Hz.Muhammed a.s'ın Örnekliği

  • 3 Cevap
  • 5833 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Hz.Muhammed a.s'ın Örnekliği
« : 12 Temmuz 2014, 07:13:46 ÖS 19 »
MEKKE'DE 12 YIL
(HZ.MUHAMMED’İN SA. ÖRNEKLİĞİ)

YAZAN: MEHMET ÇOBAN

MUKADDİME / ÖNSÖZ

Tarihi olayları incelerken değerlendirmemiz gereken, lastik örneğidir. Elinize beyaz bir lastik alın. Uzatabildiğiniz kadar uzatın. Üzerine siyah kalemlerle üçer beşer milim aralıklarla çizin. Sonra lastiği bırakın. Lastik normal haline geldiğinde rengi beyaz mı olacaktır, yoksa siyah çizimlerden dolayı grileşecek midir?

Tarih; yaşanan olayların önemli anlarının not alındığı bilgiler toplamıdır. Önemli olaylar, neye göre önemlidir? Önemlilik görece bir kavram olarak sürekli değişkendir. Ancak bildiğimiz tarih, savaşları, kavgaları, mücadeleleri önemli görür. O nedenle tarih deyince genellikle kan kokusunu, acıları, gözyaşları aklımıza getiririz. Mesela; tarihlerimiz medeniyet adına yapılan, hastanelerden, okullardan, yollardan, fabrikalardan, insanların sosyal dinlenme tesislerinden, gezi park alanlarından, edebiyattan, sanattan söz etmez. Etse de üzerinde yeteri kadar durmaz.

Lastik örneğinde olduğu gibi tarih, biz lastiği bıraktığımızda, renginin beyaz üzerine çizilmiş çizgiler olduğunu değil de, gri bir ton gördüğümüze benzer görüntüler içerir. Tarihin anlattıkları lastik örneğindeki gibidir. Biz sadece gri bir anlatım görürüz. Hâlbuki anlatılan olayların yaşandığı hayatın bir rengi vardır. Lastiğin gerçek rengini görebilmek için nasıl lastiği tekrar uzatmak gerekiyorsa, hayatın gerçeklerini öğrenmek için de, hayatın bütün dinamiklerini hayalimizde canlandırmamız gerekir.

Müslümanların tarihine ait, siyer, tabakat, hadis, tefsir kitaplarını okuduğumuzda, hayatın gerçeklerini değil, griliklerini öğreniriz. Bir olay üzerine gönderilen veya ayet geldikten sonra toplumda oluşan olayları anlamak için, ayetin lafzına değil, ayetin hayatta nasıl şekillendiğine, ayetle özetlenen olayların ayrıntılarına bakmamız gerekir. Aksi halde ne tarihi, ne tabakat kitaplarını, ne hadisleri ne de ayetleri gereğince anlayamayız.

Allah bize Kur’an-da bunu öneriyor. Sünnetullah kavramı içinde hayatın bütün dinamiklerini öğrenmemizi, ayetlerle birlikte hayatı değerlendirmemizi istiyor. Sünnetullah, Allah’ın yarattığı varlıklar ve varlıklara verilen hayatın yasaları değişmez. Hangi devir olursa olsun, hayatın temel dinamikleri aynıdır. Doğa içinde yaşayan insan… Yaşamak için yemek içmek zorunda olan insan. İnsanların insanlarla ilişkileri… Doğan, yaşayan, ölen insan… Yaşamında hastalanan insan… Ayrıntıları ne kadar değişirse değişsin temelde aynı yasaya tabidir. İnsanların yedikleri içtikleri değişebilir. İnsanların hastalıklarına ve tedavileri üzerine bulguların çeşitleri gelişebilir. İnsanların ayrıntıya ait zevkleri zamanla değişip gelişebilir. Ayrıntıdaki bütün gelişimler, değişimler temel yasayı asla değiştirmez. Mesela; Allah’ın resulü arkadaşı Hz. Ebubekir ile, Mekke’den Medine’ye hicret etti. Takip edenlerin korkusu hariç, yoldaki bütün çileler bugünde aynı şartlar oluşturularak yaşanabilir. Aynı dönemde, aynı yerlerde, aynı zamanları geçirerek, aynı yiyeceği, içeceği paylaşarak, aynı yollardan geçerek yolculuğun bütün dinamikleri yaşanabilir. Çekilen sıkıntılar, yorgunluklar yaşanabilir. Bu zor değil. Bugün aynı yolu lüks klimalı arabayla üç saatte alınanı, arabadan indirip aynı şartlarda günlerce yürüterek, tarihi gerçeğiyle öğretebilirsiniz.

Çağımız insanlık yaşamının günümüze göre en gelişmiş haliyle, en ilkel yaşam tarzının birlikte yaşandığı zamandır. Dünyada bugün, binlerce yıl öncesinin yaşam tarzını yaşayanlarla, günün son bilimini, teknolojisini kullanarak yaşayanlar var. İki yaşamı yaşayan insanların arasındaki temel özellikler asla değişmiyor.

Bu çalışmamızda, tarihin arka yüzünü, yani yaşamın gerçeklerini aramaya çalıştık. Hz. Resulün hayatını bize örnekleyen Allah’ı dinleyerek, resulü ve arkadaşlarını anlayabilmek için onların yaşamını hissetmeye çalıştık. Tarihin kronolojik anlatımından öte, çizgilerin derinliklerine dalmaya çalıştık. Tarih bize anlattığı fantastik, kurgusal olayları bir kenara bırakarak, sünnetullahı anlama noktasında, Allah’ın temel yasalarıyla yaşanan hayatı anlama çalıştık. Allah resulünü, arkadaşlarını bulduğumuz hayat mücadelesi içinde, korkularını, acılarını, sevinçlerini, gözyaşlarını, endişelerini yaşamaya çalıştık. Yaşam adına uydurulan yalanlardan, hayatın gerçeklerini ayrıştırarak, bize örnek olacak gerçekleri bulmaya çalıştık.

Gerçek hayatın içinden tarihçilerin çizdiği olayları, çizilen olayları, olayların kahramanların arkadaşı yoldaşı olmak kolay değildi. Çünkü tarihin griliği, grileşen tarihin kutsallığı, kutsalların dokunulmazlığı, yalanların bolluğu, yalanlarla karartılan gerçeklerin damıtılması sorunlarında işimiz kolay değildi. Her han bir gerçeği bulma, öğrenme aşkıyla yürürken, bir dokunulmaza, bir kutsala dokunmanın cesaretini bulmamız gerekiyordu. Tarihin griliği yanında, kutsallaştırılan bir döneme, insanlara ulaşmaya çalışıyorduk. Hâlbuki onlar, yaşamları erişilmez, dokunulmaz, tartışılmaz ilan edilmişlerdi. Bütün bunların gölgesinde anlatmaya çalıştığımız hayatın gerçeklerini anlatabildiysek ne mutlu…

Bizler asla zamanı zamansız yakalayamıyoruz. Ama hayat bizi her zaman zamansız yakalıyor. Ömrümüz her geçen gün azalıyor. Allah’ın bize tayin ettiği dünyadaki rolün önemi ecel yaklaştıkça artıyor. Bu nedenle, duygulardan, korkulardan, endişelerden arınıp, bize örnek gösterilen resulü ve arkadaşlarını anlamanın önemi daha da artıyor. Çalışmayı yaparken beni şaşırtan çok şey oldu. Kırk yılı aşkın inceleme, araştırmalarıma rağmen beni şaşırtan olayları yaşamak mutluluk vericiydi. Eminim okuyucular da zaman zaman çok şaşıracaklar. Ancak bilelim ki, bizi şaşırtan her olay, her anlatım, mutlak kabullerimize sesleniyorsa tepki yerine, zamana bırakıp incelemeye almamız daha doğru olacaktır.

Mutluluk, gerçeği yakalayabilmek, yakalanan gerçekler üzerine gerçekler ekleyebilmektir. Allah’ın Fatiha suresinde bize öğrettiği dua çerçevesinde, “Rabbim bizi doğrularla birlikte eyle, sapkınlardan uzaklaştır” cümlesi çerçevesinde, resulün ve arkadaşlarının hayatlarının gerçekleri bize doğru yolu gösterecektir. Hep birlikte Rabbimizin bize yol göstermesine dua ederek, ilmimizi, irfanımızı, izanımızı artırmasını, bu yolda bize bol sabır vermesini dilemeliyiz.



DEVAM EDECEK



Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: Hz.Muhammed a.s'ın Örnekliği
« Yanıtla #1 : 13 Temmuz 2014, 12:25:20 ÖS 12 »
HZ. MUHAMMED’İN ÖRNEKLİĞİ


GİRİŞ:

Önce Müslümanlar için devamında bütün insanlık için Allah’ın gönderdiği peygamberler en güzel örneklerdir. Allah “Andolsun ki, biz size açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik” (Nur -34) “Andolsun ki, onlar sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenler için güzel bir örnektir. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah, zengindir, hamde (şükre) layık olandır“ (Mümtehine -6) demektedir. Hz. Muhammed’i de, “Andolsun ki, Resulüllah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir” (Ahzab -21) ifadesiyle örnek kılmıştır.

Elbette Allah’ın gönderdiği elçilerin Müslümanlara ve bütün insanlığa örnekliği önemlidir. Aklımızla, muhakememizle, irademizle Allah’ın dinini anlamaya, yaşamaya çalışan bizlerin, Allah resullerinin dini anlayış ve yaşama biçimlerini kavramak, ayetleri daha doğru anlama, yaşama geçirmek olacaktır.

Allah’ın ayetlerini okumak, anlamaya çalışmak Müslümanlar için birinci kuraldır. Allah ayetlerini indirirken, “anlayıp düşünmemiz için apaçık bir Arapça ile” (Zuhruf-3) indirmiştir. Hiçbir taştırmaya imkân tanımamak üzere de “Apaçık bir dille” (Şuara -195) ayetler gönderilmiştir ki, “açık, pürüzsüz bir dille okuyalım, anlayalım ve korunalım” (Zümer -28) “Ancak Kur’an-ın indirilişinden bu yana 1500 yıl geçmiştir. Bu süre içinde Hz. Muhammed dönemindeki Arapça, yerini gelişerek farklı bir Arapçaya bırakmıştır. Değişim her dil için doğal bir süreçtir. Bütün diller değişmekten uzak kalamaz. Toplumların birbiriyle ilişkileri, edebiyatçıların, bilim adamlarının, felsefecilerin dile kazandırdığı yeni anlamlar dilleri etkilemiştir”

“Kaldı ki, tarihi süreçte Müslümanlar konuştukları Arapçayı, dini bilimler dalında geliştirerek, değiştirerek, ayetlerde geçen Arapça kelimelere farklı anlamlar yüklemişlerdir. Istılahı anlam olarak nitelenen bu anlamlar ilim dili sayılmıştır. Böylece; tefsirde, fıkıhta, hadiste metot oluşturanlar, Allah’ın ayetlerini, resulden gelen hadisleri ıstılahı, yani ilim anlamıyla değerlendirmişlerdir”

Sonuçta Arapçadaki sözcükler, lügat (sözlük) anlamlarının yanında ıstılah anlamı kazandı. Müslümanların dini eğitiminde temel olan ilah, din, İslam, Mümin, Müslüman, Dar, Rab, Mabut, Şirk, Müşrik gibi kelimeler ıstılahı anlam kazandırma yoluyla lügat anlamlarından farklı anlaşıldı.

“Bugün Türkçeye Kur’an-ın mealini yapan, tefsirlerini yazan ilim adamları, ayetlere anlam verirken, Arapça kelimelerin lügat anlamlarından ziyade, ıstılahı anlamları öne çıkarmışlardır. Bu nedenle Müslümanlar, ayetlerin indiği dönemdeki gibi fasih (açık) bir Arapça karşılığı olan anlamlarıyla değil, ıstılahı anlamlarıyla Kur’an-ı anlamaya çalıştılar” Bu durum, Müslümanların ayetleri anlama yolunda büyük karışıklıklara neden olmaktadır. Zira elimizde halkın diliyle, halkın anladığı anlamla inen Kur’an varken, mealleri, tefsirleri ilim diliyle karşımıza çıkmaktadır. İki farklı yaklaşım, iki farklı anlam, ayetleri hangi açıdan anlayacağımız konusunda yanılgılara düşürmektedir.

“Resul devrinde insanlar, ister inansın, ister inanmasın, ayetleri anladıkları dilde açık bir şekilde dinliyorlar, okuyorlar, anlıyorlardı. Üstelik yanlarında, içlerinde, ayetleri hiçbir tevile (yoruma), tavize (çıkarlara göre eğip bükmeye) çalışmayan Allah resulünün ayetleri yalın (açık, net, sade) uygulamasını görüyorlardı. Hâlbuki günümüz Müslüman’ının aklını, muhakemesini, iradesini karıştıracak çok şey var. Tarihten gelen dil değişimi, din adına türlü yorumlar, mezhebi düşünceler, siyasi şartlandırmalar, ıstılahı anlamlar, kavramlaştırma hareketleri, Müslümanları rahat bırakmamaktadır. Üstüne toplumdan, cemaatlerden, siyasi otoritelerden gelen baskılar eklenince işimizin zor olduğu aşikârdır. İster laik, ister ateist, ister şeriatçı düzen olsun, hemen hepsi, Müslümanların Allah’ın ayetlerini doğru anlamaması için çabalamaktadırlar”

Diğer taraftan günümüzde slogan haline getirilen İslam inancına ait düşünceler, anlamlar, ayetleri anlamamızdaki engellerden biri olarak karşımıza çıkıyor. “Müslümanlık budur” veya “ayetlerin anlamı budur” şeklindeki katı, kesin tutumlar, İslam’a sahip çıktığını söyleyen Müslümanların duygularını direkt etkiliyor. Müslümanların açık fikirli, sorgulayıcı, araştırıcı niteliklerinin önüne geçiyor. Allah’ın istediği akıl etme, muhakeme kurma, iradeyle kavrama yetenekleri zayıflıyor. Böylece Müslüman’ı kapalı, gelişmekten uzak insan haline getiriyor.

Sürekli gelişen bilgi, değişen kültür, 1500 yıl öncesine ulaşmaya çalışan akıl, nasıl oluyor da kesin, katı tutuma ulaşır anlaşılır değil. Zira 1500 yıl öncesine ait “Allah’ın ayetlerini sözle, uygulayarak açıklayan resul nasıl anladı, hayatına nasıl aktardı” gibi soruların doğru cevapları hemen bulunacak, üstelik slogan haline getirilecek konular değil. Bu tür soruların doğru cevabı, samimiyetle, azimle, sabırla, alçak gönüllükle bulunabilir. “Edindiği bilgiyi yeterli görerek, katılaşan, kesinleşen insanların gerçeğe ulaşması zordur. Asıl olan ilim, bilgi, gerçek, aceleciliklere sırtını çevirmiştir. Aceleci yaratılan insan, bu özelliğiyle, katı, sert tutumlar sergileyerek, gerçeklerin önüne geçer. Böylece, asıp kesen, kendinden başkasını dinlemeyen, karşısında olanı suçlayan bir toplum oluşur”

Konunun bu yöndeki önemini de dikkate alarak, Allah’ın resulü Hz. Muhammed’in hayatını değişik açılardan incelemenin önemli olduğuna inanıyorum. Amacımız tekrarları tekrar etmekten ziyade, tekrarlanan bilgiler içinden bazı özleri yakalamak olacaktır. Çalışmanın ana konusu üç bölümden oluşacaktır. Birinci bölüm Mekke’de on iki yıl, ikinci bölüm Medine’de on bir yıl ve üçüncü bölüm her iki dönemin Müslümanlar için önemi olacaktır. Allah’ın çalışmayı tamamlamamı nasip etmesi için duacıyım.

DEVAM EDECEK

Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: Hz.Muhammed a.s'ın Örnekliği
« Yanıtla #2 : 14 Temmuz 2014, 01:31:18 ÖS 13 »
MEKKE’DE 12 YIL


Hz. Muhammed’in peygamberlik hayatının ilk dönemi Mekke’de geçmiştir. Mekke; Müslümanların toplumunu, Medine’de kurulan devleti hazırlayan dönem olmasıyla önemlidir. Özellikle bugün Müslümanların özgür olmadığı, batı adına kurulan kukla devletlerin zulmü altında yaşadığı bir dönemde, özgürlüğe nasıl ulaşılacağının temel dinamikleri Mekke’dedir. Zira Mekke, baskı ve zulüm altında yaşam mücadelesi veren Müslümanların, Medine’ye nasıl ulaştığının, devletlerini nasıl kurduklarının özlü hikâyesidir. Bu nedenle Mekke’yi anlamak, Medine’ye hazırlanmaktır inancını taşıyorum.


1.   MEKKE’NİN İSLAM ÖNCESİ

Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmeden önceki Arap toplumu genellikle barış içinde yaşıyor. Mekke’de Kâbe’nin bulunması Mekkelileri önemli kılıyor. Her yıl hacca gelen binlerce Arap, Mekke’nin ticari, siyasi hayatına paha biçilemez değerler katıyordu. Her ne kadar 580’li yıllarda irili ufaklı savaşlar çıkmışsa da, fazla uzun sürmemişti.

Arapların tarihinde Yemen Kralı Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmak için Mekke’ye savaş açmasının dışında, Araplar önemli bir olay yaşamamışlardı. Arabistan’ın etrafındaki birçok ülke, iktidar hırsları, fetih arzuları, ekonomik çıkarlarıyla birbirlerini yok etmeye çalışırken, Araplar barışı yaşıyorlardı. Özellikle Hıristiyan toplumlar, siyasi çıkarları, iktidar hırsları nedeniyle dinlerini oyuncak ve eğlence edinmişlerdi. Onları yakından izleyen Putperest Araplar bile bu durumdan etkilemişti. Araplar putperest olarak dinlerine sadıktılar. Çöl insanın, katılığı, netliği, yalınlığı, dinlerini yaşarken de ortaya çıkıyordu. Hatta Hıristiyan ve Yahudilerin dinlerine karşı lakayt tutumlarını gördükçe, Allah’ın saffat 167-168-169. ayetlerinde de belirttiği gibi “Putperestler, eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allah’a samimiyetle inanan kullar olurduk!" diyorlardı. Araplar çeşitli tevil ve siyasi manevralarla olayları evirip çevirmesini bilmiyorlardı. Kabul ediyorlarsa net kabul ediş, ret ediyorlarsa net ret edişleri vardı. Sanki siyah beyaz insanlardı. Sanki Araplarda renklerin tonları yoktu. Hâlbuki etrafındaki topluluklar, Yahudiler ve Hıristiyanlar çok renkli insanlardı. Çıkarlarına göre evirilip çevrilebiliyorlardı.

Ayrıca Allah, Kasas suresinin 59. Ayetinde “Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezine göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak etmişizdir” diyerek, cezalandırma konusunun temelinde çağrının bulunması, çağrıya karşı çıkmanın esas olduğunu vurguluyordu.

Hz. Muhammed peygamber gönderilmeden önce Araplar kendilerine göre bir yol tutturmuşlardı. Allah onların yollarını “atalar dini” olarak tarif ediyor. “Atalar dini; Arap toplumlarının geleneksel, tarihi değerlerini taşıyordu” Bu dönemi birçok Müslüman fikir adamı, cehalet dönemi veya Şirk dönemi olarak tarif etmiştir. Fetret dönemi diye tarif edenler de var. Fetret döneminden kasıt, Allah’ın gönderdiği dinin tahrif edilerek yaşamın sürdürüldüğü zamanlardır. Bu durum yeni bir peygamber gelinceye kadar sürer. Kısaca bu döneme fetret devri, yani duraklama devri denir. Bu devirde elçilerin gelmesi durdurulmuş, ayetler yeniden yeryüzüne gönderilmemiştir. Hz. Muhammed ile Hz. İsa arasında 600 yıl var. Bu dönemin çoğunluğunda Yahudiler, Hıristiyanlar tahrif ettikleri kitaplarla Allah’a uyduklarını iddia ediyorlar. Peygamberlerini, hahamlarını, rahiplerini ve âlimlerini Rab kabul ediyorlardı.

Hz. Muhammed’in peygamberlikten önceki kırk yılı şirkin egemen olduğu bir toplumda geçmiştir. Bu nedenle, Hz. Peygamber için müşrik olabilir diyenler olmuştur. Elbette hiçbir Müslüman Hz. Muhammed’e müşrikti ifadesini yakıştıramaz. Allah Şura suresinin 52. Ayetinde, “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an-ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin” demektedir. Hz. Muhammed’in kitabı, imanı bilmemesi, onun Müşrik olmasını gerektirmez. Kaldı ki, Allah insanların durumunu belirleyen hükümler göndermedikçe, insanlar hakkında da hüküm verilmez.


Arapların tarihine, toplumsal, siyasal, dini yapısına kısaca bakalım.

a.   Aşiret yapısı (Dar-un Nedve)

Mekke, aşiretlerle yönetilen bir site devletiydi. O dönemde bütün Arabistan site devletleri şeklinde yönetilmekteydi. İrili ufaklı, nüfusları üç bin ila on bin arasında değişen şehirler Arabistan’ın yapısını oluşturuyordu. Mekke, içinde Allah’ın evi Kâbe’nin olmasıyla ayrı bir öneme sahipti. Yılda bir kez hac için Araplar Mekke’de buluşurlar. Kuzeyden güneye, güneyden kuzeye giden kervanlar Mekke’ye mutlaka uğrardı. Her küçük şehrin kendi yönetimini kurduğu Arabistan, etrafındaki imparatorluklara nazire yaparcasına, adı konulmamış bir birlikteliği yaşıyordu. Fakat bir imparatorluk değildi. Belki de etrafındaki Roma, İran’daki Pers, Mısır, Habeşistan, Yemen imparatorlukları, krallıkları Arabistan’daki bu yapıya bakarak uğraşmaya değmez görüyorlardı. Belki Arabistan Arap imparatorluğu olsaydı, etrafındaki devletlerin ağızlarını sulandırabilirdi. Araplar kendi aralarında küçük çaplı kabile kavgaları yapsalar da, ciddi savaşlar olmuyordu. Çöl insanının hedefindeki en önemli şey ticaretti. Mekke Araplar için Kâbe dolayısıyla adı konulmamış bir başkent, Mekkeliler, Arapların reisleri gibiydi. Araplar Mekke’ye, Mekkelilere, Mekkeliler bütün Araplara gerekli sevgiyi, saygıyı gösteriyorlardı. Zira Mekkeli Araplar Ebu Süfyan’ın dediği gibi “dinlerini ticaret yapmış” kişilerdi. Mekkelilerin Araplarla uzlaşmazlığa girmesi ticaretlerinin bitmesine neden olabilirdi.

Mekke’nin aşiretleri Mekke’nin yönetimi için temsilcilerini seçiyor. Seçilen temsilciler Dar-ün Nedve’de toplanarak Mekke’nin yönetimiyle ilgili kararları alıyorlardı.

Hz. Muhammed’in soyu Haşim oğulları aşiret temsilcilerinin toplandığı Dar-ün Nedve’deki statüde Mekke’nin reisliğini üstlenmişlerdi. Diğer aşiretler de belirlenen görevlerden sorumluydular. Kâbe’nin bakımı, Araplar arasındaki ilişkiler, Kâbe’nin ekonomik sorumluluğu, Adalet işleri, Hac organizasyonu sorumluluğu gibi birçok alanda aşiretler görev alıyorlardı. Günümüzdeki gibi bakanlıklara göre bakan değil, aşiretlere göre bakanlıklar üretmişlerdi. Her aşiret mutlaka Dar’ün Nedve’de görevliydi. Böylece Mekkeliler kendi aralarında barış yolu bulmuşlardı. Peygamberin dedesi Abdulmuttalip Mekke’nin reisiydi. O ölünce, aşiretin içinden peygamberin akraba amcalarından Hişam Bin melik (namı sonradan Ebu Cehil olarak anıldı) Mekke’nin reisliğine seçilmişti. Kısacası Peygamberin soyu Mekke’nin yönetici soyuydu. Hattab oğullarından Ömer, Umeyye oğullarından Osman, Beni Teymlerin Kureyş soyundan Ebubekir Dar-ün Nedve’de görevlendirilenlerdendi. Tarihi rivayetlere göre, Hz. Ömer Araplar arasındaki ilişkilere, Hz. Osman Mekke’nin ekonomik yapısına, Hz. Ebubekir adalet işlerine bakıyordu. Tabi bu konuda farklı görüşlerde var. Ancak görüşlerin farklılığı önemli değil. Önemli olan, Mekke’nin siyasi yapısının aşiretler arasında kurulan bir konsorsiyumla veya parlamentoyla oluşmasıydı. Mekkeliler arasında sağlanan bu barış, birlik bütün Arapları yakından ilgilendiriyordu.

Mekke’de aşiretlere bağlı olmayan, Mekke’ye sonradan gelen insanların, kölelerin yönetimde hiçbir hakları yoktu.


b.   Putperestlik (Ebu Süyfan’ın deyimiyle “bizim dinimiz ticaretimizdir”)

Araplar kendilerinin İbrahim’e dayandıklarını söylüyor. İbrahim’in yaptığı Kâbe’ye sahip çıkıyor. Allah’a inanıyorlardı. Ancak, Kâbe’nin içini putlarla doldurmuşlar, Allah ile birlikte putlarına da tapıyorlardı. Tarihi bilgilere göre Kâbe’de Araplara ait 360 civarında put vardı. 360 put, Arap kabileleri tarafından Kâbe’ye konulmuştu. Hemen her kabilenin, site devleti, kabileyi temsil eden putları vardı. Putlar Arapların tarihindeki önemli şahsiyetlere aitti. Bazen önemli şahsiyetlerinin yanında, önemsizler de Kâbe’ye put olarak girmişti. Mesela İsaf ve Naile putları, Mekkeli iki kişinin anısını taşıyordu. Bu iki kişi, İsaf erkek, Naile kadın, Kâbe’nin içinde gizlice buluşarak zina yaparken yakalanmışlar. Mekke’nin yasalarına göre öldürülüp, gelen gidene ibret olmaları için Kâbe’nin önünde direklere bağlanmışlardı. Ancak sıcaklardan kokmasınlar diye cesetleri gömülüp, putları yapılarak Kâbe’nin önüne dikilmiş. Gelen geçen görüp ibret alsınlar diye de, putların üzerine suçlarıyla cezaları yazılmış. Fakat sonraki yıllar nasıl olduysa olmuş, Kâbe’nin dışındaki bu putlar, ilah ve ilahe olarak Kâbe’ye konulmuştur. Kısacası Kâbe’ye konulan her putun bir tarihi vardı. Putların simgelendiği kişiler Arapların tarihinde, iyilikleriyle, kahramanlıklarıyla, kötülükleriyle öne çıkanlardı. Sanki bugünkü birleşmiş milletler veya çeşitli devletlerin kurdukları paktlar gibi, Araplar da kendi aralarında birliktelikler oluşturmuş. Bugünkü insanların kurdukları paktlara, bayraklarını, devlet başkanlarının, devlet kurucularının büstlerini yerleştirdikleri gibi, putlarını Kâbe’ye yerleştirmişlerdi. Biriz, birlikteyiz, barış içindeyiz vurgusu Araplar arasında bu şekilde gerçekleştiriliyordu. Elbette Mekke ile kavgalı olanlar putlarını getirip Kâbe’ye koyamıyorlardı.

Allah Mekkelilerin dinini şirk olarak tarif ediyor.

DEVAM EDECEK
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: Hz.Muhammed a.s'ın Örnekliği
« Yanıtla #3 : 23 Temmuz 2014, 08:18:02 ÖS 20 »
DİNİN GÖNDERİLDİĞİ DÖNEMDE, ARABİSTAN’IN TOPLUMSAL YAPISI

1.   Şirk / Müşriklik / Müşrikler

Şirk; ortaklık anlamını taşımaktadır. Bugünkü dilimize de şirket, yani ortaklık et, şirket=ortaklık olarak girmiştir. Şirk eden, yani ortaklık edene Müşrik, yani ortak olan anlamı verilmektedir. Eğer bu açıdan bakılırsa, denilebilir ki, Türk Ticaret Hukuku şirk (şirket), şirkler (şirketler) hukuku ve müşrik (ortak), müşrikler (ortaklar) hukuku olarak değerlendirilebilir. Belki de şirk ve müşrik kelimelerinin en doğru anlamı bu olsa gerekir.

Putperestler, tarihlerinde yaşamış kişilerinin simgelerini put yaparak Kâbe’ye koyuyor. Onları Allah’a ortak koşuyorlardı. Allah’ın yaratma sıfatının dışındaki, yönetme, yasa koyma, yardım etme, koruma, idame ettirme, yaşatma, şefaat etme gibi konularda Arapların ilahları (putları), Allah’a ortak kılınmışlardı. Allah yöneticidir, yasalarını belirler, insanları korur, insanları yaşatır, insanlara yardım eder, şefaat eder. Araplar Allah’ın bu vasıflarına putlarını da dâhil ederler. Böylece, putlarının da, insanları yönettiğine, yaşam için yasalar koyduğuna, insanları koruduğuna, yardım ettiğine, şefaat edeceklerine inanırlar. Arapların bu inancı, Allah’ı müşrik ilan etmektir. Zira Arapların şirk (ortaklık) inancı, ilahlarının da Allah ile beraber aynı haklara sahip olduğudur. Dolayısıyla Allah onlara göre putlarının ortağıdır. Onlar bu yaptıklarıyla Allah’a şirk koşarken, dolaylı olarak Allah’ı da müşrik ilan etmiş oluyorlardı.

“Allah Arapların bu inancına, müşrik olarak nitelendirmelerine şiddetle karşı çıkar. Asla Arapların putlarıyla ortak (müşrik) olmadığını açıklar. Allah onların, Allah’ın şirk ettiği (ortaklık ettiği) dolayısıyla ilahlarına müşrik (ortak) olduğu iddialarına karşılık, “bütün bunlar sizin uydurmanızdan ibarettir” der.

“Arapların Allah’a yaklaşamayacaklarına inanmaları, bu nedenle kendileriyle Allah arasında aracılar edinmesi olarak ortaya çıkan putperestlik, ateizmden farklı bir dindi. Ateizm, Allah’ı ret eden mantığa sahipti. Ateistlerin aksine Araplar en büyük ilah (tanrı) olarak Allah’ı kabul ediyorlar. Kâbe’nin en büyük ilah olan Allah’ın evi olduğuna inanıyorlar. Kâbe’nin içine koydukları putların Allah’ın dostları olduğuna, Allah katında kendilerine yardım edeceklerine inanıyorlardı. Bir bakıma Araplar, Allah ile dostluklarını kanıtlamak için, en çok sevdiklerini Allah’ın evine yerleştirerek Allah’a jest yapıyorlardı”

Arapların putlarını ilah edinmeleri açık, seçikti. Yahudiler ve Hıristiyanlar âlimlerini, rahiplerini, hahamlarını Rabb kabul ederlerken açık, seçik değillerdi. Düşüncelerinin, yaptıklarının, âlimleri, rahipleri, hahamları ilah noktasına getirdiğini bilmiyorlardı. Allah onlara bu gerçeği Tövbe suresinin 31. Ayetinde, “Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabbler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emredildi. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır” diyerek açıkladı. Yahudi ve Hıristiyanların bu gerçeğe itirazlarının karşılığında, Allah’ın resulü Hz. Muhammed onlara “sizler âlimlerin, rahiplerinin, hahamların görüşlerine din demiyor musunuz” diyerek yaptıklarını hatırlattı. Onlar âlimlerinin, rahiplerinin, hahamlarının görüşlerine din diyorlar. Allah’tan geldiğine inandıkları ayetlerle, âlimlerin, rahiplerin, hahamların görüşleri eşitliyorlardı. Allah rahmet eylesin Seyyid Kutup Fizilal Kur’an adlı tefsirinde bu ayeti, naklettiği rivayetlerle destekleyerek açıklıyor.


2.   Haniflik / Hanifler

“Haniflik, fıtrata uygun doğru / temiz yol üzerinde olmak veya İslam’dan önceki tek tanrıya inanıştır şeklinde tarif edilmiştir” Klasik tarihler, putperestlerin içinde, putlara tapmayan, tek ilaha inanan insanların olduğundan söz eder. Bazı tarihçiler de bu görüşe karşı çıkar.

Hz. Muhammed’in peygamberlik gelmeden önce putperest olamayacağına inanan Müslümanlar, peygamberi Hanif olarak kabul ederler. Elbette akıl sahibi olanlar peygambere putperestlik iddiasında bulunamaz. Ancak Müslüman olmayanların böyle bir görüş bildirmeleri doğaldır. Aksini düşünmek olası değildir. Zaten Müslüman olmayanların doğru düşüneceğini, düşünmesi gerektiğini düşünmek hatadır.

Cehaletin hükümran olduğu dönemler için, Allah’ın, İsrâ suresinin 15. Ayetinde “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz” demektedir.



Allah’ın din, kitap, peygamber göndermediği toplumlara, dinden, kitaptan, peygamberden sormayacağı gerçeği ayetlerde belirtilmektedir. Hz. İbrahim’in sorgulamalarıyla ilgili örnekler, insana verilen aklın, muhakemenin, iradenin yaratıcıyı bulma, yaratılan varlıklara zulmetmeme, adalet içinde, iyi insan olma fıtratının zaten insanda var olduğudur. Bu nedenle kitabın, dinin gönderilmediği dönemlerde, İnsan kendisine verilen, akılla, muhakemeyle iradeyle, fıtratına (yaratılışına) uygun, iyi insan, zulmetmeyen insan olmaktan sorumlu olacaktır.

Bu bağlamda, belki de Hanif diye nitelendirilen insanlar, akıl, muhakeme, iradeyle zaten kabul ettikleri Allah’a saygı gösterirken, Kâbe’deki putlara tapmanın anlamsızlığına inanmış ama direkt karşı çıkmamış olabilirler. Diğer taraftan toplumda iyi, adil insan olarak, diğer insanlara zulmetmeme, hak yememe karakterine sahip oldukları da düşünülebilir.

Hanifliği din olarak algılarsak, Hz. Muhammed’in Hanif dinine sahip olduğuna dair kesin delillere rastlanamamıştır.


3.   Yahudilik / Yahudiler

Arabistan’da, siyasi baskılar veya başka nedenlerle Arabistan’a yerleşmiş Yahudiler vardı. Arabistan dışındaki ülkelerde baskı, zulüm gören Yahudiler, barış ortamında yaşamak için Arabistan’a gelip yerleşmişlerdi. Onlar Arabistan’ın çeşitli şehirlerinde yaşadıkları gibi, kendilerine şehir kuran Yahudi toplulukları da vardı. Medine’nin merkezinde, Yahudiler Arap topluluğundan daha çoktular. Hayber şehri de tamamen Yahudilere aitti.

Mekke’de Yahudilerin yoğunlukla yaşadığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmıyor.


4.   Hıristiyanlık / Hıristiyanlar

Arabistan’daki Hıristiyanlar Yahudiler gibi yerleşik değildi. Çok az Hıristiyan’ın bazı şehirlerde yaşadığından söz edilir. Tarihi bilgilerde Mekke’de Hıristiyan olarak yaşayan Varaka bin Nevfel’den söz edilir.

Varaka bin Nevfel hakkında rivayet edilenleri şu şekilde özetleyebiliriz. “Hz. Muhammed’in eşi Hatice’nin kuzeniydi. Nasturi rahibi olan Varaka Mekke’nin rahibi ve vaiziydi. Nasturiler batıdaki Hıristiyanlardan farklı olarak Asyalı Hıristiyanların ürettiği bir Hıristiyanlık mezhebiydi. Tevrat’ı, İncil’i biliyordu. Bunları Arapçaya tercüme etmişti. Muhammed’in Hatice ile olan evliliğinde başkanlık etmişti. Genelde kabul görmüş klasik kaynaklarda Hatice’nin Muhammed’i ilk vahyin ardından Varaka’ya durumu açıklaması için götürdüğü geçer. Varaka anlatılanları dinledikten sonra olayın bir vahiy olduğunu, Muhammed’e peygamberlik verildiğini, eğer genç olsaydı onun destekçilerinden olmak istediğini belirtir”

Varaka bin Nevfel, Müslümanların tarihindeki tartışmalı şahsiyetlerden biridir. Bilgili bir rahip ve vaiz olan Varaka, Tevrat, Zebur ve İncil’i de kapsayan Kitabı Mukaddes’e hâkimdi. Zaman, zaman Varaka’nın dinler tarihi konusunda İslam peygamberini eğittiği, bu bilgilerin Kuran’a kaynak teşkil ettiği iddia edilir. Gerek İslam âlimleri, gerekse Allah’tan gelen ayetler böyle bir iddiaya şiddetle karşı çıkmaktadır.


5. Aşiretlerden farklı topluluklar

Mekke’de; aşiretlere bağlı olmayan, toplumun zayıf, yalnız insanları ve köleler yaşıyorlardı. Bu toplulukların Mekke’nin yönetiminde hiçbir etkileri yoktu. Yolda kalmışlar, yoksullar, fakirler, köleler. Bir aşiretin halkı olmayanlar. Mekke’nin zenginleri tarafından himaye edilmeyenler. Ekseriyet olmasa da, Mekke’nin halkı sayılıyorlardı. Zenginlerin köleleri durumunda olan yabancılar da Mekke’nin halkı olarak yaşıyorlardı.


DEVAM EDECEK
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com