el-Eşca’î (Allah onlardan razı olsun) gibi kimseler ve daha başkalarıdır. Bu durumdaki kişilerin rivayetleri 5 kategoriye ayrılır:

1. Fukaha’nın, rivayetini kabul etmesi ve kendisinden rivayette bulunmasıyla iştihar etmiş olanlar.

2. İştihar ettikten sonra Fukaha’nın aleyhinde herhangi bir şey söylemediği kimseler.

3. Fukaha’nın, rivayetinde ta’n edip etmemekte ihtilaf ettiği kimseler.

4. Fukaha’nın, aralarında herhangi bir ihtilaf bulunmaksızın (söz birliği halinde) rivayetinde ta’n ettiği kimseler.

5. Fukaha arasında hem rivayeti, hem de rivayetinde ta’na maruz kaldığı ortaya çıkmamış olanlar.[25]

Daha sonra es-Serahsî, ilk kategoride yer alanların, rivayetle meşhur kimseler gibi olduğunu ve rivayetinin kabul edileceğini, ikinci ve üçüncü kategorilerdekilerin durumunun da aynı olduğunu gerekçe ve örnekleriyle izah eder. Dördüncü gruptakilerin rivayetinin reddedileceğini, zira bu konudaki ittifakın, ravinin rivayetinde vehme düştüğüne delil teşkil ettiğini söyler. Beşincilere gelince, Kıyas’a aykırı olmadığı zaman bunların rivayetiyle amelin “vacip” değil, “caiz” olduğunu söyler.[26]

Bu tafsil, yukarıda da belirttiğim gibi, Usulcü açısından meselenin, tamamen “rivayetin kabulü/reddi” bağlamında tartışıldığını, Sahabîlik fazileti ile ilgili herhangi bir noktayı içermediğini bir kere daha ve açıkça göstermesi bakımından önemlidir. Bir diğer deyişle burada bahse konu olan, “kimlerin sahabî sayılacağı” değil, “kimlerin rivayetiyle amel edileceği” meselesidir.

2. İhtilaf “lafzî” mi, değil mi?

el-Âmidî ve İbnu’l-Hâcib’in, kimlerin sahabî sayılacağı konusundaki ihtilafın “lafzî” olduğunu söylemesi[27] –İbn Emîri’l-Hâc, ez-Zerkeşî, eş-Şevkânî gibi Usulcüler’in itirazına maruz kalmış olsa da– üzerinde hassasiyetle durulması gereken önemli bir tesbittir. Zira ed-Debûsî’nin, “meçhul” diye tavsif ettiği sahabîlerin rivayetinin kabulü noktasında söyledikleri, bu meselenin pratik sonuçlarını göstermesi bakımından önemlidir:

“… Meçhule gelince, (…) zikrettiğimiz hususlar doğrultusunda onun hadisi, eğer Selef tarafından nakledilmiş ve kendisiyle amel edilmişse hüccettir. Aynı şekilde Selef tarafından reddedilmeyip hakkında sükût edilmiş rivayetin durumu da –muhtevasıyla amel ettikleri ortaya çıkmamış olsa bile– böyledir. Çünkü rivayetin, amel etmek için nakledilmesi esastır. Eğer rivayet, esasta kendisiyle amel edilmesi caiz olmayan bir rivayet olsaydı, beyana ihtiyaç bulunan vakitte Selef’in o rivayetin durumunu beyan etmemesi helal olmazdı…”[28]

Bu noktayı biraz daha açan en-Nesefî şöyle der:

“Eğer, “Adaleti ve zabtı açıkça ortaya çıkmamış bir meçhul olduğu halde onun rivayeti nasıl kabul edilir?” dersen, deriz ki: Adalet sıfatıyla meşhur birisinin ondan, reddetmeden rivayette bulunması, onu ta’dil etmesi demektir. (…) Eğer bu durumdaki kişinin hadisi Selef arasında (ma’ruf ve) zahir olmamış, redd veya kabulle karşılanmamışsa, o rivayet sebebiyle Kıyas terk edilmez ve o rivayet ile amel “vacip” olmaz; fakat “caiz” olur. Çünkü sadr-ı evvelde yaşamış olanlar için adalet vasfı sabit ve zahirdir. Zira o, –yukarıda naklettiğimiz hadis dolayısıyla– “udul” (adalet sahibi olduğu nassla sübut bulmuş) dönemin insanıdır. Onun haberinde sıdk ciheti bu itibarla teraccuh eder. Rivayetinin Selef arasında iştihar bulmaması itibariyle de o kimse hakkındaki töhmet sabit kalır.”[29]

(Buradaki “töhmet”in, aynı ifadeler içinde geçen, ” sadr-ı evvelde yaşamış olanlar için adalet vasfı sabit ve zahirdir” ifadesinin teşkil ettiği karine ve es-Serahsî’nin[30] tasrihiyle “adalet”e değil, “zabt”a müteallik olması gerekir.)

es-Serahsî de, ilk üç asırda yaşamış olan “meçhul”lerin “Sahib-i Şeriat” (s.a.v) tarafından ta’dil edilmiş olmaları sebebiyle adalet vasfını haiz bulunduğunu vurgular.[31]

Görüldüğü gibi mesele son tahlilde gelip Selef’in tavrına dayanmaktadır.[32] Selef tarafından kabul ve hakkında herhangi bir şey söylenmeksizin nakledilmiş olan rivayet makbuldür.

Nitekim el-Esrem’in sorusuna İmam Ahmed b. Hanbel’in verdiği cevap da aynı durumu ifade etmektedir:

“Ebû Abdillah Ahmed b. Hanbel’e, “Tabiun’dan bir adam, “Bana Hz. Peygamber (s.a.v)’in ashabından biri şöyle rivayet etti” dese ve sahabînin adını söylemese, hadis sahih midir?” diye sordum, “Evet” dedi.”[33]

Sahabî tarifindeki ihtilafın “lafzî” değil de “manevî” (esasa müteallik) olduğunu söyleyebilmek için şu sorunun cevabı verilmelidir: Selef’in, Sahabe’den sayıldığı halde, “adaletine” –”zabtına” değil!– kail olmadığı için kendisinden hadis almadığı kimse mevcut mudur?

Sahabe’den birçok kimsenin rivayet ettiği kimi hadislerle Selef tarafından amel edilmediği bir vakıadır. Hilafiyat kitaplarında çokça rastlanan bu türden rivayetler, ravinin zabtındaki kusurlar sebebiyle ma’mulun bih olarak görülmemiştir. Ancak bunlar arasında, sahabî ravisinin adaletinde bir kusur olduğu gerekçesiyle reddedilmiş bir rivayet gösterilemez. Burada sahabî raviyle ilgili red gerekçesi, söz konusu sahabînin “adalet”iyle ilgili değil, “zabt”ıyla ilgilidir. ed-Debûsî’nin, Fâtıma bt. Kays (r.anha)’nın rivayetinin Hz. Ömer (r.a) tarafından kabul edilmeyişinin gerekçesini açıklayış tarzı bu tesbiti yüzde yüz teyit etmektedir.

3. İhtilafın “lafzî” olduğunu gösteren örnekler

Öte yandan bu bahsin başında zikredilen –”sahabî tarifi”ndeki– ihtilafın taraflarını Usulcüler’in ekseriyeti ile Muhaddisler’in ekseriyetinin oluşturduğu görüşü, araştırabildiğim kadarıyla Ebu’l-Muzaffer es-Sem’ânî’nin nakline dayanmaktadır.[34] Ancak el-Irâkî, “Usulcüler’in ekseriyeti”ne izafe edilen görüşün, onlardan sadece “bazıları”na ait olduğunu söylemiştir.[35]

Şu halde ed-Debûsî’nin değerlendirmeleri üzerinde dururken de belirttiğim gibi, sahabî tarifindeki ihtilafın taraflarını “Muhaddisler’in ekseriyeti” ile “Usulcüler’in ekseriyeti” şeklinde tesbit etmenin tartışılabilir olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Elbette bunu sadece el-Irâkî’nin es-Sem’ânî’ye itirazı ile ed-Debûsî’nin tavrına dayandırmak bir-iki örnekten hareketle sonuca gitmek anlamına geleceğinden, ilmî bir kıymet ifade etmeyecektir.

Ne var ki, bahse konu ihtilafın “lafzî” olduğunu söylemek, meseleye Muhaddisler cephesinden bakıldığında da mümkün, hatta “gerekli”dir. Birkaç örnek zikredelim:

1. Yusuf b. Abdillah b. Selâm: el-Buhârî onun hakkında “lehû suhbe” dediği halde Ebû Hâtim er-Râzî onun Efendimiz (s.a.v) ile sohbeti bulunmadığını, ancak O’nu (sadece) gördüğünü söyler.[36]

2. Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm b. el-Muğîre el-Mahzûmî: el-Beğavî ve et-Taberânî tarafından sahabî, el-Buhârî ve Ebû Hâtim tarafından ise tabiî olarak vasfedilmiştir.[37] İbn Hacer, Efendimiz (s.a.v)’i gördüğünü söylediği halde onu “Tabiun’un büyüklerindendir” diye nitelendirmiştir.[38]

3. Muhammed b. Eslem b. Bahr: ez-Zehebî onun Tabiun’dan olduğunu söyledikten sonra, “Meçhuldür” der.[39] İbn Hacer bu satırların altında şunları söyler: “İbn Hibbân onu Tabiun arasında zikretmiş …tir. İbn Abdilberr’in onu el-İstî’âb’da[40] zikretmesinin sebebi ise, Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüş olmasıdır.”[41]

4. Târık b. Şihâb el-Ahmesî: Cahiliye dönemini idrak etmiş birisi olmasına rağmen Ebû Dâvûd, Ebû Zür’a ve daha başkaları, onun Efendimiz (s.a.v)’i sadece gördüğünü, ancak sohbeti olmadığını söylemiştir.[42]

5. Muhammed b. Hâtıb b. el-Hâris el-Cumahî: Efendimiz (s.a.v)’den sonra “Muhammed” adını alan ilk kişi olduğu söylenen[43] ve Habeşistan’a hicret eden annesi tarafından orada dünyaya getirildikten sonra çok küçük yaştayken ailesiyle birlikte Medine’ye gelen bu zat hakkında İbn Ma’în, “Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüştür; ancak sohbeti bulunduğu zikredilmemiştir” demiştir.[44]

6. Mahmud b. er-Rebî’ el-Ensârî: Hz. Peygamber (s.a.v)’i 4 veya 5 yaşındayken görmüştür. Hakkında Ebû Hâtim, “Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüştür; sohbeti yoktur” der.[45]

7. Hz. Peygamber (s.a.v)’i çok küçük yaşta görmüş olan Abdullah b. Şeddâd b. el-Hâd (r.a) hakkında İbn Hacer şu ifadeyi kullanır: “Tâbi’iyyun kebîr, lehû rü’ye ve li ebîhi suhbe” (Tabiun’un büyüklerindendir. Efendimiz (s.a.v)’i görmüştür. Babası sahabîdir).”[46]

Bu örnekleri birkaç katı artırmak mümkün ise de, zikredilenlerin şu hususu ifadede yeterli olduğunu söyleyebiliriz: Usulcüler’in ekseriyetine ait olduğu söylenen sahabî tarifi zaman zaman lugavî anlam çerçevesinde Muhaddisler’in ekserisine ait olduğu söylenen görüşe nasıl yaklaşmışsa, Muhaddisler’in ekseriyetine ait olduğu söylenen ve örfî tarifi esas alan görüş de Usulcüler’in ekseriyetine ait olduğu söylenen görüşe yaklaşmıştır.

Muhaddisler’in ekseriyetine izafe edilen görüş, “sahabî” sayılmak için Efendimiz (s.a.v)’i görmüş (O’nunla karşılaşmış) olmayı yeterli bulurken ve dahi Sahabe’nin “tamamı”nı udul sayarken, bu tanıma giren bazı isimlerin Cerh-Ta’dil otoriteleri tarafından tevsik edilmiş olması, “sahabî tarifi”ndeki ihtilafın “lafzî” olduğunu gösteren bir diğer husustur.

Bu duruma örnek olarak, yukarıda zikrettiğim 7 maddede yer alan isimlerin tevsiki için belirttiğim kaynaklara bakılabilir Bunlara ilaveten şu isimler zikredilebilir:

1. Eyyûb b. Beşîr b. Sa’d el-Ensârî: Efendimiz (s.a.v)’i gördüğü konusunda ihtilaf yoktur. Ebû Dâvûd tarafından tevsik edilmiştir.[47]

2. Ebû Ümâme Es’ad b. Sehl b. Huneyf için de aynı durum söz konusudur.[48]

3. Mahmud b. Lebîd b. Ukbe el-Ensârî de çocuk yaşta Efendimiz (s.a.v)’i görenlerden olduğu halde tevsik edilmiş kimselerdendir.[49]

4. Abdullah b. Âmir b. Rebî’a: Hz. Peygamber (s.a.v)’i 4 veya 5 yaşındayken gördüğü söylenen bu zat, “Tabiun’un büyüklerinden” olarak tavsif ve Ebû Zür’a ile el-İclî tarafından tevsik edilmiştir.[50]

5. İbrahim b. Ebî Musa el-Eş’arî: Rü’yeti sabit olduğu halde el-İclî tarafından tevsik edilmiştir.[51]

Örnek olarak zikrettiğim bu isimler (ve aynı durumdaki daha başkaları), Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüş olmaları dolayısıyla Sahabe arasında sayılmışlardır. Sahabe’nin tümünün “udul” olduğu kabulü çerçevesinde bu isimlerin tevsik/tezkiye için olsa dahi Cerh-Ta’dil konusu yapılmaması gerekirken, durumun tam aksi istikamette olduğu görülmektedir. Şu halde bu noktada Muhaddisler’in Usulcüler’e yaklaştığını, bir diğer ifadeyle bu iki grup arasındaki ihtilafın “lafzî” olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Yukarıda 5. sırada yer alan örnek oldukça dikkat çekicidir. İbn Hibbân es-Sikât’ında Sahabe’yi zikrettiği yerde bu zatın adını da verdikten sonra şöyle der:

“Bu zat Hz. Peygamber (s.a.v)’den bir şey işitmemiştir. Onu burada zikretmemizin sebebi, Hz. Peygamber (s.a.v) ile karşılaşmış olmasıdır. Kendisi Tabiun’dandır.”[52]

Problemin de çözümün de somutlaştığı nokta

İbn Hibbân’ın bu tavrına el-İsâbe’de dikkat çeken İbn Hacer[53]:bir başka eserinde, konumuz bakımından önemli bir ufuk açarak, künye ve nisbesiyle Ebû İdris el-Havlânî olarak meşhur olan Âizullah b. Ubeydillah hakkında şöyle der:

“Sahâbiyyun, ve huve min haysu’r-rivâyetu tâbi’iyyun kebîr, ve kad zukira fi’s-Sahâbe lienne lehû rü’ye” (Sahabîdir, rivayet bakımından ise büyük bir tabiî (Tabiun’un büyüklerinden)dir. Sahabe arasında zikredilmiştir, çünkü rü’yeti vardır).[54]

İşte bu ifade, “sahabî”yi farklı tarif eden Muhaddisler’le Usulcüler arasında mevcut bu ihtilafın lafzî olduğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Eğer Hz. Peygamber (s.a.v)’i sadece “görmüş” olan bir kimse bu yönüyle “sahabî” sayılırken, rivayet cihetinden Tabiun kategorisine sokuluyorsa, şöyle bir ayrıma gitmek imkân dahilinde görünmektedir: Bu kategoride yer alanların, Hz. Peygamber (s.a.v)’i “görmüş” olmaları bir fazilet/meziyettir; ancak bu durum, onların rivayetlerinin Sahabe’nin büyüklerinin rivayeti gibi kabul edilmesine yol açmamıştır. Rivayet noktasında onlar da Cerh-Ta’dil ilminin konusu yapılmıştır.

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in ashabı” tabiri ile “sahabî” tabiri arasında fark gözeten Muhammed Taki el-Osmânî’nin bu yaklaşımını da böyle bir ayrımın sonucu olarak görebiliriz.[55]

Böyle bir ayrıma gidilmediği takdirde, mesela el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd es-Sekafî’nin –en azından “rü’yet” cihetiyle Sahabe arasında sayılması kaçınılmaz olacaktır. ez-Zehebî’nin,

“el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd es-Sekafî el-kezzâb! Bu zattan herhangi bir şey rivayet etmek uygun değildir. Çünkü kendisi dâll ve mudıll (hem sapık, hem saptıran) birisidir. Cebrail (a.s)’ın kendisine (vahiy getirmek için) indiğini iddia etmiştir. el-Haccâc’dan daha şerli veya onun gibi birisidir.”

tarzındaki ifadelerinin altında İbn Hacer şunları söyler:

“Babası Ebû Ubeyd, Sahabe’nin hayırlılarındandı. (…) el-Muhtâr, hicret zamanında dünyaya gelmiştir. Bu sebeple İbn Abdilberr onu Sahabe arasında zikretmiştir.[56] Çünkü galip zanna göre o, Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüştür. el-Hasen b. Ebî Tâlib’e karşı Medain’de ayaklananlar arasında bulunmuştur. Daha sonra Mekk’de İbnu’z-Zübeyr’in yanında yer aldı. İbnu’z-Zübey kendisini Kûfe’ye görevlendirdi. el-Muhtâr burada galibiyet bağladıktan sonra İbnu’z-Zübeyr’i tanımadı ve Hz. Hüseyin’in intikamı alma davası güttü. Bu hareketiyle Şia’nın iltifatını kazandı. Onların hoşuna gidecek davranışlar izhar ederdi. Sonra İbrahim b. el-Eşter’in ordusunda yer aldı ve Ubeydullah b. Ziyad’ı öldürdü. Arkasından Mus’ab b. Zübeyr Kûfe’ye yöneldiğinde onunla savaştı ve Mus’ab, el-Muhtâr’ı ve arkadaşlarını öldürdü. (…) Onun, Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Sakîf kabilesinden bir kezzab, bir de can alıcı çıkar” hadisinde[57] işaret ettiği “kezzab” olduğu söylenmiştir…”[58]

Hakkında cerhin en ağır ifadelerinden birisi olan “kezzâb” tabirinin kullanıldığı bu zatı, sırf Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüş olması sebebiyle sahabî sayamayacağımız açıktır. İbn Hacer’in, tercemesinde tekrarladığı bir tesbit, Veda haccı esnasında 10 yaşında olması gereken el-Muhtâr’ın Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüş olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. İbn Hacer, Mekke ve Taif’te bulunanlardan Kureyş ve Sakif’e mensup olup da Veda haccına şahit olmayan hiç kimse bulunmadığını ve bu tesbiti birçok kere –adı geçen eserinde– tekrarladığını belirtir.

Mesele sadece “rü’yeti sabit olanların tevsiki”nden ibaret de değildir. Tek tek örnekleri zikrederek yazıyı uzatmak yerine, icmalî bir tesbitle konunun, sadece “rü’yeti sabit olanların tevsiki”yle sınırlı olmadığını belirtelim:

İbn Hacer, ez-Zehebî’nin Mîzânu’l-İ’tidâl’de[59] Midlâc b. Amr es-Sülemî’nin tercemesinde yer verdiği “Kim olduğu bilinmiyor” ifadesinin altında şunları söyler:

“Bu zat sahabîdir. İbn Hibbân ve daha başkaları onu Sahabe arasında zikretmiştir. (…) Allah kendisine rahmet eylesin Musannıf (ez-Zehebî), bu zatın zayıflar arasında zikrinde İbnu’l-Cevzî’ye uymuştur. Ancak İbnu’l-Cevzî’nin tutumu daha hafiftir. Zira o, “Ebû Hâtim bu zat hakkında “Meçhuldür” demiştir” demekle yetinmiştir. İbn Ebî Hâtim’in kitabında da (…) bu zat hakkında bu ifade mevcuttur.[60] Ebû Hâtim, Sahabe’den bir cemaat hakkında aynı şekilde davranmış ve haklarında “meçhuldür” ifadesini kullanmıştır. Ancak bu tabirle o, adalet cihetinden cehaleti (söz konusu kişinin adalet sahibi olup olmadığının bilinmediğini) kasdetmemiştir. Kasdettiği, o kişinin, Tabiun’un imamları tarafından kendisinden rivayette bulunulmamış bedevîlerden olduğudur….”[61]

Bu ifadeler, Sahabe’den bazıları (özellikle bedevîler) hakkında “meçhul” tabirinin kullanılmasının Usulcüler’e has bir davranış olmadığını açıkça göstermekle, bahsimizin mihverini oluşturan ihtilafta tarafların aynı noktada buluştuklarının söylenmesini mümkün kılacak tarzda birbirlerine yaklaştığını göstermesi bakımından son derece önemlidir.

Bu durum, “Sahabe’nin adaleti”nden ne anlaşılması gerektiği konusunda sadra şifa açıklamayı yapan –görebildiğim kadarıyla– tek müellif olan Abdülhayy el-Leknevî’nin yaklaşımının[62] önemini de ortaya koymaktadır. Şöyle der:

“Adalet” tabiri bazen, rivayette (…) taammüden yalan söylemekten kaçınmak ve uzak olmak anlamında kullanılır. Muhaddisler’in, “Sahabe’nin tamamı uduldür” şeklindeki sözle kasdettikleri mana da budur. es-Sehâvî, Fethu’l-Muğîs’te şöyle der: “İbnu’l-Enbârî şöyle demiştir: “Sahabe’nin adaletinden murat, onlar hakkında ismet sıfatının sabit ve onların günah işlemesinin müstehil olduğunu söylemek değildir. Bundan murat, onların rivayetlerini, adalet sebeplerini araştırma tekellüfüne girmeksizin ve tezkiyelerini istemeksizin kabul etmektir. Ancak adaleti yaralayıcı bir fiili işlemiş olmaları durumu söz konusu olursa, o başka. Böyle bir durum da sabit olmamıştır.”

“et-Tuhfetu’l-İsnâ Aşeriyye ve daha başka eserlerin müellifi allame ed-Dihlevî[63] bazı ifadelerinde şöyle demiştir: “Ehl-i Sünnet akaidinde takarrur eden, Sahabe’nin tamamının udul olduğu kabulüdür. Bu ifade çokça tekrar edilmiştir. Manası konusunda merhum babam hazretleri de araştırma yapmıştır. Yaptığı araştırma sonucunda vardığı sonuç şudur: Bu cümledeki “adalet”ten kasıt, bu kelimenin bilinen/yaygın anlamı değildir. Aksine kastedilen, başkası değil, sadece “hadis rivayetindeki” adalettir; bunun hakikati ise, rivayette taammüden yalan söylemekten sakınmak ve uzak durmaktır.

“Fitneye ve kamplaşmalara karışmış olanlar da dahil olmak üzere Sahabe’nin tamamının siretini araştırdık ve onların, –siyer sahasıyla ilgilenenlerin de malumu olduğu üzere– Hz. Peygamber (s.a.v) üzerine yalan uydurmanın günahların en şiddetlisi olduğuna inandıklarını, bundan son derece sakınıp korunduklarını gördük.

“Söylediğimizin doğruluğunun delili şudur: Bu inancın (Sahabe’nin adaleti meselesinin), ne Mütekaddimun’a ait Akaid kitaplarında ne de Kelam kitaplarında izi bulunur. Bu meseleyi Muhaddisler, Usul-i Hadis kitaplarında, ravi tabakalarının ta’dilinin beyanı sadedinde zikretmişlerdir. (Daha sonrakilere ait) Akaid kitapları, bu meseleyi Usul-i Hadis kitaplarından aktarmıştır. Bunu yapanlar, mesele hakkında derinlemesine araştırmada bulunmadan Hadis ve Kelam sahalarını birbirine karıştıranlardır.

“Şüphe yok ki Usulcü’nün maksadının taalluk ettiği “adalet”, “rivayette adalet”tir ve –başka değil– sadece nakilde taammüden yalan söylemekten sakınmayı ve uzak durmayı anlatır…”[64]

el-Leknevî’nin, Hüccetullâhi’l-Bâliğa sahibine tabi olarak “adalet”i münhasıran “rivayette adalet”e hasretmesi, eserin muhakkiki Abdülfettâh Ebû Gudde’nin şiddetli itirazına maruz kalmıştır.[65] Zira burada bu yaklaşımda “adalet”in, Din’in hayata yansımasından bağımsız bir olgu gibi değerlendirildiği dikkat çekmektedir. Oysa “adalet”in kaynağı –Usul kitaplarında da açıklandığı gibi– “büyük günahlardan kaçınma ve küçük günahlarda ısrar etmeme”den hasıl olan melekedir ki, Hadis rivayetindeki güvenilirlik bu meleke ile irtibatlıdır.

Şu halde burada “adalet”in ölçülerinin tayininde bir “orta yol” bulunmak durumundadır. Kanaatime göre bu “orta yol”u, İbn Hibbân’ın “Kişinin ekseri ahvalinin Allah Teala’ya taat olması” şeklindeki tarifinde bulmak mümkündür. O bu tarifgi şöyle açar:

“Çünkü biz adaleti, hiçbir surette ma’siyet işlememiş olan kimseye tahsis ettiğimiz zaman, bu durum bizi, dünyada adalet sahibi kimse bulunmadığı sonucuna götürür. Zira insanların ahvali, şeytan kaynaklı arızalardan hali değildir. Öyleyse “adalet sahibi”, zahir-i ahvali Allah Teala’ya taat olan kimsedir. Karşıtı ise ekseri ahvali Allah Teala’ya ma’siyet olan kimsedir.

“Bazen adalet sahibi kişi, komşuları ve memleketinin adalet sahibi insanları adaletli olduğuna şahitlik ettiği halde, Hadis rivayetinde gayr-i sadık olabilir. Çünkü Hadis rivayetinde sıdk, ancak Hadis konusunda mütehassıs olan kimseler tarafından bilinebilir. Bir kimsenin adalet sahibi olduğunu söyleyen herkes Hadis konusunda mütehassıs değildir ki onun ta’dili hem rivayette hem de Din’de geçerli hakiki bir ta’dil olabilsin!”[66]

Konuyu şöyle toparlamak mümkündür: Bilindiği kadarıyla sırf Hz. Peygamber (s.a.v)’i “görmüş” olması dolayısıyla “sahabî” sayılanlar iki ana gruba ayrılabilir:

1. Hem rü’yeti, hem de rivayeti olanlar. Bunlar arasında cerh edilen kimseye tesadüf edemedim. Bunların rivayetleri mevsul ise zaten problem yoktur. Mürsel rivayetleri ise “sahabî mürseli”dir.[67]

2. Rü’yeti bilindiği halde rivayeti bilinmeyenler. Bunlar arasında cerh edilen de, ta’dil edilen de vardır. Rivayetleri “tabiî mürseli”dir.[68]

4. Pratik yansımaların arz ettiği işkâlin çözümü

Konunun ikmali bakımından, yukarıda “Sahabî kimdir” ara başlığı altında ez-Zerkeşî’den naklen geçen ve Muhaddisler’le Usulcüler’in “sahabî” tariflerinin “esasa müteallik” olduğunu maddeler halinde veren ifadeler üzerinde de durmak gerekiyor. Aynı sarayla ele alacak olursak;

1. Adalet: Özellikle “rü’yet” cihetinden sahabî sayılanlar arasında cerh ya da ta’dil edilenler bulunduğu yukarıda örnekleriyle geçmişti.

2. Böyle kişilerin Hz. Peygamber (s.a.v)’den naklettiği rivayetin “sahabî mürseli” sayılıp sayılmaması: Rivayeti bilinenlerin rivayetinin “sahabî mürseli”, bilinmeyenlerin ise “tabiî mürseli sayılabileceği yukarıda söylenmişti.

İbn Hacer bu konuda şu tesbiti yapar:

“Adiyy b. el-Hıyâr, Mekke’nin fethinden bir süre önce vefat etmiştir. Oğlu Ubeydullah, Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke’ye girdiğinde orada bulunuyordu. Pek çok rivayette kadın ve erkek sahabîlerin, çocuklarını teberrük maksadıyla Hz. Peygamber (s.a.v)’e götürdükleri nakledilmiştir. Ubeydullah b. Adiyy de onlardandır.

“Ancak, onun, rü’yetin sübutunun gereği olarak sohbet çerçevesine girmesiyle elde ettiği yüksek mertebe, Hz. Peygamber (s.a.v)’den naklettiği rivayetlerin mürsel olmamasını da gerektirir mi?

“Bu, araştırılması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Hak olan, Ebû Hâtim er-Râzî ve daha başka imamların da kesin bir dille belirttiği gibi, bu durumdakilerin mürselinin, diğerlerinin mürseli gibi olduğunun söylenmesidir. “Sahabe’nin (Allah hepsinden razı olsun) mürselleri –farklı düşünen bir grup dışında– ittifakla makbuldür” diyenler, bu sözle, Hz. Peygamber (s.a.v)’den Hadis belleme ve işitme imkânına sahip olanları kastederler. Kendisi için bunun mümkün olmadığı kimseye gelince, onun hadisinin hükmü, Hz. Peygamber (s.a.v)’den bir şey işitmemiş olan Muhadramun’un rivayetinin hükmü gibidir.”[69]

3. Böyle kimselerin müçtehid olması veya kendilerinden menkul fetvalar bulunması: Rivayet cihetiyle Tabiun’dan sayılanların fetva ve içtihadlarının Sahabe fetva ve içtihadları gibi değerlendirilmeyeceği açıktır.

4. Böyle kimselerin diğer sahabîlere muhalefeti: Bir önceki maddeyle bağlantılı olarak bu durumdaki kimselerin muhalefetinin Sahabe icmaına tesir etmeyeceğini söylemek yanlış olmamalıdır.

Allah Teala en iyisini bilir.


[1] Zeyd b. Hârise (r.a) örneğinde olduğu gibi. Bkz. 33/el-Ahzâb, 37.

[2] Hz. Ebû Bekr (r.a) hakkında “ikinin ikincisi” ifadesini kullanan 9/et-Tevbe, 40 ayeti gibi.

[3] Örnek olarak “Peygamber kızları” (33/el-Ahzâb, 59), “Peygamber hanımları” (33/el-Ahzâb, 6, 53…), “Ehl-i Beyt” (33/el-Ahzâb, 33), “Muhacirun” (3/Âl-i İmrân, 195, 8/el-Enfâl, 72, 22/el-Hacc, 58-9…), “Ensâr” (8/el-Enfâl, 74, 9/et-Tevbe, 100-17…) zikredilebilir. Şüphesiz bunlar dışında da kendilerinden işaret yollu bahsedilen sahabîler mevcuttur.

[4] Bkz. 16/en-Nahl, 44, 64.

[5] Makâlât, 161-2.

[6] el-Irakî, Fethu’l-Muğîs, 343 vd.; el-Aynî, Umdetu’l-Karî, XVI, 169 vd.; İbn Hacer, el-İsâbe, I, 6; a.mlf. Fethu’l-Bârî, VII, 4 vd.; es-Sehâvî, Fethu’l-Muğîs, IV, 74; Ali el-Karî, Şerhu Şerhi Nuhbeti’l-Fiker, 575 vd.; el-Leknevî, Zaferu’l-Emânî, 528 vd.; Muhammed Ekrem es-Sindî, İm’ânu’n-Nazar, 204 vd…

Bu kaynakların birçoğunda kimlerin sahabî sayılacağı konusunda başka görüşler de zikredilmiştir. Şuyu bulmadığı, münferit kaldığı veya konunun aslına fazla tesiri olmadığı için bu görüşler üzerinde durmayacağım.

[7] el-Âmidî, İbnu’l-Hâcib vd.

[8] Sahabî mürsellerinin makbuliyetinde ittifak/icma olduğu söylenmişse de, bu konuda ihtilaf bulunduğu bilinmektedir. Çoğunluğu teşkil eden ulema, sahabî mürsellerinin makbuliyetine kaildir. Bkz. el-Alâî, Câmi’u’t-Tahsîl, 36.

[9] ez-Zerkeşî, el-Bahru’l-Muhît, IV, 303.

[10] Hz. Ömer (r.a) Müslüman olduğu zaman Efendimiz (s.a.v)’i Dâru’n-Nedve’ye götürmüş ve burada bulunanlar İslam’a girmişti.

[11] el-Hâkim en-Nîsâbûrî, Ma’rifetu Ulûmi’l-Hadîs, 22 vd.

[12] Ebû Mansûr Abdülkahir el-Bağdâdî, Usûlüddîn, 298 vd.

[13] Yazının başında da belirttiğim gibi bu nokta sadece “aklî” zorunluluk üzerine değil, daha öncelikli olarak Kur’an ve Sünnet nasslarına, yani “Dinî zorunluluk” üzerine ibtina eder. Meselenin bu yönü ilgili kaynaklarda enine-boyuna işlendiği için burada sadece aklî boyut üzerinde durulmaktadır.

[14] Abdullah b. Mes’ûd, Abdullah b. Abbâs ve Abdullah b. Ömer (r.anhum).

[15] ed-Debûsî, Takvîmu’l-Edille, 180.

[16] Burada geçen “sâlihîn” ifadesinin başında, ibareden bir şekilde düşmüş bir “selef” kelimesinin bulunması melhuzdur. Eğer böyleyse, ifade Tebe-i Tabiin’i anlatmak üzere “selef-i salihin” şeklinde okunmalıdır.

[17] Değişik lafızlarla aynı mana olmak üzere bkz. el-Buhârî, “Şehâdât”, 9, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebî”, 1; Müslim, “Fedâilu’s-Sahâbe”, 210-14, “Rikâk”, 7, “Eymân”, 10, 27; Ebû Dâvûd, “Süne”, 9; et-Tirmizî, “Fiten”, 45, “Şehâdât”, 4, “Menâkıb”, 56; İbn Mâce, “Ahkâm”, 27; Ahmed b. Hanbel, I, 378, 417…, II, 228, 410…, IV, 267, 76…

[18] ed-Debûsî, 182; krş. Hâfızuddîn en-Nesefî, Keşfu’l-Esrâr, II, 12 vd., bilhassa 17 vd.

[19] Fâtıma bt. Kays (r.anha)’nın, boşanmış kadının iddet süresi içinde nafaka ve sükna hakkına sahip olmayacağını bildiren rivayeti kast ediliyor.

[20] ed-Debûsî, a.y.

[21] ed-Debûsî, 180-1.

[22] ed-Debûsî, 256 vd.

[23] Kast edilen, “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz” rivayetidir. Aynı anlamı ifade eden değişik metinler mevcuttur. Bunların tümü bir arada değerlendirildiğinde –yaygın olarak iddia edildiği gibi– “uydurma” değil, “zayıf” olduğu anlaşılmaktadır.

[24] ed-Debûsî, 257.

[25] es-Serahsî, el-Usûl, I, 342.

[26] A.g.e., I, 343-4.

[27] el-Âmidî, el-İhkâm, II, 104; İbn Emîri’l-Hâc, et-Takrîr ve’t-Tahbîr, II, 348; eş-Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl, 129-30.

[28] ed-Debûsî, 182.

[29] en-Nesefî, II, 18.

[30] es-Serahsî, el-Usûl, I, 344.

[31] A.g.e., I, 352.

[32] Buradaki “Selef”ten kasıt, ed-Debûsî”nin ifadelerinden anlaşıldığına göre Tabiun’dur.

[33] İbn Abdilberr, et-Temhîd, IV, 94; el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Kifâye, 454.

[34] Bkz. el-Irâkî, Fethu’l-Muğîs, 344; el-Aynî, Umde, XVI, 169.

[35] el-Irâkî, 345.

[36] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-Ta’dîl, IX, 225.

[37] İbn Hacer, el-İsâbe, V, 29.

[38] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 338.

[39] ez-Zehebî, Mîzânu’l-İ’tidâl, III, 480.

[40] el-İstî’âb, III, 1365.

[41] İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, V, 76.

[42] el-Alâî, Câmi’u’t-Tahsîl, 200.

[43] İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 9.

[44] el-Alâî, 263.

[45] el-Alâî, 275.

[46] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, II, 206; X, 201…

[47] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, I, 346-7.

[48] İbn Hacer, a.g.e., I, 231.

[49] A.g.e., X, 59-60.

[50] A.g.e., V, 238.

[51] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 91.

[52] İbn Hibbân, Kitâbu’s-Sikât, III, 20.

[53] el-İsâbe, I, 178.

[54] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, I, 64.

[55]. Bkz. Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, V, 59.

[56] İbn Abdilberr, el-İstî’âb, IV, 1465; İbnu’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, IV, 329; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 349 vd.

el-İsâbe’nin Dâru’l-Cîl baskısında el-Muhtâr’ın tercemesinde geçen “Leyse lehû suhbe velâ rü’ye” (Hz. Peygamber (s.a.v)’le ne sohbet etmiş, ne de O’nu görmüştür) ifadesindeki “rü’ye” kelimesi “rivâye” olmalıdır. Gerek İbn Hacer’in bu belirttiğim yerde söyledikleri ve yukarıda Lisânu’l-Mîzân’dan yapılan iktibasta geçen ifadesi gerekse isimlerini zikrettiğim diğer eserler bu kelimenin “rivâye” olması gerektiğini göstermektedir.

Bu durumda el-Muhtâr’ın Hz. Peygamber (s.a.v) ile sohbetinin ve O’ndan rivayetinin bulunmadığını, ancak O’nu gördüğünü söylemek gerekmektedir.

[57] Müslim, “Fedâilu’s-Sahâbe”, 229.

[58] İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, VI, 6-7.

[59] ez-Zehebî, Mîzânu’l-İ’tidâl, IV, 86.

[60] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-Ta’dîl, VIII, 428.

[61] İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, VI, 12-3.

[62] el-Leknevî, Zaferu’l-Emânî, 539 vd.

[63] Şah Veliyullah ed-Dihlevî’nin oğlu.

[64] el-Leknevî, Zaferu’l-Emânî, 541-2.

[65] Bkz. Zaferu’l-Emânî, 582.

[66] İbn Hibbân, el-İhsân, I, 151-2.

[67] Sahabî mürsellerinin hükmü yukarıda kısaca geçmişti.

[68] Tabiî mürsellerinin kabul veya reddinde de, özellikle tabiî ravinin durumuna bağlı olarak ihtilaf vardır. Bkz. el-Alâî, Câmi’u’t-Tahsîl, 33 vd.

[69] İbn Hacer, en-Nüket alâ Kitâbi İbni’s-Salâh, 197.

E.S
"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)

KUR’AN,KUR’AN DEYİP KUR’AN’DAN HABERSİZ CAHİLLERE MEALCİ MU’TEZİLE FIRKASINA REDDİYE ;

بسم الله الرحمن الرحيم

Sonsuz hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır, Salat ve selam O’nun kulu ve Rasulü Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘e âline ashabına ve ona tabi olanların üzerine olsun.

Tarihten günümüze, dini akıllarına uydurmaya çalışan, akıllarının ermediğini inkar eden, taifeler hep olmuştur ve olacaktır da. Öldükten sonra dirilmeye aklı ermeyenler ahireti inkar etmiş, böylece kafirlerden olmuş, kimi de Allah’ın Kitabında bildirdiği ğayb haberlerinden yahut Allah’ın sıfatlarından bir kısımını iptal veya te’ville tahrif etmiştir -ki tahrif de inkarın başka bir türüdür- işte bu fırka mu’tezile fırkasıdır ve onların söylediği “Bize Kur’an yeter” sözü gerçekten de onlara haddini bildirmede fazlasıyla yeterli olması açısından doğrudur. Kur’an ve sahih sünnetle dinimizi anladığımız halde onlara yalnızca Kur’andan cevap vererek yanlışlarını yüzlerine vurmayı ve Kur’anın, onların bu sözünü yalanladığını ispatlamayı, İslamın müdafaası için, müslümanların saptırılmaması için bir vazife bildik. Çevrelerine topladıkları insanları ilimsizce, meal okuyoruz, dinimizi öğreniyoruz diyerek hadis inkarcılığına sevkeden, atalarınızdan devraldığınız dini bırakın deyip, başka ataların dinine tabi kılmaya çalışan, İslamı kendi anlayışlarına uymak zorunda kabul eden bu müfsidler, kendileri bilmese de onlara bu anlayışı miras bırakan ataları yunan felsefesiyle İslamı anlamayı metod kabul etmiş, tâbi olmanın meşakkatini terk edip tabi etmenin zevkine varmış fasıklar ve tuğyan sahibi zındıklardır.


Mu’tezile ayrılan demektir. Ehl-i sünnetin inanış ve anlayışlarından ayrılmaları sebebiyle bu ismi almışlardır. Merhum Dr. Ahmed Emin, "Fecru'l-îslâm" adlı kitabında şöyle der: "Elimizde, bunların "Mutezile" diye adlandırılmasının sebebi hakkında, başka bir varsayım daha var.


Bunu, Makrizî'nin "el-Hıtat" adlı eserini okurken farkettim. Makrizî'ye göre, o dönemde ve daha önceki dönemlerde yaygın olan Yahudi gurupları arasında "Feruşim" adında bir gurup vardı. Makrizi, bunun "Mutezile" anlamına geldiğini söyler. Bazılarına göre, "Feruşim" gurubunun kader konusunda bazı görüşleri vardı ve fiillerin, onları yapanlar tarafindan yaratıldığını iddia ediyorlardı öyleyse, iki fırka arasında olduğu rivayet edilen bu benzerlikten dolayı, "Mutezile"ye bu ismin, sonradan müslüman olmuş bazı Yahudiler tarafından takılmış olması, uzak bir ihtimal değildir."[1]


Gerçekten de, "Yahudi Mutezilesi" ile "islam Mutezilesi" arasındaki benzerlik büyüktür. Yahudi olan Mutezilîler, Tevrat'ı felsefecilerin mantığı doğrultusunda yorumlarlar.


Bizdeki Mutezilîler de, Kur'an'da yer alan tüm sıfatları, aynı şekilde felsefecilerin mantığı doğrultusunda yorumlamışlardır. Makrizî, "Mutezile" adını verdiği "Feruşim" gurubu hakkında şu açıklamayı da yapmıştır: "Tevratta yer alan tüm hususları, kendilerinden önceki filozofların izahlarına göre tefsir ederler."[2]

Kendileri itikadi ayrılıklarını ve mu’tezile ismini ısrarla gizleseler de hadis inkarcısı mu’tezile fırkasının, dalâletine sebep; iman ettikleri şu kaidedir:


“Akıl ile nakil teâruz ederse (çelişirse) akıl tercih edilir. “ İşte bu kaide kayıtsız şartsız itaati kabul etmez. Oysa Allah (Azze ve Celle) Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak "İşittik ve itaat ettik"demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.[3] ayetiyle mü’minin övgüye değer vasfını açıklamış ve onların kayıtsız şartsız teslimiyetini övmüştür.


Bu risaleye muhatab olan zevat ise, işittikleri birçok nassı aklımıza uymadı deyip inkar etmektedir. Zîrâ açıkça inkar ettikleri birçok ayet ve hadis vardır. Öncelikle onlar peygamberin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözlerinin din adına bir kaynak olmasını, Kur’anı tefsir etmesini asla kabul etmezler, çünkü peygamber onlar gibi düşünen bir felsefeci değildir.

Oysa Allah (Azze ve Celle) peygamberine bilmediği şeyleri öğrettiğini[4] haber vermektedir ve peygamber, Allah’ın öğrettikleriyle hükmetmiştir ve ona uyulması da bu yüzden gereklidir. Kendilerine vahy gelmediği için bilmeyen zavallılar, akılları ermeyince inkara kalkışarak akılsızlıklarını isbat etmişlerdir. Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler.[5] Onların İslamdan nasıl uzaklaştıklarını ve savundukları dini tanıyalım.

YUNAN FELSEFESİ VE DİĞER FELSEFELERLE İSLAM DÜŞÜNCESİNİ BOZMALARI :

Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasîler döneminde, Arap düşüncesine Hint ve Yunan felsefesi karışmaya başladı. Yunan Felsefesinin müslümanlara geçişi Fars aracılığıyla oldu. Çünkü Fars kültürü, islam'dan hemen önce Yunan felsefesinden oldukça etkilenmiş bulunuyordu. Yunan felsefesinin müslümanlara geçişinin bir yolu da Süryaniler idi. Çünkü Süryaniler de Yunan felsefesinin mirasçısı olmuşlar ve ona dini bir kisve ve ruhbanlık elbisesi giydirmişlerdi. Yunan felsefesinin geçiş yollarından biri de bizzat Yunan felsefesi olmuştu. Çünkü Arap asıllı olmayan bazı müslümanlar, Yunancayı iyi derecede biliyorlardı.


Mu'tezilîler, görüşlerini ortaya koyarken bu felsefeden etkilenmişler ve bir çok delil getirme metodunu bu felsefeden almışlardır. [6] Bu metodla da dini ahkamın ve ğayba taalluk eden haberlerin çoğunu inkar etmişlerdir.
Aklın tartmadığı şeyi reddetmesine ve reddedenin akıbetine bir örnek verelim : "Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Huzeyl kabilesinde birbiriyle kavga eden iki kadın arasında hüküm vermişti. O kadınlardan biri diğerine bir taş atmış ve attığı taş hamile olan diğer kadının karnına isabet etmişti de bu sebeple karnındaki bebeğini öldürmüştü.

Bunu Nebiye dava ettiler. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) kadının karnındaki ceninin diyeti köle veya cariye gürresidir" (kıymetli, genç köle veya cariye azad etmek) diye hüküm verdi.

Bunun üzerine tazminat ödemekle hüküm verilen kadının velisi (kafiyeli biri şekilde): Ya Rasulallah, henüz yemeyen, içmeyen, konuşmayan ve çığlık atmayan bir bebek için nasıl olurda tazminat ödemeye mahkum olurum? Bu gibisi heder olur dedi. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem): 'Bu adam kahinlerin kardeşlerindendir' buyurdu."[7] Rasulullahın kahinlere lanet okuduğunu bilen kimseye bundan daha ağır bir söz olmasa gerek. İşte aklının kabul etmediğini reddederek, peygamberin sözüne karşı çıkan kimseye Peygamberin cevabı buydu.

ALLAH’IN SIFATLARINI TE’VİL[8] VE TA’TİL[9] İLE YOK SAYMALARI :

Mutezilenin Allah’a imanı tamamen bir tevehhümden ibarettir. Onlar Kur’anda Allah’ın sıfatlarını anlatan birçok ayeti akıllarına uymadığı için, o ayetlere felsefeci zındıkların iman ettiği gibi iman etmişlerdir.


Allah’ı şöyle vasfederler: Allah bir ve tektir, O’nun benzeri yoktur, O her şeyi işitir ve görür, o ne cisimdir, ne görüntü, ne cüssedir, ne de suret, ne ettir ne de kan, ne şahıstır, ne cevherdir ne araz, O’nun ne rengi vardır, ne tadı, ne de kokusu, O’nun dokunulabilecek bir bedeni de yoktur, ne sıcaktır, ne de soğuk, ne yaştır, ne de kuru, ne uzundur, ne de geniş veya derin, ne topludur, ne de dağınık. Ne hareket eder, ne sakin kalır, ne de bölünür. Onun ne parçaları vardır, ne de bölümleri. Ne organları vardır, ne de azaları. Onun için yön söz konusu değildir. Ne sağı vardır, ne de solu. Ne önü vardır ne de arkası. Ne üstü vardır ne de altı, hiçbir mekan, onu kuşatamaz. Üzerinden zaman geçmez. Onun için, bir şeye dokunma veya uzlet (yalnızlık), ya da mekanlara hulul etmesi (girmesi) söz konusu değildir. Âllah-u Teala, yaratıkların, sonradan yaratılmışlığa delalet eden bir vasfıyla nitelendirilemez.

Ona son veya mesafede isnad edilemez. O, bir yöne gitmekle de nitelendirilemez. O, sınırlı değildir. Ne doğurmuştur, ne de doğurulmuştur. Miktarlar O’nu ölçemez. Perdeler O’nu örtemez. Duyular O’nu algılayamaz ve O, insanlarla kıyas edilemez. Hiçbir yönüyle yaratıklara benzemez. Vakitler O’nun için söz konusu değildir. Afetlerde O’nun için söz konusu değildir. O hatıra gelen veya hayal edilen hiç bir şeye de benzemez.


Her zaman ilk olagelmiştir. Sonradan var edilen her şeyi öncelemiş ve yaratıklardan önce var olmuştur. O’ her zaman Alîm, Kadîr ve diri olmuş ve böyle olmaya devam da edecektir. Gözler o’nu göremez. Gönüller o’nu anlayamaz. Hayaller, o’nu kuşatamaz. Kulaklar o’nu işitemez. Görülüyor ki mutezile bir hiçlik iddiasındadır, isbat etmekten uzak nefyetme gayretindedir.

Rablerini yüceltmek ve onu övmek için hiçbir kelime bulamamış ve onu varlıktan tenzih ederek rablarını kaybetmişlerdir. Sırf akılları yetmediği için ve vehmî bir ilah îcad ettikleri için Allah’ın Ahirette mü’minlere görüneceğini inkar etmiş, bu husustaki Kur’an ayetlerini de sahih hadisleri de reddetmişlerdir.

Allah’ın Musa (a.s) ile konuşmasını[10] muhal görüp kelam Allahın sıfatı değildir diyen, Mu’tezile fırkası Allah’ın kelam sıfatını inkar etmiş ve sırf bu yüzden Kur’an mahluktur iddiasıyla ümmeti yüzyıllarca birbirine düşürmüş, bunu devlet eliyle halka zorla kabul ettirmek istemiş, birçok alim bu iddiayı kabul etmediği için işkenceler altında zindanlarda can vermiştir.[11]


 Yukarıda da görüldüğü gibi bir yokluktan ibaret, yersiz, yönsüz, zamansız, sağı, solu, üstü, altı, önü, arkası olmayan, tadı, kokusu, rengi, sıcaklığı, soğukluğu, olmayan vs. gibi saçma ve delilsiz cümlelerle Allah’ı tenzih etmek, ne Kur’anda öğretilmiştir ne de sünnette.

Her şeyin zıddıyla birlikte reddedildiği yerde yokluktan başka ne vardır ? Bu Tevhid değildir, Mu’tezilenin Allah’ı vasfettiğini sandığı cümlelerden Allah’ı tenzih ederiz. Aklını ilah edinenin bu evhamı, materyalist inkarcıların sözlerinden farksızdır ve olmayan bir şeyi birlemek saçmalıktır.

Bu felsefe birçok filozofun sapıtmasına sebep olduğu gibi kelamcı mutezileyi de saptırmıştır. İşte bu ve benzeri inkarlarından dolayı birçok alim onları tenkid ve hatta tekfir etmişlerdir. İmam Ebu Hanife’nin talebesi İmam Ebu Yusuf onları zındıklardan saymış, İmam Malik ve İmam Şafiî bunlardan şahitlik kabul edilmez şeklinde fetva vermiş, İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî bunların arkasında namaz kılanın namazını iade etmesi gerekir diye fetva vermişler[12] ve daha nice imamlar onlar hakkında hak ettikleri sözleri söylemişlerdir. Onlar Allah’a imanı anlayamamışlardır.

PEYGAMBERE İMANIN NE DEMEK OLDUĞUNU BİLMEMELERİ :

Onlara göre peygamberler postacı gibidirler (hâşâ) kitabı bırakır giderler. Oysa nice peygamberler vardır ki, kendilerine kitap verilmemiş, yalnızca tebliğ ve irşad görevlerini tamamlamış, bir kitap bırakmadan ömürleri bitmiştir.

Eğer peygamberlerin sünneti, söz ve fiilleri din kabul edilmeseydi kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerin ölmesiyle dinin ortadan kalkması ve peygamberi görmeyenlerin de hiçbir şeyden sorumlu olmaması gerekirdi.

Kur anda Peygambere itaatın gerekliliği ile ilgili birçok ayet bulunmasına rağmen , bize Kur’an yeter diyen bu zavallılar hangi Kur’andan bahsediyor acaba! Allah (Azze ve Celle) Kitabında “Biz her peygamberi ancak Allahın izniyle itaat edilsin diye gönderdik buyurmuştur. … Kim peygambere itaat ederse Allah (Azze ve Celle) ’a itaat etmiş olur[13], buyurmuştur, Allah (Azze ve Celle) ve Rasulü bir işe hükmetti mi mü’min erkek ve mü’min kadınların işlerinde muhayyerlikleri yoktur, kim Allah (Azze ve Celle) ’a ve peygamberine karşı gelirse şüphesiz o apaçık bir sapıklığa düşmüştür.[14] buyurmuştur.


Her kim Allah'a ve Resûlüne itaat eder, Allah'a saygı duyar ve O'ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.[15] O nebi sizlere temiz olan şeyleri helal, pis olan şeyleri haram kılar buyurmuştur. Peygambere itaatın gerekliliği ve dolayısıyla hadis olmadan dinin anlaşılamayacağı ve yaşanamayacağı, yaşansa bile Allah’ın o dini kabul etmeyeceği ile ilgili ilâhi kelama kulak veriniz.

Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber'e çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.[16]
Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber'e itaat edin ki merhamet göresiniz. [17]
 
(Ey müminler!) Peygamber'i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.[18]

De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.[19]

Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.[20]

Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.[21]

[22]Allah'a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Resûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.

Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve Resûl'e gelin" denildiği vakit, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter" derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?[23]

Kim Allah'a ve Resûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.[24]

Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.[25]

Biz her peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.[26]
…işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.[27]
(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.[28]
Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e de itaat etseydik! derler.[29]


Bir de peygamberin verdiği hükme boyun eğmeyen ve hadislere hikaye diyenler için bakınız Allah (Azze ve Celle) Kur’anda ne buyuruyor. “Hayır Rabbına and olsun ki onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.”[30]

Bu fırka kendi felsefelerine uymayan tefsiri de peygamber sözünü de reddeder. Anlayışlarını isbat edebilecekleri sözleri ise insanları aldatmak için rivayet ederler. Onların bu halini Allah (Azze ve Celle) Kitabında şöyle vasfetmiştir.

Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber'e çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama, eğer (Allah ve Resûlünün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğip gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Resûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir! [31]

Oysa yapmaları gereken akıllarına uymasa dahi yaratıcının emrine boyun eğmeleridir, nitekim o emirler peygamberler aracılığı ile insanlara ulaşmakta ve peygambere itaat Allah (Azze ve Celle) ’a itaat olacağından kaçınılmaz olmaktadır.

De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.[32] Allah peygamberinin Kur’anı tefsir etme yetkisini bu ve benzeri birçok ayette açıkça zikretmişken, Kur’anı Aristo felsefesiyle tefsir edenler elbette bunu vahye uyduramazlar. Bu felsefeyi terk edemeyip peygamberin hadislerini terk edenlerin gerekçeleri ise son derece faraza ve hakikatlara aykırıdır. Onlar peygambere imanın nasıl olacağını anlayamamışlardır.

HABER-İ AHAD HÜCCET DEĞİLDİR TEVATÜR DERECESİNDE HADİS DE YOKTUR DEMELERİ :

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; öncekilerin sahih haberleri delil değilse, kendisini görmediğiniz ve kendisine vahy geldiğini iddia eden ve bir tek kişi olan peygambere nasıl inanıyorsunuz. O hem birtek kişidir ve bu haber 1400 sene öncesine dayanmaktadır, bozulmadan geldiğinden niçin şüphe etmiyorsunuz. Siz haber-i âhad dinde hüccet değildir diye durun, bize yeter dediğiniz Kur’anda Allah Nuh’u, Şuayb’ı, Salih’i İbrahim’i (aleyhimü’s selam) kavimlerine tek başına hüccet, sözüne güvenilmesi gereken elçi tayin ettiğini haber veriyor ve o bir tek kişi olan elçilere iman etmeyen kavimler helak edilmiş ve ebedî cehennemlik kafirlerden olmuşlardır.


Bundan da anlıyoruz ki önemli olan elçinin güvenilirliğidir ve güvenilirliğini araştırmadan hiçbir haberin inkar edilemeyeceğine bu ayetler delildir.


Onlar hadislerin tevatür derecesinde olması gerektiğini bunun da bir hadisi yüzlerce sahabenin rivayet etmesiyle ve onlardan rivayet edenlerin de bize ulaşana kadar her tabakada o sayıda olmasıyla mümkün olduğunu, aksi takdirde kabul edilemeyeceğini söylüyorlar.[33]

Bu sayı hususunda biraz daha insaflı olanlar da var. Tabi saydıkları sıhhat şartları rivayeti imkansız kılmak ve hadisleri kabul etmemek içindir. Kendileri bu iddialarına Kur’andan nakli delil getiremezken ve sözlerini yüzlerce kişi koro halinde birbirine nakletmemişken nasıl oluyor da insanların kendilerine inanmasını bekliyorlar.


Birisi koşarak gelip evin yanıyor deyince, bir kişinin haberine itimad edilmez, yüzlerce şahitle gel demiyorlar, niye çünkü yine menfaatleri söz konusu, dolayısıyla bir kişiden gelen (haberi ahad) söze kulak vermekte fayda görürler.

Ya onlarca sahabeden rivayet edilen, cerh ve ta’dil kitaplarında iyi veya kötü yanları tesbit edilmiş, yalancı mı, mübalağacı mı, ömrünün bir kısmında bunamış mı vehm ve vesvese sahibi mi, ve daha nice sıfatları tesbit edilmiş ve eğer bu kusurlardan biri varsa ondan gelen haberin sıhhati zayıf, uydurma vs. tesbit edilmiş ve güvenilir, akıl, hafıza, zabt ve adalet yönünden cidden övgüye değer insanların rivayet ettikleri sahih olan ve yine bu vasıfta alim insanların kaleme aldığı hadislere niçin itimad etmiyorsunuz. Çünkü bu defa yanan ev sizin değil. Eğer o hadislere itimad ederseniz peygamber sizi oturduğunuz din adamı postundan kaldıracak ve siz felsefenizle birlikte çöpe gideceksiniz.

HADİSLERİ ENDİREKT OLARAK İNKAR ETMELERİ :

Bazan sahabelere dil uzatarak, öncelikle en çok hadis rivayet eden sahabeden işe başalayıp onlara çamur atmaları mealci mu’tezilenin değişmez tavrıdır. Örneğin Ebu Hureyre (radıyallâhu anh) hicretin yedinci yılında Müslüman olmasına rağmen nasıl beşbin küsur hadis rivayet etmiştir demeleri ve bu sözle insanları beşbin küsür hadiste şüpheye düşürmenin yanı sıra en muteber sahih hadis kitaplarında bile rivayeti bulunan bu sahabe hakkında ve sahih hadis kitapları hakkında şaibe uyandırmaları gibi. Oysa işin aslı hiç de böyle değildir. Bâki ibn-i Mahled; Ebu Hureyre 5374 hadis rivayet etti demiştir, bu sayı rivayet edilen hadis sayısı değil, Ebu Hureyreden aynı hadisi farklı kimselerin işitip rivayet etmesiyle artan senet sayısıdır. Senetleri farklı olan aynı hadisler çıkarıldığında Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadis sayısı sadece 1236’dır. Kendisinden en az 9 talebesi hadis yazmış ve rivayet etmiştir. [34] Bu rakam ise garipsenecek bir rakam değildir, zîrâ Ebu Hureyre kendi işini şöyle haber vermektedir. İnsanlar benim fazla hadis rivayet ettiğimi söylüyor.


Muhacir olan sahabe ticaretle, ensar olan sahabe bağ ve bahçesiyle meşgul olurken, ben Rasulullah’ın dizinin dibinde karnımın doymasına razı olarak ilim tahsil ediyordum. Onun zamanında sahabeden ibn-i Ömer ve başkaları onun rivayet ettiği fakat ilk defa duydukları hadisleri garip bulmuş ve bu sözün isbatını aramış ve yine başka şahit sahabeler onun rivayetini doğrulamıştır. Bu hususta Ebu Hureyrenin doğruluğunu ve ilmini anlatacak örnek, ilgili kitaplarda çoktur. Mu’tezilede hadis rivayet edenlere sataşma, işlerinin çirkefliğidir, zîrâ dobralıktan uzak bu siyaset onların felsefeyle kirlenmiş kalplerinin dışarı açılan penceresidir.

BİZ HADİSİ KURANA ARZEDERİZ UYUYORSA ALIRIZ UYMUYORSA ATARIZ DEMELERİ :

“Benden bir hadis işittiğinizde onu Kur’ana arzedin uyuyorsa alın uymuyorsa atın” gibi hadisler uyduran ve uydurulmasını fırsat bilen mu’tezile, hadislerin Kur’ana uyması gerektiğini veya o konuda Kur’anda ayet bulunup hadisin onu açıklayıcı olması gerektiğini ısrarla savunur. Bunu yaparken de maksatları Kuranı tefsir eden hadislere boyun eğmek değil, Kur’anda bulunmadığı iddiasıyla birçok hadisi saf dışı edebilmektir. Zira onlar Kur’anı tefsir eden nice hadislere sırt çevirmiş ve kabul etmemişlerdir. Bu davranış da onların inkarcı siyasetinin bir parçasıdır.

KUR’ANIN MUHKEMİNİ VE MÜTEŞABİHİNİ TE’VİL ETMELERİ :

Hiçbir ücret istemeyen bu tebliğ ve irşad Kur’anı iyi anlamadığınızı size hatırlatır. Düşünmeksizin tekebbürle mukabele edenlere bizim gücümüz yetmez. Islahı ğayr-ı kâbil mu’tezile taraftarlarına son birkaç söz :
Peygamberin hadislerine kulak asmadığınız için, Kur’an ayetlerine ya delaleti zanni, ya subutu zanni dediğiniz ve aklınıza uymayan ayetleri te’vil ettiğiniz için birçok hususta inkarcı ve kalplerinde eğrilik olan te’vilciler sizlersiniz. Bize Kur’an yeter diyorsunuz okuyun o halde Allah sizi anlatıyor.

Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.[35]

Kur’an biz anlayalım diye indirildi deyip ancak Allahın bileceği, sizin onunla imtihan olunmanızdan başka size vazife olmayan, müteşabihi de felsefenize arzettiniz ve zihin jimnastiğinizde onlarla da oynadınız ve müteşabih ayetleri fasid şekillerde te’vil ederek kalplerinizde eğrilik olduğunu bize Kitabımızdan isbat etmiş oldunuz.

Siz ne Kur’anı tercihinizde samimisiniz ne de da’vet ve tebliğinizde. Zîrâ atalarınızdan devraldığınız saçmalık dolu usullerin sizi dalalette bırakmasına kör taassubunuzla devam etmektesiniz. Eğer maksadınız Kur’ana uymak olsa yukarıda zikrettiğimiz peygambere tabi olmak ve onun emirlerine uymakla ilgili ayetler sizi sahih hadisleri araştırmaya sevk etmesi gerekir.

Çünkü Allah’ın korumayı va’d ettiği ayetlerinin hükmü kıyamete kadar bakidir ve o hükümler içerisinde peygambere tabi olma emri defalarca zikredilmiştir. 23 yıl boyunca süren ta’lim, tebliğ ve da’vet işinden sadece 20-30 sahih hadis olduğunu söyleyen siz zavallıların aklen nakıs olduğu aşikardır. Bu gün uygulamakta olduğunuz bir çok meselenizi Kur’anda bulamaz ve halledemezken ya yok demekte çareyi buluyor yahut olmayacak yerden-hadisleri kabul etmezken-örften, tarihten nakiller yapıyorsunuz.

Örneğin zekat için nisab miktarı nedir, koyundan deveden, ticaret malından ne kadar zekat verilmelidir. Kuranın neresinde buluyorsunuz bunları. Yoksa zekat sadaka demektir herkes istediği kadar verir mi diyeceksiniz. Ya da beş vakit namazın rekatlarını Kuranın neresinde buluyorsunuz. Yoksa bu kez de salât dua demektir, her zaman her şekilde kalp ve dil dua eder , yerlerde sürünmeye gerek yok mu diyeceksiniz.

Siz de biliyorsunuz ki Kuranı anlamada peygambere müracaat etmediğinizde , birçok hususta aklınızı veya hevanızı tefsir edici kabul edersiniz. Peygamberin tefsirini kabul etmeyen siz zavallıların tefsirini kim ne diye kabul etsin ki ?

Kendilerini akıllarının saptırdığı bu nasipsiz fırkanın kaderi inkar etmeleri, keramet ve şefaat simsarı zındık sofilerin bu hususlarda haddi aşmalarına karşın, mu’tezilenin de hak olan kerameti ve şefaati inkar etmeleri, yukarıda izahı geçtiği üzere dini anlamalarındaki yöntem farkından, aklın cüratkarlığından ve kalplerinde eğrilik olmasındandır.

ŞEFAATLE İLGİLİ AYETLERİ DE ÇARPITIR VE ŞEFAATİ İNKAR EDERLER :

Dünyada iken kulun işlemiş olduğu amellerin dışında herhangi bir şeyin ahirette ona fayda vermesini imkansız kabul eden bu fırka, bunu Allah’ın adaletine aykırı bulurlar ve şefaat yoktur derler. Oysa akıllarıyla övünen bu zavallılar, Allah adaletiyle hükmeder ve şefaate layık olan kimseye şefaat edilmesine müsaade eder şefaat edecek kimseyi de zaten Allah belirler37, anlayışına bir türlü ulaşamamıştır. Şefaatle ilgili Kur’an ayetlerinden; müşrik putperestlerin putlarını şefaatçi kabul etmesini nefyeden ayetleri38 şefaatin yokluğuna delil gösterip, ancak Allahın izin verdiği kimselerin şefaat edeceğini bildiren ayetleri39 görmezden gelmeleri, dini bir bütün olarak anlamaya güçleri yetmediğinden (mutlak olanı, mukayyed olanla tefsir etmeyi de bilmemelerinden) ve kendilerine öğretileni taklitten vaz geçmemelerindendir.

KADERİ İNKAR ETMELERİ :

Allah kullar için bir kader takdir etmemiştir diyen mu’tezile kul kendi fiillerinin yaratıcısıdır, demektedir. Bir sınav salonundaki şartları, süreyi, soruları vs. belirlemek sınav sahibinin hakkı olduğu kadar basit anlaşılabilecek bir meselede; Allah’ın irade-i külliyesinin insanlar üzerindeki tesirini ve imtihanın seyrinin o iradeye uyması gerektiğini kabul etmeyenler, kul eğer yaptığından mes’ul ise fiillerinin yaratıcısıdır demektedirler. Yere göğe sığdıramadıkları akıllarının neresine sığar bu saçmalık bilmiyoruz fakat, doğrusu şu ki kul irade-i cüz’iyyesi ile niyet ettiği hayır veya şer ne ise güç yetirebiliyor ise ve Allah o işi yapmasını mümkün kılarsa kul yapacağını yapar. Yapılan iş kula aittir, o işin yapılmasına Allah müsaade etmiş ve o fiili yaratmıştır. Allah iyiliğinde kötülüğünde yaratıcısıdır, fakat iyilikten razı, kötülükten razı değildir. Kulun seçme hakkının olması ve gücünün yetmediğinden sorulmaması imtihanın adaletli ve merhametli olduğunu göstermeye yeter.

AKLIYLA YOLDAN ÇIKMIŞLARA BU KADARI YETER :

Dininde samimi olan kimse inadından vazgeçer, kınayanın kınamasından korkmaz, kendisini hesaba çeker ve der ki : Allah Kur’anındaki ayetleri insanlar te’vil etsinler diye mi vahyetti ? Peygamber sadece Kur’anı insanlara taşıyan bir postacı konumunda mıydı ? Allah’a ve peygambere itaat edin buyurulan onlarca ayet, peygamberin vefatıyla iptal mi oldu ?

Oysa Kur’anda nesh olmadığını iddia eden de siz değil misiniz ?! Yoksa peygamber yeniden gelecek de o zaman mı bu ayetler yürürlüğe girecek ?! Bunlar bid’atçı ve sapkınların anlayışı ve merdud olan imanıdır. Aklıyla yoldan çıkmışlara bu kadarı yeter de artar bile. Size Kur’andan başka delil getirmedik, ta ki hadis olmadan din olmayacağını anlamış olasınız. Hak ehli bir delili ancak başka deliller ile tefsir eder, bu işte akıl yalnızca terazidir ve kefelere akıl konulmaz, deliller konulur. Zîrâ delilin karşısındaki kefeye konulacak hiçbir akıl ilahi kelamın mana ve keyfiyetini inkar için ölçü olamaz. Allah Azze ve Celle bizlere, Kendisini vasfettiği gibi birleyen , kulu ve rasulü Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘in imanını ve o imanla ölmeyi, nasib etsin. Rasulün ismet ve şerefini tercih etmeyi öğrenen ve öğreten mü’minlerden eylesin. Gazaba uğrayan ve sapıtanlardan, aklıyla böbürlenen zındıklardan, etmesin. Amin.

(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi sırat-ı müstekıyme ilet. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil![36] (Amin)

VE SELAMÜN ALEL MÜRSELİN VEL HAMDÜ LİLLAHİ RABBİL ALEMİN


[1] Ahmed Emin, Fecrü'l-îslam'dan özetlenerek alınmıştır. Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.136
[2] Makrizî,el-Hıtat Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.136
[3] Nur Suresi (Ayet 51)
[4] Nisa Suresi (Ayet 113)
[5] Bakara Suresi (Ayet 13)
[6] Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.141
[7] Buharı (5758-ter:5779) Müslim (1681/34-35) Begavi (2543-2544)
[8] Cümleyi lafzın delalet ettiği mananın dışında, başka bir manada anlamak ve öylece iman etmek.
[9] Gerçek manayı geçersiz kılıp, iptal etmek.
[10] Bakara Suresi (Ayet 253)
[11] Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.138
Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir. ŞÛRÂ Suresi (Ayet 51)
[12] Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.147
[13] Nisa Suresi (Ayet 80)
[14] Ahzab Suresi (Ayet 36)
[15] Nur Suresi (Ayet 52)
[16] NU Suresi (Ayet 48)
[17] NUR Suresi (Ayet 56)
[18] NUR Suresi (Ayet 63)
[19] AL-İ İMRAN Suresi (Ayet 32)
[20] AL-İ İMRAN Suresi (Ayet 132)
[21] BAKARA Suresi (Ayet 151)
[22] MAİDE Suresi (Ayet 92)
[23] MAİDE Suresi (Ayet 104)
[24] NİSA Suresi (Ayet 69)
[25] NİSA Suresi (Ayet 11).
[26] NİSA Suresi (Ayet 64)
[27] A’RAF Suresi (Ayet 157)
[28] NAHL Suresi (Ayet 125)
[29] AHZAB Suresi (Ayet 66)
[30] Nisa Suresi (Ayet 65)
[31] Nur Suresi (Ayet 48-50)
[32] Nur Suresi (Ayet 54)
[33] M.Şeltut Akaid ve Şeriat 1/70
[34] Hadis metodolojisi ve edebiyatı Prof.Dr. Mustafa el-A’zami ter. 44
[35] Âl-i İmran Suresi (Ayet7)
[36] Fatiha Suresi (Ayet 5,6,7)
[37] Enbiya Suresi (Ayet 28)
[38] Yunus Suresi (Ayet 18)
[39] Allah’ın kendisine izin verdiği kimselerin şefaat edeceğini isbat eden şu ayetlere bakınız. Bakara Suresi (Ayet 255),Yunus Suresi (Ayet 3), Meryem Suresi (Ayet 87),
TaHa Suresi (Ayet 109) Enbiya Suresi (Ayet 28) Sebe Suresi (Ayet 23), Zuhruf Suresi
(Ayet 86) Necm Suresi (Ayet 26)

Alıntı;

*

Çevrimdışı ozan_er

  • ozaner
  • **
  • 223
  • adalet ve özgürlük dinimdir

DİNİN   KAYNAĞI NEDİR

Dini  Allah ın  egemenliğinden alıp atalarını delerini  mezheplerini meşreplerini  ortak edenler.Kendilerince çeşitli ortaklar bulanlar.Allahın kitabını okumazlar .Okudukların dada  parçacı ,anlam bütünlüğü içermeyen etimolojik uygunluk aramayan anlatım tenkitlerine değer vermeyen cımbızlama tekniği uygularlar.Allahın kitabına  bilmem ne ansiklopedisi muamelesi  yapan cahiller .Kuranı duyduklarında  Merkep gibi kaçacak yer ararlar. Bu kitaptan hesaba çekileceklerini 44/43 bilmezler.Sahte kitap ve sahta ilahlar ararlar.Sorun yok Allah Rasulunu de atalar dinini bozmakla itham ediyorlardı.

 DİNİN KAYNAĞINI BELİRLEMEK
 Kuran’ın, dinin tek kaynağı olduğunu gösterildikten sonra din adına yöneltilen soruların cevapları, delilleri Kuran’dan aranacaktır. Örneğin biri bize, haremlik-selamlık şeklinde kadınların erkeklerle ayrışması dinde var mı diye sorarsa; Kuran’ı okuyup inceleyeceğiz ve böyle bir yasağı bulamadığımızdan dolayı dinde böyle bir yasağın olmadığını söyleyeceğiz. Oysa gelenekle dini karıştıranlar, dini; Kuran’dan değil, ilmihal kitaplarından, şeyhlerinden ve uydurmalarla dolu hadis kitaplarından öğrenmektedirler. Kuran’ın dışındaki bu kaynaklara göre ise haremlik-selamlık uygulaması dinin bir şartıdır, farzdır. (Sırf Kuran’dan dini anlamanın örnekleri için bakınız: 35, 37, 38. bölümler) Tüm bunları incelediğimizde tüm sorunların çözümü olan şu temel soru karşımıza çıkıyor: “Kuran, gerçek dinin kaynağı olarak yeterli mi?”

Öncelikle dikkat etmemiz gerekli husus, Kuran’ın, dinin tek kaynağı olduğunu ve din adına her şeyi açıkladığının, Kuran’da ısrarla belirtilmiş olduğudur. Oysa karşıt görüşte olanlara göre, Kuran’ın yanında hadisler, mezhep yorumları, içtihatlar, icmalar ve kıyaslar olmazsa din eksik olur. Bunlardan Kuran ve hadis kitapları temel kaynak olarak alınır. Biz, bu kitapta; “hadis” diye adlandırılan sözlerin, Kuran’ın yanında dinin ikinci bir kaynağı olamayacakları gibi güvenilir de olmadıklarını ispatlamaya ağırlık vereceğiz. Çünkü hadislerin bile Kuran’ın yanında Kuran’a ilaveler veya eksiltmeler yapan ikinci bir kaynak olamayacağını gösterirsek, diğerleri, doğal olarak devre dışı kalacaktır. Kuran, gelenekselci İslamcılara göre yetersizdir. Aslında Kuran’ın yeterliliğini ispat etmeye sadece kitabın bu bölümünde Kuran’dan alıntı yaptığımız ayetler bile yeterlidir. Kuran’ın yeterli olduğunu, her şeyi açıkladığını ve gerekli teferruatları verdiğini, en başta Kuran’ın kendisi söylemektedir. Kuran dışında diğer kaynaklara ihtiyaç olduğunu söyleyerek Kuran’ı yetersiz ilan etmek, en başta Kuran’ın bu ayetleriyle çelişmektir. Fakat biz, “Sırf bu ayetler bile delil olarak yeterlidir” deyip geçmeden; Kuran’ın din konusundaki otoritesine ortak edilen hadislerin önemli bir bölümünün nasıl çelişkili, mantıksız ve Peygamber’e iftira olduklarını da örnekleyerek, Kuran dışındaki dini arayışların hatasını her yönden göstereceğiz.

 KURAN’I YETERSİZ GÖRENLER
 Hiç şüphesiz biz Kuran’dan ne kadar çok delil getirirsek getirelim yine de Kuran’ı yeterli görmeyerek; falanca mezhepten, filanca tarikattan olduklarını söyleyerek görüşlerimize karşı çıkanlar olacaktır. Hadisçiler hadis kitapları bilinmeden, fıkıhçılar fıkıh kitapları olmadan, tefsirciler bol hadisli tefsirler okunmadan İslam anlaşılamaz, halk dini yaşayamaz demeye devam edeceklerdir. Bu tarz yaklaşımlar sergileyenlere şu sorular sorulmalıdır: Din tüm insanların anlaması için mi yoksa sadece üç dört kişinin anlaması için mi indirildi? Peygamberimizin mezhebi var mıydı? Dört halifenin mezhebi neydi? Kuran’da Hanefilik, Şafilik, Alevilik, Şiilik, Vahhabilik şeklinde mezhepler mi var, yoksa tek bir dinden mi bahsediliyor? Kuran dinin rehberi diye kendinden mi bahsediyor, yoksa Buhari’den, Müslim’den, Oniki İmam’ın eserlerinden, ilmihallerden, Muvatta’dan mı bahsediyor? Kuran ayetlerini inceleyip, bu soruların cevabını bulalım ve Kuran’ın dinin tek kaynağı olarak yeterli olup olmadığını yine Kuran’dan hareketle tespit edelim:
 
Biz bu kitabı sana, her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik.16-Nahl Suresi 89

 Görüldüğü gibi ayette Kuran’ın her şeyi açıkladığı, bizi doğruya ilettiği söylenmektedir. Kuran her şeyi açıklıyorsa; Buhari ve Müslim diye kaynaklara, ilmihal kitaplarına ne gerek var? Allah her şeyi Kuran’da açıkladığını söylerken; niye hâla Hanbeli, Şafi, Hanefi, Caferi, Maliki diye mezheplerden medet umuyoruz? Neden Allah Kuran’da bize Müslüman (İslam olan) diye isim takmışken; Sunni, Şii, Hanefi, Şafi diye isimleri kullanıp, Allah’ın bize verdiği ismi yetersiz görüyoruz?

 HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR
 Hüküm yalnız Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.12- Yusuf Suresi 40
 26- Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.
27- Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kudret yoktur.18-Kehf Suresi 26,27

 Hüküm Allah’tan başkasına bırakılırsa, dosdoğru dinden sapılmış olunur. Mezhep içtihatlarıyla veya hadislere dayandırılarak verilen hükümler Allah’ın hükmü değildir. Mezhepleri dine eşitlemek, Allah’ın hüküm koyucu yetkisini başkasına vermek demektir. Oysa Kuran ayetlerinden açık bir şekilde görüldüğü gibi Allah’ın hüküm konusunda hiçbir ortağı yoktur. Kişilerin şahsi hükümleri din olamaz. Kehf suresi 27. ayetten, Allah’ın hükmüne uymanın ancak Allah’ın vahyine uymakla yerine getirilebileceğini anlarız. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur, ama mezhepler nasih mensuhla (25. bölümde bu konu işlenecek), uydurma hadislerle, mezhep görüşleriyle Allah’ın hükümlerini değiştirmeye yeltenmişlerdir. (Bunu, bu niyetle yapmamış olsalar da sonuç budur.) Allah’ın hükümleri Allah’ın vahyi olan Kuran’dadır. Zaten Allah’ın sözü olduğu iddia edilebilecek başka bir kaynak yoktur ki bu kaynağın Allah’ın hükmünü kapsadığı iddia edilebilsin. Hükmün yalnız Allah’ın olması (12 Yusuf Suresi 40) ve Allah’ın hükmüne kimsenin ortak kılınmaması (18 Kehf Suresi 26) için Allah’ın hükümlerinin hepsini içeren Kuran’ı, dinin tek kaynağı yapmak zorundayız. Eğer Allah’ın hükmünü içermeyen ve O’nun tarafından gönderilmemiş olan kitapları, dini hüküm kaynağı yapıyorsak (ister mezhep ilmihali, ister hadis kitabı olsun); Allah’ın kitabı Kuran’la çeliştiğimizi bilmeliyiz. Bu kitapların Buhari, Müslim, Ebu Davud gibi adlarla anılmaları ve mezheplerin Hanefi, Şafi, Caferi gibi adları; bu kitap ve mezheplerdeki hükümlerin sahiplerinin Allah değil, bu şahıslar olduklarını daha baştan adlarıyla ortaya koymaktadır.

 Allah’a çağıran, yararlı işler yapan ve ben Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel söz söyleyen kim vardır?41-Fussilet Suresi 33
 Rabbinin sözü hem doğruluk, hem adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur.6-Enam Suresi 115

 Allah’ın dini, Kuran’ın indirilmesinin bitişiyle Peygamberimiz hayattayken tamamlanmıştır. Kuran yazdırılmış, ezberlenmiş ve başı sonu belli bir kaynak olarak rehberimiz olmuştur. Peygamber döneminde yazılması yasak olan hadisleri, sonradan toplayan kitaplar; Peygamber’in vefatından yüz-ikiyüz yıl sonra ortaya çıkmaya başlamıştır. Kuran ayetlerine göre Allah’ın sözleri değiştirilemez bir şekilde tamamken, her nedense insanlar bununla yetinmeyip yeni sözler aramışlardır. Bu zihniyete göre İmam Şafi’nin içtihatları, On iki İmam’ın fetvaları veya Hanefi imamların izahları ile din tamamlanabilir. Bu anlayıştaki kişilere göre din, daha evvel tamam değildir ki bu şahısların yorum, içtihat ve izahları insanlara gereklidir. Ayrıca geleneksel İslam’ın savunucuları, bununla da yetinmeyip; nasih-mensuh anlayışına dayalı izahları sonucunda, hadislerle bazı Kuran’ın ayetlerinin hükümlerini iptal edip, yerine kendi izahlarını ve hadisleri koymuşlardır (Bakınız: 25. ve 26. bölümler). Böylece Allah’ın sözlerini değiştirebilecek hiç kimse olmadığıyla ilgili olan Kuran ayetleriyle çelişmişlerdir.

 KURAN HER DETAYI İÇERİR
 Allah size kitabı detaylandırılmış bir halde indirmişken Allah’ın dışında bir hakem mi arayayım?6-Enam Suresi 114
 Kuran, bazılarının zannettiği gibi ana konulara değinerek, yan konular için bizi başka kitaplara, şeyhlere, ilmihallere, ya da ünlü hadis kitaplarına havale etmiyor. Kendisinin detaylandırılmış olduğunu söylüyor. Eğer bir yasağı, detayı, ibadeti Kuran’da bulamazsak, bu; o yasağın, detayın, ibadetin dinimizin bir parçası olmadığı anlamına gelir. Örneğin ipek giymek veya midye, karides yemek ile ilgili Kuran’da bir ifade olmaması; ipeğin giyilebileceğini, midye ve karidesin yenilebileceğini gösterir. Kuran’da bir fiilin yapılmamasına dair izah aramak gerekir, yapılması gerektiğine dair izaha gerek yoktur. Örneğin ipeğin giyilmesinin yasak olduğuna dair izahın bulunamaması yeterlidir. Ayrıca ipek giyilebilir manasında bir ayete gerek yoktur. Bu basit mantığı şu ayette de gözlemleyebiliriz.

 Ey iman sahipleri, size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kuran indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. Allah onları affetti. Allah Bağışlayandır, Merhametlidir.5-Maide Suresi 101
 
Allah kullarına güçlük çıkarmak istemediği için birçok konuda açıklama yapmamıştır. Eğer açıklama yapsaydı, o konularda da üzerimizde sorumluluk olacaktı. Allah birçok ayette dinin kolay olduğunu, insanlara güçlük çıkarmak istemediğini söylemektedir. Oysa hadis uydurucuları ve mezhepçiler; sanki unutulmuş gibi Allah’ın açıklama getirmediği konuları kendilerine göre açıklayarak ve bu açıklamaları da Peygamberimiz üzerinden kutsallaştırmaya çalışarak, din adına zorluklar üretmişlerdir. Dinin yasakladığı her şey kötüdür, ama din her zararlı fiili yasaklamak zorunda değildir, belirli alanlardaki seçimler insanın özgür iradesine bırakılmıştır. Dinin açıkladığı hususları yerine getirmek bir sorumluluktur. Bu yüzden, dinde açıklanmayan hususların, Allah’ın bize verdiği özgürlük alanları olduğunu anlamalı ve acilen dine yapılan ilaveleri Kuran’ın fırçasıyla temizlemeliyiz. (Geniş bilgi için 39. bölümü okuyunuz.)
 
ALLAH UNUTMAZ
 Rabbin asla unutkan değildir.19-Meryem Suresi 64
 Rabbimiz Allah, her şeyi bilir ve bu, bizim din adına tüm ihtiyaçlarımızı bildiği anlamına gelmektedir. Allah’ın açıklamadığı konular; haşa unutkanlığından değil, bizi o konularda özgür bırakmak istemesinden kaynaklanır. Allah’ın açıklamadığı konuları açıklayarak dine yeni ilaveler, yeni detaylar getirenler yukarıdaki ayeti görmezlikten gelip, Allah’ın indirdiğinin kendilerince eksiğini mi kapıyorlar? Örneğin Allah kadına “Şuradan şuraya kadar örtüneceksin” şeklinde bir üniforma ve peçe gibi kıyafetler tarif etmemişken, bu üniformayı Allah adına tarif etmiş olanlar ne yapmak istediler? Niye Allah’ın kitabı Kuran’ın dışında kendi görüşlerini dine soktular? Bu soruların niyesi belki tartışılır ama Kuran’da olmayan izahların dinde de olmadığı; bu örnekte görüldüğü gibi kadına bir üniforma biçmenin Allah’a, Kuran’a, dine ilaveler yapmak olduğu tartışılamaz.

Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?29-Ankebut Suresi 51
 Ne yapıp edip, gerektiğinde ayetleri çekiştirip, içinde binlerce uydurma olan hadisleri ve dine ilave bir sürü yorumu/içtihadı uyduran mezhep imamlarının görüşlerini din diye yutturmak isteyenlere, Kuran yetmiyor. Çünkü Kuran, kadını gelenekçilerin istediği gibi kapatmıyor, haremlik-selamlık yapmıyor, sanata ve heykele yasak getirmiyor, sarığın, sakalın ve cübbenin veya diğer Arap geleneklerinin dini bir yönü olduğunu söylemiyor. Bu yüzden, geleneksel inançlarını dinsel temellendirmeyle savunmak isteyen birçok kişi, Kuran’ın anlattığı gibi Müslüman olmaktansa Hanefi, Şafi, ya da Şii olmayı tercih ediyor. Çünkü Kuran’da olmayan bu yasaklara, bu gelenek dinselleştirmeciliğine; bu mezhepler geçit veriyor. Kişiler Kuran’ı açıp dini öğreneceklerine; Kuran dışı pek çok kaynak ve söylemin etkisiyle kafalarında bir din oluşturup sonra bu dini Kuran’da arıyorlar; bu dini Kuran’da bulamayınca ise “Bak, Kuran eksikmiş” diyorlar!

 EKSİKSİZ KİTAP
 

Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.6-Enam Suresi 38
 Allah, Kitap’ta eksik olmadığını söylerken; Kuran’ı daha çok ölülerin arkasından okunan bir kitap gibi kullanıp, Kuran’ın manasından çok musikisine önem verenler, ne yazık ki bu ayetlerin manasını anlayamıyorlar. Kuran yerine ilmihal kitabını, mana yerine musikiyi, canlılar yerine ölüleri, Kuran’da anlatıldığı şekliyle İslam yerine mezheplerin İslamı’nı ön plana alanlar; Kuran’ı, manayı ve canlıları ön plana almadıkça, apaçık olan bu ayetlerin manalarını da anlamaları pek mümkün gözükmemektedir.
 154-  Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?
155-  Hiç mi öğüt almıyorsunuz?
156-  Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var?
157-  Şayet doğru söylüyorsanız kitabınızı getirin.37-Saffat Suresi 154-157
 36- Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
37-  Yoksa okuyup, ders almakta olduğunuz bir kitabınız mı var?
38- İçinde keyfinize uyanın sizin olduğu.68-Kalem Suresi 36,37
 Sen de aralarında, Allah’ ın indirdiğiyle hükmet.5-Maide Suresi 49
 Ayetlerden, dini hükümlerin Allah tarafından indirilmiş olan Kitab’a dayanması gerektiğini görüyoruz. Allah’ın indirdiği Kitab’a dayanmayan hükümler, dinen temelsizdir. Eğer Peygamber’in olduğu iddia edilen bir söz veya davranış, Kuran’a ilave yapılan bir hükme delil gösteriliyorsa; o hadis ya Peygamber’e iftiradır, ya da Peygamber’in şahsi tercihi veya tarihin belli bir dönemiyle sınırlı-tarihsel-olan, dinen hüküm ifade etmeyen bir mesele dinselleştirilmiştir. Maide Suresi 49. ayetten anlaşıldığı üzere Peygamber sadece Kuran’la hüküm vermiştir ve sonuç olarak Kuran’da tüm dini hükümler bulunmaktadır. Bir tek Kuran’ı dinin kaynağı olarak esas alırsak başka bir kaynağa, otoriteye ihtiyaç duymadan dinimizi doğru bir şekilde öğrenebiliriz. (Allah’la beraber Peygamberlerine itaat konusunu 27. bölümde ele alacağız.)
 O yalnızca bir öğüt ve Mübin (apaçık) bir Kuran’dır.36-Yasin Suresi 69
 Ayetten de görüldüğü gibi Kuran’ın sıfatlarından biri olan Mübin, “beyan” kökünden olup; “apaçık, açık açık gösteren” manalarına gelmektedir. Aynı ifadeye 27-Neml 1, 28-Kasas 2, 26-Şuara 2 gibi ayetlerde de rastlarız. Kuran’ın apaçık olduğunu ifade eden bu ayetler, Kuran’ın tek başına anlaşılamaz olduğunu, ancak hadislerle veya mezhep imamlarıyla Kuran’ı anlayabileceğimizi  söyleyenlere cevap vermektedir. 27-Neml Suresi 79. ayette ise Peygamberimiz’e “Sen mübin gerçek üzerindesin.” denilmektedir. Peygamberimiz’in insanlığa tanıttığı dinin açıklayıcısı Kuran’dır. Bu yüzden Peygamberimiz’e izafe edilen dini hüküm ifade eden her şey, ancak Kuran’dan onay aldığı takdirde geçerlidir. Mübin olan Kuran; hem dini, hem Peygamber’i tanımamızda tek başına yeterlidir.

KURAN’A UYAN PEYGAMBER’E DE UYMUŞ OLUR
 De ki “Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.”21-Enbiya Suresi 45
 Böylece biz seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete, sana vahyettiklerimizi okuman için gönderdik.13-Rad Suresi 30
 Bu Kuran, bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu.6-Enam Suresi 19
 

ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda bizimle karşılaşmayı ummayanlar derler ki: “Bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir.” De ki: “Benim onu kendiliğimden değiştirmem asla mümkün değildir. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum. Eğer Rabbime isyan edersem büyük günün azabından korkarım.”10-Yunus Suresi 15
 
Ayetlerden de görüldüğü gibi, Peygamber’in açıkladığı ve uyduğu vahiy Kuran’dır. İnanmayanların reddettiği, değiştirilmesini istedikleri de yine Kuran’dır. Peygamber’in vazifesi kendisine vahiy olarak gelen Kuran’ı insanlara tebliğ etmektir. Peygamber’e uymak; Kuran’a uymak, Kuran’ın sistemine göre inanmak, hareket etmek ve yaşamaktır. Peygamber’imiz Kuran’da en çok “resul” kelimesiyle tanıtılır. “Resul” Türkçe’deki “elçi” kelimesinin karşılığıdır ki Allah, bu kelimeyle, Peygamberimiz’in vazifesi olan İlahi mesajın insanlara iletilmesini vurgular. Ayetlerden gördüğümüz gibi bu mesaj Kuran’dır. Başka hiçbir kaynağa, hiçbir kitaba gönderme yapılmamaktadır. Allah, Kuran dışında başka uyulması gereken vahiyler, kaynaklar olsaydı; onları da belirtir, onlara da uymamızı isterdi. Oysa bugünkü manzaraya baktığımızda yüzlerce cilt hadis ve fıkıh kitabının dinin kaynağı sayılarak Kuran’a eş koşulduğunu görüyoruz. Böylece Kuran’ın, din konusundaki otoritesi ve kaynaklığı % 100 iken, Kuran birçok kaynağın arasındaki bir kaynağa indirgenmiş ve dolayısıyla dinin kaynağının belirlenmesi hususunda içinden çıkılmaz bir batağa saplanılmıştır. Öyle ki Kuran’ın, oluşturulan bu yeni yapıda hacim olarak payı % 1’in bile altındadır. Gördüğümüz tüm bu ayetler, Kuran’ın değerini düşüren ve yalan sözler (“hadis” başlığı altında) atfetmek suretiyle Peygamber’e iftira eden anlayışa karşı çıkar.
 
KURAN KARANLIKLARDAN AYDINLIĞA ÇIKARIR
 4- Dosdoğru bir yol üzerindesin.
5- Aziz ve Rahim’in indirdiği üzerindesin.36-Yasin Suresi 4,5
 Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura (aydınlığa), O övgüye layık, Aziz olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.14-İbrahim Suresi 1
 Bu kitap (Kuran) insanları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Allah’ın indirdiği (Kuran) üzerinde olan, dosdoğru yol üzerinde olur. Kuran’a uyanlar bu ayetler gibi birçok ayetten güç ve destek alırlar. Peki Fetava-i Hindiyelere uyanlar, Tirmizi, Muvatta, Buhari, Müslim gibi kitaplara uyanlar ve bunları Kuran gibi dinin kaynağı gösterenler; böylece Kuran’ın dindeki tekelini, bilerek veya bilmeyerek bozma girişiminde bulunanlar, güç ve desteklerini nereden almaktadırlar? Kuran, Peygamber döneminde yazıldı, ezberlendi. İçinde hiçbir çelişki ve mantığa aykırılık yoktur. Diğer hiçbir kaynak, Peygamber hayattayken yazılmamıştır. Üstelik ileride hadisleri ve mezhepleri inceleyen bölümlerde göreceğimiz gibi bu izahlar Kuran’la, kendi aralarında ve mantıkla çelişmektedirler. Nerede çağın ve aklın çok önünde olan Kuran, nerede akılla çelişen birçok izahı barındıran, İslam’dan insanları kaçıran uydurma hadisler ve mezhepler? (4. Bölümden 12. Bölüme kadar Kuran’a eş koşulan izahları inceleyip, bunların dinin kaynağı olmaya lâyık olmadıklarını göstereceğiz.)

 YAHUDİLERDE  VE HIRİSTİYANLARDA DA AYNI TİP DEJENERASYONLAR VAR
 İçinde Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarındayken, nasıl oluyor da senin hakemliğine başvuruyorlar.5-Maide Suresi 43
 İncil bağlıları Allah’ın onda indirdiğiyle hükmetsinler. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler sapkınların ta kendileridir.5-Maide Suresi 47
 Allah evvelki din sahiplerine de Peygamberleri aracılığıyla kitaplar ve sayfalar indirmiş ve bunlara uymalarını söylemiştir. Yahudiler -Kuran gibi- detaylı ve her şeyi açıklayan Tevrat’ı aldılar. Ancak Allah’ın sözleriyle yetinmediler. Bakara Suresi 67. ile 71. ayetler arasında gördüğümüz Yahudilerin teferruatsever yaklaşımları, Hz. Musa’nın vefatından sonra da devam etti. Bu tavırları sonucu Mişna (Söz, Hadis) ve Gamara (Pratik, Sünnet) denilen dini kaynaklar ürettiler. Görüldüğü gibi “hadis” ve “sünnet” adı altında kutsala atıflarla dini teferruata boğma, bir tek bizim dinimize özgü değildir. Kuran, Hıristiyanların Hz. İsa’yı ve din adamlarını Rabler edindiğini söyler ve dine ilave olarak uydurdukları ruhbanlığa sonradan kendilerinin de uyamadıklarına dikkat çeker. Kuran’da tüm bu kıssalar bize öğüt almamız için açıklanmıştır. Oysa kendini dinde otorite ilan eden bazıları aynı hatalara düşmekten sakınacaklarına “Bu Hıristiyan ve Musevilere olmuş, bize olmaz” diyerek benzer hataları tekrarlamışlardır. Acaba bunların Kuran’dan bir delilleri var mı? Tabi ki yok. Zaten delil yerine sanı ile konuşmaya meraklı bu “otoriteler”in, delile ihtiyacı yoktur. Çünkü kendilerini ve evvelki benzer “otoriteleri” zaten delil kabul etmektedirler. Bunlar kelle saymaya çok meraklıdır. Söz konusu kişilerin çoğu “Bu kadar insan böyle diyor, siz onlardan daha mı akıllısınız?” izahıyla geleneklere ve kelle sayısının çokluğuna güvenirler. Hıristiyanların çoğu “Hz. İsa Allah’ın oğlu” derken, bunun bir mecaz olduğunu, Allah’ın oğlu olamayacağını, Hz. İsa’nın sadece Allah’ın sevgili bir kulu ve Peygamberi olduğunu söyleyen Hıristiyanlar da vardır. Peki bu azınlık Hıristiyanlar mı, yoksa Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia eden Katolik ve Ortodoks din adamlarını Rabler edinmiş bu çoğunluk mu haklıdır? Üstelik Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia edenlerin sayısı, geleneksel İslam’ı savunanlardan çok daha fazladır. Hıristiyan çoğunluk: “Bakın ne kadar çok kişi Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu kabul ediyor. Bizim azizlerimiz, evliyalarımız çok fedakâr, çok büyük adamlarmış. Onlar böyle diyerek yanılıyor da, siz üç beş adam bizim azizlerimizden, mürşitlerimizden, papazlarımızdan daha mı iyi biliyorsunuz?” deseler, geleneksel İslam anlayışını savunan ve çoğunluğun görüşünü yeterli bir delil kabul edenler nasıl bir cevap verebilir acaba? Geleneksel İslam’ı savunanların izah tarzıyla bunların tıpatıp aynı olması hiç de şaşırtıcı değildir. Çoğunluğa uymanın saptırmaya yol açabileceğini belirten Kuran ayetleri ve Hıristiyan çoğunluğun çizdiği bu manzara; umarız kelle sayıcıları ve Kurani delil yerine “evliya”ya güvenenler için yeterlidir. (Hz. Ömer’in, hadisleri “ümmetimin Mişna’sıdır” diyerek yakması konusunda 11. bölüme, Hıristiyan ve Musevilerle ilgili konular için 29. bölüme, kelle sayma meraklılarına cevap için 33. bölüme bakabilirsiniz.)

 KURAN’IN AÇIK VE DETAYLI AÇIKLAMALARI
 Andolsun ki size açıklayıcı/açık delil (beyyine) ayetler, sizden önce gelip geçenlerden örnekler ve korunup, sakınanlar için de bir öğüt indirdik.24-Nur Suresi 34
 ... Ta ki ölen açık delil (beyyine) üzerine ölsün, yaşayan da açık delil (beyyine) üzerine yaşasın.8-Enfal Suresi 42
 Kuran’a göre insan, “beyyine” (açık delil) üzere olmalıdır. Yani geleneklerden hareketle, “Böyle gördük, biz de böyle yapıyoruz” mantığıyla yapılan uygulamalar, kelle sayımı ile gerçeği bulmalar Kuran’ın anlattığı İslam ile bağdaşmaz. Kuran’a göre, Kuran’ın kendisi “beyyine”dir (açık delildir). Bu yüzden ancak Kuran’ı dinin tek kaynağı yapanlar açık delile uymuş olurlar.
 Bunları Kuran’da türlü türlü şekillerde (sarf) açıkladık ki öğüt alıp hatırlasınlar. Fakat bu sadece kaçışlarını artırıyor.17-İsra Suresi 41
 Andolsun bu Kuran’da her örnekten insanlar için türlü türlü açıklamalarda (sarrafna) bulunduk. İnsanların çoğu ise tanımamakta ayak diretmektedirler.17-İsra Suresi 89
 Bak iyice kavramaları için ayetleri nasıl türlü şekillerde açıklıyoruz (nusarriful).6-Enam Suresi 65
 Bilgiyle uzun uzadıya, etraflıca açıkladığımız (fassalna), inanan bir toplum için doğruya iletici ve rahmet olan bir kitabı onlara getirdik.7-Araf Suresi 52
 Bu bir kitaptır ki, Hakim ve Her şeyden Haberdar olan, ayetlerini hüküm ifade edici (muhkem) kılmış ve sonra detaylandınp (fussilet) açıklamıştır.11-Hud Suresi 1
 

KURAN’IN AÇIKLAMADIKLARI DİN DIŞI ALANDIR

 Yukarıdaki ayetlerden Kuran’ın detaylı, etraflıca, türlü türlü şekillerde dini konularda gerekli olan tüm açıklamaları yaptığını; Kuran’ın kendisinin söylediğini görüyoruz. “Kuran başka kitaplara gönderme yapar, Kuran ana kitaptır, detayları başka kitaplardan öğreniriz” demek; tüm bu ayetlere karşı çıkmak, bu ayetleri yok saymak demektir. Aynı şekilde “Kuran’dan dini anlayamayız” tipi izahlar da Kuran ile çelişir. Kuran’ın izahlarına göre iman edenler, dinlerini Kuran’dan öğrenirler. Kuran’ı incelediğimizde gerekli tüm teferruatların Kuran’da yer aldığını görürüz. Örneğin Kuran, zorda kalıp başka yiyecek bir şey bulamayanların; aşırıya gitmemek kaydıyla, normalde haram olan leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanları yiyebileceği gibi detayları bile içermektedir.

Anne, kız kardeş veya teyze ile evlenmenin haram olduğu da Kuran’da vardır. Sadece Peygamberimiz’e farz olan gece ibadeti de Kuran’da geçer. Ebu Leheb’in Müslüman olmayacağı, Rumların yakın zamanda savaşı kazanacakları tipinde ancak Peygamberimiz döneminde gözlenebilecek olaylara da Kuran değinir. Yukarıdaki örnekler ve daha birçok örnek, Kuran’ın tüm teferruatları verdiğinin delilidir. Kaç kişi Kuran’da haram edilen domuz, leş gibi yiyecekler dışında başka hiçbir helal gıda bulamayacak kadar zor durumda kalıp, bunları yemek zorunda kalacaktır? Anne, kız kardeş veya teyze ile evlenmeye kalkmanın çirkin olduğu aşağı yukarı herkesin bildiği, on binde bir insanın bile kalkışmayacağı bir iğrençliktir. Kuran’da, “Zaten hiç kimse annesiyle evlenmeye kalkmaz” denmemiş, bu da açıklanmıştır.

Yahudilere Cumartesi yasağı gibi yasakların da koyulduğunu belirten Kuran, hiç mümkün müdür ki inananlarına tüm yasakları belirtmesin? Hiç mümkün müdür ki saçını hastalıktan dolayı kısaltan adama yol göstersin de, kıyafet ve diğer hususlarda bir yasak varsa bunu kadınlara açıklamasın? Hiç mümkün müdür ki zorda kalana yukarıda belirttiğimiz izni açıklasın da midye, karides diye bir yasak varsa bunun açıklamasını başka kaynaklara bıraksın? Hiç mümkün müdür ki Peygamber’e özel farz ibadet açıklansın da tüm Müslümanlara farz olan tüm ibadetler Kuran’da yer almasın?

Allah tarafından gönderilen bir Kitab’a sahip olmamıza rağmen onun din adına tüm bilgileri içermediğini iddia edenler var. Allah’tan gelenin, insanların yazacağı kitaplardaki açıklamalarla, tefsirlerle tamamlandığı hiç düşünülebilir mi? Eğer din adına Kuran’ın mevcut hacminden fazla bilgilere ihtiyacımız olsaydı, Allah, Kuran’ı 2-3 kat daha kalın yapabilirdi. Böylece bizi, yine başka kaynaklara muhtaç etmezdi. Kuran, eğer dini açıklama hususunda yetersizse niye indirildi? Allah dinin sadece bir kısmını açıkladı da, diğer kısmı için başkalarına -kendilerinden Kuran’da hiç bahsedilmeyen insanlara- mı muhtaç kaldık?

 Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa ve deniz de arkasından yedi deniz daha katılarak kullanılsa; yine de Allah’ın kelimeleri tükenmez. Allah üstündür, bilgedir.31-Lokman Suresi 27
 
KURAN’IN ANLAŞILMASI İÇİN TEFSİR, HADİS, İLMİHAL GİBİ KAYNAKLARA İHTİYAÇ YOKTUR
 32- Kafirler dediler ki “Kuran ona toptan, bir defada indirilseydi ya.” Biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. Biz onu parça parça düzenleyip okuduk.
33- Onların sana getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, biz sana gerçeği ve en güzel yorumu (ahsena tefsir) getirmiş olmayalım.25-Furkan Suresi 32,33
 Görüldüğü gibi kafirler hep Kuran ile uyarılmışlardır, bu yüzden kafirler itirazlarını da hep Kuran’a karşı yapmışlardır. Yapılması gereken tefsirler/ yorumlar da yine Kuran’ın içindedir. “En güzel yorum” ifadesinin Arapçası “ahsena tefsir”dir ve “tefsir” kelimesinin Kuran’da geçtiği tek yer yukarıda alıntıladığımız ayettir. Böylece Allah, Kuran’ın tefsirinin en güzel şekilde yine Kuran’la yapılacağının dersini vermektedir. Oysa “Kuran tefsiri” diye satılan kitaplarda, Kuran’a eş koşulan birçok hadis geçmekte ve bunlar Kuran’ın ihtiva etmediği anlamları ve hükümleri dine ilave etmekte kullanılmaktadır. Kuran en güzel yorumu içerirken, ayrıca başka yorum kitapları (tefsir kitapları), Kuran-üstü bir konumda dinin kaynağı olamaz. Dinimiz tefsir kitapları olmadan da tastamamdır. Daha evvel belirttiğimiz sarf (türlü şekillerde açıklama), fussilet (detaylandırma) tipi kelimelerin Kuran için kullanılması da; Kuran’ın hiçbir hadis kitabına, mezhep kitabına, tefsir kitabına ihtiyaç duymaksızın her detayı içerdiğini göstermektedir. Kuran üzerine düşünceleri ihtiva eden çeşitli tefsir kitapları elbette olabilir, fakat sorun, “tefsir” adı altında, Kuran’da yer almayan hükümlerin dine ilave edilmesindedir.
 1- Rahman
2- Kuran’ı öğretti55-Rahman Suresi 1,2
  Allah Kuran’ın öğretilmesini de, açıklanmasını da üzerine almıştır. Kuran, kendi kendini açıklar. Birçok konu, Kuran’da birden fazla yerde ele alınmıştır. Kuran’ın bir ayetinde anlaşılması gerekli konu tamamlanmadıysa, başka bir ayetin ilave yapmasıyla, o ayeti açıklamasıyla konu anlaşılır. Hadis, tefsir, ilmihal kitapları olmadan da Kuran yeterli ve eksiksizdir. Bu kitaplardan, bu kaynakların gereğinden Kuran hiç bahsetmez. Ayetler, Kuran’ın kendisini açıkladığını ve kendi içinde en güzel yorumu (ahsena tefsir) ihtiva ettiğini söyler. Kuran’ın, kendini açıklamasına şu şekilde bir örnek verebiliriz: 1-Fatiha Suresi 4. ayet “Din gününün sahibidir O”şeklindedir. “Din günü”nün ne olduğunu anlamayan kişiler, Kuran boyunca ilgili ifadenin yer aldığı tüm ayetleri incelediklerinde bu sorunun cevabını bulacaklardır. Bu terimin 15-Hicr Suresi 35, 26-Şuara Suresi 82, 37-Saffat Suresi 20, 38-Sad Suresi 78 ve 83-Mutaffifin Suresi 11. ayet ve diğer geçişlerini inceleyenler; bu terimin, öldükten sonraki yeniden dirileceğimiz günü ifade ettiğini anlarlar. Bu örnekte olduğu gibi din adına anlamamız gereken tüm bilgi Kuran’ın içindedir. Kuran kendi kendini açıklar. Kuran’da yer alan bir hususun, hemen anlaşılmaması gibi bir durumda, Allah’ın anlayışımızı bu konularda da açmasını beklemek ve cevap bulma aceleciliğiyle, içinde uydurmaların dolu olduğu kaynaklara başvurmamak gerekir. Unutulmamalıdır ki esas olan, doğru cevabı bulmaktır; yanlış cevabı benimsemektense cevabı bilmediğini bilmek daha iyidir.

PEYGAMBERİMİZİN ŞİKAYETİ
 Kuran’ı dinin merkezine koymalı ve Peygamberimiz’e uymanın, Kuran’a uymakla mümkün olacağını bilmeli; hem Peygamberimiz’i hem de dinimizi iftiralardan kurtarmalıyız. Peygamberimiz, Allah’ın huzurunda toplanıldığında ümmetinin bir bölümünden şöyle şikayetçi olacaktır:
 Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kuran’ı devre dışı tuttular.25- Furkan Suresi 30
 Bu, Kuran’da geçen, ümmetinden Peygamberimiz’in yegâne şikayetidir. Gerçekten de Peygamberimiz’e uyduğunu söyleyen birçok kişinin sergilediği manzara budur: Kuran -sözde- el üstündedir, kutsaldır, fakat aslında Kuran; hayata uygulanmayan, dini tek başına belirlemeyen bir kitap olmuştur ve yüzlerce dini kitaptan birine çevrilmiştir. Kişiler dinlerini ilmihal kitaplarından öğrenmekte, Kuran ise anlaşılmak için değil, sadece seslendirilmek için okunmakta ve böylece devre dışı tutulmaktadır.

Buraya kadarki tüm bu ayetler ve açıklamalar; Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğunu, bizzat Kuran’ın kendisinin açıkladığını göstermiştir. İlerideki bölümlerde, Kuran’ın dinin biricik kaynağı olduğuna dair burada belirtmediğimiz delilleri de göstereceğiz. Peygamberimiz’e iftira edilerek uydurulan hadisler başta olmak üzere, mezhepler, tarikatlar ve gelenekleri irdeleyerek; Kuran dışında dini kaynak kabul etmenin sonunun nasıl felaket olduğunu gözler önüne sereceğiz.Dönüp  şunu bir kez daha  onkez daha yüz  kez daha hatırlatmak gerekecek galiba sorun yok  Kuranı zaman kaybı olarak ddeğerlendiren dostlar okur belki

*

Çevrimdışı Atlas

  • ***
  • 263
yani beni zorla en nefret ettiğim işe yöneltiyorsun ya arkadaşım sana desem ki..

bir başka başlıkta sana kurandan delil getirerek vahyin 2  türde gerçekleştiğini sünnetin önemini ifade etmeme rağmen !!


yani sen diyorsun ki insanlar ellerine kuranı alsın (meali) herhangi bir usule ihtiyaç duymadan meal üzerinden hem itikad hem amel hemde muamelata dair vb ne varsa istedikleri gibi inansın ve yaşasınlar öyle mi..

cevap lütfen kısa ve öz biçimde

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)

*

Çevrimdışı ozan_er

  • ozaner
  • **
  • 223
  • adalet ve özgürlük dinimdir
bir başka başlıkta sana kurandan delil getirerek vahyin 2  türde gerçekleştiğini sünnetin önemini ifade etmeme rağmen !!
?????????????????  Vahiy nasıl 2 şekilde gerçekleşiyor aynı kitabı mı okuyoruz?????????

*

Çevrimdışı Atlas

  • ***
  • 263
hatırlamadın mı !!

peygamberimizi sevmede ölçü başlıklı konuda sana tahrim 3. ayetden bahsetmiş ve peygamberimizin kuran dışında da vahye muhattab olduğunu aktarmıştım.. ;)
"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)

*

Çevrimdışı ozan_er

  • ozaner
  • **
  • 223
  • adalet ve özgürlük dinimdir
Kuran dışında vahiy mi hacim aynı kitabı mı okuyoruz ??????

*

Çevrimdışı Atlas

  • ***
  • 263
neden şaşırdın vahiy denince aklına direkt sure ve ayet metinlerimi geliyor..

bak tahrim 3. ayete ve gözlerin ile gör kuran ayetleri dışında peygamberimizin vahye muhattab olduğunu..bunu kuran haber veriyor.. ;)


kıymetli kardeş..eğer sünneti ve onun ile ilintili ilimleri-usulleri  görmezden gelirsek ve kurana özellikle meal çerçevesinde bakıp değerlendirir..inanca dair her ne varsa bu bakış ile ele alırsak kaos olur kargaşa fitne ve dalalete düşme kaçınılmaz olur..bu açık noktayı kavramak o kadar zor değil ki..üstelik sünnet kuranın rakibi değil ..bunu bilinçaltına aşıla..

düşünsene ..ne sünnet ne fıkıh ve tefsir vb ilim dalları var..sadece meal çerçevesinde inanan her insan kuranı alıyor ve anlamaya çalışıyor..bu şekilde anlayışa sahip her insan yine kendi çapına aklına zekasına ve heva-ü hevesine göre bir takım çıkarımlarda bulunur ve Allah şu ayetle bunu diyor bu ayetle bu kastediliyor..türünden milyonlarca milyarlarca farklı görüş-anlayış ortaya dökülür ki..gelde çık işin içinden ..

bunun üzerinde düşün bence

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)

*

Çevrimdışı ozan_er

  • ozaner
  • **
  • 223
  • adalet ve özgürlük dinimdir
Anlaşılan  bizim algı dünyamız çok farklı  bahsettiğin ayetleri iyi analiz et

senin kırılmanı istemem

anladığım kadarı ile yazılanları dikkatli okumuyorsun

Allahın iletilmesi konusunda gönderdiği tek vahiy vardır KURANDIR oda

Bu konuda bağımsız bir makalem var  Bulursam arşıvimde asarım ???

Tavsiyem Kuranı baştan sona  güzel bir oku

kavramları not al, kavramları tek bir başlıkta değerlendir

Kök ve yan anlamlarıda toparlarsan Kuran sana ne kapılar açacaktır

SENİ KIRMAK İSTEMEM ,HİÇ BİR MÜSLÜMANIDA  ,Hakkını helal et  ama konuşacağımız fazla birşey yok şimdilik




*

Çevrimdışı Atlas

  • ***
  • 263
peki..öyle olsun ama yazdıklarımı düşün bence .. <<-@
"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)

*

Çevrimdışı ozan_er

  • ozaner
  • **
  • 223
  • adalet ve özgürlük dinimdir
Elinde Kuran gibi bir ölçü olunca Kuranı da Sünnet i de,hadiside mezhebi de çok iyi anlıyorsun

 Kuran sadece Kuran değil Kitaptır insan kitabı gibi evren kitabı gibi Kurani tabirlerdir bunlar

İnsan Allah evren ilişkisi o kadar netleşir ki .Şanı Yüce Rabbine sonsuz Hamd edersin. O nasıl bakış açısıdır ki zerre bulanıklık kalmaz kalbınde zihninde  Neden ben  bukadar geç tanıdım diye üzülürsün.Bırak Herşeyi aç gönlünü

Rabbime sohbet et onunla, Zekariyaca söyle Ben derdimi kederimi yalnız sana söylerim diye  Kuran hayattır Hayatta Kuran,Kuransız bir Dakika bile zarardır.

Dön Rabbime  Allahın yeryüzüne Uzanan ipi/alakı/bağıdır o  fırsat varken tutun hemde öyle tutun ki tutacağın başka birşey kalmasın

Ozan-er konu başlıklarının her biri başlı başına toplumun zihninde şirke küfre sebebiyet veren meselelerdir.

Başlık-1

DİNİN   KAYNAĞI NEDİR?

Ya dinin kendisini açıklayamadın ki kaynağının ne olduğu üzerinde konuluşsun. Sen önce dini açıkla bakalım?

Başlık-2

KURAN’I YETERSİZ GÖRENLER

Şu başlığa bakar mısınız? Herkim ki Kur’an yetersizidir derse zinhar kafir olur; Çünkü Kur’an’a eksiklik atf etmek küfürdür.

İslam dinine göre küfür işleyen kafirdir. Bu Kur’an’i bir kavramdır.

Ozan-er sen, sen ol bu iddianı ispat et; Hangi Müslüman alim Kur’an yetersizidir demiştir? Bunu muhakkak açıkla ki senin üzerinde ki yük kalkmış olsun. Çünkü Müslümanlara atılmış bir iftiradır.

Mealci taifesinin en çok izlediği stratejik yollardan bir tanesi de sıkıştıklarında baş vurdukları bu yoldur. Sizi öyle bir pozisyona getirmeye çalışıyorlar ki sanki siz Kur’an’ı inkar ediyor onu yetersiz görüyorsunuz, onlarda güyya bunun yani Kur’an’ın savunuculuğunu yapıyorlar..

Atlas; Buna çok dikkat etmek lazım atlas

Başlık-3

HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR

Bu söz doğru,ancak siz vallahide, billahide, tallahide yalan konuşuyorsunuz; Aynen şu ayette mealinda olduğu gibi; “Onlar tüm güçleriyle yemin ettiler ki sen Allah’ın rasulüsün, evet sen gerçekten Allah’ın Rasulusün bunda şüphe yok ancak onlar yalancıdırlar”

Bugüne kadar tanıdığım ve bildiğim bu tür iddia sahiplerin tamamı bugünkü parlementer şirk meclisene oy vermektedirler. Allah’ın Rasulune bile tanımadıkları bu hakkı her ne nedense kendi mebuslarına seve seve veriyorlar. Parlemento şirk düzenlerine yetki veriyorlar..Sonrada kalkıp Hüküm yalnız Allah’ındır/Yusuf/40 diyebiliyorlar.. Doğru sözlüğünüz bu mudur?

Başlık-4

KURAN HER DETAYI İÇERİR

Al bir yalan daha; Daha evvelki yazılarımızda çok yazdık,çizdik ama yine de hatırlatmakta fayda vardır. Bugün dünyanın hiçbir hukuk sisteminde hiçbir Anayasa maddesi açık değildir. Anayasa Maddeleri mücmeldir. Yani açıklanmaya ihtiyaçları vardır. Bu sebeple Allah (c.c.) Kur’an da birçok ayette peygambere hitaben bu vahyi onlara hem tebliğ hemde açıkla demiştir..

“Onları, delillerle, kitaplarla gönderdik ve sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur'ân'ı indirdik.”Nahl/44

İşte bu kadar açık ve net. Ayet bu vahyi aralarına bırak sonrada git işine gücüne bak demiyor. Bunu yapanlar ancak ve ancak postacılardır. Geçen günlerde bir kendi bilmezle ticari bir anlaşmazlığımız oldu. Haliyle iş kavgaya kadar kadar gitti.

Hadise Cuma akşamı oldu. Bana verilen bilgiye göre olay hafta sonuna denk geldiği için muhtemelen görevli memurlar yerlerinde olmadıkları için işlemlerin yapılamayacağı ve iki gün nezarette kalacağımı söylediler haliyle Ben iki gün firari kaldım polis her tarafta beni arıyor ancak teslim olmadım.Sonra gittik ifade verdik serbset bıraktılar.

Dün postacı geldi, bana bir zarf getirdi ona; Bu nedir dedim ben bilmem dedi,ancak anladığım kadarıyla savcılıktan gelmiş dedi ve imzamı aldı gitti. Yani anlayacağının bana getirdiği haberle ilgili hiç birşey söylemedi. İşte bu taifenin peygamberlik algısı tam olarak budur.

Şimdi bu zihniyetin çürüklüğünü ortaya şu ayete bakın;

“Bu Kitap`ı sana yalnız şunun için indirdik: Hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara iyice açıklayasın ve Kitap, iman eden bir topluluk için kılavuz ve rahmet olsun.” Nahl/64

Postacı bana getirdiği zarfı açıklamazken peygambere verilen zarfın kendisinin (s.a.s) in açıklamasını istiyor.
Peygamberin sadece bu vasfı vardır demekte yanlıştır. Çünkü böyle derseniz aynı mealci zevatın düştüğü duruma düşersiniz..

Peygamber Kur’an da şu vasıflarla vasıflandırılır;

Öğüt verici;

Hatırlatıcı;

Müjdeci;

Uyarıcı;

Açıklayıcı;

Uygulayıcı;

Bu sebeple diyoruz ki anayasa maddeleri mücmeldir.Bu hem beşeri sistemlerde böyledir, hemde İslam dinde böyledir;

Anayasaları beşeri sistemlerde açıklayan ek fıkralardır. İslam dininde ise sünnettir. Yani nübüvvet makamıdır.

İnsan bu kadar mı cahil olur yaw? insan bu kadar mı akıl tutulması yaşar? En basit örnek şudur ki;  Tc.nin ilk beş maddesini al bak, bak bakalım açık mı yoksa mücmel mi? Bunu ilkokul düzeyindeki bir çocuğa dahi anlatsan aklına yatar yaw.

Zaten Kur’an’ın  böyle bir iddiasında yok; Kur’an ayetlerin detayını peygamberden öğrenin diyor/Nisa/64

Bak Ozan-er; Ama iyi bak;

Tc. devletinin 2.maddesi;

Madde 2- “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi Layik ve Devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara’dır. “

Madde 2 bu şimdi sorulara bak?

1-umhuriyet ne demektir?

2-Devlet ne demektir;

3-Miliiyetçi olmak ne demektir?

4-Layıklık ne demektir?

5-Devrimcilik ne demektir?

6-Türkçe nasıl bir dildir?

7-Ankara neresidir?

Yahu basit beşeri sistemlerde durum bu iken, bu basit beşeri yasaları yazanlar insanlar iken, bu insanların yazdıklarını anlayabilmek içinde adamlar 20 sene eğitimi şart koşuyorlar.

Beşeri sistemlerde avukat, hakim, yargıç, savcı olabilmek için,yani bu konuda söz sahibi olabilmek için 20 sene okuma şartı getirilmişken Allah’ın dini bu kadar basitmi yaw ? Siz arapça dahi bilmeden üçbeş ayet meali okuyup ahkam kesebiliyorsunuz. Bu yaptığını bu dine saygısızlık değilmi? Fe sübhanAllah…

Başlık;5

ALLAH UNUTMAZ

Ya bunlar mealcilerin forumlarında dönüp duran asılsız delilsiz şeylerdir. Şimdi soruyorum haşa Allah unutkandır diyen var mı? Böyle diyen var mı?

Her kim ki bunu iddia ederse şirke düşmüş olur. O halde neden meseleleri buralara çekiyorsunuz? Çünkü kokuşmuş düşüncelerinizin çelişkilerinizin ardı arkası kesilmiyorda ondan;

Başlık-6

KURAN’A UYAN PEYGAMBER’E DE UYMUŞ OLUR;

Ozan-er bunu anladık,teşekkür ederiz, bunu bir güzel aklımıza nakş ettin. Diğer taraftan da sorumuştum cevap vermediniz. : Siz ve parlementonuz neden Kur’an’a uymuyorsunuz? buna cevabınız var mı? Tabi ki buna bir cevabınız yoktur;Elbette susacaksınız. Çünkü sizin tutarlılığınız buraya kadardır.

Diğer başlıklara cevap vermeye gerek yok;

Selam hidayete erenlere olsun;

neden şaşırdın vahiy denince aklına direkt sure ve ayet metinlerimi geliyor..ATLAS-ALINTI

ATLAS; Bunların Kur’an’ın ne olduğu hakkında da bir bilgi sahibi olduklarına inanmıyorum.. Sen onlara sorular yöneltiyorsun ancak şunu kesin olarak söyleyeyim bunlar Kur’ân’ın ne olduğunu zerreyi-mızkal kadar bilmiyorlar.

Bak Mekke putperestleri Rasulullah (s.a.s) den peygamberliğinin delili olarak bir kitap istiyorlardı. Ancak Rasulullah (s.a.s) onlara metinler üzerine yazılı herhangi bir şey gösteremiyordu. Bu sebeple mealan Allah (c.c) şöyle buyurdu. “Biz onlara bir kitap indirsek, ona buna elleriyle dokunsalar yine iman etmezler.

Ayet şu;

“Eğer sana Kitab’ı kağıt üzerinde yazılmış olarak indirmiş olsaydık da, elleriyle ona dokunsalar, inkâr edenler yine de: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!” derlerdi.”Enam/7

Bugün elimizde olan Mushaf o zaman ortada yoktu. Bu taife bundan bile haberdar değildir.

Bu taifenin en büyük iddialarından biride Kur’an yazılmıştır sünnet bilmem kaç yıl sonra yazılmıştır gibi ipe sapa gelmeyen iddialardır..

Bunlar eğer tarihi bilselerdi ve ayetleri gereği gibi anlayabilselerdi şunu da bileceklerdi ki Mekke döneminde 13 yıl boyunca bir tek yazılı nüshanın olmadığını da bileceklerdir. Siz hiç Hicret esnasında yazılı metinlerde Medine götürüldü diye bir bilgi kırıntısına rastladınız mı? Çünkü yok;

Bilinen sadece şudur ki meşhur olan olaydaki Hz. Ömer’in eniştesini öldürmeye gittiğinde-ki bununda pek sıhhat derecesi yoktur karşılaştığı birkaç nüshadır. Tarihte kayıtlı olan Mekke dönemine ait tek nüsha budur..Başka da bir şey yok.

O halde vahiy sadece Kur’an’da yazılı olanlardır demek Kur’an’ın ne olduğunu bilmemek demektir. Rasulullah (s.a.s) Cibril (a.s) vasıtasıyla Allah ile sürekli bir şekilde irtibat halindedir ve sürekli vahiy almaktadır. Şimdi bu taifeye sormak lazım yaw sadece peygamberin bilebildiği vahyin çeşitlerini siz nerden bilebiliyorsunuz, buna bir deliliniz var mı?

Atlas bak ozan-er oraya bir ton yazı asmış. Benim sorularıma cevap vermiyor. Sen Allah için benim adıma şu soruyu da sor.

“Kitap verilmeyen peygamberler kavilerine neyle hükm ettiler?

Hani Maide/48.ayeti delil getiriyor ya? Bakalım buna ne cavap verecek.

Kitap verilmeyen peygamberler bilmem kaç yıl yaşadılar ve bu peygamberlerin elinde herhangi bir kitap yoktu o halde bu peygamberler dini nasıl yürürlüğe koydular neyle hükm ettiler..

Sor bakalım ne cevap gelecek? Merak ediyorum doğrusu?

ak Atlas sana yaşadığım tecrübelerden bir hakikat anlatayım. Bu mealci taifesinin nübüvvet makamını algılama şekli aynen şu şekildedir.

Şimdi nasıl ki kadılara,hakimlere,savcılara,yargıçlara,bir olay intikal ettiğinde bunlar hemen önlerindeki anayasa kitabını açarlar ve bu suçun cezası nedir bakalım derler ya hani böyle hüküm verirler ya,işte bunların kafasındaki peygamberde aynı bu şekildedir.

Atlas şimdi söylediklerimi kafanda canlandırmaya çalış. Diyelim ki İbn-i Selülle ilgili peygambere bir şikayet geldi, peygamber (s.a.s) de hele bana şu kitabı getirin bakalım bu suçun cezası kitapta ne şekildedir? sonra kitabı açıp ilgili ayetleri uzun bir araştırmadan sonra bulup bu ayetlere had cezasını verir. İşte bunlardaki peygamber algısı  bu. Kafalarında tahayyül ettikleri peygamber profili bu.. Halbuki ortada kitap diye bir şey bile yok…